Türkiye Halk Kurtuluş Partisi-Cephesi
Halkın Devrimci Öncüleri
GRAMSCİ ÜZERİNE


"Gramsci Üzerine", THKP-C/HDÖ tarafından 1989 yılında yayınlanmıştır.
Bu metin, Eriş Yayınları'nın 1994 tarihli baskısından alınmıştır.


Eriş Yayınları tarafından düzenlenmiştir.
erisyay@kurtuluscephesi.org
Özgün biçimiyle Acrobat Reader formatında: Gramsci Üzerine (1.376 KB)





DÖRDÜNCÜ BÖLÜM
GRAMSCİ VE "HAPİSHANE DEFTERLERİ"


      Gramsci, 1929 Kasımı'nda tutuklanmasıyla birlikte, PCI' nin pratik faaliyeti üzerindeki etkisini yitirmiş olduğu düşünülebilir. Ancak bu, tam olarak doğru sayılmaz. Tutukluğunun ilk yıllarından itibaren, PCI'nin pek çok kadrosuyla birlikte bulunmuş ve onların eğitimi ile yakından ilgilenmiştir. İlk gönderildiği Ustica adasındaki cezaevinde pek çok PCI militanının yanı sıra Bordiga da bulunuyordu. Burada kaldığı sürede, Bordiga ile birlikte politik eğitim çalışmaları örgütleyen Gramsci, bu çalışmalarda tarih ve coğrafya dersleri veriyordu. Bordiga ise, bilimsel gelişmeler üzerine diyalektik konusunu işleyen dersler veriyordu. Bir süre sonra Ustica cezaevinden başka bir yere sevk olan Gramsci, 1929 Şubatı'nda Turi cezaevinde nispeten kalıcı hale gelmesiyle birlikte, düzenli bir çalışma olanağını sağlayabilmiştir. Turi cezaevinde yoğun bir teorik çalışmaya giren Gramsci, yazdığı yazılar ile geride önemli bir metinler topluluğu bırakıyordu. "Hapishane Defterleri" adı ile bilinen bu yazılar, herşeyden önce faşist bir rejim altında ve bu rejimin hapishanesinde yazılmış olduğu için özel bir değere sahiptir. Yer yer Ezop dilinin kullanıldığı bu yazılar, kendi içersinde bir bütün oluşturur.
      "Hapishane Defterleri", ele aldığı konular yönünden oldukça zengin olmakla birlikte, metinler doğrudan birbiriyle ilişki içersinde yazılmamıştır. Ancak bu sakıncalı durumuna rağmen, bu metinler, Gramsci'nin tüm ekonomik, politik ve ideolojik görüşlerini tam olarak ifade eder. Üstelik bu "Defterler"de ele alınan konular, tümüyle Gramsci'nin pratik-politik-örgütsel çalışmaları ve PCI içindeki teorik tartışmaları ile örtüşür. Bu boyutu ile "Defterler"deki görüşler yeni değildir ve çoğu "Ordine Nuovo" döneminden beri süregelen, ama tam olarak netleşmemiş yahut yeterince gerekçelendirilmemiş görüşlerinin ifadeleridir. Nitekim 1933 yılında Gramsci ile aynı hapishanede yatan bir PCI militanının PCI Merkez Komitesine verdiği raporda belirtilenler, Gramsci'nin görüşlerinin 1926 öncesinin devamı olduğunu göstermektedir.
      Sözü geçen raporda Gramsci'nin ortaya koyduğu sorunlar ve görüşler şöyle sıralanmaktadır:

      Athos Lisa'nın PCI Merkez Komitesine verdiği bu raporda görüldüğü gibi, Gramsci'nin üzerinde durduğu konular ve bunlara önerdiği çözümler, tümüyle 1926 öncesinden gelen sorunlar ve çözümlerdir. Bu süreklilik ve bağlantı özellikle önemlidir. [*1]
      Sık sık Gramsci'nin, Marksizm-Leninizmin o güne kadar ele almadığı (!) sorunlarla ilgilendiğini ya da üst yapılar gibi önemli bir konuda yeni tezler ileri süren bir kuramcı olduğu şeklinde savlar ileri sürülebilinmektedir. Kimileri daha da ileri giderek, "Hapishane Defterleri" ile Gramsci'nin PCI'nin Genel Sekreteri olduğu dönem arasına kalın çizgiler çekmektedir. Böylece Gramsci, içinden geldiği PCI pratiğinden soyutlanmaktadır. Oysa geçmiş dönemin pratiği ile doğrudan bağlantı içersinde olan Gramsci, sadece "Defterler"de düşüncelerini daha açık sergilemektedir. Bu yanlış değerlendirmelere ilişkin olarak Portelli, "Gramsci ve Tarihsel Blok" adlı incelemesinde şöyle yazmaktadır:       Böyle bir değerlendirme, Gramsci'nin eski düşüncelerinden, yani Ordine Nuovo dönemi görüşlerinden -ve tabii 1924-26 arasındaki PCI yöneticiliği dönemindeki- vazgeçtiği anlamına gelir ki, Gramsci'nin kendisi hiç de öyle düşünmez. Ona göre Rus örneği, hiç de "Doğu"lu sayılamaz. Çünkü Lenin, Gramsci'ye göre, gerçek bir "Batıcı"dır.       Bundan öte "Defterler"de sık sık "praxis felsefesinin çağdaş en büyük ustası" olarak Lenin'e atıf yapan Gramsci için, Rus Devrimi "Doğulu" olsa bile, bunun teorisyenleri, yöneticileri ve teorisi hiç de "Doğulu" değildir. Daha 1924'de Bordiga'ya ilişkin olarak yazdığı mektupta bunlardan söz etmektedir. (Bkz: Gramsci'nin 9 Şubat 1924 tarihli mektubu.)
      Diyebiliriz ki, Gramsci, temelde bir Marksist ve bir Komünist Partisi yöneticisi olarak, her zaman proletarya devrimi sorunu ile ilgilenmiştir. Gramsci, ancak bu bağlamda ele alındığında yerli yerine oturur ve onun teorik yanılgıları da bu bağlamda değerlendirilmelidir ve değerlendirilebilinir. Tersi bir yaklaşım, her şeyden önce onu soyut akıl yürütmelerle felsefe yapan biri durumuna indirger.
      Gramsci'nin devrim sorunu ile olan bağlantısı, onu tüm toplumu irdelemeye ve buna bağlı olarak devrim için bir strateji oluşturmaya yöneltmiştir. Onun devrim stratejisini kavramak için, öncelikle onun dayandığı tahlilleri ve teorik yargılarını ele almak gereklidir. İşte bu tahliller, yargılar ve bunların üstünde yükselen stratejisi -en geniş biçimde- "Hapishane Defterleri"nde ele alınmıştır. Biz de buna uygun olarak incelememizi sürdüreceğiz.
      Gramsci'nin dünya, toplum tahlillerine ve devrim stratejisine girerken şu unutulmamalıdır: Dünyayı ayrı yorumlayanların, onu değiştirme tarzları da ayrı olacaktır.



I.
TOPLUM VE AYDINLAR



      Gramsci'nin toplum tahlillerinde Marks ve Engels'in bazı yapıtları özel bir yere sahiptir. Özellikle "Alman İdeolojisi" ile "Ekonomi Politiğin Eleştirisine Katkı"nın "Önsöz"ü, hemen hemen onun tüm teorik öncüllerini sağlayan yapıtlardır. Ve bu yüzden kolaylıkla Hegel'e ve Hegel terminolojisine geçebilmiştir. Ancak Marks-Engels'in ortaya koyduğu bu teorik öncüllerin, zaman içinde nasıl gelişip derinleştiği, Gramsci'nin pek dikkat etmediği bir olgudur.
      Gramsci, Marks'ın "Katkı"nın "Önsöz"ünden yola çıkarak, ilkin, insanlık tarihinin belirli evrelerinde alt-yapı (üretim ilişkileri) ile üst-yapı arasında organik bir bağ olduğunu düşünür. Yani belirli bir toplumda, o toplumun temeline uygun düşen ve onun üstünde yükselen bir üst-yapı bulunur. Bu iki yapı arasında tam bir uygunluk vardır ve bu uygunluk "tarihsel" niteliktedir, yani geçicidir, ve iki yapı birlik, bir "blok" oluştururlar. (Gramsci'nin "tarihsel blok" tanımı budur.)

      Gramsci'nin bu "tarihsel blok" kavramı, kimi yazarlarca fazlaca önemsenmemiştir, ama kimilerince ise, Portelli'de olduğu gibi, nerede ise Gramsci'nin teorik saptamalarının en önemli kısmı, özü ve temeli olarak öne çıkartılmıştır. Ancak bu öne çıkartanların da kabul ettiği gibi, bizzat Gramsci bu kavramı fazlaca kullanmaz. Portelli'nin değerlendirmesiyle söylersek, "Defterler' de bu kavrama ancak birkaç şematik anıştırmada bulunur: çoğu kez sosyo-ekonomik yapıyla politik ve ideolojk üst-yapı arasındaki birliğin kısa yoldan olumlanması sözkonusudur." [119] (Portelli böyle belirtmesine rağmen, Gramsci, herşeyden önce "sosyo-ekonomik yapı"yı tanımaz, ve onun değerlendirmesinde sosyal yapı ile ekonomik yapı arasında bir ayrım yapılmak zorundadır.)
      Gramsci'nin "tarihsel blok" kavramına bunca az değinmesinin nedeni açıktır: Yapı ile üst-yapı arasındaki zorunlu uygunluk yasası, Marks'ın önemli saptamalarından birisidir ve Marks tarafından oldukça açık biçimde ifade edilmiştir. Deyim yerindeyse, bu temel saptamanın "olumlanması", Marksist olmanın ilk koşulu sayılabilir. Ama terminolojik farklar belli bir "metodoloji" sorununa indirgenince -ki Gramsci böyle yapmıştır-, "olumlama" tek başına yeterli olmamaktadır.
      Gramsci, sık sık "Katkı"nın "Önsöz"üne yaptığı atıflarla, bir toplumun ya da "tarihsel blok"un yerine yeni bir toplumun ya da "tarihsel blok"un geçebilmesinin nesnel koşullarını vurgular. Ancak bu nesnel koşulların mevcut olduğunda, yani üretici güçler ile mevcut üretim ilişkileri arasındaki çelişkinin antagonizma kazanması söz konusu olduğunda ve böyle bir çağda yaşarken fazlaca söz söylemek gereksizdir de. Bu nedenle Gramsci temel üzerine fazlaca söz söylemez ve söyledikleri de Marks'ın sözlerinin yenilenmesi şeklinde olmaktadır.       Aynı konuda Gramsci, bir başka yerde şöyle bir değerlendirme yapmaktadır:       Gramsci'nin belirttiği bu durum, yani nesnel koşulların mevcudiyeti durumunda öznel koşullara ilişkin irdeleme, onda "durum tahlili" ve "güç ilişkileri" olarak ifade edilir. Bir toplumun yerine yeni bir toplumun geçmesinin nesnel koşullarının mevcudiyeti, Gramscici tahlilin özünü oluşturur. Bir başka deyişle, Gramsci, emperyalist dönemde sosyalist devrimin nesnel koşullarının mevcut olduğu temelinden hareket eder. Nesnel koşulların önemini ve belirleyiciliğini şöyle ifade eder:       Görüldüğü gibi nesnel koşullardan söz ederken Gramsci, doğrudan Marks'ın "Katkı"sına başvurmaktadır. Marks'ın "doğa bilimleri kesinliğiyle belirlenebilen iktisadi üretim koşulları"[123] (abç), Gramsci'de "fizik bilimlerine özgü sistemlerle ölçülebilen, yapıya sıkı sıkıya bağlı toplumsal güçlerin arasındaki ilişki" niteliği alması fazlaca önemli değildir. Yeter ki bir başka alanda, bu nüans farklarının derinleşerek, temel bir farklılık haline gelmesin.
      İşte nesnelliği bu şekilde ele alan Gramsci, bunun var olduğunu kabul ederek, her Marksist gibi, tüm dikkatini ikinci kısma, yani öznel koşullara yöneltir. Bu noktadan itibaren üst-yapı gündeme girer. Ancak bu tutumu, temeldeki değişmelerin sona erdiği biçiminde bir yaklaşımı da beraberinde getirir. Böylece kendi içinde hareket eden üst-yapıyla yüz yüze gelinir. Oysa bilindiği gibi, ekonomik temel, belirleyici niteliği ile, zaman içinde üst-yapının hareketlerini "etkiler" ve onları "yönlendirir". Emperyalist dönemde, devrimin, yani kapitalist toplumdan yeni (sosyalist) topluma geçmenin nesnel koşulları var olsa da, temelde pek çok değişiklikler olmaktadır ve olacaktır. Bunların en açık ifadeleri, yaşanılan bunalım dönemleridir. Gramsci, bir kez alt-yapı ile ilişkisi belirlendikten sonra, artık kendi içinde devinen bir üst-yapı ilişkileri kurmakla, ilk yanılgısını sergiler.       Gramsci, iki düzeyde ele aldığı üst-yapıyı bir başka yerde şöyle tanımlar:       Görüldüğü gibi Gramsci, bir toplumda temel (yapı) üzerinde yükselen üst-yapıyı iki ana bölümde ele almaktadır: Sivil toplum ve politik toplum. Bunlardan sivil toplum, egemen sınıfın hegemonyasının kurulduğu alandır. Gramsci, bu hegemonyanın "özel" kurumlar aracılığıyla sağlandığını ve bunun kitlelerin egemen sınıf/sınıflara "kendiliğinden" verdiği "onay" (consensus) olduğunu, yani egemen sınıf/sınıfların meşruluğunu kitlelere kabul ettirdiği, ya da kitlelerin bu meşruluğu kabul ettiği ve onların istemleri doğrultusundaki kararları -karşı çıkmaksızın- kabul ettiklerini belirtir. Sivil toplumda zorlama yoktur, onun yerine, özel kurumlarla ve aydınlar aracılığıyla halk kitlelerini ya da "alt bağımlı grupları" ikna ederek "egemen gruplara" bağlamaları söz konusudur. Egemenliğin gerçek ve en az direnmeye yol açan biçimi budur, Gramsci için. Bir başka deyişle, egemen sınıf olmanın önkoşulu, sivil toplumda hegemonya kurmaktır.       Bu ifadelerle Gramsci'nin teorik tahlillerinin temeli ve de amacı iyice açıklık kazanmaktadır. İlk anda üst-yapıda yaptığı genel ayrım, Marksist saptamalarla çakıştığı söylenebilir. Marks ve Engels'in egemen sınıfın "siyasal egemenlik" ve "entellektüel yönetim"den söz ettiklerini ilk bölümde görmüştük. Görüldüğü gibi, Gramsci de "egemenlik"ten, "entellektüel ve moral yönetim"den söz etmektedir. En genelde sözcük farklılıkları ya da fazlalıkları dışında bir ayrım görünmemektedir. Egemen sınıfın her zaman ve durmaksızın zor kullanmadığı da bilinen bir gerçektir. Ve gene bilinmektedir ki, egemen sınıf kendisine bağlı sınıflara karşı tutumu ile düşmanı yani kendisini yok etmek isteyen sınıfa karşı tutumu farklıdır ve farklı olmak zorundadır. Ama Gramsci'de sorun bu kadar yalın ve benzeş değildir. Onda "egemenlik"in "politik toplum" ya da "devlet olarak", "entellektüel ve moral yönetim"in "sivil toplumda özel örgütler" aracılığıyla görünmesi önemli bir nokta oluşturur.
      Daha önceki bölümlerde gördüğümüz gibi, Marksizm-Leninizmde (özellikle Marks ve Engels'in yapıtlarında) üst-yapı bir bütün olarak ideolojik oluşumlardır. Bu yapı kendi içinde değişik bölümlere ayrılabilir. Marks ve Engels politik yapı ile entellektüel üretim dünyasını, ya da ideolojik şekilleri birbirinden ayırırlar, ancak bu ayrım organik olmadığı gibi, salt bir yöntembilimsel (metodojik) de değildir. Politik yapı, yasama-yürütme-yargı bütünselliği içinde devleti kapsar. Özellikle yasama organında yer alan siyasal partiler de böylece politik yapının, dolayısıyla devletin bir parçası haline gelirler. (Marksizm-Leninizmde parlamentoya katılım konusunda en önemli sorun, devlet ile entegre olup olmamadır. Bu nedenle siyasal partiler "düzen partileri" ve yasa-dışı partiler olarak ayrılırlar.) Demokratik yönetim altında devlet dışı ideolojik şekiller görece özerk bir durumdadırlar. Ama yönetim biçimindeki değişiklikler ve bunalımlar, bu görece özerk oluşumları (kurumları) ya tümüyle devlet aygıtının bir parçası haline gelmesine neden olur, ya da onun tarafından kesin denetim altına alınırlar, yahut da tümüyle tasfiye edilirler.
      Yine Marksizm-Leninizmde, egemen sınıfların sürekli olarak açık zor uygulaması söz konusu değildir. Ancak bu, koşullara ilişkindir ve devletin biçimini belirler. Devletin özü ise, doğrudan doğruya egemen sınıf ya da sınıfların diktatörlüğü olmasıdır. Egemen sınıf/sınıflar kendi içlerinde ya da egemenliklerini kayıtsız şartsız kabul eden kesimler karşısında "demokratik"tir; ama egemenlik altında tuttuğu sınıf ya da sınıflar için bu bir diktatörlüktür. İşte devletin bu niteliği, Gramsci'nin dilinde "diktatörlük-hegemonya" ilişkisi olarak ifade edilir. Ancak sorun, bu ilişkinin farklı sözcüklerle ifade edilmesi ya da "metodojik kriter" olarak seçilmesi değildir. Gramsci için diktatörlük, devlete ya da politik topluma denk düşerken, hegemonya ya da "demokratik"lik, "sivil toplum"a denk düşmektedir. Böyle bir değerlendirme, hegemonyanın uygulandığı ve gerçekleştiği "sivil toplum"un egemen sınıf/sınıflar ile onun/onların müttefiklerinden oluşması söz konusudur. Çünkü egemen sınıf, "müttefiki olan sınıfların yöneticisi"dir der Gramsci. Böylece "sivil toplum", uzlaşmaz sınıf karşıtlıklarının olmadığı, yani egemen sınıf/sınıflar ile müttefiki sınıf/sınıflardan oluşmaktadır. Böyle bir toplum, tarihsel materyalizmin tanıtladığı gibi us-dışıdır. Zaten Gramsci'ninm "sivil toplum" kavramı, sınıfları ve sınıf mücadelelerini tanımayan Hegelci dilden aktarılmıştır.
      Daha önce gördüğümüz gibi, Hegel'de, bireysel irade ile genel irade arasında bir uzlaşma-kaynaşma sağlayan ve bunun ifadesi olan bir "ethik-idea" vardır. Bu "ethik-idea", aynı zamanda, "nesnel"dir ve üç momentten geçerek oluşur.
      Birinci moment, aile'dir. Aile, Hegel'e göre, bir ethik kurumdur ve birey ilk kez "genel irade" ile burada karşılaşır. Ancak burada "ethik-idea" fazla gelişmemiştir. İkinci moment, sivil toplum'dur (bürgerliche Gesellschaft). Bu sivil toplum bir çıkarlar birliğidir. Birey kendi gereksinmesini ve çıkarını ön planda tutar. Böylece burada "atomlaşma" söz konusudur. Hegel'in sözleriyle, sivil toplum bir "atomlaşma sistemidir". Üçüncü moment ise, devlet'tir. Bu momentte bireysel irade ile genel irade arasında tam bir birlik ve uyum vardır. Devlet "ethik-idea"nın gerçekliğidir ve devlet sivil toplumun birliğini sağlar, yani ondaki atomlaşmayı önler, bireysel iradeleri genelle bütünleştirir.
      Marks ve Engels, belli bir döneme kadar "sivil toplum"dan söz etmişlerdir. Ancak onlar, yukarda gördüğümüz biçimiyle, yani Hegelci anlamda bir "sivil toplum" anlayışını hiçbir zaman ele almamışlardır. Konunun daha iyi anlaşılması için Marks-Engels'in değerlendirmesini görelim:       Görüldüğü gibi, Marks-Engels, Hegel'in sivil toplum-devlet ilişkisini tersine çevirmişler, ve hemen hemen kendi teorileriyle Hegel'inkini karşıt konumda tutmaktadırlar. Bu açık ifadelere karşın Gramsci, "Defterler"inde sivil toplum kavramını Hegelci anlamda ele alır ve kullanır.       Bu ifadeleriyle Gramsci, hiçbir itiraza yer bırakmayacak biçimde kendi "sivil toplum" kavramının Hegelci anlama sahip olduğunu söylemektedir. Öyle ki, Marks'ın, Hegel'in sivil toplum-devlet ilişkisindeki kavrayışını eleştirdiği kısım, yani devletin toplumun düzenleyici ögesi olduğu tezi, Gramsci tarafından aynen yinelenmektedir. Konunun daha açık olması bakımından, Gramsci'nin "Devlet" başlığı altında "ethik-devlet", "kültürel-devlet" üzerine anlatımını okuyalım:       Burada ilk göze çarpan husus, Gramsci'nin Ordine Nuovo döneminde partiler ve sendikalar konusundaki tezlerinin yinelendiğidir. Anımsanacağı gibi, Gramsci, Ordine Nuovo'da "devrimci örgütler (politik partiler ve sendikalar) genelde özgürlük ve demokrasinin onaylanması ve gelişmesi olarak ve politik özgürlükler ve burjuva demokrasisi dünyası içersinde ... ortaya çıkmışlardır."[134] şeklinde bir tezi ileri sürmekteydi. Yukardaki ifadelerin 1930' lara ilişkin olduğu düşünülecek olursa, on yıl öncesinden pek fazla ayrılmadığı görülmektedir. Tek farkla ki, bu kez, tezinin dayanağının Hegel olduğunu açıkça söylemektedir.
      İkinci olarak, Gramsci, Hegel'in ethik-devlet anlayışına proletarya açısından sahip çıkarken, aynı şekilde proletarya adına -biçimde- karşı çıkmaktadır. Proletarya devriminin (sosyalist devrim) Komintern tarafından konulan ayırıcı özelliklerine (İkinci Bölüme bakınız) katılmayan Gramsci, devletin, toplumu ("sivil toplumu") eğitebileceğini kabul etmek zorunda kalışı oldukça ilginçtir. Bilindiği gibi, sosyalist devrim, temelde sosyalist üretim ilişkisinin egemen olmasından sonra proletaryanın iktidarı feth etmesi değildir. Sosyalist üretim ilişkilerinin niteliğinden dolayı böyle bir gelişme olmayacaktır. Proletarya politik iktidarı -parçalayarak- ele geçirdikden sonra, bu iktidar aracılığıyla, yani yeni tip bir devletle sosyalist üretim ilişkilerini inşa edecektir. Gramsci'nin diliyle söylersek, yeni tip proleter devlet, toplumu "eğitecek"tir. İşte Gramsci bu noktada Hegel'e sığınmaktadır. Şimdiye kadar hiçbir Marksist-Leninistin "ethik-devlet" ile açıklamaya çalışmadığı bu durum, yani proletarya devriminin niteliği, Gramsci için bir temel (alt-yapı) sorunu olarak görünmediğinden, üst-yapısal olarak gerekçelendiriliyor. Ve bu da Hegel'de bulunabiliyor şüphesiz. Ve burada Gramsci, Hegel'in "ethik-devlet"in "evrenselliğini" kabul ederken, bir itirazda da bulunur. Bu da, Hegel'in "tüm insanlar burjuva olacaktır" olumlamasıdır. Gramsci karşı görüştedir: "devletin sonunu ortaya koyan ve kendi sonuna ulaşmayı amaçlayan" tek bir sınıf, yani proletarya bu duruma ulaşabilecektir. Bir bakıma "tüm insanlar proleter olacaktır" denilebilir.
      Üçüncü olarak, Gramsci, burada devlet aygıtları ile toplumdaki "diğer" kurumları bütünsel biçimde ele almaktadır. İlk bakışta, egemen sınıfın "politik ve kültürel hegemonya aygıtı", devlet aygıtı ile aynı kabul edildiği sanılabilir. (Tıpkı "devletin ortadan kalkmasını" hedefleyen sınıfın evrenselliğe ulaşmada "tüm insanlar proleter olacaktır" vargısına ulaşmasında olduğu gibi.) Ama Gramsci devlet ile "ethik-devlet"i birbirinden ayırır ve "gerçeklikte" de bu böyledir. Bunu da "özel" kurumlardan oluşan egemen sınıfın girişim ve faaliyetleri ile devlet faaliyetleri ve girişimleri arasında fark olduğunu belirterek, aynılığın görüntüsel olduğunu vurgular. Böylece bununla, Gramsci'nin daha önce gördüğümüz iki büyük üst-yapısal düzey ayrımı çakışmaktadır. Devletin "özel örtüsü" olarak "partiler ve birlikler" ya da "politik ve sendikal kurumlar", onayın ve kitlelerin egemen sınıfın kültür ve ahlâkına göre eğitilmesini sağlayan araçlardır. [*4] Böylece Gramsci, devlet ile egemen sınıfların özel girişimlerini kesin çizgilerle birbirinden ayırmaktadır. Ama yine de burada karşılıklı bir ilişki mevcuttur: Bir devlet var olabilmesi için yönetilenlerin onayına gereksinmesi vardır ve bu onayla örgütlenmiş hükümet de yürütmeyi temsil eder; öte yandan devlet bu onayı bizzat kazanmak ve eğitmek zorundadır. İşte bu noktada egemen sınıfın "özel organizmaları", yani okullar, kilise, dernekler, basın kuruluşları, kulüpler, partiler ve sendikalar gündeme girer. Ancak Gramsci için devlet de "özel" bir organizmadır:       Böylece bazı devlet faaliyetleri ve kurumları sivil toplum içinde mütala edilmekte, ya da tersine, bazı sivil toplum faaliyetleri ve kurumları devlet (politik toplum) içine girmektedir. Bunlarda hegemonya sağlayıcı ya da onayı eğitici işleve denk düşerler. Ancak bu kadar iç içe geçmiş bir ilişkiyi, Gramsci gibi -isterse metodojik olduğu savlansın- birbirinden ayırmak mümkün müdür? Gramsci, "devlet, yani sivil toplum + politik toplum, ya da zorlamayla güçlendirilmiş hegemonya"[138] ya da "tam anlamıyla devlet = diktatörlük + hegemonya"[139] diyerek devleti iki düzeye ayırmanın metodojik olduğunu ileri sürer. (Devlet diyoruz, çünkü Gramsci, üst-yapıyı iki ana bölümde ele alır: sivil toplum ve politik toplum. Politik toplum belli bir yere kadar devletle özdeştir. Ancak tahlillerini derinleştirme gereksinmesi duyduğunda devlet ile üst-yapı özdeşleşir.) Bu durumda devletin "fethi" sorunu yeni bir "üst-yapı" kurulması ile çakışır. Ancak bu kez de, yeni bir üst-yapının kurulması önündeki engeller sorunu yeniden gündeme gelir ve bu engelin birincil ve belirleyicisi de, şüphesiz siyasal zordur, "zorlama aygıtı"dır, kısacası devlettir. Ve Gramsci'nin çıkış noktasına yeniden geri dönüşü söz konusu olmaktadır. Bir adım ileri, iki adım geri!       "Ekonomizm" ve "liberalizm"in eleştirilmesi adına bunları söyleyen Gramsci, kendi ayrımının "metodojik" olduğunda israr eder. Ama bir şeyin farklı iki ölçüsü ile yüz yüze olduğumuz da bir "gerçektir". "Aynı şeyin iki farklı ölçüsü ve iki farklı ölçüm ölçeği, bu varlığın farklı oranlarını ya da bağıntılarını ifade" [141] ediyor demektir. Gramsci'ye göre, birinci ölçüm, yani devlet ile politik toplumun ilişkisi "organik" olmadığı için, sorunu böyle ele almak "kuramsal bir yanılgıdır". Ama bu kuramsal yanılgıyı yapan kimdir? Ekonomistler ve burjuva liberalleri mi? Yoksa bizzat Marks-Engels ve Lenin mi? "Ekonomik faaliyetlerin sivil topluma özgü olduğu" "metodojik" bir yaklaşım olmadığına göre, "sivil toplum ... tüm ticari ve sinai yaşamı kucaklar" diyen Marks-Engels'in kuramsal yanılgısı (!) açıklanmak zorundadır.
      Daha önce gördüğümüz gibi, "gerçeklikte", "özel girişimler ve faaliyetler" ile "devlet faaliyetler"ini ayıran ve birincisini ikincinin "özel örtüsü" olarak koyan Gramsci, bu kez aynı (ama "fiili") "gerçeklikte", bu iki girişim ve faaliyeti "bir ve aynı" saymaktadır. Bu çelişkiyi ise, devlet kavramını iki anlamda kullanarak aşmaya çabalar: 1) Devlet=politik toplum, 2) Devlet=politik toplum + sivil toplum. Aynı şeye eşit olan iki şey eşit olacağı için, bu durumda, politik toplum, politik toplum ç sivil toplum'a eşittir. Ve "fizik bilimleri"nde kullanılan "metod"a göre, eşitliğin iki yanındaki eşitler birbirlerini dengeler, yani götürür. Böylece sonuçta, "metodojik" olarak, sadece "sivil toplum" kalır. Kısaca, devlet ile sivil toplum özdeşleşir. Bunun açık ifadesi, devletin sivil toplum içinde erimesidir.
      İlk bakışta yukardaki vargının basit bir cebir işlemi olduğu savlanabilir. Oysa Gramsci bunu "fizik bilimlerine özgü" kesinlikte ifade etmiştir. Ona göre, devletin sonu "ethik-devlet"e ulaşmaktır. [142] Ve "ethik-devlet" ya da "devletin ethik içeriği" ise, "sivil toplum"dur. [143] Sonuçta, toplum biçimlerinin sonunda sınıfsız toplum olarak "sivil toplum" ortaya çıkacağına ulaşır. Bir Gramsci incelemecisi olarak Portelli'nin sözleriyle söylersek, Gramsci'de, "devlet aygıtı, başlangıçta sivil toplumun bir parçalanmasından başka bir şey değildir, ve ortadan kalkması da yeniden onun içinde erimek içindir." [144] (abç) Aynı konuda bir başka yazar şöyle demektedir: "Gramsci'nin 'düzenlenmiş toplum' diye isimlendirdiği devletsiz toplum, sivil toplumun genişlemesinden doğmaktadır." [145] Gramsci, doğrudan "siyasal toplumun sivil toplum içide yeniden özümsenmesi" [146] ve "politik toplumun kaybolması"ndan [147] söz ederken tam da bunları söylemektedir. Gramsci'nin bu yaklaşımı gerçekten de bir "metodoji" sorunu yaratmaktadır. Ama bunun Marksist diyalektik olmadığı, tersine Hegelci diyalektik olduğu da kesin gibidir. Bu yüzden de Hegel'deki diyalektikte içkin olarak bulunan idealizm Gramsci'de yeniden üretilir. (Gramsci'nin sık sık "olması gereken"e özel bir değer vermesi, ondaki içkin "idea"nın bir ifadesidir. Marksizm "olandan" yola çıkarken, Hegel "olması gereken"den (idea) yola çıkar. [*5]       Engels'in açıkça belirttiği gibi, Hegel felsefesi, sistem kurma zorunluluğunun sonucu olarak "kendi öz uygulamaları" ile doldurulmuş bir mutlaka ulaşır. Gramsci ise, ısrarla Marksizmin "bir sistem" kurmasını ister ve böylece Hegel ile olan yakınlığının nedenleri açığa çıkar.       Yukarda gördüğümüz gibi, Engels, felsefe sistemlerinin ne anlama geldiğini ve Marksizm açısından böyle bir "olumlu" amaç güdülmesinin olanaksız olduğunu ifade etmiş olmasına karşın, Gramsci'nin "olumlaması" oldukça önemli bir farklılaşma ortaya çıkarır. Gerçekten de felsefe sistemi kurulamaz, çünkü "olması gereken"in bilgisi böyle bir sistemle verilemez. Çünkü "insanlık, önlerine ancak çözüme bağlayabilecekleri sorunları koyar", ve bu sorunlar önceden bilinerek yanıtlanamazlar, ama sorunları yaratan ya da yaratacak olan koşullar (maddi koşullar) bilinebilir ve gelişmeleri "doğa bilimleri kesinliğiyle" önceden saptanabilir.
      Gramsci'nin Hegel felsefesi ile yakınlığını bir yazar şöyle ifade etmektedir:       Görüldüğü gibi Gramsci "metodojik" ayrımı ile "gerçeklikte"ki durum arasındaki çelişki -ki bu Hegel felsefe sistemi ile Marksizm arasındaki bir çelişkidir dedüzeltmek için kullandığı ikili devlet kavramı, son tahlilde, sivil toplumun Hegelci anlamda kendi yolunda yürümesi biçimini alır (ethik-idea). Hegel bu gelişmeyi "ethik-devlet" olarak "herkesin burjuva olması" ile sonlarken, sivil toplumun yalnızca burjuvaziyle var olduğunu ve var olabileceğini kabul etmektedir. Bu gerçek "Alman İdeolojisi"nde açık biçimde konulmuştur:       Marksizmin "sivil toplum" kavramını "eskimiş eşya" olarak ele almasının nedeni iyice açığa çıkmaktadır artık. Sınıfların ortadan kalkması sonucuna ulaşmak, bizatihi burjuvazinin de ortadan kaldırılması demektir. Bu da, onla var olan ve var olabilecek olan "sivil toplum"un da ortadan kalkması demek olacağı da açıktır. Marksizmde sınıfların ortadan kaldırılması, bir sınıfın diğer sınıfları kendi içinde eriterek, kendisine dönüştürmesi (Hegelci koyuşla "burjuvalaştırma") anlamına gelmediğini her Marksist bilir. Bu bağlamda, tüm insanların "proleterleştirilmesi" sosyalizmin amacı değildir, tersine böyle bir amaçtan söz edilecekse, bunun burjuvazinin (kapitaist üretim ilişkierinin) işi olduğu bir gerçektir (mülksüzleştirme olgusu). İşte bu nedenlerle, "sivil toplum" kavramı, kavram olarak işe yaramaz durumdadır ve Marks-Engels tarafından da bu yüzden terk edilmiştir.Diyebiliriz ki, Gramsci, bazı yönleri hariç, tümüyle Hegelci bir kavrayış içindedir [*6] ve Hegel'in "ethik-devlet"ini kendi devlet-toplum kavrayışının temeline oturtmaktadır. Marks'a yaptığı atıflar ise, Marksist diyalektik ile Hegelci diyalektik arasındaki farkı anımsatmaktan öte bir değer taşımamaktadır. Ordine Nuovo döneminde siyasal partiler ve sendikalar konusunda söyledikleri göz önüne alındığında da, Gramsci'nin Hegel'e neden yöneldği anlaşılabilir. Gramsci'nin o dönemdeki perspektifi ile Hegelci sivil toplum-devlet ilişkisi oldukça birbirine yakındır. Daha önce gördüğümüz gibi, Gramsci, "fabria konseyleri"ni üretim temelinde ve üretimin düzenlenmesi için bir organ olarak koyarken, öte yandan aynı konseyleri "proletarya diktatörlüğünü nüvesi" olarak da tanımlar. "Konseyler", Gramsci için, Sovyetlerin karşılığıdır ve Sovyetler de "yeni tip devlet"i simgelerler. Böylece, onun için kendi "fabrika konseyleri", "yeni tip devlet" olarak, aynı zamand toplumu yeniden biçimlendirmeli ve üretimi düzenlemelidir. (Liberalizmin devletin ekonomiye müdahale "etmemesi" tezine karşı çıkışının ve bu tezi "kuramsal bir yanılgı" olarak koymasının nedeni de budur.) Kısacası, "fabrika konseyleri" (Gramsci'ni anladığı anlamda), politik toplum olarak devletten farklıdır, yani politik top-lum + sivil toplum olarak devleti ifade eder. Bu da "ethik-devlet" anlayışına denk düşmektedir, "teknik ve moral olarak birleşik toplumsal organizmadır".
      Diyebiliriz ki, Gramsci, Ordine Nuovo dönemindeki görüşlerini geliştirmek ve doğruluğunu tanıtlayabilmek için, görüşlerinin "gnoseologique" temellerini aramak durumundadır. [*7] Ve bu arayış, bütünsel olarak Marksist politik tespitlere bir "bilgikuramı" (gnoseologiue) bulmak ya da Marksizmin bir "felsefe sistemi"ni oluşturmak için çaba harcar ve herkesi de böyle bir çabanın içine girmesi için çağrıda bulunur. Ve Gramsci, kendi teorik görüşlerinin bilgikuramını Croce aracılığıyla Hegel'de bulur.
      Bunlara ek olarak, Gramsci, sivil toplum-politik toplum (devlet) arasındaki farkın "organik" olmadığını söylerken, yani bu ayrımın "felsefi" bir ayrım olduğunu belirtirken, bu iki "düzey" arasındaki ilişkiyi "organik" olarak tanımlar ("gerçeklikte"). Eğer gerçek gerçeklikte, sivil toplum ile devlet "bir ve aynı" ise, ayrım da "metodojik" ise (felsefe, "tarihyazımın metodojisidir"), orda iki düzeyin organik ilişkisinden söz etmek olanaksızdır. Şöyle diyor Gramsci başka bir yerde:       Görüldüğü gibi, Gramsci'de üst-yapının iki ana "düzey"e ayrılması, her ne kadar "metodojik" olarak tanımlanıyorsa da ve ayrımın organik olarak düşünülmesi bir kuramsal "yanılgı"ysa da, tam bu noktada Gramsci aynı duruma düşmektedir. Yanılgısı açıktır: Kendi politik görüşlerine uygun bir felsefe bulmaya kalkmak. Yukarda ortaya koyduğu tarih tanımı bile bunu kanıtlar. Bilindiği gibi, tarih, Hegel'de, devletlerin tarihidir, yani "nesnel-ahlâkın" ger-çekleştiği alandır. Hegel'de devlet, "tarihsel gerçekliğin öznel ögesidir". Sözün özü, Gramsci'nin tarih anlayışı doğrudan Hegelcidir, ancak onun Marksizmle olan çelişmesini gidermek için "ast sınıflar"ın durumunu ekleyerek, kendince bir "integral"e varır. Oysa Marksizmin tarih tanımı nettir: sınıf mücadelelerinin tarihi. Bunun açık ifdesi, Marksizmin tarih anlayışının materyalist olmasıdır. Oysa Hegel idealisttir.       Böylece Gramsci'nin sivil toplum-politik toplum (devlet) ayrımının ne olduğunu görmüş bulunuyoruz. Bunlar "gerçeklikte" (ve doğal olarak kuramda da böyle olması gerekir) birbirinden "özel örgütler" ve "baskı örgütleri" olarak ayrılırlar. Ama bunlar arasında bazı kurumların ya da örgütlerin olması fazlaca önemli değildir Gramsci için. Her iki toplumla da bağlantılı ve her iki toplumun işlevlerini -farklı zamanlarda- yerine getiren örgütler olarak siyasal partiler ve parlamentolar "ikili işlev" sahibi kurumlar olarak belirlenir. Bir yandan "hegemonya"yı sağlarlar, öte yandan siyasal yönetimi gerçekleştirirler, ya da "onay" ile "zorlama" yı gerçekleştirirler ve bunları birbirinden ayırmak olanaksızdır. Bu bağlamda da iki işlev ve dolayısıyla iki toplum iç içe geçmiştir. Ancak Gramsci' nin sözünü ettiği bu durum geçicidir, çünkü bu siyasal parti hükümet olduğu ve parlamentonun yetkilerinin kısıtlandığı durumlarda -ya da tersi- farklılık ortaya çıkar ve böyle zamanlarda iç içelik kalkar.
      Sonuç olarak diyebiliriz ki, Gramsci'nin "sivil toplum" ile devlet ("politik toplum") ayrımını, kendi politik, stratejik, pratik ve de "metodojik" önemini göz önüne alarak değerlendirmek zorunludur. Bu aynı zamanda, Hegelci devlet kavrayışının çağdaş bir eleştirisi olarak düşünülmelidir ve böyledir de.

