Türkiye Halk Kurtuluş Partisi-Cephesi
Halkın Devrimci Öncüleri
GRAMSCİ ÜZERİNE


"Gramsci Üzerine", THKP-C/HDÖ tarafından 1989 yılında yayınlanmıştır.
Bu metin, Eriş Yayınları'nın 1994 tarihli baskısından alınmıştır.


Eriş Yayınları tarafından düzenlenmiştir.
erisyay@kurtuluscephesi.org
Özgün biçimiyle Acrobat Reader formatında: Gramsci Üzerine (1.376 KB)





İKİNCİ BÖLÜM
LENİNİZM VE TARİHSEL OLUŞUM


      Marks ve Engels'in ölümlerinden sonraki dönem (1895-1914), I. Yeniden Paylaşım Savaşına kadar, "kapitalizmin nispeten sakin bir gelişme dönemi, emperyalizmin felaketli çelişkilerinin henüz açıkça belirmediği, işçilerin ve sendikaların ekonomik güçlerinin az çok 'normal' bir biçimde geliştiği, seçim mücadelesinin ve parlementer grupların 'baş döndürücü' başarılar sağladığı ve legal mücadele biçimlerinin övgülerle göklere yükseltildiği ve legalite yoluyla kapitalizmin yenileceğine inanıldığı bir savaş öncesi dönemdi, kısacası bu dönem, II. Enternasyonal partilerinin besiye çekilip semirdikleri ve devrimi, kitlelerin devrimci eğitimini ciddi olarak düşünmek istemedikleri bir dönemdi." (Stalin) [21]
      Bir başka deyişle, serbest rekabetçi kapitalizmin tekelci kapitalizme dönüştüğü tarihsel dönemde, emperyalistler arası çelişkinin (uzlaşmaz) askeri plana yansıması 1914 yılında olmuştur. Bu tarihte başlayan I. Yeniden Paylaşım Savaşı, o güne kadar proletarya hareketinin ideolojik ve yönetimsel merkezi olan II. Enternasyonal'in de sonu olmuştur. II. Enternasyonal oportünist şeflerinin, emperyalistler arası paylaşım savaşında şovenist bir tutum takınmaları ve böyle bir savaşın proletarya devrimi için nesnel koşulların olgunlaşması olarak görmemeleri, tümüyle kendi ülkelerinin finans-oligarşisine teslim olmalarını getirmiştir. Böylece dünya proleter hareketi içinde büyük bir ideolojik mücadele başlamıştır. Bu mücadelede, II. Enternasyonal oportünist şeflerine karşı, Almanya'da Spartakistler ve Rusya'da Bolşevikler bulunuyordu.
      Lenin, emperyalizmin kapitalizmin en yüksek aşaması ve aynı zamanda asalaklaşan, çürüyen kapitalizm olduğunu saptadı. Bu tarihsel evrede proleter (sosyalist) devrimin nesnel koşullarının var olduğu sonucuna ulaşan Lenin, bunu, yani sistemin bütünü açısından devrimin nesnel koşullarının mevcudiyetini ve böylece sosyalist üretim ilişkilerinin kapitalist üretim ilişkilerinin yerine geçebilmesinin koşullarının mevcudiyetini, doğrudan emperyalizm tahlilinden çıkarmıştır. Marks'ın "Ekonomi Politiğin Eleştirisine Katkı"nın Önsöz'ünde bahsettiği devrimin nesnel koşulları, serbest rekabetçi kapitalizmin tekelci kapitalizme (emperyalizme) dönüşmesiyle ortaya çıkmıştır artık. Kapitalizm kendi çerçevesi içinde tüm boyutlarıyla geliştirdiği üretici güçlerin önünde engel niteliği kazanması toplumsal devrimin kaçınılmazlığını ifade etmektedir. Bunu Stalin şöyle ifade ediyor:       Ancak devrimin nesnel koşullarının, bir bütün olarak sistemde mevcut olması, devrimin gerçekleşmesi için tek başına yeterli değildir. Serbest rekabetçi dönemde belirginleşmemiş bulunan kapitalizmin eşitsiz ve sıçramalı gelişme yasası gündemdedir. Proleter devrimi artık zamandaş olmayacaktır.
      Bu saptama, II. Enterenasyonal oportünizmine karşı verilen mücadelede olduğu kadar, daha sonra SBKP (B) ve Komintern (III. Enternasyonal) içindeki tartışmalarda da önemli bir yere sahip olmuştur. Kapitalizmin eşitsiz gelişim yasası, artık sistemin genelinde mevcut olan devrimin nesnel koşullarının yanında, tek tek ülkelerin iç yapılarına da bakılması gerektiğini ve buna bağlı olarak emperyalist zincirin en zayıf halkasından kırılabileceğini ortaya çıkarmış bulunmaktadır. Bir başka deyişle, bir ülkede devrimin olabilmesi için, sistemin bütününde bir bunalımın (genel bunalım) mevcudiyeti yeterli değildir, artık bu bunalımın eşitsiz gelişmiş ülkeler düzeyindeki yansımasına, yansıma derecesine de bakmak gerekir.       Aynı konuyu, yani milli krizin mevcudiyeti ve bunun oluşturduğu devrim durumunu, Lenin bir başka yerde şöyle anlatmaktadır:       İşte bu koşullar altında, proletarya ve onun partisinin görevi, politik iktidarı -parçalayarak- ele geçirmektir. Böylece Marks ve Engels'in 1840'larda sözünü ettikleri "ilk moment" gerçeklik haline gelmiştir.       Yukarda ifade edildiği haliyle sosyalist devrimin geçmiş tüm devrimlerden farklı olduğu açıktır. Bu farklılık, temelde, sosyalist üretim ilişkilerinin niteliğinden kaynaklanır. Bir başka deyişle, sosyalist üretim ilişkileri, özel mülkiyete dayalı önceki üretim ilişkilerinde olduğu gibi, eski toplumun bağrında doğup, gelişip ve egemen hale (kendiliğinden ve nesnel bir süreç olarak) gelemez. Bu yüzden proletarya, özellikle burjuva devrimlerinde olduğu gibi politik iktidarı, böyle bir gelişme sonrasında ele geçirmeyi düşünemez. Bu farklılığı Stalin şöyle tanımlamaktadır:       İşte "emperyalizm ve proleter devrimleri çağının Marksizmi" olan Leninizmin önemli teorik tezleri bunlardır. Bunlar, temelde II. Enternasyonal oportünist şeflerinin Marksizmi bir dogma haline getiren çabalarına karşı yürütülen mücadelenin odak noktalarını oluşturur.
      II. Enternasyonal'in oportünist şefleri Marks ve Engels'in teorik tahlil ve saptamalarını, hiçbir önkoşul konulmaksızın ve zaman ve mekan gözetilmeksizin, aynen "savunulması" adı altında bir dogmalar yığını haline getirmişlerdir. Marksizmin özü, onun yaşayan ruhu olan diyalektik yöntem ve somut durumların somut tahlili onlar için hiçbir değere sahip değildir. Onlar, devrimin nesnel koşullarını "üretici güçler teorisi" ile ele alarak ve kendilerine Marks'ın "Katkı"nın Önsöz'ünü dayanak olarak kullanıp, tahrif etmişlerdir. (Marksizmin ortodoks tahrifi.) Bu teoriye göre, emperyalist dönemde de, proleter devrimi sanayinin az çok geliştiği, yani kapitalizmin üretici güçleri en son noktasına kadar geliştirdiği yerlerde gerçekleşebilecektir.       Evet, Marks sorunu böyle koymuyor muydu? Öyleyse proletarya devrimi ilkin sanayisi en gelişmiş ülkelerde gerçekleşmesi gerekmez mi? Ama gerçek hiç de böyle değildir. Kapitalizmin eşitsiz gelişme yasası gündemdedir ve kapitalizm bir dünya sistemi haline gelmiştir.       İşte II. Enternasyonal oportünizminin Marksizmi "ortodoks" yönden tahrifi, özetle böyledir.
      Bunlardan öte II. Enternasyonal oportünist şefleri, proletaryanın bir ülkede iktidarı ele geçirse bile, bunu korumayı başarmasının olanaksız olduğunu söylerler. Onlara göre, proletarya kültürel açıdan geri durumdayken ve devlet aygıtını kullanabilecek deneyimli, yetişmiş personele sahip değilken, iktidarın fethi, boş bir girişim olarak kalacaktır ve değersizdir. Bu yüzden, proletarya partilerinin görevi, "ülkeyi yönetmeye yetenekli yetişmiş kimselerden ve yöneticilerden yeteri kadar hazır kadro"[31] oluşturmaktır. Aksi halde yüzyılların devlet yönetme deneyimine sahip ve kültürel olarak üstün olan burjuvazi iktidarı geri alacaktır. Bu nedenle -ve bu görevi yerine getirmek için- "ilk önce kapitalist rejimde kadroları yetiştirmek, sonra iktidara geçmek" [32] gerekir. Kapitalist rejim içinde, sosyalist toplum için gerekli kadrolar (deneyimli kadrolar), bir yandan ideolojik olarak eğitilirken (parti içi eğitimin amacı ve parti okullarının kurulması), öte yandan uygun her fırsatta, koalisyon hükümetleri yoluyla devlet yönetimine katılarak eğitilirler.
      Görünüşte oldukça mantıki ve kitabi görünen bu tezler karşısında Lenin şöyle demektedir:       Lenin, "eğer yenenlerin kültürel düzeyi, yenilenlerden daha yüksekse kendi kültürlerini bunlar üzerinde baskın kılarlar; eğer karşıtı geçerli ise, yenilenler kendi kültürlerini yenenler üzerinde baskın kılarlar"[34] derken, kültürün yerini kesinkes küçümsemediğini ortaya koymaktadır. Ama burjuvazinin "kültür tekelini" yıkmadan proletaryanın, gerçekte ileri ve yüksek olan kendi kültürünü olgunlaştırma ve yayma olanağına sahip olabilecek midir? Ve "kültür tekeli"nin temel dayanaklarından birisi olan devlet gücü karşısında, bu gücü ele geçirmediği sürece sürekli olarak edilgin kalmayacak mıdır? İşte Lenin, Marksist dünya görüşünde ifadesini bulan proletaryanın yüksek kültürünü temel alarak, proletaryanın devrimci bilincine, kararlılığına ve kendi devrimine sahip olma cesaretine güvenerek, nesnel koşulların bir devrim için -sistemin bütünü açısından- olgun olduğundan yola çıkarak "ilk moment"te politik iktidarın ele geçirilmesi gerektiğini saptamıştır. Böylece gündemin başına iki ana konu geçmiştir: Devlet ve devrim.




