Kızıldere ve On'lar
143. Sayı, Mart-Nisan 2015


Gerilla Savaşı:
Bir Politik Mücadele Aracı
ve Askeri Savaş Biçimi

      Clausewitz’in çok bilinen tanımıyla, “savaş, hasmı irademizi yerine getirmeye zorlayan bir şiddet hareketidir”.
      Bu şiddet hareketi, yani fiziki güç kullanımı, değişik savaş araçlarıyla (genel anlamda silahlarla) yürütülür. Amaç, hasma (düşmana) kendi irademizi, kendi isteklerimizi bu şiddet (zor) araçlarını kullanarak kabul ettirmektir. Savaşın amacı bir kez belirlenince, artık her şey bu amaca ulaşmak için araçların, yani şiddet araçlarının kullanımı haline dönüşür. Savaş sanatının özü de, bu şiddet araçlarının, zor araçlarının, hangi koşullarda ve nasıl kullanılacağıdır.
      Şiddet/zor araçları, değişik silahlardan ve bu silahlarla donatılmış insanlardan (askeri güçler) oluşur. Askeri güçler, silah teknolojisinin geldiği düzeye bağlı olarak biçimlenir ve bu teknolojiye uygun olarak hareket ederler.

Seçimlerden ve
Parlamento “Ahır”ından
“Devrimci” Amaçlarla Yararlanmak!

      Bir kez daha seçim sürecine, eski deyişle, seçim sath-ı mailine girildi. Ve her seçim sürecinde olduğu gibi, bir kez daha, partilerde “aday adayı” yarışı, birbiri ardına yayınlanan anketler, iddialı oy hedefleri ortalığı kapladı. Recep Tayyip Erdoğan’ın tek adam totalizminin ifadesi olarak “başkanlık” için “en az 400 milletvekili” istemesi iddialı hedeflerin düzeyini (ya da “uçuk”luğu) göstermeye yetti.
      Bizi temel olarak ilgilendiren, geçmiş dönemlerde devrimci mücadelenin kitlesini oluşturan ve bugün tümüyle “seçimlere endeksli” siyasallaşan, her seçim sonrasında “seçime bağlanan umutlar”ın yıkıldığı, moral bozukluğunun yaşandığı, hatta seçim sonrasında 3-5 gün kendine gelmekte ve günlük yaşamını sürdürmekte zorlanan “sol”cular ve sol kitledir.
      Bir bütün olarak “sol”, yani legalistler, oportünistler, neo-liberal solcular ve pragmatistler, “eklektik teoriler” bile ortaya atmadan kendilerini seçimlere “endeks”lemiş oldukları her türlü tartışmanın dışında bir gerçektir.
      Bir diğer gerçek, “sol”un tüm bu meziyetlerine ve sıfatlarına rağmen, her durumda kendilerini “marksist”, “leninist”, “komünist”, “maoist” olarak tanımlamalarıdır. Doğal olarak kendilerini böyle tanımlayan çevreler (ya da örgütler, partiler, gruplar vs. vs.), marksizm-leninizmin ustalarının seçimlere ilişkin tutumunu ve değerlendirmelerini bilmemezlikten gelemezler. En çok da bildikleri, parlamentonun burjuvazinin “ahırı” olduğuna ilişkin Marks’ın yaptığı tanımlamadır.
      “Ama” (her zaman olduğu gibi), “parlamentarizm ahırı”na ilişkin bilgilerini kendi legalizmleri için, parlamento seçimlerine katılmayı meşrulaştırmak için kullanırlar.

