1 Mayıs
150. Sayı, Mayıs-Haziran 2016


“Dün” ve Bugün
Geçmiş ve Gelecek

      “Dün” ülkenin gündeminin ilk sırasında Amerikan emperyalizminin Recep Tayyip Erdoğan’ın “üzerini” çizdiğiyle başlayan “yorum”lar ve “beklentiler” yer alıyordu. Ve “dün”, “dün ile gitti”. Doğal ve “şablon” olarak, “şimdi yeni şeyler söylemek lazım”a gelindi.
      Oysa bu tür söylemler, sadece günlük yaşamın içine sıkışmış tekil bireyler için geçerlidir. “Dün”, hiçbir zaman “dünle gitmez”. Her durumda “dün”, yaşanmış bir gerçeklik olarak tarihte yerini alır. Her olay gibi, bu yer alış da, niceliksel birikimin bir parçası olur. Diyalektiğin yasasına göre, bu niceliksel birikim, belli bir yerden sonra ve zamanda nitel dönüşümü sağlar.
      Her gelişen olay ve “dünde kaldı” denilerek “unutulan” (ya da “unutturulan”) her olay, zaman ve mekan olarak aynı temele sahip oldukları sürece, tek bir sürecin nicel parçalarıdırlar ve birbirleriyle belli bir bağlantı içindedirler.

Alışmadık
ve Alışmayacağız!

      Alışılmadık olaylar birbiri ardına yaşandığı bir dönemden geçiyoruz. “Kimin eli kimin cebinde” olduğunun bilinmediği ilişkiler, entrikalarla dolu “pembe diziler” televizyonların en çok izlenen programları olurken; “paparaziler”de sergilenen aynı tür ilişkiler neredeyse izlenme rekorları kırabilmektedir. Aynı şekilde politik olaylardaki ilişkiler, entrikalar, girişimler haber programlarının en gözde konuları olmaktadır. Tümünde egemen olan unsur, izleyenleri meraklandıran karmakarışık ilişkiler ağıdır.
      Ülkemizde gelişen olaylar ve bu olayların gelişim süreçleri tek tek ele alındığında karşımıza çıkan benzer tablo, ister istemez yeni yetişen devrimci kuşakları etkilemekte ve onların oluşumlarını, bilinçlerini belirlemektedir. Herkes olayları kendi kurgularıyla açıklarken, ne denli gizemli ve karmakarışık kurguya sahip olursa, o denli ilgi ve dikkat çekmektedir. Eğer ki, olayların içinde bir de olay yaratıcı kişiler söz konusu olursa, hemen herşey bu kişilerin hüneri, becerisi, akıllılığı gibi algılanabilmektedir.

İcazetli 1 Mayıs’tan
“İzinli” 1 Mayıs’a

      Bir 1 Mayıs daha geçti.
      2016 1 Mayıs’ı, hemen hemen “tüm sol”un ortak yargısıyla söylersek, “en sönük ve en az katılımın olduğu” 1 Mayıs olarak tarihe geçti. “Tüm sol”un ortak yargısı böyle olsa da, rivayetler muhteliftir. Kimisine göre, 1 Kasım seçimlerinden sonra ortaya çıkan “düş kırıklığı” bu durumun “bir” nedeniydi. Kimilerine göre ise, AKP’nin uyguladığı “terör” politikası sonucunda insanların korkmuş, korkutulmuş olmalarının bir sonucuydu. “Ortak payda” ise, 1 Kasım seçimlerinden sonra kitlelerin hareketinde büyük bir geri çekilme dalgası ortaya çıkmıştır.
      Gerçi arada “birleşik kitlesel 1 Mayıs” tartışmalarının, özellikle de “hangi alanda yapılacağı” tartışmalarının yarattığı “belirsizlik”in de bu durumun bir “müsebbibi” olduğunu söyleyenler de vardı. Ama sonuçta tarihin “en sönük ve en az katılımlı” ve de “coşkusuz” 1 Mayıs’ı da geldi, geçti.
      Yine de, hangi yönüyle ve hangi bakış açısıyla alınırsa alınsın, sonuçta kitlesel katılımın olanca düşüklüğü karşısında “moralleri diri tutmak” adına bin dereden bin su getirildi. Özellikle İstanbul “dışında” yapılan 1 Mayıs kutlamaları “örnek” gösterilerek, “kitlesellik”ten, “coşku”dan söz edenler bile çıktı.

“Hendek Savaşı”nın
Sonu mu?

      PKK, bu “yeni süreç”te, her ne kadar “devrimci halk savaşı”ndan söz ediyorduysa da, gerçekte “gençlik örgütlenmesi”ni (YDG-H)[2*] bazı ilçe ve mahallelerle sınırlı bir “barikat savaşı”na yöneltti. Bu da, A. Öcalan’ın “İmralı süreci”nde sıkça dile getirdiği gibi, “ben devreden çıkarsam, savaş doğallığında gelişir” cümlesinde ifadesini bulan bir “durum”un “kanıtı” oldu.
      Diğer ifadeyle, PKK, “barış süreci”nin çökmesi üzerine (ki bu sadece söylemde kabul edilen bir durumdur), “savaşsa, işte savaş” türünden bir “meydan okuma”yla “hendek savaşı”nı sürekli hale getirdi.
      “Hendek” ya da “barikat” savaşı, kuşatılmış bir alanda ve “dış” lojistik destek dışında bir desteğe sahip olmaksızın sürdürüldüğünden, eninde sonunda başarısızlığa uğrayacağı çok açıktı. PKK yönetiminin bunu bilmiyor olması ya da görmemiş olması elbette olanaksızdı. Yapılan açıklamalara bakıldığında da, sonuçlarının bilindiği görülmektedir.
      Amaç, “T.C.”yi “barış masası”na yeniden oturtmak olarak belirginleşiyordu. Denilmek istenen, “eğer ‘barış masası’ yeniden kurulmazsa, elimizdeki tüm olanaklarla ve güçlerle yoğun ve kanlı bir savaş sürecini başlatacağız”.

