8 Mart - 100. Yıl
155. Sayı, Mart-Nisan 2017


Coup de tête’den
Coup d’état’ya

      Herkesin çok iyi bildiği bir tekerleme vardır: "Tarih"i "tekerrür" diye tarif ediyorlar; hiç ibret alınsaydı, tekerrür mü ederdi?
      Mehmet Akif'in tarihten ders alınmasına ilişkin bu sözleri, çoğu zaman Marks'ın 18 Brumaire'de söylediği şu sözlerle tamamlanır: "Hegel, bir yerde, şöyle bir gözlemde bulunur: Bütün tarihsel büyük olaylar ve kişiler, hemen hemen iki kez yinelenir. Hegel eklemeyi unutmuş: birinci kez trajedi olarak, ikinci kez komedi olarak."
      Bu sözlerle tarihte, yani geçmişte yaşanılanlardan "dersler" çıkartılması gerektiği belleklere kazınmıştır.
      16 Nisan "referandum" ya da "halkoylaması" sürecinde, yer yer bu "tarihten ders çıkarma"ya göndermeler yapılmaya çalışılmışsa da, hangi tarihsel olaydan hangi dersin alınacağı pek bilinemez olduğundan fazlaca önemsenmemiştir. Yine de "sol muhabbetler"de bu sözler yinelenmeyi sürdürüp gitmiştir.
      Baştan belirtelim ki, "yaşanılan süreç", neresinden ele alınırsa alınsın herhangi bir tarihsel olayın "tekerrür"ü ya da "yinelenmesi" değildir.

16-17 Nisan
Ne Olacak Bu Memleketin Hali?

      16 Nisan referandumunda son haftaya girilirken, hemen hemen tüm sol, her türden toplumsal muhalefet "hayır" sonucuna odaklanmışken, "hayır cephesi" olarak tüm güçlerini harekete geçirmeye çabalarken, hiç kimse 17 Nisan gününü konuşmak bile istememektedir.
      17 Nisan, kimileri açısından "moral bozucu" olacağı için konuşulmaması gereken bir "konu"dur. Kimileri için ise, "hayır" çabalarını engelleyici, "motivasyonu" dağıtıcı vs. olduğu için 17 Nisan'dan söz etmek "yanlış" kabul edilmektedir. Böylece olunca da, 16 Nisan referandumunun ertesi gününe ilişkin her türden ve her cinsten "yorum", "değerlendirme", "akıl yürütme" ya da "olasılık hesabı" dışlanmaktadır. Hatta bir adım ileri çıkanlar, popüler dille söylersek "çıtayı yükseltenler", olası bir durumdan (ki "evet" ve "hayır"ın dışında başka bir olasılık bile yoktur) söz etmeyi neredeyse hainlikle suçlayabilmektedirler.

Demokrasi ve
Hukuk Devleti

      Böylesine hukuksuzluğun, hukuk dışılığın kolayca uygulanabildiği, yasaların kolayca bir yana itildiği, görmezlikten gelindiği bir ülkede, açıktır ki, anayasa da, anayasal hukuk da hiçbir bağlayıcılığa sahip değildir. Aynı biçimde, anayasanın "temel toplumsal mutabakat metni" olduğuna ilişkin hukuksal düşünce ve kanı da geçerli değildir. Bu durumda, AKP'nin mevcut anayasaya aykırı yasalar çıkarması ve icraatta bulunması ne kadar "meşru" ise, hiçbir "mutabakat" (consensus) aramaksızın meclisteki çoğunluğuna dayanarak bu hukuksuzluğu "meşru"laştıracak yeni bir anayasa yapmaya kalkışması da o kadar "meşru" olmaktadır. Esas olan hukuksuzluktur, yasa koyucuların kendi yaptıkları yasalara uymamalarıdır.
      Eğer bir toplumda, yasa koyucular ve yasaları uygulamakla yükümlü olanlar kendi koydukları yasaları çiğniyorlar, yükümlülüklerini yerine getirmiyorlarsa ya da yasaları fiilen uygulanamaz hale getiriyorlarsa, o toplumda hukuktan, hukuk devletinden ya da hukukta ifadesini bulan bir toplumsal düzenden söz edilemez. Böyle bir toplumda, hukuka uymakla yükümlendirilmiş her kesim ve herkes, bu hukuka uymama hakkına sahiptir, artık hukuk hiç kimseyi bağlamaz. 1789 Fransız Devriminde "İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirgesi"nde ifadesini bulan "direnme hakkı", bu koşullarda tüm yurttaşların hakkı ve görevidir.