a) Sivil Toplum ve "Batı"-"Doğu" Ayrımı :


      Yukarda gördüğümüz gibi, Gramsci'de "sivil toplum" politik iktidarın "ast sınıflar" tarafından "fethi" mücadelesinde birincil öneme sahiptir. Sözcüğün tam anlamıyla, "sivil toplum" içindeki mücadele, devlet aygıtının fethinin önkoşuludur. Gramsci, tarihten, kapitalist üretim ilişkileri egemen olduktan sonra (nesnel koşul) burjuvazinin önce "entellektüel ve moral yönetimi" ele geçirdiğini, ve bundan sonra da feodal devleti feth ettiği sonucunu çıkararak, bunu evrenselleştirir. Bu durumda da, proletary da aynı yolu izlemek durumundadır. Bu öylesine bir kaçınılmazlıktır ki, "sivil toplum"da hegemonya sağlamadan, doğrudan politik iktidara yönelik hareket, iktidarın fethiyle sonuçlansa bile, bu geçici bir zafer olacaktır ve sivil toplum yeni iktidar sahiplerine karşı direnecek ve hatta yeni "silahlı güçler" çıkartarak onu yıkacaktır da. Öyle ise, Gramsci için yapılması gereken ilk iş, "sivil toplumun ne olduğunu, sivil toplumun ögelerinin hangileri olduğunu derinlemesine incelemektir". Ve bu sorun daha genel düzeyde de ele alınabilir ve "bu yüzden sorun, sivil toplumun iktidarın ele geçirilmesinden önce mi, yoksa sonra direneceği; ikinci durumun nerelerde ortaya çıktığı sorunudur." [
156] (abç)       Gramsci'nin "Doğu" ile "Batı" arasında ayrım yaparken kullandığı temel ölçüt, sivil toplumun gelişkinlik düzeyidir."Doğu", saydam ve şekilsiz bir "sivil toplum"la; "Batı" ise, güçlü ve karmaşk bir sivil toplumla nitelenir. Batı toplumları -yani Batı-Avrupa ya da emperyalist-kapitalist ülkeler- "sivil toplumun çok karmaık ve dolaysız ekonomik ögenin felaket getiren patlayışlarına (bunalımlar, durgunluklar vb.) dirençli bir yapı haline geldiği daha gelişkin devletler"den [158] oluşur. Bu ülkeler, aynı zamanda, "endüstriyel ve sosyal bakımdan daha ileri ülkeler"dir. [159] Ama Gramsci için temel ölçüt, ekonomik yapıdaki gelişkinlik düzeyi değildir. Bu ölçüt, sivil toplumun ve dolayısıyla devletin gelişkinlik düzeyidir. Ve Gramsci tüm dvrim anlayışını buna bağlı olarak geliştirir.
      Gramsci'nin tüm yazıları incelendiğinde, kapitalizmin gelişimine çok az değindiği görülmektedir. Bu, en açık biçimde, sivil toplumun ekonomik yapıdan görece özerk bir oluşum olarak ele alındığı demektir. Ona göre, bir kez kapitalist üretim ilişkileri egemen olduktansonra, bunun evriminin sivil toplumun ve devletin evrimi yönünde etkisi -eğer varsa- çok sınırlı olacaktır. Kabul ettiği tek gelişme de, "Avrupa sömürgeciliği"nin başlamasıdır.
      Bilindiği gibi Marksist-Leninist teoride, üretici güçler ile üretim ilişkileri arasındaki çelişki ve bu çelişkinin düzeyi (evrimi) hemen her zaman belirleyici bir nitelitedir.       Bu Marksist değerlendirmelerden sonra, sivil toplumu -isterse Gramscici anlamda olsun- ekonomik gelişmeyle belirlenen bir yapılanmadan, yani nesnel bir gelişmenin ürününden başka bir şey olarak ele almak olanaksızlaşır. Oysa, Gramsci, sivil toplumu devletin örgütlediği" düşüncesinde olduğundan, onun nesnelliğini büyük ölçüde dışlar. Öyle ki, sivil toplumun oluşmadığı ülkelerde, "devlet-taparlık" dönemi ile, yani devlet tarafından, sivil toplumun yaratılması gerektiğini belirtir ve böylece militer devletleri (dolayısıyla faşizmi) meşru kabul eder. Oysa materyalist tarih anlayışındaki "meşruluk" ile bu zıtlık içindedir.       1789 Fransız Devrimi'nden sonraki gelişmeleri inceleyen Gramsci, bundan çıkardığı sonuçlar açısından oldukça ilginç bir noktaya varır:       Ve sonuçta "hem devlet örgütlenmesi, hem de sivil toplumdaki birleşimlerin bir bütünü olan çağdaş demokrasilerin kitlesel yapıları" [166] ortaya çıkmıştır.
      Bu sonuç için ilk söylenebilecek şey, bunun, Marksist-Leninist saptamalarla tam bir zıtlık içinde olduğudur. Marksizm-Leninizm, "son altmış yılda" ortaya çıkan şeyin emperyalizm ve siyasal gericilik olduğu, burjuvazinin bu dönemde demokratik yönetim ilkelerini terk ettiği ve elinden gelen tüm güçle demokratik kitle örgütlerini yıkmaya çalıştığını saptamış ve bu saptamalar tarihsel olaylarla defalarca tanıtlanmıştır.
      Gramsci'nin saptamalarının Marksizm-Leninizmle ilişkisi, daha doğrusu ilişkisizliği yanında, bunların ne derece tarihsel evrimle çakıştığı da şüphelidir. Şimdilik bunu bir yana bırakırsak, Gramsci'nin sözünü ettiği durumun ne derece kalıcı olduğuna bakalım. İktisadi evrimin kapitalist evresinde, ilkin serbest rakabetçi dönem söz konusu olmuştur. Serbest rakabetçi dönemden emperyalist (tekelci) döneme geçilmesiyle demokratik yönetim de, yerini oligarşik yönetime bırakmıştır. Ülkeler düzeyinde ele alındığında, örneğin Fransa'da, III. Cumhuriyet döneminde hiç de "dengeli bir siyasal yapı"dan söz etmek mümkün değildir. (Bkz: İkinci Bölüm-Marksist-Leninist Devrim Teorisi) Üstelik bu dönemden itibaren yeni bir egemenlik mücadelesi başlamıştır: finans- kapitalin egemenliği. Finans-kapitalin egemenliğini (finans-oligarşisi) "dengeli bir siyasal yapı" ya da "çağdaş demokrasi" diye kutsamak ise, olsa olsa Ortodoks (ya da Katholik) rahiplerin ya da II. Enternasyonal oportünizminin işi olduğu açıktır. Ama Hegelci sivil toplum ve devlet anlayışı açısından bu çok doğaldır. Hegel'in devlet teorisinin Bismarck yönetimini nasıl kutsadığını anımsatmak yeterlidir. (Burada Gramsci için, Bismarck yönetiminin "ilerlek" Sezarizm ve faşizmin de bir başka çeşit -belki de "gerilek"- Sezarizm olduğunu anımsatalım.) Bunun temelinde ise, devletin ussallığı anlayışı yatar ve Hegel için "gerçek olan her şey ussaldır, ussal olan her şey gerçektir". [167] 167)
      Bunlardan öte "sivil toplum"un, günümüzde "özerkliğini" yitirdiğini ve devlet faaliyetleri ile birleştiğini söylemek, yani devletin artan oranda özerk yapıları yok ettiğininden yola çıkarak, bunun "çağdaş demokrasilerin kitlesel yapıları" ile, yani "büyük kitle partileri" ve "büyük ekonomik sendikalar" ile kaynaştırmak oldukça zordur! Zordur, ama İtalyan tarihi ele alındığında, politik gelişmelerin görüntüsel durumunun buna yakın olduğu da bir gerçektir. Bir başka deyişle, Gramsci, gerçeklik ile teori arasında bir köprü kurmak istemiştir ve bunu ancak Hegelci kavrayışla başarabilmektedir. Çünkü Marksizmin tarih yorumu, bunun tersidir ve İtalyan toplumunun bir orjinalitesi varsa -var kabul edilebilirse-, bu ancak geçici bir nitelik olarak ele alınabilir, evrensel bir teori için temel teşkil edemez.
      Gramsci'nin kendine göre değerlendirdiği İtalyan toplumunun -geçmiş ve mevcut durumuyla- savlarının temeli olmasını en açık biçimde faşizm değerlendirmesinde görmekteyiz:       Şüphesiz faşizmi, burjuva demokratik devrimini "tamamlamamış" İtalya'da, bu devrimin "çarpık İtalyan biçimi" [169] olarak tanımlayan Gramsci için, onun "meşruluğunu" tanımaktan başka birşey olanaksızdır. Faşizm, usa uygun olarak tanımlandıktan sonra, onun gerçekliğini (meşruluk anlamında) tanımamak olamaz!
      Gramsci, sivil toplumun gelişkinliğini temel -ve hatta tek diyebileceğimiz biçimde- ölçüt olarak aldığı için, "Doğu-Batı" ayrımı da oldukça ilginç bir boyut kazanmaktadır. Ordine Nuovo döneminden itibaren, devrim öncesi Rusya ile İtalya'nın büyük benzerliği olduğunu, ikisinin de aynı tarihsel koşullara sahip, "kapitalizmin tam olarak gelişmemiş ülkeler" olarak koyarken, bu iki ülkeye İspanya ve Fransa'yı da eklemekteydi. Ancak "Defterler"de bu konuda oldukça ilerleme kaydetmiştir. Fransa ve İtalya "daha gelişkin", "daha ileri" ülkelerdir artık. Bu farklılaşma oldukça önemli olmakla birlikte, özsel nitelikte değildir. Çünkü 1919'da Ordine Nuovo'da "kapitalist anlamda hâlâ geri olan" İtalya ve Fransa, şu şekilde karakterize ediliyordu:
      1) Tarımda, az ya da çok feodal ekonomik model,
      2) Feodal zihniyet,
      3) Çağdaş kapitalist liberal devlet fikrinin köylüler arasında mevcut olmaması,
      4) Ekonomik ve politik kurumların çağdaş kategorilerinin -"büyük kitlesel siyasal partiler" ve "sendikalar"- olmayışı. (Ordine Nuovo, 2 Ağustos 1919 -Bkz: Üçüncü Bölüm: PCI ve İtalya'da Devrimci Mücadele)
      Bu özelliklerin "Defterler"de, 1870'e kadar Fransa'da mevcut olduğu şeklinde belirtilmektedir. Demek ki, ortada değişim değil, gelişim mevcuttur. Gramsci, Ordine Nuovo'daki düşüncelerini "Defterler"de geliştirmiş, iç tutarlılığını, bütünselliğini sağlamıştır. Kısaca gneosolojik temellerini oluşturmuştur.
      Ordine Nuovo'da İtalyan kapitalizminin "özerkliğini yitirdiğini söyleyen Gramsci, "Defterler"de bunu yadsımaz, tersine geliştirdiği tahlillerin ve saptamaların çıkış noktası ve kanıtı olarak ele alır. Ona göre "ulusal ekonomilerin özerk olması" kapitalizmin geri bir evresine denk düşer. [170] Böylece, şimdi, "özerkliğini yitirmiş" bir İtalya vardır ve bu da onun ileri evrede olduğunu gösterir. Büyük kitle partileri olarak PSI, PCI ve Faşist Partinin varlığı; büyük kitlesel ekonomik sendikalar olarak CGL ve faşist korporasyonların doğuşu; İtalyan toplumundaki "kargaşanın", "akışkanlığın" 1920'lerde, faşist partinin iktidara gelmesiyle durulması; gelişmiş bir devlet mekanizmasının -faşist devlet- ortaya çıkması; faşizmin altında kilisenin, okulların, basının, vb., yani "özel örgütler"in (sivil toplumun) "özerkliğini yitirmesi" vb. bir dizi olgu İtalya'da artık mevcuttur. Buna bir de, "egemen sınıfların", yani burjuvazi ve büyük toprak sahipleri blokunun, "tarihsel birliğinin devlet içinde gerçekleşmesi"ni eklersek, İtalya, kolayca "ileri" ülkeler kategorisine girecektir. Ama "sivil toplumun gelişim düzeyi" ölçütünün mantıki sonucu, yani "hem devlet örgütlenmeleri, hem de sivil toplumdaki birleşmelerin bir bütünü olan çağdaş demokrasilerin kitlesel yapıları"nın faşist İtalya'da olması, Gramsci için bile mümkün değildir. İşin ilginç yanı, "Defterler"inde sürekli eleştirdiği ve polemiklere girdiği, ve kısmen bazı tanımlarını "ödünç" aldığı Hegelci Croce, aynı öncüllerle ve ölçütlerle, yani savlarını mantıki sonucuna kadar götürerek 1922 yılında Mussolini'yi, "liberalizmin meşalesini" yeniden ele alan kişi olarak kutsamıştır. Gramsci'nin başına gelen, onun eklektizminin sonucudur: Her eklektik teori çıkış noktasının zıttına varır. (Belki aynı durumla karşılaşanlar Hegel'in "olumsuzlamanın olumsuzlanması"na dayanarak, buna diyalektik (!) bir açıklama getirilebilirler.)
      Şimdi Gramsci'nin "Doğu-Batı" ayrımının ve ölçütünün genel geçerliliğe sahip olup olmadığını görmek için örnek olarak III. bunalım döneminin geri-bıraktırılmış ülkelerini ele alalım: Bilindiği gibi, III. bunalım döneminde emperyalizmin sömürü yöntemlerinde değişiklik olmuştur. Artık I. ve II. bunalım dönemindeki eski-sömürgecilik yöntemleri, yerini yeni-sömürgeciliğe bırakmıştır.       III. bunalım döneminde geri-bıraktırılmış ülkelerini Gramsci' nin diliyle şöyle ifade edebiliriz (Örneğin Türkiye): Büyük kitle partileri (AP, CHP gibi) ve büyük kitlesel ekonomik sendikalar (DİSK, Türk-İş) ortaya çıkmıştır; tek bir kentin (İstanbul) devlet iktidarını tam tekelinde tutması ortadan kalkmıştır; ulusal ekonominin özerkliğini yitirmesi bir yana, tam olarak uluslararası kapitalizme bağımlıdır; devletin iç örgütsel ilişkileri çok gelişmiş (oligarşik devlet aygıtı) ve uluslararası örgütsel ilişkileri yaygınlaşmıştır (Dünya Bankası, IDA, IBRA, IMF, AT, NATO, vb.); "sivil toplum"u oluşturan "özel" örgütlenmeler -dini, eğitimsel vb.- devlet faaliyetlerinden özerk değil, ona bağlıdır (YÖK, zorunlu din dersleri vb.); bir parlamento vardır (zaman zaman kesintiye uğrasa da). Tüm bunlardan başka geriye ne kalmaktadır? "Kırsal alanın geri kalmışlığı". Ama bu da Gramsci için temel önemde sayılmaz.
      Gramsci'ye göre, tüm bu olgular var olduğunda, ortada "dengeli bir siyasal yapı" olması kaçınılmazdır. Şüphesiz ülkemizde, Fransa'nın III. Cumhuriyetindeki kadar bir istikrar mevcuttur, ama hepsi o kadar. Gerçeklikte ise, ne "dengeli siyasal yapı", ne "çağdaş demokrasilerin" kurumları mevcuttur.
      Görüldüğü gibi, Gramsci'nin kullandığı ölçütlere uygun bir ülke/ülkeler tüm dünya da mevcuttur. Ama ne yazık ki, bunlar emperyalist-kapitalist ülkeler diye tanımlanmamaktadır. Tersine emperyalist sömürü altındaki ülkelerdir ve toplumsal yapıları çarpıktır ve akışkandır. Akışkanlığın nedeni, ülkede sivil toplum olmamasından değil, emperyalist sömürü altında kendi iç dinamiği ile gelişememiş olmasındandır. Diyebiliriz ki, Gramsci'nin "Doğu-Batı" ayrımı ve kullandığı sivil topluma ilişkin ölçütler, hemen hemen (Asya ve Afrika'nın bazı ülkeleri hariç tutulursa) dünya çapında bir tekliğe ulaşıldığını göstermektedir. Böylece de Gramsci'nin devrim teorisi genel geçerliliğe sahip olabilecekmiş gibi görünmektedir. Ama Gramsci bunu da kabul etmez:       Gramsci, bu rezerviyle, bir yerde kendi teorik tahlillerinin ve savlarının sınırlarını göstermekte ise de, eski biçimlerin (feodal) "aşılmış" olmasının olabilirliği yüzünden fazlaca da değere sahip değildir. Örneğin 1870'e kadarki Fransa, ya da 1920'lere kadarki İtalya, Gramsci için "geri" ülkelerdir, ama "sömürge ya da geri-kalmış ülkeler" değildir. Bu yüzden onun "geri-kalmış ya da sömürgeler" tanımlaması muğlak, niteliksiz durumdadır ve bu ülkelerde "sivil toplum" hiç yoktur. Bu nedenle de önemsenmeyecek bir rezerv durumundadır. [*8]