Seçim Sath-ı Mailinde
Siyasetin ve Legalizmin Halleri

      Biraz fazla “eğer”li, “şayet”li bir “aritmetik” de olsa, sonuçta HDP’nin %10 barajını geçebilmesi için legalist solun bindelik oylarına ihtiyacı neredeyse mutlaktır. Ama seçmen kitlesi emme-basma tulumbadan daha çok “birleşik kaplar”a göre hareket eder. Yani HDP’nin 600 milyon “oy ihtiyacı”, her durumda diğer partilere verilen oylardan karşılanmak durumundadır. İşte ana sorun burada yatmaktadır. Bu 600 bin oyun iki kaynağı açıktır: Bu oylar ya CHP seçmeninden gelecektir ya da AKP seçmeninden. Ama beklenti, CHP seçmenine yöneliktir. Bu nedenden dolayı HDP’nin “seçim stratejisi” CHP’den umutlarını kesmiş olan “küskün” kitleyi kendisine çekmeye yöneliktir.
      HDP, %10 seçim barajını geçerse, böylece mecliste “güçlü biçimde” temsil edilirse ve bunun sonucu AKP mecliste salt çoğunluğu yitirirse (üç “-se, -sa”), koalisyon hükümeti kaçınılmaz olacaktır. Bu durumda AKP ile hangi parti koalisyon yapacaktır? Bir kısım “medya”, özellikle Doğan “medya”sı AKP-CHP koalisyonundan yana görünmektedir. Ama “İmralı” muhabbetleri ve “İmralı”nın başkanlık sistemi”ne “sıcak” bakması (her ne kadar S. Demirtaş, 20 Mart’taki meclis grubu toplantısında “HDP olduğu müddetçe sen bu ülkeye Başkan olamayacaksın. Seni başkan yaptırmayacağız.” diye haykırmışsa da), AKP-HDP koalisyonunu daha fazla olası kılmaktadır. Böyle bir koalisyon olasılığının da, “İmralı”nın elini güçlendireceği kesindir.
      HDP üzerinden yürütülen “seçim taktiği”nin diğer boyutu ise, %10 seçim barajının geçilmemesi durumuna ilişkin “B planı”dır.
      Bu Amerikanvari “B planı”na göre, HDP, mevcut yasal çerçevede %10 barajını geçemezse, “anti-demokratik seçiminizi de, şovenist parlamentonuzu da alıp başınıza çalın” diyerek Diyarbakır’da bir “Kürt Ulusal Meclisi” toplayacaktır. Böylece bir yandan mevcut düzenin anti-demokratik ve ırkçı olduğu ilan edilmiş, öte yandan “bölgesel özerklik” fiilen kurulmuş olacaktır.

TÜRKİYE HALK KURTULUŞ PARTİSİ-CEPHESİ
30 Mart 1972
KIZILDERE VE ON'LAR


24 Mart 1977
Ömür Karamollaoğlu

15 Mart 1981/Bahçelievler
Mehmet Yıldırım, Nihat Kurban, Süleyman Aydemir, Cemalettin Düvenci


AKP İktidarı ve Tayyip Saltanatı
Nasıl Yıkılır?

      Bir düşünceye göre, yani AKP’nin 2001 kriziyle iktidara geldiğini ve arkasında Amerikan emperyalizminin bulunduğunu düşünenlere göre, AKP’den ve Recep Tayyip Erdoğan’dan kurtulmanın yolu, yeni bir büyük ekonomik krizin patlak vermesidir...
      Bir başka düşünceye göre, AKP dışındaki ve karşıtı olan tüm düzen partilerinin seçim ittifakı kurularak AKP iktidarı ve Tayyip saltanatı sona erdirilebilecektir. Ama burada en temel sorun, ittifak kurması beklenen partilerin (özellikle CHP, MHP ve BDP/HDP) “üç benzemez” oluşları ve aralarındaki “kan uyuşmazlığı”dır. Üstelik kurulacak ittifakta kimin belirleyici olacağı, hangisinin taleplerinin daha fazla yer tutacağı vb. konular da ek sorunlar yaratmaktadır. 30 Mart yerel seçimlerinde görüldüğü gibi, MHP kökenlilerin CHP listelerinden aday gösterilmesi bile sonuçları fazlaca etkilememektedir...
      Bir diğer düşünceye göre, “sol” muhalefet, her durumda kendi yolunda ilerlemelidir. Sol söylemler, sol programlar ve sol sloganlar bu yolun ayrılmaz parçasıdır. Bunlara göre, “sol”, “tıpkı” 1977 genel seçimlerinde olduğu gibi, yoksulun, işsizin, haksızlığa uğrayanın, ezilenin, sömürülenin vb. yanında olduğunu gösteren programlar ve söylemlerle güçlü bir muhalefet olarak ortaya çıkabilir. Varsayıma göre, güçlü bir “sol” muhalefet, mecliste ve sokakta gücünü kullanarak AKP’yi ülkeyi yönetemez hale getirebilir. Bu da AKP saflarında parçalanmaya, “merkez sağ”da yeni oluşumların ortaya çıkmasına yol açar. Bu düşünce açısından, laiklik, ulusalcılık (anti-emperyalist anlamında) ve halkçılık temel unsur olmalıdır...
      Dördüncü bir düşünceye göre ise, “sosyalist sol”un güçlenmesi sorunun kökten çözümünü sağlar. Bunlara göre, “sosyalist sol”, (Gezi Direnişi’nde olduğu gibi) sokaklardaki gücünü seçimler yoluyla meclise taşıyarak AKP iktidarına karşı güçlü bir muhalefet haline geldikçe, AKP iktidarının sonu gelecektir. Bunun savunucuları, ne kadar güzel ve mantıklı söylemlere sahip olurlarsa olsunlar, toplumsal pratiğin açık biçimde gösterdiği gibi, diğer yaklaşımlardan çok farklı değildir.