I.
MARKSİST-LENİNİST DEVLET TEORİSİ



      Lenin'in emperyalist dönemde, kapitalist üretim ilişkilerinin artık üretici güçlerin geliştiricisi olmadığı, tersine onların önünde engel oluşturduğunu saptamasıyla birlikte politik iktidar sorunu birincil sorun olarak ortaya çıkmıştır. Bu devlet (politik iktidar) ve devrim (politik iktidarın ele geçirilmesi) sorunlarını tüm tartışmaların ve çalışmaların odak noktası haline getirmiştir. (Bu bağlamda PCI -İtalyan Komünist Partisi- yöneticisi ve Komintern Yürütme Komitesi üyesi Gramsci'nin de aynı konuları birincil dereceden önem vererek ele alması doğaldır. Konumuz gereği, Gramsci'nin tezleriyle bağlantılı olarak, Marksist-Leninist devlet teorisini bir kez daha ele almak zorunlu olmaktadır.)

      Bu "kamu gücünü ve vergileri ödetmek hakkını kullanan memurlar"dır ve bu memurlar "toplumun organları olarak toplumun üzerinde yer alır."[37] Bir bütün olarak -asker, sivil- bürokrasi olarak tanımlanan bu memurlar kesimi, devlet aygıtının işleyişini sağlarlar ve onun somuttaki görünümleridirler. Bu yüzden onların otoritesi, herhangi bir bireyinkinden ya da Engels'in deyimiyle söylersek gentilice örgütlenmenin organlarının otoritesinden çok daha büyüktür.
      Devlet, özel silahlı adamlara dayalı bir zor aygıtı olarak, toplum üstünde, ama aynı zamanda toplumun düzenleyicisi olan zor organıdır. Bu uzlaşmaz sınıfların mevcudiyetinden doğan bir organın sınıfsal niteliği ile birlikte ele alınmalıdır. Yani devlet, doğrudan sınıfsal bir niteliğe sahiptir. Belli bir toplumda egemen konumdaki (ekonomik olarak) bir sınıfın egemenliğinin ifadesi olarak devlet, birincil olarak egemen sınıfın çıkarını korumak ve sürdürmek zorundadır ve bu onun temel işlevidir. Bu yüzden bir devlet, her zaman ve her yerde egemen sınıfın devleti olarak anılır. (Köleci devlet, feodal devlet, burjuva devlet, proleter devlet).       En gelişmiş haliyle burjuva devlet aygıtını ele alan Marks ve Engels, devletin işlevlerini şöyle ifade ederler:       "Devlet gücü, aynı zamanda ekonomik bir güçtür." [42] Yani devlet, bir zor aygıtı olarak, iktisadi evrim üzerinde etkide bulunur.       Sözün özü,"devlet, egemen sınıfların baskı aygıtıdır."[44]
      Burada hemen devletin bir zor aygıtı olduğu açığa çıkıyor. Ancak "baskı"nın ikili durumu gözönüne alınmalıdır, yani yasal zor ve açık-askeri zor. Fakat bu kavramlar, sadece bir takım polemiksel görüşler için özel bir değere sahiptir. Gerçeklikte ise zorun fiili durumu açısından "yasal" ve "yasa-dışı" ayrımı, egemen sınıf için sözkonusu değildir. Belli bir dönemde mevcut yasalar, bazı devlet uygulamalarına hukuksal dayanak sağlamaz iken, bu uygulamalar egemen sınıf için gerekli olduğunda, kolayca yaratılabilir. (Politik gücün yasama-yürütme ve yargı bütünselliği olması esprisi.) Bu nedenle Marksist-Leninist literatürde zor, iktisadi evrime göre tanımlanır ve iktisadi evrime uygun ve onun önünü açan zor devrimcidir, ilericidir ve meşrudur. Bunun dışındaki zor uygulamaları, özel silahlı adam müfrezelerince yapılmasının alt ayrımları, taktik ve teknik önemden öteye geçemez. Genellikle "yasal" ilan edilen devlet uygulaması, mevcut güçler dengesine göre ve egemen sınıfın kendi çıkarını genel çıkar olarak sunup topluma kabul ettirdiği dönemlerde oluşturulmuş yasallığa uygun (olağan) mahkemeler ve olağan dönemin silahlı gücünün biri olarak polis gücü ile çakışır. Askeri gücün, yani ordunun devreye girmesi, sadece diğer özel silahlı gücün (polis vb.) yetersiz kalması durumunda olur ve bunu ifade eder. Ve bu durumun tarihsel niteliği taktik önemdedir.
      Marksist-Leninist literatürde "baskı"nın "yasal ve yasa-dışı" ya da "polisiye-militer" ayrımının yer almaması devletin niteliği ve özü yönünden önemlidir. Kimi "siyasal bilimciler"(!)in yaptığı bu ayrımlar, en fazla metodojik nitelikte olabilir ve konunun anlatımı için bir değeri olabilir. Bundan öte bir çaba ve sonuç çıkarma, devletin baskısını meşrulaştırmak (iktisadi evrime karşın) ve devletin sürekli ve kalıcı olduğunu, yani onun evrenselliğini ilan etmekten öteye gitmeyecektir. Marksizm-Leninizm açısından, devlet gücü, iktisadi evrime uygun yöndeyse, onun müdahalesi (ekonomik, sosyal, politik, kültürel, ideolojik) açık bir dayatma şeklinde olmayacaktır. Yalnız siyasal zorun, mevcut toplumsal düzene karşı olmayan, yani onu kabul eden kesimler açısından "meşru" kabul edilmesi ile toplumsal düzene karşı olanlara karşı "kaba güç" olarak uygulanması, birbirinden ayrılmalıdır. Yine de, her zaman devlet gücü, egemen sınıfın tek tek bireyleri de dahi olmak üzere, tüm toplum üzerinde yer alan bir siyasal zor gücü, makinasıdır.       Görüldüğü gibi, devlet, egemen sınıfın emrinde bir baskı, zor aygıtı olarak her zaman ve her sınıf ve tabakaya karşı sürekli zor, yani daha anlaşılır biçimde söylersek açık askeri zor uyguladığı söylenemez. İkinci olarak, devlet, toplumdan doğduğundan ve toplumsal çatışmaları frenlemek gereksinmesinin ürünü olduğundan, bir yere kadar "kamusal" niteliğini korur. (Kamu çıkarı esprisi) Ancak tüm bunlar, toplumsal, ekonomik ve siyasal çelişkilerin keskinleştiği dönemlerde, yani bunalım dönemlerinde büyük ölçüde değişir ve devletin gerçek niteliği tüm açıklığıyla görülür. Çünkü "bunalmlar, daima mevcut çelişkilerin ancak geçici ve zora dayanan çözümleridir. Bunlar, bir süre için bozulmuş dengeyi tekrar kuran şiddetli patlamalardır." [46]
      Bunalım dönemlerinde devlet gücünün gerçekliğe yönelmesi, onun baskıcı niteliğinin görünür (açık) olması önemlidir. Bunalım dönemlerinde, Engels'in deyişiyle "metafizik kutup karşıtlar"[47] ortaya çıkar. Ve devlet gücü, hemen hemen tüm "yasal" dayanaklarından kurtulur ya da en azından "yasal" dayanakları bir yana bırakarak toplumun karşısına çıkar. (Ve yeni yasalar, ancak bu uygulamanın ardından gelen ve uygulamayı "meşrulaştırmaya" hizmet eden bir niteliğe sahip olur.) Devletin bu uygulaması (buna açık zor uygulaması demek pek yanlış olmayacaktır) egemenlik için mücadele eden sınıflar için birincil dereceden önemlidir. O ana kadar sürdürülen mücadele biçimleri, bizzat egemen sınıfın zoru, şiddeti ile engellenmeye ve yok edilmeye çalışılmaktadır artık. Bu ise, egemenlik için mücadele eden sınıf/sınıfların zora, şiddete başvurmasını kaçınılmaz kılar, yani silahlı aksiyonun nesnel koşulları ortaya çıkmıştır. Artık egemen sınıf, zora dayanan bir eylemle, yani devrimle (ihtilâlle) alt edilmek zorundadır.       Bu Marksist-Leninist saptama egemen sınıfın egemenliğini yanlız ve yanlız devlet gücü ile, siyasal (açık yada gizli) zor ile sağladığı ve sürdürdüğü demek değildir. Böyle bir yaklaşım, bir toplumda ekonomik ve politik güç dışında diğer üstyapının hiçbir önemi olmadığı demektir. Egemen sınıf, egemenliğini ekonomik ve ideolojik etmenlerin yardımıyla da sağlar, korur ve sürdürür. Ancak tüm toplumu alt-yapısından üst-yapısına kadar etkileyen bir bunalım ortaya çıktığı zaman, devlet gücü herşeyi belirler. Ve bu yüzden tüm egemenlik için mücadele devlet gücü etrafında -devlete gücünü kullanarak ya da onu yıkarak- yoğunlaşır.
      Yine de egemen sınıf ile egemenlik için mücadele eden sınıf/sınıfların karşılıklı olarak birbirlerini alt edemedikleri durumlar ayrıca incelenmelidir. Nasıl ki, devlet gücünün açık faaliyeti sözkonusu olduğu dönemlerdeki devlet biçimleri diğer dönemlerdeki devlet biçimlerinden farklı ise, bu denge durumunda da farklılık ortaya çıkar. Ancak bu farklılık, devletin biçimiyle sınırlı kalmaz, onun sınıflar karşısındaki konumunu ve işlevini de etkiler.       Bonapartist devlet, sınıflardan özerk ve arabulucu, hakem konumunda görünür. Bu görünüm, devletin baskı aygıtı niteliğini kaldırmadığı gibi, bizatihi bu niteliğinin her sınıfa karşı ortaya çıkarılması ile sağlanır. Ancak bu Bonapartizmin faşizm olduğu anlamına gelmez. Bonapartizm ile faşizm aynı değildir. Faşizm, emperyalist dönemde, yani kapitalizmin sürekli ve genel bunalımlar çağında burjuvazinin bir yönetim biçimidir, ama tüm olarak burjuvazinin değil, onun bir bölümünün, finans-kapitalin en gerici, en emperyalist, en şovenist unsurlarının açık terörist diktatörlüğü olarak bir devlet biçimidir. Bu yüzden sınıflar arası "denge" oluşturuculuğu bir yanılsamadır. Ama diğer burjuva devlet biçimlerine göre, devlet gücü çok daha yaygın ve geniş kullanıma sahiptir; bir başka deyişle, finans-kapital ve hatta bunun bir kesimi dışında tüm burjuvaziyi de kapsayacak kadar geniş bir zor uygulaması sözkonusudur. Bu yönü ile faşizm Bonapartizme yaklaşsa da, devletin denetiminin finans-kapitalin belli kesiminin elinde olmasıyla ondan ayrılır. Kısaca, Hitler, Mussolini, Franco vb. faşist liderler, asla bir Bonapart değildir.
      Bir bütün olarak bir toplum ele alındığında, o toplumun evrimi içinde devletin de değişik biçimler aldığı gözlenebilir. Bu iktisadi evrime göre izlenebilecek değişmelerdir. Bir başka deyişle, devlet biçimi, toplumun iktisadi evrimine, bu evrimde ortaya çıkan bunalımlara ve bu bunalımların niteliğine bakarak kavranabilirler. Bunu genel olarak bir toplumdaki mevcut üretim ilişkileri ile üretici güçler arasındaki çelişkinin evrimi olarak ifade edebiliriz.
      Bir toplumda, mevcut üretim ilişkileri üretici güçlerle çatışma halinde değilse, tersine onları olanca "hız ve bereketiyle" geliştiriyorsa, böyle dönemlerde devlet gücü (siyasal zor) eski üretim ilişkilerine bağlı ve direnen kesimler üzerinde uygulanır (diktatörlük). Bunun dışında devlet gücü "yansız" bir görünümde, "genel çıkarların" koruyucusu ve en az müdahalecisi durumundadır (demokrasi).
