153. Sayı, Kasım-Aralık 2016


DEVRİMİN YOLU
Fidel Cstro

      İnanıyoruz ki, devrimci düşünceler galip gelmelidir. Eğer devrimci düşünceler yenilgiye uğratılırsa, Latin-Amerika’da devrim yitirilecektir ya da sonsuzluğa ertelenecektir. Düşünceler süreci hızlandırabilir ya da büyük ölçüde geciktirebilir.
      İnanıyoruz ki, devrimci düşüncelerin kitleler –bir bütün olarak değil, yeterince geniş bir kesimi– arasındaki zaferi mutlak zorunluluktur.
      Bu, düşüncelerin, eylem için zaferi beklemeleri gerekir demek değildir. Bu, konunun özsel bir noktasıdır. Eyleme başlamadan önce düşüncelerin kitleler arasında zafer kazanmasının gerekli olduğuna inananlar var. Eylemin, düşüncelerin kitleler arasında zafer kazanması için en etkili araç olduğunu bilenler de var. Her kim devrimci eylemi başlatmadan önce düşüncelerin kitlelerin büyük bir kesimi arasında zafer kazanacağını bekleyerek duraksarsa, o kişi asla devrimci olamaz. Böyle bir devrimci ile zengin toprak sahibi ya da varlıklı bir burjuva arasında ne fark vardır? Hem de hiç fark yoktur! İnsanların isteği elbette değişecektir; elbette insan toplumu, insanlara rağmen, insanların hatalarına rağmen sürekli gelişecektir.
      Eğer düşünce tarzımız böyle olsaydı, devrimci süreci asla başlatamazdık. Devrimci eyleme girişmek için düşüncenin yeterli sayıda insanlar arasında kök salması yeterlidir. Bu eylemle, kitleler bu düşünceleri edinmeye başlar, bilinçlenir.

GAYRI-MEŞRU İKTİDAR
VE İÇ SAVAŞ

      Devlet Bahçeli, anayasal meşruiyetini yitirmiş Recep Tayyip Erdoğan iktidarına yeni bir anayasa çerçevesinde meşruiyet sağlamaya soyunmuştur. 15 Ekim günü, “Başkanlık sistemine geçme arzusu taşıyanlar bir de fiili durum yaratmıştır. Bu fiili durum bu şekliyle devam ederse Türkiye bir kriz ve kaos ortamına sürüklenebilir. Bunu aşmak lazımdır.” beyanında bulunarak bu “meşruiyet” girişimini başlatmıştır. Milliyetçi-faşist MHP’nin islamcı-faşist AKP’ye ya da Devlet Bahçeli’nin Recep Tayyip Erdoğan’a meşruiyet sağlama çabası basit bir “politik girişim” değildir. Bu çaba, MHP ile AKP arasında uzun vadeli bir “ittifak” (“stratejik ittifak”) oluşturmayı hedeflemektedir. Yani Türk-islam sentezinin maddileştirilmiş bir siyasal oluşumu gündemdedir.

#BozDoları

      “Son günlerde hani bir döviz meselesi çıkardılar. Dolar şöyle oldu, böyle oldu. Ne olursa olsun. Ben milletime şunu hatırlatıyorum. Sevgili milletim, sizleri Allah için seviyorum. Yastığının altında döviz olanlar, gelsin parasını altına dönüştürsün. Gelsin, parasını TL’ye dönüştürsün. Türk Lirası değer kazansın. Altın değer kazansın. Ne lüzum var gideceğiz, dövize değer kazandıracağız? Gelin bunu yapın. Bu adımı attığımız sürece birilerinin oyunu da bozulacaktır. Hiç endişe etmeyin. Bu oyunu kısa zamanda bozarız.” (Recep Tayyip Erdoğan, 2 Aralık 2016)

“OLAĞANÜSTÜ HALDE
OLAĞANÜSTÜ MÜCADELE GEREKİR”

      Evet, bugün ülkede olağanüstü bir durum vardır. 15 Temmuz darbe girişiminin (“allahın lütfu”) ardından ilan edilen OHAL ve buna dayandırılan uygulamalar sözcüğün tam anlamıyla olağanüstü bir durumdur. Bir kararname ile yüzlerce legal kuruluş kapatılmakta, sudan bahanelerle insanlar tutuklanmakta ve işkenceden geçirilmektedir (Binali Yıldırım’ın “onlar için idamdan daha ağır cezalar vardır” sözünün gerçekliği). Artık legalizmin dayanağı olabilecek “legal olanak” kalmamıştır. Diğer bir ifadeyle, legal olanaklar tümüyle tükenmiştir, tüketilmiştir. Legalizmin ve oportünizmin “olağan mücadele”sinin dayanakları ortadan kalkmıştır. Bu koşullarda “legal mücadele”ler illegal hale gelmiştir. Diğer sözcüklerle, mevcut düzenin yasallığı içinde yürütülen yasal faaliyetler OHAL koşullarında yasadışı faaliyetler olarak kabul edilmektedir. Görüntüsel olarak varolan (ve AB reformlarıyla makyaj yapılmış) demokratik hak ve özgürlükler bile kullanılamamaktadır, daha doğru bir deyişle siyasi iktidar tarafından kullanılmasına “izin” verilmemektedir. Polisi, ordusu ve diğer güçleri ile kitlelere karşı, FETÖ paravanası altında, tam bir tenkil politikası uygulanmaktadır.

