Türkiye Halk Kurtuluş Partisi-Cephesi
Halkın Devrimci Öncüleri
Marksizm-Leninizm Bir Dogma Değil,
Eylem Kılavuzudur-III



Eriş Yayınları tarafından düzenlenmiştir.
erisyay@kurtuluscephesi.org
Özgün biçimiyle Acrobat Reader formatında: Marksizm-Leninizm Bir Dogma Değil, Eylem Kılavuzudur-III (1.155 KB)




İKİNCİ BÖLÜM
EMPERYALİZMİN III. BUNALIM DÖNEMİ
VE SUNİ DENGE




      Bundan önceki bölümlerde, geniş ölçüde örgütlenme ve Halk Savaşı üzerine genel ilkeleri ele aldık. Marksist diyalektik, şeyler üzerinde bilgimizin temelini, şeylerin özgül yanları teşkil ettiğini gösterir. Fakat bu, genelin ya da evrenselin önemsiz olduğu anlamına gelmez. "Eğer, özgülden hereket edilmezse evrensele (genele) ulaşılamaz, karşılık olarak da, evrenselin kavranılması da özgülün derinleştirilmesine izin verir." Bu, teorinin pratikten çıktığı ve tekrar pratiğe döndüğü demektir. İlk iki bölümde belirttiğimiz ilkeler, belirli tarihsel şartlarda (somut) yapılan tahlil ve pratiğin ürünüdür. Bu genel ilkeler, emperyalizm yıkılana dek geçerliliğini koruyacak olan evrensel ilkelerdir.       "Diyalektik, metafiziğin tersine, doğanın (ve toplumun) dingin ve durağan, durgun ve değişmez bir durumda değil, kimi şeylerin doğduğu ve geliştiği, kimi şeylerin dağıldığı ve yokolduğu sürekli hareket ve değişme, kesintisiz yenilenme ve gelişme durumunda olduğunu kabul eder.
      Bunun içindir ki, diyalektik yönteme göre olgular, sadece karşılıklı bağıntıları ve karşılıklı koşullandırmaları açısından değil, ayrıca, hareketleri, değişmeleri, gelişmeleri, varoluşları ve yokoluşları açısından da düşünülmelidir." [99] (abç)
      Bunun anlamı, genel olarak dünyanın (emperyalizmin), özel olarak ülkenin şartlarının sürekli incelenmesi ve tahlil edilmesidir. Ancak bu şekilde, doğmatizmden uzaklaşabilinir.
      Bir ülkede devrimin olabilmesi için, emperyalizmin dünya çapındaki genel ve sürekli bunalımından başka, o ülkenin kendi milli bunalımını yaşaması şarttır. Bu nedenle, devrimci mücadelede ve yöntemlerinde, milli bunalım önemli yer tutar. Devrimciler, devrim yapabilmeleri için kitleleri bilinçlendirip, örgütlemeleri bu objektif şarta göre belirlenir. Mücadelenin o anki amaç, hedef ve biçimlerini bu objektif şart belirler. Aynı şekilde, kitlelerin bilinçli ve örgütlü mücadelesi objektif şartların gelişimini hızlandırır.
      Marksizmde devrimci mücadele objektif şartlara göre (milli kriz) iki evrede mütalaa edilir: Evrim aşaması ve devrim aşaması. Her iki aşamada da mücadelenin biçimleri ve taktikleri değişiktir. Kısaca, evrim ve devrim aşamaları, objektif şartlara göre yapılan bir ayrımdır ve devrimci mücadeleyi, çalışma tarzını ifade eder.
      Bir ülkede milli bunalımın varlığı, silahlı aksiyon (eylem) yontemlerinin kitleleri devrim saflarına çekilmesinde kullanılabileceği demektir. Bu aynı zamanda objektif bir zorunluluktur. Egemen sınıf ya da sınıflar, ülke çapında milli bir bunalım olduğunda (ekonomik-politik-sosyal bunalımın tek bunalım halinde bütünleşmesidir bu) siyasal zoru askeri biçimde maddeleştirmek zorunda kalırlar.
[27*] Bu ise, devrim güçlerinin zora başvurmalarını zorunlu kılar. Çünkü, bir maddi güç ancak başka bir maddi güçle yokedilebilir. Aksi taktirde yenilgi ve pasifikasyon kaçınılmazdır. Askeri savaşı gündeme getiren bu şartlar da, kitlelerin bilinçlendirilmesi ve örgütlenmesi ve de eyleme sokuluşu askeri savaştan ayrılamaz.
      Emperyalist hegemonya altındaki ülkelerde, iç dinamik çarpıtılmış, emperyalizme (dış dinamik) bağımlı kılınmıştır. Bu ise, ülkedeki mevcut çelişkileri, yani iç dinamikle gelişimin gelmiş olduğu seviyedeki kaçınılmaz çelişkilerini daha da sertleştirmiş ve sürekli hale getirmiştir. Bu bunalım ekonomik-sosyal-politik tüm hayatı etkilemektedir. (Milli bunalım). Bu şartlarda düzeni devam ettirebilmenin tek yolu, siyasal zoru askeri biçimde maddeleştirmek ya da sürekli hazır tutmaktır. Devrimci güçlerin zoru bu durumda sürekli olmak zorundadır. Bir başka deyişle, sürekli milli bunalımın mevcudiyeti, askeri savaşın temel alınmasını gerektirir. Bu ülkelerde devrimin subjektif şartları, bu temel yöntemle yaratılır (politikleşmiş askeri savaş).
      Serbest rekabetçi kapitalizmin, emperyalizme dönüşmesiyle birlikte, kapitalizm sürekli ve genel bunalımlar dönemine girmiştir. Doğa ve toplumların temelini hereketin mutlaklığı teşkil ettiği gerçeği, bu bunalımların giderek yoğunlaşıp, derinleştiğini gösterir. Kapitalizmin sürekli ve genel bunalımının derinleşip, keskinleşmesi, zorunlu olarak, egemen sınıf ya da sınıfların sömürülerini devam ettirebilmeleri için yeni yöntemler uygulamalarını gerektirir. Diğer yandan emperyalistlerin kendi aralarındaki çıkar çelişkileri sertleşir. Bu aynı zamanda, emperyalizme alternatif ve potansiyel güçlerin gelişimi ve bu gelişimin sonucudur. İşte, bu üç olguyu, yani emperyalist sömürünün sürdürülüş biçimi, emperyalistlerarası çelişkilerin durumu ve emperyalizmle alternatif ve potansiyel güçlerin ilişkisi, emperyalizmin değişik bunalım dönemlerini belirler.
      Emperyalizmin değişik bunalım dönemlerinde, değişik uygulamaların ortaya çıkması, emperyalist dünya zincirinin her bir halkasındaki somut koşulların ana ve tayin edici yönüdür. Uygulamaların değişik ve ülkelere yansımasının farklı olması her bunalım döneminde ve her ülkede devrim rotasının farklılığını belirler. Böylece, gerek milli krizin sürekli değil, kesintili olduğu ülkelerde; gerekse, milli krizin sürekli olduğu ülkelerde, devrimci rota, farklı bunalım dönemlerinde farklıdır.
      Emperyalist hegemonya altındaki ülkelerde bu farklılığı incelersek:
      Emperyalizm 1945 sonrasında yeni bir bunalım dönemine girmiştir. III. bunalım dönemi olarak adlandırdığımız bu dönemde "emperyalist ilişki ve çelişkiler biçim olarak iki temel cephede değişikliğe uğramıştır." [100]
      "1- Emperyalistler arası rekabetin (uzlaşmaz çelişkilerin) emperyalistler arası yeniden paylaşım savaşına yol açması imkanı ortadan kalkmıştır.
      2- Emperyalist işgalin biçimi değişmiştir." [
101] [28*]
      Emperyalistler arası yeniden paylaşım savaşının ortadan kalkması, yani emperyalistler arası çelişkilerin askeri plana yansıyamaması (yansımama değil) pratik açıdan şu sonuçları doğurur:İlk önce, günümüzde emperyalistler arası yeniden paylaşım savaşının, emperyalistlerin güçlerini zayıflatması ve bölmesi, bunun sonucu olarak emperyalist cephede gedikler açılması ve bu gediklerden sosyalizmin zaferi söz konusu olamaz. Bugüne kadarki devrim teorilerinin temelinde "emperyalistler arası zıtlıkların kesin olarak askeri plana yansıyacağı görüşü yatar."
[102] (Geniş bilgi için bkz: Kesintisiz Devrim-I ve Rus Devriminden Çıkan Dersler) "Küba proleter devrimi hariç, bütün devrimler iki evren savaşının alt-üst oluşları içinde olmuştur." [103] Bu nedenle, emperyalizmin III. bunalım döneminde, devrimi, emperyalistlerarası yeni bir paylaşım savaşına bağlayan görüşler (isterse sovyetleri emperyalist ilan ederek ABD-Sovyet paylaşım savaşına (!) bağlayan görüşler olsun) revizyonizmdir, pasifizmdir, anti-Leninizmdir. [37*]
      İkinci olarak
, emperyalist ülkeler arasındaki çelişkiler askeri plana yansıyamadığı ve emperyalistler kendi aralarında (zorunlu) bütünleşmeye (entegrasyona) gittiklerinden, emperyalist hegemonya altındaki ülkelerde birleşik bir karşı-devrim güçü söz konusudur. Artık I. ve II. bunalım dönemlerinde olduğu gibi, farklı emperyalist ülkelere bağlı yerli klikler birbirleriyle savaşmamaktadırlar. Mao'nun sözleriyle, "beyaz rejim" savaş içinde değildir. Bu da III. bunalım dönemi geri-bıraktırılmış ülkelerinde, Halk Savaşının başlayıp gelişiminde farklılık yaratır. Eskiden olduğu gibi, kurtarılmış bölgeler, küçük de olsa, gerilla üs bölgesi niteliğinde de olsa, savaşın başlangıcında kurulamaz. Kurtarılmış bölgeler için gerekli şartlar, kendiliğinden olgunlaşamaz. Kurtarılmış bölgelerin oluşabilmesi için, karşı-devrimin ülke çapındaki denetimi ve güçleri bölünüp, zayıflatılmalıdır. [38*]
      Görüldüğü gibi Halk Savaşının geleceğinde emperyalistlerarası çelişkilerin askeri plana yansıyacak şekilde olması önemlidir. (Düşman güçlerinin bölünmüşlüğü) Fakat, III. bunalım döneminde bu mümkün olmadığı için, devrimciler kendi mücadeleleri ile bunu (bölünmeyi) gerçekleştirmek zorundadırlar. Bu aynı zamanda askeri savaşta yeni taktikleri gerektirir. Peru'lu bir devrimci olan Hektor Bejar tüm bunları en özlü olarak şöyle belirtiyor:
      "Günümüzde ikili iktidarın yaşayacağına inanıyor musunuz? İnanıyorsanız, Sovyetlerden (Kızıl Siyasi İktidar) yanasınız demektir. İnanmıyorsanız, gerilla savaşından." [106]       Gelelim emperyalist işgalin biçiminin değişimine. Herşeyden önce, emperyalist işgal, neden değil, bir sonuçtur. Yani, emperyalizm ve emperyalist sömürünün bir sonucu, pratikteki bir görünümüdür. İşgal kavramı, bir gücün bir ülkeyi tamamen kontrol altına alması demektir.
      Emperyalist işgal biçimi bilinen şekli ile ikilidir: Açık işgal ve gizli işgal. Yukarda da belirttiğimiz gibi, işgalin nedeni (ki, işgal bu nedenin sonucudur), emperyalizmin sömürüsü ve onu güvence altına almaktır. Bu yüzden, farklı sömürü yöntemi farklı işgal biçimini doğurmaktadır.