      İnsanlık tarihinde, üretici güçlerin belli bir evriminden sonra ortaya çıkan işbölümü giderek sınıfların ortaya çıkmasına ve uzlaşmaz sınıf çelişkilerinin de devletin doğmasına yol açtığını daha önce söylemiştik. İktisadi evrimde köleci toplumun ortaya çıkması, aynı zamanda ilk devletin görünür olmasıdır. Köleci toplumun ilk evrelerinde, topluluk içinde büyük farklılaşma (ekonomik ve siyasal güç olarak) olmadığından, devlet çok gelişmiş değildir. Zaman içinde kölelerin sayısındaki artış ve köleciler arasındaki eşitsizliğin (köle sayısı şeklinde servet eşitsizliği) gelişmesi devlet işleyişinde yetkinleşmeyi getirirken, üretimin yaygınlaşması devletin işlev ve kurumlarını çoğaltmıştır.
      İlk zamanlar köleci toplumun devlet örgütlenmesinin nasıl olduğu fazlaca önemli değildir. Ancak bunun tüm köle sahipleri ile aynı toplumun bireylerinin (köleler dışındaki yurttaşlar) ortak bir yönetime sahip oldukları ve toplumdaki çelişkilerin antagonizma kazanmadığı ilk evreleri düşünülürse, bu dönemdeki devlet biçiminin demokratik olduğunu söylemek pek yanlış olmayacaktır. Bir başka deyişle, köleler dışında kalan tüm kesimler devletle uyum içindedir ve devlet onların çıkarlarını, genel çıkar olarak savunmaktadır.
      Tunç savaş arabalarının üretimi ve bunlara sahip olanların zamanla -ki bu zaman oldukça kısa sürmüştür- daha çok köle sahibi oldukları, daha çok özel silahlı adamlar besledikleri ve böylece daha da zenginleşip, güçlendikleri açıktır. Ve aynı şekilde köle sahipleri kendi içlerinden birini başkan yapmaları ve tüm devletin ya da sitenin onun kişiliğinde simgeleşmesi doğal bir gelişme olarak kabul edilebilir. Bu boyutu ile bir monarktan ve monarşiden söz etmek mümkündür.
      İlk anda toplumdan doğan ve giderek ondan bağımsızlaşan devlet, ilk dönemde kaçınılmaz olarak sınıflar karşısında "tarafsız" görüneceği gibi, köle sahiplerinin tek tek bireylerine karşı da bu "tarafsızlık"ını korur. Bunu belli bir dönemde bir tek kişinin yerine getirebilmesi, üretimin mevcut seviyesine uygun düşer. Çünkü azgelişmiş bir üretim, azgelişmiş bir işbölümü ve azgelişmiş bir devlet örgütlenmesi demektir.
      Şimdi köleci toplumun ve köleci devletin evrimini eski Yunan'daki Atina sitesinin evrimiyle ele alarak görelim:
      Atina'da site örgütlenmesi, üretimin ve işbölümünün göreli gelişmişliğine denk düşen bir gelişkinliğe sahiptir. [*1] Tarım, hayvancılık, zanaat olarak ana üretim dalları, kendi içinde zenginleşmiş ve giderek bu üretim kolları yanında ticaret gelişmiştir (tüccarların tarih sahnesine çıkışı). Toplum iki ana sınıftan oluşmaktadır: Köleler ve köle sahipleri. Ancak toplumda köle sahibi olmayan küçük tarımcılar, zanaatçılar ve tüccarlar gibi "özgür" insanlar da vardır. Diyebiliriz ki, köleci toplum, salt iki sınıftan meydana gelmemiştir. Genel olarak bir toplumda bir üretim ilişkisi egemendir. Ve bizzat bu ifadedeki "egemen" sözcüğü, o toplumdaki tek ilişki olmadığını ifade eder. Ancak toplumda bir önceki toplumdan gelen "kalıntılar"ın ve bir üst toplumun "nüveleri"nin bulunması toplumsal yapının işleyişini dolaylı olarak etkiler. Köleci toplumda, gerek ilkel komünal toplumdan kalma ilişkiler, gerekse feodalizme doğru evrilecek ilişkiler mevcuttur. Bundan öte küçük-meta üretimi ile tüccar sermayesi de, feodal ve kapitalist toplumda olduğu gibi, mevcuttur. Bunların oluşturduğu sınıf ve tabakalar, belli bir toplumun işleyişinde bazı etkilerde bulunmuşlardır, ama temeli değiştiremeyeceklerinden ve özsel etkileri olamayacağından bir ölçüde ihmal edilebilir nicelik olarak düşünülebilinir. Köleci toplumda, deyim yerindeyse, ana iki sınıf dışındaki "ara tabakalar" (ya da "marjinal sektörler"), toplumun siyasal ilişkilerine katılabildikleri oranda ele alınmak durumundadır.
      Köleci üretim ilişkilerinin egemen olması, "ara tabakalar"ın da belli oranda buna uygun biçim aldıklarını söylemek yanlış olmayacaktır. Bu bağlamda, bir tüccar en azından ev işleri için köle kullanmak durumundadır. Bundan öte ticaretle uğraşan köleciler de mevcuttur. Bu yüzden bu iki kesim arasında ayrım yapılması gerekirse, küçük ve orta tüccarlar ile büyük tüccarlar şeklinde bir ayrım yapılabilir.
      Atina'da toplumsal yapının bu oluşumu kimi yazarlarca bazı kategorik ayrıma tabi tutulmuştur. Bu ayrımlar o dönemin kendi tasnifinden çok, belli bir yazının (sosyolojik, politik, ekonomik, kültürel, vb.) bir terminolojik birliği olarak yapılmaktadır. Bu tür kategorileştirmeden birine göre köleci toplum dört sınıfa ayrılır: 1) Aristokratlar (toprak sahibi köleciler), 2) Orta-sınıf (tüccarlar, zanaatçılar, şarap ve zeytinyağı üretimindeki köle sahipleri), 3) Alt-tabaka (bireysel üretici, özgür ücretli çalışanlar), 4) Köleler. Böyle bir ayrımın, anlatım yönünden yararı açıktır.       Aristokratların bu engel niteliği, devletin biçiminin de değişmesine yol açmıştır. Devlet gücünün kullanımının yaygınlaşması ve aristokrasi içinde zümreleşmenin artması, yönetimin oligarşik nitelik almasına yol açmıştır. Oligarşik yönetim, toplumdaki farklılaşmanın, yani sınıfsal farklılaşmanın iyice keskinleştiği, köle sahibi sınıf içinde zenginlik farkının iyice büyüdüğü ve bu kesiminin "en zenginler" haline gelerek, tüm toplum üzerinde egemenlik kurdukları yönetimdir. Bir başka deyişle, egemen sınıf, bir yandan diğer sınıflarla çatışma içindeyken, bir yandan da kendi içinde zümreleşmekte, servetin belli ellerde merkezileşmekte olduğu dönemin yönetim biçimi oligarşik yönetimdir. Bu yönetim, toplumdaki çelişkilerin had safhaya çıktığının bir ifadesidir. Tüm toplumun -aristokratların oligarşi dışındaki kesimleri de dahil- oligarşiye karşı tepkisi yoğunlaşır. Çatışma giderek bir iç savaş halini alır. Bu durumda geniş halk kitleleri galip geldiğinde demokratik yönetim oluşturulur. Aksi durumda oligarşi varlığını sürdürür. Ancak her iki gücün denge durumları olabileceği gibi, bir iktidar boşluğu da olabilir. Hangi nedenle olursa olsun, genellikle oligarşiden demokrasiye geçişte, bir ara yönetim, geçici bir biçim olarak tiranlık ortaya çıkmaktadır.
      Burada Eski Yunan'daki siyasal ve toplumsal görüşleri kısaca anımsatmakta yarar vardır. O dönemin düşünürlerinden Aristoteles üç devlet biçiminden söz etmektedir: 1) Monarşi: Bütün iktidarın bir tek adamda toplanması; 2) Aristokrasi: Egemenliğin sınırlı bir vatandaşlar sınıfından oluşması; 3) Demokrasi: Bütün iktidarın bütün vatandaşların iradesinden doğması. Aristoteles'e göre, bu üç rejim, soysuzlaşarak (dejenere olarak) tiranlık, oligarşi ve demagoji olur. Yine o dönemin düşünürlerinden Polybios'a göre, insanlar siyasal hayatlarının ilk safhasında ataerkil bir monarşi ile yönetilmişlerdir. Monarşik devlet sonunda soysuzlaşıp tiranlık halini almıştır; bunun üzerine aristokrasi ayaklanmış ve sonunda oligarşik bir hükümet kurulmuştur. Daha ilerki aşamada ise, halk kitleleri ayaklanarak demokrasiye, oradan da iç karışıklıklar yüzünden yine tiranlığa geçilmiştir. Polybbios'a göre bu süreç bu geçişlerle sürekli yinelenir. Eflatun (Platon) ise gelişimi şöyle ele alır: İdeal bir site, çok eski tarihlerde mevcuttu ve bu dönem "altın çağ"dı. Bu çağdan sonra "timokrasi" dediği "gümüş çağı" gelmişti ve burada savaşçılar bilgelerden üstün çıkmıştır. Sonra savaşçılar arasında zenginlik hırsı alıp yürümüş, böylece insanlar bakır çağına, yani oligarşiye ulaşmışlardır. O zaman yoksullar kendilerini saymışlar ve sayılarının zenginlerden fazla olduğunu görmüşler, oligarşi demokrasi biçimine girmiştir. Bu da, demir çağdır. Fakat demokrasi de yozlaşıp, anarşi halini almış, bu da tiranlığı doğurmuştur.
      Görüldüğü gibi eski Yunan düşünürleri, genel olarak ideal bir yönetim biçimini çok eski tarihe ait olarak ele alırlar. Buna ilkel komünal dönem demek yanlış olmayacaktır. Sonraki gelişme, bir geçiş dönemi olarak monarşi şeklinde olmaktadır. Bu olumsuzlanarak tiranlığa ve tiranlık yıkılarak aristokrasiye, aristokrasi olumsuzlanarak oligarşiye dönüşerek gelişmektedir. Oligarşi sonrası demokrasidir. Ve "ehven-i şer" bir biçim olarak ifade edilen "en az mahzurlu" biçim demokrasidir. Ancak yine de geçicidir ve tiranlık-oligarşi olarak sürer. Her durumda tiranlık, Yunan sitelerinde kişisel otorite ile bir sınıflararası uzlaşma sağlama çabası olarak gündeme gelmiştir. Bütün tarihsel süreç ele alındığında, tiranlık ve köleci toplumun dağılması ve feodalizme geçişi öngören durumun bir devlet biçimi olarak görünmektedir. Bir bakıma oligarşik yönetimin bir evrimidir.
      Atina'da böyle bir "denge" durumu, devletin sınıflardan göreli bağımsız olduğu bir dönem Solon ile başlar. Solon bir yönetici memur (arkhan) olarak sınıfsal çatışmaların üstünde yer alan ve bu sınıfların uzlaşmasının yöneticisidir. Bu uzlaşma döneminde Atina'da iki üretim biçimi yan yana görülür: Kölelik ve feodalite. Ancak feodalite, yeterince gelişmediğinden ve uzlaşmalara gitmek durumunda olduğundan siteyi ele geçiremez. Zaten feodalizm tarımsal üretim tarzı olarak şehirleri değil kırları temel almak durumundadır. Yine de her uzlaşmalı geçiş gibi, eski düzenin egemen unsurları uzun süre varlığını korur ve hatta zaman zaman eski gücüne kavuşmak için karşı hareketlere bile girişir. Ancak iktisadi evrime ters düştüğünden, iktidarı yeniden ele geçirse bile, bunu uzun süre koruyamaz.
      Atina'da "uzlaşma" olgusu, sitenin gelişimini uzatmış ve devlet biçiminin de geçiş evrelerine uygun biçimler yaratmıştır. İşte Peisistestos'un tiranlığı bunların ilkidir ve süreç feodal demokrasiye doğru ilerler (Perikles dönemi). Bu sıralarda başlayan Peloponnes savaşları ile Yunan siteleri düzenli bir evrimle feodalizme geçemezler. Roma işgaline kadar süren bu savaşlar, Roma'nın (dış istilacı güç) işgali ile sona erer, ama bu son, tüm Yunan sitelerinin Roma tarafından ortadan kaldırılmasıyla gerçekleşmiştir. Böylece Yunan köleci toplumu tarih sahnesinden silinir. (Hemen hemen benzer bir gelişme Roma'da da ortaya çıkmıştır.) Ve tarihte yeni bir dönem, feodal dönem başlar.       Feodal üretim ilişkilerinin üretici güçlerle, belli bir zamandan sonra, çatışma içine girmesi, bu ilişkilerin üstünde yükselen üst-yapıda da değişime yol açmıştır. O güne kadar feodaller arasında bir uyum (ya da consensus) ifade eden devlet biçimi, feodaller arasında zümreleşmenin ve sayısal olarak azalmanın bir ürünü olarak değişir. "Bir yandan zengin toprak sahiplerinin, tefecilik yüzünden yıkımı, öte yandan küçük üreticilerin büsbütün yoksullaşması, büyük miktarda para-sermayenin oluşumuna ve yoğunlaşmasına yol açmıştır."[53]