b) Sivil Toplum-Aydınlar ve İdeolojik Mücadele


      Gramsci'nin yaptığı "sivil toplum-politik toplum (devlet)" ayrımı, son tahlilde, belli bir devrim anlayışına, belli bir mücadele biçimine yöneliktir. Daha tam bir deyişle, Gramsci'nin bu ayrımları, son tahlilde, kendi devrim anlayışını savunmaya yöneliktir. Daha önce gördüğümüz gibi, Gramsci'de politik iktidarın ele geçirilmesi ikincildir; birincil olan sivil toplumda proletaryanın hegemonyasını sağlamaktır. Şimdi bu vargısının temellerini, öncüllerini, nedenlerini ele alalım:
      1926 yılında, yani hapishaneye girmesinden önceki son aylarda "Güney Sorunu" üzerine çalışan Gramsci'nin Güney İtalya' nın önemini, devrimdeki yerini nasıl ele aldığını III. Bölüm'de görmüştük. "Güney Sorunu" yazısında, hemen hemen İtalya'daki devrimci mücadelenin ve devrimin geleceğini, "aydın yığını"na ve bu yığında proletarya lehine bir "kopmanın" gerçekleşmesine bağladığını biliyoruz. Yine o yazısında Gramsci, Güney İtalya'daki tarımsal "blok"u dağıtmanın yolunu, bu blokun "temeli" olan "entellektüel blok"u dağıtmakdan geçtiğini söylerken, bu bloku somut olarak G. Fortunato ile B. Croce'nin yönlendirdiğini belirtmektedir.
      İlk bakışta okuyucu, Fortunato ve Croce üzerine söylenmiş bu sözlere bunca yer vermemizi yadırgayabilir. Oysa Gramsci'nin teorik, politik ve felsefi yazılarında bu iki isim ve özellikle Croce büyük yer tutar. Croce'ye karşı yazdığı yazılar, neredeyse "Defterler"in yarısını kapsamaktadır ve Croce'nin adının geçmediği bir yazısı hemen hemen yok gibidir. Fortunato ve Croce ile ayakta duran "ideolojik blok" saptaması düşünüldüğünde bunun nedeni anlaşılabilir.       Gramsci'de "geleneksel aydınlar", kapitalist toplum içinde bulunan, ama eski toplumda (feodal dönemde) oluşmuş olan "aydınlar"dır. "Organik aydınlar" ise, başa geçmek isteyen sınıfın kendi içinden çıkan ve onun çıkarlarını savunan, formüle eden, yürüten aydınlar grubudur. Kapitalist toplumda "geleneksel aydınlar" kırsal kökenlidirler; "organik aydınlar" ise kentsel kökenlidirler. Bu aydınların işlevleri ise açık biçimde ifade edilir: "egemen grubun, toplumsal hegemonya ve siyasal hükümet ast işlevlerini uygulayan 'vekilleri'" [175] olmak. Öyleysel bir toplumsal sınıf (Gramsci'de "toplumsal grup") iktidarı feth etmek istiyorsa, yani önce toplum üzerinde hegemonya kurmak ve sonra da egemen olmak istiyorsa (ve bunu yapmak zorundadır), bu işleri yapacak "vekillere", "memurlara", yani "aydınlara" ("organik") gereksinmesi vardır. Bunlar olmaksızın bir sınıf "yöneten" ve "egemen" olamaz. Kısaca, politik hegemonyayı kuran, toplum üzerinde "entellektüel ve moral yönetim" kuran, yalnızca toplumsal sınıfın aydınlarıdır.       Kitlelerin "geleneksel ideolojilerden kopmaları", bir başka sınıfın ideolojisini kabul ettikleri ya da en azından etmeye yöneldikleri bir durum yaratır. Bu da diğer sınıfın hegemonya sahibi olması ile sonuçlanır. Bu durumda "geleneksel ideolojinin" taşıyıcısı, yayıcısı ve anlatıcısı olan "geleneksel aydınlar", işlevlerini yerine getirmemekte ve yeni toplumsal sınıfın "organik aydınlarının" onların yerlerini alması gündemdedir. Böylece sivil toplumda hegemonyayı sağlayanların aydınlar olduğu netleşir. Bu aydınlar sivil toplumdaki "özel kurumlar"da yer alarak ve bunlar aracılığıyla işlevlerini yerine getirirler. Yine de Gramsci'de bu aydınlar, o sınıfın aydınlarının (ister "geleneksel", isterse "organik" olsun) bir bölümüdür. Ayrıca politik toplumu yöneten, yani devlet aygıtını kullanan aydınlar da vardır. "Bürokrasi, yani zoralayıcı gücünü kullanan ve belli bir noktada kast haline dönüşen yönetici personel" de [177] aydınlar kapsamına girer.
      Bir bütün olarak ele alındığında aydınları şöyle sıralar Gramsci: Avukatlar, noterler (özellikle kırsal kasabalarda), papazlar, ilkokul öğretmenleri, hekimler, fabrika teknisyenleri, politikacılar, devlet memurları, sanatçılar, felsefeciler, üniversite hocaları, ideologlar, gazeteciler, yargıçlar ve subaylar. Bu aydınların her biri toplumda -sivil ya da politik toplum olarak- belli bir işlevi yerine getirirler ve belli bir kurum içinde yer alırlar. Ancak bunların sivil topluma denk düşenleri, egemen sınıfın "hegemonyası"nı sağlayan, koruyan ve sürdürenler olarak birincil öneme sahiptirler, çünkü doğrudan halk kitleleriyle temas halindedirler. Artık sorun, egemenlik için mücadele eden sınıfın (örneğin proletaryanın) bu aydınları kendine bağlaması ve egemen konumdaki sınıfın "hegemonyası"nı sürdürücü işlevlerini yapmaktan uzaklaştırılmasıdır. (Şüphesiz böyle bir şeyin önkoşulu vardır: Egemenlik için mücadele eden sınıfın önce kendini bir bütün olarak örgütlemiş olması.) Marksist-Leninist yazında küçük-burjuvazi olarak geçen kesimin örgütlenmesinden başka bir şey değildir Gramsci'nin öne çıkartıkları. Ve bunu devrimci mücadelenin temeli haline getirebilmesi için uzun bir yol katetmek yolunda kalıyorsa, nedeni proletaryanın sınıf mücadelesinde küçük-burjuvazinin yerinin böylesine belirleyici bir konumda olmamasıdır. Diğer bir noktada da, Gramsci'ye kadar -ve hatta ondan sonra da- hiçbir Marksist-Leninistin sınıfsal ittifaklar sorununu, böylesine bir Hegelci anlayışla açıklamaya çalışmamış olması, tersine bunu üretim ilişkileri temelinde ortaya koymuş olmalarıdır. Marksizm-Leninizmde sınıfsal ittifaklar sorunu, sıradanlaştırılarak, "düşmanın elindeki araçların ele geçirilmesi"ne dönüştürüldüğü hiç görülmemiştir. Taktik planda bile, Marksist-Leninistlerin ittifaklara bakış açısı, belli bir anda ortak çıkarlar etrafında hareket edebilme ve ortak bir düşman tarafından varlık-yokluk sorunu ile yüzyüze bırakılma olmuştur. Gramsci'de açığa çıkan anlayış, Hegelci devlet anlayışının bir yansısı olmakla birlikte, köklerini Makyevelli'de bulur. Gramsci için, "modern parti", ya da proletarya partisi, "modern prens" olmalıdır. Bu da kökenin nerede olduğunu tanıtlamaktadır. Kısacası burjuvazinin Makyevelli'sine karşı proletarya kendi Makyevelli'sini çıkarmalıdır!
      Tarihsel olarak egemenlik için mücadele eden sınıflar ele alındığında, özellikle de burjuvazi ele alındığında, izlenilen yol açıktır: Bir yandan kendisine bağlı ve kendi içinden çıkmış -bir bakıma sınıf içi işbölümüne denk düşenaydınlar ("organik aydınlar") oluştururken, öte yandan bu aydınlar aracılığıyla, feodal aydınları ("geleneksel aydınlar"), belli siyasal ve ekonomik erekler ortaya koyarak, ideolojik olarak kazanmaya çalışır (transformasyon). Burjuvazi buna başarılı olduğu oranda kendi hegemonyasını kurar ve bundan sonra politik toplumun fethine yönelir. Çünkü bu fetih için gerekli öznel koşullar olgunlaşmıştır. Bir kez devlet aygıtını ele geçirdikten sonra burjuvazi, kendi iktidarını sağlamlaştırır ve devlet iktidarı aracılığıyla yeni bir toplum tipini ("sivil toplum") yaratır. Ya da daha tam deyişle, bu devlet aracılığıyla mevcut sivil toplumu, kendi ekonomik yapısına (kapitalist üretim ilişkilerine) uygun hale sokar. Buna Gramsci "devletin eğitici ve biçimlendirici işlevi" demektedir. Artık yeniden biçimlendirilmiş olan sivil toplum, "özel kurumlar" olarak burjuvazinin kalıcılığının garantisi haline gelir.
      Tarihsel evrimin bu Gramscici anlatımı -ya da yorumu- gerçeklikle ne oranda çakışmaktadır? Bunu anlamak için Gramsci'nin proletaryanın egemenlik için mücadele sürecine bakışını da bilmek gerekir. Öyle ki, tarihsel evrimin yukardaki gibi geliştiğini önsel olarak kabul ederken -ki Gramsci için bu da önemli değildir- proletarya böyle bir rota izlemelidir. Yani proletarya önce kendi ideolojisini oluşturur (kendi çıkarını "genel çıkar" olarak ortaya koyarak yapar bunu ve bu yüzden bu ideoloji "yalanlaştırıcı" niteliktedir) ve kendi aydınları aracılığıyla bunu yayar. Sonra burjuvazinin aydınlarını (artık bu aydınlar "geleneksel aydınlar" haline dönüşmüştür) "ideolojik olarak" dönüştürmeye ve kazanmaya çalışır. Bunu ne kadar hızlı ve etkili yaparsa, o kadar kısa sürede "hegemonya" sahibi olur ve politik iktidara yürüyebilir. Çünkü her zaman "bağımlı bir grubun egemen olması, ekonomik-korporatif evreden öteye gelişip, sivil toplum içinde ethik-politik hegemonya evresine yükselmesi ve devlet içinde egemenlik evresine ulaşması" [178] şeklinde olur.
      Gramsci, burjuva devrimlerinin gelişimi ile proletarya devrimlerinin gelişimini bu şekilde aynılaştırırken temel dayanağı gene sivil toplum olmaktadır. Ancak Gramsci'nin kavramları ve temel ilkeleri ışığında bile bu iki devrim benzeş değildir ve olamamaktadır. Ona göre, "devlet, sivil toplumu ekonomiye uyarlamanın aracıdır". Bu durumda devlet iktidarını ele geçiren burjuvazi, bu iktidar aracılığıyla mevcut sivil toplumu (feodal toplumda bulunan sivil toplum ve bunun önemli organı kilisedir) dönüştürerek, kendi ekonomisine uygun hale getirir. Ama "sivil toplumda hegemonya" kurmak, son tahlilde, sivil toplumun dönüştürülmesidir. O güne kadar mevcut (feodal) temele ilişkin olan sivil toplum, ya da "özel örgütler", iktidarı hedefleyen, egemenlik için mücadele eden sınıfın aydınlarınca içten feth edilmiş olmakla, mevcut sivil toplum -artık buna eski diyebiliriz-, mevcut egemen sınıfın -artık "yöneten" değil, sadece "egemen" olan- devletinin ardındaki "sağlam kaleler ve top yuvaları" olmaktan çıkmış değil midir? Öyleyse, devlet iktidarı feth edildiğinde yeni bir sivil toplum kurmak, ya da bu devlet aygıtı ile sivil toplumu dönüştürmek söz konusu değildir ve olamaz da. Daha önce ele geçirilmiş ve dönüştürülmüş bir sivil toplumun yeniden dönüştürülmesi, ancak bir üst evreye geçiş olarak mümkündür. Ayrıca devlet, sivil toplumu ekonomiye uyarlamanın "aracı" durumundaysa, "önce sivil toplum, sonra politik toplum" dizilişi de tersine çevrilebilir. Böyle olunca da tarihsellik değil, soyut akıl yürütme söz konusudur, yani "imgeleme" başvurulmaktadır.
      Gerçeklikte burjuvazi, alt-yapıda kapitalizmin egemen olmasına paralel olarak üst-yapıdaki dönüşümleri gerçekleştirebilmiştir. Ancak yine de bir süre ekonomi kapitalist nitelikteyken, üst-yapı feodal niteliğini sürdürmüştür.       Tarihin belli bir evresinde ortaya çıkan bu durum, açıkça burjuva devriminde devlet aygıtının fethi sorununun birincil değil, ikincil olduğunu ifade eder. Ve devlet aygıtı feth edildiğinde, artık toplumun bütün olarak burjuva nitelik alması ve burjuvazinin politik olarak da egemen olması tamamlanmış demektir. Bu noktada (ya da momentte) burjuva aydınlarının devlet ve özel kurumlar aracılığıyla sivil toplumu ekonomiye uyarlamaya çalışmasının bir anlamı kalmamaktadır. Öyle ise, sivil toplumun devlet iktidarının fethinden önce feth edilmesi sorunu kurumsal değil, ideolojiktir; ve devletin fethinden sonra ideolojiye uygun yeni bir sivil toplum kurulması ve kurumlarının yaratılması söz konusu olabilir.
      Gramsci'nin sorunu bu konuyuş tarzı, yukarda gördüğümüz gibi, burjuva devrimlerinin tarihsel oluşumuna terstir. Gramsci'nin bu gerçeği bilmediğini düşünmek oldukça saf bir anlayış olur. Gerçekte Gramsci burjuva devrimlerinin rotasını oldukça ayrıntılı biçimde ve Fransa ile İtalya somutunda tahlil etmiştir. Bu tahlillerinin ışığında diyebiliriz ki, Gramsci, devlet iktidarının fethinden önce sivil toplumda hegemonya kurma düşüncesini, hiçbir biçimde mevcut sivil toplumun feth edilmesi ve bu bağlamda yeni sivil toplumun kurulması olarak tasarlamamıştır. Ona göre hegemonya için mücadele ideolojik mücadeledir ve sadece mevcut sivil toplumun dağıtılması, devlet aygıtının dayanağı, "sağlam kaleleri ve top yuvaları" olmasının engellenmesi mücadelesidir. Bu yüzden devlet iktidarı feth edildikten sonra, bu iktidar aracılığıyla yeni sivil toplum oluşturulur. Ama bu "yeni"lik eskinin parçalanması ile değil "dönüştürülmesi" ile gerçekleşen bir "yeni"liktir.
      Böylece, bir yanda sivil toplumun fethi -ki aynı zamanda devletin ethik içeriği olduğu için devletin içten fethi demektir-, öte yanda sivil toplumun dağıtılması karşımıza çıkmaktadır. Her ikisi de Gramsci'nin teorisinde mevcuttur. Birincisi, Gramsci'nin genelde kabul ettiği tarihsel gerçekliktir, ikincisi sivil toplumun üst-yapısal kavranışının ürünüdür.
      Özetlersek, Gramsci, belli bir evrede egemenlik için mücadele eden sınıfın ilkin mevcut egemen sınıfın sivil toplumdaki egemenliğini, yani ideolojik, entellektüel, kültürel, moral hegemonyasını bertaraf etmesi gerektiğini savlar. Bu ise, doğrudan kendi ideolojisini sivil toplum içinde yayması ile mümkündür. Bu bağlamda, sorun, sivil toplumun ögelerinin neler olduğunu saptama ve bu ögeler içinde ideolojik mücadele yürütme sorunudur. Bu da, çok sayıda ideoloji yayıcı insana, ya da Gramsci'nin deyişiyle, egemenlik için mücadele eden sınıfın kendisine bağlı aydınlara gereksinme gösterir. Egemenlik için mücadele eden sınıfın bir ideolojisi oluşmuş ise, temel görev bu ideolojiyi yayacak aydınları bulmak ya da yaratmak ve bunların sivil toplum içindeki faaliyetini düzenlemek ve koordine etmektir. Bu ise, o sınıfın parti olarak örgütlenmesi görevine ve partinin çalışma tarzına denk düşen görevlerdir.
      Gramsci'nin tarihsel gelişiminin üç momentinden ikincisi, en önemli ve belirleyici momenttir. Çünkü, "tarihsel gelişme devamlı olarak birinci (ekonomik) ve üçüncü (askeri) moment arasında ikinci (siyasal) moment aracılığıyla salınır." [180]       Gramsci'nin "açık-seçik siyasal momenti" ile gelişen süreç, herşeyden önce aşamalı bilinçlendirme anlayışına varmakadır. Bilincin, korporatif (ekonomik) bilinç, demokratik bilinç, siyasal bilinç olarak üç momentte gelişmesi temel Marksist-Leninist tezlere terstir. Bilincin "dıştan iletilmesi" olarak bilinçlendirme faaliyeti, Gramsci'de bilincin oluşması olarak kendiliğinden bir durum yaratır ve bu ekonomizmin ta kendisidir. Bu da Hegelci kavrayışın bir üründür. Bilindiği gibi Hegel'de "evrensel bilinç" çeşitli momentlerden (aşamalar olarak) geçer ve kendiliğinden oluşur.
      Gramsci gerçekte kendiliğindenciliği benimsemiştir, ama bunu "ekonomizm" eleştirisi ile örtük biçimde ortaya koymuştur. Bunu da ekonomizmi alabildiğine sıradanlaştırarak yapmıştır. Değerlendirmelerinde burjuva liberalizmi ile trade-unionculuğu (sendikalizm) aynılaştırmakla yanılgıya düşer. Öyle ki "seçimlerde oy kullanmama tavrına ilişkin bütün biçimler ekonomizm içine girer" [185] diyerek, ekonomizmi alabildiğine genelleştirmesi buna tipik bir örnektir. Bu durum, Marksizm-Leninizmde özel bir yer tutan ekonomizm konusunun özünü unutturacak niteliktedir.
      Bilindiği gibi ekonomizm sapması, en açık biçimde Lenin' in "Ne Yapmalı?" kitabında eleştirilmiştir. Genel olarak "kendiliğindencilik" teorisi olan ekonomizm, devrimci proletaryanın mücadelesinin her alanda kendiliğinden gelişmelere bel bağlama ve her alanda buna bağlı olarak dar eylemle yetinme demektir. Bu teori, nesnel koşulların gelişiminden hareket ederek, herşeyden önce proleetaryanın ekonomik mücadelesini yürütmeyi ve buna siyasal bir nitelik vermeyi savunan bir teoridir. Bir başka deyişle, mevcut olandan yola çıkarak, mevcut olanın kendiliğindan gelişmesini izlemeyi önerir. Siyaset ekonomiyi uslu uslu izler. Bu teorinin kitleleri bilinçlendirme teorisi, "bilincin içten iletilmesi" teorisidir. Bu yüzden ilkin, proletarya ekonomik mücadele içinde kendi ekonomik çıkarlarının bilincine ulaşır. Bu fabrikalardaki yaşam koşullarının teşhiri ile gerçekleşen bir bilinç olarak sosyalist siyasal bilincin ilk evresini oluşturur. Böyle bir teşhirle, ekonomik çıkarlarının bilincinde olan işçiler sendikalar içinde örgütlenirler ve kapitalistlere karşı mücadeleye girerler. "Elle tutulur, somut sonuçlar vaad eden" talepler doğrultusunda yürütülen bir mücadeledir bu. Gramsci'de bunun karşılığı "ekonomik-korporatif moment"tir. İkinci evrede ise, bu sendikal bilinç, işçi sınıfının ekonomik mücadelesine "siyasal nitelik kazandırarak" gelişir ve böylece karşılarına devlet gücü çıkar. Ve nihayet siyasal nitelik kazanmış ekonomik mücadelede bilinçlenen işçiler, parti içinde örgütlenirler. (Her grevcinin kendisini parti üyesi ilan etme hakkına sahip olması gerektiği şeklindeki menşevik anlayış buradan gelmektedir.)
      Lenin, bu kendiliğindencilik teorisini eleştirirken, her şeyden önce, işçi sınıfının bilinçlendirilmesinin aşamalı olamayacağını belirtir. Lenin'de sosyalist siyasal bilinç, bir "evrensel bilinç" olarak kendiliğinden momentler aracılığıyla gelişmez ve oluşmaz. Bu bilinç, işçi sınıfına dışdan, siyasi gerçekleri açıklama kampanyası ile iletilir. İşçi sınıfı kendiliğinden sendikal bilincin ötesine geçemez.
      Sözcüğün tam anlamıyla Gramsci'nin üç momentli bilinç oluşumu anlayışı, kendiliğindenciliktir, ekonomizmdir. Ve bu anlayışın örgütlenme kavrayışının da -ilerde ele alacağız- Leninist parti anlayışından farklı olacağı açıktır.
      Gramsci'nin bu değerlendirmeleri ideoloji, parti ve hegemonya ilişkisine açıklık kazandırmış bulunmaktadır. Burada ortaya çıkan bir yanılgı da, sosyalist devrim ile burjuva devrimini aynılaştırmak ve her iki devrimin rotasını ve örgüt anlayışını bir tutmaktır. Tüm bunları belli bir özgünlük içersinde yapmaktan öteye geçen Gramsci, bunları "tarihten" çıkartarak, "şimdiye dek tarihte olduğu gibi" diyerek genelleştirmeye yönelmesi yanılgının oluşumunu ifade eder. Ayrıca ideoloji ile kurumlar ilişkisinde de ters bir ilişki vardır.
      Marksizm-Leninizmde ideoloji kavramı iki anlamda kullanılmaktadır. Birinci anlamı ile, "ideolojiler ... sınıf egemenliğinin yalanlaşmış-yalanlaştıran, arkadan gelen doğrulamalar görünümleri altında düşünülmüş bulunmaları sonucu, bir tür yansı gibi, her zaman kurumlardan sonra gelir." (Marks) [186] (abç)
      Yine Marks-Engels, "Alman İdeolojisi"nde "ideolojistler"in "sınıf yanılsamalarının oluşumunu sağlayan ... etkin, verici, kurumlaştırıcı" egemen sınıf bireyleri olduğunu belirtirken [187] , ideolojilerin "yaratılması"ndan söz etmektedirler.
      İkinci anlamda ideolojiler, belli bir dünya görüşünü ifade ederler. Bu bağlamda ideoloji olumlu bir işleve sahiptir.
      Bu iki anlamda ideoloji kavramı, genel olarak Marksist-Leninist üst-yapı kavrayışının bir ürünüdür. İdeolojik şekiller olarak üst-yapı temele bağlıdır ve onun çerçevesi içersinde oluşur. Ancak bu belirlenme "genel" niteliktedir, yani yapı, üst-yapıyı "genel olarak belirler". Bu yüzden üst-yapı mutlak bir edilgenlik durumunda değildir ve karşı hareketi ile temel üzerinde de etkide bulunur.       Marks-Engels'in, her zaman tahlillerini tarihsel evrim içinde ele almaları, bu evrimden sonuçlar çıkarmaları, çoğu kez tarihin aynı biçimde cereyan edeceğini savundukları ya da söyledikleri yanılgısında yol açmıştır. Aynı şekilde temel-tali ilişkisi, diyalektik bir ilişki olarak ve diyalektik bir bütünlüğün ifadesi olarak düşünmeyip, mekanik bir biçimde mutlak bir sırasal ilişki haline dönüştürülmesi de sık görülen bir yanılgıdır. Hegel diyalektiğinin ifadesi olan zıtların özdeşliği anlayışının ürünü olan bu mutlak sırasal ilişki (momentlerle gelişim) anlayışı, Marksist diyalektikle kesenkes aşılmıştır ve kavramsal olarak da terk edilmiştir. Marks ve Engels'in "ideoloji-kurumlar" ilişkisi üzerine söyledikleri ele alındığında bunun tarihsel değeri göz önüne alınmalıdır. Bugüne kadarki tarihte -proletarya devrimi ile ilk kez insanlığın kendi tarihlerini kendileri yapmaya başlamalarına kadar- bir sınıf egemen hale gelir gelmez, bu egemenliğini meşrulaştırmak ve korumak amacıyla kendi ideolojisini oluşturur. Bu ideolojiler, sınıf egemenliğinin yalanlaşmış-yalanlaştırıcı ve arkadan gelen doğrulamaları durumundadırlar. Bu yüzden kurumlardan sonra gelirler. Burjuvazinin tarihi buna açık bir kanıttır. (Gramsci'nin yanılgısı da budur.) Temelde feodal üretim ilişkilerinin bağrında doğup gelişen kapitalist üretim ilişkileri, giderek kendine uygun sosyal ilişkiler oluşturur. Bu toplumsal oluşum, kapitalist üretim ilişkileri ile biçimlenmiştir ve bu biçimleniş kaçınılmaz olarak belli birlikler, örgütler, kurumlar yaratmıştır. Ve bundan sonradır ki, bu yeni oluşumların ideolojik doğrulanmaları, meşruluklarının savunulması ortaya çıkar. Açıktır ki, hiçbir soyutlama somut olmaksızın, hiçbir teori pratik olmaksızın gerçekleşemez. Bir düşünce ürünü olan ideolojiler de, somutun, pratiğin ürünüdür. Bir toplumda belli bir ilişki yokken, bu ilişkinin kendisini tasarlamak olanaksızdır (ütopyacılar hariç). Bu öylesine bir gerçekliktir ki, proletaryanın ideolojisi bile, kendisinin mevcut olmadığı bir çağda ve toplumda değil, var olduğu, geliştiği ve geleceğine ilişkin verilerin ortaya çıktığı bir çağda oluşmuştur. Bu gerçeği, hukuk konusunu -bir ideolojik şekil olarak- irdelerken Engels şöyle belirtir:       Hukukun belirlenmesi, bir devletin (yasama gücü olarak) varolmasını ya da bir sınıfın devlet iktidarını feth etmiş olmasını öngörür. Bu da devlet kurumlarının ve hukukun ifade ettiği ilişkilerin (her ilişki bir anlamda bir birlik oluşturduğu düşünülürse) varlığı demektir. Burada hukuk, bir ideolojik şekil olarak, yapılır, yaratılır, oluşturulur, düzenlenir, tasarlanır; hiçbir biçimde kendiliğinden doğmaz. Bu nedenle bir sınıfın entellektüel üretiminin sonucudur. İdeolojiler -ya da hukuk- "düşünülmüş" şeylerdir, düşünce ürünleridir. Bu nedenle kurumlardan sonra gelirler ve onları meşrulaştıran, doğrulayan, yalanlaştırıcı/yalanlaştıran ifadelerdir (gerekçelerin tersine dönmüş biçimleri). Ama bir kez oluşturuldular mı, onlar da temele tepkide bulunurlar ve onu belli sınırlar içinde değiştirirler. Bir başka deyişle, kendilerinin ürünü yeni ilişkiler ve oluşumlar (kurumlar) yaratırlar. Ama bu, köken sorununu ortadan kaldırmaz. Bu yüzden, Gramsci'nin iddia ettiği gibi, önce ideolojilerin oluşup, sonra bunların parti haline gelmesi, ancak belli bir evreden sonra olasıdır. Bu evre de, adına "parti" denmemiş bir önceki dönemin ürünüdür. Lenin'in parti üzerine yaptığı değerlendirmeler incelenecek olursa, bu gelişme daha açık görülecektir.       Bu aşamadan sonra, "program ve taktiklerin temel sorunlarında" birlik sağlamasıyla birlikte "parti" aşmasına geçilir. Gruplar dönemi (ki bu da sözcüğün dar anlamında bir örgüttür, bir kurumdur) ideolojik birliğe ve maddi örgüt birliğine yol açarak partinin oluşmasını sağlar. Bir bakıma, gruplar dönemi, partinin ideolojisinin oluşturulmasıdır. Bu da dar anlamda bir örgüt (kurum) temelinde gerçekleştirilir ve her grup belli bir oranda bir "program" sahibi olmaya çalışır ve olur. Ancak Gramsci'nin savladığı gibi, "parti" haline gelmeden önceki "moment", "saf ekonomik-korparatif çıkarlar" alanı değil, tersine doğrudan politik mücadele alanıdır.
      Teori pratikten çıkar, ama yeniden pratiğe döner ve pratiği düzenleme işlevi vardır. Bu son duruma bakıp pratiğin teorinin ürünü olduğunu söylemek mümkündür, ama bunu genel bir saptama olarak teorikleştirmek ise bir sapmadır ve de saçmadır. İşte Gramsci bunu yapmıştır. Konuyu biraz daha açalım:
      İdeolojilerin niteliğine ilişkin Marksist saptama, burjuva ideolojisinin kavranılması ve bertaraf edilmesi için gerekli bilgiyi sağlayan yönüyle de önemlidir. İnsanlığın tarih-öncesini oluşturan kurumların önceliği durumu, gerçek tarihte, yani insanların kendi tarihlerini kendileri yapmaya başladıkları andan itibaren ortadan kalkacaktır. Yalanlaşmış, yalanlaştırıcı ve yanılsamalar yaratan ideolojiler, yerlerini, gerçeği ifade eden ve gerçekliğin biçimlendirilmesine hizmet eden ideolojiye (dünya görüşüne) bırakır. Ama böylece kendisini de ideoloji olmaktan çıkarır.
      Bu neden böyledir? Ya da neden daha önceki ideolojiler bir yanılsamalar üretmek ve yaratmak amacıyla üretilmiştir? Bunun temel nedeni özel çıkar ile ortak (genel) çıkar arasındaki çelişkidir.
      Üretim araçlarının özel mülkiyetin bulunduğu koşullarda -en gelişmiş ve sonal hali ile kapitalist mülkiyet-, insanlar, kendi "çıkar"ını düşünen, "bencil insanlar" olarak "atomlara" ayrışmıştır ve kendi ürünlerine "yabancılaşmışlardır". Bu yüzden bireyler, "ilkin kendileri için ortak çıkarlarıyla çakışmayan, özgül çıkarlarını ararlar. Sonra ortak çıkar onlara 'yabancı' ve onlardan 'bağımsız' bir çıkar gibi, özel ve ayırt edici 'genel' çıkara dönüşmüş gibi sunulmuştur ... Diğer taraftan da bu özgül çıkarların pratik mücadelesi, gerçekte sürekli olarak topluluğa ve hayali ortak çıkarlarına karşı işler ve devlet biçimindeki hayali 'genel' çıkar tarafından pratik olarak müdahale edilmesini ve sınırlandırılmasını gerektirir." [191]
      Bu nedenle "egemen sınıfın yerine, kendi kendine geçen sınıf, önce yalnız kendi amacı içinde ilerleyebilmek için kendi çıkarını toplumun tüm üyelerinin ortak çıkarı gibi sunmaya, yani ideal biçimde kendi fikirlerine evrensellik biçimi vererek sunmaya ve bunları tek akılcı, evrensel doğru fikirler gibi göstermeye zorlanır. Bir devrim yapan sınıf ise, bir sınıf olarak değil, tüm toplumun temsilcisi olarak, egemen sınıfa karşı çıkan toplumun tüm kitlesi olarak bir sınıfa karşı olduğu için, salt bu yüzden daha değişik başlangıçtan yola çıkar. Başlangıçta gerçekten onun çıkarları, eski-mevcut koşulların baskısıyla henüz güçlü bir biçimde bağını sürdürdüğü gibi, çıkarı, özgül bir sınıf çıkarı olarak henüz yeterince gelişmiş olmadığından, bu yapılabilir. Bu yüzden onun zaferi, başat konum kazanamayan diğer sınıfların pekçok bireyi için de yararlıdır, ama sadece bu bireyler egemen sınıfa kendilerini yükseltme olanağı bulana kadar." [192] (abç)
      Özetlersek, Marks ve Engels'de ideoloji ikiye ayrılır. Birincisi, tarihsel nedenlerle bir sınıfın kendi çıkarını ortak çıkar gibi göstermeye ve böylece tüm toplum üzerinde egemen olmaya yarayan (yanılsamalar sağlayan) gerçekliğin ters yüz edilmiş hali olarak ideoloji. Bu ideolojiler, belli bir tarihe sahip değillerdir. İkinci tip ideoloji ise, gerçekliğin bir ifadesi olarak ve insanın kendini, doğayı değiştirmesine, kendi tarihini yapmasına hizmet eden ideolojidir. (Bilimsel ideoloji ya da bilimsel dünya görüşü olarak da ifade edilmektedir.) Her iki tip ideoloji de, mutlak bir edilgenlik içinde olan, içinden çıktıkları temeli etkilemeyen konumda değillerdir. Yine de ideolojiler, belli bir ekonomik ilişkilerden ve oluşumdan sonra ortaya çıkmışlardır. "Özgül bir dönemde devrimci fikirlerin varoluşu, devrimci bir sınıfın var olmasını öngörür." [193] Böylece belli bir ilişki ve bu ilişkilerin oluşturduğu belli yapı (kurumlaşma) ortaya çıktıktan sonra, birinci tip ideolojiler, gerçeğin ters yüz edilmiş hali olarak oluşurlar. Burjuva ideolojisi bunun bir ifadesidir. Burjuva ideolojisi, kapitalizmin ekonomik temelde egemen olması, yani kapitalist ekonomik yapının (kurumlar olarak manifaktür, atölye, fabrika, sanayi birlikleri, borsalar, loncalar vb.) gelişmesiyle oraya çıkar ve bunlara belli bir meşruluk sağlar.
      İşte Gramsci'nin "metodojik" ayrımının yarattığı çelişki bir kez daha açığa çıkıyor. Onun ideolojilerin "filizlenip" parti haline gelmeleri şeklinde ortaya koyduğu ve "şimdiye dek tarihte olduğu gibi" diyerek evrenselleştirdiği gelişme, burjuvazinin gelişmesinin belli bir evresini ifade eder. Marks-Engels'in tahlil ve saptamalarının evrenselliği, bunların genel bir evrim içinde ve tüm evreleri kapsayacak biçimde olmasından kaynaklanır. Bu yüzden, tarihsel olarak, proletarya ideolojisine kadar tüm ideolojilerin "kurumlardan sonra" geldiği saptaması evrenseldir. Proletarya ideolojisi ise, ikinci tip ideoloji olarak belli bir gelişim düzeyinden sonra, ama sınıf mücadelesinin içinde değil, yanında ve ona paralel olarak gelişmiştir.
      Bu konuda, burjuvazi açısından "güçler ayrımı" doktrini örnek olarak alabiliriz. İlk burjuva devrimiyle birlikte "güçler ayrımı doktrini" formüle edilmiştir. Bu doktrin, dünyada burjuvazinin siyasal iktidarı -belli sınırlar içinde- ilk ele geçirdiği 1648 Cromwell hareketiyle İngiltere'de ortaya çıkmıştır. Bu doktrin, Magna Carta'yla başlayan bir sürecin sonucudur ve formüle edildiğinde aristokrasi ile burjuvazi arasında bir denge durumu mevcuttur. İşte bu dengenin ifadesi ve kabulü olarak "güçler ayrımı doktrini" ortaya çıkmıştır. Yine 1789 Fransız Devrimi'nin "eşitlik-özgürlük-kardeşlik" şiarı, o güne dek oluşmuş burjuva ilişkilerin, burjuva kurumların meşruluğunu sağlayan, önündeki engelleri kaldıran, ama burjuvazinin kendi çıkarlarını "ortak çıkar gibi" sunan bir burjuva ideolojisinin ifadesidir. Gramsci ise, Fransız Devrimi'ni, daha önceden "filizlenmiş" burjuva ideolojisinin ürünü olan iradi ve planlı bir hareket olarak görür. Bu devrimle politik iktidarı alan burjuvazi, devlet gücü ile ideolojisine uygun kurumlar yaratmıştır diye ifade eder Gramsci. Oysa ki, burjuva ideolojisi, ne ilkin Fransa'da oluşmuştur, ne de burjuvazi ilk kez Fransa'da iktidara gelmiştir. Ayrıca Fransız Devrimi, doğrudan burjuva ideolojisinin ürünü olması bir yana, ayrıca burjuva ideolojisinin gerçek oluşumunu sağlayan bir devrimdir de.
      Tüm bunların yanında, Gramsci'nin de belirttiği ideolojilerin örgütleyici ve değiştirici niteliği tarihsel geçerliliğe sahiptir, ancak bu geçerlilik ideolojilerin kurumlarla ilişkisinde (birinci tip ideolojilerde daha belirgin olarak) bir neden değil, sonuçtur. Engels' in deyişiyle, ideolojiler "belli sınırlar içinde değiştirme" özelliğine sahiptirler.
      Özetle söylersek, Gramsci'de genel olarak burjuva devrimlerinin rotası ile proletarya devrimlerinin rotasının aynılaştırılması, burjuva devrimlerinin bazılarının özelliklerini evrensel hale getimesine yol açmıştır. Bu, tüm teorisine yansıyan bir yanılgı niteliğindedir.
      Tüm bunlara karşın, yine Gramsci'nin içinde bulunduğu koşulları öne sürülerek, konuları "metodojik" düzeyde ele almak gerektiği söylenebilir. Ama öylesine bir "metod" vardır ki, bunun kendisi buna olanak tanımaz: Diyalektik yöntem. Gramsci'nin çıkış noktası olan Hegel'in dediği gibi, "Minerva'nın baykuşu ancak karanlık bastıktan sonra uçmaya başlar". Yani önce olaylar yaşanır, sonra o olayların düşünceleri edinilir. (Bilginin oluşumu) Ayrıca itiraz olarak şu da söylenebilir ki, Gramsci, Marks ve Engels'in "Alman İdeolojisi"nde ortaya koyduklarını, cezaevi koşullarından kaynaklanan bir terminolojiyle ifade etmiş olabilir. Ve bu nedenle "sapma" olarak görünenlerin önemsenmeyebileceğini ileri sürmek pekâlâ mümkündür. Ama buna bizzat "Alman İdeolojisi" engeldir:       Ve bundan sonra, "proletarya gelişme seyrine eski sivil toplumun yerine, bütün sınıfları ve bunlar arasındaki çelişmeleri kendi dışında tutacak bir birlik koyacaktır. Ve sivil toplumdaki gelişmenin tam resmi ifadesi olan politik güç, bu anlamıyla artık mevcut olmayacaktır." [195]
      Gramsci için ise, sorunların "korporatif planda değil de, 'evrensel' planda" ortaya konulması, bir sınıfın alt sınıflar üzerinde hegemonya (kültürel, moral, politik -kısaca ideolojik-) kurmasını sağlar ve devlet (politik güç) bu sınıfın "en fazla yayılması için uygun koşullar yaratmaya" hizmet ettiği için, bir sonraki momentin sorunudur. (Gramsci bu momenti -ki üçüncü momenttir- "askeri düzey" olarak tanımlar.) Bu da Gramsci'nin tezleri ile Marksist-Leninist tezler arasında önemli bir zıtlık olduğunu gösterir. Bu zıtlık, hemen her alanda sürekli yinelenir.
      Gramsci, adına "sivil toplumda hegemonyanın fethi mücadelesi" dediği, geleneksel aydınlar blokunun dağıtılması ve bunların bir kısmının proletarya ideolojisine kazanılması mücadelesi onun örgüt (parti) anlayışını ve işlevlerini tanımlar. Proletarya, devlet iktidarını ele geçirmeden kendi organik aydınlarını yetiştiremeyeceğini düşünen Gramsci (ki "Güney Sorunu"nda sorunu böyle koyuyordu), bu andan itibaren tüm dikkatini geleneksel aydınları "ideolojik olarak" dönüştürmek ve kazanmak mücadelesine verir. Bu noktada da üst yapının "sivil toplum-politik toplum" olarak ayrılmasının gereği yeniden ortaya çıkar. ("Metodojik" ayrımdan uzaklaşma) Çünkü aydınlar, "egemen grubun, toplumsal hegemonya ve siyasal hükümet ast işlevini uygulayan 'vekilleri'dir (memurlarıdır)." Bu durumda aydınların iki bölüme ayrılması gerekir: 1) Sivil toplumda hegemonya işlvini gören aydınlar; 2) Politik toplumda (devlet) politik egemenliği sağlayan ve yürüten aydınlar (asker-sivil bürokrasi). Eğer bu ayrım, salt metodojik düzeyde kalsaydı, aydınların kazanılması devletin içten fethi anlayışına ulaşacaktı. Bu anlayışı da II. Enternasyonal oportünizminin öne ürdüğünü çok iyi bilen Gramsci, bundan uzak durmak ister. Bu nedenle "sivil toplum-politik toplum" ayrımıyla tüm aydınların değil, "iktidarın fethinin başlıca koşullarından biri" olarak "sivil toplumda hegemonyanın fethi"ni sağlayacak aydınların kazanılması öne çıkar. ("Metodojik" ayrımın gerçek ayrıma dönüşmesi.) Ancak Gramsci için, proletaryanın kendi "organik aydınlar"ını devlet ygıtının feth edilmeden önce yaratılamayacağı doğruysa, bunu proletaryanın gelecekteki iktidarının nüvesi olan bir oluşu içinde, yani parti içinde yaratamıyacağı yanlıştır. Proletarya partisi, proletaryanın "organik aydınlar"ının yetiştiği ve onlarca oluşturulan bir yapılanmadır. Bu partinin iki temel görevi vardır:
      Birincisi, parti içinde ve proletaryaya ilişkin görevlerdir. Bu görevler, tüm parti üyelerinin "aydın" olarak yetiştirilmesidir. Bu kadroların politik ve askeri nitelikleri talidir. Ve bu şekilde eğitilmiş kadrolar (ya da proletaryanın "organik aydını" olması gerekenler), yani politik ve askeri niteliği ağır basan kadrolar, mücadelenin pekçok sorunun çözümünü güçleştirir. Böylesi bir kadro anlayışı (yani politik-askeri kadro anlayışı), "sivil toplum-politik toplum" farkını görmeyen ve ilk hedef olarak politik iktidarın fethini ("politik toplumun" ele geçirilmesini) düşünen ve bu yüzden "hareket savaşı stratejisini" ya da "cephesel saldırı" teorisini savunan kavrayışın ürünüdür -der Gramsci. Böylece Gramsci'nin anlayışında parti kadroları, bir yandn "aydın" niteliği kazanacak biçimde "kültürel" yönden eğitilirken, öte yandan onları politik ve askeri kadro haline sokarak "aydın" olmasını engelleyen "yanlış" devrim teorileriyle mücadele etmelidir. Bu ikinci yan, Gramsci'nin mücadele biçimleri konusundaki -özellikle Bordiga'ya karşı- eleştirilerinin temel nedenidir. [*9]
      İkinci görev, parti dışında ve partinin işlevi olarak, egemen sınıfların ideolojik blokunu parçalamak ve geleneksel aydınları ideolojik olarak kazanmaktır. Böylece parti, içte ideolojik eğitime ağırlık verirken, dışta ideolojik mücadeleyi temel alır. Ancak bu ideolojik eğitim (içte) ile mücadele (dışta), Gramsci'nin anladığı anlamda düşünülmelidir, yoksa Marksist-Leninist ideolojik eğitim ve ideolojik mücadele ile önemli farkları vardır.