      "Bu dönemde, (III. bunalım döneminde) emperyalizmin iç ve dış pazarlarının son derece daralması, buna karşılık sorunun yeniden paylaşım savaşı ile çözümlenememesi karşısında, genel olarak emperyalizm, özel olarak Yankee emperyalizmi, içte ve dışta iki metoda başvurmuştur. İçte ekonomisini askerileştirmiş, dışta ise, eski-sömürgecilik metoduna ilaveten yeni-sömürgeciliğe başlamıştır." [107] (abç)       III. bunalım döneminde, ekonominin askerileştirilmesi, emperyalizmin taktik planda çok daha güçlü ve saldırgan olmasını getirmiştir. Artık, her yeni silah daha üretime başlanılmadan eskimektedir. Özellikle Halk Savaşlarına karşı geliştirilen yeni silahlar, savaşı daha sert hale getirmektedir. Bu nedenle, bu dönemde, en genelde devrimci askeri savaşın başarılı olabilmesi için, çok daha yeni yöntemler ve eylem biçimleri bulmak ve uygulamak zorunludur. İkinci olarak da, askeri harekâtların planlanmasında bu yeni askeri gelişim hesaba katılmalıdır. Doğal olarak, devrimci askeri eylem grupları, kesin ateş üstünlüğünü sağlamalıdırlar.
      Dışta, emperyalizmin eski-sömürgecilik yöntemlerine ilaveten yeni-sömürgeciliğe başlamıştır dedik. Öncü Savaşının maddi temelini teşkil eden bu olguyu yakından inceleyelim:       "I. ve II. bunalım dönemlerinde uluslararası kapitalizmin pazarları bu kadar daralmış değildi ... teknoloji ve sermayenin yoğunlaşıp, temerküzü bu seviyede değildi. Bu yüzden uluslararası kapitalizm sömürge ülkelere emtia ihracı ve nakit sermaye ihraç ve transferi ile pazar sorununu halledebiliyordu. Onun için dünya bu kadar küçülmüş (pazarları daralmış) ve de talep eksikliği bugünkü korkunç seviyeye gelmiş değildi. Bu bakımdan emperyalizmin sömürge ülkelerde pazar genişletmesi diye bir sorunu yoktu. Mevcut yapı korunarak —tabi belli ölçülerde feodalizm çözülüp, komprador-burjuvazi yaratılmıştı— feodalizmle ittifaka giren emperyalizm sömürüsünü rahatlıkla sürdürebiliyordu.
      Feodalizme karşı, feodal sopa ile sömürülen halkın, özellikle hemen hemen serf statüsünde olan köylülerin —çelişkiler çok keskin— spontane patlamalarını ve isyanlarını örgütleyen proleter devrimcilerin mücadelesini, komprador burjuvazi-feodal mütegallibe yönetimi —zayıf merkezi otorite— engelleyemez duruma geldiği zaman —ki, çoğu zaman pratikte böyle oldu— emperyalist işgal açık şeklini alıyordu. Zaten bu ülkelerde, emperyalist devletler, ticari işlerini güven altında tutmak, öteki emperyalist ülkelerin kendi pazarlarına el atmalarını engellemek için, stratejik yerlerde, özellikle limanlarda ve ana haberleşme merkezlerinde askerlerini bulundurarak, fiili kontrolü elinde tutmaktaydı. (Zaten ülkenin stratejik merkezlerinde emperyalizmin fiili durumu mevcuttu.)" [108]
      Kısaca özetlersek, I. ve II. bunalım dönemlerinde, emperyalist hegemonya altındaki ülkelerde (sömürge ve yarı-sömürge ülkelerde) toplumsal süreç feodalizmdir. Ülkenin ve nüfusun büyük bir kesimi, kendi içlerinde çatışma halinde olan feodal-mahalli yönetimle yönetilmektedir. Bu ülkeler burjuva demokratik devrimi yapamadıklarından (belli ölçülerde) uluslaşamamışlardır. Bunun sonucu olarak da, merkezi devlet kurulamamıştır. Varolanlar ise, görünüşte merkezi niteliktedir. Bu, ülke içindeki egemen sınıfların bölünmesi ve devlet otoritesinin zayıf olması demektir (zayıf merkezi otorite). Bir de buna, bölünmüş egemen sınıfların emperyalist devletlere bağlı ayrışması ilave edilince, ülke çapında denetimin çok daha az olduğu görülür. Ulaşım, haberleşme, şehirleşme zayıftır. Bunun nedeni de kapitalizmin egemen olmamasıdır. (Bilindiği gibi, kapitalizmin gelişmesi alt yapı tesislerinin —ulaşım, haberleşme, şehirleşme, vb.— kurulmasıyla mümkündür. Bu olmadan kapitalizm olamaz ve kapitalizm olmadan bunlar olamaz.) Emperyalist sömürü, hammadde ithali-mamül madde ihracı şeklinde sürdürülmektedir. Ülkede (orta ve hafif bile olsa) sanayi diye bir şey yoktur. Emperyalizm bu sömürüsünü feodallerle ittifak kurarak yürütmektedir. Komprador-burjuvazi, emperyalizmin uzantısından başka bir şey değildir. Kapitalist üretim ilişkileri ile feodalizm arasındaki tarihsel çelişki, sınıfsal planda, emperyalizm-feodaller birliğini ittifaktan öteye (bütünleşmeye) götüremez. Bu nedenle emperyalist üretim ilişkilerinin geliştirilip, korunmasında feodaller ile kurulmuş olan ittifak yeterli değildir. Emperyalizmin temel dayanağı olabilecek, emperyalist üretim ilişkisini sürdürebilecek yerli bir sınıf (yerli tekelci burjuvazi) mevcut değildir. Komprador-burjuvazi niteliği gereği bunu başaramaz. Bunun sonucu olarak emperyalizm (dış dinamik) ülkenin iç dinamiği ile bütünleşememektedir. Feodallerle olan ittifak ve varolan burjuvazinin milli niteliği iç dinamiğin (kapitalizm yönünde olan bir dinamiktir) çarptırılmasını gerektirirken, dış dinamik iç dinamikle bütünleşmediğinden çelişkiler keskinleşmektedir. Bu durum ayrıca milli burjuvazinin anti-emperyalist tavır almasını sağlamıştır. Bir başka deyişle, bu dönemde, emperyalist üretim ilişkileri, ülkenin toplumsal sürecinde belirleyici ve yönlendirici değildir. Bu sürecin dışında bir olgudur. (Emperyalizmin dışsal bir olgu olma esprisi)
      Bir yandan ülkedeki iç dinamik çarpıtılırken, bunun yerine dış dinamiğin "geliştiriliciği" geçirilemezken; diğer yandan feodal sömürünün durumu ve feodalizmin kapitalizmle çelişmesi toplumsal çelişkileri daha da şiddetlendirmektedir. Köylülük üzerindeki çok yönlü sömürü feodalizme karşı sınıfsal tepkileri, emperyalizmin açık işgali ulusal tepkileri gündeme getirmektedir. Merkezi otoritenin zayıf ve hakim sınıfların bölünmüş olmaları bu tepkileri açık hale getirmektedir (spontane patlama ve isyanlar).
      Tüm bunların sonucunda, bu ülkelerde Halk Savaşının başlamasının şartları kendiliğinden olgundur. Bu savaşın tek eksiği öncünün varlığıdır. Öncünün varlığı ve onun kitleyi siyasal olarak kazanması ile birlikte Halk Savaşı başlar ve kurtarılmış bölgeler kurulur.
      III. bunalım döneminde
ise, had safhaya varan sermaye yoğunlaşması ve temerküzü, dünyanın 1/3'ün emperyalist sömürü dışına çıkması ile, büyük bir talep yetersizliği yaratmaktadır. Üretimin (arz) tüketimden (talep) fazla olması sonucu ise ekonomik buhrandır. Bu ise, sürekli ve genel bunalımı derinleştirecek, pek çok ülkenin daha "kaybedilmesini" doğuracaktır. Emperyalizm, ekonomi-politiği ve bunun öğrettiği yasaları kendi ömrünü uzatmak için kullanmak zorundadır. Emperyalizmin bu dönemdeki sömürü biçimine, yeni-sömürgecilik adını vermekteyiz.
      Yeni-sömürgecilik metodlarının temelinde, emperyalist tekellerin aç gözlü sömürüsüne cevap verecek şekilde, sömürge ülkelerde meta pazarının genişletilmesi yatar. Artık, I. ve II. bunalım dönemindeki, kapalı üretim yapan feodal birimler yıkılmalı, pazar için üretime dönüştürülmelidir. Böylece kapitalist üretim ilişkileri içine daha fazla sayıda nüfus katılacaktır. Pazarı elinde tutan ve yönlendiren emperyalizm olduğu için, bu yeni nüfus emperyalizme ek bir talep sağlayacaktır. Fakat gelişen kapitalizm, iç dinamikle değil, yukardan aşağıya ve emperyalizmin "talep yetersizliğine" uygun olarak (dış dinamikle) geliştiğinden çarpıktır. "Bu da, bu ülkelerde hafif ve orta sanayiin kurulması ve de yerli tekelci burjuvazinin (emperyalizmin en gözde müttefiği olarak) oluşması ve gelişmesi demektir." [
109] (abç)
      Bu dönemde komprador-burjuvazinin yerini, emperyalizmle baştan bütünleşmiş tekelci burjuvaziye terketmesi, ülkedeki, (zayıf da olsa) mevcut milli burjuvaziyi önemli ölçüde tasfiye etmiştir. Artık varolan burjuvazinin milliliğinden bahsedilemez. (Bu artık milli burjuvazi ile ittifak olgusunun sonu demektir.) Emperyalist ülkeler arasındaki çelişkilerin askeri plana yansıyamaması sonucu, geri-bıraktırılmış ülkelerde yerli tekelci burjuva klikleri arasında sert çatışmalar ve bölünmeler yoktur.