Ekonomi
Nerede Kalmıştık?

      “Terör” sorununun ülkenin “başat” sorunu haline gelince, kaçınılmaz olarak diğer politik, ekonomik ve toplumsal sorunlar geriye itilmekte, ötelenmektedir. “Terör” halkın “gündemi”nin ilk sırasında yer alsa da, “ekonomi aktörleri” için fazlaca belirleyici değildir. Onlar için “terör”ün “değeri”, kendilerine dokunduğu kadardır. “Kendileri” de, birey değil, doğrudan şirketler, holdingler, bankalar vb.dir. “Terör”, eğer bu kurumları vurur ve bu kurumların işleyişini engellemeye ya da bozmaya yönelirse, işte o zaman “ekonomi aktörleri” için “baş sorun” haline gelir. Bu durumda da, yeniden “eski” günlere dönebilmek için “terörün bir an önce sona erdirilmesi” talebinde bulunurlar. Bunun ötesinde ve dışında insanlara, bireylere yönelik “terör” onlar için “fiyatlanacak” bir şey değildir. Hele ki, “terörle mücadele” adı altında devletin yaptıkları (başka insan hakları ihlalleri) “piyasa aktörlerini” hiç ama hiç ilgilendirmez. Hatta bu “terörle mücadele” bağlamında “yeni fırsatlar”ın çıktığı bile söylenebilir.
      Örneğin, bugün Recep Tayyip Erdoğan iktidarı olanca yıkıcılığı ve zalimliği ile “hendek savaşı”na girişmiştir. Bunun sonucu olarak binlerle ifade edilen ölümler ortaya çıkmıştır. Ama bunun yanında operasyon yürütülen ilçelerde ve mahallelerde akıl almaz yıkımlar meydana gelmiştir.
      Numan Kurtulmuş’un verdiği son “veri”lere göre, “operasyon”un tamamlandığı ilan edilen beş ilçede (Sur, Silopi, Cizre, İdil ve Yüksekova) toplam 6.320 bina yıkılmıştır. “Birim olarak yani daire ölçeğinde 11 bin birim”dir.
      “Ekonomi aktörleri” bu verilerden yola çıkarak, (bölgede daire fiyatlarının ortalama 200.000 TL olduğu varsayarsak) 11.000 x 200.000 = 2.200.000.000 TL’lik bir “iş potansiyeli” olduğunu düşünecektir.

Gezi Direnişi’nin
3. Yıl “An”lamaları

      Kendi varoluşlarını “Gezi”ye dayandıranlar, “Gezi” üzerinden kendilerini varetmeye çalışanlar, “Birleşik Haziran Hareketi” adıyla ortalıkta boy gösterenler, buldukları her fırsatta “Gezi”den söz etmeyi severler. Gerçi bu “sevgi” sahipleri Gezi Direniş’inden daha çok “Haziran”dan söz etmeyi tercih etseler de, yine de onların “sevgileri”nden kuşku duymamak gerekir!
      Bazıları biraz “kuşkucu”, biraz “naif” olsalar da, yine de “Gezi”yi anmamazlık etmezler. Ama “anma” ile “anlama” birbiriyle pek çakışmamaktadır.
      Birinci yılında, ikinci yılında ve en nihayet üçüncü yılında “Gezi” sahiplenicileri “anma”larla “anlama”ları birbirine karıştırmışlardır.
      “3. yıl” “vesilesi”yle bir kez daha Gezi Direnişi (onların söylemiyle “Gezi”) “masaya” yatırılmış, Gezi Direnişi’nin “derin anlamı” üzerine boylu boyunca tahlillere girişmişlerdir. Gerçi aralarında Gezi Direnişi “ruhu”nu çağırmak isteyenler yok değildir. “Ey ruh, geldiysen masaya üç kez tıkla” bile diyebilecek haldeki bu kesimler, 10 Ekim Ankara katliamı ertesinde kitlelerde görülen geri çekilmenin ancak bu “ruh” sayesinde ortadan kalkacağına insanları inandırmaya çalışmaktadırlar.


TÜRKİYE HALK KURTULUŞ ORDUSU
SAVAŞÇILARI
Sinan Cemgil, Kadir Manga, Alpaslan Özdoğan
Deniz Gezmiş, Hüseyin İnan, Yusuf Aslan


TÜRKİYE HALK KURTULUŞ PARTİSİ-CEPHESİ
SAVAŞÇILARI
Hüseyin Cevahir
Leyla Doğan
Ağadede Sarıkaya


TKP/ML Kurucusu ve Önderi
İbrahim Kaypakkaya





Devrimci Gençlik

Dünyada ve Türkiye'de Ekonomik Bunalım III
Dünyada ve Türkiye'de Ekonomik Bunalım
Dünyada ve Türkiye'de Ekonomik Bunalım-II
Laiklik ve Şeriatçılık Üzerine
Eriş Yayınları-Kredili Yaşam Mutluluğu...
Kesintisiz Devrim II-III
Mevcut Durum ve Devrimci Taktiğimiz
Tarihte, Günümüzde ve Devrimci Mücadelede Kadınlar