1 Mayıs
139. Sayı, Temmuz-Ağustos 2014


Cumhurbaşkanlığı
Seçimi

      “AKP medyası”, “yandaş medya” ya da “havuz medyası” denilen kesimler, her seçimde olduğu gibi, cumhurbaşkanlığı seçiminde Recep Tayyip Erdoğan’ın iktidarını koruması, hatta daha güçlü biçimde iktidarını sürdürmesi yönünde propaganda çalışmalarını dur durak bilmeden sürdüregelmektedir. Amaçları yalındır: Nasıl olursa olsun Recep Tayyip Erdoğan’ın kişisel otoritesine dayalı mevcut düzenin sürmesi ve pekiştirilmesi. Çünkü bugünkü varsıllıkları (zenginlikleri) ve varlıkları tümüyle buna bağlıdır. Recep Tayyip Erdoğan’ın herhangi bir seçimi kaybetmesi, çok açıktır ki, onun mutlak-kişisel otoritesinin sarsılmasına yol açacaktır. Bu da Recep Tayyip Erdoğan’ın kişisel otoritesine dayalı düzenin eskisi kadar kolay ve rahat yürüyemeyeceğini göstereceğinden, “çıkar ortakları” arasında bir çıkar çatışmasına neden olacaktır. Bunun doğal sonucu ise, bugüne kadar çıkarlarını azami ölçüde “realize” eden kesimlerin bir bölümünün mevcut çıkarlarından vazgeçmek zorunda kalmasıdır.
      Mevcut iktidarın (ister adına AKP iktidarı deyin, ister Recep Tayyip Erdoğan’ın kişisel otoritesine dayalı “diktatörlük” deyin) zayıflaması demek, iktidar karşıtlarının güçlenmesi demektir. Bu da mevcut iktidara karşı bir “alternatif”in giderek güçlendiği ve zaman içinde mevcut iktidarı alaşağı edebileceği umudunu, düşüncesini ya da sanısını ortaya çıkarır. Ve yine doğal olarak böyle bir umut, düşünce ya da sanı, mevcut iktidardan nemalanan, onun aracılığıyla varsıllığını ve varlığını sağlayan kesimlerin yeni bir pozisyon almalarını gündeme getirir. Yeni pozisyon, açıktır ki, olası yeni iktidar seçeneklerine yönelik olacaktır.
      İşte bugün Recep Tayyip Erdoğan’ın cumhurbaşkanlığı seçimini kazanması ya da kaybetmesi böyle bir iç çıkar çatışmasının gerçekleşebilirliğine ilişkin sonuçlar üretmek durumundadır.

Seçim
“Taktikleri”

      Genellikle seçim sath-ı mailine girildiğinde solda ve “sol”da bir hareketlenme başlar. Kimileri (90’lardan itibaren özellikle) “legal olanaklardan yararlanma”, “seçim ortamında düzeni ve düzen partilerini teşhir etme”, “burjuva parlamentosu kürsüsü kullanma” vb. gerekçelerle seçimlere katılımı savunurken, kimileri doğrudan seçimlerin bir aldatmaca olduğunu söyleyerek “boykot taktiği”ni savunurlar.
      Seçimlere katılımı savunanlar, öncelikle “ittifak” arayışına girerler. Kimilerinin “seçim ittifakı” adını verdiği, kimilerinin “seçim bloğu” olarak tanımladıkları bu arayış, hemen her durumda başarısızlıkla sonuçlanır. Daha farklı ifadeyle, kendi aralarında uyuşum gösterenler dar ve sınırlı bir “seçim ittifakı/bloğu” oluştururken, kalanları kendilerine “özgü” bir seçim “taktiği” geliştirirler. Bu da, her durumda kendi adaylarıyla ya da “bağımsız sosyalist” adaylarla seçimlere katılma yönünde bir “taktik” olarak ortaya çıkar.
      Marks’ın sözleriyle, “burjuvazinin ahırı”nda yer almayı ve besiye çekilmeyi bin dereden bin su getirerek haklı ve meşru göstermeye çalışan “katılımcılar”ın en büyük dayanağı ve “meşruiyet” kaynağı, Lenin’in “Sol Komünizm: Bir Çocukluk Hastalığı” kitabıdır.
      Lenin, bu kitabında, “Burjuva parlamentolara katılmak gerekir mi?” diye sorar ve Alman “sol” komünistlerinin, “... tarihi ve siyasi bakımdan artık zamanlarını doldurmuş olan parlamenter mücadele biçimlerine her türlü dönüş kesin olarak reddedilmelidir...” tezini kıyasıya eleştirir. Dünyada ve Türkiye’de solun buradan çıkarttığı sonuç ise, burjuva parlamentosuna “belli koşullarda” katılmanın gerekli olduğudur.
      İşte buradaki “belli koşullarda” belirlemesi tüm tartışmaların, ittifak arayışlarının, ayrışmaların baş gösterdiği zemini oluşturur.