c- Aydınlar ve Proletarya Partisi


      Gramsci'nin örgütlenme (parti) anlayışını derinlemesine ele alırken, kısaca Leninist parti anlayışını anımsatmakta yarar vardır.
      Lenin'e göre, proletaryanın örgütleri çeşitlidir.
      Stalin, Leninist parti anlayışını şöyle özetler:       Bu şekilde oluşan bir parti yukardan aşağıya örgütlenir.       Bu şekilde örgütlenmiş Bolşevik Partisi, nesnel koşullara bağlı olarak kendi taktiklerini belirler. Kapitalizmin -zayıf da olsa- iç dinamikle geliştiği ve bu yüzden milli krizin kesikli olduğu ülkelerde, devrimci mücadele evrim aşaması ve devrim aşaması şeklinde iki evrede mütalaa edilebilir ve her iki aşamada da proletarya partisinin görevleri değişiktir. İkinci Bölüm'de gördüğümüz gibi, evrim aşamasındaki çalışma tarzı işçi sınıfını bilinçlendirmek, örgütlemek, işçi sınıfı ile öncüsünün (partinin) bağlarını sıklaştırmak, işçi sınıfının ve emekçi halkın bilincini yükseltmek, demokratik muhalefetin en solunda yürüyerek egemen sınıfları yoğun politik propagandayla teşhir etmektir. Parti içinde ise, oportünizme karşı ideolojik mücadele yürütülür. Devrim aşamasında ise, partinin görevleri silahlı ayaklanmayı örgütlemek ve yönetmektir.
      Bilindiği gibi Lenin, proletarya partisinin asıl görevinin proletaryanın politik mücadelesini, yani iktidar mücadelesini yürütmek olduğunu söyler. Lenin, ekonomizmin, proletaryayı ekonomik mücadeleye yöneltmek ve partinin görevini de bu mücadeleyi yürütmek, buna siyasal nitelik kazandırmak olduğu şeklindeki tezini şiddetle reddeder. Proletaryanın dikkatini kendine ve kendi ekonomik mücadelesine yöneltenlerin sosyalizme ihanet ettiklerini söyleyen Lenin, partinin görevini, proletaryanın iktidar mücadelesini yürütmek olarak saptar. Bu temelde, partinin işlevi, siyasi gerçekleri açıklama kampanyasını örgütlemektir.       Bu Leninist parti anlayışına karşı ileri sürülen bir itirazı ele alalım. Buna göre, Leninist parti anlayışının göreli olarak kapitalizmin geri olduğu, otokratik bir yönetimin bulunduğu (Gramsci' nin diliyle söylersek "sivil toplumun ilkel ve peltemsi" olduğu) Rusya gibi ülkelerde geçerlidir; kapitalizmin ileri düzeyde olduğu ülkeler için ("Batı" için) geçersiz olduğu, en azından yetersizdir. Nitekim II. Enternasyonal oportünistleri Leninist parti anlayışına bu temelde karşı çıkmışlardır. [*10] Komintern'in V. Dünya Kongresi'nde (1924) tüm komünist partilerin "Bolşevikleştirilmesi" kararını alırken, temelde bu anti-Leninist görüşlerin tasfiyesini hedefliyordu.
      Gramsci, PCI yöneticisi ve Komintern Yürütme Komitesi olarak V. Dünya Kongresi kararını benimsemiş ve geniş biçimde PCI içinde uygulamıştır. Öyle ki Bordiga'nın "bolşevikleşme"ye karşı, yani Leninist anlayışa karşı çıktığında buna karşı mücadeleyi başlatan bizzat Gramsci olmuştur. (Bu konuda Gramsci'nin 9 Şubat 1924 tarihine bakmak yeterlidir. Bkz: Üçüncü Bölüm) Bu bağlamda onun Leninist parti anlayışını "Batı" için geçersiz olduğunu düşündüğünü söylemek olanaksızdır. Ancak "Defterler" incelendiğinde, bunun biçimsel olduğu, Leninist parti anlayışından yalnızca merkeziyetçiliğin alınmış olduğu görülmektedir. Genel olarak Gramsci ile Lenin'in saptamaları arasındaki çelişkiyi (ya da ilişkiyi) bir yazar şöyle ifade etmektedir:       Bir Gramsci incelemecisi olan Portelli'nin belirttiği bu "terlik", Lenin'in belirttiği "iktidar mücadelesinin yukardan başlatılması" ile birleşince parti anlayışında çok net biçimde görülü. Şüphesiz dünyayı farklı yorumlayanların onu değiştirme tarzları, kullandıkları araçlar da farklı olacaktır.
      Daha önce belirttiğimiz gibi Gramsci'nin parti anlayışı, kuruluş ve yapılanış olarak biçimde Leninisttir. Öyle ki Jakobenliğe yönelttiği tüm eleştirilere karşın, Jakobenist bir anlayışa sahipmiş gibi görünebilir Gramsci. Lenin, partinin "illegal çekirdeklerden oluşur" [202] saptaması ve partide "program ve taktiklerin temel sorunlarında birlik" [203] olması gerekliliğini çeşitli yazılarında belirtmiştir. Bu iki öge, yani "illegal çekirdek" ve "program ve taktiklerin temel sorunlarında birlik", Gramsci'de "kararlı ve kalıcı öge" ve "kollektif irade ve homojenlik" olarak devriklenmiştir. Ve ona göre, partinin gelişmesi "merkezdeki çekirdeğin organik gelişmesiyle" [204] gerçekleşir; demokratik merkeziyetçilik "hareket halinde bir merkeziyetçiliktir". [205] Gramsci'nin Leninist parti anlayışıyla benzerliğin hepsi de bu kadardır. Bu noktada ilginç olan da, benzerliklerin, pekçok oportünist ve revizyonistlerin Leninizme yönelttikleri ağır suçlamaların konusu olmasıdır ve aynı çevreler için Gramsci ise bir "demokrattır". Oysa "Stalinizmin Leninizmi" (!) diyerek suçlanan Leninist parti anlayışındaki merkeziyetçiliğin benimsenmesi ve bunun güçlendirilmesinin savunulması Gramsci için oldukça önemlidir. Bunun nedeni, şüphesiz PCI içinde güçlü bir muhalefetin güçlülüğü olması ve bu Leninist ilkeyle salt muhalefeti güçsüzleştirmek istenmesidir.
      Şimdi Leninizm ile Gramsci'nin örgüt anlayışındaki farklılıkları görelim:
      Gramsci, "bir partinin var olması için üç temel ögenin birleşmesi zorunludur" der. [206] Bu ögeleri ise şöyle ifade eder:
      Birinci temel öge: "Bir kitle ögesi, sıradan ve ortalama insanların oluşturduğu bir kitle ögesi. Bu kişilerin katılması yaratıcı ruh ve örgütçü yetenek değil de, disiplin ve sadakat biçiminde olur. Bunlarsız parti olamayacağı doğrudur, ama sadece bunlarla var olamayacağı da doğrudur. Bunlar, kendilerini merkezileştiren, örgütleyen ve disipline eden birileri olduğu sürece bir güçtür. Bu birleştirici gücün yokluğunda onlar dağılırlar, aciz birer toz taneciği gibi yok olurlar. Bu unsurların her birinin birleştirici bir güç olabileceği yadsınamaz, ama ben, böyle bir güç olmadıkları ya da böylesi bir güç haline getirecek koşulların olmadığı -ya da eğer böylesine bir güç iseler, politik olarak etkin olmayan ve sonuç doğurmayan sınırlı bir alanda sıkışmış oldukları- momentten söz ediyorum." [207] (abç)
      İkinci temel öge: "Başlıca birleştirici öge ki, ulusal planda merkezidir ve kendi başlarına bırakıldığında hiçbir değeri olmayan bir güçler bütününü etkin ve erkin kılar. Bu öge, yüksek düzeyde birleştirici, merkezileştirici ve disipline edici güçle donanmıştır ve -belki de bu değerlerin temelidir- icatta bulunma gücüne de sahiptir. Bu ögenin tek başına partiyi meydana getiremeyeceği de doğrudur, yine de ilk görünen ögeye göre, parti meydana getirme yeteneği daha fazladır." [208]
      Üçüncü temel öge: "Bir aracı ögedir, ki bu, birinciliyi ikinciye, yalnızca 'fiziki' olarak değil, aynı zamanda moral ve entellektüel olarak da birleştirir ve temasa getirir." [209]       Görüldüğü gibi, Gramsci'de parti, kitle + militan kadro + merkez yöneticiler olmak üzere üç kısımdan meydana gelir. Bu üçlü yapı Leninist partinin ikili yapısına göre, bir genişlik ifade ettiği ve Gramsci'ninki geniş kapsamı nedeniyle "kitle partisi" anlayışına denk düştüğü söylenebilir. Ama bunu böyle tanımlamak ve Leninist partinin "kitle partisi" olmadığını ileri sürmek tam bir bilisizliktir. Leninist parti bir devrim partisi, bir savaş örgütü, bir öncü müfrezedir. Onun kitleyle ilişkisi, kitlelerin seviyesine inerek değil, kitlenin seviyesini partinin düzeyine yükselterek, yani kitleye sınıf bilinci vererek onları kadrolaştırarak partiye almaya dayanır. Proletaryanın kitle partisi kavramı, Leninist bağlamda düşünülmedikçe bir burjuva örgütlenmesi (parti) anlayışından öteye geçemez. Bu kitle-parti ilişkisi öylesine özseldir ki, menşevik-bolşevik ayrımının temelini oluşturmuştur. Bilindiği gibi, RSDİP' nin II. Kongresi'nde Parti Tüzüğü ele alınmıştır. Bu kongrede tüzüğün I. maddesi üzerine Lenin şiddetli bir mücadeleye girişmiştir. Martov'un önerdiği haliyle, I. madde, yani parti üyesinin tanımına ilişkin madde, "her grevcinin parti üyesi olması"na yol açabilecek niteliktedir. Böylece parti içinde ve parti ile kitle arasındaki tüm sınır çizgileri kaldırılmış olmaktadır. Lenin ise, her grevcinin kendini parti üyesi ilân edemeyeceğini, parti üyesi olunabilmesi için daha başka nitelikler istenmesi gerektiğini söylüyordu. Belli bir teorik düzeyi garanti altına alan partinin dar ve profesyonel devrimcilerden oluşan bir çekirdek ve bunun etrafında oluşan parti kadrolarının oluşması Leninist parti anlayışını ifade eder.
      Gramsci, birleştirici, örgütleyici, disipline edici güç olarak bir ögeden söz etmekle profesyonel devrimcilere atıf yaptığı ileri sürülebilirse de, onda, bunlar merkez yönetim olarak "aracı öge" kullanan (kuryeler gibi) statik bir yapıdır. Oysa Leninizmde merkez, profesyonel olarak çalışan parti işçileri demektir ve dinamiktir.
      Gramsci, parti hiyerarşisinde, kendisinin üç ögesini bir orduyla benzeştirerek açıklar. (İlerde göreceğimiz gibi, politik mücadele biçimleri konusunda da aynı benzeşme yöntemi kullanır.) Gramsci bu açıklamayla, partiyle, tüm kitleyi (proletaryanın tamamını) örgütlenmiş bir yapılanmasını anladığını ortaya koymaktadır.       Gramsci'nin kendisine örnek bir örgütlenme olarak seçtiği ordunun erleri, partisinin birinci temel ögesini oluşturur. Diğerleri de astsubaylar, subaylar vb. dir. Tabi ki bir partinin hiyerarşik yapısı, merkeziyetçiliği ve disiplini çok dikkatli olmak koşuluyla, bir orduyla benzeştirilebilinir. Yoksa çok kolaylıkla militarist bir yapılanmaya, emir-komuta zincirine varılarak, politik nitelik ve demokratik yan dışlanır. Gramsci'nin, sık sık askeri konulara yaptığı atıflarla, bir yerde aşırılaşma eğilimi taşıdığını söyleyebiliriz. Her şeye karşın Gramsci'nin anti-Leninist yanları, özsel olarak "metodojik" dediği üst-yapı ayrımına dayanır.
      Nasıl ki Gramsci proletarya devrimi ile burjuva devrimini özleştiriyorsa, aynı biçimde burjuva toplumundaki hiyerarşi ("aydınlar hiyerarşisi") ile proletarya partisindeki kademeleşmeyi aynılaştırır. Yukarda "sabit oranlar" konusunda gördüğümüz askeri örgütlenmeyi (ordu) bir başka yerde hiyerarşi için atıf yapmakta kullanır:
      Bu noktada bir ayrımın da altını çizmek gerekmektedir: Gramsci'nin üç temel ögesi ile (ki bunlar partiyi oluştururlar) bunların herbirinin iç ve alt oluşumları karıştırılmamalıdır. "Sabit oranlar teoreminde" ifade edilen bileşim, bir parti içi hiyerarşik yapılanmayı ve kademeleşmeyi ifade ettiği bağlamda, hemen hemen tüm partilerde görülebilir. Ancak buna karşın üç temel ögesinin, partinin kendi sınıfını tümüyle kapsaması bağlamında bir yeri vardır ve bu yüzden merkez ile kitle arasında bir "orta kademe" (aracı öge) ortaya çıkar. Gramsci'de bu "aracı öge", alt kadrolar ile merkez arasında ilişki ve bağlantıyı sağlayan bir yapı, öge değildir. Bu öge, kitle ile merkez arasında bulunan bir sistemdir. Marksist-Leninist partide yapay bir "orta kademe" bulunmaz. Bu kademenin düzen partilerindeki yeri ise açıktır, ama proletarya partisinde gizlilikten kaynaklanan ve bir uzlaşma-işbölümü gereği olarak ortaya çıkan bir dizi alt organlar ve kadrolar bulunur. En alt basamakta yer alan "hücreler", Marksist-Leninist partide sözcüğün dar anlamında birer örgüttürler ve bunların iç yapılanması ve sayısı, partinin gelişimine ve devrim sürecinin öne çıkardığı görevlere göre değişir ve hiçbir zaman sabit oranlara bağlanamaz. [*11]
      Gramsci için durum böyle değildir. Onun partisi, "sivil toplum ile politik toplum"un bütünsel bir ifadesidir ve toplumdaki üst-yapıya denk düşer, ama çekirdek halinde böyledir. Oysa tıpkı bir toplumda olduğu gibi, parti içinde de sürekli "kararsız dengeler" oluşur ve bunlar aşılır, yeniden oluşur. Böylece sürekli yeni dengeler kuran bir iç yapılanma süreci yaşanır. Bu edenle bir partinin nicelik ve niteliğini, kimya biliminin "sabit oranlar teoremi" ile belirlemeye kalkmak bir yanılgıdır ve Gramsci'nin bu yanılgısını -yine- "metodojik" deyip, "öğretici" deyip hafifletmeye çalışmak bir işe yaramayacaktır. Artık bunlar eskimiştir.
      Gramsci, proletarya partisi olarak kendi anlayışındaki partinin iç ve dış temel görevlerini de şöyle ifade eder:       Gramsci için, partinin temel işlevi "eğitici işlevidir, yani entellektüel işlevidir". [215]
      "Güney Sorunu" yazısında proletaryanın kendi öz aydınlarını ("organik aydınlar") "ancak devlet iktidarını ele geçirdikten sonra oluşturabilir" diyen Gramsci, "Defterler"de, bunun parti içinde ve partinin temel görevi olarak, ama devlet iktidarının ele geçirilmesini tümüyle dışlayarak, gerçekleşebileceğini savunur. Gerçekte bu önemli bir fark olarak görünmez. Sorun, pratiğin, gelecekteki yeni toplumun (sosyalist toplum) çekirdeği olup olmadığıdır. Gramsci, sivil toplum ve politik toplumu kendi bünyesinde, ama bir nüve olarak toplayan parti anlayışı ile, soruya olumlu yanıt verir. Bu haliyle "fabrika konseyleri" anlayışını "terk" etmiş bulunmaktadır, ama bir farkla: artık fabrika konseyleri, proletarya partisinin içinde yer alan örgüt birimleridir ("fabrika hücreleri" olara). Bu evrim, Gramsci'nin 1926 öncesi anlayışının terki olarak değil de, gelişimi olarak ele alınması daha doğrudur.
      Bilindiği gibi Komintern V. Dünya Kongresi, partilerin "bolşevikleştirilmesi" kararı almıştır. Bunun PCI de uygulanması ise Lyon Kongresi kararıyla netleşir. Bu kongrede Gramsci, partinin fabrikalarda "hücreler" şeklinde örgütlenmesi gerektiğini önerir ve Kongre bu öneriyi kabul eder. Partinin bir organı olarak buradaki "fabrika hücreleri" Gramsci'nin Ordine Nuovo'daki "fabrika konseyleri" ile benzeşir, ya da Gramsci onların birbirine denk olduğunu varsayar. İkisinin arasındaki fark, ikincisinin bir parti yapısı içinde olmayışıdır. (Ve o dönemde Gramsci'ye yöneltilen eleştirilerden biri de "konseyler"i parti konusu dışında ele aldığı şeklinde olduğunu anımsatalım.) Artık "fabrika hücreleri" temelinde örgütlenen bir parti vardır ve bu parti kaçınılmaz olarak "sovyetler"in işlevlerini de yerine getirecektir. İşte Gramsci'nin katkısı buradadır. Onun için, artık, parti-sovyetler ("konseyler") şeklinde ikili bir örgütlenme olmayacaktır. Sovyetlerin işlevlerini de parti yerine getirecektir. Sovyetler işçilerin ve köylülerin (askerler) yönetim aygıtı, yani yeni devlet biçimidir. Aynı zamanda, ekonomik niteliği, üretimi düzenleyen yanı vardır, ama belirleyici olan sovyetlerin yeni tip devlet olmasıdır. Sivil toplum ile politik toplumu kendi bünyesinde birleştiren parti, bu sovyetleri de kapsamına alır. Gelecekteki -ama yakın gelecekte- proletarya iktidarının nüvesi olan sovyetlerin partiye alınması, partinin nüve haline gelmesine yol açması ve böyle algılanması çok doğaldır. Çünkü, bu bağlamda, "organik aydınla" parti içinde, yani bugünden yarına gerçekleşen bir proletarya iktidarı altında (nüve halinde de olsa) yaratılabilinecektir. Demek ki Gramsci, "Güney Sorunu"ndaki görüşlerinden ve Ordine Nuovo dönemindeki tezlerinden hiç de uzaklaşmış değildir.
      Proletaryanın öncü müfrezesi olarak, onun en ileri ve en savaşkan unsurlarının örgütü olarak parti ile proletaryanın devlet biçimi olan sovyetlerin birbirine karıştırılması, partinin önderliğini yadsımak olduğu kadar, onun sovyetleri örgütleme işlevini de, sovyetlerin kendisini de ortadan kaldırır. Bu hangi gerekçelerle savunulursa savunulsun, özde proletarya partisini sıradanlaştırmak, kitle düzeyine indirmek, öncülüğü reddetmek, kısaca anti-Leninist bir anlayıştır. Gramsci, partiyi (Leninist anlamda), "sivil toplum", sovyetleri "politik toplum" örgütü olarak yerleştirdiğinden, bunların "birliğini" sağlayan yeni bir parti anlayışına ulaşır. Sonuçta yanılgı "metodojik" olduğu ileri sürülen Hegelci diyalektiğin (idealizmin içkin olarak var olduğu) kullanılması ile yapılmış olan "sivil toplum-politik toplum" ayrımına dayanmatadır. [*12]
      Gramsci'nin parti ve aydınlar konusundaki diğer bir yönü de, II. Enternasyonal oportünizminin dogmalarıyla olan benzerlikleridir. Bilindiği gibi, II. Enternasyonal oportünistleri, proletarya "ülkeyi yönetmeye yetenekli, eğitilmiş kimselerden ve yöneticilerden yeteri kadar hazır kadrolara sahip değilse, proletarya iktidarını koruyamaz, dolayısıyla ilk önce kapitalist rejimde kadroları yetiştirmek, sonra iktidara geçmek gerekir" demekteydiler. İşte Gramsci'nin politik iktidarın fethinden önce "sivil ve politik toplumun birer usta politik aydını, yöneticisi ve örgütleyicisi" yetiştirme temel görevi; işte, "yeteri kadar hazır kadro" nun sayısını saptamaya yarayan "sabit oranlar teoremi"; işte, güçlü sivil toplumun olduğu yerde devletin "ön siper" olması ve sivil toplumun "direnmesi" anlayışı (iktidarı koruması).
      Gerçekte Gramsci, kendi görüşlerini ve PCI deneyimini irdeleyerek genel bir teori oluşturmaya yönelirken (ve üstelik Marksizme bir "felsefe sistemi" vermek amacıyla da), özgül durumları büyük ölçüde genlleştirip ele aldığı görülmektedir. Hemen tüm ülkelerde koünist partilerinin kuruluşu, ilkin burjuva ve küçük-burjuva aydınlarının proletarya ideolojisini benimsemesiyle başlamıştır. Gramsci'nin sözleriyle söylersek, geleneksel aydınların bir kısmı ideolojik olarak proletarya saflarına kazanılmıştır, ama kendiliğinden bir gelişmenin ürünü bir kazanmadır bu. Lenin'in deyişiyle, bunun nedeni, "bilimin taşıyıcıları burjuva aydınları" [216] olmasıdır. Ve bu aydınlar proletarya ideolojisini benimseyerek bunu proletaryaya iletirler (bilincin dıştan iletilmesi). Bu ilk dönemde, şüphesiz burjuva ideolojisine ve onun yarattığı sapmalara karşı verilen ideolojik mücadele, partinin kuruluşu için gerekli ve belirleyici bir koşul ve mücadeledir. Bu nedenle proletarya partisinin kuruluş döneminde, parti içinde sınıfsal köken ayrımı yapılmaz, bunun yerine profesyonel devrimcilik esas alınır. Proletarya partisi kurulduktan sonra, yani "en iler unsurlar" örgütlü hale geldikten sonra, temel görev proletaryanın iktidar mücadelesini yönetmektir. Bunun için de proletaryanın bilinçlendirilmesi ve örgütlenmesi gerekir. Proletaryaya sosyalist siyasal bilinç iletilir ve onların parti üyeliği için gerekli koşullara sahip olması sağlanarak parti içinde örgütlenir. Ama proletaryanın iktidar mücadelesinde tek örgütü parti değildir. Proletaryanın, Lenin'in belirttiği gibi değişik örgütleri vardır ve sovyetler de bunlardan biridir.
      İkinci olarak, Lenin, parti kadrolarının politik niteliğine önem verir. Bu yüzden kadroların, devletin ve toplumun yöneticisi, örgütleyicisi olması, mevcut devlet aygıtının parçalanarak ele geçirilmesi gerektiğinden, bugünden yarına gerçekleştirilecek bir görev değildir. Parçalanarak ele geçirilecek devlet aygıtının yerine, yeni ve o güne kadar insanlık tarihinde görülmemiş bir mekanizma konacaktır (sovyetler). Bu mekanizmada, bürokrasi ve militarizm bulunmaz; bürokrasi lağvedilir ve bürokratik işlemler, her işçinin kolayca üstesinden gelebileceği biçimde basitleştirilir. Yani bugünden öğrenilmesi gereken bir devlet yöneticiliği yeteneğine, deneyimine hiç de gerek yoktur. (Bu proletarya iktidarının temel özelliklerinden birisidir.) Profesyonel ordu yerine, halkın özerk silahlı örgütlenmesi konur ve burjuva parlamentosu tümüyle tarihten silinir. Tüm bu özellikleri karşısında, partinin devrim öncesinde devleti (ve de toplumu) yönetecek kadrolar yetiştirmesi gerektiğini söylemek boş bir yineleme (totoloji) olmaktan öte, siyasal oportünizmdir. (Salt üretime, üretim tekniğine ilişkin olarak teknik personelin yetiştirilmesi konusu ele alındığında -ki Gramsci' ye göre bu personel "yeni aydın tipi" olarak proletaryanın organik aydınlarını oluşturur-, bunun proletaryanın devlet aygıtını ele geçirdikten sonra proletaryanın kendisi tarafından yapılabilineceği açıktır.)
      Tüm bu ve benzeri gerçeklerden sonra, "bütün insanlar aydın kişilerdir" [217] demek, ve giderek özelleşerek "bir politik partinin bütün üyelerini aydın saymak gerektiğini" [218] söylemek gülünç değilse, trajiktir. İnsanların düşünen, düşünce sahibi olmaları niteliğini öne çıkararak "aydın" (düşünce üreticisi) diye savlamak, maddi emek ile zihni emeğin birbirinden ayrılması ve birbiriyle çelişmesini unutmak, ve eğer böyle bir "ayrılık" varsa bunun aşılmasının "öznel" olduğunu söylemek demektir. Bir başka deyişle, sosyalist toplumda çözülerek sınıfsız topluma geçildiğinde mevcut olmayacak bir çelişkiyi, kapitalist toplumda "atomlar" düzeyinde çözmeye kalkmak subjektif idealizmdir. Marks-Engels, "Alman İdeolojisi"nde, bireylerin "bilinç ve dolayısıyla düşünce sahibi" olmaları ile "düşünce üreticileri" olmalarını birbirinden kesin olarak ayırırlar. Bunu da işbölümünün bir sonucu olarak maddi-emek ile zihni-emeğin birbirinden ayrılmasının ürünü olarak belirtirler. Ve sonuç ise açıktır:

II.
DEVRİM VE BUNALIM



      Gramsci bir sınıfın, egemenlik için yürüttüğü mücadelenin nasıl planlanması gerektiğini, yani devrim stratejisini, ilkin bu mücadelenin gelişim evrelerinin saptanması ve bu evrelerdeki karşılıklı güç ilişkisinin belirlenmesiyle birlikte ele alır. Daha tam deyişle, "durum tahlilleri" ile "güçler dengesi"ne bakarak, belirli bir evredeki (momentteki) mücadelenin rotasını ve mücadele biçimlerini ele alır. Her durumda egemenlik için yürütülen mücadeleyi üç ana düzeyde ("momentte") ele aldığını daha önceki bölümde görmüştük. Sırasıyla bu ana düzeyler:
      1) Ekonomik-korporatif mücadele,
      2) Politik-ideolojik mücadele,
      3) Politik-askeri ve askeri mücadeledir.
      Her düzeyin ve mücadelenin kendine özgü örgütleri ve hedefleri vardır. Bu ana düzeylerin alt momentleri ise şöyledir:
      Gramsci'nin "ilk ve basit moment" olarak tanımladığı "ekonomik-korporatif" evrede, sınıfların bireyleri ekonomik çıkarlarla bir araya gelirler ve bu çıkarları sağlamak için mücadele ederler. Bu mücadelenin örgütleri ise mesleki (korporatif) niteliktedir. Bu düzeyde proletaryanın örgütlenmesi sendikalardır. (Ekonomik mücadele ve sendikalar).
      İkinci "moment", mevcut düzen içinde kısmi reformlar için yapılan mücadele evresidir. Bu evrede proletarya "yasama ve yürütmeye katılma", burjuvaziyle "siyasal ve hukuksal eşitliği sağlama" amacıyla mücadelesini sürdürür. Marksist-Leninist terminolojiyle söylersek, bu evredeki mücadele demokratik haklar için yapılır. Bu mücadelenin örgütleri ise, ilkin Fransız Devrimi'nde görülen biçimiyle "kulüpler"dir. (Demokratik mücadele ve demokratik kitle örgütleri -dernekler, kulüpler, birlikler-)
      Üçüncü "moment", siyasal mücadele evresidir. Burada mücadelenin hedefi, proletaryanın "sivil toplumda hegemonyasını" kurmaktır. Bu yüzden mücadele alanı "sivil toplum"dur ve sivil toplum örgütleri içinde yürütülür. Bu mücadelenin örgütü, "ekonomik ve siyasal ereklerin birliği" ile "entellektüel ve moral birliği" ifade eden partidir. Proletarya partisi, proletaryanın alt-bağımlı gruplar üzerinde hegmonyasını sağlamak için mücadele eder. Bu alt-bağımlı gruplar ise, urjuva toplumunda irincil olarak köylülerdir. (Hegemonya için mücadele ya da ideolojik mücadele ve parti)
      Dördüncü "moment" (üçüncü ana düzeyin ilk basamağı olarak) ise, politik-askeri mücadele evresidir. Bu evredeki mücadele "hegemonya sahibi askeri gücü, savaş faaliyetinin büyük bir bölümünü yok ederek, büyük bir arazide erimeye ve dağılmaya zorlaması anlamında askeri karakterde sonuçlar doğuracak nitelikteki siyasal eylem biçimleriyle" yürütülür. [
220] (Askeri mücadelenin birinci evresi ve partinin politik-askeri niteliğinin öne çıkması)
      Beşinci "moment" ise, dar ya da teknik-askeri mücadele evresidir. Bu evrede, doğrudan devletin zor aygıtı (ordu, polis vb.) ile mücadeleye girişilir. Açık siyasal zora karşı devrimci zor kullanılır. (Askeri mücadele ya da ayaklanma ve silahlı örgütlenme)
      Gramsci, bu "momentlerden" ilk üçünün "siyasal güç ilişkileri", son ikisinin ise "askeri güç ilişkileri"ne ait olduğunu belirtir. Siyasal güç ilişkilerini kapsayan siyasal düzey (ikinci ana moment) ekonomik temele ilişkin gelişmenin (birinci ana moment) bir ürünüdür ve oradan kaynaklanır. Ama "tarihsel hareket, devamlı olarak birinci ve üçüncü moment arasında ikinci momentin aracılığıyla salınır." Her moment belli bir güçler ilişkisi olarak bir "güçler dengesi" oluşturur. Ve mevcut durum tahlilleri de, bu dengenin durumunu saptamaya yarar.       Bir devrimci ayaklanmanın başarısızlığı durumunda neler olabileceğini sergileyen Gramsci için, en önemli moment ikinci momenttir (siyasal ilişkiler alanı ya da siyasal düzey). Bu düzeyin üçüncü alt momenti, yani politik partiler arasındaki mücadele evresi, tümüyle "sivil toplum"da meydana gelir ve burada hegemonya kazanma-yitirme mücadelesi gündemdedir. Bu toplumda hegemonya sağlandığı -karşıt için yitirildiği- oranda güçler dengesi değişir ve üst momentte, askeri mücadele evresine geçilir. Bu evrede ("momentte") kitlesel ayaklanmalar ve örgütlü-planlı askeri hareketler sözkonusudur. (Devlet aygıtı doğrudan hedef alınır.) Ancak bu noktada sorun, üçüncü momentin niteliğinden çok bu momente geçişin koşullarıdır. Gramsci bunun koşulunun "organik bunalım" olduğunu söyler. Bu bunalım, "yönetici sınıfın hegemonya bunalımıdır ya da devletin bütünlüğünün bunalımıdır". [222] Bunun mevcut olup olmadığı da "durum tahlilleri" ile belirlenir. Tabii bu tahliller, aynı zamanda, Gramsci'nin dünyayı nasıl yorumladığını da gösterir.       Konjonktürel hareketlerin ortaya çıkardığı bunalımlar, Gramsci için, ekonomik bunalım ve hükümet bunalımı, olarak iki biçimde görülür. Bu iki bunalım, hiçbir biçimde ikinci momentten üçüncü momente geçişi ifade eden bir "durum" yaratmazlar. Bunun tersi bir yaklaşımla, yani konjonktürel hareketlerin yarattığı bunalımın (ekonomik ve hükümet bunalımı) böyle bir geçişin koşullarını yarattığını düşünerek, devletin ele geçirilmesi için (doğrudan saldırı) yapılacak hareketlerin, Gramsci'ye göre, yenilgiye uğraması kaçınılmazdır. Gramsci, Dreyfus olayını buna örnek olarak gösterir ve bu olayın yarattığı hükümet bunalımının Fransa'da bir ayaklanma ortamı yaratmamıştır der. Yine aynı şekilde ekonomik bunalım için, 1789 Fransız Devrimini örnek gösteren Gramsci, 1789'da bu ülkede "ekonomik durumun oldukça iyi olduğunu ve bu yüzden mutlakiyetçi devletin çöküşünün yoksullaşma bunalımına dolaysız olarak bağlanamayacağını" [226] söylemektedir. Kısacası Gramsci, konjonktürel hareketler olarak ekonomik buhranların "organik bunalımı", yani "otorite bunalımı" ya da "hegemonya bunalımı" olmadığını ve böyle bir bunalımlar yaratamayacağını söylemektedir. Ancak Gramsci, yine de bu bunalımların belli bir etkisi olduğunu da kabul eder.       Gramsci, kendi terminolojisiyle, ekonominin devrevi hareketinin bir devrime yol açmayacağını, yani bir "devrim durumu" yaratmayacağını ifade etmektedir. Özellikle Rosa Luxemburg'a yönelttiği eleştiriler bu noktada toplanır. Gramsci, Rosa Luxemburg'un, "dolaysız ekonomik öge (bunalım vb.) düşman savunmasında bir gedik, yani kendi birliklerinin hızla akmasına ve kesin (stratejik) bir başarıya ulaşmasına ya da stratejik düzen bağlamında hiç olmazsa önemli bir başarı sağlamasına yetecek derecede bir gedik açacak sahra topçusuna benzeterek" ele aldığını belirtir. [228] Gramsci'nin bu sözlerini Marksist-Leninist terminolojiye çevirirsek, şöyle dediğini buluruz: Rosa Luxemburg, ekonomik buhranın mevcudiyetinin silahlı ayaklanma (Gramsci buna "doğrudan saldırı" der) için gerekli nesnel koşulları yaratabileceğini savunur. Gramsci, Rosa Luxemburg'un bu kavrayışını "ekonomik determinizm" olarak ifade eder. Bu nedenle, Rosa Luxemburg, "iradi" (volantirist) ve örgütsel ögeleri gözardı etmektedir. Çünkü -der Gramsci, "bir birey ne kadar dolaysız fiziki varlığını korumak durumunda kalırsa, uygarlık ve insanlığın karmaşık ve daha yüksek bütün değerlerini o kadar destekler ve bu değerlerle kendini o kadar özdeşleştirir". [229] [*13] Ayrıca "sivil toplum"un çok karmaşık olduğu gelişkin devletlerde, ekonomik ögenin yıkıcı (catastrophique) patlayışlarına karşı dirençli bir yapı oluşmuştur
      Evet, ekonomik buhranlar tek başlarına devrimci bir durum yaratamazlar, ama Gramsci'nin savladığı gibi, bunun nedeni "sivil toplum"un yapısı da değildir. Gerçek neden, temel ile üst-yapı arasındaki dolaysız bir bağlantının olmamasıdır. Politika, ekonominin yoğunlaşmış bir ifadesidir; ekonomik buhranlar doğrudan kapitalist üretim sürecine ilişkindir.       Burada Gramsci'nin eleştirisinin kısmi doğruluğu ile çıkış noktasının (nedenler) yanlışlığı açıkça görülmektedir. Yine de, saptama, son tahlilde doğrudur. Ancak devrimci mücadelenin ekonomik devrevi harekete bağlı olarak yükselip alçaldığını düşünen salt Rosa Luxemburg değildir. Gramsci'nin çok iyi bildiği Komintern'in III. Dünya Kongre'sinde aynı görüş Troçki tarafından da dile getirilmiştir ve bu Komintern'in görüşü olarak benimsenmiştir. "Dünya Ekonomik Bunalımı ve Komünist Enternasyonal'in Görevleri" adlı raporunda Troçki ve Troçki'den sonra konuşan Radek, 1921'de ekonomik durumun güç ilişkilerinde yadsınamayacak değişikliklere yol açtığını ifade etmişlerdir. (Gramsci'nin atıf yaptığı ve benimsediği "İkili Perspektif" de bu döneme ilişkindir.) Yine aynı dönemde Kondratiev 50'şer yıllık kapitalist toplumsal dönemler olduğunu, ekonominin devrevi hareketine bakarak saptıyordu.
      Aynı konuda Marks ve Engels de 1847 dünya ticaret ve sanayi buhranına bakarak, 1848 devrimlerine yol açan durumun kapitalizmin sürekli ve genel bunalımı olduğunu ifade etmişlerdir. Ama kısa sürede yanıldıklarını anlayan Marks ve Engels, ekonominin devrevi hareketinin bir devrime yol açmayacağını söylemişlerdir. (Ayrıntılı bilgi için bkz: Kesintisiz Devrim-I ve Türkiye Devriminin Acil Sorunları-I) Ancak burada ekonominin devrevi hareketi ya da bunun bir evresi olan ekonomik buhranlar ile Gramsci'nin sözünü ettiği "yoksullaşma bunalımı"nı birbirine karıştırmamak gerekir. Gramsci, ekonomik buhranı bir "yoksullaşma bunalımı" olarak koymakla oldukça önemli bir hata yapmaktadır. Ekonomik buhranlar sırasında, genel olarak emekçilerin işsiz kalması genel bir durumdur, ama bunların "yoksullaşması", yani tam deyişle "mülksüzleştirilmeleri" ile aynı şey değildir. Herşeyden önce ekonomik buhranda yoksullaşanlar proletarya değil, elinde az çok mülkü olanlardır. Aşırı üretim buhranı bolluk içinde yoksulluktur, ve özellikle serbest rekabetçi dönemde, devrenin tamamlanmasıyla bir refah dönemi yaşanır. Bu yüzden "yoksullaşma"yı sadece buhran dönemlerine özgü olarak almak, kapitalist üretim ilişkilerinin genel niteliğini unutmak demektir. Gerçek anlamda tüm toplumu etkileyen bir "yoksullaşma bunalımı" ancak büyük mülksüzleştirme dönemlerinde olabilir ve bu da özellikle kapitalizmin egemen olmaya başladığı, yani feodalizmin çözüldüğü, kırlarden kentlere büyük göçlerin olduğu dönemlerdir. Bu bağlamda 1789 Fransız Devrimi bu büyük kentleşme dalgasının ürünüdür. Eğer "egemenlik için mücadele eden" sınıf proletarya ise, ayrıca bir kez daha "müksüzleştirilmesi"nden söz etmek anlamsızdır. Yok eğer söz konusu olan hâlâ elinde belli bir mülkü bulunan -küçük-burjuvazi ile küçük ve orta kapitalistlerdir- sınıflar ise, bunların sosyalist devrime, Gramsci'nin diliyle söylersek, "uygarlık ve insanlığın karmaşık ve daha yüce bütün değerleri"ne sahip çıkmasının koşulları proletaryanın iktidar mücadelesinde ikincil öneme sahiptir. Hiçbir proletarya partisi, proletarya devrimini bu tür ikincil etmenlere bakarak planlamaz ve yürütmez (ama hesaba katar). Ancak Gramsci için, proletarya tümüyle kazanılmış varsayıldığından ve iktidarı ele geçirebilmesi için diğer alt-bağımlı gruplar üzerinde "hegemonya" kurmasının esas olduğu düşünülürse, "yoksullaşma bunalımı"na neden önem verdiği hemen anlaşılır. Böylece onun politik stratejisinin sınıfsal içeriği ve hedefleri belli olmaktadır. Buna küçük-burjuvaziyi kazanma stratejisi demek pek yanlış olmayacaktır. [*14]
      "Organik hareketler"e bakacak olursak: Bu hareketler Gramsci'nin ayrımına göre, yıkıcı sonuçlar doğurur ve ortaya çıkan bunalım (organik) egemenlik için yürütülen mücadelenin bir dönüm noktasını oluşturur. Bu bunalım, "tüm devlet örgütlenmesine yansıyan temsil edenler ile edilenler arasındaki" [232] bir anlaşmazlık durumudur.
      Bu, Lenin'in "yönetenler ile yönetilenler" ayrımından oldukça farklıdır.
      Lenin, devrim durumunun belirtilerini sayarken, yani milli krizi tanımlarken koyduğu üç ana nesnel koşul, "yönetenler ile yönetilenler"i ilgilendiren ve bunalımın bunları etkilemesine ilişkindir. Lenin, milli krizi tanımlarken "ezilen sınıfların sıkıntı ve yoksulluğunun en üst boyuta ulaşması" [233] durumunu, devrim için ana bir etmen olarak koyar. Buradaki "yoksullaşma" ile "Gramsci'nin "yoksulluk bunalımı" birbiriyle ters durumdadır. Çünkü Gramsci'ye göre böyle bir durum devrim nedeni ya da "organik bunalım"ın ifadesi olamaz, tersine konjonktürel bir durumdur. Böylece Gramsci'nin biçimsel Leninizmi, bir kez daha açığa çıkmaktadır. Lenin'in milli kriz tanımındaki "yönetenler-yönetilenler" ilişkisindeki ayrımı", Gramsci'de konjonktürel olarak ele alınır, çünkü bu "hükümet-halk" ilişkisidir. Gramsci için sorun "yönetenler- yönetilenler" ilişkisi değil, "temsil edenler-edilenler" ilişkisidir. Çünkü temsil belli bir iradi ve gönüllülüğü içerir, yani "consensus"u ("onay") içerir ve hegemonyaya denk düşer.       Bu ifadesinde Gramsci, "temsil edenler-edilenler" ilişkisini, "yönetenler-yönetilenler" ilişkisi olarak, ama yönetim unsurunu ikiye ayırarak ele almaktadır. Ama aşağıdaki tanımlamasında da göreceğimiz gibi, anlatmak istediği, yine de "temsil edenler-edilenler" ilişkisidir:       Gramsci'nin bu bunalım anlayışı, özsel olarak "sivil toplum-politik toplum" ayrımına dayanır. İlkin sivil toplum kurumlarından olan partiler ile halk arasında bir anlaşmazlık, daha doğrusu "ayrılık" baş gösterir. Sivil toplumda başlayan bu ayrılık, giderek, bir yandan sivil toplum kurumlarının görece bağımsızlığını ve görece gücünü artırırken, yani devlet karşısınaki özerkliklerini güçlendirirken, öte yandan delet, kitleler üzerindeki otoritesini yitirmeye başlar. Burada bu durumu -bunalımı- yaratan nedenler, egemen sınıfın büyük bir tarihsel harekete (örneğin savaş gibi) kalışması ve de bunda başarısız olmasıdır. Böylece geniş halk kitleleri, egemen sınıfa -ve ilkin onların "vekili" olan ve kendilerini temsil edenlere- artık inanmazlar. Bu, Gramsci için, kitlelerin egemen sınıf ideolojisinden ve onun bir kurumu olan "geleneksel partilerden" kopmaları demektir.
      Gramsci'nin bunalımın nesnel nedeni olarak koyduğu savaş durumu, daha önce gördüğümüz gibi Lenin'in milli kriz tanımında da vardır. Ancak Lenin, savaşın getirdiği topyekün sıkıntı, acı vb. olguların kitlelerin hareketinde bir yükselişe yol açacağını (politik pasiflikten aktifliğe geçiş) söylerken, bunu bunalımın bir görünümü olarak ele alır. Birincil düzeyde yönetenlerin eskisi gibi yönetememeleri gündemdedir. Oysa Gramsci'de bu durum sadece bir sonuçtur, yani bizzat "hegemonya bunalımı" ortaya çıkar ve bunun sonucu olarak "yönetememe" gündeme gelir. Ve tabii Gramsci'de bu "zor" yolu ile yönetememe değil, onay yitimi ile yönetememedir.
      Tüm bunların yanında Gramsci'nin en önemli vurgusu, "temsil edenler" olarak "geleneksel partiler" ile halk kitlelerinin ilişkisi üzerinedir. [*15] Bunu teorik planda ele almakla yetinmez. "Geleneksel partiler"den sınıfların ayrılması, birinci olarak parti örgütlerinden ayrılmaları demektir. İkinci olarak, parlamento seçimlerinde her zaman (geleneksel olarak) oy verdikleri partilere oy vermemeleri söz konusudur; üçüncüsü, basın organlarının inanırlıklarını yitirmeleri ve böylece okuyucu kaybetmeleri söz konusu olur. Bu ölçütler, Gramsci'nin deyişiyle, "partiler alanına" ilişkin bu gelişmeler, gerçekte bir bunalımın ifadesi olabilir mi? Şüphesiz devrim durumuyla ilintili bir bunalım için buna olumlu yanıt vermek zordur. Bir kere sınıfların (temsil edilenler) "geleneksel partiler"den kopmaları, büyük politik girişimin ("savaş gibi") başarısızlığa uğramasıyla oluyorsa, bunun parti örgütlerinde ve seçimlerde nasıl ortaya çıkacağı belirsizdir. Herşeyden önce, savaş yenilgisi, doğrudan bir sonuç doğurur. (Ekim Devrimi'nin savaşta Çarlığın yenilgisi sonucu değil, bizzat savaş içinde ortaya çıktığı unutulmamalıdır.) Bugüne kadar görülmüş iki büyük savaşta, Gramsci'nin sandığının tersine durumlar ortaya çıkmıştır. Ekim Devrimi dışta bırakılırsa, II. paylaşım savaşından sonra İngiltere savaşta yenilmemesine rağmen, yani başarısız olmamasına rağmen, partiler düzeyinde ("geleneksel partiler") ilk genel seçimde Muhafazakar Parti -Churchill- kaybetmiştir. Eğer buna itiraz olarak Gramsci'nin bu yıllarda yaşamamış olması ileri sürülürse -ki yetersiz bir itirazdır, çünkü Gramsci kendi savlarını genelleştirmiştir- örnek olarak I. yeniden paylaşım savaşı alınabilir. Bu savaştan sonra, savaş galipleri de, mağlupları da aynı biçimde etkilendikleri ve hemen hepsinde hükümet değişikliklerinin ortaya çıktığı görülmektedir. Diyebiliriz ki, Gramsci'nin bazen on yıllarca sürdüğünü söylediği bunalımlar, devrim için pek az geçerliliğe sahiptir.       Gramsci'nin bu ifadesiyle, bunalım teorisi biraz daha netliğe ulaşmaktadır ve tam anlamıyla bir "otorite boşluğu" anlamına gelmektedir. Bir başka deyişle, toplum tam bir anarşi ortamı içindedir ve "karanlık güçlerin faaliyeti" için uygun bir zemin vardır. Böyle bir durumun uzun sürmeyeceği açıktır. Ama bu "boşluğun" sanıldığı kadar otoritenin yokluğu olarak nasıl değerlendirileceği de ayrı bir konudur. Bu, her ne kadar Gramsci için konjonktürel olarak tanımladığı "hükümet bunalımı" ile "iktidar bunalımı" arasındaki farka dayanırsa da, birincisi, "temsil edenler" yönünden bir boşluktur; ikincisi ise, "yönetenler" açısından bir boşluktur. Birincisinde, in hegemonya kaynakları tümüyle harekete geçirilmemiştir; ikincisinde ise, bu kaynaklar harekete geçirilmiş olmakla birlikte, başarısız olmaları sözkonusudur, otorite kurulamamıştır. Birincisinde, egemen sııflar devlet aygıtı ile (zor aygıtı) duruma müdahale eder, yani açık (askeri) zora başvurur; ikinci durumda ise, bu zor ile karşıt zor yan yana ve savaş halindedir, bu da "ikili iktidar" durumu yaratır. Sözcüğün tam anlamıyla "eskinin ölmekte bulunduğu ve yeninin doğmadığı durum", bu ikinci durumdur.
      Gramsci'de iki durum, "hükümet bunalımı" ile "iktidar bunalımı", ya da "hegemonya bunalımı" ile "otorite bunalımı" yahut "konjonktürel bunalım" ile "organik bunalım" yer yer birbirinden ayrı ikili düzeyler olarak ayrılsa bile, çoğu zaman iç içe geçmiştir. Örneğin bizzat kendi bunalım anlayışı, bu dönemin geçiciliğiyle ifade edilir, ama öte yandan bir geçicilik alanı -tanım gereği- konjonktürel bir durum yaratır. Buna benzer bir şekilde, tanım gereği, "hegemonya bunalımı" otoritenin zorla kabul ettirilmesine yol açarken, öte yandan "otorite bunalımı" olarak da ifade edilmektedir. İşte bu karışıklık (yada karşıtlık) Gramsci tarafından bir başka kavramla, "stratejik konjonktür" kavramıyla aşılmaya çalışılır. Ama hepsi de bu!
      Gerçekte, Gramsci, genel bir ölçütler dizisi ya da sistemi oluşturmaya çalışmaktadır, ama gerçekliğin çokyönlülüğü ile çalışmalarının sistemsizleşmesine ulaşmaktadır. Bu da hemen her konuda kendini göstermekle birlikte, politik düzeyde her konu üzerine bir şeyler söyleme zorunluluğuyla bir politik oportünizme düşmektedir.
      Bu sonuca rağmen Gramsci'nin bunalım üzerine tezlerini irdelemeye devam edelim. Gramsci'nin "organik bunalım"ının mevcudiyeti, üçüncü momente denk düşer, yani askeri mücadele söz konusudur. Ama bu momentin süresi, doğrudan bunalımın süresine bağlıdır ve genelde "geçici" niteliktedir. Bu yüzden Gramsci, bu döneme bakarak bir devrim stratejisi oluşturulamayacağını savunur. Bunun yerine, daha uzun süren, hegemonya bunalımına yol açan dönem ele alınarak strateji oluşturulmasını savunur. Yani Gramsci'ye göre, strateji, bir bunalım ortaya çıktığında (ki otorite bunalımı vb. söz konusudur) bunu proletaryanın lehine çözmek için gerekli güçlerin oluşturulmasına ilişkindir. Bu güçlerin neler olduğunu ve neden gerektiğini Gramsci şöyle ifade eder:       Gramsci'nin "organik çözüm" olarak ifade ettiği bu durumda, alt-bağımlı gruplar (sınıflar) lehine çözümün engeli, her şeyden önce egemen sınıfın yönetici personelinin "kalabalık" ve "eğitilmiş" olması, diğer sınıfların buna sahip olmamasıdır. Bir başka deyişle, bunalım döneminde (moment) "devrim-restorasyon" ikileminden hangisinin gerçekleşeceğini belirleyen, mücadele eden sınıfların aydınlarının niceliği ve niteliğidir. Burdan çıkartılacak stratejik sonuç ise, bunalım öncesinde, çözümün devrim şeklinde olması için gerekli nicelik ve nitelikte yönetici personel (aydınlar) yetiştirmektir. (Tabii "sabit oranlar teoremi" ile bunların niceliği matematiksel olarak hesaplanabilir ve felsefik bir sistemle de eğitilerek nitelik kazandırılır.)
      Böylece devrimci mücadele süreci Gramsci'de, değişik momentler arasında salınan (ileri ya da geri) "hegemonya bunalımı" na bağlı olarak iki temel bölüme ayrılır ve bu iki evredeki (tabii Gramsci için bunlar momenttir) görevler ve mücadele biçimleri de değişiktir.
      Bu noktada yeniden Lenin'in devrim durumu saptamasına dönmek gerekiyor. Daha önce gördüğümüz gibi Lenin, devrimci mücadeleyi iki aşamada mütalaa eder: Evrim aşaması ve devrim aşaması. Bu iki aşama (moment değil) birbirinden milli krizin var olup olmamasına göre ayrılır. İlk bakışta Gramsci'nin "hegemonya bunalımı" ile devrimci süreci ("hegemonya için mücadele" süreci) iki bölüme ayırması, Lenin'inkiyle benzeştiği görülmektedir, ama gerçekte ise, benzerlik (yine) salt biçimdedir. Gramsci, Leninist milli krizi, kendi kavramlarıyla ve "metodoji"siyle yeniden yorumlar.
      Gramsci'nin "organik bunalım" kavramı, Lenin'in "milli kriz"inkine göre daha "geniş kapsamlıdır". "Organik bunalım"ı egemen sınıfın hegemonya bunalımı olarak alır ve bunu "otorite bunalımı" ya da "devletin genel bunalımı" olarak genişleterek sürdürür. Gramsci'de, bir yandan egemenlik için mücadele eden iki temel sınıf, yani burjuvazi ile proletarya, öte yanda egemenliğin ifadesi ve hegemonyanın öznesi durumunda olan, herşeyin onların tutumuna bağlı olduğu alt-bağımlı sınıflar, yani köylüler ve küçükburjuva aydınları vardır. Böylece "organik bunalım", ilkin hegemonyanın proletarya tarafından ele geçirilmesi için uygun ortam sağlarken, ve sonra da politik iktidarın fethinin koşulları olgunlaştığı için, iktidar ele geçirilir (sivil toplum ve politik toplumu sırayla etkileyen bir bunalım). Ancak bu gelişme momentler şeklinde olur, birbiri peşi sıra gerçekleşir. Lenin'de milli kriz politik iktidarın ele geçirilmesi için (silahlı ayaklanma) uygun bir ortam yaratır (silahlı aksiyonun nesnel koşulu). Bu farklılık Gramsci'nin üçüncü momenti iki alt momente (düzeye) ayırmasıyla belirginleşir. Ona göre, "organik bunalım"la varılan üçüncü momentte (askeri güç ilişkileri düzeyi) iki alt düzey vardır. 1) Politik-askeri düzey, 2) Teknik-askeri düzey. Böyle bir durumda bunalım -milli krize göre- daha uzun sürmek zorundadır. Çünkü bu bunalım döneminde, ilkin askeri nitelikte sonuçlar doğuran politik eylemlerle, köylüler ve küçük-burjuva aydınları kazanılır, ve sonra da teknik-askeri bir konu olarak silahlı ayaklanma ile "hasım güçler" yok edilir. [238]       Diyebiliriz ki, Lenin'de milli kriz devrimci bir durumun var olup olmamasını belirler ve buna göre -eğer öznel koşullar yeterliyse- silahlı ayaklanma ("silahların eleştirisi") gündeme gelir. Bundan sonra sorun, ayaklanmanın örgütlenmesi ve ayaklanma anının saptanmasıdır. Gramsci için ise, bunlar teknik-askeri momente ilişkindir. Gramsci'nin bu değerlendirmesinin anti-Leninistliği bir yana, menşevik anlayışla benzerliği şaşırtıcıdır!
      Bilindiği gibi, Rusya'da 1905 devrim döneminde legal Marksizmin sözcüsü Struve ve menşevikler "silahlı ayaklanma sonuçta bir teknik meseleden başka bir şey değildir, ve yığınların bilinçlendirilmesi ve ayaklanmanın psikolojik şartlarının hazırlanması en acil ve en önemli olandır" [240] diyerek, Lenin'in devrim durumuna ilişkin değerlendirmelerini reddediyorlardı. Lenin, milli krizin mevcudiyeti koşullarında (devrim durumu) temel görevi, silahlı eylemlerin, yöresel ve genel ayaklanmanın örgütlenmesi olarak koyuyordu. Bir ülkede devrim durumu mevcutken, evrim dönemine ilişkin çalışma tarzını ve mücadele biçimlerini sürdürmek, doğrudan devrimi reddetmekle eşdeğerdir.
      Daha önce çeşitli biçimlerde gördüğümüz gibi Gramsci bu noktada da Leninizme ters düşmektedir ve üstelik bu kez bunun bilincindedir de. Bu nedenle de, sorunu devletin ("politik toplum") ardındaki "gerçek kaleler ve top siperleri" olarak gördüğü "sivil toplum"un, Rusya'da "ilkel ve peltemsi" olduğunu söyleyerek tanımlar. Böylece Leninizmin bu evrensel tezini reddeder. Oysa tümüyle "organik bunalım" kavramının asıl içeriği Lenin'in milli kriz kavramında bulunmaktadır ve ondan alınmıştır. Ve Lenin, çok net biçimde devrim durumunun uzun sürmeyeceğini belirtir. Çünü hiçbir sınıf ve onun devleti uzun süre bir otorite boşluğuna dayanamaz ve hiçbir toplum uzun süre "ikili iktidar" durumunda yaşayamaz. [*16] Örneğin İtalya'da I. yeniden paylaşım savaşıyla birlikte ortaya çıkan ve savaş sonrasında kitlenin hareketlenmesine yol açan durum, 1922'de iktidarın Mussolini'ye verilmesiyle sona erdi. Sözcüğün tam anlamıyla bir otorite boşluğundan, iktidar boşluğundan söz edilebilecek dönem 1919-1922 arası dönemdir. Bu dönemin süresi, devrim için öznel koşullar mevcut olmadığından, egemen sınıfların içindeki çelişkinin keskinliğinden kaynaklanmaktadır, yani bu çelişki tarafından belirlenmektedir. Gramsci bu dönemi, burjuvazinin birliğinin mevcut olmadığı dönem olarak niteler. Bu bağlamda sürenin uzunluğu özgül bir durumun ifadesidir ve başka bir dönemde yinelenmeyecektir. Nitekim II. paylaşım savaşı sonrasında (üstelik I. savaşın tersine İtalya II. savaştan yenilerek çıkmıştır, yani Gramsci'nin "başarısızlık" durumu I. için değil, II. için geçerlidir) pekçok hükümet bunalımı patlak vermiş olmasına ve PCI genel seçimlerde % 30'lara varan bir oy almış olmasına rağmen bir devrim durumu çıkmamıştır.
      Sonuç olarak diyebiliriz ki, Gramsci, Hegelci bir diyalektik metodla Rus Devrimini değerlendirmeye çalışmış ve bu devrimin yanlış bir yorumuna ulaşmıştır. [*17] Gramsci, nasıl ki kitlelerin bilinçlendirilmesi sorununu organik aydınlar yetiştirmeye; işçi-köylü ittifakını geleneksel aydınların proletarya ideolojisine kazanılmasına; kitle hareketlerini köylülerin ve küçük-burjuva aydınlarının eylemlerine indirgemişse, aynı şekilde Lenin'in milli kriz kavramını da teknik-askeri bir momente ilişkin teknik bir konu haline indirgemiştir. Yine de herşeye karşın, "hegemonya bunalımı"nı egemenlik için mücadele sürecinin bir dönüm noktası olarak ele alır. Ancak ikili bir bunalım oluşumunu düşünerek, yani kendiliğindan gelişen ya da bilinçli olarak oluşan iki durumu düşünerek, bunu yapar. Bunlardan ilki, "stratejik konjonktür"e dayanan bir strateji -"perspektif"- oluştururken; ikincisi "hegemonyanın fethi" için "sivil toplumda" çalışmaya dayanan bir stratejinin dayanağıdır.
      Bu konuya bağlı olarak Gramsci'nin bunalımın sonuçlarına ilişkin değerlendirmesini ele alalım:
      "Organik bunalım, -der Gramsci, eskinin ölmekte olduğu ve yeninin doğmadığı" durumu kapsar ve bu anlamda bir iktidar boşluğu oluşur. [241] Bu boşluk, ya proletaryatarafından ya da burjuvazi tarafından doldurularak "organik" bir çözüme ulaşır. Ancak "bunalım bir organik çözümle değil de, 'karizmatik' bir önderin başa getirilmesiyle sonuçlanırsa, bu olağan dengenin (bunun unsurları değişik olabilir, ama ilerici grupların olgunluğa erişmedikleri en önde gelen ögedir) varolduğu, hiçbir grubun, ne tutucu grubun, ne de ilerici grubun zafer kazanma gücü olmadığı ve tutucu grubun da bir sahip gereksindiği anlamına gelir." [242]
      İşte "organik bunalımın" bu son çözüm yoluna Gramsci "Sezarizm" demektedir.       Burada Gramsci, Sezarizm ile askeri yönetim arasında bir ayrım yapar. Bu ayrımı, İtalya, Fransa gibi ülkeler ile İspanya, Yunanistan gibi daha "geri ülkeler" arasındaki ayrımla birlikte ele almak durumundadır. Gramsci'ye göre, "devlet yaşamında askeri ögenin" (yani ordunun) yeri olarak ele alınması gereken "askeri yönetimler", köylü kitlelerinin pasifliğinin sonucudur da. Bu yüzden "askeri yönetim" köylü kitlelerinin pasifliğinin sonucudur. Bu yüzden "askeri yönetim" durumundaki bunalım ile "hegemonya bunalımı" farklıdır. Çünkü "hegemonya bunalımın"da köylü kitlelerin politik pasiflikten aktifliğe geçişi söz konusudur. "Askeri yönetim iki anayasal yönetim arasında bir parantezdir; askeri öge düzeni ve istikrarı sağlamak için yedek bir güçtür, 'yasallık' tehlikeye düşünce 'açık bir biçimde' işleyen politik bir güçtür". [244] Bu yüzden, Gramsci'ye göre, bu yönetimler, Bonapartizm ya da Sezarizm'de olduğu gibi "organik bir toplumsal ve siyasal ideoloji" yaratamazlar. [245]
      Gramsci'nin bu ayrımı, yani "organik bunalım"ın bir çözümü olarak gördüğü Sezarizm (Bonapartizm) ile bunalım sırasında devlet aygıtının bir ifadesi olarak gündeme gelen "askeri yönetim" arasında ayrım, oldukça doğru bir saptamadır. Öyle ki, ülkemizdeki pekçok anlayış -isterse "sivil toplumcu" olmasın- her türlü askeri yönetim ile Bonapartizmi özdeşleştirmekte ve bu yüzden aradaki ayrımı görmezlikten gelmektedirler.
      Yine de Gramsci'nin ayrımının doğruluğu, sadece olgusal düzeyde kalmaktadır. Onda faşizm ile Sezarizm (Bonapartizm) aynıdır ve özdeş ifadelerdir; ve bu da yukarda gördüğümüz ayrımını ("askeri yönetim"-Sezarizm ayrımı) yanlışlığa ya da yanılsamalar yaratmaya açık hale getirmektedir.
      Gramsci, İtalya'da Ekim 1922'den Kasım 1926'ya kadar değişik Sezarizm evreleri çıktığını ve Kasım 1926'dan sonra bunun "saf ve kalıcı biçime" [246] dönüştüğünü söylerken, faşizm ile Sezarizmi (Marksist ifadeyle Bonapartizmi) aynılaştırmaktadır. Oysa faşizm, egemen sınıf ile egemenlik için mücadele eden sınıf arasındaki (burjuvazi ile proletarya) mücadelenin dengeye gelmesinin bir ürünü değildir. Faşizm, burjuvazinin, gerek kendi iç çelişkilerini çözümlemek, gerekse proletaryanın devrimci mücadelesini durdurmak amacıyla gündeme gelen bir yönetim (devlet) biçimidir. Ancak faşizm, burjuvazinin tamamının açık bir diktası değildir; tersine burjuvazinin bir kesiminin, yani finans-kapitalin, ve bunun içinde bir fraksiyonun (en gerici, en şovenist ve en emperyalist) açık diktasıdır. Bu yüzden faşizm, sözcüğün tam anlamıyla, devrimin yenilgisinin bir ürünü değildir. Gramsi için ise, faşizm, hem devrimin, hem de burjuvazinin geleneksel partilerinin ve aydınlarının yenilgisinin ürünüdür. Böylesi bir saptama, faşizm döneminde (ki Gramsci için bu Bonapartist yada Sezarist bir yöntemdir) yürütülecek mücadelenin niteliğinde önemli bir değişikliğe yol açar ve sonuçta "faşizme karşı birleşik cephe"nin yerine "tarihsel uzlaşma"nın konulmasına ulaşır.
      Gramsci'nin faşizm ile Sezarizm'i (Bonapartizm) özleştirmesi "birleşik cephe" saptamasını değişikliğe uğratırken, bu değişik biçimin içinde sosyal-demokratlar yer almaz. Gramsci'ye göre, sosyal-demokrasi de, bir tür Sezarizm'dir. İngiltere'de 1920'lerde kurulan Mc Donald başkanlığındaki İşçi Partisi hükümeti, parlamenter sistem içinde oluşturulmuş bir Sezarizm'dir. [247] Dolayısıyla faşizmdir.
      Şüphesiz buna 1929'larda Komintern'in "sosyal-faşizm" tahlilinin yol açtığı ileri sürülebilir. Ancak zaman içinde PCI'nin "tarihsel uzlaşma" anlayışında PSI'nin yer almaması, bunun bir konjonktürel ve disiplin konusu olmayıp, teorik saptamanın doğal sonucu olduğunu göstermektedir.
      Burada itiraz olarak "tarihsel uzlaşma" formülünün Gramsci'ye ait olmadığı ileri sürülebilir. Bu itirazın, zaman açısından doğru olduğu açıktır. (Bu formülasyon ilk kez 1960 sonlarında PCI tarafından yapılmıştır.) Ama açık olan bir nokta da, bu formülasyonun Gramsci'nin Sezarizm ve bunla özdeş olan faşizm tahliline dayanmış olmasıdır. Şöyle ki: Madem ki faşizm, hem proletaryanın, hem de burjuvazinin yenilgisinin ürünüdür, buna karşı temel güç birliği bu kesimler arasında olması gerekeceği açıktır. Ama bu kesime sosyal-demokratlar (İtalya'da PSI) girmez, çünkü sosyal-demokrasi, bir tür Sezarizm, yani faşizmdir. Bu da PCI'nin Hıristiyan Demokratlara önerdiği "tarihsel uzlaşma"yı açıklar. Yine de buna itiraz olarak, 1960 sonlarında İtalya'da faşizmin bulunmadığı, bu nedenle "tarihsel uzlaşma" anlayışının Gramsci'den çıkartılmadığı söylenebilir. Ama bu itiraz tümüyle temelsizdir. Bir kere bu "tarihsel uzlaşma" mevcut bir faşist iktidara karşı değil, olası bir faşist iktidara karşı bir uzlaşmadır. Yani faşizmin iktidara gelmesini önlemek amacıyla "tarihsel uzlaşma"ya gidilmektedir. Ayrıca 1924'deki Matteotti'nin öldürülmesinden sonra, faşist parti dışındaki muhalefet partilerinin parlamento oturumlarını boykot ederek Aventine'de toplanmaları sırasında, Gramsci'nin yönetimindeki PCI'nin tutumu "tarihsel uzlaşma"nın başlangıcı olmuştur. Başlangıçta Aventine'ye katılan PCI, burjuva muhalefet partilerini "yarı-faşist" olarak kabul ediyor ve onların faşist parti ile uzlaşacağını düşünüyordu. Gramsci önderliğinde PCI, faşizm ile proletarya diktatörlüğü arasında bir geçiş evresi olamayacağını savunan tezleri de ("sol" sapma), faşizme karşı mücadele ederek burjuva demokrasisinin yeniden inşasını (restorasyon) gerçekleştirmek gerekir diyen tezleri de (sağ sapma) reddederken, tam anlamıyla günlük bir politika izlemektedir (pragmatizm). Bunun sonucu olarak, "aşağıdan birleşik cephe" dışında bir "birleşik cephe" kabul edilmemekteydi. Ve böylece 3 ay sonra PCI, Aventine muhalefetinden ayrılarak parlamentoya geri dönme kararı aldı. Ancak 1925 Ocak ayında Mussolini'nin başlattığı yeni ve son baskı kampanyası ile PCI faşizmin gücünü küçümsediğini kabul etmek zorunda kaldı.
      İşte bu deneyim sonrasında PCI, faşizm iktidarda olsun olmasın, buna karşı geleneksel burjuva partileriyle ittifak kurulması gerektiğine karar vermiştir. Burada söz konusu olan burjuva demokrasisini korumaktır. "Tarihsel uzlaşma" bunun formüle edilmiş halidir. [*18]
      İkinci olarak, faşizmi bir Bonapartizm (Sezarizm) olarak formüle etmek, sonuçta, onun kapitalizmin her dönemine ilişkin bir devlet biçimi olduğunu söylemekle kalmayıp, evrensel bir biçim olduğunu da söylemek demektir. Gramsci, devrimlerin nesnel koşulları olsun olmasın, her dönemde ve her toplumda devrimci atılımın yenilgisiyle Sezarizmin gündeme geldiğini savunur. Oysa ki, Engels, Bonapartizm'i tanımlarken, bunun "savaşan sınıfların birbirlerini dengelemeye çok yaklaştığı" dönemlerde devletin sınıflardan görece bağımsızlık durumu kazanması olarak değerlendirir ve buna 17. ve 18. yüzyılda burjuvazinin feodalizme karşı mücadelesini örnek olarak gösterir. Engels'in değerlendirmesinde bir sınıfın yenilgisi söz konusu edilmez. Diyebiliriz ki, Engels, Bonapartizmi sınıf mücadelesinin keskinleştiği ve mevcut egemen sınıfın yıkımının yaklaştığı (nesnel olarak) bir dönemin ürünü olarak ele alır, ama yine de bu dönemde bu yıkımı sağlayacak güç, kendi yıkımına da yol açmadan bunu başarabilecek durumda değildir (öznel olarak). İşte bu noktada Bonapartizm gündeme gelir. (Gramsci için faşizm olmaktadır bu.)       Yine Engels, daha önce gördüğümüz gibi devleti şöyle tanımlar:       Sınıflar üstü görünümde devlet ile sınıflar üstü görünen Bonapartizm arasındaki ilişki böyledir. Bonapartizm, savaşan sınıflar üstünde bir "hakem" rolü oynarken, devletin görüntüsel görünümünden, yani toplumun üstünde yer alma görünümünden yararlanır ve "genele aykırı olarak" devletin biçimi ile özü birbirine yaklaşır. Faşizm ise, savaşan sınıflar arasında bir "hakem" rolü oynamaz, tersine bir sınıfın bütünü adına bir kesiminin (finans-kapitalin) yalın egemenliği olarak, diğer sınıflara karşı, özellikle de proletaryaya karşı, en açık terörist saldırılarda bulunarak, onların yıkımını sağlamaya yönelen bir yönetimdir. Şüphesiz bunu yaparken, her yönetim ve güç gibi, bir yandan da tarafsızlaştırabileceği tüm kitleyi tarafsızlaştırmaya çabalar. Egemen sınıf, bu bağlamda, "özverilerde bulunur" ve bir yığın "demagojik vaadlerle" ortaya çıkar. Gramsci'nin diliyle söylersek, böylece, bir yandan hasmını ezmek ve onun "pek kalabalık ve eğitilmiş olmayan yönetici personelini dağıtmak için" devletin zor güçleri tümüyle harekete geçirilirken, öte yandan da yeni "kişiler" ve yeni "programlar"la kitlelerin karşısında çıkar. Bu da genellikle, Gramsci'nin deyimiyle, "organik çözüm"dür, ama biçim olarak geleneksel çözümden farklıdır.
      Bilindiği gibi 1920'lerin sonlarından itbaren dünya çapında kapitalizmin sürekli ve genel bunalımı derinleşmiştir. Bunun sonucu en ileri kapitalist ülkelerde bile milli kriz olgunlaşmaya yönelmiş ve pazar sorunu, özellikle daha ileri kapitalist ülkelerde had safhaya çıkmıştır. Bu ortamda düzenin korunması ve sürdürülmesi, Almanya ve İtalya'da faşizmi gündeme getirirken ABD'de "New Deal" politikasının uygulanmasını gündeme getirmiştir. Bu iki değişik çözümün nedeni, ülkelerin elindeki maddi-ekonomik olanakların farklılığı ve proletaryanın iktidar mücadelesinin gelmiş olduğu düzeydeki farklılıktır.
      Diyebiliriz ki, Gramsci, Bonapartizm (Sezarizm) ile yönetimin askerileştirilmesi ("askeri yönetim") arasındaki farkı belirtirken doğru bir değerlendirme yapmaktadır, ama Bonapartizm/Sezarizm ile faşizm arasında ve faşizm ile sosyal-demokrasi arasında ayrım yapmamakla vulgar materyalizme yönelmektedir.

