1 Mayıs
144. Sayı, Mayıs-Haziran 2015


Seçim ve İç Savaş

      Burada en temel sorun, AKP’nin, özellikle de Recep Tayyip Erdoğan’ın iktidarı, gücü “meşru bir seçimin doğal sonucu olarak” bırakıp bırakmayacağıdır. Daha düne kadar ülkeyi bir iç savaşa (ve hatta bir dış savaşa) sürüklemekten kaçınmayacağını ortaya koymuş olan Recep Tayyip Erdoğan’ın öylece kendi “köşesine” çekilmeyeceği ve “muha-lefet”in oluşturacağı bir hükümet altında ipinin çekileceği günü beklemeyeceği çok açıktır. Hala emrinde “yasal” devlet olanakları vardır ve emri altındaki polisi ve yargıyı kullanmaktan kaçınmayacaktır. Bir başka ifadeyle, Recep Tayyip Erdoğan, iç savaş için hazırda tuttuğu tüm yasal ve yasadışı güçleri kullanmak isteyecektir.
      Bu istek, çok açık biçimde ülkede bir “kargaşa” ortamının yaratılması için islamcı “militanların” harekete geçirilmesine yönelmek durumundadır. Özellikle Suriye’de savaşan IŞİD ve benzeri güçlerin içindeki Türkiye’den giden şeriatçı “militanlar”ın bu amaç için kullanılma olasılığı her zamankinden çok daha fazladır. Seçimden iki gün önce Diyarbakır’da HDP mitinginde patlayan bombalar da bunun ön habercisi niteliğindedir.
      Bugün tüm şeriatçılar, AKP’nin iktidarı kaybetmesi durumunda kendi konumlarının ve olanaklarının ortadan kalkacağını çok iyi bilmektedirler. Gerek ülke içinde AKP iktidarı ile nemalanmış, zenginleşmiş kesimler, gerek AKP sayesinde toplumsal hiyerarşide üste çıkanlar, gerekse de Suriye’de savaşan şeriatçılar, AKP iktidarının sona ermesinin kendilerinin sonu olduğunu düşünmektedirler. Böylesi bir kesimin varlığı, Recep Tayyip Erdoğan’ın iktidarda kalmasını sağlamak için özel bir talimat almalarını bile gerektirmeyecek bir gerçekliktir.
      Recep Tayyip Erdoğan’ın son yıllardaki otoriter ve totaliter icraatlarının hesabının sorulacağı beklentisi ve korkusu içindeyken bu güçlerin terör eylemleriyle yaratılacak bir “kaos” ortamında erken seçim yoluyla yeniden meclis çoğunluğunu ele geçirmeyi hesaplayacağı açıktır. Kendisinin “fedaisi” rolüne soyunmuş olanların (elbette bunların başında iki tabancalı ve yüzlerce mermili “jöleli” gelmektedir) söylemleri de bu gerçeği onaylamaktadır.

Seçimler ve Sayılar

      İlk kez sol seçmen kitlesi 7 Haziran seçimlerinden “mutlu” ve “sevinçli” çıkmıştır. Ancak parlamentoda AKP dışında bir hükümetin kurulamaması ve erken seçim olasılığın bunu gölgelemektedir. 7 Haziran seçimlerinin tek gerçek sonucu, sol kitlenin eski seçimlerdeki gibi büyük bir düş kırıklığı ile seçimlerden çıkmamış olmasıdır. Bu da toplumsal muhalefetin daha girişken, daha cüretkar olması demektir.
      Sol seçmen kitlenin bu olumlu yanına karşın, en olumsuz yanı ise, seçimleri “tek yol” olarak görmesi ve bu “tek yol”u içselleştirmesidir. Üstelik bu görüş ve içselleştirme içinde seçimler bir “savaş alanı” olarak kabul edilmektedir. Bu da seçim sonrasındaki siyasal gelişmeler karşısında, özellikle Recep Tayyip Erdoğan’ın iç savaş girişimleri karşısında toplumsal muhalefetin elini kolunu bağlayacaktır.