      Ortaya çıkan para-sermaye birikimi -ki bu salt tefecilerde değil, aynı zamanda tüccarlarda da birikir- kapitalist üretim ilişkilerinin uç verip yayılmasını sağlar. Öte yandan tefecilik tarafından mülksüzleştirilen feodal beylerin sayısı artarken ve böylece genel olarak feodal beylerin sayısı azalırken, küçük üreticilerin yoksullaşması ve mülksüzleşmesi kentlere göçü hızlandırmaktadır. Böylece devlet aygıtının daha az sayıda feodal beyin elinde kalması, onun oligarşik nitelik almasına yol açar. Artık feodaller arası uyum (ve bir bakıma feodal demokrasi) ortadan kalkmıştır. Feodallerin artan gereksinmelerini doyurmak için artan oranda nakit paraya gereksinme duymaları serflerin çalışma ve yaşam koşullarının en had safhaya kadar zorlaşmasına neden olmuştur. Öte yandan gelişen burjuvazi de feodal beylerin istemleri doğrultusunda vergilerin artırılmasıyla oluşan bir baskı altındadır. Serflerin mevcut duruma karşı tepki göstermesi, devlet aygıtının olanca ağırlığıyla kullanımını gerektirmiştir. Bu aynı zamanda feodal devlet aygıtının daha da güçlendirilmesi ve homojenleştirilmesi demektir. Serflere karşı kullanılan zorun uygulayıcısı olan "özel silahlı adam müfrezeleri"nin sayısal artışı devlet harcamalarının (kamu harcamaları) artmasına yol açmıştır. Bu ise, kamu gelirlerinin artırılması olarak vergilerin artırılması demektir. Bu, doğrudan nakit paraya sahip olan burjuvaların artan vergi sorumluluğu altına sokulmaları demektir. Bu andan itibaren artık devlet, tüm aygıtıyla, feodalizmi ve feodal ayrıcalıkları korumak ve sürdürmek amacıyla sahnede en önde yer almaktadır.
      Feodalizmdeki bu gelişmenin yanında, yeni üretim ilişkisi olarak kapitalizmin gelişimi de gündemdedir. Kapitalist üretim o zamana kadar mevcut olan feodal bey-serf ilişkisi dışında bir ilişki yaratmıştır: Kapitalist-ücretli işçi ilişkisi. Bu ilişki tüm toplumda devrim yapıcı etkiler yaratmıştır. Kapitalist üretim ilişkilerinin gelişmesine paralel meydana gelen değişiklikler karşısında feodalizmin yapabileceği tek şey, elinde tuttuğu zor aygıtını artan oranda ekonomik amaç için kullanmaktır. Ama feodal beylerin kendi varlıklarını korumak için giriştikleri her hareket, karşı bir hareket yaratmakta geçikmemiştir. Bu durumda yürütme gücünü, o güne kadar şu ya da bu biçimde, ama işlevsiz olarak varlığını sürdüren kraliyetin eline teslim etmek, feodaller için kaçınılmazdı. Bir bakıma sınıf mücadelelerinin büyük bir toplumsal yıkıma yol açmasını engellemek için "sınıflar üstü" bir "hakem" yaratılmaktadır. Ancak devletin bu biçimi, Engels'in deyimiyle "aristokratlarla burjuvazi arasında denge sağlayan"[54] mutlak monarşiler uzun bir süre var olamazdı. Bu biçim giderek devlet iktidarının yeni bir bölünmesiyle sona erdi. Bu yeni durum yasama ile yürütmenin (ve dolayısıyla yargının) birbirinden ayrılmasıydı.       Ancak feodalizmden kapitalizme geçişin, devlet konusunda tek bir biçim oluşturduğu söylenemez. Genel kural olarak, kapitalist üretim ilişkilerinin temelde egemen olmasına paralel ortaya çıkan üst-yapı değişiklikleri, bütünsel bir dönüşüm sağlayamamaktadır. Bu dönüşümü engelleyen ve parçalı hale getiren devlet gücüdür. Bu durumda devletin ele geçirilmesi kaçınılmaz olarak başat bir sorun olmaktadır. Ama bu "ele geçirme", her yerde devrimci bir tarzda olmamıştır. Fransa'da kitlesel bir ayaklanma ile, devrimci tarzda iktidar ele geçirilirken; İngiltere'de özel silahlı güçlerle (Cromwell hareketi ve 1649 Devrimi), Almanya'da feodalitenin eritilmesi ile gerçekleşmiştir. Bu farklılığa rağmen, her yerde "güçler ayrımı" gerçekleşmiştir.
      Yasama gücü olarak parlamentonun oluşması ve yetkilerinin yürütmeye göre daha fazla olması, geniş halk yığınlarını etrafında toplamış ve onların çıkarlarını "genel çıkar" olarak kendi çıkarlarıyla bütünleştirmiş burjuvazinin yararınaydı. Bu burjuvazinin çıkarınaydı, çünkü feodallerin denetiminde olan yürütme gücünün yetkisi ancak bu yolla sınırlanabilirdi. Son durumda yürütme gücünün de burjuvazinin eline geçmesi de, tek bir biçimde olmamıştır. Kimi yerde tedrici geçişle ve yürütme gücünü kullananların burjuvazi tarafından satın alınmasıyla gerçekleşirken, kimi yerlerde halkın silahlı ayaklanması ile feodallerin tasfiyesiyle gerçekleşmiştir. (Bu açıdan 1779 Fransız Devrimi'nde giyotin, bu tasfiyenin bir aracı olmuştur.) [*2]
      Burjuvazinin egemenliğinin yasama ve yürütme gücünde ortaya çıkmasına paralel, yargı gücü de onun eline geçmiştir. Yargı gücü, burjuvazinin hukuk ilkeleri (yasama organınca) yasallaştırılmasıyla birlikte denetime alınmıştır. Burjuva hukuku, özde burjuva mülkiyetinin, kapitalist mülkiyetin bir ifadesidir, ama yalın anlamda burjuvazinin "çıkarını" ifade etmez.       Egemen olan kapitalist üretim ilişkileri feodalizmden devraldığı üretici güçleri hızla geliştirmeye başlamıştır. Ancak daha önceki üretim ilişkileri gibi, belli bir evreden sonra üretici güçlerin gelişiminin, bizzat kapitalizm tarafından engellenmesi gündeme girer. Bu yeni evreyi kısaca tekelci kapitalizm ya da emperyalizm olarak adlandırmaktayız. Bu evrede tekellerin ve mali sermaye ile birleşmiş sanayi sermayesinin oluşturduğu finans-oligarşisinin ortaya çıkması, burjuva toplumunun kendi iç evrimini tamamlaması demektir. Tekelci döneme kadar, temel olarak, doğrudan üreticilerin mülksüzleştirilmesiyle gelişen kapitalizm ve sermaye birikimi, artık finans-oligarşisi dışındaki tüm kesimlerin, elinde az çok servet bulunan herkesin mülksüzleştirilmesine dönüşmüştür.       Yine Marks, hisse senetli şirketlerin ortaya çıkmasını irdelerken şunları söylemektedir:       Temelde, üretim ilişkilerinde meydana gelen bu değişmeler giderek burjuva toplumunun tüm alanlarına yayılır ve yeni bir biçim ortaya çıkar. Sermayenin artan yoğunlaşması ve merkezileşmesi, devlet gücünün daha da merkezileşmesi ve sermayenin yoğunlaştığı ellerde yoğunlaşması ile birlikte oligarşik nitelik alır. Temeldeki değişmelerin gerekli kıldığı "devlet müdahalesi" için bu biçim kaçınılmazdır. Artık serbest rekabetçi dönemin burjuva yönetim biçimi olan demokrasi -ki yasama gücü yürütme karşısında önde gelir- yerini oligarşik yönetimlere bırakmıştır.
      Bu gelişme temel olarak üç etmene bağlıdır: Birincisi, sermayenin yoğunlaşıp merkezileşmesi sonucu tekellerin ve finans- kapitalin ortaya çıkması; ikincisi, ulusal sınırlar içinde olağanüstü boyuta ulaşan sermayenin ihraç edilmesi ve böylece kolonyalist sömürgecilikten farklı olan emperyalist sömürgeciliğin ortaya çıkması. Hilferding emperyalizm olgusunu ve sonuçlarını şöyle ifade eder:       Üçüncü etmenise, sayısal olarak iyica azınlığa düşen egemen sınıfın bir bölümünün (finans-kapital)tüm toplumsal sınıf ve tabakalardan uzaklaşması, yani toplumdan giderek tecrit olması ve diğer sınıf ve tabakaların bu duruma tepkilerinin yoğunlaşmasıdır. Bu durumda, devlet gücünü kontrol eden finans-kapital, bu tepkilere karşı "düzenin" korunması olarak artan oranda devlet gücüne, yani zora başvurur. Bu, bir yandan devlet gücünün artan oranda yetkinleştirilmesi ve güçlendirilmesi sonucunu doğururken, öte yandan da egemen gücün siyasal tecritinin nesnel koşullarını olgunlaştırır. Bu güne kadar güçler ayrımı doktrinine dayanan ve demokratik kurallarla yürütülen devlet biçimi değişmek zorundadır. Çünkü demokrasi, onun egemenliğini tehlikeye sokacak unsurlar içerir. Bur durumu Marks, 1848 Fransız Anayasası'nı tahlil ederken şöyle belirtir:       Böylesine bir tehlikeye finans-oligarşisinin uzun süre sessiz kalacağını düşünmek saçma olur. Bu yüzden, sonuç, yasama gücünün yetkilerinin sınırlandırılması ve buna karşılık yürütme gücünün güçlendirilmesidir. (ABD'de yasamanın yürütme karşısındaki durumu buna açık bir örnektir.)       Yasama organı ile yürütme organı arasındaki ilişkilerin değişmesi, o güne kadarki "sınıf dengeleri" arayışının da sonu olmuştur. Çeşitli sınıf ve tabakaların temsilcilerinin yer aldığı parlamento ve bunun denetiminde ve bundan çıkan hükümet (yürütme organı) sınıflar arasındaki güçler dengesini en açık biçimde yansıtıyordu. Çoğu zaman ortaya çıkan koalisyon hükümetleri bu dengelerin dışa vurumundan başka birşey değildi. Ama sermayenin hızla yoğunlaşıp merkezileşmesi ile ortaya çıkan finans-kapital için bu koalisyonlar, her şeyden önce kârlarını başkalarıyla paylaşmak anlamına geliyordu. Öte yandan da sermaye ihracı ile dünya çapındaki faaliyetlerde çıkan sorunların çözümlenmesinde bu "güçler dengesi" çoğu zaman finans-kapitalin çıkarlarına ters durumların ortaya çıkmasına yol açıyordu. İç ve dış koşullar böylesine bir yönetimin gereksinmeleri karşılamadığını kısa bir süre sonra göstermiştir. Böylece yürütmenin güçlendirilmesi süreci başladı. Bu sürecin -geçiş süreci olarak- zamanı, ülkelere göre değişiklikler göstermesi yanında, tek tek ülkelerde de çok kısa da sürmektedir. Ve gelişme doğru bir çizgi izlememiş, yer yer geri dönüşlere yol açmıştır. Örneğin, Fransa'da değişik zamanlarda ortaya çıkan anayasa bunalımları, bu gelişme evrelerini net biçimde ortaya koyar.
      Fransa'da, Paris Komünü sonrası yıllar, başlı başına finans-kapitalin ve tekelci kapitalizmin gelişme ve güçlenme yılları olmuştur. 1875 yılında kabul edilen anayasa ile başlayan ve adına "III. Cumhuriyet" denilen dönem, oldukça uzun bir dönem olup, sürekli değişen bir "güçler dengesi" dönemidir. Bir başka deyişle dengenin kararsız niteliği başattır.