      "Ülke içinde pazarın genişlemesine paralel olarak, şehirleşme, ulaşım ve haberleşme çok gelişmiş ve ülkeyi ağ gibi sarmıştır. Eski dönemlerdeki halkın üzerindeki zayıf feodal denetim —emperyalizmin fiili durumu bütün ülke çapında değil, ticari merkezlerde ve ana haberleşme yerlerindeydi— yerini çok daha güçlü oligarşik devlet otoritesine bırakmıştır. Oligarşik devletin ordusu, polisi ve her türlü pasifikasyon ve propaganda araçları ülkenin her köşesinde egemenliğini kurmuştur." [110](abç)       Artık emperyalizm sadece dışsal bir olgu değil, aynı zamanda içsel bir olgu haline gelmiştir. Emperyalizm, sömürüsünü, kendisi ile baştan bütünleşmiş yerli tekelci burjuvazi ile rahatlıkla sürdürebilmektedir. Böylece emperyalist işgal, yerli tekelci burjuvazi "örtüsü" ile kapatılmıştır (gizli işgal). Bunun sonucu olarakta, halk kitlelerinin anti-emperyalist ve millici tepkileri pasifize olmuştur. Daha doğru bir deyişle, bu dönemde, geniş halk kitleleri emperyalizmi açık olarak görememektedirler. Bu nedenle de kendiliğinden-gelme anti emperyalist bilinç unsuru ve tepkileri mümkün olmamaktadır (ulusal tepkilerin pasifize olması).       "Ülkedeki hakim üretim ilişkisi emperyalist-kapitalist olduğundan ve feodal üretim ilişkileri ona tabi kılınarak tasfiye olunduğundan üretim kargaşası, kapitalizmin o kendine özgü üretim kargaşasının çok üzerindedir ve nitelik olarak süreklilik arzetmektedir. Üretimde bu kargaşayı yaratan, temelde, ülkedeki üretici güçlerin emperyalist üretim ilişkilerine tabi biçimde nispi olarak gelişmesidir. Ülkenin iç dinamiği, üretici güçleri, kendi toplumsal çıkarları doğrultusunda geliştirmek için zorlarken, üretici güçlerin sisteme bağlı bir biçimde (metropollere yönelik) düzenlenmesi, hem üretici güçlerin serbest gelişmesini engellemekte, hem de üretimde sürekli bunalım yaratacak bir kargaşa (üretim anarşisi) doğurmaktadır. Bu durum, ülke ekonomisinin (emperyalizme bağımlı olmasından gelen) emperyalizmin hastalıklarından etkilenmesi "ile birlikte, (bağıntılı olarak) ekonomik bunalımın temelini oluşturur. Özetle, o ülkedeki ekonomik bunalımın temelinde, ekonomik dengenin ülke içinde değil, metropollerde tamamlanması yatar. Ekonominin (emperyalist-kapitalist üretim ilişkilerinin yönlendirdiği) bu hareketi, ülkenin üretici güçlerinin gelişme hareketiyle çeliştiğinden engelleyici niteliktedir." [111](abç) [29*]       Emperyalizmin ülkedeki mevcudiyetinden dolayı, bu yapıdaki dengesizlik sosyal ve siyasal plana da yansır. Ekonomik planda, en rahat biçimde mallar üzerinde gözleyebileceğimiz bu durum, sosyal planda ülkedeki üst yapı kurumlarında ve kültüründe, siyasal planda da siyasal zorda somutlaşır. Bu, en genelde milli krizin mevcudiyeti demektir. Bu durum (emperyalist hegemonyanın sürekliliği nedeniyle) süreklidir (sürekli milli kriz). Bir başka deyişle, geri-bıraktırılmış ülkelerde, bir yandan iç dinamiğin çarpıtılması, diğer yandan (bu çarpık yapıya) sistemin bunalımlarının şiddetle yansımasının sonucu, toplumda sürekli dengesizlik mevcuttur.
      Fakat yine bu dönemde, kapitalizmin ve kapitalist pazarın gelişmesine paralel olarak toplumsal üretim ve nispi refah artmıştır. "Bunun sonucu olarak, geri-bıraktırılmış ülke içindeki çelişkiler (sınıfsal çelişkilerdir bu) görünüşte yumuşamış (feodal döneme kıyasla) halk kitlelerinin düzene karşı tepkisi ile oligarşi arasında suni bir denge kurulmuştur." [113]       "Emperyalist sistem içindeki ve emperyalizmin birer halkası olan toplumlarda toplumsal denge o toplumdaki üretici güçlerin gelişme seviyesine göre şekillenir. Metropollerdeki toplumsal dengelerle, geri-bıraktırıılmış ülkelerdeki toplumsal dengeler aynı değildir. Farklılık, ülkedeki üretici güçlerin gelişme seviyesine ve buna uygun düşecek biçimde iktidarı elinde tutan sınıf (veya sınıfların) diğerlerini siyasal olarak yedeklemesine göre biçimlenir (...) Devrimci durum, üretim ilişkileri ile üretici güçler arasındaki çelişkinin çatışma durumuna ve iktidardaki sınıfın (ya da sınıfların) diğerlerini yedeğine alıp almamasına göre belirlenir. Metropollerde üretim ilişkileri 'güç'lerini diğer sınıfların yedeklenmesi için kullanabildikleri halde, bu durum, geri-bıraktırılmış ülkeler için hemen hemen imkansızdır. Bu tip ülkelerde üretici güçlerin gelişme seviyesi buna izin vermez." [114]       Geri-bıraktırılmış ülkelerde, toplumsal dengenin üretici güçlerin gelişimi sonucu ortaya çıkan "güç"lerini (yani, nispi refah) kullanarak sağlanamaması (suni anlamda) emperyalist üretim ilişkilerinin bir sonucudur. (Kapitalizmin dış dinamikle geliştirilmesi esprisi). Bu nedenle bu ülkelerde, toplumsal denge (ki bu dengesiz dengedir) siyasal zor ile sağlanır.
      Ülkede devrim durumunun sürekli mevcudiyeti, siyasal zorun askeri biçimde maddeleşmesi koşullarını yaratır. Bir başka deyişle, geri-bıraktırılmış ülkelerdeki siyasal zor uygulaması, askeri biçimde maddeleşmenin (görünür olma-somutlaşma) koşulları içersinde yürütülür. (Gizli faşizm). Ancak siyasal zorun askeri biçimde maddeleşme koşullarında bulunması ve sürdürülmesi (sürekli bir durumdur), sürekli, her zaman maddeleştiği (somutta askeri biçim aldığı) demek değildir. Milli bunalımın derinleşmesine paralel olarak siyasal zor, askeri biçimde maddeleşir. Mahir Çayan yoldaşın, "genellikle ipin ucunu kaçırdığı zaman" oligarşinin baş vurduğu yöntem olarak ifade ettiği "açık icra" budur.
      Sürekli milli bunalım durumunda, siyasal zorun askeri biçimde maddeleşmesi koşulları içinde sürdürülmesi (gizli faşizm), siyasal zorun parçada askeri biçimde maddeleşmesi (parçada askeri biçim alması) demektir. Oligarşinin gözdağını oluşturan bu olguyu Debray şöyle ifade eder:
      "Yeni-sömürgecinin ideali kuvvetini kullanmamak için göstermektir. Aslında bu da bir çeşit kullanmadır." [115]       Sömürge tipi faşizm olarak tanımladığımız bu durum, yani askeri biçimde maddeleşme koşullarında sürdürülen siyasal zor ve bunun askeri biçimde maddeleşmesi (somutta askeri biçim alması), temelde suni dengeyi kurmak ve devam ettirmek içindir. [30*]
      Kısaca özetlersek, geri-bıraktırılmış ülkelerde, toplumsal denge (ki suni bir dengedir bu), yani kitlelerin tepkilerinin pasifize edilmesi ve oligarşiye siyasal olarak yedeklenmesi siyasal zor ile sağlanır. Toplumsal üretimin ve refahın artışının nispi ve geçici olması, dengeyi sağlama ve sürdürmede temel olamaz. Bu, emperyalist üretim ilişkilerinin niteliğinden, emperyalist sömürüden ileri gelir. Bir başka deyişle, emperyalist üretim ilişkilerinin (yeni-sömürgeciliğin bir sonucudur) geri-bıraktırılmış ülkelerde gelişmesi sonucu ortaya çıkan toplumsal üretim ve refahın (nispi bir refahtır) artışı ile kurulan ve siyasal zor ile sürdürülen toplumsal denge (suni denge) bu dönemin en karakteristik (sömürgeler açısından) özelliğidir.


I.
FAŞİZM ÜZERİNE



      Devlet, bir sınıfın diğer sınıf (ya da sınıflar) üzerindeki baskı aygıtıdır. Yani, devlet, zor uygulayıcısıdır, zorun ta kendisidir. Bu nedenle, sömürge tipi faşizm olgusu devletin, geri-bıraktırılmış ülkelerdeki, fonksiyonu ve görünümüdür.
      "Devlet sınıf karşıtlıklarını frenlemek gereksiniminden doğduğuna, ama aynı zamanda, bu sınıfların çatışması ortasında doğduğuna göre, kural olarak en güçlü sınıfın, ekonomik bakımdan egemen olan ve bunun sayesinde politik bakımdan da egemen sınıf durumuna gelen ve böylece ezilen sınıfı boyunduruk altında tutmak ve sömürmek için yeni araçlar kazanan sınıfın devletidir." [116]       Devletin, ekonomik bakımdan egemen olan sınıfıın kontrolünde olması ve fonksiyonunun sınıfsal çatışmaların düzeni yıkmaya yönelmesini (ve yıkmasını) engellemek olması en önemli niteliğidir. Devlet bunları nasıl yerine getirebilmektedir? Bu, devletin kurumlarıyla gerçekleşir. Bir başka deyişle, devlet, yürütme-yasama ve yargı organlarıyla, kendini gerekli kılan şartları yönlendirmeye çalışır. Bu, devletin, kendi organlarıyla (kurumlarıyla) siyasal zor uygulaması demektir. Bu "kamu gücü ve bu gücün yaptırımı" demektir.
      "Kamu
gücü ve vergileri ödemek hakkını kullanan memurlar, toplumun organları olarak, toplumun üzerinde yer alırlar". [117] Bu organlar, salt toplumlardaki kültür ve ideolojinin onlara karşı "saygı" duyulması ile görev yapmazlar. Bunlar ayrıca yasalarla düzenlenmiş bir yaptırım gücü ile sağlama alınır. Böylece, bir yandan yasalarla güvence altına alınmış olan kamu gücü, diğer yandan bu güvenceyi bozanlara karşı, yine yasalara boyun eğilmesini sağlayan kamu organları. İşte, bürokrasi ve militarizm.       "Bizzat silahlı güç halinde örgütlenen halkla artık doğrudan doğruya aynı şey olmayan bir kamu gücü kuruluşu gelir. Bu özel kamu gücü zorunludur; çünkü, sınıflara bölünüşten sonra halkın özerk silahlı örgütlenmesi olanaksız duruma gelmiştir. Bu kamu gücü, her devlette vardır; yalnızca silahlı adamlardan değil; ayrıca bunun maddi eklerinden, gentilice toplumun bilmediği hapishaneler ve her türlü ceza kurumlarından oluşur." [118]       Kısacası, "devlet, kitlelerin gücünü silahlı ve örgütlü bir azınlığın gücüne bağımlı kılan kurumdur." [119] Bir başka deyişle, devlet "tüm örgütlenmiş ve sistemli zor aygıtıdır." [120]
      Eğer devletin, "örgütlenmiş ve sistemli zor"un ta kendisi olduğu unutulursa, ortada devlet diye bir şey kalmaz. Bu aynı zamanda devletin, sınıflı toplumlarda, bir sınıfın diktatörlüğünün ifadesi, aygıtı demektir. Devlet biçimi (ki, bunu belirleyen zor uygulamasının durumudur) ister demokrasi olsun, ister monarşi, isterse faşizm olsun, her biçimde devlet bir diktatörlük organıdır. Toplumsal dengenin mevcut olduğu koşullarda devlet, kamu gücünü mevcut yasalarla sağlar ve böylece toplumdan bağımsızlaşır. Bu dönemlerde, devlet yani zor uygulayıcısı kitlelerden bağımsızlaşır. Çünkü, hakim sınıf (ya da sınıfların) siyasal zoru iktisadi evrim yönündedir ve iktisadi evrimi hızlandırmaktadır. Yine bu dönemde, sınıflar arası çelişkiler antagonizma kazanmamış olup, hakim sınıf (ya da sınıflar) kitleleri siyasal olarak yedeklemiştir. Demokratik yönetim olarak da isimlendirilen bu dönemde, devlet zoru, yasal devlet organları ile (kurumlar) yürütülür.       "Fakat her sınıflı toplumda olduğu gibi, üretici güçlerin toplumsal niteliği ile üretim araçlarının özel mülkiyeti çatışmaya başlar, özel mülkiyet ya da mevcut üretim ilişkileri üretici güçlerin gelişimini engellemeye başlar. İşte bu andan itibaren devlet, iktisadi evrimi yönlendirmeye başlar. Bir başka deyişle, devlet gücü mevcut düzeni devam ettirme görevini (ki, asli görevidir bu) üstlenir.
