156. Sayı, Mayıs-Haziran 2017





Referandumun
Öğrettikleri

      ... Dar kapsamlı seçim çekişmeleri; şurada burada seçimi kazananların başarıları; iki milletvekili, bir senatör, dört belediye başkanı, halkın üzerine ateş açılarak dağıtılan büyük çapta bir gösteri; bir öncekine göre bir iki oy farkıyla kaybedilen yeni bir seçim; kazanılan bir grev, kaybedilen on grev; bir adım ileri, on adım geri; belli bir kesimde zafer, bir diğerinde on kez bozgun... Sonra birdenbire oyunun kuralları değişir, herşeye yeniden başlamak gerekir.
      Bu tutum neden ileri geliyor? Halk enerjisini neden hep böyle boşuna harcıyor? Bunun tek nedeni var: Bazı Amerika ülkelerinde ilerici güçler taktik hedefler ile stratejik hedefleri korkunç bir şekilde birbirine karıştırıyorlar, küçük taktik sorunlarda büyük stratejik hedefler görmek istemişlerdir. Bu önemsiz saldırı mevzilerini ve elde edilen küçük kazançları, sınıf düşmanının temel hedefleri olarak göstermeyi bilen gericiliğin akıllıca davrandığını kabul etmeliyiz.
      Böylesine büyük hatalar işlenen ülkelerde, halk hiçbir değeri olmayan eylemler için son derece büyük fedakarlıklar pahasına her yıl alaylarını seferber eder. Bunlar düşman topçusunun ateşine maruz kalan geçici mevzilerdir.

Gayr-ı Kanuni Referandumun
Gayrı-Meşru İktidarına
Karşı Mücadele

      Toplumun direnme hakkı, her şeyden önce onların örgütlülük düzeyine bağlıdır ve gayrı-meşru iktidara (devlet gücü) karşı mücadele etmesi demektir. Daha tam ifadeyle, kitlelerin gayrı-meşrulaşmış iktidarın elindeki devlet gücüne karşı direnmesi, mücadele etmesi söz konusudur. Devlet gücü ise, herkesin açık biçimde bildiği gibi, siyasal iktidarın hizmetine koşulmuş bir zor gücü, baskı gücüdür. Bu güç, silah kullanma tekeline sahiptir. Bu yüzden toplumun direnme hakkını kullanması, siyasal iktidarın hizmetine koşulmuş olan zor gücünün etkisizleştirilmesiyle olanaklıdır. Bir başka ifadeyle, gayrı-meşru iktidarın zora, şiddete başvurma koşulları altında toplumun zora, şiddete başvurması “direnme hakkı”nın özünü oluşturur.
      Özetlersek, gayrı-meşru bir iktidara karşı “direnme hakkı”, her durumda iki durumu kapsar.

Ne Olacak
Bu CHP’nin Hali?

      Referandum sonrasında CHP’den istenen ve beklenen “parlamentoyu boykot” ve “sokak direnişini” örgütlemesi uzun dönemli düşünülmüş bir programa bile sahip değildir. AKP ve MHP’nin meclisteki “yasama faaliyeti” nasıl engellenebileceği bile bilinmezken, “sokak direnişi”nin Recep Tayyip Erdoğan’ın iç savaş çetelerine karşı nasıl korunacağı bile düşünülmemiştir.
      Bu plansız, programsız ve düşüncesiz “istek”, bir noktadan sonra Ukrayna ve Gürcistan’da başarılı olan “Turuncu Devrimleri”nin taklit edilmesi isteminden başka bir şey değildir. Hatta Mısır’daki Tahrir Meydanı eylemlerine benzer bir durumun yaratılarak AKP iktidarının devrileceği beklentisidir.
      Ama ne “Turuncu Devrimleri”nde olduğu gibi parlamentoyu kuşatan bir kitle, ne de Tahrir Meydanı’ndaki gibi her türlü saldırıya karşı meydanı terk etmeyen bir kitle mevcuttur. Bu açıdan bakıldığında CHP’den istenen ve beklenen tüm bu eksikliklerin giderilerek “bir şey” yapmasıdır. Yapılmayınca da her türlü eleştiri silahını CHP’ye yöneltmek de siyaset değildir.
      Herkes bilmeli ve kabul etmelidir ki, CHP, küçük-burjuvazinin en sol, en radikal kesimlerinin milliyetçiliği ile halkçı, devletçi, laiklik yanlısı bir partidir. Küçük-burjuvazinin en sol ve en radikal kesimlerinin (genel olarak “Kemalistler” olarak tanımlanır) etkinliğinin azalışına bağlı olarak yalın bir Türk milliyetçiliğinin CHP’de egemen olması kaçınılmazdır.