MİLLİ PİYADE TÜFEĞİ (MPT-76)
VE SİLAH AMBARGOSU

      Evet “en yetkin silahlar üreticisinin, o denli yetkin olmayanların üreticisini yendiği” devletlerarası savaşın gerçekliğidir. Oradan buradan çalıp-çırparak (adına “esinlenme” diyerek), “Mehmetçik-1” olayında olduğu gibi düpedüz taklit ederek yetkin silah üreticilerinin silahlarını kalıp dökme şirketleri aracılığıyla üretmek, belki kendi kitlesini “mutlu” ediyor olsa da, “en yetkin silah üreticisinin” kaçınılmaz üstünlüğünün üstü örtülemez.
      Bu koşullarda Avusturya parlamentosunun Recep Tayyip Erdoğan Türkiyesine silah ambargosu uygulama kararına, “onlara muhtaç değiliz, kendi silahımızı kendimiz üretiyoruz” nidalarıyla karşılık vermek, sadece kapalı kapılar arkasında süregiden görüşmelerin ve pazarlıkların üstünü örtmekten başka bir anlama sahip değildir. Üstelik resmen ambargo kararı alan ülkenin (Avusturya) Türkiye gibi geri-bıraktırılmış bir ülkenin en popüler tabancasının (Glock) üreticisi olunca.

SAVAŞTA YIPRATMA
VE DİRENME

      “... üçüncü yol ise düşmanın yıpratılmasıdır. Bu terimi sadece bir tanımlama yapmış olmak için değil, konumuzun gerçekten tam bir tarifini yaptığı ve ilk bakışta sanıldığı kadar mecazi olmadığı için kullanıyoruz. Muharebede yıpranmak kavramı, uzun süren bir harekât aracılığı ile düşmanın maddi kuvvetlerinin ve iradesinin giderek tükenmesi anlamına gelir.
      Ancak mücadeleye düşmandan daha uzun süre dayanmak istiyorsak, mümkün olduğu kadar mütevazi amaçlarla yetinmek gerekir, çünkü işin niteliği gereği önemli bir hedef önemsiz bir hedefe göre daha büyük ölçüde kuvvet harcamasını gerektirir. Saptanabilecek en küçük hedef ise sadece direnmektir, yani olumlu bir amacı olmayan bir mücadeleye girmektir. Bu durumda, nispeten kuvvetli araçlara sahip olduğumuz ölçüde, sonuca daha emin bir şekilde ulaşmamız sağlanmış olacaktır. Ancak bu salt olumsuz (menfi) yolda nereye kadar gidebiliriz? Elbette tam bir hareketsizliğe kadar değil, çünkü sadece dayanmak muharebe etmek değildir. Direnme, düşman kuvvetlerinin, düşmanı niyetinden vazgeçirmeye yetecek kadar bir kısmını yok etmeye dönük bir faaliyettir...

TAHRİFATTAN
YALANCILIĞA

      Evet, bir zamanlar oportünizmin Mahir Çayan yoldaşın ifade ettiği gibi, marksizm-leninizmi (zaman ve mekan kavramlarını farklılaştırarak) tahrif eden ve yer yer onu bozan, değiştiren, yani revize eden bir siyasal çizgiydi.
      O zamanlarda oportünistler, legalizmin dışında bir “yol” görmezlerken, bunu teoriyi tahrif ederek (bozarak), değiştirerek kendilerine dayanak yaparlardı. Ama “o zaman-lar”ın üzerinden çok zamanlar geçti. 12 Eylül askeri darbesiyle devrimci mücadele güçten düştü, ortalık “sol birlikçiler”in, legalistlerin egemenliği altına girdi. Artık yepyeni oportünist-legalist kesimler ortaya çıktı.
      Bu kesimler, artık marksizm-leninizmi tahrif etmek (bozmak, değiştirmek) yerine, teorik düzeyin olağanüstü düşmesinden yararlanarak “köşe yazarlığı” paravanası altında ulu orta akıl vermeye, söylediklerinin marksizm-leninizmle ilişkisini kurmaksızın “aklına geleni” aklına geldiği gibi yazıp söylemeye başladı.





Devrimci Gençlik

Dünyada ve Türkiye'de Ekonomik Bunalım III
Dünyada ve Türkiye'de Ekonomik Bunalım
Dünyada ve Türkiye'de Ekonomik Bunalım-II
Laiklik ve Şeriatçılık Üzerine
Eriş Yayınları-Kredili Yaşam Mutluluğu...
Kesintisiz Devrim II-III
Mevcut Durum ve Devrimci Taktiğimiz
Tarihte, Günümüzde ve Devrimci Mücadelede Kadınlar