Seçim Sonrası
“Senaryo”ları

      Bu yazı, öncelikle 7 Haziran seçimlerinin hemen ardından ortaya atılan “senaryo”ları ve bunların düzen içi niteliklerini sergilemeyi amaçlıyordu. Ama S. Demirel’in ünlü sözüyle, “siyasette bir hafta çok uzun bir süredir”. Daha seçimin üzerinden üç gün geçmeden Deniz Baykal ile Recep Tayyip Er-doğan’ın “sürpriz görüşmesi” Demirel’in sözünü onaylayan bir gelişme olarak siyaset sahnesine (“medya”tik dilde söylersek) “bomba gibi” düştü. Bu da seçimin hemen ardından ortaya atılan “koalisyon” ya da “erken seçim” “senaryoları”nın pek çoğunun çöpe atılmasının yolunu açtı. Yine de “senaryolar”ın ve “senaryo yazıcılığı”nın gerçek niteliğinin ortaya konulması gerekmektedir. [1*]
      Seçim sonuçları, daha doğrusu seçimlerin sayısal sonuçları ortadadır. AKP tek başına iktidar olabilecek çoğunluğu yitirmiştir, ama “muhalefet” partileri de hükümet kurabilecek bir sonuca ulaşamamıştır. Sonuçta ortada dört partili mecliste dört parti arasında nasıl bir birleşim ortaya çıkarılacağına ilişkin soyut, hayali, afaki ve hamasi olasılıklardan başka bir şey bulunmamaktadır.
      Dört parti söz konusu olduğu için, klasik matematiksel olasılık hesapları içinde koalisyon olasılıkları kolayca, yani biraz matematik bilen herkesin hesaplayabileceği bir durumdur.
      Dört bileşenin, yani A, B, C ve D bileşenlerinin ikili ya da üçlü, en fazlasıyla dörtlü bileşim oluşturması sınırlı ve basit bir olasılık hesabıdır. Somut olarak ifade edersek, bugün mecliste dört parti vardır ve Devlet Bahçeli’nin seçim gecesi yaptığı açıklamada söylediği gibi, AKP+CHP=258 +132=390 eder. AKP+MHP=258+80=338; AKP+ HDP=258+80=338; CHP+MHP+HDP=132+80+80=292 ve nihayetinde “dörtlü/milli mutabakat” AKP+CHP+MHP+HDP =550 eder. Bunun dışında kalan tek şey “dışardan destekli azınlık hükümeti” “senar-yo”sudur. Bunun da sadece iki birleşeni (AKP ve CHP) vardır.
      Görüldüğü gibi, seçim sonuçlarından türetilebilecek “senaryo” sayısı altıdan fazla değildir. Bunlar içinde “dörtlü/milli mutabakat” normal bir aklın sınırlarının çok ötesinde bir “senaryo”dur ve ancak Doğu Perinçek tarafından üretilebilir bir şeydir.

Ey FED!
Sen Nelere Kadirsin!

      Bir düşünceye göre, yani AKP’nin 2001 kriziyle iktidara geldiğini ve arkasında Amerikan emperyalizminin bulunduğunu düşünenlere göre, AKP’den ve Recep Tayyip Erdoğan’dan kurtulmanın yolu, yeni bir büyük ekonomik krizin patlak vermesidir...
      Bir başka düşünceye göre, AKP dışındaki ve karşıtı olan tüm düzen partilerinin seçim ittifakı kurularak AKP iktidarı ve Tayyip saltanatı sona erdirilebilecektir. Ama burada en temel sorun, ittifak kurması beklenen partilerin (özellikle CHP, MHP ve BDP/HDP) “üç benzemez” oluşları ve aralarındaki “kan uyuşmazlığı”dır. Üstelik kurulacak ittifakta kimin belirleyici olacağı, hangisinin taleplerinin daha fazla yer tutacağı vb. konular da ek sorunlar yaratmaktadır. 30 Mart yerel seçimlerinde görüldüğü gibi, MHP kökenlilerin CHP listelerinden aday gösterilmesi bile sonuçları fazlaca etkilememektedir...
      Bir diğer düşünceye göre, “sol” muhalefet, her durumda kendi yolunda ilerlemelidir. Sol söylemler, sol programlar ve sol sloganlar bu yolun ayrılmaz parçasıdır. Bunlara göre, “sol”, “tıpkı” 1977 genel seçimlerinde olduğu gibi, yoksulun, işsizin, haksızlığa uğrayanın, ezilenin, sömürülenin vb. yanında olduğunu gösteren programlar ve söylemlerle güçlü bir muhalefet olarak ortaya çıkabilir. Varsayıma göre, güçlü bir “sol” muhalefet, mecliste ve sokakta gücünü kullanarak AKP’yi ülkeyi yönetemez hale getirebilir. Bu da AKP saflarında parçalanmaya, “merkez sağ”da yeni oluşumların ortaya çıkmasına yol açar. Bu düşünce açısından, laiklik, ulusalcılık (anti-emperyalist anlamında) ve halkçılık temel unsur olmalıdır...
      Dördüncü bir düşünceye göre ise, “sosyalist sol”un güçlenmesi sorunun kökten çözümünü sağlar. Bunlara göre, “sosyalist sol”, (Gezi Direnişi’nde olduğu gibi) sokaklardaki gücünü seçimler yoluyla meclise taşıyarak AKP iktidarına karşı güçlü bir muhalefet haline geldikçe, AKP iktidarının sonu gelecektir. Bunun savunucuları, ne kadar güzel ve mantıklı söylemlere sahip olurlarsa olsunlar, toplumsal pratiğin açık biçimde gösterdiği gibi, diğer yaklaşımlardan çok farklı değildir.