Fransa Tarihinden:
II. Cumhuriyet’in sonu

      Deniz tanrıçası Tetis, Aşil'e gençliğinin baharında yok olup gideceğini önceden haber vermişti. Aşil gibi ancak bir yerinden yaralanabilir olan anayasa da, erken bir ölümle yokolacağını önsezileri ile hissediyordu. Kralcıların, bonapartçıların, demokratların, komünistlerin böbürlenmelerinin farkına varmak için, Kurucu Meclisin katıksız cumhuriyetçilerinin kendi ülkesel cumhuriyetlerinin bulutlu gökyüzünden aşağıdaki yabancısı olduğu dünyaya bir gözatmaları yetiyordu ve Tetis denizden çıkıp, bildiği gizi kendilerine açıklama gereksinmesini duymadan da, onlar, yasama konusundaki büyük başyapıtlarının taçlandırılmasına yaklaştıkları ölçüde günden güne saygınlıklarını daha çok yitiriyorlardı. Anayasal bir hileye başvurarak anayasanın 111. paragrafının yardımı ile kaderi boşa çıkarmaya çalıştılar; bu paragrafa göre, anayasada yapılacak her çeşit değişikliğin yeniden görüşülmesi önerisi, ancak, bir aylık aralarla birbirinden ayrılmış ardarda üç birleşimden sonra, en az dörtte-üç çoğunlukla ve ayrıca Ulusal Meclisin en az 500 üyesinin oylamaya katılması koşuluyla oylanabilir. Bu, daha şimdiden parlamenter bir azınlık haline düşmekte olduklarını kahince gören katıksız cumhuriyetçilerin, henüz parlamenter çoğunluktan istedikleri yönde yararlanabildikleri ve hükümet iktidarının bütün eylem olanaklarını ellerinde bulundurdukları bir sırada, her gün, güçsüz ellerinden biraz daha kaçar gördükleri bir iktidarı hâlâ kullanmak için yaptıkları umutsuz bir girişimden başka bir şey değildi.

Kadrolar ve
Politikada
“Güç-Nicelik” Kavrayışı

      Devrimcilik, bireyin, tarih karşısında, içinde yaşadığı tarihsel koşullar karşısında, kendi bilinci ile belirlenen sorumluluk ve görev demektir. Bu sorumluluk, bireyin diğer bireylere göre belirlediği, ya da bu tarihsel koşulların sorumluluğunu taşıması gereken bireylerin tavırlarına göre şekillenen bir bireysel sorumluluk değildir. Her bireyin, kendi tarih bilinci ile belirlenen, insanlığın kurtuluşuna yönelik bir savaşın getirdiği sorumluluktur. Bu sorumluluğun gereklerinin yerine getirilmesi ve buna uygun görevleri başarmak için her türlü özverinin gösterilmesi, devrimci bir kişinin, doğal, kaçınılmaz bir niteliği olarak ortaya çıkar. Bu açıdan, düşman karşısında teslim olmamak, işkencelerde direnmek, gerektiğinde ölümü gülerek karşılamak, bir devrimcide olması gereken doğal niteliklerdir. Bu nedenle, bu niteliklerin, tek tek yüceltilmesi ya da devrimcilerin değil de, belli bireylerin niteliğiymiş gibi ortaya konulması yanıltıcı sonuçlar doğuracaktır. Her devrimciden beklenilen ve kendisinde olması gereken bu özellikler, yani devrimci olmanın ifadesi ve görünümü olan, özveri, kararlılık, sabır, işkenceye direnme ve düşmana asla teslim olmama, üstlendiği görevleri yerine getirme gibi özellikler, devrimci kişiliğin ayrılmaz ve ayrılması olanaksız özellikleridir. Bu özelliklere sahip olmak, sadece devrimci olmayı getirecektir.