      III. Cumhuriyet döneminin anayasası iki meclisten oluşan, yani senato ve temsilciler meclisinden oluşan bir yasama gücünü temel almaktaydı. Bakanlar, yani hükümet üyeleri bu meclislere karşı sorumluydular ve Cumhurbaşkanı iki meclis tarafından 7 yıllık süre ile seçiliyordu. "Genel oy"a dayalı seçimler, meclislerde tüm ulusal sınıf ve tabakalara temsil edilme olanağı tanıyordu. Yasamanın yürütmeyi denetlemesi ve ondan güç alması, tüm çıkarların belli bir dengede tutulmasına bağlı olan hükümetler kurulmasına olanak sağlıyordu. Bu döneme "koalisyon hükümetleri" dönemi demek pek yanlış olmayacaktır. 1877-79 yılları arasında beş başbakanın görev alması bunu göstermektedir. [*3]
      Oldukça uzun süren bu III. Cumhuriyet dönemi, burjuvazinin yasam gücünün ezilen sınıflara sağladığı (genel oy aracılığıyla) avantajları ortadan kaldırmak için ileriye doğru yaptığı bir hamlenin ürünüdür. Burada burjuvalaştırılmış ya da satın alınmış aristokratlara dayanan bir senatonun oluşturulması, ezilen sınıfların temsilciler meclisinde -tek meclis olarak- sayısal çoklukları yüzünden elde edebilecekleri zaferleri engellemeyi hedef alıyordu. Bir bakıma yasama gücünün yetkilerinin sınırlandırılmasının yasama gücü içinde bulunmuş bir çözümü idi. Ancak bunun finans-kapitalin işine yaramadığı bir süre sonra görüldü. Bu dönemde pek çok hükümet bunalımlarının patlak vermiş olması ve zaman zaman sol hükümetlerin işbaşına gelmesi (1930'ların Halk Cephesi) bu dönemdeki "istikrarsızlık"ın görüngüleridir. Üstelik Fransa, bu dönemde iki paylaşım savaşına girmiştir. II. yeniden paylaşım savaşının getirdiği ortam, III. Cumhuriyet anayasasının değişmesi gerektiğini ortaya koymuştu. Fransız finans-kapitalin çıkarı, doğrudan "ademi merkeziyetçilik" yerine "merkeziyetçi" bir yürütmenin olmasındaydı. Bunu en açık bir biçimde De Gaulle ifade etmiştir.
      "IV. Cumhuriyet" denilen yeni dönemde yasama gücü yürütmeyi yine denetleyen durumundadır, ancak göreli olarak sınırlandırılmıştır. Bu da, iki meclis yerine tek meclis oluşturulması ile sağlanmıştır. De Gaulle yürütmenin güçlendirilmesi yönünde tüm çıkışlarına rağmen, savaş yıllarından gelen "Direniş Hareketi"nin gücü ve burdaki koalisyon (işbirliği) buna olanak tanımamıştır. Özellikle Fransız Komünist Partisi (FKP) kitle üzerinde büyük bir prestije sahiptir. Bu durumda yasamanın yürütme üzerindeki görece üstünlüğü bu dönemde de sürmüştür. Böylece Cumhur-başkanı De Gaulle'ün kişisel otoritesine bağlı olarak fiili bir yürütme gücü ortaya çıkmıştır. Ancak Fransız emperyalizminin sömürgelerde karşılaştığı sorunların artması yeni bir bunalıma yol açmakta gecikmemiştir. 1954 Dien Bien Fu yenilgisi ile Vietnam'ın yitirilmesi ve 1958 Cezayir Kurtuluş Savaşının ürünü olarak General Salan'ın Francovari başkaldırısı, kamuoyunun "merkezi ve güçlü devlet" ten yana olmasına yol açmıştır. Ve böylece De Gaulle'ün kişiliğinde ifadesini bulan finans-oligarşisinin kesin egemenliğini sağlayacak anayasa hazırlandı. Bu yeni anayasa, doğrudan seçilen devlet başkanına büyük yetkiler veriyordu ve devlet başkanı meclise karşı sorumlu değildi. "V. Cumhuriyet"te, artık yasamanın gücü sınırlanmış ve yürütmenin üstünlüğü açık biçimde yer almıştır. (Devlet başkanının meclisi fesh yetkisi olması en tipik maddedir.)
      Fransa'da oldukça uzun süren bu gelişme, diğer kapitalist-emperyalist ülkelerde, ülkelerin özelliklerine ve kitlelerin bilinç ve örgütlenme düzeyine bağlı olarak değişik evrelerden geçerek gerçekleşmiştir. ABD'deki gelişmeyi bir yazar şöyle anlatıyor:       Marksist-Leninist devlet teorisine ilişkin bir diğer konu da, devlet aygıtının yapısı ve bu yapının organlarının oluşumu ve işlevleridir. Devletin yasama, yürütme ve yargı şeklinde üç ana yapılanmaya sahip olduğunu yukarda gördük. Marksist-Leninist devlet teorisinde, hemen hemen en çok tartışılan ve karıştırılan bu üçlü yapılanma ile bir bütün olarak devlet ile diğer üst-yapı kurumlarının ilişkisidir.
      Bilindiği gibi, üst-yapı aynı zamanda ideolojik başka şekilleri ve bunlara denk düşen kurumları içerir, yani devlet üst-yapının tek kurumu değildir. Ama pek çok durumda bu kurumlar, doğrudan devlet denetiminde ve devlet kurumları olarak görünmektedir. Örneğin, bir ideolojik kurum olarak eğitim kurumları, yani okullar (ilk, orta, yüksek) pratikte devlet okulları olarak faaliyet gösterebilir. Bu durumda bunların bir devlet kurumu olarak devletin içinde mütalaa edilmesi gerekmektedir. Ama bu böyle midir? İşte bu ve benzeri sorular, tartışmanın temelini teşkil eder.
      En gelişmiş haliyle burjuva devlet söz konusu olduğunda, bu devletin evrimini ele almadan, yukardaki soruya doğru bir yanıt vermek mümkün değildir. Serbest rekabetçi kapitalizm döneminde, devlet ile diğer üst-yapı kurumları arasındaki ilişkide özerklik belirleyicidir. Öyle ki, burjuva devrimleriyle birlikte ortaya çıkan laiklik, dini kurumların devlet aygıtından ayrılmasını ifade eder (görece özerklik kazanma). Bunun paralelinde eğitim kurumları, feodal dönemde bir devlet kurumu olan kiliseye bağlı olanlar ile "laik eğitim" kurumları birbirinden ayrılmıştır. Özellikle 19. yüzyıl sonlarında Fransa'da yoğunlaşan "laik eğitim-kilise eğitimi" mücadelesi, eğitim kurumlarının özelleşmesi ile sonuçlanmıştır. Aynı biçimde ekonomik bir örgütlenme olarak borsalar, odalar, sendikalar devlet kurumlarından nispi olarak özerk kurumlardır. (Buna basın-yayın kurumlarını da ekleyebiliriz.) Diğer yandan, o güne dek aristokrasinin ve kilisenin denetiminde ve onlar adına gerçekleştirilen güzel sanatlar akademileri, burjuva devrimiyle özelleşmiş ve özerklik kazanmıştır. Bunlar, Marks'ın deyimiyle "burjuvaziyle birlikte ortaya çıkan ve ancak onunla birlikte gelişebilen" yapılardır. Hegel'in "sivil toplum"u, hemen hemen bu tarihsel gelişmenin kavramsal ifadesidir. [*4]
      Marksist-Leninist teoride, devlet başta olmak üzere dini, siyasi, hukuki, kültürel tüm biçimler ve kurumlar üst-yapı olarak tanımlanır, yani bunlar üst-yapısal niteliktedir. Ancak hepsi bir bütün olarak devlet olarak ifade edilemezler.
      Serbest rekabetten tekelci evreye geçişle birlikte, kapitalizmin çelişkilerinin had safhaya çıkması, sermayenin yoğunlaşması ve merkezileşmesinin bir ifadesi olmuştur. Bu gelişmenin üst-yapısal sonuçları ise, devletin, ekonomiden kültüre kadar toplum yaşamının her alanında artan etkinliği olmaktadır. Tekelci devlet kapitalizmi olarak varılan nokta, aynı zamanda kapitalizmin aşılmasının nesnel koşullarının olgunlaşması demektir. Emperyalist dönemde devletin oligarşik nitelik alması ve sistemin bütünündeki bunalım (sürekli ve genel bunalım) üst-yapı kurumlarının göreli özerkliğinin yavaş yavaş azalmasına yol açmıştır. Kapitalizmin iç dinamikle geliştiği ülkelerde, bu durum o güne kadar mevcut olan devlet dışı kurumların doğrudan tasfiyesi ile değil de, devletin bu alanlarda (din, eğitim, kültür, basın vb.) kendine bağlı kurumlar oluşturması şeklinde olmuştur. Yine de devlet ile olan özerkliği tümüyle ortadan kaldırılmamıştır. (Bunda, bu kurumların demokratik haklarla olan bağlantısı özellikle belirleyici olmuştur.) Son tahlilde, bizzat kapitalizmin yadsınması anlamına gelen devletin etkinlik alanını tüm topluma, kurumsal olarak yayması, oligarşinin gelişimi olarak düşünülmelidir. Kapitalizmin dış dinamikle geliştiği ülkelerde ise, durum daha farklıdır. Bu ülkelerde demokratik devrimin tamamlanmamış olması, demokratik kurumların (üst-yapısal) oluşmasını ve gelişmesini engellemektedir. Devlet, bu ülkelerde, hemen hemen tüm üst-yapısal faaliyetleri ve kurumları, ya bizzat örgütler, ya da sıkı biçimde denetler, yani bu kurumların devletten özerk olması ya hiç yoktur, ya da hemen hemen hiç yoktur. Toplum alt-yapısından üst-yapısına kadar sürekli bir bunalım içindedir ve bu bunalım döneminde de egemen sınıfın başka türlü hareket etmesi ve örgütlenmesi olanaksızdır. [*5]
      Kapitalizm, ister iç dinamikle gelişmiş olsun, ister dış dinamikle gelişmiş olsun, emperyalist dönemde devletin faaliyet alanı, geçmiş döneme kıyasla (göreli) açık biçimde artmış ve gelişmiştir. Bunun sonucu olarak devlet kurumları ile diğer üst-yapı kurumları arasındaki özerklik büyük ölçüde azalmış ve yer yer ortadan kalkmıştır. Bu demokratik yönetimin, kapitalizmin iç dinamikle geliştiği ülkelerde büyük ölçüde terk edilmesi demektir. "Ancak geçmiş dönemlerde proletarya ve emekçi kitleler uzun süren kanlı mücadeleleriyle demokratik hak ve özgürlüklerine sahip olmuşlardır. Emekçi sınıflar gerek nicelik, gerekse nitelik olarak güçlüdürler. Onun için bu ülkelerdeki oligarşi klâsik burjuva demokrasisi ve özgürlüklerini belli ölçülerde sınırlayabilmekte, fakat asla özüne dokunamamaktadır."[64] Bu da devlet dışındaki üst-yapısal kurumların bir kısmının özerkliğini sürdürmesine yol açmaktadır. [*6]
      Özet olarak Marksist-Leninist devlet kuramı budur. Bundan çıkan sonuç, emperyalist dönemde sosyalist devrim için Marks'ın saptadığı nesnel koşullar, yani kapitalist üretim ilişkileri ile üretici güçler arasındaki çelişkinin antagonizma kazanmasıyla devrim döneminin, proleter devrimler çağının başladığıdır. Sistemin bütününde mevcut olan bu nesnel koşullar, artık proletaryanın devlet iktidarını -parçalayarak- ele geçirmeyi birinci görev olarak alması demektir. Leninist devrim teorisi de, devrimin nesnel koşullarının olgunlaştığı bir çağda proletaryanın iktidarı ele geçirmesi ve bu iktidar aracılığıyla sosyalist üretim ilişkilerinin inşasının teorisidir.       Sözün özü, "proletaryanın görevi iktidarın hemen ele geçirilmesinden ibarettir; iktidarın ele geçirilmesi burjuva aygıtının parçalanması ve proleter devlet aygıtının örgütlenmesi demektir."[66] (abç)