      Devletin bu dönemde zor uygulaması, bir yandan yeni ve ek yasaları yaratırken, diğer yandan da zoru askeri biçimde maddeleştirir. Bu da kaçınılmaz olarak devlet biçiminin değişmesine yol açar. Bu anlaşılabilir bir şeydir. Devlet, zorun sistemli ve örgütlenmiş aygıtı olduğuna göre, zor uygulamasında meydana gelen değişim, kaçınılmaz olarak zorun örgütlendirilmesini değiştirecektir. Yani, devlet kurumlarının, yeni koşullara uyması gerekecektir. Artık, eskiden olduğu gibi, geniş halk kitlelerinin üzerinde 'bağımsızlaşan' devlet kurumları mevcut değildir. Yerini, halk kitleleri üzerinde daha sert ve yaygın kurum ve güçlere bırakmıştır. Bu yeni bir otorite kurmak ve bu otoritenin yeni yasa ve kurumlarla güvence altına alınması demektir. (Geçmiş dönemlerdeki yasa ve kurumların sağladığı otorite, sınıf çelişkilerinin gelmiş olduğu seviyede yetersizdir.) Artık, zor, iktisadi evrime karşı çıkar ve bu durumda, birkaç istisna hariç, iktisadi evrim karşısında yenik düşer." [121]
      Siyasal zorun (ya da bunun örgütlenmiş ve sistemli hali devletin) iktisadi evrim yönünde olması, onu toplumsallaştırır (devletin toplumdan bağımsızlaşması). Kapitalizmin gelişme döneminde burjuvazinin siyasal zoru böyle bir siyasal zordur. Ve tarihi görevini yerine getirirken, yani feodallere karşı uygulanan siyasal zor, haklıdır, tarihin gidişine uygundur ve iktisadi evrimin yolunu açmaktadır.       "İktisadi evrimin bu evrelerinde, toplum dengededir. Toplumsal dengeyi sağlayan, iktisadi evrimin götürücüsü olan sınıfın, toplumun diğer sınıflarını peşine takmış olması (siyasal olarak yedeklenmesi) ve siyasal zorun, toplumun bu gidişinden ayrı düşmeyerek toplumu geriye çekmek isteyen sınıfa karşı görevini yerine getirerek iktisadi evrime uygun düşmektedir." [122]       Burjuva demokrasisi olarak adlandırdığımız bu dönemde devlet biçimi demokratik devlettir.
      Fakat kapitalizmin gelişme dönemi olan bu evrede (serbest rekabetçi dönem), toplumsal dengenin olması sınıf çatışmalarının olmadığı ve diğer sınıfların burjuvaziye kesin yedeklendiği anlamına gelmez. Kapitalizmin bağrında çiçek açan sosyalist güçler, yeni bir toplumsal dengeyi oluşturmak için sınıfsal hareketlerini sürdürürler. Bu da, burjuva diktatörlüğünü açığa çıkarır. Bir başka deyişle, devlet biçiminin demokratik olması, onun özünü ortadan kaldırmaz. Öz, burjuvazinin diğer sınıflar üzerinde diktatörlüğüdür.
      Yine de bu dönemlerde, yani toplumsal dengenin var olduğu ve hakim sınıfların siyasal zorunun iktisadi evrim yönünde olduğu dönemlerde, diktanın mevcudiyeti, siyasal zorun halk üzerinde askeri biçimde maddeleşmesini getirmez. Siyasal zor, eski üretim ilişkilerini temsil eden sınıf (ya da sınıflar) üzerinde askeri biçimde maddeleşir. [31*]
      Serbest rekabetci kapitalizmin emperyalizme dönüşmesiyle birlikte, artık demokratik yönetim ilkesi ortadan kalkar. Siyasal zor (burjuvazinin siyasal zoru) iktisadi evrimi kontrol altına almaya yönelmiştir. Böyle bir toplumda, toplumsal dengeden söz edilemez. O toplum "dengesiz" bir toplumdur.
      "Bir toplumda siyasal zor, iktisadi evrimden bağımsızlaşmış ve iktisadi durumu kontrol etmeye yönelmiş ise ve toplum bu şekilde ayakta duruyorsa o toplumdaki denge suni dengedir. Bu bir niteliktir ve bu niteliği izah etmesi bakımından toplumsal dengeyi (dengesiz bir dengedir bu) suni denge olarak tanımlamak yanlış olmayacaktır." [123]       Emperyalist dönemde, hakim sınıf (ya da sınıfların) giderek zümreleşmesi belirginleşir. Artık, hakim sınıfların en irileşmiş, zümreleşmiş kesimi ekonomik ve politik hayatı kontrole alır. Oligarşi olarak adlandırdığımız bu kesim, tekelleşmenin ve sınıf çelişkilerinin antagonizma kazanmasının bir sonucudur.       "Oligarşinin ortaya çıkışında demek ki, toplumdaki üretici güçlerin mevcut üretim ilişkileri ile çatışmaya başlamış olması gerekir. Bu çatışmanın ekonomik, politik ve sosyal planlarda yansıması sonucunda, mevcut egemen sınıf ya da sınıflar arasında bir bütünleşme ve zümreleşme ortaya çıkar. Bir kısım unsurlar ekonomik ve politik olarak tecrit edilirken, ekonomik ve politik egemenlik mevcut sömürücü sınıfların belirli bir kısmının elinde yoğunlaşır. İşte, üretici güçlerin gelişiminin mevcut üretim ilişkileri tarafından engellendiği dönemden itibaren ortaya çıkan ve ekonomik ve politik egemenlik kurarak bu dönemde devlete —ki devletin yapısı kaçınılmaz olarak sınıfsaldır— hakim olan egemen sömürücü sınıf ya da sınıfların irileşmiş kesimine OLİGARŞİ denir. Oligarşi, zümreleşmek demektir, merkezileşmek demektir ve devletin, bu zümrenin denetimi altına geçmesi demektir. Oligarşinin fonksiyonu da, kendini oluşturan sınıf ya da sınıfların sömürü düzenini biraz daha devam ettirmek için toplumdaki patlamaları engellemek ve toplumdaki dengesizliği geçici bir süre için düzenlemektir." [124]       Bir başka deyişle, oligarşi, üretici güçlerin içinde bulunduğu üretim ilişkilerindeki seviyesinin ve çatışmaların doğal sonucudur. Artık iktidarda, gerek sınıfsal, gerekse yönetim olarak, bu şartlara uygun bir nitelik almak zorundadır. (Oligarşik yönetim).
      "Sanayi
devriminden geçmiş emperyalist-kapitalist ülkelerdeki yönetim de, geri-bıraktırılmış ülkelerdeki yönetim de oligarşik yönetimdir."
[125] Fakat metropollerdeki toplumsal dengelerle, geri-bıraktırılmış ülkelerdeki toplumsal dengeler aynı değildir. Farklılık, ülkedeki üretici güçlerin gelmiş olduğu seviyeye ve (ülkedeki) iktidardaki sınıf (ya da sınıfların) durumuna ve kitleleri siyasal olarak yedekleme ve yedekleme biçimine göre biçimlenir.
      Bir kere, emperyalist-kapitalist ülkelerde, kapitalizm iç dinamikle gelişmiş ve tekelleşme bu gelişimin doğal ve kaçınılmaz sonucu olmuştur. Bunun sonucu olarak oligarşi, finans-kapitalin damgasını taşır. (Finans-Oligarşisi).
      İkinci olarak, finans-oligarşisi üretim ilişkilerinin "güç"lerini kullanabilecek durumdadır. Bir başka deyişle, üretici güçlerin iç dinamikle gelişmiş olması, finans-oligarşisine ekonomik "güç" verir. Bu güçler kullanılarak, kitleler siyasal olarak finans-oligarşisine yedeklenir. Bilinen kavramlarla, finans-oligarşisi, toplumdaki üretici güçlerin frenlenmiş haldeki gelişmesinin getirdiği toplumsal üretim artışından (refah) yararlanabilir. Bu metropoller için (uzun dönem açısından) sürekli mevcut bir "güç"dür. Lenin bu gerçeği şöyle belirtiyor:       "... burjuva sofistleri ve sözüm ona sosyal-demokrat oportünistleri, hisselerin demokratlaşmasıyla 'sermayenin de demokratlaşacağını', küçük üretimin öneminin artacağını, rolünün büyüyeceğini umuyorlar, oysa, bu aslında mali (finans) oligarşisinin gücünü artırma yollarından biridir." [126]       Evet, "hisselerin demokratlaşması" finans-oligarşisini güçlendirmesinin bir yoludur. Çünkü bir yandan şirket hisseleri, geniş kitlelerin eline geçmesi ile kârdan bir miktar pay almalarını sağlarken; diğer yandan finans-oligarşisine karşı tepkilerini azaltacaktır. Bugün bujuva iktisatçıların ABD'yi "halk kapitalizmi-proleterya kapitalizmi" olarak tanımlamaları bunun en açık örneğidir.
      Üçüncü olarak, "geçmiş dönemlerde proletarya ve emekçi kitleler, uzun süren kanlı mücadelelerle demokratik hak ve özgürlüklerine sahip olmuşlardır. Emekçi sınıflar gerek nicelik, gerekse nitelik olarak güçlüdür." [127]
      Bunların sonucu olarak, oligarşik yönetim, üretici güçlerle üretim ilişkilerinin çatışmasından, toplumdaki patlamaları engellemek amacıyla kitleleri siyasal olarak yedeklemekten, onların tepkilerini pasifize etmeye kadar çeşitli yöntemler uygular. Amacı toplumsal dengeyi devam ettirmektir. Kitleleri siyasal olarak yedekleme ve mevcut tepkileri pasifize etme açık terör uygulaması ile (faşizm) olabileceği gibi, mevcut devlet gücünün kurumlarının (kamu gücü) yaptırımıyla da yapabilmektedir. Fakat, milli krizin mevcut olduğu koşullarda devletin mevcut gücü yetersiz kalacağından, faşizm, finans-oligarşisinin son ve kaçınılmaz tercihidir. Çünkü, bu ülkelerde sınıfsal çelişkiler sosyalist devrim için olgundur. Bu anlaşılabilir bir şeydir. Bu ülkelerde, demokratik devrim tamamlanmış olduğundan, toplumsal hareketin önündeki ilk adım sosyalizmdir. Bu nedenle finans-oligarşisi, bunu engellemek için son çareyi siyasal zorun askeri biçimde maddeleşmesi ve bunun kurumsallaşmasında bulur. Bu faşizmdir. Dimitrov tüm bunları şöyle ifade eder:       "(Kapitalistler) devlet gücünü ellerinde tutacak son yola demokrasiyi ve kitlelerin siyasal hak ve özgürlüklerini tamamen inkar eden faşizme sığınıyorlar." [128]
      "Faşizm, emperyalizme sosyal devrim döneminde, kapitalist burjuvazi ve diktatörlüğünün sınıf hakimiyeti sistemidir." [129]
      "Faşizm, burjuvazinin sınıf egemenliğinin son aşamasıdır. Bütün burjuva devletleri eninde sonunda ya bir hükümet darbesiyle ya da 'barışçı' bir yolla, ya gaddarca ya da tatlı-sert bir biçimde faşizme geçer; geçiş dönemleri önemli değildir ve belirli bir ülkenin özel şartlarına, sosyal yapısına, politik güçlerine ve sınıflararası dengeye bağlıdır." [130] (abç)
      "Faşizm, finans kapital gücünün ta kendisidir."
[131]
      "(Faşizm) burjuvazinin —burjuva demokrasisinin— belli bir sınıfsal egemenliği içeren devlet biçiminin, bir diğeriyle; açık terörist diktatörlükle değiştirilmesidir." [132]
      Sanırız tüm bunlardan sonra, "son aşama" olan ve kaçınılmaz, "eninde sonunda" gelen ve burjuvazinin yönetimi olan faşizm anlaşılabilinir.