“Kuvvetler Ayrılığı”,
Anayasa ve Sınıf Mücadelesi

      "Kuvvetler ayrılığı" öğretisi, ne denli egemenliğin bölünmüşlüğünün ürünüyse, o ölçüde sınıflar arasındaki güç dengesinin durumuna bağlı olarak siyasal iktidarın paylaşılması zorunluluğunun da bir ürünüdür.
      Tüm sömürücü sınıfların AKP'de birleştiği ve toplaştığı bir dönemde, küçük-burjuvazinin "laik ve ulusalcı" orta ve sol kanadının siyasal yönetimden dışlanması o ölçüde kolaylaşmıştır. Bugüne kadar "kuvvetler ayrılığı" çerçevesinde siyasal yönetimde sınırlı da olsa yer alabilen bu kesimler, bugün siyasal yönetimin tümüyle dışına itilmektedirler. Bu kesimler, yeni-sömürgeciliğin ürünü olan orta ve hafif sanayinin "elit personeli" olarak belli bir ekonomik güce sahipken, bugün tüketim ekonomisinin egemenliği ve ticaretin üstünlüğü karşısında "elit personel" olma özelliklerini de yitirmişlerdir. Dolayısıyla siyasal yönetimden dışlanmaya karşı direnebilecek güce ve niceliğe sahip olmadıklarından, dışlanmışlıklarını engelleyebilecek tek güç olarak orduyu görmektedirler.
      Yine de egemen sınıfların sömürücü sınıflar ittifakı olarak ortaya çıktığı her yerde ve her durumda, yürütme gücü, ittifakın yapısına uygun olarak siyasal iktidarın paylaşılmasının özgün bir biçimini oluşturur. Bu nedenle, sömürücü sınıfların çıkar çatışmalarıyla birlikte yürütme organında başlayan ve giderek tüm topluma yayılan yeni çatışmaları beraberinde getirir. Bu çatışmalar, bir kez daha "kuvvetler ayrımı" doktrinini anayasal bir ilke haline dönüştürme potansiyeline sahip olsalar bile, geçici özelliğe sahiptir. Esas olan, burjuvazinin (kapitalist burjuvazi) egemenliğinin, her durumda güçlü bir yürütmeye ihtiyaç duymasıdır. Ülkemiz somutunda ifade edersek, işbirlikçi-tekelci burjuvazinin mutlak egemenliği de, tefeci-tüccar sermayesinin çevresinde oluşturulan sömürücü sınıflar ittifakı da, her durumda güçlü bir yürütmeye ihtiyaç duyar. Bu durumu engelleyecek tek olanak ise, "alttaki sınıflar"ın siyasal mücadelesidir.

TÜRKİYE HALK KURTULUŞ PARTİSİ-CEPHESİ
30 Mart 1972
KIZILDERE VE ON'LAR


24 Mart 1977
Ömür Karamollaoğlu

15 Mart 1981/Bahçelievler
Mehmet Yıldırım, Nihat Kurban, Süleyman Aydemir, Cemalettin Düvenci





Devrimci Gençlik

Dünyada ve Türkiye'de Ekonomik Bunalım III
Dünyada ve Türkiye'de Ekonomik Bunalım
Dünyada ve Türkiye'de Ekonomik Bunalım-II
Laiklik ve Şeriatçılık Üzerine
Eriş Yayınları-Kredili Yaşam Mutluluğu...
Kesintisiz Devrim II-III
Mevcut Durum ve Devrimci Taktiğimiz
Tarihte, Günümüzde ve Devrimci Mücadelede Kadınlar