Halkın
Seçimlere “Teveccühü”

      1961 yılında, 1961 Anayasası’nın getirmiş olduğu siyasal örgütlenme hakkı çerçevesinde örgütlenen TİP’in katıldığı ilk seçim 1963 yerel seçimleri olmuştur. 1963 yerel seçimlerinde TİP, 9.5 milyon oyun %0,4’ünü (37.898) alabilmiştir. 1965 genel seçimlerinde TİP, oyların %2,96’sını (276.101) alarak 14 milletvekilliği kazanmıştır. 1968 yerel seçimlerinde TİP’in oyları 248.134 (%2,7) ve 1969 genel seçimlerinde 243.134 (%2,7) oy almıştır. (Ancak 1969 seçimlerinde seçim sistemi değiştirildiğinden TİP sadece 2 milletvekili çıkarabilmiştir.)
      Yine bu dönemde bir başka yeni olgu, 1966 yılında “alevi” partisi olarak kurulan Birlik Partisi’dir (BP). (BP’nin amblemi, Ali’yi simgeleyen bir aslan ile onun çevresinde 12 imamı temsil eden 12 yıldızdan oluşmaktadır.) BP, 1969 genel seçimlerinde oyların %2,8’ini (254.695) alarak 8 milletvekili çıkarmıştır. 1973 genel seçimlerinde BP oyların %1,1’ini (121.759) alarak sadece bir milletvekili çıkartabilmiştir. 1974 sonrasında kitlelerin politizasyonunun artmasına ve devrimci mücadelenin gelişmesine paralel olarak BP giderek erimiştir. 1981 yılında 12 Eylül askeri yönetim tarafından kapatılmıştır.
      Bütün bunların açık biçimde gösterdiği gibi, 1965-71 döneminde halk kitlelerinin seçimlere “teveccühü” giderek azalmış, ama buna karşılık politizasyon giderek yaygınlaşmıştır. Geniş halk kitlelere geleneksel düzen partilerinden hızla kopmaya başlamışlardır. Ama TİP’in varlığı yeni bir “alternatif” ve “umut” olarak ortaya çıkmışsa da, seçim sisteminde yapılan değişiklikle etkisizleştirilmesi TİP’e yönelmiş bilinçli kitlenin hızla parlamento dışı muhalefete doğru yönelmesini getirmiştir. Artık seçmen kitlesinin yaklaşık %40’ı seçimlerden ve legal partilerden umudunu kesmiştir. Bir başka deyişle, oligarşinin düzen partileri büyük ölçüde inandırıcılıklarını yitirmişler, yani siyasal olarak tecrit olmuşlardır.
      Böylece bu dönemde, parlamento dışı muhalefet giderek gelişip güçlenmiş ve silahlı devrimci mücadeleye doğru evrilme sürecine girilmiştir.

AKP İktidarı ve
Tayyip Saltanatı
Nasıl Yıkılır?