      Bugün ülkemizde, pek çok faşizm tahlilleri yapılmıştır. Aslında biçimsel ve formalizm şeklinde olan bu faşizm tahlilleri, ya biçimsel özellikleri aşırı abartmakta, ya da onun özü, yani neden son aşama olduğunu unutturmaktadır. Eğer, ülkelerin iktisadi gelişimleri ve bu gelişimin niteliği (dinamizmin niteliği) dikkate alınmazsa, değil günümüzde, geçmiş sınıflı toplumlarda da (köleci-feodal) faşizmden söz etmek mümkündür.
      KSD oportünizminin devlet ve faşizmle ilgili tahlilleri incelenecek olursa bu "dikkatsizlikler" açıkça görülür. KSD'ye göre çeşitli devlet biçimleri mevcuttur. Örneğin, oligarşik devlet, demokratik devlet, faşist devlet, vb. Emperyalist dönemde burjuva-demokratik devlet yerini oligarşik devlete bırakmıştır. Oligarşik devlet, demokrasinin finans-kapitale kadar daralması demektir. (Yani, burjuva demokratik yönetiminin emperyalist dönemdeki görünümü oligarşik devlettir.) Burjuvazinin yönetiminin, er ya da geç gideceği yer, son aşama faşizmdir. Öyle ise, ülkemizde "faşizm tırmanmaktadır"!
      Görünüşte çok kitabi olan bu tespit, dünya emperyalist zincirini homojen bir nitelik olarak düşündüğünden dogmatizmin tipik ifadesidir. Fakat bugün dünyada kapitalizmin iç dinamikle geliştiği ülkelerle, bu iç dinamiğin çarptırıldığı ülkeler mevcuttur. Bunların yönetimlerinin, III. bunalım döneminde, oligarşik nitelik alması aynı oldukları ve aynı gelişim, uygulama vb. sahip oldukları anlamına gelmez. Ayrıca, her ülkenin önündeki devrim aşaması aynı değildir. Ki, burjuva demokratik devrimin kapitalizmi geliştireceği ve bu anlamda emperyalist sömürüye "geri dönme" olasılığı mevcut olan ülkelerle, tek yolun sosyalizm olduğu ülkeler aynı potaya konamaz.
      Üçüncü olarak, faşizm (klâsik faşizm), devrim durumunun mevcut olduğu şartlarda, kitlelerin hareket ve tepkilerinin (ki bunlar devrim durumunun somut belirtileridir) terörle, yani siyasal zorun askeri biçimde maddeleştirilmesiyle engellendiği dönemin yönetim biçimidir. Fakat kapitalist-emperyalist ülkelerde, gerek kapitalizmin iç dinamikle gelişmesi; gerekse emekçi halkın uzun ve kanlı mücadeleler ile demokratik hak ve özgürlükleri elde ettiği ve bunların devlet içinde kurumlar ve yasalarla güvence altına alındığı ülkelerde, bu uygulama, (siyasal zoru askeri biçimde maddeleşmesi) yönetim biçiminin değişmesini gerektirir. Bir başka deyişle, kitlelerin devlet içinde kurumlar ve yasalarla güvence altına aldırdığı (alınan değil, aldırılan) demokratik hak ve özgürlükler kaldırılmadan, mevcut yönetim terör uygulamasına giremez ya da girdiği uygulama kendi devlet gücü ile "geri teper." Bu nedenle, siyasal zorun askeri biçimde maddeleşmesi, bir yandan kitlelerin demokratik hak ve özgülüklerini güvence altına alan kurumların ve yasaların kaldırılması; diğer yandan kendi uygulamasının "yasallaştırılması" için yeni kurum ve yasaların oluşturulmasını gerektirir. İşte, bunun sonucu olarak, eski devlet biçimi (örgüt ve işleyişi) değiştirilip, yeni uygulamaya (zorun bu uygulamasına) uygun hale getirilmesi söz konusudur. Bu yeni kurumlar, yeni yasalar, yeni fikirler (ideoloji) demektir. Faşizmin kurumlarıyla gelmesi (ki zorunluluktur) ve yeni devlet biçimi olması bundandır. [32*] Faşizmin olduğu yerde, toplumsal dengenin (ki bu da bir çeşit suni dengedir) açık terör dışında hiç bir yöntemle sağlanamaması söz konusudur.
      Geri-bıraktırılmış ülkelerdeki durum ise temelden farklıdır. Bu farklılık en genelde, ülkenin emperyalizme bağımlı olmasından ileri gelir.
      Bir kere, geri-bıraktırılmış ülkelerde, oligarşi yalnız finans-kapitalin damgasını taşımaz. Oligarşi, feodal ve toprak burjuvazisinin en irileşmiş kesimlerini de içinde barındırır.
      İkinci olarak, varolan yerli tekelci burjuvazi, ülkenin iç dinamiğinin ürünü olmayıp, emperyalizmle baştan bütünleşerek doğmuş ve emperyalizmin yarattığı bir güçtür. Bu anlamda milli niteliği yoktur. Bu yüzden de milli burjuvazinin ve ülkenin iktisadi evriminin doğal sonucu olan, "son aşamadaki devlet biçimi" olan faşizm söz konusu olamaz. Ülkede faşizmden bahsedilebilinirse bu yeni tip, yani sömürge tipi faşizmdir. Bu konu, yani milli tekelci burjuvazinin mevcudiyeti faşizm için nitelik belirleyicidir. Herşeyden önce faşizm devlet biçimi olarak varolabilmesi için, iç dinamiğin ürünü olan, milli tekelci burjuvazinin mevcudiyeti şarttır. Dimitrov, Bulgaristan'ı tahlil ederek, faşizm oluşmasının kaçınılmazlığını kanıtlarken Bulgar burjuvazisini şöyle tanımlıyor:
      "Bu ülkelerin (yarı-sömürge ülkeler diyor Dimitrov) burjuvazisi yabancı sermaye ile rekabet edebilmek için, proletaryayı her zaman gaddarca sömürmüş ve köylü kitlelerini soymuştur." [133] (abç)       Bu ifadeden de anlaşıldığı gibi, yerli burjuvazi, iç dinamikle (iç dinamik sonucu) oluşmuş bir burjuvazidir. Bu anlamda, iktidara yönelik faşizm girişimini besleyecek bir maddi ve iktisadi temeli, ülke içinde mevcuttur. Bizim gibi, emperyalist hegemonya altındaki ülkelerde böyle bir temelin mevcut olmadığı açıktır. (Kapitalizmin emperyalizmin taleplerine uygun —dış dinamikle— geliştirilmiş olması sonucu, yerli tekelci burjuvazinin işlevi emperyalist talepler yönündedir.) [33*]
      Üçüncü olarak, ülkedeki kapitalizm emperyalist taleplere uygun ve emperyalizmin talep yetersizliğini tatmin için geliştirildiğinden oligarşi, kitleleri siyasal olarak yedeklemede üretim artışının "güç"lerini (ekonomik) kullanamamaktadır. Bunun sonucu olarak, mevcut feodal yapı çözülüp, "üst yapıda feodal ilişkiler muhafaza edilerek (örneğin emeğin feodal sömürüsü sürdürülüp, feodal ideolojiler muhafaza edilirken) alt yapıda kapitalizm egemen unsur haline gelmiştir (Pazar için üretim)." [137] Böylece devletin yapısı oligarşik nitelik alırken, oligarşinin mevcut yapısını aynen yansıtmaktadır. Oligarşik devlet aygıtı bu ülkelerde, feodal ideoloji ve kurumları; burjuva demokratik kurumları; emperyalist sömürüyü garanti altına alan (alıcı) kurumlardan oluşmaktadır. Bu kurumları ve bunların güvencesi yasaları belirleyen, ülkedeki sürekli milli kriz ve oligarşinin durumudur. Gerek oligarşi içindeki sınıf ve tabakalar arasındaki, gerekse oligarşi ile halk arasındaki çelişkinin gelmiş olduğu seviye, siyasal zorun uygulanışını şartlandırır. Bu ülkelerde siyasal zorun askeri biçimde maddeleşmesi sürekli gündemdedir. Bir başka deyişle, bu ülkelerde siyasal zor, askeri biçimde somutlaştırılması (maddeleşme) koşulları içinde, bu koşullara uygun olarak sürdürülür. Ancak siyasal zorun askeri biçimde maddeleşmesi için mevcut koşulların derinleşmesi, yani olgunlaşması gerekir. Bu aynı zamanda yönetimin de askerileşmesi demektir.       "Siyasal zor, oligarşinin elinde ilk şart olarak, oligarşinin siyasal hakimiyetini koruması şeklinde görevini somutlaştırır. Kuşkusuz en önemli araç, devlet aygıtıdır. Devlet, bu dönemde, hakim sınıfların karakterine bürünerek oligarşik devlet niteliğini almıştır. Siyasal zorun bu biçimdeki görevi ona üretim ilişkileri tarafından verilmiştir. Ve temel görevi, mevcut üretim ilişkilerinin devamını sağlamayı yerine getirmektir. Bu görevin yerine getirilişinde 'zor'un askeri biçimde maddeleşmesi ve görünür olması, a- Hakim sınıfların kendi iç çelişkileri yüzünden idare edememeleri, b- Gelişen sınıfsal muhalefetlerin mevcut üretim ilişkilerini tehdit eder nitelik almaları, c- Doğrudan doğruya iktidara yönelik siyasal alternatifin ortaya çıkması durumlarında olur." [138]       Ülkemizde özellikle 12 Mart sonrası uygulamalarda oligarşi içindeki çelişkiler sonucu devlet yönetiminde "yönetemezlik" ortaya çıkmıştır ("uyumsuz hükümetler" esprisi). Fakat salt bununla yönetimin askerileşmesi söz konusu olamaz. Bu nedenle siyasal zor, askeri yönetim olarak, maddeleşemez. Fakat yine bu dönemlerde mevcut üretim ilişkilerine yönelik muhalefetin ve siyasal iktidar alternatifinin ülke çapında olmaması hallerinde yönetim yine askerileşemez. Ancak muhalefetin görüldüğü ve iktidar alternatifinin "ele geçirildiği" yerde (parçada) siyasal zor askeri biçimde maddeleştirilir. Bütün açısından ise, bu parçadaki uygulama, demagoji, gözdağı unsuru olarak kullanılır. "Bir başka deyişle, oligarşi emekçi yığınların muhalefetinin topyekün muhalefete dönüşmesine hiç bir zaman izin vermeyecek ve daha mevzii durumlarda iken uygulayacağı zor ile sindirerek kitleleri pasifize etmeye çalışacaktır." [139]       "Oligarşinin proletaryanın siyasal özgürlüğünü ortadan kaldırarak ve emekçi yığınların tepkileri siyasal zor ile pasifize ederek hayatiyetini devam ettirdiği yönetime oligarşik yönetim veya sömürge tipi faşizm adı verilir.
      Bu yönetim biçimi metropollerde görülen, ne demokratik, ne de faşist yönetimlere benzer. Onlardan gerek biçim, gerekse muhteva olarak farklıdır. Geri-bıraktırılmış ülkelerin karakterine özgüdür
." [140]
      Evet, işte, emperyalizmin III. bunalım geri-bıraktırılmış ülkelerde siyasal zorun sürdürülüş biçimi ve bunun koşullandırdığı devlet biçimi budur.
      Sonuç olarak diyebiliriz ki, bizim gibi geri-bıraktırılmış ülkelerde, zorun uygulanışı ve buna göre biçimlenen devlet aygıtının temel görevi, emperyalist üretim ilişkilerini korumak ve suni dengeyi devam ettirmektir.



II.