*(31 Mart 2019 Yerel Seçim sonuçları açıklamasında hemen her gün yenilenen yalan belge ve beyanlarıyla, sonucu etkilemeye yönelik çeşitli başvurularıyla kamuoyunu ve YSK'yı yönlendiren MHP'li ve AKP'li yöneticiler ve AKP sözcüsü Ali İhsan Yavuz'un açıklamaları, son olarak da Binali Yıldırım'ın yapmış olduğu "Bu seçim mundar olmuştur" açıklaması sonrasında, "seçim mi geçim mi" içeriğiyle değil, tüm açıklığı ve yalınlığıyla, AKP'nin dinsel ve ideolojileşmiş yalanları ve zorbalıkları karşısında alınacak tutumun ortadan kaldırılmış, varolmayan "hukuk" çerçevesinde ve korkuyla olmayacağı, ancak ve ancak örgütlü ve silahlı devrimci mücadeleyle bir varolma, gelişme ve eskimiş ve çürüyüp kokuşmuş olan işbirlikçi oligarşik yönetim yerine 'yeni'nin konma mücadelesi olarak kesinleşip belirlenmiştir. İnsana dair her türlü sorunun kalıcı çözümü anlamında sorun, bir devrim sorunudur. Anti-Emperyalist Demokratik Halk Devrimi sorunudur. Devrim yapılıncaya kadar da değişmeden böyle kalacaktır.
      6 Mayıs 2019'da, tam da Deniz Gezmiş, Hüseyin İnan ve Yusuf Aslan'ın idamının 47. yılında sandıkta kazanılmış olan İstanbul Büyükşehir Belediyesi seçimlerinin tam bir kanunsuzluk ve keyfiyetle YSK'ya iptal ettirilmesi sonrasında bu gelişmeler, aynı zamanda an be an yaklaşmakta olan zor günlerin, seçimle gelmiş ama seçimle gitmek istemeyecek olanlarca silahlandırılmış faşist ve şeriatçı milis güçlerin ('faşist komando'ların) ve intihar bombacılarının sokaklara salınarak iç savaş çıkartacakları günlerin de birer habercisi olma durumundadır.
      AKP'ye "AK Parti" diyenlerin bu yalanlaştırılmış metafizik tutumlarından vazgeçme zamanları gelmiş, hatta çoktan geçmiştir. "Milyonların gözünün içine bakarak" karaya ak demenin bilimsellikle ve de dindarlıkla hiçbir ilişkisi yoktur.
      Bu gelişmeler aynı zamanda, legalizmin ve legalistlerin iflasının da bir göstergesidir, emperyalizmin ve oligarşinin halkın oylarıyla seçilmiş temsilcilere karşı anti-demokratik uygulamalarının yeni bir örneği yaşanmıştır. HDP'nin kazanmış olduğu belediye ve belde seçimleri KHK'lı oldukları paravanası altında ikinci sıradaki AKP'li adaylara verilmiştir. Hatırlanacağı gibi 1991 yılındaki milletvekili seçimlerinde SHP listeleriyle seçimi kazanan DEP'li milletvekilleri, "dokunulmazlığın ve demokrasinin" tam olarak uygulandığı sanılan/bilinen Türkiye Büyük Millet Meclisi'nde, TV ve gazetecilerin yani milyonların gözü önünde, sivil polislerce yaka paça, zorla gözaltına alınmışlardır.
      "Eğer bir toplumda, yasa koyucular ve yasaları uygulamakla yükümlü olanlar kendi koydukları yasaları çiğniyorlar, yükümlülüklerini yerine getirmiyorlarsa ya da yasaları fiilen uygulanamaz hale getiriyorlarsa, o toplumda hukuktan, hukuk devletinden ya da hukukta ifadesini bulan bir toplumsal düzenden sözedilemez. Böyle bir toplumda, hukuka uymakla yükümlendirilmiş her kesim ve herkes, bu hukuka uymama hakkına sahiptir, artık hukuk hiç kimseyi bağlamaz. 230 yıl önceki Fransız Devriminde “İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirgesi”nde ifadesini bulan “direnme hakkı”, bu koşullarda tüm yurttaşların hakkı ve görevidir.
      1920'li yıllardan sonra tarih, Türkiye halkına bir kez daha toplumsal zorunluluk anlamında yapılması zorunlu olan tek şeyi hatırlatmaktadır; Tam bağımsız ve demokratik bir Türkiye için, emperyalizme ve işbirlikçi sömürücü egemen sınıflara karşı savaşı, HALK KURTULUŞ SAVAŞI!



"Onlar ümidin düşmanıdır, sevgilim,
akar suyun
meyve çağında ağacın,
serpilip gelişen hayatın düşmanı.
Bursa'da havlucu Recebe,
Karabük fabrikasında tesviyeci Hasan'a düşman,
fakir köylü Hatçe kadına,
ırgat Süleyman'a düşman,
sana düşman, bana düşman,
düşünen insana düşman,
vatan ki bu insanların evidir,
sevgilim, onlar vatana düşman...

Çünkü ölüm vurdu damgasını alınlarına :
- çürüyen diş, dökülen et-,
bir daha geri dönmemek üzere yıkılıp gidecekler,
ve elbette ki sevgilim, elbet,
dolaşacaktır elini kolunu sallaya sallaya,
dolaşacaktır en şanlı elbisesiyle: işçi tulumuyla
bu güzelim memlekette hürriyet.

  Nazım Hikmet RAN"



TÜRKİYE HALK KURTULUŞ ORDUSU
SAVAŞÇILARI
Sinan Cemgil, Kadir Manga, Alpaslan Özdoğan
Deniz Gezmiş, Hüseyin İnan, Yusuf Aslan


TÜRKİYE HALK KURTULUŞ PARTİSİ-CEPHESİ
SAVAŞÇILARI
Hüseyin Cevahir
Leyla Doğan
Ağadede Sarıkaya


TKP/ML Kurucusu ve Önderi
İbrahim Kaypakkaya

E-Posta:
kurcep@gmx.net







Devrimci Gençlik

Dünyada ve Türkiye'de Ekonomik Bunalım III
Dünyada ve Türkiye'de Ekonomik Bunalım
Dünyada ve Türkiye'de Ekonomik Bunalım-II
Laiklik ve Şeriatçılık Üzerine
Eriş Yayınları-Kredili Yaşam Mutluluğu...
Kesintisiz Devrim II-III
Mevcut Durum ve Devrimci Taktiğimiz
Tarihte, Günümüzde ve Devrimci Mücadelede Kadınlar