Kadrolar

      “Türkiye ekonomisi krizin arifesindedir
      İlk bakışta “her zamanki” ve sıradanlaşmış bir ekonomik değerlendirme olarak bakılabilecek bu ifade, kapitalist sistemin özellikleri, emperyalizmin niteliği ve emperyalist-kapitalist sisteme bağlı olan ülkelerin “yapısal” özellikleri bilinmediği sürece sadece bir “öngörü”den ibaret kalır. Bir “öngörü” olarak kaldığı sürece de buradan çıkartılabilecek bir “sonuç” ya da “pratik eylem” sözkonusu değildir.
      Genel olarak “sol”da ekonomik tahliller ve buna dayandırılan “öngörüler”, hemen her zaman mevcut sistem içinde bir değişim ve dönüşümün (ama “radikal” değişim ve dönüşümün) başlangıcı olarak görüldüğünden (ve sadece “ekonomistler”in işi olarak kabul edildiğinden) çok da ilgi görmez. AKP’nin 2001 Şubat kriziyle iktidara geldiği varsayıldığından, gidişinin de bir ekonomik krizle olacağı hemen hemen “sol”un ortak yargısı durumundadır. Bu nedenle de ekonomik tahliller, kriz “öngörüleri” ne kadar yapılıyor olursa olsun, her durumda “sadede” gelmesi istenir. Açıkçası ne denli ekonomik verilerden, göstergelerden söz edilirse edilsin, sonuçta “Kriz var mı? Ne zaman patlak verecek? Sen ondan haber ver” denilir.
      Bu “sadede gelinmesi” talebi, ekonomik tahlillerin kehanet belirtileri göstermesi ile özdeştir.
      Bugün Türkiye ekonomisi, sözcüğün “makro” anlamıyla büyük bir krizin, neredeyse Yunanistan krizini aratmayacak bir krizin arifesinde bulunmaktadır. Bu bir kehanet değil, mevcut ekonominin resmidir.



TÜRKİYE HALK KURTULUŞ ORDUSU
SAVAŞÇILARI
Sinan Cemgil, Kadir Manga, Alpaslan Özdoğan
Deniz Gezmiş, Hüseyin İnan, Yusuf Aslan


TÜRKİYE HALK KURTULUŞ PARTİSİ-CEPHESİ
SAVAŞÇILARI
Hüseyin Cevahir
Leyla Doğan
Ağadede Sarıkaya


TKP/ML Kurucusu ve Önderi
İbrahim Kaypakkaya





Devrimci Gençlik

Dünyada ve Türkiye'de Ekonomik Bunalım III
Dünyada ve Türkiye'de Ekonomik Bunalım
Dünyada ve Türkiye'de Ekonomik Bunalım-II
Laiklik ve Şeriatçılık Üzerine
Eriş Yayınları-Kredili Yaşam Mutluluğu...
Kesintisiz Devrim II-III
Mevcut Durum ve Devrimci Taktiğimiz
Tarihte, Günümüzde ve Devrimci Mücadelede Kadınlar