SUNİ DENGE



      Emperyalizmin III. bunalım döneminde, geri-bıraktırılmış ülkeler için en karakteristik değişimin (olgunun) suni denge olduğunu söyledik. Fakat, suni denge olgusunun ekonomik, sosyal, politik ve felsefi temelleri kavranamazsa, bu olgu devrimci politikada kaderciliğin pasifizmine yol açarken, diğer yandan (düşmanın güçlülüğünü abartarak) konformizmin pasifizmine yol açar.
[34*] Öncü Savaşının maddi temelini teşkil eden suni denge olgusu, aynı zamanda tüm pasifist çalışma tarzlarının da yüzünü açığa çıkartan niteliğe sahip olması, ülkemiz (ve dünya) solunda, bu olguyu tespit eden tahlillere her türlü saldırıya yol açmıştır.
      Bazılarına göre diyalektikte denge kavramı yoktur, o yüzden anti-Marksist bir tespittir! Bir diğer unsurlara göre ise, denge nesnel (objektif) bir olaydır, bu nedenle "suni denge" yanlıştır! Bir başka kesime göre ise, suni denge diye bir olgu yoktur, "kararsız denge" mevcuttur! Tüm bu karşı çıkışların temelinde suni denge olgusunun ekonomik, sosyal ve felsefi temellerinin kavranamaması yatar.
      Herşeyden önce denge kavramı mekanik bir kavramdır ve durgunluğu ifade etmesi bakımından Marksizm dışıdır. Bir başka deyişle, diyalektikte tek başına ve hareketten ayrı denge durumu yoktur. Denge doğrudan doğruya, hareketin belli bir evresinde ortaya çıkan ve bir önceki harekete göre (göreli) "hareketsizliği" belirleyen bir kavramdır.       "Denge hareketten ayrılamaz. Dünyasal cisimlerin hareketinde, hareket dengededir ve denge harekettedir. (Bağıntılı) Ama tüm, özellikle bağıntılı hareket, yani burada her cismin hareketi hareket halindeki bir cismin üzerinde, bağıntılı bir hareketsizliğin, dengenin meydana getirilmesi yolundaki çabadır. Cisimlerin bağıntılı bir hareketsizlik içinde bulunması olanağı, dengenin geçici durumları olanağı, madde ve bununla birlikte hayatın farklılaşması için temel koşuldur." (Engels) [141](abç)       Diyalektiğin bu ifadelerinden sonra denge kavramı anlaşılabilinir. Her şeyden önce, bir maddenin tek başına hareketsizliğinden ya da denge durumundan bahsedilemez. Çünkü diyalektiğe göre, her şey bir bütündür, her şey birbirine bağlıdır. Bu anlamda maddenin hareketi bir bütün içinde söz konusudur.
      Diyalektik metafiziğin tersine, doğayı, rasgele toplanmış, birbirinden bağımsız ve birbirini dıştalayan olgular olarak ele almaz. Tersine, nesneleri, olguları, kendi aralarında organik ilişkileri bulunan, birbirine bağlı ve birbirini karşılıklı şartlandıran, bağıntılı, bir bütün olarak görür. "Her denge, ya sadece göreli hareketsizlik, ya da gezegenlerdeki gibi denge durumunda harekettir" [142] ifadesi bunu açıklar.
      Hareketin temeli zıtların mücadelesine dayanır. Hareketin olduğu yerde, çelişki vardır. Çelişkinin olduğu yerde hareket vardır.       "Her çelişki, gerçekte, zorunlu olarak iki yön taşır, bu yönlerin birbirine karşıtlığı, ele alınan süreci nitelendirir. (...) Belirli bir anda başlıca rolü oynayan, yani yüz yüze karşıtların hareketini belirleyen yöne ağır basan yön diyoruz. Öteki yön, ikincil yöndür." [143]       İşte, bu iki zıt yönün karşılıklı mücadelesi hareketi oluşturur. Bu mücadele, ağır basan yönün ikincil yöne karşı üstünlüğünü devam ettirme ve ikincil yönün (ağır basan yönü yenerek) ağır basan yön haline gelme şeklinde ikilidir. Bu ikili mücadele hareketi doğurur. Çelişki evrenseldir. Öyle ise, "Hareket maddenin varoluş biçimidir. Hiç bir zaman, hiçbir yerde hareketsiz madde ne olmuştur, ne de olabilir." [144]       "Her bir hareket denge yönünde çaba gösterir, bir bütün olarak hareket herbir dengeyi ortadan kaldırır." [145]       Bu, aynı zamanda çelişkinin iki yönünün değişimi demektir. Eski zıtların birliğinin parçalanması bir nitel değişim ortaya çıkartır. Bu yeni durum yeni bir zıtların birliğini, yeni bir mücadeleyi ifade eder. Fakat o an için bulunan iki yönün karşılıklı mücadelesinde öyle bir an gelir ki, iki yön birbirini dengeler. Fakat bu durum, bir önceki zıtların (yönlerin) durumuna göre bir dengedir (göreli). Bu anlamda da bir önceki durumun oluşturduğu, belirli bir harekete göre bir anlam taşır.       "Her hareketsizlik, her denge, sadece görelidir, ancak şu ya da bu belirli hareket biçimine göre bir anlam taşır." [146](abç)
      "Her denge ancak bağıntılı ve geçicidir." [147]
      Kısaca özetlersek, her şeyin temelinde hareket vardır ve hareket süreklidir. Fakat hareketin belirli bir evresinde, hareketi oluşturan yönlerin eşdeğer hale gelmeleri durumu dengeyi oluşturur. Bu anlamda oluşan denge durumuna kararsız denge de diyebiliriz.       "Su molekülleri biraraya toplanma eğilimindeki yapışma kuvvetiyle (çekim) molekülleri uzaklaştırma eğiliminde ki dağılma kuvveti (itim) arasındaki çelişkinin bulunduğu yerdir. Katı durumda (buz), çelişkinin ağır basan yönü moleküller arasındaki yapışma kuvvetidir. (Çekimin itme üzerinde egemenliği); gaz durumunda ise, ağır basan yön dağılma kuvvetidir (itmenin çekim üzerinde egemenliği). Sıvı durumu ise, iki kuvvet arasında kararsız denge durumudur." [148]       Kararsız denge durumları, itimle çekimin mutlak olarak eşdeğer olması demek değildir. Söz konusu olan, itim-çekim mücadelesinin ne yönde gelişeceğinin belirsizliği, diğer durumlara göre hareketsizliğidir. Bu açık bir durumdur. Su örneğini ele alırsak, sıvı halde bulunan su molekülleri (ki, suyun gerçek durumunu belirler) belirli sıcaklık derecesinde bulunurlar. Bu kararsız denge durumunda (sıvı halde) dağılma kuvvetinin (itim) mutlak üstünlüğünü ifade eder. Aynı şekilde, belirli bir sıcaklığa göre daha alt bir sıcaklık durumu çekimin üstünlüğü demektir.
      Kararsız denge kavramı, mekanik bir kavram olup, mekanik hareketteki denge durumunu ifade eder. Yine de, denge ile ilgili tüm kuralların geçerli olduğu bir durumdur. Fakat toplumsal hareketlerin, mekanik hareketten farklılığı kararsız denge kavramını dıştalar.
      Bir toplum, üretim tarzı (ekonomik temel) ve bunun üstünde yükselen üst yapısı ile nitelenir. Bu nedenle, toplumsal denge durumları, ekonomik temel ve üst-yapı ilişkilerinin bütünün değerlendirilmesiyle anlaşılabilinir.
      Toplumsal bir sınıf, üretim araçlarının sahibi olduğu zaman, kendisi için elverişli olan üretim ilişkilerini "kişileştirir." Bir başka deyişle, üretim ilişkilerinin niteliğini belirleyen, üretim araçlarının mülkiyetidir. İşte bu mülkiyeti elinde tutan sınıf (ya da sınıflara) hakim sınıf (ya da sınıflar) diyoruz.
      Üst yapı ise, bir toplumun politik, hukuki, dini, artistik, felsefi görüşleri ve buna uygun düşen politik, hukuki, ve diğer kurumlardır. Sınıflı toplumlarda, devletin varlığı, üst-yapının tüm varlığına özel bir karakter damgası vurur. Devlet, üst-yapının örgütleyici öğesidir. Aynı şekilde devlet, zorun sistemli ve örgütlü aygıtıdır.
      Toplumsal dengeyi belirleyen iki ana unsur (ekonomik temel ve üst-yapı) artık netleşmiştir: Hakim sınıfların hareketi ve siyasal zorun uygulanışı. Öyle ise toplumsal dengeyi belirleyen, o toplumdaki hakim sınıfın diğer sınıflarla ilişkisi, hakim sınıfın iktisadi evrimin hareketiyle olan uygunluğu ve siyasal zorun iktisadi evrim karşısındaki durumudur.
      Bir toplumda toplumsal dengeden söz ediliyorsa sınıflar arası çelişmelerin ve sınıflar arası hareketlerin, toplumun genel hareket çizgisine uygun düşmelerinden bahsediliyor demektir. "Bu durumlarda toplumun genel hareketinin (ki, bu hareketi belirleyen üretici güçlerdir) lokomotifi olan sınıfın çekişi (ya da bu sınıfın hareketi) diğer sınıfların o sınıfa (çekici sınıfa) karşı olan hareketlerine (tepkilerine) üstündür."
[149] Yani, toplumun genel hareketinin, toplumun hakim sınıf (ya da sınıfların) hareketiyle uygunluk göstermesidir. Bir başka ifadeyle, üretici güçler ile üretim ilişkilerinin uygunluk içinde olduğu dönemlerde toplum dengededir. Bu toplumsal denge durumu, sınıfların karşılıklı ilişkilerinin, toplumun iktisadi evrimi yönündeki hareketine göre hareketsizliği ifade eder. Yani, iktisadi evrimin hareketi içinde (objektif bir gelişim) sınıfların hareketleri (subjektif yön) bu evrime (harekete) uygundur. Bu dönemlerde mevcut sınıfların hareketi, egemen sınıfların hareketiyle uygunluk içindedir. Böylece egemen sınıflar diğer sınıfları siyasal olarak yedeklemektedir.
      Toplumsal dengenin mevcut olduğu dönemlerde, siyasal zor, eski hakim sınıfların geriye dönüş çabalarını engellemek amacıyla kullandığı gibi; iktisadi evrimin hareketini yeni bir toplumsal dengeye doğru çekmek isteyen güçlere karşı da kullanır. Böylece siyasal zor, iktisadi evrime uygun hareket eder. (Bu dönemlerde zor aygıtı olan devlet, toplumdan bağımsızlaşır, "hakem" rolünü oynar.)
      Maddenin varoluş biçimi harekettir. Bu nedenle üretici güçlerin gelişimi (hareketi) sürekli ve kesintisizdir. Bu kesintisiz hareket, belirli bir zaman sonra, üretim ilişkilerinin çerçevesiyle çatışır. Üretim ilişkileri, artık üretici güçlerin hareketini engelleyen bir unsur durumuna gelir. İşte bu andan itibaren toplumsal denge bozulur ve toplum, dengesiz bir toplumdur. Bu hakim sınıfların hareketinin iktisadi evrime ters düşmesi demektir. [35*]
      Toplumsal dengenin, iktisadi evrimin içersinde ortaya çıkışı, her hareketin denge yönündeki (doğal) gelişiminden başka bir şey değildir. Fakat, toplumsal dengenin doğadaki diğer denge durumlarına göre farklılığı, hareketsizliği ifade etmemesidir. Yani, toplumsal denge kavramı, hareket içindeki hareketi ve bu hareketin genel harekete uygunluğunu ifade eder. İktisadi evrimin doğal gidişatı içinde ortaya çıkan bu denge durumlarına "barış dönemleri ya da evrim dönemleri" adı verilir.