II.
KOMİNTERN VE DEVRİM STRATEJİSİ



      1917 Ekim Devrimi ile başlayan yeni dönemin proletarya hareketine getirdiği etkiler büyük olmuştur. Özellikle 1919 Mart'ında III. Enternasyonal'in (Komintern) kurulması bu dönemin en önemli olgusudur. Komintern, bir dünya partisi olarak, tüm ülkelerin proleter hareketinin tüm sorunlarının ele alındığı, karara bağlandığı ve yürütüldüğü bir merkez olmuştur. Böyle bir merkezde, değişik ülkelerden gelmiş parti yöneticilerinin düşüncelerini açıkça ortaya koymaları, tartışmaları, bu dönemin komünistler arası bir "iç mücadeleler" ya da "muhalefetlerin tasfiyesi" olarak yorumlanmasına yol açmıştır. Oysa Komintern, proletarya devriminin stratejisi, program ve taktiklerinin belirlendiği ve sonuçta Leninizmin tartışmasız bir çizgi haline geldiği bir dönemi ifade eder. Böylesine bir kapsamda ve varılan noktada, her şeyin kolayca gerçekleştiği ve çözümlendiği düşünülemez. Leninizmin dünya komünist partilerinin tek çizgisi haline gelene dek, Komintern içinde tam bir ideolojik birliğin ve homojenliğin olduğu söylenemez. Bu yüzden belli bir dönem, ele alınan konuların ve sorunların çözümlenmesi, bitmek bilmez tartışmalara yol açmıştır. Öyle ki, Komintern'in 24 yıllık faaliyetinde yaptığı 7 Dünya Kongresinde alınan kararlar, sık sık değiştirilmiş ve çoğu zaman birbiriyle çelişik görüşler ileri sürülmüştür. Böylesi bir dönemde Komintern Merkez Yürütme Komitesi'nde yer almış bir Gramsci'nin bu gelişmelerin ve ortamın dışında düşünülemeyeceği açıktır. Konumuz gereği Komintern üzerine bazı noktaları ele alıp vurgulamak zorunlu olmaktadır.
      Komintern'in kurulduğu Mart 1919'dan fesh edildiği Mayıs 1943'e kadarki dönem, emperyalizmin II. bunalım dönemine denk düşer. Bu dönemin ayırt edici özelliği, emperyalist-kapitalist sisteme karşı sürekli bir alternatifin ortaya çıkmasıdır. Ekim Devrimi ile dünyanın 1/6'sının emperyalist-kapitalist sömürünün dışına çıkması, yani pazar daralması, ilk anda etkisini göstermemiştir. Ancak 1920 ortalarına doğru ortaya çıkan aşırı-üretim buhranı, bu pazar daralmasının etkisini en çarpıcı biçimde göstermiş ve kapitalizm tarihinin en ağır ekonomik buhranını yaşamıştır. (1929 ekonomik buhranı)
      Yine I. yeniden paylaşım savaşı yıllarında başlayıp gelişen devletin ekonomiye müdahalesi, giderek tekellerle devletin bütünleşmesine yol açmıştır. Devletin doğrudan tekellerin denetimine girmesi, daha tam deyişle tekelci devlet kapitalizminin ortaya çıkması, devletin "görece bağımsızlık" durumunun ortadan kalkmasına yol açmıştır.
      Dünyanın ilk sosyalist ülkesinin mevcudiyeti, tekelci devlet kapitalizmi ve ekonomik buhranın ağırlaşması II. bunalım döneminin ayırt edici özellikleridir. Savaş sonrası dönemde yükselen proletarya mücadelesi de bunlara eklenebilir. [
*7] Birbiri peşine başlatılan ayaklanmalar ve yenilgiler aynı zamanda Komintern'in en çalkantılı dönemidir de.
      Kuruluşundan itibaren Komintern içindeki tartışmalar ve alınan kararlar incelendiğinde, o güne dek proletarya partilerince gündeme gelmemiş sorunların ele alındığı, tartışıldığı ve yer yer karara bağlandığı görülmektedir. Ancak bu sorunlar, tartışmaların alabildiğine genişlemesine ve uzun sürmesine, yani bir türlü karara bağlanamaz hale gelmesine neden olmuştur. Lenin'in ölümüne kadar genellikle taktikler üzerine olan tartışmalar ve kararlar, bu tarihten sonra strateji ve program konularında yoğunlaşmıştır. Bunun da dünya çapında yankılar uyandırması kaçınılmazdır. Burada bu tartışmaları ve nasıl karara bağlandığını değil, sadece Gramsci'nin savları ile bağlantılı olan tartışmaları ve alınan kararları özetlemekle yetineceğiz.