III.
GRAMSCİ VE DEVRİMCİ MÜCADELE



      Yukarda gördüğümüz gibi Gramsci, devrimci mücadeleyi iki ana momente ayırır: a) Siyasal moment, ve b) Askeri moment. [
*19]
      Siyasal momentten askeri momente geçiş, Gramsci'ye göre "organik bunalım" ile mümkündür. Yine de bunalım uzun bir süre, ilk momentteki mücadelenin sürdürülmesi olarak kalır, yani dar anlamda teknik-askeri momentte "politik toplum" (devlet) fethedilir, ancak bu "organik çözüm" için gerekli güçler mevcut olmak zorundadır. İşte bu güçlerin oluşturulması Gramsci'nin devrim stratejisini belirler.
      Gramsci'ye göre, bir sınıfın egemenliği "sivil toplumda" hegemonya ve "politik toplumda" egemenlik olarak ortaya çıkması, egemenlik için mücadelenin (ki Marksist-Leninist literatürde iktidar mücadelesi olarak devrimci mücadeleyi kapsar) bu iki toplumda yürütülmesi gerekir. Ama bu momentlerle gelişen bir süreçtir. İlk moment "sivil toplum"dadır. Çünkü "sivil toplum", "politik toplum"un (devlet) asıl koruyucusu ve savunucusudur. "Politik toplum"un "ön siperler" olması, bu siperlere yönelen güçlerin yıpranmasına yol açarak, asıl siperlerin ("mevziler") ele geçirilmesini engeller. Öyleyse -der Gramsci, devrimciler düşmanın asıl mevzilerine yöneltmelidirler güçlerini. Bu durumda, sorun, bu mücadelenin nasıl yürütüleceği sorunudur. Bir başka deyişle, "hangi mücadele biçimi seçilmelidir" sorunu birincil plana çıkar. Mücadele biçimi, ya da Gramsci'nin deyimiyle söylersek "savaş biçimi" amaca uygun olmak zorundadır. Burada Gramsci, tek tek, bilinen tüm savaş biçimlerini ele alarak, bunların "sivil toplum"da hegemonyanın fethi amacına ne oranda uyup uymadığını irdeleyerek çözüme ulaşır. Biz de aynı sırayı izleyerek Gramsci'nin çözümünü tahlil edeceğiz.
      Herşeyden önce Gramsci, büyük kitlelerin taktikleri ile küçük grupların taktiklerinin aynı olamayacağını düşünür. Ona göre, "bireyler (geniş kitlelerin bir unsuru olarak) savaşı, içgüdüsel olarak 'partizan savaşı' ya da 'Garibaldici savaş' olarak (bu 'partizan savaşı'nın en yüksek biçimidir) kavrama eğilimindedirler." [250] Ama der, Gramsci, bu kavrayış, gerçekte küçük gruplara özgü bir anlayışa ilişkindir ve proletarya gibi geniş kitlelerin savaş biçimi olamaz. Marksist-Leninist terminolojiye çevirirsek, Gramsci, gerilla savaşının proletaryanın savaş biçimi olamayacağını ileri sürmektedir.
      Gramsci, böyle bir sonuca ulaşırken gerilla savaşını, belli bir sınırlama içinde alır. Ona göre, bu savaşın (ki ona göre bu "komando savaşı"dır) iki biçimi vardır: Birincisi, Balkan Komitacılarının, İrlandalıların vb. yürüttüğü "partizan savaşı"dır. Bu tip gerilla savaşı, "bölgesel, fiziki-coğrafi özel koşullara, kırsal sınıfların oluşumuna ve hükümetlerin etkinliklerine" bağlı ve "iyi örgütlenmiş çoğunluklara karşı zayıf ama inatçı azınlıklara özgüdür". [251] [*20] Böylece Gramsci, kırsal alanlarda yürütülen, toplumsal yapıyla bağlantılı ve yabancı işgalcilere karşı yürütülen gerilla savaşını belli oranda olumlar. Bu olumlama, aynı zamanda bu savaş biçiminin geniş kitlelerin savaş biçimi olamayacağının da temelidir. Gramsci'ye göre, gerilla savaşının geniş kitlelerin savaş biçimi olamaması, bu savaş biçiminin geniş kitleleri kapsayamayacağı ve onları toplayamayacağı gerekçesine dayanır.       Gramsci'nin bu değerlendirmesi, geniş kitleleri harekete geçiren, onları kucaklayan ve de zafere ulaşan bir gerilla savaşının (Garibaldi'nin savaşı olarak), bunu, kendi gücü ve gelişimiyle değil, başka güçlerle düşman güçlerinin etkisizleştirilmesi vb. nedenlerle olduğu şeklindedir. Böylece Garibaldi örneğinden yola çıkarak, böyle bir yolun başarıya ulaşmasının mümkün olmadığını ileri sürer. Ama Gramsci'nin gerçek bir devrimci gerilla savaşı üzerine söyleyebilecek pek sözü yoktur. Söyleyebildiği tüm şey şudur: "İyi örgütlenmiş çoğunluğa karşı, zayıf ama inatçı azınlığın" savaş biçimi olarak gerilla savaşının zafere ulaşması, bazı istisnalar dışında, olanaksızdır, çünkü zayıf bir maddi güç, güçlü ve iyi örgütlenmiş ("kalabalık ve iyi eğitilmiş yönetici personele" sahip olan) bir maddi gücü alt edemez. Engels'in deyişiyle "tabanca kılıcı yener". Ama hepsi bu!
      Bilindiği gibi, gerilla savaşı, kavram olarak tek başına nitelik belirleyici değildir. Merkezi otoriteye karşı mahalli mütegallibe de, düzenli birlikleri yenilmiş bir ordu da düşmanına karşı gerilla savaşı yürütebilir. Yine bir maddi güç, ancak bir başka maddi güç tarafından alt edilebilir. Zayıf bir maddi gücün, güçlü ve iyi örgütlenmiş bir maddi gücü alt edebilmesinin yolu, bir yandan kendini geliştirip güçlendirirken, öte yandan düşmanı zayıflatmadan geçer. Bu yol, en genelde, gerilla savaşının gelişerek düzenli ordu savaşına dönüşmesi demektir. Halk Savaşı stratejisi olarak Mao ve Giap'ın ortaya koydukları ve geliştirdikleri bu yolla, gerilla savaşı uzun bir süre temel savaş biçimi olarak yürütülür. Böylesine bir stratejik çizgide gerilla savaşı, gerek kitlelerin katılımını sağlayan, gerekse kitlenin özsavunmasına hizmet eden en uygun savaş biçimi olduğu Vietnam, Çin, Küba, Nikaragua vb. ülkelerdeki devrimci mücadeleler tarafından tanıtlanmıştır. Ve bu savaşların tanıtladığı gibi, gerilla savaşı "iyi örgütlenmiş bir çoğunluğa" karşı "inatçı azınlığın" değil, maddi olarak güçlü düşmana karşı zayıf gücün (ve çoğunluğun) savaş biçimidir.
      Gramsci, genel olarak kapitalizmin iç dinamikle geliştiği ülkelerde gerilla savaşının temel savaş biçimi olamayacağı saptaması -tabii bu oldukça iyi niyetli bir yorumlama olarak düşünülmelidir- kısmen doğru olmakla birlikte, bu sonuca ulaşmada izlediği yol (gerekçeler) yanlıştır. Bu da gerilla savaşı konusundaki Lenin'in saptamasını, kendi teorisinin içine sokmaya çabalamasının ürünü olduğu kadar, "arditi del popolo"ya karşı oportünist tutumunun da ürünüdür. Ona göre, gerilla savaşı ("partizan savaşı", "Garibaldi savaşı" ya da "komando savaşı") "kırsal nüfusun oluşumuna", "bölgesel fiziki-coğrafi özel koşullara" bağlı "inatçı azınlıklar"ın savaş biçimi olduğunu gördük. Bu değerlendirme İtalya somutunda tam tersi bir sonuca -aynı gerekçelerleulaşabilir, yani onun "uygulanamazlığı"nın karşısında "uygulanabilirliği" tanıtlanabilir. Çünkü İtalya -özellikle 1920'lerin İtalya'sı-, kırsal nüfusun fazlalığı ve geriliği (feodalizmin varlığını sürdürdüğü) ile coğrafi olarak dağlık ve engebeli bir araziye sahip olmasıyla nitelenir. Böyle bir durumda "inatçı" bir azınlığın ortaya çıkması (Gramsci'nin öznel koşulu) gerilla savaşının her zaman mümkün olmasını sağlar. Nitekim II. yeniden paylaşım savaşında Sicilya ve Kuzey İtalya'da güçlü bir gerilla (partizan) savaşı yürütülmüş ve önemli başarılar elde edilmiştir. (Ve Mussolini de bu gerilla müfrezeleri tarafından yakalanıp idam edilmiştir.)
      Görüldüğü gibi, Gramsci'nin gerilla savaşına ilişkin teknik-askeri değerlendirmesinin yanlışlığı, bizzat İtalya'nın yakın tarihinde kanıtlanmıştır. Dünya çapında ise, Çin, Vietnam, Küba, Nikaragua devrimleri ve diğer gerilla savaşları yıllardır bu konuda açık ve net örnekler ortaya koymaktadır. Her durumda Gramsci' nin, gerilla savaşının nesnel koşullarını, devrimin nesnel koşullarından ayırması ve onu kendince teknik-askeri düzeyde ve yanlış olarak ele alması yanılgısını kaçınılmaz kılar. Silahlı eylemin (silahlı savaşın) nesnel koşulları yerine, biçimlerin teknik yönlerini öne çıkarması, son tahlilde doğru olabilecek bir saptamayı işe yaramaz (pratik ve teorik olarak) hale getirmiştir. Silahlı eylemin nesnel koşullarının mevcut olmadığı zaman ve mekanlarda, herhangi bir savaş biçiminin teknik olarak yürütülebilme koşullarının olması, hiçbir değere sahip değildir. (Ayrıntılı bilgi için Bkz: Kesintisiz Devrim II-III, Türkiye Devriminin Acil Sorunları-I ve Eylem Kılavuzu-III)
      Gramsci'nin gerilla savaşı konusundaki bu özsel yanılgısına rağmen, teknik düzeyde de olsa, eleştiri ve değerlendirmelerini incelemekde yarar vardır. Bu özellikle, teknik yönün alabildiğine öne çıktığı şehir gerilla savaşı konusunda daha da gereklidir. (İtalya'da faşist saldırılar karşısında ortaya çıkan "arditi del popolo" hareketi de bir çeşit şehir gerilla savaşıdır.) Ama şu unutulmamalıdır ki, Gramsci, gerilla savaşının nesnel koşullarının var olup olmadığına (milli krize bağlı koşullar) bakmaz, onun için sorun, teknik ve özneldir; öznelliği de, aracın amaca ulaşmaya yarayıp yaramadığı üzerine nesnellikten kopuk yaklaşımında yatar. Tarih göstermiştir ki, nesnel koşullar mevcut değilken, yapılan en kararlı devrimci atılım bile zafere ulaşamaz. Paris Komünü buna açık bir örnektir. İşte bunların ışığında Gramsci'nin değerlendirmesine devam edelim:
      Gramsci'de diğer bir gerilla savaşı da, adına "komando savaşı" dediği şehir gerilla savaşıdır. Bu savaş biçimini "gönüllüler" bağlamında ve "arditi del popolo" somutunda ele alıp incelemiştir.
      Ona göre, ilkin, "komandolar basit taktik birimlerdir ve gerçekte çok etkili olmayan, ama bütünüyle hareketsiz olmayan bir ordu gerektirir." [253] (abç)
      İkinci olarak, "komando olgusu ... askeri kitlenin genel savaşkanlığının bir işareti olarak değil, tersine pasifliğinin ve nispi moral bozukluğunun bir işareti olarak ele almak gerekir". [254] Bu yüzden, Gramsci için "komando savaşı" "kendisini bireysel katkılarla besleyecek ve destekleyecek, değişik nedenlerle hareketsiz durumda ama potansiyel olarak etkili büyük bir yedek kuvveti önceden gerektirir". [255]
      Gramsci'nin "çağdaş komando savaşı"na ilişkin bu değerlendirmelerini, Lenin'in 1905 Devrimi sırasında kaleme aldığı "Gerilla Savaşı" adlı yazısında da bulmak mümkündür. Lenin, bu yazısında, silahlı ayaklanmanın ilk girişkenliğini ve çoşkusunu kaybetmeye başladığı zaman da, halk güçlerine zaman kazandırmak için gerilla savaşına (şehir gerillası olarak) başvurulması gerektiğini söyler. Ama yine de, şehir gerilla savaşı temel çarpışma biçimi olamaz ve doğrudan barikat savaşına bağlıdır ve onun tamamlayıcısıdır. Bundan öte özel güç olarak, silah temini, tutukluların kurtarılmas, para temini gibi işler içn gerilladan yararlanılması gerektiğini Lenin de belirtir. Ancak bu, bir partinin özel görevler için uzmanlaşmış kadrolar oluşturması gerektiğinden ve bunun bir ifadesinden başka birşey değildir.
      Lenin'in şehir gerilla savaşına ilişkin değerlendirmesini kendi söyleminde ortaya koymaya çalışan Gramsci, bunu yaparken Lenin'in özsel değerlendirmelerini hesaba katmaz: Gerilla savaşının gayri-nizami (düzensiz) niteliği. Yine Gramsci, şehir gerilla savaşının sınırlılığını, yani kendi içinde gelişip yayılabilen ve böylece kitleleri kucaklayabilen bir savaş biçimi olmadığını eksiksiz kavramıştır. (Kavrayışının -bu noktada- eksikliği, bu savaş biçiminin kendi döneminde fazla gelişmiş olmamasından dolayı olduğu söylenebilir.) Ona göre, bu sınırlılık, temelde şehir merkezli olmasından değil, gerilla savaşı olmasından kaynaklanır. Nitekim "partizan savaşı" olarak ayırdığı kır gerilla savaşını da "inatçı azınlığın" savaşı olarak koyar. Oysa şehir gerilla savaşının sınırlılığı, şehirlerde yürütülen gerilla savaşı olmasından, yani savaş alanından kaynaklanır.       Şehir gerillasının bu özelliklerinden öte, kır gerilla savaşına karşıt olarak, şehir silahlı mücadelesi, gerilla eylemi ile kitle mücadelesini eşzamanlı olarak gerçekleştiremez.
      Şehir gerilla savaşının bu niteliği ya da sınırlılığı, devrimci silahlı mücadelede bu biçimin temel alınamayacağı saptamasıyla bağlantılıdır. Şehir gerilla savaşı, bütünsel bir çizginin, devrim stratejisinin bir parçası olarak, kır gerilla savaşına tabi biçimde ele alındığında oldukça önemli işlevler yerine getirebilir. Gramsci, gerilla savaşını en genelde kır ve şehir gerilla savaş olarak değil de, "partizan savaşı" ve "komando savaşı" olarak ayırması -ki oldukça örtük bir ayrımdır- kır gerilla savaşının genel geçerliliğe sahip olmadığını düşündüğündendir. Ama aynı şeyi şehir gerillası olarak "çağdaş komando" için düşünmez. Bu nedenle bu savaş biçimini teknik, özel ve tali (barikat savaşı olmasa da "mevzi savaşa" göre tali) olarak ele almamanın yanlışlığı üzerinde durmuştur. Yine de bu eleştirilerinde, stratejiye bağlı ve yeri iyi tanımlanmış, örgütlü (yani "gönüllüler" dışında) bir gerilla savaşını değil de, şehir bireysel silahlı eylemlerini örnek olarak alması onun talihsizliğidir. Tarih ve özellikle 60'lı yılların Latin Amerika devrimci mücadelesi, sorunun, Gramsci'nin sandığından çok daha geniş ve karmaşık olduğunu göstermiştir. Örneğin 1921'de İtalya'da ortaya çıkan "arditi del popolo" hareketi dönemindeki olaylar ile 1958-60 yıllarında Arjantin'de ortaya çıkan "terör dalgası" büyük ölçüde benzeşir.
      İtalya'da 1921 yazında yaygınlaşan "arditi del popolo" hareketi, doğrudan 1920 genel grevi ve aynı yılın Ağustos-Eylül aylarındaki fabrika işgallerinin bir sonucu olarak anti-faşist bir silahlı hareket olmuştur. 1919'da başlayan, 1921'de giderek şiddetlenen faşist milis saldırıları -Faşist Partinin- doğrudan tekelci burjuvazi tarafından finanse ediliyordu. Tekelci burjuvazi bunun, yükselen proletarya hareketini durdurmanın -devlet otoritesi önemli ölçüde zaafa uğramış bulunduğundan- tek yolu düşüncesiydi. Yine de 1921 yazına kadar faşist milislerin silahlı saldırılarına karşı proletarya içinde -kendiliğinden ya da örgütlü- bir karşı hareket (silahlı) görülmüyordu. Nisan grevlerinin başarısızlığa uğraması ve fabrika işgallerinin yenilgisi üzerine, kitlesel olarak işten çıkartmalar olmuştur. İşte bu savaşkan işçiler 1921 yılının "arditi del popolo"su oldular. Faşistleri hedefleyen ve temelde misilleme anlayışı ile yürütülen silahlı eylemler bir süre sonra PSI ve PCI'nin tavır alışlarıyla, ortaya çıkışları gibi kendiliğinden yok oldular.
      1958-60 yıllarında Arjantin'de düzenin ve hükümetin protesto edilmesinin bir biçimi olarak silahlı eylemler boy göstermiş ve yayılmıştır. Bu eylemler, genellikle, grevleri destekleme amacıyla, grev konusu olan kurumlara yönelikti. Belli bir örgütlenmesi ve yapılanması olmayan bu hareket, kitlesel bir etkileşimle günlük yaşamın bir parçası olmuştu. Bu hareket hakkında R. Debray şöyle yazıyor:       Aynı konuda bir örnek olarak da, Uruguay'da MLN'nin (Tupamoros) 1970'lerin başlarında karşılaştıkları durumu verebiliriz. Bu tarihte, belli bir stratejiye bağlı olarak şehir gerilla savaşını yürüten MLN, "ölüm mangaları" olarak bilinen faşist milis güçlerin silahlı eylemleriyle yüzyüze kalmıştır. İlk dönemde kitleye yönelik olan bu saldırıların, kitle pasifikasyonunu sağlamaya yönelik olduğunu düşünen MLN, bir süre doğrudan karşı harekete geçmemiştir. Bir süre sonra Uruguay Komünist Partisi'nin yerel ve merkez yöneticilerine saldırıların yönelmesi "sol"da (küçük-burjuva demokratları da dahil) MLN'ye karşı bir eleştiri kampanyasının açılmasına yol açmıştır. Eleştiriler -ki çaresizliğin ve pasifizmin ifadesidir- MLN'nin silahlı bir örgüt olarak bu saldırılara gereken "yanıtı" neden vermediği noktasında toplanmaktadır. MLN'nin kendi rotasına uygun eylemleri "kitleleri düşünmeme" olarak yorumlanmakta ve "pasifizm"le suçlanmaktadır. Sonuçta, MLN, UKP'nin bazı yöneticilerinin öldürülmesi üzerine faşist milislere ve onun destekçilerine karşı yoğun bir saldırıya geçmiştir. Ancak bir süre sonra ilan edilen sıkıyönetim ve 1973 Nisan askeri darbesi, bu tür saldırılarla stratejik noktasından uzaklaşan MLN'nin önemli kayıplara uğramasına ve darbe yemesine yol açmıştır.
      Bu tarihsel örnekler, şüphesiz kendi somutluğu içinde pek çok yararlı dersler verecek niteliktedir, ancak burada doğrudan konumuza ilişkin olan kısımlarını ele almak durumundayız. İlk ve en önemli husus, devrimci bir silahlı hareketin, nesnel koşullar mevcut olduğunda planlı, programlı ve örgütlü olarak yürütülmesi gerektiğidir. Bu ise, hareketin doğrudan politik iktidarın fethine yönelik olması demektir. İkinci olarak, kitlelerin kendiliğinden hareketleri bilinçli ve örgütlü hale getirilmezse, kitle pasifikasyonu kolayca gerçekleşir. Üçüncü olarak, devlet-faşist milis gücü-tekelci burjuvazi ilişkileri, dönemlere göre ve ülkelerin içinde bulunduğu koşullara göre biçimlenir. Her durumda bir İtalyan Faşist Partisi ya da Alman Nazi Partisi bağlamında olduğu gibi, faşist milis saldırıların politik iktidarın onlara teslimi ile sonuçlanacağı doğru değildir. Ve son olarak, faşist milis saldırılar yükselen devrimci harekete karşı kullanılan bir araçtır ve kitlelerin kendiliğinden tepkileri de onun pasifliğinin ifadesi değildir (milli krizin oluşumu ya da derinleşmesinin ürünü olarak aktifliğe geçmiştir).
      Gramsci 1921'lerdeki gelişmeleri şöyle yorumlamaktadır:       Gramsci'nin bu değerlendirmesi -ki oldukça açık biçimde genelleştirilmiştir-, ilk bakışta oldukça doğru ve mantıki görünecektir. Öyle ki, ülkemizde yaşanmış olaylar kabataslak ele alındığında, bu değerlendirmeyle hemencecik çakıştırılabilinir. [*21] Ama derinliğine bir irdelemeye girildiğinde durumun hiç de öyle olmadığı görülecektir.
      Diyor ki, Gramsci, mücadele yöntemleri ya da savaş biçimleri sınıfsal özelliklere bağlıdır ve her sınıfın kendine özgü savaş biçimi, mücadele yöntemi vardır ve bu yüzden "taklitçiliğe" yeltenilmemelidir. Bir an için bunun doğru olduğunu kabul edelim: ve diyelim ki burjuvazi (egemen sınıf olarak) siyasal mücadelede parlamenter mücadele yöntemlerini kullanmaktadır. Bu durumda Gramsci'nin önerisi "taklitçi" olmamaktır ve doğal olarak bu yönetimin proletarya tarafından kullanılması "tuzaklara düşmeyi" getirecektir. Böylece egemen sınıf olarak burjuvazi ne yaparsa tersini yapmak genel bir kural olmaktadır. Bunun ne denli yanlış olduğunu söylemeye bile gerek yoktur. Mücadelenin legal biçimleri, her zaman mevcut düzen içinde, düzenin belirlediği kurallara bağlı olarak yürütülür. Bu ise egemen sınıfın koyduğu kurallardır, yani onun yöntemleridir. Ve Gramsci dahil hiçbir Marksist legal mücadeleyi önsel olarak reddedemez. Şüphesiz Gramsci, "taklitçilik"ten söz ederken bunları düşünmemiştir. Bu, onun değerlendirmesinin doğru olduğunu (kısmen de olsa) göstermez. Yıllarca bir komünist partisi yöneticiliği yapmış, Komintern Yürütme Komitesi'nde yer almış bir kişinin yaptığı genellemelerin sonuçlarını düşünemediğini söylemek de gülünçtür.
      Gramsci, egemen sınıfın bir müdahale yöntemini şöyle ifade ediyor: bir yandan devlet olarak yasallık çerçevesinde kalır gibi görünürken, öte yandan komandolarla yasa-dışılığa başvurmak. Ve genellemesinde belirttiği gibi, bu yönteme karşı aynı yöntemle savaşmak "budalaca bir davranış"tır. Evet, ortada bir "budalaca" davranış vardır, ama nasıl?
      Eğer proletarya ve onun partisi, burjuvazinin legal (yasal) görünümü altında illegal (yasa-dışı) yöntemlere başvurması durumunda, "budalalık" yapmak istemiyorsa, ne yapmalıdır? Tek yöntem olumsuzluk olarak vardır: Legalitede kalıp, illegaliteye geçmemek; barışçıl mücadeleyi terk etmeyip silahlı aksiyonlara karşı tavır almak. Burjuvazinin illegal özel faaliyetine karşı illegal bir özel faaliyet çıkarmak "budalaca bir davranış" ise, proletarya partisinin "illegal" örgüt olmasına da gerek yoktur. Görüldüğü gibi, Gramsci'nin bu genellemesi, bir çeşit "tasfiyecilik"tir.
      Buna itiraz olarak, Gramsci'nin "özel faaliyet" diyerek, genellemesine açıklık getirdiği ve bunun da "komandoculuk" (şehir gerilla savaşı) olduğu söylenebilir. Ama yukarda gördüğümüz gibi, Gramsci önce bir genelleme yapmaktadır ve sonuçta buna "hareket savaşı" ile "manevra savaşı"nı da katarak genelleştirmeyi sürdürmektedir. Kendi ayrımı ile "organik" olan ile "konjonktürel" olanı ayırmamaktadır. Zaten egemen sınıfın legal görünüm altında komando taktikleri uygulaması, doğrudan "organik bunalım"la ilintili olarak ortaya çıktığını söyler, yani geçici ve özel değil, kalıcı ve geneldir. Lenin'in tanımıyla söylersek, milli krizin mevcut olduğu, yani devrim durumunun bulunduğu koşullarda, proletarya legaliteden söz edemez ve gündemde tek madde vardır: Ayaklanma. Böyle bir dönemde egemen sınıfın kendini legal ve barışçıl yöntemlerle sınırlayacağını düşünmek ise, gerçek bir "budalalıktır". Üstelik silahlı aksiyon yöntemlerini kullanmaya zorlayan bizzat egemen sınıftır. Egemen sınıfın kendisi, bu koşullarda zora, şiddete başvurur ve bu da kaçınılmaz olarak silahlı mücadelenin nesnel koşullarını ortaya çıkarır. Düşman silahlı sonuca gitmek isterken, ona karşı barışçıl yöntemlerle savaşmak, teslimiyetçiliğin ve ihanetin ta kendisidir.
      Gelelim proletaryanın "uzmanlaşmış ve sürekli saldırı örgütlerine sahip olamayacağı" vargısına. Böyle bir vargı, genel olarak proletaryanın uzmanlaşmış ve sürekli örgütlere sahip olup olamayacağı ile ilintidilir. Dünya devrimci pratiğinin gösterdiği gibi, proletarya bu tip bir örgütlenmeye sahip olmaksızın devrim yapamaz ve bu örgütlenmeye de parti adı verilir. Üstelik proletarya partisi, sürekliliğini sağlamak için de, legal değil, illegal olarak örgütlenir. "Belli saatlerde çalışmak durumunda" olan proletaryanın uzmanlaşmış, yani profesyonel kadrolara dayalı bir örgüte sahip olması gerektiği 1902 yılında Lenin tarafından çok net biçimde ortaya konulmuştur (ve "Ne Yapmalı?" bunun ürünüdür). Üstelik Lenin, bu yapıtında işçi sınıfının artan oranda profesyonel devrimciler çıkarması gerektiğini ısrarla vurgular. Lenin'e göre, biraz birşeyler vaad eden bir işçinin, günde 8-10 saatini fabrikada geçirmesine göz yumulmamalıdır, "izin verilmemelidir". Bunların "geçimi" parti tarafından sağlanmalıdır. [*22] Tabii bu "geniş mali olanaklara" sahip bir sınıfın sağlayacağı olanaklara benzemez. Gramsci bu noktada haklıdır! Ama arada önemli bir fark vardır: Proleter devrimciler kiralık (ücretli) değillerdir, tersine "gönüllüdürler", bilinçlidirler.
      Yine bir itiraz olarak, Gramsci'nin profesyonel devrimciliğe ve devrimciler örgütüne bir itirazı olmadığı, onun karşı çıktığı ve "olamaz" dediği örgütün "saldırı" örgütü niteliği olduğu söylenebilir. Eğer Gramsci -ki özsel olarak böyledir- devrimci mücadelenin "sürekli saldırı" durumunda olmaması gerektiğini söylemek istiyorsa, bunu stratejik yönden koymakla yetinebilirdi. Oysa burada söz konusu olan "belli saatlerde çalışmak" ve "geniş mali olanaklara" sahip olmamakla ilintili "uzmanlaşmış ve sürekli" bir "saldırı" örgütüdür. En güçlü ordular bile, hiçbir savaşta biteviye, durmaksızın saldırıda bulunamaz, ama böyle olması o ordunun "saldırı" niteliğine sahip olmadığı ve olmaması gerektiği anlamına gelmez. Ve Çin, Vietnam, Küba, Nikaragua devrimlerinin tanıtladığı gibi, proletarya ve müttefikleri sürekli, yani uzun dönemli bir silahlı bir mücadeleyi (ve iktidarın fethine yönelik bir saldırı süreci olarak) yürütecek örgütler kurabilmektedir. Bunun için "geniş mali olanak" pek de sorun teşkil etmemiştir. Devrimlerin para ile olamayacağını (ve parayla engellenemeyeceğini) en iyi bilmesi gereken biri varsa, o da Gramsci'dir.
      Komando taktiklerinin, ki buna gerilla savaşının kentsel biçimi demek yanlış olmayacaktır, burjuvazinin savaş taktiği olduğunu ve üstelik "hareket savaş" ile "manevra savaşı"nın da proletaryaya ait olduğunu, yani bu sınıfın mücadele biçimleri olduğunu söylerken Gramsci, tam anlamıyla saçmalamaktadır. 1920' lerde artık her fırsatta genel silahlı ayaklanmaya kalkışmanın yanlış olduğunu kanıtlamak isteyen Gramsci, bunu yapmak için herşeyi unutmuş görünmektedir. Savaş biçimlerinin sınıfsal özelliklere göre ayrılması, bazı biçimlerin proletarya tarafından kullanılamayacağının söylenmesi, sadece ethik yönden yapılabilir ki, bu da savaş biçimleri için değil, eylem hedefleri ve biçimleri için söz konusudur. Bir başka deyişle Makyavelist bir anlayışla "amaca ulaşmak için her yol (araç) mübahtır"ın reddi, silahlı ve silahsız mücadele biçimleri için söylenmiş olsaydı eğer, ethik sorun daha kolay anlaşılabilir olurdu. Zorun, kendisine başvuranların ahlâkını bozduğu ileri sürülüyorsa, ki dolaylı olarak budur, bunun yanıtını vermeye gerek bile yoktur. Şiddete dayanan her devrim, bunun hiç de öyle olmadığını defalarca tanıtlamıştır.
      Buraya kadar proletarya partisinin belli bir plan ve program içindeki mücadelesinden yola çıkarak Gramsci'nin vargısını irdeledik. Bunun dışında kitlelerin kendiliğinden hareketi olarak ya da plansız, programsız, kısaca tutarlı, bütünsel ve doğru bir devrim stratejisine bağlı olmayan hareketler olduğunu da hesaba katmak gerekir. İtalya'da 1921'lerin "arditi del popolo"su, 1958-60'ların Arjantin'deki "terör hareketi" gibi. Özellikle Gramsci'nin yaşadığı dönemdeki Mussolini'nin faşist partisine bağlı silahlı güçlerin saldırıları (faşist komandolar) karşısında, aynı yöntemlerin kullanılmasının getirdiği yanlışlıklar da eleştirilmesi gerekir. Ancak Gramsci, bunu genellemeler yolu ile yapmakta ve hareketin özüne karşı çıkmaktadır. Herşeyden önce, belli bir plan ve programa göre hareket eden, merkezi olarak yönetilen bir faşist harekete karşı örgütsüz ve kendiliğinden gelme bir tarzda savaşılamayacağının ortaya konulması gerekir. Nitekim 1921 yılında PCI'nin "arditi del popolo"ya karşı tutumu böyleydi. Ama 1930'larda Gramsci, sorunu bu noktadan değil de, örgütlü olarak da böyle bir yöntemin kullanılmasının olanaksız olduğunu söyler. Ve gerekçesi de "belli saatlerde çalışma" ve "geniş mali olanak" olmamasıdır. Sanki bunlar olmasaydı, mücadele biçiminin sınıfsal niteliği ortadan kalkacaktı!
      Bu noktada Gramsci'nin sezmiş olmasına rağmen, göremediği bir gerçeği de belirtmekte yarar vardır. Burjuvazi devlet otoritesinin zaafa uğradığı dönemlerde, zaman kazanmak ve devrim güçlerinin devlete yönelik saldırılarını bir süre için erteletmek amacıyla (hedef şaşırtıcı olarak) bir güç (yasa-dışı) kullanması bir olgudur. Bu, Gramsci'nin deyişiyle, gerçekten bir "tuzaktır". Ama onun savladığı anlamda değil. Böyle dönemlerde proletarya partisi, kendi mücadele hedeflerini terk etmemeli ve bu yeni uygulamayı etkisiz bırakacak bir yol izlemelidir. Yani taktiklerini hızla değiştirmeli, ama stratejik rotadan sapmamalıdır. Devlet ile faşist milis güçleri ve burjuvazi ilişkisini doğru değerlendirmek esastır. İşte 1970'lerde Uruguay'da MLN'nin başına gelen durumun nedeni de budur. Bunların "savaş biçimleri"yle ya da özel olarak "gerilla savaşı"yla uzaktan yakından ilişkisi yoktur. [*23]
      Ülkemizdeki devrimci mücadele yönünden Gramsci'nin bu değerlendirmeleri, her türlü oportünizmin ve pasifizmin arayıp da bulamadığı birşeydir. Son tahlilde, "gençler"in "yiğitlikleri"ne rağmen "budalaca" davrandıklarını göstermek söz konusudur. Öyle ya MHP'li faşist milislere ("komandolar") karşı duran ve şu ya da bu biçimde onlara karşı silahlı eylemler düzenleyen "saldırı örgütleri" 80 öncesinde bolca mevcuttu! Ve bunlar her türden "budalalık" lar yapmamışlar mıdır?!
      Burada 12 Eylül öncesinin bir değerlendirmesini yapmak durumunda değiliz, ancak konumuz gereği bu nokta üzerinde biraz duralım.
      1974-80 arasında ülkemizde gerçekleştirilen silahlı eylemler (faşist milislerin saldırıları dışında) iki bölümde ele alınabilir: Birincisi, belli bir devrimci stratejiden, yani gerilla savaşını (kır ve şehir) siyasi gerçekleri açıklama kampanyasının bir aracı olarak, yani politik kitle mücadelesi olarak ele alan bir devrim stratejisinden yola çıkarak, belli bir dönemde taktik olarak öne çıkmış hedeflere yönelik devrimci silahlı eylemlerdir. İkincisi ise, faşist milislerin silahlı saldırıları karşısında, salt ve doğrudan faşist güçlere yönelik, "direniş", "meşru müdafaa", "öz savunma" vb. adla ifade edilen kendiliğinden gelme silahlı eylemlerdir.
      Birinci tip silahlı eylemlerin, doğrudan faşist saldırılara karşı ve salt bu nedenle gerçekleştirilmesi söz konusu değildir. Faşist saldırılar, mevcut duruma bağlı olarak ortaya çıkan belli bir siyasi gerçekleri açıklama kampanyasına paralel olarak ele alınan bir nesne olabilmektedir. Bir başka deyişle, Öncü Savaşı evresinde, şehir gerillası temelinde faşist güçlere yönelik gerilla eylemleri, bu güçlerin etkisizleştirilmesi, bertaraf edilmesi ya da durudurulması amacına yönelmemiştir ve yönelemez de. (Bu bağlamda "komandoculuğa karşı komandoculukla savaşmak" durumu söz konusu olamaz.)
      İkinci tip eylemlere gelince, bu eylemler, genel olarak Gramsci'nin göz önünde tuttuğu "arditi del popolo" ile benzeşir. 80'lerde görüldüğü gibi, gerek süreklilik açısından, gerek faşist saldırıların etkisizleştirilmesi açısından belli bir oluşuma ulaşamamıştır. Ama bunun nedeni, Gramsci'nin iddia ettiği gibi, "belli saatlerde çalışan sınıf" olunmasından ya da "geniş mali olanak" eksikliğinden kaynaklanmaz. Neden, devrimci bir parti önderliğinden ve politikleşmiş askeri savaş perspektifinden yoksun olmasıdır, yani hareketin kendiliğinden-gelme özelliğidir. Bazı "sol" grupların tüm eylemlerini faşist saldırılara karşı gerçekleştirdikleri de doğrudur. Oligarşik yönetimden, sömürge tipi faşizmden bihaber bu oluşumlar 12 Eylül günü "devletin" harekete geçmesi üzerine tam bir paniğe kapılmışlardır. İspanya iç savaşının ünlü sloganı "faşizme geçit yok!" ile milis örgütlenme abartılmış, her zaman devrimci mücadelenin hedefi olan politik iktidar sorunu unutulmuştur. (Ki bu son olgu, faşist milis saldırıların amacıdır.) Ancak tüm bunlardan öte, faşist milis saldırıların ardında yatan "topyekün savaş" anlayışına karşı, devrimci savaşın kurallarıyla savaşılmıştır. Yani faşist milislerin hiçbir hedef gözetmeksizin saldırması ve misilleme hareketlerinin içine her türlü hedefin alınması özelliği ile devrimci unsurların ya da örgütlerin -büyük ölçüde- bunu yapmaması ve yapamaması (ethik bir sorun olarak) yaşanmış bir olgudur. Eğer Gramsci'nin "komandoculuğa karşı komandoculukla savaşılamayacağı" bu anlamda ele alınırsa, ülkemizde gerçekleşmiştir. Ama bu, savaş biçimine ilişkin bir durum değil, savaşma biçimine ilişkin bir durumdur. Nitekim Marks, Paris Komünü'nü tahlil ederken, yapılan hataların birinin de Komünarların kurşuna dizilmesine karşılık olarak Komün'ün elindeki savaş tutsaklarını kurşuna dizecekleri, yani misilleme yapacaklarını ilan etmelerine karşın bunu yapmamalarını söyler. Çünkü böyle bir misilleme anlayışı, Komün'ün ilkelerine terstir, yani yapamayacakları bir şeyi yapacakmış gibi ilan etmişlerdir. Böyle bir durumda tam bir ikilem ortaya çıkmıştır. Devrimci bir hareketin savaş kuralları, savaşma tarzları kendi niteliğine uygundur, ve bu yüzden sınıfsal özelliğin dışa vurumudur. Ethik bir sorun olarak sınıfsal özelliğe sahip olunmasının Gramsci tarafından savaş biçimlerine özgüymüş gibi sunulması ilginçtir.