      Her denge, bağıntılı ve geçici olduğu gibi, toplumsal dengenin bu durumu da geçicidir. Üretici güçlerin gelişiminin mevcut üretim ilişkileri ile çatışmaya başlamasıyla (sınıflı toplumlarda bu kaçınılmazdır) toplumsal denge parçalanır. Artık toplum, dengesiz bir toplumdur. Üretici güçlerin üretim ilişkileri ile çatışmasının neleri doğurduğunu görelim:
      Önceleri üretici güçleri olanca hız ve bereketiyle geliştiren mevcut üretim ilişkileri üretici güçlerin gelişimine ters düşmeye başlar. Bu durumda, üretici güçlerin gelmiş olduğu seviyeye uygun üretim ilişkileri ortaya çıkmazsa, yavaş yavaş, üretim tümüyle sarsıntıya uğrar, üretim krizi ve üretim güçlerinin yıkımı gündeme gelir. Bunların toplumsal sınıflara yansıması, artan yoksulluk, sefalet, açlıktır. Bu da, kaçınılmaz olarak insanların yeni bir toplum arayışı ve yeni toplum için mücadelesini gündeme getirir.
      Yeni üretim ilişkileri, eski toplumun bağrında yeşermiş olduğundan kendine uygun sınıf ortaya çıkarmıştır. İşte, bu yeni sınıfın, mevcut egemen sınıfa karşı mücadelesi toplumsal dengeyi parçalar. Bu, birinci yöndür. Diğer taraftan, mevcut egemen sınıflar, yeni üretim ilişkileri ve güçlerine karşı en şiddetli bir şekilde direnir. Bu direnmeden amaç, kendisinin varlık şartı olan mevcut üretim ilişkilerini korumak ve devam ettirmektir. Bu ise siyasal zorun (ve bunun sistemli ve örgütlü uygulayıcısı devlet), iktisadi evrimi kontrol etmeye yönelmesi demektir. Bir başka deyişle, artık siyasal zor iktisadi evrimin yoluna çıkar. Böylece, üst-yapı, alt yapısı ile birlikte toplumsal dengeyi bozar. Bu, ikinci yöndür. Artık geçmişte iktisadi evrim ile uygunluk içindeki güçler, iktisadi evrimi kontrole ve hareketini engellemeye başlamıştır.       "Toplumda, iktisadi gelişmenin sürükleyicisi iktisadi evrime (tarihi olarak) ters düşen bir sınıf olduğu sürece ve siyasal zor toplumdan bağımsızlaştığı ölçüde (böyle durumlarda siyasal zor kaçınılmaz olarak iktisadi evrime ters düşmektedir) o toplum 'dengesiz' bir toplumdur." [150]       İşte, bu şartlar içinde toplum ayakta duruyorsa, yani mevcut düzen sürdürülebiliyorsa, o toplumdaki denge, suni dengedir. Bu bir politik niteliktir ve bu niteliği ifade etmek amacıyla toplumsa dengeyi suni denge olarak ifade ediyoruz. [36*]
      Bu niteliği belirleyen unsurları sıralarsak:
      a) Bu dönemde siyasal zor uygulaması, iktisadi evrimi kontrola yönelmiş olup, toplumsal sistem temel olarak siyasal zor ile ayakta durmaktadır.
      "Zorun tarihte iktisadi evrim karşısında oynadığı rol açıktır. İlkin her siyasal zor, önce toplumsal nitelikte iktisadi bir göreve dayanır ve ilkel toplulukların dağılmasının toplum üyelerini özel üreticiler haline dönüştürdüğü, yani onları ortak toplumsal yöneticilerine daha da yabancı kıldığı ölçüde artar. İkincil olarak, toplumdan bağımsız kılındıktan sonra, siyasal zor iki yönde etkili olabilir; ya iktisadi evrim yönende —bu durumda ikisi arasında çatışma yoktur— iktisadi evrim hızlanır. Ya da zor, iktisadi evrime karşı çıkar, ve bu durumda, birkaç istisna dışında, iktisadi evrime yenik düşer." [151]       Suni denge koşullarındaki siyasal zor, bu ikinci çeşittir. Ve suni dengenin olduğu yerde, egemen sınıfların siyasal zoru, yenilmenin objektif şartları içindedir. Bu aynı zamanda, iktisadi evrim yönündeki siyasal zorun (devrimci) zaferinin objektif şartlarının mevcudiyeti demektir.
      b) Halkın, üretim düşüşü sonucu, ekonomik ve sosyal tepkileri; siyasal zorun uygulanışı sonucu, siyasal tepkiler artmıştır. Bir başka deyişle, kitlelerin tepkilerinin iktidara yönelik hale gelmesinin objeltif şartları mevcuttur.
      İşte bu objektif şartlar içinde bulunan toplum, halen ayakta duruyorsa, toplumsal denge (dengesizliğin geçici bir süre için düzenlenmiş hali) suni bir dengedir.
      "Her sınıflı toplumda siyasal zor vardır. Bu 'zor', üretici güçlerin, gelişirken kendine uygun düşen üretim ilişkileri çerçevesinde, üreticigüçleri ellerinde tutanlara verdiği ve görevi olan bir siyasal zordur. Bu siyasal zorun görevi, üretici güçlerin gelişmesinin yolunu açmaktır. Üretici güçlerin gelişmesine engel olan, üretici güçlerin eski gelişme durumuna uygun düşen (ama artık eski olan) eski üretim ilişkileri olacağı gibi, üreticigüçlerin 'eski sahibi' sınıflar da olabilir.Bu durumlarda, siyasal zor, iktisadi evrime uygun düşen ve onun yolunuaçan görevini yerine getirir.Bu şekilde iktisadi durum, kendi ilişkilerinin yarattığı siyasal zoru kendi hizmetine sokmuş, onu toplumsallaştırmış olur. Kapitalizmin gelişme döneminde, burjuvazinin siyasal zoru, böyle bir siyasal zordur. (...)
      Emperyalist dönemin belirgin özelliği: üretici güçlerin gelmiş olduğu seviyeye uygun olarak ortaya çıkan üretim ilişkilerinin, üretici güçlerle uzlaşmaz zıtlığa varmış olmasıdır. Bu durumun sınıfsal plana yansıması, artık burjuvazinin tarihin treninin lokomotifi olamaması, aksine, ortaya çıkardığı sınıfın (proletaryanın) götürücü sınıf karakterine sahip olmasıdır. (...)
      Emperyalist dönemde üretici güçlerin ürünü olan üretim ilişkileri, varlıklarını devam ettirmek için üretici güçleri baskı altına almak zorundadırlar. Bir zamanlar burjuvazinin elinde toplumsal bir görevi olan siyasal zor, bu kez yine burjuvazinin elinde mevcut üretim ilişkilerini, üretici güçlere uygun düşen yeni bir biçimde düzenleme görevini yerine getireceği yerde, engelleyici bir nitelik olan üretim ilişkilerini devam ettirme görevini üstlenir. Yani topluma yabancılaşır." [152](abç)
      Emperyalizmin III. bunalım döneminde, geri-bıraktırılmış ülkelerde, kapitalist üretim ilişkileri, ülkelerin iç dinamiği ile (kendi iktisadi evrimi sonucu) değil de, emperyalizm (dış dinamik) tarafından geliştirilmiş olması, emperyalist sistemdeki çelişkilerin ülkeye şiddetle yansımasına neden olur. Geri-bıraktırılmış ülkelerdeki emperyalist üretim ilişkileri çarpık bir kapitalistleşmeyi ifade eder. Emperyalist dönemle birlikte, kapitalizm geri üretim ilişkisi olması ve bu nedenle siyasal zonun iktisadi durumu kontrole yönelmesi geri-bıraktırılmış ülkelerde çok daha fazladır.
      Geri-bıraktırılmış ülkelerde sürekli bir milli bunalımın mevcudiyeti, yani devrim durumunun sürekli olarak var olması, toplumsal çatışmayı (iç savaşı) sürekli gündemde tutar. Bu nedenle, bu ülkelerde siyasal zor, yalnız ekonomik yapıyı kontrole değil, sosyal ve politik hayatı da sürekli kontrol altına almaya yönelir. Ülkede emperyalist üretim ilişkilerinin egemen olması ile ortaya çıkan toplumsal üretim artışı ve nispi refah suni dengeyi kurmakta kullanılır. Ancak, gerek ülkenin iç çelişkilerinin gelmiş olduğu seviye, gerekse kapitalizmin dışa bağımlılığı, uzun dönemde suni dengenin bu özelliğini yok eder. Siyasal zor temel ve belirleyici olur. Zaman içinde milli bunalımın derinleşmesine paralel olarak, suni dengeyi korumak ve devam ettirmek amacıyla siyasal zor askeri biçimde maddeleşir.
      Geri-bıraktırılmış ülkelerde, kitlelerin tepkileri (bilinçsiz ve kendiliğinden gelme) ikili niteliktedir: Anti-emperyalist ve anti-oligarşik.
      Emperyalist işgal gizlendiğinden, kitlelerin emperyalizme karşı olan tepkileri pasifize olur. Gerçekte bu gizleme, demagoji ile, yaygara ile ("sanayileşen Türkiye", "büyük Türkiye" gibi) sağlanmaktadır.
      Kısaca özetlersek, geri-bıraktırılmış ülkelerde toplumsal denge (suni dengedir bu) emperyalist üretim ilişkilerinin gelişmesinin meydana getirdiği "nispi refah" ile kurulur ve oligarşik devletin ordusu, polisi ve her türlü propaganda ve pasifikasyon araçları ile yürüttüğü siyasal zor ile sürdürülür. Bunun sonucu olarak da, halkın kendiliğinden-gelme tepkileri (objektif olarak mevcuttur) pasifize edilmiştir. Ancak ülkede siyasal zor ve onun askeri biçimde maddeleşmesi, klâsik faşizmde olduğu gibi, kitlelerin oligarşiye siyasal olarak yedeklenmesini sağlayamaz. Bu ülkelerde kitlelerin oligarşiye karşı olan tepkilerinin sindirilmesi söz konusudur. Bu tepkiler açık mücadele ve çatışma durumuna gelememektedir.
      Geri-bıraktırılmış ülkelerde, suni denge, kitlelerin bilinçlenmesini engellediği anlamda da devam eder. Bütün olarak suni denge, halkın objektif olarak mevcut olan tepkilerini, subjektif olarak "eylem içinde" ifade edememeleri demektir. Temelinde oligarşinin gözdağı, yaygara ve demagojisine dayanan kuvvet gösterisi yatar. Bu ülkelerde Halk Savaşının başlayabilimesi için gerekli siyasal tecrit ve kendiliğinden gelme hareketler (kitlelerin tepkilerini eylem içinde ifade etmeleri) suni dengenin bozulmasıyla mümkündür. Bu da, bu ülke devrimlerinde zorunlu bir durak olan Halk Savaşının başlayabilmesi için yeni bir aşamayı gündeme getirir: Öncü Savaşı. Öncü Savaşı, bir yandan suni dengeyi yaratan maddi temellere saldırarak, kitlelerin gerçekleri görmelerini sağlarken, diğer yandan onları bilinçlendirir ve örgütler. Bir başka deyişle, oligarşinin (ve emperyalizmin) siyasal olarak tecrit edilmesi ve kitlelerin silahlı mücadeleye çekilmesi Öncü Savaşının görevi olup, suni dengenin bozulmasını ifade eder.       "Öncü Savaşının amacı, geniş halk kitlelerini silahlı mücadeleye kazanmak, yani Halk Savaşını başlatmaktır. Halk Savaşı, maddi olarak güçlü düşmana karşı mutlak siyasi üstünlüğün sağlandığı şartlarda verilir, o halde Öncü Savaşının amacı oligarşinin siyasal tecritidir." [153]



Gelecek Bölüm ÜÇÜNCÜ BÖLÜM



Dipnotlar


[99] Stalin: Diyalektik ve Tarihi Materyalizm, s: 10, Bilim ve Sosyalizm Yay.