      Genel olarak AKP’nin, özel olarak Recep Tayyip Erdoğan hegemonyasının en zayıf halkası, kendi gücünü mutlak görmesi ve kendisine muhalif her hareketi mevcut yasal sistemi kullanarak bertaraf edebileceğini düşünmesidir. Gücünün mutlak olmadığını gösteren ve mevcut yasallıkla kendisini sınırlandırmayan bir mücadele çizgisi karşısında yapabilecekleri fazlaca bir şeyleri yoktur.
      Bu çizgi, silahlı devrimci mücadele çizgisidir. Bu da, gerilla savaşının devrimci politik amaçlarla, yani siyasal gerçekleri açıklama kampanyasının bir aracı olarak kullanılması demektir.
      Bu çizgi, örneğin, Gezi Direnişi sırasında AKP iktidarının kitlelere karşı kullandığı “orantısız gücü”ne karşı asimetrik güç kullanarak bu “orantısız gücü” etkisizleştirir; Soma katliamı gibi olaylarda katliamcıları ve bunun siyasal destekçilerini cezalandırır ve teşhir eder. Diğer bir ifadeyle, AKP iktidarının görüldüğü kadar güçlü olmadığını, onun gücünün herşeyden önce yaygara, gözdağı ve demagojiye dayandığını gösterir. “Sandıksal demokrasi”nin sınırları içine hapsedilmiş kitlelerin dikkatini devrim hareketine çeker; pasifize edilmiş, demoralize olmuş kitlelerde hareketlenme yaratır, sokak direnişçilerini cesaretlendirir ve yalnız olmadıklarını gösterir.
      Bütün bunlar, mevcut siyasal iktidarı (AKP) ülkeyi eskisi gibi yönetemez hale getirir. Artık mevcut düzenin yasallığı üzerinde yapılan düzenlemelerle, demagojilerle ve “medya”yı propaganda aracı olarak kullanarak kendi baskıcı ve keyfi yönetimini sürdüremez. Daha da ötesi, AKP iktidarına karşı etkin bir mücadele yürütmek isteyen kitleler için yeni bir alternatif mücadele yolu açar. Halk kitleleri, gece yarısı çıkartılan “torba yasalar”la mevcut yasal düzeni istediği gibi değiştiren AKP iktidarının “yasallığı” ile kendi mücadelelerinin sınırlandırılmasına izin vermezler.
      Bu, AKP iktidarının ve Tayyip saltanatının sonu demektir.

Sermayenin
Saltanatı

      AKP’nin iktidar olduğu 2002 yılından günümüze kadar yayınlanan İSO-500 araştırmaları incelendiğinde, “eski” sermayenin ve oligarşinin simgesi olan Koç Holding’in en güçlü ve en büyük sermaye kesimi olduğu ve her geçen yıl gücünü daha da artırdığı görülmektedir.
      Ve yine aynı araştırma verilerinin gösterdiği gibi, OYAK (Ordu Yardımlaşma Kurumu) ikinci büyük sermaye grubudur.
      “Eski” sermayenin ve oligarşinin her dönemde tartışmasız ikinci gücü olarak kabul edilen Sabancı Holding, gerek miras paylaşımları nedeniyle, gerekse 2000’li yıllarda değişim gösteren emperyalist ilişkilere tam olarak uyum gösteremediğinden gücünü belli ölçüde yitirmiştir (ki bu belli ölçülerde Çukurova Holding için de geçerlidir). Buna karşılık tüm zamanlarda oligarşinin ayrılmaz parçası olan sermaye kesimleri, örneğin Çolakoğlu, Demirören, Zorlu Holding, Akkök, Özilhan/Yazıcılar ve Borusan, AKP iktidarında kendi konumlarını korumuş ve güçlendirmiştir.
      “Eski” süreçten farklı olan, “doğrudan sermaye yatırımı” yoluyla iç pazara giren yabancı sermayenin etkin bir unsur haline gelmesidir.
      “Yeşil sermaye” ise, Ülker grubu ile simgelenmektedir. Ancak bu yetersiz ve eksik bir değerlendirmedir. Ülker grubu (Yıldız Holding). “tekelci” niteliği ile geleneksel işbirlikçi-tekelci sermaye kesimlerinin arasında yer alır. Ama “yeşil sermaye”, daha çok küçük ve orta sermaye kesimlerinden oluşur. Bu nedenle, AKP iktidarında en çok kollanan ve korunan kesimler bu küçük ve orta sermaye kesimleridir. Bunların toplam ekonomik gücü, hiçbir koşulda Koç Holding’in ekonomik gücüne yaklaşamamıştır. Ancak sömürücü sınıflar arasındaki parçalanma ve bölünme dönemlerine göre daha fazla güçlenmişlerdir. Bunları İSO-500 araştırmasında kısmen görmek olanaklıdır.