a) Proletarya Devriminin Niteliği Üzerine


      II. Enternasyonal partilerinin pasifist ve teslimiyetçi devrim teorisi, temel olarak burjuva devlet aygıtının "fethi" olarak ifade edilebilir. Bu teori, geçmiş toplumların (köleci, feodal ve burjuva) birbirlerine dönüşümüne bakarak, önce temelde bir dönüşümün, ekonomik bir dönüşümün gerçekleşmesi, yani sosyalist üretim ilişkilerinin kapitalizmin rahminde doğup, gelişip, egemen olması gerektiği ve bundan sonra -burjuvazi gibi- politik iktidarın ele geçirilebilineceğini savunuyordu. "Kendiliğindencilik", "gradualizm" ve "ekonomizm" sapmaları olarak ifade edilebilecek bu görüş, üretici güçlerin gelişiminin geri olduğu ülkelerde proletarya tarafından iktidarın alınmasının bir "talihsizlik", bir "felaket" ve hatta bir "cinayet" olacağını ileri sürüyordu. Bunu Marks ve Engels'in iki değerlendirmesine dayandırıyorlardı.
      İlk dayanakları Marks'ın "Ekonomi Politiğin Eleştirisine Katkı"nın "Önsöz"ünde ifade ettiği şu saptamaydı:
      İkinci dayanak noktası ise, Engels'in "Almanya'da Köylüler Savaşı" adlı yazısındaki şu değerlendirmedir:       Lenin, Marks-Engels'in devrimin (proletarya devriminin) nesnel koşulları üzerine olan ve bu koşulların eksikliğinde nelerin olabileceği konusundaki uyarılarını dikkate alarak, emperyalist dönemi ayrınıtılı olarak tahlil etmiştir. Ve bu tahlillerinin sonucunda emperyalist dönemde proletarya devriminin nesnel koşullarının mevcut olduğunu saptamıştır. II. Enternasyonal oportünistlerinin dogmatizmine karşı Lenin, sorunun sosyalist üretim ilişkilerinin niteliği, proleter devlet aygıtının ayırıcı özelliği düzeyinde ele alınması gerektiğini belirtmiştir. Kısacası Lenin, proletaryanın mevcut devlet aygıtını, eski dönemlerde olduğu gibi, ele geçirmekle yetinemeyeceğini, bu aygıtı parçalaması gerektiğini belirterek "devletin fethi" teorisini yıkmıştır. İkinci olarak da proletarya devrimi ile burjuva (ve dolayısıyla daha önceki) devriminin aynı gelişim çizgisini izlemeyeceğini göstermiştir.       Lenin, bu şekilde burjuva devrimlerinden farklı olan sosyalist devrimi ortaya koyarak, birincil görevin -nesnel koşullar mevcut olduğundan- politik iktidarın parçalanarak ele geçirilmesi olduğunu söyler. Böylece proletarya devrimi "devlet iktidarına karşı bütün tahrip güçlerini toplamak" ve "devlet makinesini parçalamak" [71] demektir ve sosyalist üretim ilişkileri, hazır olarak bulunmadığı için, bu yeni devlet aygıtı aracılığı ile inşa edilir.
      Lenin'in bu saptamaları, 1928 yılında VI. Dünya Kongresi' nde kabul edilen "Komintern Programı"nda da yer almaktadır:       Yine Komintern, "iktidarın fethi"nin ne olduğunu ve ne olmadığını net biçimde ifade etmektedir:       Görüldüğü gibi Komintern'in proletarya devrimi üzerine kararları oldukça net biçimde ifade edilmiştir. Genel olarak Leninist görüşü ifade eden bu saptamalar, revizyonist ve pasifist devrim teorilerini sergilemek yönünden büyük önem taşır.



b) Proletarya Devriminin Nesnel ve Öznel Koşulları ve Komintern


      Marks, Engels ve Lenin'in proletarya devriminin nesnel ve öznel koşullarına ilişkin belirlemelerini daha önceki kısımda görmüştük. Komintern'in bu konudaki saptaması da aynıdır. Yine de bunların nasıl formüle edildiğini bilmek gerekir.
      Komintern II. Dünya Kongresi'nde (5 Ağustos 1920) şu kararı almıştır:
      Komintern'in bu saptamaları, 1928 Programı'nda, yıllar süren iç tartışmalar ve deneyimlerin ışığında daha da ayrıntılaştırılmıştır. Bu programda şöyle denmektedir:       Özetle söylersek, Komintern, bir proleter devrimin olabilmesi için, herşeyden önce -nesnel koşulların mevcudiyeti veriyken- proletaryanın sosyalist siyasal bilince ve örgüte sahip olması gerekliliğini bir kez daha yineler. Kısaca "kitlelerin bilinçlenmesi ve örgütlenmesi" olarak ifade edilen bu görevin nasıl ve nerede yapılacağını belirleyen Komintern, böylece Leninist görüşü formüle eder. (Milli krizin mevcudiyetine bağlı olarak)
      Komintern'deki devrimin nesnel koşulları ve ayaklanma anının saptanması üzerine tartışmalarda, yoğunluk devrim durumunda ya da milli krizin oluşumunda ekonomik buhranın rolü üzerinedir. Marks ve Engels'in 1847 ticaret buhranı ile devrim durumunun oluştuğunu sanmaları ile başlayan bu tartışmalar, yıllar boyu kesin bir sonuca ulaşmadan sürmüştür. Ekonomik buhranın derinleşerek sosyal ve siyasal bunalımlara yol açtığı şeklindeki genel değerlendirme, konuyu alabildiğine öne çıkarmıştır. Birincil olarak, temeldeki çelişki, yani kapitalist üretim ilişkileri ile üretici güçler arasındaki çelişki ekonomik buhranın özü olarak düşünülmüştür. Böylesine bir değerlendirme doğal olarak, Marks'ın "kapitalizmin irsi hastalığı" dediği aşırı-üretim buhranları ile sistemin bütünündeki toplumsal devrimin temeli olan ekonomik bunalımların karıştırılmasına yol açacaktır. Komintern, emperyalist dönemde kapitalizmin genel bir bunalıma girmiş olduğunu saptamış olmasına rağmen, bunun içeriği ve ekonominin devrevi hareketi ile olan ilişkisi (nispi bağımsızlık) tam bir netlikle ifade edilmemiştir. Bu bulanıklık, ekonominin devrevi hareketine bakarak "devrim durumu"nun saptamaya çalışılması şeklinde bir yanılgı oluşturmuştur. [*8]
      Bilindiği gibi, emperyalist dönem, kapitalizmin sürekli ve genel bunalımlar dönemidir. Bu bunalımlar ekonomik, siyasal, sosyal, kültürel her alanı ve her ülkeyi kapsadığı için geneldir. Ve bunu yaratan da kapitalist üretim ilişkilerinin üretici güçlerin gelişimini engellemesidir. Böylece bu bunalımın ekonomik içeriği ortaya çıkar. Ancak ekonomik yapıdaki (temeldeki) bunalım, toplumun her alanını etkileyerek, burada da kendine uygun değişimler (bunalımlar) yaratmaktan geri kalmaz. Bunlar anlaşılabilir şeylerdir. Ama emperyalist dönemde de kapitalist üretimin niteliği değişmez ve bu yüzden "irsi hastalığı" olan aşırı-üretim buhranları varlığını sürdürür. Geçmişte (serbest rekabetçi kapitalizm döneminde) 7-10 yılda bir yinelenen cycle (çevrim), artık daha da kısalmıştır. Ancak üretici güçlerin gelişiminin engellenmesinin getirdiği ekonomik bunalım da, aşırı-üretim buhranı da genel niteliktedir; birincisi sürekli mevcutken, ikincisi kesiklidir, devrevidir. Emperyalist dönemde ekonomik buhran (aşırı-üretim buhranı) kapitalizmin sürekli ve genel bunalımını derinleştirmekle birlikte, ne tek nedendir, ne de krize yol açacak güçtedir. Herşeyden önce, aşırı-üretim buhranları, sosyal-siyasal-kültürel bunalımların oluşmasına yol açması gerekir ve ancak böyle bir sonuç doğurduğunda (araçsız olarak) sürekli ve genel bunalımı derinleştirerek krize dönüşmesine yol açabilir. Bu ise tek tek ülkelerde milli kriz olarak ortaya çıkar. Bir başka deyişle, aşırı-üretim buhranları bir milli krize, araçsız olarak, yol açamaz. Bu, sürekli ve genel bunalımın ekonominin devrevi hareketinden nispi olarak bağımsız olması demektir. Emperyalist-kapitalist ülkelerde milli kriz (devrim durumu), sürekli ve genel bunalımın derinleştiği ve krize dönüştüğü zaman ortaya çıkar ve bu yüzden bu ülkelerde milli kriz kesiklidir. Ancak önemli sosyal ve siyasal sonuçlar doğuran bir gelişme (savaş gibi) sonucu bu gerçekleşir. Kapitalizmin iç dinamikle geliştiği ülkelerin tersine, kapitalizmin dış dinamikle geliştiği ülkelerde toplumsal gelişme çarpıktır ve bu yüzden, bu ülkelere sürekli ve genel bunalım daha şiddetli biçimde yansır. Bu da, bu ülkelerde sürekli bir milli krizin (tam anlamıyla olgun olmasa da) mevcudiyeti demektir.       Ekonominin devrevi hareketinin, emperyalist dönemde de "yıkıcı" (catastrophique) ya da emperyalist cephede gedikler açılmasına neden olma olasılığının zayıf olması, bunun geçici niteliğinden kaynaklanır. Ekonominin devrevi hareketi, özsel olarak, sabit sermayenin yenilenme sürecidir. Bir bakıma her buhran sonrasında üretici güçlerde nispi bir gelişme görülür. Oysa ki sürekli ve genel bunalım, bunun tam tersine üretici güçlerin gelişiminin engellenmesinin ürünüdür. Böylece ikisi arasında açık bir çatışma mevcuttur. Kapitalizmin aşırı-üretim buhranı, kapitalisti sabit sermayeyi yenilemeye zorlarken -ki aynı zamanda kapitalist üretimin kendini aşmaya zorlamasıdır bu-, öte yandan üretici güçlerin gelişimi aşırı-üretime yol açmaktadır. Bu kısır döngü tekellerin egemenliği ve dünya pazarlarıyla birlikte, sistemin bütününde sürekli bir olguya eksik-üretime neden olur. Bir yandan eksik kapasite vb. kullanarak hem üretim, hem de üretici güçlerin gelişimi sınırlanırken, öte yandan kitlelerin tüketim gücü en aza indirilir. Bu ikinci olgu, eksik kapasite kullanımına rağmen, aşırı-üretimin ortaya çıkması demektir. İşte emperyalizm bu çelişki içinde (ikilem-dilemma) ömrünün sonuna doğru ilerler. (Ayrıntılı bilgi için bkz: "Türkiye Devriminin Acil Sorunları-I" ve "Marksizm-Leninizm Bir Dogma Değil, Eylem Kılavuzudur-III")
      Komintern'nin kapitalizmin sürekli ve genel bunalımına ilişkin değerlendirmesi şöyledir:       Yine aynı yerde Komintern, sosyal ve kültürel bunalımdan ne anladığını şöyle ifade eder:       Görüldüğü gibi, Komintern, Marks ve Engels'in ortaya koydukları devrimin nesnel koşullarının emperyalist dönemde mevcut olduğunu saptamakta ve buna paralel olarak ulusal planda ve değişik düzeylerde nesnel koşulların nasıl biçimlendiğini sıralamaktadır. Böylece, sorun proletarya partisinin mücadele rotası, mücadele biçimleri ve örgütlenme anlayışı olarak görünür hale gelmektedir artık.