[100] Mahir Çayan: Kesintisiz Devrim II-III
[101] Mahir Çayan: Kesintisiz Devrim II-III
[102] Mahir Çayan: Kesintisiz Devrim-I
[103] Mahir Çayan: Kesintisiz Devrim II-III
[104] Mao Zedung: Seçme Eserler, C: I, s: 83
[105] Mao Zedung: age, C: I, s: 73
[106] Hektor Bejar: Peru 1965, Pelican Yay.
[107] Mahir Çayan: Kesintisiz Devrim II-III
[108] Mahir Çayan: Kesintisiz Devrim II-III
[109] Mahir Çayan: Kesintisiz Devrim II-III
[110] Mahir Çayan: Kesintisiz Devrim II-III
[111] İlker Akman: Mevcut Durum ve Devrimci Taktiğimiz
[112] Nikitin: Ekonomi Politik, s: 64, Sol Yay.
[113] Mahir Çayan: Kesintisiz Devrim II-III
[114] İlker Akman: Mevcut Durum ve Devrimci Taktiğimiz
[115] R.Debray: Devrimde Devrim
[116] Lenin: Devlet ve İhtilâl, s: 17, Bilim ve Sosyalizm Yay.
[117] Lenin: Devlet ve İhtilâl, s: 16
[118] Lenin: Devlet ve İhtilâl, s: 17
[119] Lenin: Devlet Broşürü
[120] Lenin: Devlet ve İhtilâl, s: 90
[121] Engels: Anti-Dühring, s: 282
[122] İlker Akman: Mevcut Durum ve Devrimci Taktiğimiz
[123] İlker Akman: Mevcut Durum ve Devrimci Taktiğimiz
[124] THKP-C/HDÖ: Oligarşi, s: 9
[125] Mahir Çayan: Kesintisiz Devrim II-III
[126] Lenin: Emperyalizm, s: 62, Sol Yay.
[127] Mahir Çayan: Kesintisiz Devrim II-III
[128] Dimitrov: Faşizme Karşı Birleşik Cephe, s: 10, May Yay.
[129] Dimitrov: Faşizme Karşı Birleşik Cephe, s: 27
[130] Dimitrov: age, s: 27
[131] Dimitrov: age, s: 47
[131] Dimitrov: age, s: 48
[133] Dimitrov: Faşizme Karşı Birleşik Cephe, s: 29
[134] Dimitrov: age, s: 28
[135] Dimitrov: age, s: 29
[136] Dimitrov: age, s: 30
[137] Mahir Çayan: Kesintisiz Devrim II-III
[138] İlker Akman: Mevcut Durum ve Devrimci Taktiğimiz
[139] İlker Akman: Mevcut Durum ve Devrimci Taktiğimiz
[140] İlker Akman: Mevcut Durum ve Devrimci Taktiğimiz
[141] Engels: Doğanın Diyalektiği, s: 300, Sol Yay.
[142] Engels: age,s: 130
[143] Politzer: Felsefenin Temel İlkeleri, s: 154, Sol Yay.
[144] Engels: Anti-Dühring, s: 127
[145] Engels: Doğanın Diyalektiği, s: 300
[146] Engels: Anti-Dühring, s: 129
[147] Engels: age, s: 301
[148] Politzer: Felsefenin Temel İlkeleri, s: 154
[149] İlker Akman: Mevcut Durum ve Devrimci Taktiğimiz
[150] İlker Akman: Mevcut Durum ve Devrimci Taktiğimiz
[151] İlker Akman: Mevcut Durum ve Devrimci Taktiğimiz
[152] İlker Akman: Mevcut Durum ve Devrimci Taktiğimiz
[153] THKP-C/HDÖ: Tarihsel Gelişim


[27*] Üçüncü cephedeki değişimler, yani emperyalizmle alternatif ve potansiyel güçlerin durumu, bu iki değişimin, hem nedeni, hem de sonucudur. Bu yüzden ayrıca belirtilmemiştir.
[28*] Bazı kişiler, bu tespitimiz karşısında Vietnam ve Angola'yı karşıt tez olarak sunma gayretinde bulunabilirler. Yakından bakıldığında görülür ki, bu devrimlerde bu genel tesbitin içindedir. Fakat özgül durumları kavranmalıdır. Bu konuyu dünya devrimlerini incelerken ele alacağız.
[29*] Mao, kurtarılmış bölgelerin yaratılabilmesi için şöyle diyor: "Çin bugün dünyada beyaz rejim tarafından kuşatılmış, bir ya da daha fazla küçük bölgede Kızıl Siyasi İktidarın kurulmuş olduğu tek ülkedir. İncelersek, görürüz ki, bu olgunun nedenlerinden biri (objektif neden) Çin'in komprodor burjuvazi ve toprak ağaları sınıfları arasında bitip tükenmek bilmeyen parçalanmalardır ve savaşlardır. Bu parçalanmalar devam ettiği sürece işçi ve köylülerin silahlı bağımsız rejimlerinin yaşamaya devam etmesi ve büyümesi mümkündür." [104] (abç) "ikili iktidar"ı yaratan bu durumun (beyaz rejimin savaş içinde olmasının) ana nedenini Mao şöyle belirtir: "Çin'deki savaş ağaları klikleri arasındaki çelişmeler ve mücadeleler, emperyalist devletler arasındaki çelişme ve mücadeleleri yansıtmaktadır." [105](abç)
[30*] "Üretimde rekabet ve anarşi (kargaşa) özel mülkiyet üzerine kurulan, meta üretiminin yasasıdır." [112] (Kapitalizmin "kendine özgü" anarşisi) Bunun doğal sonucu, "aşırı üretim, ekonomik buhrandır." Bir başka deyişle, ekonomik buhran kapitalizmin ırsi (her zaman ve her yerde ortaya çıkan) hastalığıdır. Bunu yaratan da üretimdeki anarşidir.
[31*] Kavram karışıklığına yer vermemek için geri-bıraktırılmış ülkelerde siyasal zorun askeri biçimde maddeleşme koşullarında sürdürülmesi ve maddeleşmesi olgusunu, siyasal zor ve askeri biçimde maddeleşmesi olarak ifade ediyoruz. Bu ifadelerde siyasal zor kavramı, geri-bıraktırılmış ülkelerde, (metropollerden farklı olarak) askeri biçimde maddeleşme koşulları içinde, bu koşullara uygun (parçada maddeleşme biçimleriyle) durumunu ifade etmektedir. Askeri biçimde maddeleşmesi ise, siyasal zorun açık terör şeklinde, askeri güçlerin bizzat kullanımı ile somutlaşması, askeri biçim almasını ifade eder.
[32*] Bu demek değildir ki, halk kitlelerinin hareketleri serbest ve askeri biçimde zora maruz kalmaz. Elbette yeni bir toplumsal dengeyi arayan sınıf hareketleri, burjuvazinin açık zoruna maruz kalır. Fakat bu klâsik burjuva diktatörlüğünün demokratik devletteki uygulamasından öte gitmez. Zaten yeni toplum için objektif şartlar yeterli değildir.
[33*] Faşizme başvurma nedeni, kitlelerin hareketinin artarak düzeni yıkmaya yönelmesidir. Yani, milli kriz ve bunun sonucu ortaya çıkan devrim durumudur.
[34*] Kimileri bu tespitlerimiz karşısında Bulgaristan gibi (Dimitrov yarı-sömürge demektedir) ülkelerinde emperyalist hegemonya altında olduğunu ileri sürerek karşı çıkabilirler. Fakat, yakından bakıldığında, Dimitrov'un tahlil ettiği ülkelerle, geri-bıraktırılmış ülkeler farklıdır. Herşeyden önce, farklı emperyalist sömürü yöntemleri gündemdedir. Dimitrov yarı-sömürge diye tanımladığı Balkanları şöyle tanımlıyor:
      Balkan ülkeleri ve Macaristan, emperyalizmin birer yarı-sömürgesi durumundadırlar. Bu ülkeler, emperyalist devletlerin çok gelişmiş kapitalizminin güçlü rekabetiyle karşı karşıya kalan, endüstrisi zayıf tarım ülkesidir ... Yabancı pazarlar erişilmesi oldukca güç, iç pazarlar ise, geniş kitlelerin düşük satın alma gücü yüzünden oldukca sınırlıdır. Ellerindeki olanaklar kapitalizmi istikrarlı ve üretimi rasyonal bir hale getirmek için son derece yetersizdir." [134] Bu şartlar altında, "burjuvazi egemenliğini korumayı, kitlelerin devrimci çıkışını bastırmayı, kapitalist istikrara ve rasyonalliğe ulaşmayı, ancak halk kitlelerinin zararına olacak bir faşist diktatörlükle başarabilir." [135] Bu zayıflığı ve zaafları sonucu bu ülkelerde "faşizm, yukardan-aşağıya" devlet örgütünün yardımıyla "gelmiştir". [136]
      Görüldüğü gibi, Dimitrov'un yarı-sömürge olarak tanımladığı ülkelerle, günümüzdeki geri-bıraktırılmış ülkeler farklıdır. Bu fark anlaşılmadan Dimitrov'un faşizm tanımlamalarını ülkemize aktarmak dogmatizmin ta kendisidir. KSD oportünizminin yaptığı budur. Zaten KSD'nin devlet, devrim ve emperyalizm tahlilleri bu dogmacılığın, eklektizmin ifadeleriyle doludur.

[35*] Aynı suni denge olgusunun, ekonomizm sapmasına yol açtığını daha önce belirtmiştik. Burada ele aldığımız sapmalar doğrudan, Politikleşmiş Askeri Savaş Stratejisi'nin uygulanmasında ortaya çıkan sapmalardır.
[36*] Mekanik harekette üç tür engel vardır: 1- Aşılabilir engeller. Bunlar hareketin içinde ortaya çıkan ve hareketi durdurmayan engellerdir. 2- Aşılamaz engeller. Bu hareketi daha doğrusu hareketin o biçimini yok eden yeni bir hareket yaratan engellerdir. 3- Hareketi geçici bir süre için durduran engeller. Bu üçüncüsü denge durumlarını yaratır. Bu durumlarda hareketin biçiminin değişmesi değil, yalnız hareketin gecikmesi söz konusudur. Tüm bunlar, mekanik hareket ve denge durumlarını ifade eder.
[37*] Aynı iktisadi gelişim, aynı noktada egemen sınıfların iç çelişkilerini keskinleştirir. Üretici güçlerin gelişimi engellendiği için üretim azalmıştır. Bunun sonucu olarak, hakim sınıfların çıkarları (ticari kelimeyle kârları) azalır. Bu da çıkar çatışmasını keskinleştirir. Bu çatışma sonucunda, bir kısım unsurlar zayıflayıp giderken, diğer bir kısım daha da güçlenip irileşir. İşte zümreleşme ve bunun sonucu oligarşinin ortaya çıkışı.
[38*] Emperyalist dönemde burjuvazi devrimci niteliğini yitirdiğinden, toplumsal hareketin başını çekemez. Kendi devrimini bile yapamaz. Bu nedenle, öncü ya da önder güç proletaryadır. Bu, emperyalist dönemdeki her devrim için geçerlidir.


Gelecek Bölüm ÜÇÜNCÜ BÖLÜM