Nasıl Olsa
Artık Türkiye’de
Hiçbir Şey
Eskisi Gibi
Olmayacaktı!

      Gezi Direnişi sonrasında ortaya atılan ve herkesin dilinden düşürmediği bir “motto” haline gelen bu sözler, Gezi Direnişi’ne ilişkin yapılan her tahlilde, Gezi Direnişi’nin “etkileri” üzerine yapılan her konuşmada sıkça kullanılır oldu. Öylesine sıkça kullanılır oldu ki, hemen herkes bu “motto”yu bir gerçek olarak “algı”lamaya başladı.
      Diğer yandan, “eski” söylemlerde sıkça kullanılan (ve hala da kullanılmaya devam eden) “dün dün ile gitti cancağızım, şimdi yeni şeyler söylemek lazım” tekerlemesinde olduğu gibi, burada da “eski/yeni”nin ne olduğuna ilişkin somut gerçeklerden fazlaca söz edilmemektedir.
      Türkiye’de bir şeyler değişiyor. Buna kuşku yok. Heraklitos’tan bu yana, “aynı ırmakta iki kez yıkanılamaz” gerçeği biliniyor. Popülize edilmiş (ve içeriği tümüyle boşaltılmış) sözle, “değişmeyen tek şey, değişim” olduğu da inanç sistemleri içinde yerini almış durumda. Böyle olunca Gezi Direnişi’nden sonra da bir şeylerin değiştiğini söylemek için “alim” olmak gerekmez.
      Bu “motto”yu seven ve bolca kullananlar açısından “hiçbir şey eskisi gibi olmayacak” bölümü, “bir şeylerin” değiştiğini, ama neyin değiştiğinin/değişeceğinin bilinmediğini göstermiştir. Ortaya çıkan herhangi bir siyasal gelişmenin, çok kolaylıkla bu “motto”nun “kanıtı” olarak kullanılabilmesinin nedeni de bu bilinemezliktir.
      Evet, Gezi Direnişi sonrasında Türkiye’de bir şeyler “değişti”. Ama sanıldığı gibi, mevcut siyasal iktidara ilişkin “şey”lerden daha çok, herşeyin “değişeceği”ni düşünen ve inanan kesimlerde “bir şeyler” değişti. Bunun en tipik örneği, SİP-TKP’sinin “karpuz” gibi ikiye bölünmesi oldu.



    Mahir Çayan
    Kurtuluş
    Cephe

    YAPITLAR
    V. İ. Lenin
    J. Stalin
    Mao Zedung


Devrimci Gençlik

Dünyada ve Türkiye'de Ekonomik Bunalım III
Dünyada ve Türkiye'de Ekonomik Bunalım
Dünyada ve Türkiye'de Ekonomik Bunalım-II
Laiklik ve Şeriatçılık Üzerine
Eriş Yayınları-Kredili Yaşam Mutluluğu...
Kesintisiz Devrim II-III
Mevcut Durum ve Devrimci Taktiğimiz
Tarihte, Günümüzde ve Devrimci Mücadelede Kadınlar