c) Proletarya Partisinin Strateji ve Taktikleri Üzerine


      Proletarya partisinin görevleri ve örgütlenme tarzı Komintern'in kuruluşundan itibaren en çok ele alınan konular olmuştur. Bunda yukarda gördüğümüz nedenlerin dışında, Komintern'in bir dünya partisi olarak düşünülmüş merkezi bir örgüt olması da etkendir. Genellikle ilk dönemlerde "taktikler" olarak ele alınan ve tartışılan konular, nesnel koşulların sistemin bütününde mevcut olduğu bir çağda, bu koşulların olgun olup olmamasına göre biçimlenmektedir. Bu konuda alınan ilk kararlardan birisi "ikili perspektif" olarak tanınan kararlardır.
      Burada Komünist Partilerinin görevi, devrimin, yani politik iktidarın ele geçirilmesi için nesnel koşulların (milli kriz ya da devrim durumu) hızlı ya da yavaş olgunlaşmasına göre belirlenmekle birlikte, her zaman ve her yerde proletaryayı ve emekçi kitleleri bilinçlendirmek (eğitmek) ve örgütlemek olarak konulmaktadır. Bu başarıldığı oranda, nesnel koşulların olgunlaşması hızlandırılabilineceği gibi, kendiliğinden olgunlaştığında da iktidarı almak mümkün olacaktır.       Komintern'in bu saptamaları, temelde Lenin'in "Nisan Tezleri"nden kaynaklanmaktadır. Bu tezlerin de 1905 Devrimi dönemine ilişkin olan "İki Taktik"e dayandığı düşünülecek olursa, kaynağın tarihsel kökleri iyice anlaşılabilir. Bir devrim durumu olduğunda Komünist partilerinin görevleri ve bunların somut olarak belirlenmesi, en açık biçimde bu yazılarda yer alır. Tüm bunların en özlü anlatımı "Kesintisiz Devrim-I" ve "Kesintisiz Devrim II-III"de bulunmaktadır.
      Mahir Çayan yoldaş bunları şöyle tanımlıyor:       Şimdi bu bilgilerin ışığında Gramsci'nin teorik formasyonunu ve teorik savlarını ele alabiliriz.




Gelecek Bölüm ÜÇÜNCÜ BÖLÜM




İkinci Bölümün Dipnotları


[*1] "İşbölümü, herhangi özgül zamandaki üretici güçlerin gelişmesine bağlı düzey"dir. [50]
[*2] Feodalizmden kapitalizme geçiş sorunu oldukça karmaşık bir dizi sorunu içermektedir. Ekonomik ve politik geçişin değişik biçimleri ve nedenleri ayrı bir yazının konusu olacak kadar kapsamlıdır. Burada genel ve öz olarak değin-mekle yetindik.
[*3] Bu Başbakanlar, de Broglie, Dufaure, Vaddington, Freycinel ve J. Ferry'dir.
[*4] Daha ilerde göreceğimiz gibi, Gramsci'de aynı kavram, Hegel'in "orta-terim"i yerine üst-yapısal kavram olarak yer almaktadır.
[*5] Aynı durum kapitalist-emperyalist ülkelerde, sürekli ve genel bunalımın derinleştiği -buhran- dönemlerinde görülür. Bunun en açık biçimi faşizmdir. Faşizm, eğitimden sendikalara, gazetelerden tüm kültürel faaliyetlere kadar her şeyi devlet (faşist devlet) tekeline alır.
[*6] Emperyalist dönemde devletin etkinlik alanlarının artması ve genişlemesini, onun yasama-yürütme-yargı kurumları dışına taşan özelliğini gören pek çok Marksist vardır. Bunlar arasında L. Althusser özel bir yere sahiptir. Althusser devleti tüm üst-yapı olarak ele almaktadır. Ve bu bakış açısından devlet aygıtlarını iki ana başlık altında toplar: 1) Devletin baskı aygıtı; 2) Devletin ideolojik aygıtı (ideolojik devlet aygıtı -İDA-). Ona göre, bürokrasi ve militarizm devletin baskı aygıtını oluşturur. Bunun dışında kalan kurumlar "ideolojik devlet aygıtı"(İDA)dır. Bunlar da: a) Dini devlet aygıtları, b) Eğitim İDA'ları (resmi devlet okulları, üniversiler, akademiler, enstitüler), c) Aile İDA'sı, d) Hukuki İDA'lar (mahkemeler vb.), e) Siyasi parti İDA'ları, f) Sendikal İDA'lar, g) Kitle iletişim İDA'ları, h) Kültürel İDA'lar (edebiyat, güzel sanatlar, spor). Althusser'in bu tasnifi tek tek eleştirilebilir olmakla birlikte, emperyalist dönemde devlet aygıtının çokluğu ve yaygınlığını ifade etmesi yönünden önemlidir. İlerde göreceğimiz gibi, Gramsci'de, Althusser'in "İDA"larına yakın "sivil toplum" kavrayışı vardır, ama Gramsci'de bunlar özerktir.
[*7] Almanya'da 1919 Spartakis ayaklanması, 1921 "Mart Eylemi" ve Ekim 1923 ayaklan-ması; 1923 Bulgaristan ayaklanması; 1926 Endonozya ayaklanması; 1927 Çin Kanton ve Güz Hasadı ayaklanmaları ve Çin Halk Savaşının başlaması vb.
[*8] Bu konuda SBKP (B) içinde ekonomist N. Kondratiyev'e özel görev veril-miştir. Kondratiyev 50'şer yıllık bunalım dönemleri değerlendirmesini 1925 yılında yapmıştır ve temel amacı ekonominin devrevi hareketiyle devrim durumu arasındaki bağıntıları belirlemektir.
[21] Stalin: Leninizmin İlkeleri, s: 16
[22] Stalin: Leninizmin İlkeleri, s: 7-8
[23] Stalin: age, s: 14
[24] Lenin: "Sol" Komünizm: Bir Çocukluk Hastalığı, s: 114
[25] Lenin: Der Zusammenbruch der II. Internationale -1915
[26] Marks-Engels: The German Ideology, s: 46-47
[27] Marks-Engels: Komünist Manifesto
[28] Stalin: Leninizmin İlkeleri
[29] Marks: Ekonomi Politiğin Eleştirisine Katkı, Önsöz, s: 26
[30] Mahir Çayan: Kesintisiz Devrim I
[31] Stalin: Leninizmin İlkeleri, s: 18-19
[32] Stalin: age, s: 18-19
[33] Stalin: age, s: 19
[34] Lenin: Collected Works, C: 33, s: 262
[35] Engels: Ailenin, Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni, s: 217
[36] Engels: Ailenin, Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni, s: 217-218
[37] Engels: Ailenin, Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni, s: 218
[38] Marks-Engels: The German Ideology, s: 53
[39] Marks-Engels: Komünist Manifesto
[40] Engels: Ailenin, Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni, s: 219
[41] Engels: Anti-Dühringj, s: 441
[42] Engels: Conrad Schmidt'e Mektup, 27 Ekim 1890
[43] Engels: agm
[44] Lenin: Devlet ve İhtilâl
[45] Marks-Engels: Kutsal Aile, s: 149
[46] Marks: Kapital, C: III, s: 263
[47] Engels: Conrad Schmidt'e Mektup, 27 Ekim 1890
[48] Marks-Engels: The German Ideology, s: 63
[49] Engels: Ailenin, Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni, Selected Works, C: II, s: 290
[50] Marks-Engels: The German Ideology, s: 93
[51] A. Şener: Eski Yunanda Eşitlik ve Eşitsizlik Üzerine, s: 96-97
[52] Marks-Engels: The German Ideology, s: 34-35
[53] Marks: Kapital, C: III, s: 629
[54] Engels: Ailenin, Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni, s: 290
[55] Marks-Engels: The German Ideology, s: 60
[56] Marks-Engels: The German Ideology, s: 92
[57] Marks: Kapital, C: I, s: 782
[58] Marks: Kapital, C: III, s: 465-466
[59] Marks: Kapital, C: III, s: 466
[60] Hilferding: Das Finanz kapital, s: 427-28
[61] Marks: Fransa'da Sınıf Mücadeleleri, s: 69-70
[62] Sweezy: Emperyalizm, Çağdaş Kapitalizmin Bunalımı, s: 90, Bilgi yay.
[63] C. Wright Mills: İktidar Seçkinleri, s: 359
[64] Mahir Çayan: Kesintisiz Devrim II-III
[65] Mahir Çayan: Kesintisiz Devrim I
[66] III. Enternasyonal Kuruluşu İçin Çağrı - 24 Ocak 1919
[67] Marks: Ekonomi Politiğin Eleştirisine Katkı, s: 25
[68] Engels: Almanya'da Köylü Savaşı, s: 143
[69] Stalin: Leninizmin İlkeleri
[70] Lenin: Devlet ve İhtilâl
[71] Lenin: Devlet ve İhtilâl
[72] Komintern Prorgamı -1928, III. Enternasyonal-Belgeler, s: 150-151
[73] Komintern Programı -1928, age, s: 151
[74] Komintern Programı -1928, age, s: 166-167
[75] Komintern Programı -1928, III. Enternasyonal-Belgeler, s: 152
[76] Komintern II. Dünya Kongresi Kararları -1920
[77] Komintern Programı -1928, III. Enternasyonal-Belgeler, s: 188
[78] Mahir Çayan: Kesintisiz Devrim I
[79] Komintern Programı -1928, III. Enternasyonal-Belgeler, s: 126-136
[80] Komintern Programı -1928, age, s: 131-132
[81] Komintern V. Dünya Kongresi Kararları -13. Bölüm -1928
[82] Komintern Programı -1928, III. Enternasyonal-Belgeler, s: 190-191
[83] Mahir Çayan: Kesintisiz Devrim II-III

Gelecek Bölüm ÜÇÜNCÜ BÖLÜM