Ey Merkez Bankası!
II

      Bütün bu “Ey Merkez Bankası” muhabbetinin ithal bağımlısı Türkiye’ye maliyeti, TL’nin %15 değer kaybı olarak ortaya çıkarken, hemen herkes bu muhabbetin nedenlerini soruşturmaya başladı.
      Genellikle herşeyde bir “komplo” arayan bir “millet” olarak, Recep Tayyip Erdoğan’ın TL’nin değer kaybetmesine yol açan söyleminde de bir “komplo”, bir danışıklı-dövüş aramaya koyulduk. En favori “komplo teorisi”, başta “Bilal oğlan” ve “jöleli” Yiğit Bulut olmak üzere elinde dolar bulunduranların (ki 17 Aralık “paralel darbesi”nde ayakkabı kutuları dolarla doluydu) böyle bir spekülasyonu planladıkları oldu.
      Ekonomiyi biraz bilenlerin hiç itibar etmedikleri bu “komplo teorisi” bir yana bırakıldığında görünen gerçek, Recep Tayyip Erdoğan’ın temsil ettiği feodal tacirlerin inşaat müteahhitleriyle kurdukları ittifakın “sıkıntı”da olduğudur. Zaten kendisi de 2 Şubat’ta yaptığı konuşmada bu gerçeği dile getirmiştir.

“Eşme Ruhu”

      Şimdi de bir “Osmanlı ruhu” çağrıcıları türedi. Bu “Osmanlı ruhu”nun çağrıcıları, her adımda ve her olayda bir başka şeymiş gibi davranıp, her şeyde bir geçmiş bulmaya ve bulduklarını sandıkları şeyi taklit etmeye çabalıyorlar. Bunun en son örneği Suriye’deki Süleyman Şah Türbesi olayında ortaya çıktı.
      IŞİD tarafından “rehin” alındığı söylenen Süleyman Şah Türbesi’ndeki içi boş sandukalar büyük bir “gizlilik” içinde, bir gece ansızın, son ikametgahlarından tanklar ve toplar eşliğinde alınıp, Türkiye sınırına 800 metre uzaklıktaki Eşme’ye nakledildiler. Getirilen sandukaların çevresine birkaç asker ve bir hoca toplayıp, Süleyman Şah’ın ruhuna dualar edildi.
      Bütün bunlar yapılırken, bir başka “ruh”, İwo Jima’nın ruhu çağrıldı. İwo Jima’nın ruhu eşliğinde göndere bayrak çekildi.





Devrimci Gençlik

Dünyada ve Türkiye'de Ekonomik Bunalım III
Dünyada ve Türkiye'de Ekonomik Bunalım
Dünyada ve Türkiye'de Ekonomik Bunalım-II
Laiklik ve Şeriatçılık Üzerine
Eriş Yayınları-Kredili Yaşam Mutluluğu...
Kesintisiz Devrim II-III
Mevcut Durum ve Devrimci Taktiğimiz
Tarihte, Günümüzde ve Devrimci Mücadelede Kadınlar