      Gramsci, sonuçta, tüm itiraz ve kayıtlarıyla komando savaşının, teknik ve taktik bir biçim olarak, bir stratejik savaş biçimine bağlı kullanımını kabul eder. Ancak bu savaş biçiminin (ki gerçekte gerilla savaşının bir parçasıdır) temel olamayacağını göstermede düştüğü hatalar, yanılsamalar ve eksiklikler bu konularda ciddiye alınamayacağını gösterir.
      Gramsci'nin ele aldığı ikinci savaş biçimi hareketli savaştır (war of movement). Bu savaş biçimini, diğer bir biçimle, mevzi savaşla karşılaştırarak inceler. (Ama daha önce belirttiğimiz gibi, burada politik-askeri bir mücadele biçimi değil, politik mücadele biçimini tanımlamak için kullanılan bir askeri savaş biçimi söz konusudur.)       Gramsci'nin bu koyuşu, öncelikle "geniş kitlelerin" savaş biçimini bulmaya yöneliktir ve askeri düzeyde doğruluğu politik düzeyde doğruluğu için temel olarak ele alınmaktadır.
      Gramsci "mevzi savaşı" geniş kitlelerin savaş biçimi olarak görmeye çalışır. Çünkü, "sürekli ateş" sağlamak çok sayıda asker gerektirir; sonra bir mevzide düşmanın ağır topçu atışlarına katlanmak pek çok kayba yol açar ve bu kayıpları (insan ve malzeme olarak) gidermek için çok sayıda yedeklere ihtiyaç vardır. Buna karşılık olarak "hareketli savaş" Gramsci için, düşman savunmasında önemli (stratejik nitelikte) gedikler açıldığında gündeme gelebilir. Bu ise, düşmanın "sahici siperlerinin" değil, onun "ardındaki" güçlerin zayıflamasıyla olabilir, çünkü öndeki siperlerdeki gedikler cephe gerisi tarafından doldurulamaz hale gelmesi gerekir.
      Gramsci'nin tıpkı "komando savaşı" konusunda olduğu gibi, "mevzi savaş" ve "haraketli savaş" konusunda da, keyfi denecek kadar tanımlar yaptığını görüyoruz. Bu nedenle, önce savaş ve savaş biçimleri konusunda Engels'in saptamalarını anımsayalım:       Engels bu değerlendirmelerine, tarihsel olarak değişen savaş yöntemlerini (biçimlerini) örnek olarak gösterir. Amerikan Bağımsızlık Savaşında, II. Frederic'in "saf taktiği"nin yerine "hareketli savaş"ın geçtiğini söyleyen Engels, bu savaş yönteminin Fransız İhtilâli ile sistemli hale getirildiğini belirtir.       Engels, bu savaş yönteminin, taktik bakımdan olduğu kadar, stratejik bakımdan da yetkinliğinin doruğuna Napolyon tarafından vardırıldığını belirtir. [263] Engels'in savaş yöntemleri konusundaki irdelemesinin son olgusu 1870'deki Fransız-Alman savaşıdır. Bu savaşta "artık sadece şimdiye kadar hedefi vuran kurşun yağmuru altında kolun her zaman dağılarak kendine dönüştüğü, ama yukarılarda her zaman disipline aykırı bulunarak karşı çıkılan yoğun avcı grupları ile savaş verildi ve aynı biçimde düşmanın ateş alanı içersinde, koşar adım, bundan böyle tek yer değiştirme biçimi haline geldi." [264] (abç)
      Bu incelemesiyle Engels, tarihsel gelişim içinde "saf taktiği"nin yerini "avcı savaşı" ile bağlantılı olarak yürütülen ve köken olarak bu savaş yönteminden doğup gelişen "yürüyüş kolu" taktiğine bıraktığını gösterir. Saf taktiği bir "hat" oluşturarak savaşmaktadır, yani "mevzi savaş"tır. Yürüyüş kolu yöntemi ise bir manevra savaşı, bir "hareketli savaş"tır. İlginç olan şu ki, Engels, 1890'da Avrupa'da "barikat savaşının" (ki bir "mevzi savaş"tır) kitleler açısından rolünün azaldığını belirtir. Buna neden olarak da 1848 Devrimleri ile Paris Komünü'nden sonra, burjuvazinin yeni bir kentleşme planı uygulamaya sokarak geniş yollar yapmasını gösterir. [*24] [265]
      Şimdi Engels'in bu saptamaları ışığında Gramsci'nin tahlillerine bakalım:
      Avrupa tarihini ele alırken, savaş biçimlerinin tarihsel gelişimini Gramsci şöyle ifade etmektedir:       Gramsci'nin Avrupa tarihinde savaş biçimlerinin yerine ilişkin bu sözlerinin Engels'in değerlendirmeleriyle taban tabana zıt olduğu hemen görülüyor. Ama burada ilkin, Gramsci'nin "politik" ve "politik olarak" sözlerine açıklık getirmek gerekir. Bu ifadeler ile, verdiği tarihlerin doğrudan askeri olguları ifade etmesi, hiç de "politik" durumları göz önüne almadığını göstermektedir. Öyle ki, 1789 yılı Fransız İhtilâli'dir; 1815 yılı ise Napolyon'un Waterloo'da yenilmesi ve böylece Fransa'da Napolyon döneminin sona erdiği yıldır. 1870 yılında ise en önemli olay Fransa-Almanya savaşı ve Saint-Privat'da (18 Ağustos 1870) Fransa'nın yenilmesidir. Bunun sonucu ise Paris Komünü'dür. Mart 1917 tarihi bilindiği gibi Rusya' daki Şubat Devrimini ifade eder ve Mart 1921 ise Almanya'da KPD' nin düzenlediği ayaklanmanın tarihidir ("Mart Eylemi" olarak da anılır).
      İlk bakışta Mart 1917 ve 1921 tarihleri doğrudan savaşlara ilişkin, yani askeri olaylara özgü tarihler olarak görünmüyorsa da, 1920'de Kızıl Ordu'nun Varşova'da yenilgisiyle başlayan "manevra savaşı", "devrimci saldırı taktiği" üzerine yapılan tartışmalarla ilintilidir. Bu tartışmaların odak noktası "proletaryanın askeri bilimi" olmuştur. (Askerlik biliminin sınıfsallaştırılması.) Bunun savunucuları Kızıl Ordu generalleri Frunze, Budyenny ve Tukhachevsky'dir. Sonuçta bu generallerin savunduğu "manevra savaşı" ve "saldırı taktiği" şiddetle eleştirilmiş ve mahkum edilmiştir.
      Diyebiliriz ki, Gramsci "politik" diyerek tarihlerin askeri yanını değil, politik sonuçlarını ele aldığını ifade ediyorsa -ki böyle olması söz konusudur-, kendisi savaş biçimlerini ifade ettiği anlamda, önemli bir fark doğurmamaktadır. Engels'e göre, "hareketli savaş"ı ya da "manevra savaşı", Napolyon tarafından yetkinleştirilmiş ve 1870 Fransız-Alman savaşı ile doğruluğu kanıtlanmış bir savaş biçimidir, ve 1815'de Waterloo savaşı bir kesinti olarak düşünülemez. 1860-70'lere kadar bu biçimin yaygın olarak görülmemesinin nedeni, bu yıllarda Avrupa'da büyük ordular arasında bir savaşın olmamasındandır. Yoksa en azından 1848 köylü ayaklanmalarında hareketli savaş ve buna bağlı olarak avcı grupları savaşı yaygın biçimde kullanılmıştır. (Bilindiği gibi Engels, bu dönemde Almanya'da Karaormanlar -Almancası: Schwarzwald, Toroslar gibi coğrafi bir terimdir- bölgesinde köylü birlikleri ile birlikte bulunmuştur.)
      Ayrıca burada I. paylaşım savaşı ele alınabilinir. Gramsci bu savaşta, belirleyici yöntemin "mevzi savaş" olduğunu iki örnekle açıklar. Birinci kanıt-örneği, Kazak generali Kraçnov'un eleştirisi düzeyinde Çarlık Rusyası'nın "mevzi savaş" yerine "hareketli savaş" yürütmesi gerektiğini söylemesidir. Ve Gramsci, bunun, yani mevzi savaş yerine hareketli savaşın yürütülmesini "saçmalık" olarak niteler ve "zorunlu kılınan" savaş biçiminin mevzi savaş olduğunu, bunu kabul etmeyen Genel Kurmayların verdiği kayıplara atıf yaparak kanıtlamaya çalışır. Ama atıflarında tek bir somut örnek bile bulunmaz. İkinci kanıt-örnek ise, itilaf kuvvetlerinin Foch komutasında birleştirilmesini "tek cephe" anlayışının ve "Batı'da mümkün olan tek savaş biçimi" diye düşündüğü mevzi savaşının kabul edilmesidir. Oysa ki, Foch, gerçekte Napolyonvari saldırı taktiğini savunan bir generaldir. [267] Aynı biçimde bir yanlışlığı da Troçki konusunda yapar Gramsci. 1930'larda hapishanede yazarken, 1920-21 yıllarında Komintern'de Troçki'nin tavrını unutmuş görünür. Gramsci, Troçki'nin "saldırı teorisi"nin, "manevra savaşı"nın savunucusu olduğunu ve "sürekli devrim" teorisinin bu anlayışın siyasal yansısı olduğunu söyleyerek eleştirir. [268] Oysa, Troçki, 1920-21 yıllarında, "saldırı teorisi"ni savunanları şiddetle eleştirmiştir. Komintern'in III. Dünya Kongresinde Lenin ve Troçki bu tezleri eleştirirken, bunların savunucuları olan (askeri düzeyde) Frunze, Budyenny ve Tukhachevsky, politik planda PCI, Alman Komünist Partisi (KPD) ve Macar Bela-Kun'dur. Böylesine bir hatayı Komintern Merkez Yürütme'sinde yer alan Gramsci' nin yapması şaşırtıcı gelebilir. Gerçekte ise, PCI içindeki ayrılıklarla bağlantılı ve bilinçli bir ifadedir bunlar. Bordiga, SBKP (B) içindeki Stalin-Troçki tartışmalarında Troçki'nin yanında tavır almıştır. Bu durumda Bordiga ile olan hesaplaşmasında, onun Troçki ile olan benzerliklerinin bulunması gerekmektedir. Ve Gramsci' nin tek bulabildiği şey de, 1920-21'lerde PCI'nin o dönemdeki lideri olan Bordiga'nın "saldırı teorisi"ni savunması ve bunun "sürekli devrim"le birleştirilebilineceğidir. Tıpkı Foch konusunda olduğu gibi, olgular yarı yarıya doğru olmaktadır.
      Tüm bu yanılgıları ve yanlışlarıyla Gramsci, manevra savaşından (cephesel saldırı ya da hareketli savaş) mevzi savaşa geçilmesinde ısrarlıdır ve bundan iki temel tez üretir:
      Birinci tezi, mevzi savaşın "sadece belirli mevziler tehlikede olduğu zaman" gündeme geleceği ve gelmek zorunda olduğudur. Yani "hegemonyanın benzeri görülmemiş bir yoğunlaşması"nın olduğu ve "bundan dolayı çok müdahaleci bir hükümet muhaliflerine karşı çok açık biçimde saldırdığı" ve "içsel atomlaşmanın 'olanaksız'lığını sürekli -politik, yönetimsel vb. her çeşit denetimle egemen grubun egemen olduğu 'mevziler'ini güçlendirecek yollarla- örgütlediği" zaman gündeme belli mevzilerin korunması gelir. Bu mevzileri korumanın yöntemi de, kaçınılmaz olarak "mevzi" savaş olacaktır. [269]
      Tipik bir totoloji örneği. Bir "mevzi"yi korumak için yapılan savaş "mevzi"de savaştır, tıpkı bunları ele geçirmek için yapılan savaşın da "mevzi" ele geçirme savaşı olacağı gibi! Ama birincisi, "koruma", yani savunma durumundayken, ikincisi, "ele geçirme", yani saldırı durumundadır. Bunlardan başka mevzi savaşı bir yıpratma savaşıdır ve en küçük birimi ise saldırıya karşı direnmektir. Gramsci, mevzi savaşını bir kuşatma savaşı olarak ifade ederek, Marks'dan alıntıyla "direniş"in zorluğunu anlatır. [270] Ve sorunun "kolaycılığa kaçmak" olmayıp, "bu zorluğa karşı bu savaşı sürdürmek" olarak koyar.
      Şüphesiz direnmek, düşmanı yıpratmanın bir yoludur. Ama direnme tam bir hareketsizlik, belli bir yerde, mevzide beklemek demek değildir. "Direnme, düşman kuvvetlerinin, düşmanı niyetinden vazgeçirmeye yetecek kadar bir kısmını yok etmeye yönelik bir faaliyettir." [271] Gramsci'nin diliyle söylersek, belli mevzileri korumak için, düşmanın bazı mevzilerini ele geçirmek gerekir. Engels'in üretim ve ulaştırmanın geldiği düzeye bakarak orta-çağların savaş biçimlerinin geçersiz hale geldiğini söylemesi bunu ifade eder. "Kuşatma savaşı"nın (muhasara) orta-çağın şatolar, kaleler sistemine denk düşen özelliğini Gramsci görememiştir. Faşizmi "mevzi savaş"ın temsilcisi olarak görmeye o kadar kendini kaptırmıştır ki, sonuçta faşist İtalya'da proletaryanın elinde hiç mevzi kalmamıştır. (Üstelik egemen sınıfın savaş biçimini de "taklit" etmek durumuna gelmiştir.)
      Geldiği nokta "manevra savaşnın stratejik olmaktan çok taktik işleve indirgenmesi"dir. "Daha önceleri manevra savaşına karşı kuşatma savaşı ne konumda ise o konumda ele alınması gerektiği"dir. [272]
      Gramsci'nin ikinci dayanağı ise daha önemlidir. Bu dayanak üst yapının iki temel düzeyi olduğu savıdır. Ona göre, savaştaki cepheyi, "sahici siperleri" oluşturan "politik toplum" (devlet) ve ardındaki güçlü mevziler ise "sivil toplumdur", yani "tüm örgütsel ve endüstriyel sistem"dir. [*25] "Sivil toplum", ön mevziden başka bir şey olmayan devletin fethi durumunda ("safın yarılması") "yenisini hızla sağlayabilecek ikmal olanaklarını" sağlayarak, gediği kapatacak ve sonra ön siperleri geri alacaktır. Sivil toplum "mevzi savaşındaki savunma sistemine denk düşer." [273]       Egemen sınıfın mevzilenmesi ve savunma sistemi ve savaş biçimi böyle olduğuna göre "ne yapmalı"dır? Gramsci için yanıt açıktır: Düşmanın asıl gücünü oluşturan siperler ele geçirilmelidir ve bunun savaş biçimi de mevzi savaştır. Bu ise egemen sınıfın savunma sistemine uygun ve onların savaş biçiminin benzerinin yürütülmesi demek olduğu da açıktır. "Siyasal mücadelede egemen sınıfların mücadele yöntemlerini taklitçiliğe yeltenilmemelidir, yoksa kolayca tuzaklara düşülebilir" -diyordu Gramsci. Şüphesiz bu uyarıyı "arditi del popolo" konusunda (genel olarak gerilla savaşına ilişkin olarak) söylediği için kendi tezine uygulamak aklına gelmez. Egemen sınıfın komandoculuğuna karşı komandoculukla savaşmayı "budalalık" diyen Gramsci, onun en gerici, en şovenist, en emperyalist ve en terörist kesiminin savaş yöntemi olduğunu söylediği "mevzi savaşı" taklit ederken, ne tuzağa düşer, ne de budalaca bir davranış yapar!
      Bunlar Gramsci'nin iç tutarsızlığının kanıtlarıdır, ama biz, bunlarla yetinmek niyetinde değiliz. Gramsci savaş biçimlerini sınıfsal tasnife tabi tutarken de, taklitçilikten söz ederken de yanlış söylemiş olabilir, ama yine de sonuç -daha önce sık sık gördüğümüz gibidoğru olabilir. İşte bu olasılık göz önüne alınarak, gerçekte "mevzi savaş"ın temel savaş biçimi olup olamayacağına bakılmalı, ayrıca irdelenmelidir.
      Kendimizi, daha doğrusu Gramsci'yi "taklitçilik"ten ve "budalaca" davranmaktan kurtardığımıza göre, mevzi savaşın işe yarayıp yaramadığını görelim.
      İlkin, kendimizi bazı "kutsal" inançlardan da sıyırmalıyız. İnsanlar birden ortaya çıkıveren Adem ile Havva'dan gelmediyse, "mevziler" de ilahi bir güçle proletaryaya verilmemiştir. Bu nedenle, ilkin mevzilerin nasıl oluşturulacağını görmek gerekir, ancak bundan sonra -eğer saldırı olursa- bu mevzilerin "kuşatılma"sından, "korunmasın"dan söz edilebilir. Gramsci'nin tahliline göre gerçek ve kalıcı mevziler "sivil toplum"dadır. Bu toplum, bugün burjuvazinin elindeyse, yarın proletaryanın elinde olacaktır. Herşey bu toplumun fethine bağlıdır. "Sivil toplum" ise, kendi içinde pekçok ögelere ayrılır (kurumlar) ve bunların her biri bir mevzidir. İşte bu mevziler tek tek kimin elindeyse, onun adına kaydedilir. İlâhi başlangıcı yadsıdığımıza göre, proletarya işe, en zayıf "sivil toplum" kurumunu, yani burjuvazinin en zayıf olduğu mevziyi ele geçirmekle başlaması oldukça mantıkidir -ve bu konuda Gramsci hiçbir engel çıkartmaz-. Böylece daha işin başında proletarya bir mevziyi ele geçirmek için bir savaşa girer ve bu savaş hiç de "savunma" niteliğinde değildir. Gramsci'nin sözleriyle söylersek, mevzi ele geçirmek için ileri atılan proletarya "mevzi savaş" verecektir. İlk mevzi ele geçirildikten sonra, buraya dayanarak (arka-cephe olarak kullanarak) yeni mevzilere -görece daha güçlü olan- yönelinir. Bu durumda eldeki güçlerin bir kısmı kazanılan mevzide bırakılırken, diğer kısmı -yeni güçlerle birlikte- yeni mevziye kaydırılır. Buna en basit deyimle hareket etme denir ve gerçek ifadesi "manevra"dır. Ve böylece tek tek ya da ikişer ikişer, vb. mevziler ("sivil toplum") ele geçirilir. Süreç, bütün olarak bir saldırı sürecidir, güçlerin bir mevziden ötekine aktığı bir hareketli süreçtir, sürekli manevraları kapsar. Bir bütün olarak bu savaş yöntemine ise "hareketli savaş" ya da "manevra savaşı" yahutta "saldırı savaşı" dendiğini Gramsci'nin kendisi de söylemektedir. Ama buna, amacın mevzilerin ele geçirilmesi olduğunu söylersek "mevzi savaş" demek de mümkündür, ama böyle birşey tanımla çeliştiği gibi, tüm savaşların -gerilla savaşı da dahil- "mevzi savaş" olduğunu söylemek de demektir. Bu tür genelleştirmelerin hiçbir değeri olamayacağı açıktır.
      Ama şu da açıktır, neden proletarya ilk iş olarak düşmanın en zayıf olduğu mevziye yöneldiğinde, kendini "sivil toplum"la sınırlandırsın? Gramsci'nin söylediği gibi, "politik toplum" (devlet) devlet de bir mevzidir ve sık sık da zayıf duruma düşer. Öyle ise, işe neden buradan başlanılmasın? İşte Lenin'in II. Enternasyonal oportünistlerine söylediği de budur. Ve bu yüzden Rusya'da önce politik iktidar ("ön mevziler") feth edilerek işe başlanılmıştır.
      Açık olan bir başka şey de, Gramsci'nin "mevzi savaş"tan anladığı tek şeyin "belli mevzileri koruma" olduğudur, öyle ki, bunu kendisi şöyle ifade etmektedir:       Bu ifadeler gösteriyor ki, Gramsci'nin savaş biçimleri (politik planda mücadele biçimleri olarak) konusundaki yaklaşımı bir devrim stratejisinden değil, devrimci mücadelenin faşizm tarafından ezildiği dönemin (konjonktürel) özelliklerinden kaynaklanmaktadır. Onun bakış açısı stratejik değil, konjonktüreldir ve tamamiyle İtalya'daki faşist yönetim dönemine ilişkindir. Böylece bir kez daha Gramsci'nin değerlendirmelerinin özel ve kısmi niteliği ile karşılaşıyoruz. (O, daha önce de gördüğümüz gibi, bunları genelleştirmek durumundadır.)
      Gramsci'nin tahlillerinde yer alan bir kavram daha vardır: Stratejik konjonktür.       Özetle, Gramsci, "organik bunalım"ın ortaya çıktığı döneme ("stratejik konjonktür") göre hazırlanmasını açık biçimde ifade etmektedir. Öyle ki, böyle bir bunalımda egemen sınıf hegemonyasını yitirmişse ve bu momentte eğer hegemonyayı ele geçirmeye yetecek kadar güç (aynı zamanda askeri bir güç) olursa, bir teknik-askeri harekete ("cephesel saldırı") girişerek politik toplum (devlet) feth edilir. Tüm sorun, kendiliğinden oluşan, yani proletaryanın etkin müdahalesi olmaksızın ortaya çıkan bir bunalım dönemine hazır olmaktır. Bu ise, yönetici personeli yetiştirmek ve saldırı güçlerini hazırlamaktır.
      Böylece Gramsci'nin "ikili perspektifi" ortaya çıkmaktadır:
      1) İktidarın planlı ve sistemli fethi, yani önce devletin ardındaki gerçek "siperler", "mevziler" olan sivil toplumu feth etmek (hegemonyanın fethi) ve sonra "doğrudan saldırı" için nesnel koşullar ("organik bunalım") olgunlaşacağından devleti ele geçirmek.
      2) Nesnel bir gelişme olarak, "hegemonya bunalımı" kendiliğinden ortaya çıktığı zaman, bu bunalımın yarattığı otorite boşluğunu ("sivil toplum" üzerindeki otorite önde gelir) doldurmaya hazır ve yeter gücün varlığını sağlayarak devletin fethine girişmek. Yani süreç Gramsci'nin üçüncü momentine gelmiştir. (Tabii burada hemen saldırı söz konusu değildir. Üçüncü moment bilindiği gibi iki alt düzeye ayrılır. Bu dönemde de bu iki düzey sıra ile oluşur.)
      Bu ikinci perspektif, en açık biçimde devrim durumunun (milli kriz) ortaya çıkmasına bağlıdır. Lenin'in deyişiyle, "her devrim durumu devrime yol açmaz ... nesnel koşullara ... öznel koşullar da katılırsa ... işte o zaman devrim olur." Ayrıca Lenin, bir devrimin, kitle ayaklanmasının önceden planlanarak gerçekleşme olasılığının, bu olayın kendiliğinden gelişmesine göre daha az olduğunu söyler. Ve devrimci bir partinin, böyle bir gelişme karşısında hazırlıksız yakalanmamasının tek yolu, sistemli bir biçimde örgütlenmesidir ve hareketi sistemli biçimde örgütlemeye çalışmasıdır. [277]
      Görüldüğü gibi "ikili perspektif" gerçekte Lenin tarafından (ve ayrıntılı biçimde) ortaya konulmuştur. Bu yönden Gramsci'nin özgünlüğünden, "katkı"sından söz etmek mümkün değildir. Gramsci için bunlar, bir yerde görüntüseldir; asıl olan "mevzi savaşındaki savunma sistemlerine denk düşen sivil toplum ögelerinin hangileri olduğunu derilemesine inceleme" [278] ve bu mevzilerin feth edilmesidir.       Gramsci'ye göre, "sivil toplum"n "ilkel ve peltemsi" olduğu Rusya'da (bütün olarak Doğu'da) önce politik iktidar ele geçirilmiş "benzersiz mücadeleler" sonra görülmüştür. Bilindiği gibi, Rus Devrimininin rotası şehirlerden kırlara doğrudur. Önce büyük kentlerde (politik merkezler) ayaklanma ile iktidar ele geçirilmiş ve sonra devrim küçük kentlere ve kırsal alanlara yayılmıştır. İşte bu sırada kırsal kesimde büyük bir direnişle karşılaşılmıştır (iç savaşın başlaması). Şüphesiz buna emperyalist orduların doğrudan müdahalelerini de eklemek gerekir. İşte Gramsci' nin "benzeri görülmemiş mücadeleler" diye ifade ettiği olgu bu iç savaştır. Burada önemli bir nokta, Rusya'da sonra "direnenler"in başta emperyalistler olmak üzere, köylüler ve ulusal azınlıklar olduğu gerçeğidir. Bu gerçek karşısında Gramsci'nin "direnen sivil toplum"u kırsal nitelikte olmaktadır. Oysa Gramsci "sivil toplum" un kentsel özelliğini sık sık vurgular. Bu durumda Rusya'da "direnen" "sivil toplum"un feodaliteye ilişkin olması gerekir. Yani feodal toplumun üst yapısının bir düzeyi olan "sivil toplum" gündemdedir. Ama öte yandan "sivil toplum"un yalnızca burjuvaziyle var olduğunu ve geliştiğini Gramsci de kabul etmektedir. Öyleyse, Gramsci'nin Hegelci toplum kategorisi yeniden düzenlenmek zorundadır, ya da sorun başka türlü konulmalıdır: İç savaş iktidarın ele geçirilmesinden önce mi, sonra mı verildiği ve bu ikincinin nerelerde ortaya çıktığı. [*27]
      Birinci durumda "sivil toplum" ile burjuvazinin birlikte ele alınmaması, her toplumda (köleci, feodal vb.) "sivil toplum"un mevcut olduğunun söylenmesi gerekir. (Ki Hegel de böylesine bir evrenselleştirme mevcuttur.) Gramsci sınıfsız toplum ile, "politik toplumun" içinde eridiği bir "sivil toplum" ile aynılaştırırken, böyle bir evrenselliştirmeyi kabul eder görünse de, köleci ya da feodal toplum için "sivil toplum" düşündüğünden söz etmez, üstelik feodal toplumlar için devrimci görev olarak sivil toplum kurmayı koyar. Demek ki, sorun, yukardaki gibi ifade edilmelidir.
      Gramsci, "benzeri daha önceden görülmemiş mücadeleler" olarak salt Almanya'daki Spartakist Ayaklanması (1919) ile Mart 1921 ayaklanmasını "Batı"a gördüğü için, önemli yanılgılara düşmüştür. Oysa kendi döneminde bir Macar Ayaklanması, Bulgar Ayaklanması yaşanmıştır. Bunlar kendince, kedine kanıt niteliğinde görür. Oysa durum hiç de böyle değildir.
      Tarihsel olarak şu açıktır ki, kent merkezli bir strateji, ilkin buraların fethiyle işe başlamak durumundadır. Kentlerde işçi sınıfı, nicelik ve nitelik olarak güçlü olduğu ülkelerde, ilk darbenin kentlerde indirilmesine paralel olarak devrimin kırlara götürülmesinin bir iç savaşa yol açtığı sıkça görülmüştür ve yaşanmıştır. İspanya İç Savaşı da bu konuda bir örnek oluşturur. Gerek Rusya'da 1917 Ekim'inden sonra görülen olgular, gerek İspanya İç Savaşı Gramsci'nin tezleri için karşı-kanıt olamaz. Çünkü bu ülkelerde sivil toplum "ilkel ve peltemsi"dir. Gramsci'nin genelleştirmesi, doğal olarak kendi yaşadığı dönemle sınırlı olmadığını gösterdiğinden Çin Devriminden Küba Devrimine, Angola'dan Afganistan'a kadar son 50 yılın olgularına bakabiliriz. Gramsci'nin saptamasına göre, bu ülkelerde, "benzeri daha önce görülmemiş mücadeleler" den (iç savaşlar) sonra, yani politik iktidarın fethinden sonra gerçekleşmesi gerekmektedir, çünkü bu ülkelerde "sivil toplum ilkel ve peltemsi"dir. Ama gerçeklik hiç de böyle olmadığını göstermektedir.
      Çin Devrimi, 1927'den 1949'a kadar, sınıfsal (içsel) ve ulusal planda yürütülen bir savaşla gerçekleşmiştir, yani politik iktidar bu savaşlardan sonra tümüyle ele geçirilmiştir. Vietnam'da ise, politik iktidarın ele geçirilmesi 30 yıl süren bir savaşla mümkün olmuştur. Küba'da süre kısa olmakla birlikte, önce bir "iç savaş" yaşanmış (Öncü ve Halk Savaşı olarak), sonra politik iktidar ele geçirilmiştir. Bu ülkelerde Gramsci'nin tanımladığı biçimde "sivil toplum" mevcut değildir. Buna rağmen politik iktidarın ("politik toplum") fethi Gramsci'nin "Batı" için koyduğu biçimde bir rota izlemiştir. Bu devrimlerin gösterdiği gibi, Gramsci'nin "sivil toplum" ölçütü hiç de genel geçerliliğe sahip değildir, ve bu ölçüt devrim stratejisi için belirleyici olamaz.
      Gramsci'nin bu tür yanılgılarını (özellikle "sivil toplum" anlayışıyla bağlantılı olarak) daha önce de "çağdaş demokrasilerin kitlesel yapıları"nı ele alırken görmüştük. Şimdi bir başka sonucu ele alalım, ve göreceğiz ki, aynı ters-yüz olma burada da gündemdedir.
      Gramsci, "sivil toplum"un yeterince gelişmediği, yani "ilkel ve peltemsi" olduğu ülkelerde yapılması gerekenler üzerine değerlendirmesini ele alalım. Bu ülkeler, genelde burjuva demokratik devrimin tamamlanmadığı ülkelerdir. Marksist-Leninist kesintisiz devrim anlayışına göre, bu ülkelerde proletarya ikili bir görevle karşı karşıyadır: Demokratik halk devrimi ve sosyalist devrim. Bu kesintisiz devrim teorisi Gramsci'nin "sivil toplum" ölçütü ile şöyle ifade edilir: ilkin "sivil toplum" yaratılmalı, eğer mevcutsa bu geliştirilmeli, ve sonra sosyalist devrim ("sivil toplumun" proletarya tarafından fethi ile) yapılmalıdır.
      Gramsci İtalya'yı "Batı" ülkesi olarak gördüğü için, çokluk sosyalist devrim sorunuyla ilgilenmiştir. Demokratik devrim, Gramsci'de, sosyalist devrim üzerine çalışmasının bir yan ürünüdür. Bu nedenle ilkin sosyalist devrimin ne olduğuna ilişkin de ğerlendirmesini görelim:
      Ona göre, "güçlü ve sağlam sivil toplum"un bulunduğu ve "çağdaş demokrasilerin kitlesel yapılarının" ortaya çıktığı ülkelerde, hedef, alt-yapıdan üst-yapıya kadar yeni bir toplum yaratmaktır. Ama nasıl bir toplum?       Daha önceki bölümlerde gördüğmüz gibi, Gramsci'nin "devletin sivil toplumu ekonomiye uyarlamanın aracı" olması, burada "devletin eğitici ve biçimlendirici rolü"yle yeni bir boyut kazanır. Bu boyutu ile, Gramsci, genel olarak Leninist devrim teorisini, özel olarak Rus Devrimi'ni olumlamaktadır. Bunlar, önce devletin -parçalanarak- ele geçirilmesine ilişkindir. Ama bu olumlama, önce sivil toplumda hegemonyanın sağlandığı ve sonra "politik toplum"un (devletin) feth edildiği bir devrimde (tabii böyle bir devrim olursa) anlamsız olacaktır. Proletarya sınıf olarak "müttefiki sınıfların yöneticisi" olduktan, "yöneten" ya da "entellektüel ve moral yönetimi" (eğiticilik ve biçimlendiricilik işlevini) elinde tuttuktan sonra ("iktidarın fethinin başlıca koşullarından biri de budur" -der Gramsci) devleti feth etmek durumundadır. Böyle olursa hegemonya sahibiyken gerekli dönüşümleri sağlamaması, yani yukarda Gramsci'nin belirttiği "sorunu" çözmemesi "budalaca" bir davranış olmaz mı? İşte Gramsci, bir yandan Rus Devrimini olumlamak isterken -en azından bir Marksist ve Komintern üyesi olarak bunu yapmak durumundadır-, öte yandan kendi devrim anlayışı ile ters düşmek durumunda kalmaktadır.
      Gelelim demokratik devrime. Sivil toplumun "ilkel ve peltemsi" olduğu, "aşılmış ve zamanını geçirmiş biçimlerin hâlâ varlığını sürdürdüğü" ülkelerde (geri kalmış ya da sömürge ülkeler) egemenlik için mücadele eden bir sınıf olarak proletaryanın görevi ne olmalıdır? Ve bu mücadele nasıl yürütülmelidir? Bu sorulara Gramsci'nin yanıtı "devletetaparlık" (statolatry) üzerine yazdıklarında bulunmaktadır.       Gramsci'nin bu sözlerinden çıkan sonuç, "sivil toplum"un gelişmiş olmadığı, özerk devlet yaşamının bulunmadığı ülkelerde, devlet kurucu va başlatıcı bir rol üstlenir. Bu ülkeler "orta-çağ toplumları" (feodalizm) ve "mutlak rejimler" (monarşi, otokrasi vb.) altında olan ülkelerdir. Bu ülkelerde, Gramsci'ye göre, devlet, "özerk devlet yaşamı" oluşturacak ve (devletten özerk) "sivil toplum" kurulacaktır. Kısacası, bu ülkelerdeki demokratik devrimle oluşturulacak iktidarın görevi "sivil toplumu" ve buna uygun düşen "politik toplumu" kurmaktır. (Bu görev, gene, sivil toplumun ögelerinin neler olduğunu bilmeyi gerektirir.) Kurulacak "sivil toplum", şüphesiz burjuva toplumdan başka birşey olamaz. Bir başka deyişle, Gramsci'de, burjuvazinin "çağdaş demokrasisi"ni ve bunun "kitlesel yapılarını" kurmak, proletaryanın öncülüğündeki demokratik devrimin görevi olmaktadır.
      Böyle bir belirleme demokratik devrimde, burjuvazinin önderliğini önceden olumlama demektir. Emperyalist dönemde devrimci niteliğini yitirmiş olan burjuvazi, kendi devrimini yapamaz. Bu görev proletaryaya düşmektedir ve proletarya da kesintisiz devrim perspektifinden hareketle, demokratik devrimi tamamlayarak, hızla sosyalist devrime geçer. Bu demokratik devrim, son tahlilde burjuva nitelikte olsa da, artık halkın, yani işçilerin ve köylülerin devrimci diktatörlüğü şeklinde sonuçlanır. Bu ise, toplumun (ve de devletin) klâsik burjuva toplumundan (ve devletinden) farkı olması demektir.
      Gramsci, "Jakoben deneyimlerin bilimsel bir biçimde geliştirilmiş ifadesi olarak 1848'den önce ortaya çıkan ve adına 'sürekli devrim' denilen siyasal kavram"a ilişkin olarak, bunun Batı'da geçersiz olduğunu, Doğu'da geçerli olabileceğini söylerken Lenin' in tezlerine olan bağlılığını yineler görünmektedir. [283] Ancak, yukarda gördüğümüz gibi, bu kavram "sivil toplum" yaratma uğruna, demokratik devrimde önderliğin burjuvaziye -bu küçük-burjuvazi de olabilir, liberal burjuvazi de vb.- bırakılmasına yol açar. Marks, burjuvazinin (bir bütün olarak) kendi devrimini bir an önce sonuçlandırmayı istediğini ve bu durumda proletaryanın görevinin devrimi sürekli kılmak olmalıdır dememiş midir? Jakoben deneyimin ürünü olan bir siyasal formülasyon, böyle bir deneyimin olduğu ve olacağı yerde söz konusu olabilir. Ve bu, öz olarak, devrimin önderliğinin proletaryada olması, burjuvaziden almasıdır, ama, başlamış bir devrim süreci içinde. Yoksa sözü edilen burjuva demokratik devrimine baştan itibaren proletaryanın önderlik etmesi değildir.
      Tüm bunlardan sonra Gramsci'den geriye ne kaldığı sorulabilir.
      PCI'nin Genel Sekreterliğini yapmış ve Komintern Yürütme Komitesinde yer almış bir kişinin, şüphesiz dikkate değer deneyimleri olacaktır. Gramsci'nin teknik ve taktik konularda (örgütsel ve siyasal pratiğe ilişkin olarak) oldukça ilginç gözlemleri vardır. Ama bu doğru ve ilginç gözlemler, yer yer stratejik düzeye çıkartılarak, özel ve özgül olgular evrenselleştirilerek ve genel geçerliliğe sahip kılınarak, kendine özgü bir strateji için sonuçlar çıkartılmasında kullandığı için değersizleşmektedir. Bu gözlemler, özgül bir dönemin, belli bir ülkesinde, özel koşulların ürünüdür, geçerliliği, teknik ve taktik düzeydedir; asla, genel, evrensel ve stratejik nitelikte ele alınamaz, düşünülemez ve yararlanılamaz.


Gelecek Bölüm BEŞİNCİ BÖLÜM



Dördüncü Bölümün Dipnotları



[*1] Bu bağlantı öylesine yoğundur ki, kimi zaman Gramsci "Defterler"de yıllar gerisinde kalmış ve sınırlı bir çevreye özgü sorunları, polemiksel bir dille ele alır ve kendince yanıtlar getirir. Bunlardan en ilginci Bordiga'ya ilişkin olan sözleridir. "Defterler"in bir yerinde şöyle yazıyor Gramsci: "Feuerbach'ın insan 'ne yerse odur' olumlaması, kendi başına alınırsa, başka başka yorumlanabilir. Dar çaplı ve alıkca yorum: -insan her zaman maddi olarak ne yerse odur, yani düşünce biçimi üzerinde doğrudan ve belirleyici bir etkisi vardır yiyeceklerin. Amadeo'nun (Bordiga) olumlamasını anımsayınız: Bir insanın söylevini vermeden önce ne yediği bilinirse, diyordu Amadeo, söylevi daha iyi yorumlayabilecek bir durumda bulunulur. Çocukça ve gerçekte deneysel bilime de aykırı bir olumlamadır bu, çünkü beyin bakla ya da yer mantarıyla beslenmez. ..." [114] (abç)
[*2] Marksist klâsiklerin çevirisinde ortak bir dil (terminoloji) ülkemizde oluşmamıştır. Bu nedenle sık sık farklı metinler ortaya çıkmaktadır. Bu alıntının da iki farklı çevirisi -üstelik aynı kitap içinde- vardır. Son cümle, aynı kitabın bir başka yerinde şöyledir: "Günümüzde ancak siyasal kör inanç hâlâ devletin toplumun düzenleyici öğesi olduğunu tasarlayabilir, oysa tersine devlet toplum tarafından belirlenmiştir." [129] Görüldüğü gibi iki farklı çeviri ele alındığında "bürgerliche Gesellschaft" üç biçimde ifade edilmiştir: "uygar yaşam", "burjuva toplum" ve "toplum". Gerek Marks, gerekse Hegel, "bürgerliche Gesellschaft"ı kullanırlar ve her ikisinde de bu terimin karşılığı "sivil toplum"dur. Bu terim için "Alman Ideolojisi"nin İngilizce çevirisinde şöyle bir açıklama yapılmaktadır: "Sivil toplum deyimi, Marks ve Engels'de iki farklı biçimde kullanılmıştır: 1) Gelişimin tarihsel evresini göz önüne almadan toplumun ekonomik sistemini, politik kurumları ve ideolojik biçimleri belirleyen maddi ilişkilerin tümünü belirtmek için; 2) burjuva toplumunun (ya da bir bütün olarak bu toplumu), kapitalizmin maddi ilişkilerini belirtmek için. Bu yüzden deyimi somut içeriğine göre 'sivil toplum' (ilk durumda) ya da 'burjuva toplum' (ikinci durumda) şeklinde çevirdik" [130] (Hemen belirtelim bu ayrım Marks ve Engels tarafından bizzat yapılmıştır.)
[*3] Gramsci'nin "Hapishane Defterleri"nde yer alan bu "Devlet" bölümü, Onur Yayınları tarafından basılan aynı adlı kitapta kısmen yer almaktadır. Özellikle alıntının ilk bölümü ile Marks'a ilişkin son satırları yer almamaktadır. Bu çeviriye esas alınan metinden kaynaklanabileceği gibi, çevirmenin, yani Kenan Somer'in "özel" seçkisi de olabilr. (Bkz: Hapishane Defterleri,-Onur Yay. s: 179 ve devamı.)
[*4] Böylece, yani bu yolla "dünya görüşü" de kitlelere verilebilir. Gramsci'ye göre, "yeni bir dünya görüşüne uygun yeni bir ahlâk benimsetilince, sonunda bu görüş de benimsetilir, yani tam bir felsefe reformuna yol açılır." [135] "Entellektüel ve moral yönetim" böylece bir dünya görüşünün benimsetilmesinin aracı olmaktadır. Kısacası "entellektüel ve moral yönetimi" gerçekleştiren bir "dünya görüşü" (ya da ideoloji) değil, "dünya görüşünü" gerçekleştiren "entellektüel ve moral yönetim"dir. Bu da "partiler ve sendikalar"ın görevlerinin (ve de işlevlerinin) ne olması gerektiği (ya da ne olduğu) sorusuna belli bir yanıt verir. Özellikle partiler, kendi dünya görüşlerini kitlelere benimsetmek istiyorlarsa, Gramsci'ye göre, önce "kültürel ve ahlâki" değerleri onlara iletmelidirler. Bu da politik mücadelelerin ikincil hale gelmesi demektir. "Partilerin yaşam öğeleri şunlardır: yüreklilik (aşılmış kültür eğilimlerine direnme), erdem (yeni bir kültür ve yaşam tipinin desteklenmesinde gözüpek istenç), onur (yüksek bir erek için davranma bilinci) vb." [136]
[*5] Bu, Marksizmin olgucu olduğu demek değildir. Ancak Gramsci de bunun farkındadır ve bilerek belli bir seçkiye gider. Yani Gramsci "olması gereken"den yola çıktığının bilincindedir. Gramsci şöyle yazıyor: "Olması gereken, somutluktur, daha da iyisi, gerçekliğin gerçekçi ve tarihe uygun olan tek yorumudur, eylem durumundaki tarih, eylem durumundaki tek felsefe, tek politikadır." [148] (abç) Marks'ın "Feuerbach Üzerine Tezler"inin 11.'si, yani "Filozoflar dünyayı çeşitli biçimlerde yorumlamakla yetindiler, oysa, asıl önemli olan dünyayı değiştirmektir" belirlemesi, Gramsci için filozofların pratik faaliyet içinde, dünyayı değiştirme edimi içinde bulunmadıkları şeklinde yorumlanmıştır. Ona göre, tarih, "akıl tarafından yönetilen bir ilerlemedir". Bu Hegelci saptama, Gramsci'de insanların hep belli şeyleri amaçlayarak ve bunların teorisini yaparak (felsefi sistemler ve ideolojilerle) ve bunlar aracılığıyla kurumlar oluşturarak, kendi tarihlerini yaptığını düşünmektedir. Marks-Engels, tarihte insan eyleminin yerini net biçimde açıkladıkları için Gramsci'nin nasıl bir yanıgı içinde olduğunu anlatmayı gereksiz buluyoruz. [149]
[*6] Bu öylesine açıktır ki, Hegelci Croce'nin, "felsefe, tarih yazımının yöntem-bilimidir" değerlendirmesi, olduğu gibi Gramsci tarafından alınmıştır. "Praxis felsefesi kavramını 'tarihsel yöntembilim' olarak işleyip geliştirme", Gramsci'nin bir amacı olarak belirginleşir. (Bkz: Hapishane Defterleri, s: 286)
[*7] Gramsci'nin böylesi bir arayış içine girmesinin nedeni, kendi parti pratiğinde bulunabilir. Ancak böyle bir "arayış"ın salt Gramsci'ye özgü olmadığı açıktır. Gramsci'nin yazılarının Türkçeye çevrilmesiyle birlikte başlayan "sivil toplumculuk" rüzgârı, kendisini bir örgüt olarak ifade edememişse de, pek çok kesimleri -şu ya da bu oranda- etkilemiştir. Etkilemenin boyutları ayrı bir yazının konusu olacak kadar geniştir. Buna en son örnek, Y. Küçük'tür. Y. Küçük'ün bir önerisi olduğunu öğreniyoruz: "Geçmişe ve özellikle yakın geçmişe bir bilgi kuramı ve oluşması açısından bakmak" (Toplumsal Kurtuluş, Sayı: 4, s: 49) (abç). Bu önerinin Gramsci'nin çabaları ve çağrıları ile nasıl bir benzerlik içinde olduğu açıktır. Ancak Gramsci, kendi teorik görüşlerine bir bilgikuramsal temel vermek isterken, Y. Küçük, tersine, başkalarının teorilerine "bilgikuramı" vermeyi "öneriyor". Özellikle adı geçen sayıda THKP-C'nin teorik görüşlerinin "bilgikura-mı"nı bulmak için gösterdiği çaba insanın gözünü yaşartacak kadar "derindir"! Gerilla savaşından hareketle ortaya çıkardığı (!) bilgikuramı, Mahir yoldaşın SBF profesörlerinden öğrendiğini iddia ettiği "örümcek ağı teorisi" ile bulunmuş oluyor! Doğal olarak, aynı savaşın teorisini yapmış olanların tümü için geçerli olması gerektiğini Y. Küçük düşünmemiştir -belki de vakti olmadığından-. Mao, Giap, Che ve diğer gerilla teorisyenleri için acaba Y. Küçük, SBF'nin hangi profesöründen ders aldı diyebilecek?
[*8] Burada Marksist-Leninist teorinin bazı -bu konuya ilişkin- saptamalarını ele alıp, Gramscici ilginç bir yorumu yapılabilir. Ama Gramsci'nin bizzat kendisi buna engeldir. O, kendi içinde bütünselliği olan, sistematik bir tahlil yapmaktadır ve hemen her konuda kendinin ya özgün görüşünü belirtir, ya da Marks-Engels'e atıf yapak, onların tezlerini nasıl anladığını ifade eder. Bu yüzden kendisinin boş bıraktığı yerleri doldurmak diye bir durum olamaz. Örneğin yukardaki sözlerini sosyalist devrim-burjuva demokratik devrimi ayrımı açısından alıp, geri-kalmış ülkeler (ya da sömürgeler) için ikinci devrimin "sorun" olduğunu söylemek Gramsci'yi hiç anlamamak demektir. Böyle bir ifade bile, kapitalizmin egemen olduğu, ama "sivil toplum"un gelişmediği ülkeler (Rusya) ile sömürge ya da geri-bıraktırılmış ülkeler aynı bağlamda ele alınmak durumundadır ki, bunun yanlışlarını göstermeye bile gerek yoktur.
[*9] Gramsci'nin PCI-Genel Sekreterliğine seçildiği III. Kongre'de -Lyon Kongresi- parti içinde kadroların "kültürel olarak eğitilmesi" konusunda karar alınmış olması, bu düşüncesinin cezaevinde oluşmuş ve oraya özgü olmadığını gösterir. Ancak "Defterler"deki yaklaşımı bütünsellik taşır. Bu yüzden salt kadroların "kültürel geriliği"ne karşı bir çözüm olarak düşünülmemelidir.
[*10] Yakın dönemde "Avrupa Komünizmi" savunucuları da, bu Leninist parti anlayışına aynı temelde karşı çıkmışlardır.
[*11] Leninist partinin en küçük biriminin "hücre" olarak adlandırılması Komintern'in V. Dünya Kongresi ile birlikte olmuştur. Sözcüğün dar anlamında bir örgüt olan en alt basamağın "hücre" olarak tanımlanması, partinin bir organizma olması (örgütler toplamı, ama aritmetik değil, aynı zamanda organik bir toplamı) ve her organizma gibi "hücre"lere sahip olması anlamında yapılmıştır. "Hücre" bu bağlamda anlaşılmalıdır. 3-5 kişinin bir araya gelerek oluşturduğu "hücre", olsa olsa bu birimin "komitesi" olarak adlandırılabilinir ve Leninist kullanımın dışındadır.
[*12] Revizyonizmin proletaryanın "öncü partisi" ile "kitle partisi" ayrımı, bir yerde aynı anti-Leninist öze sahiptir. Revizyonist "politik kitle partisi" kavrayışı ile Gramsci'nin "sivil ve politik toplumu bünyesinde birleştiren" ve tüm kitleyi kapsayan "modern prensi" arasındaki fark, sadece "metodojik"tir.
[*13] Gramsci'nin bu değerlendirmesi Marks-Engels'in "Alman İdeolojisi"ndeki bir değerlendirmelerini anıştırmaktadır: "İnsanlar, 'tarih yapmaya' güçleri yettiğinde yaşayacak bir konumda olmalıdırlar". [230] Marks-Engels'in "tarihin ilk öncülü" olarak ele aldıkları bu durum, Gramsci tarafından evrenselleştiril-miştir. Daha ilerde göreceğimiz gibi ekonomik buhran ile yoksulluk ya da aç olma durumu bazı özgün ilişkiler içindedirler. Sanırız ekonomik buhranların bir devrime yol açmayacağını göstermek için en son başvurulacak kaynaklardan birisi "Alman İdeolojisi"dir. Çünkü onun yazıldığı dönem, daha henüz kapitalist ekonominin devrevi hareketinin tahlil edilmediği bir dönemdir.
[*14] Gramsci'nin politik perspektifinin bu durumu, ülkemiz açısından oldukça önemlidir. 12 Eylül sonrasında "sivil toplumculuk" olarak yaygınlaşan düşünceler, özsel olarak 12 Eylül'de küçük-burjuvazinin devrimci saflardan uzaklaşarak oligarşiye yedeklenmesinden kaynak-lanmaktadır. Böylece "ürkmüş" küçük-burjuvaziye "şirin" gözükme, yani onların "kazanılması" sorunu herşeyin önüne geçirilmiştir. Aynı durum küçük-burjuva aydınları açısından, -ki bunlar kendilerini Marksist olarak tanımlamaktadırlar- kendi "ürkekliklerini" ideolojik olarak örtmek olarak ortaya çıkmaktadır. Küçük-burjuvazinin 12 Eylül sonrasındaki durumunu ve oligarşiye yedeklenmesini abartan anlayışlar, giderek "şirin", "güleryüzlü" bir sosyalizm ortaya koymak durumundadır. Bunun en son örneği T"K"P'dir.
[*15] Böylesine bir vurgu, ya da öne çıkarma Gramsci için çok doğaldır ve 1926 öncesi PCI pratiğine de uygundur. Bu tarihe kadar legal ve parlamentoda grubu olan bir partidir PCI. Bu yüzden doğrudan seçimlere ilişkin bir ölçütü öne çıkarması gerekir. Seçimlerin boykot edilmesinin her türünün "ekonomizm" olduğu saptaması da düşünülürse, konu daha da anlaşılır olacaktır. Kısaca onun bu ölçütü, seçimleri hedefleyen, ama devrimi erteleyen partiler için oldukça "yararlı"dır.
[*16] Bu saptamanın kapitalizmin -zayıf da olsa- iç dinamikle geliştiği ülkeler için konulduğu unutulmamalıdır .
[*17] Bu durum Hegelci felsefenin idealist özünün bir sonucudur. Gramsci, dünyayı Hegelci diyalektikle -tepe üstü duran bir diyalektik yöntem- tahlil etmiş ve kaçınılmaz olarak yorumlamada materyalist tarih kavrayışından uzaklaşmıştır. Stalin'in deyişiyle, Marksizmin dünyayı yorumlama tarzı materyalisttir, ama Gramsci'nin "anti-Buharin"ci tutumu kendisini buna karşı çıkmaya zorlamıştır.
[*18] 12 Eylül sonrasında solda "geleneksel" burjuva partisi olarak AP'yi gören ve bunlarla "tarihsel uzlaşma"ya varılabilineceğini düşünen çevreler, kendilerine Gramsci'yi dayanak almaları, yani "sivil toplumcu" olmaları raslantı değildir.
[*19] Birinci moment olarak "ekonomik" düzeyi burada dışda bırakıyoruz.
[*20] Bu noktada şunu unutmamak gerekir: Gramsci, "komando savaşı"nı ("arditi" savaşı ya da gerilla savaşı) daha ilerde göreceğimiz savaş biçimlerinde olduğu gibi politik mücadele biçimini tanımlamak için kullandığı "askeri" deyim değildir. Onu politik kitle mücadele biçimi olarak ele alır ve eleştirisi bu bağlamdadır.
[*21] Nitekim 12 Eylül sonrasında "legal Marksistler" bunu gördüklerinden, yaygın bir Gramsci kampanyası açmıştır. Hedef, silahlı devrimci hareket ve onun tek doğru devrim stratejisi olan Politikleşmiş Askeri Savaş Stratejisi'dir. Oportünizmin en küçük fırsattan bile yararlanmaya bakmasının tipik bir örneğidir.
[*22] Bkz: Lenin: Ne Yapmalı?, Dördüncü Bölüm, Örgütsel Çalışmanın Kapsamı
[*23] Ülkemizde 12 Eylül öncesinde benzer bir durum yaşanmıştır ve sonuçta karşılaşılan durumun faşist milis saldırılarla sağlandığı açık bir gerçektir. Yoksa proletaryanın "belli saatlerde çalışan" sınıf olması ya da "parasızlık" bunun nedeni değildir ve olamaz da.
[*24] Şüphesiz Engels, barikat savaşlarının eski önemini yitirdiğini söylerken, bunun tamamen olanaksız olduğunu söylemez. "1848'den bu yana koşullar sivil savaşçılar için çok daha elverişsiz, askeri birlikler için çok daha elverişli olmuştur. Şu halde bir sokak çatışması (barikat savaşı) gelecekte, ancak bu elverişli durum başka etmenlerle kapatıldığı, giderildiği takdirde başarılı olabilir." 1886 Engels'in bu gözlemleri 1905 ve 1917 Rus Devrimleri ile doğrulanmıştır.
[*25] Bu noktada Gramsci'nin "sivil toplum"u Hegelcilikten öteye geçer ve Marks-Engels'in "Alman İdeolojisi"nde belirttikleri tanıma varır. Marks-Engels, bu yazıda "sivil toplum"un "tüm ticari ve sinai yaşamı kucaklar" tanımı, sanırız bu noktada Gramsci'ye daha yakın gelmektedir.
[*26] Avrupa proletaryası ile Rus proletaryasının durumunu kıyaslama Komintern IV. Dünya Kongresi'nde Troçki tarafından yapılmıştır. Gramsci Troçki'nin konuşmasına atıf yapar. Şöyle demiştir Troçki: "... iktidarın fethinden sonra Avrupa proletaryası, Rusya'da devrimden sonraki günlerde bizim sahip olduğumuzdan daha çok ekonomik ve kültürel yaratıcı çalışma için geniş olanaklara sahip olacaktır. Devlet iktidarı için mücadele daha güç ve yıpratıcıdır, ama zaferden sonra proletaryanın iktidarına karşı meydan okumak çok daha az mümkün olacaktır." (Troçki: The Five Years of the Communist International) Aynı konuda ilginç bir benzerlik de Makyevelli'de bulunmaktadır. Makyevelli, "Prens" (Il Principe) de şöyle söylüyor: "Bu iki çeşit yönetim biçimi incelenirse Türk hükümdarlığının ele geçirilmesinin çok güç, fakat bir kez ele geçirilirse onu elde tutmanın ise çok kolay olduğu görülür. Buna karşılık. Fransa krallığını ele geçirmek kolay fakat onu elde tutmak çok güçtür."
[*27] Proletaryanın iktidar mücadelesinde iç savaş, emperyalist aşamada kaçınılmazdır, çünkü bu "sınıfın sınıfa karşı" bir mücadelesidir, bir "ölüm-kalım savaşı"dır. "18. yüzyılın sonundan beri Avrupa'daki bütün devrimlerin deneyimine uygun düşen bu deneyim, (Rus deneyimi kastediliyor) bize gösteriyor ki, iç savaş, birbiri ardısıra gelen, birbiri üzerine yığılmış, artmış, kızışmış ekonomik ve siyasal çatışmalardan sonra iki sınıf arasında silahlı çatışma haline dönüşen sınıf mücadelesinin en keskin biçimidir. Ülkelerin pek çoğunda -hemen istisnasız hepsinde denilebilir- ne kadar az özgür ve az gelişmiş olurlarsa olsunlar, kapitalizmin bütün iktisadi gelişmesinin, bütün dünyadaki modern toplumun tüm tarihinin, aralarında uzlaşmaz karşıtlık yarattığı ve bu uzlaşmaz karşıtlığı güçlendirdiği sınıflar arasında, yani burjuvazi ile proletarya arasında iç savaş görülür." (280) (abç) Günümüzde modern revizyonizm "barışçıl geçiş"in mümkün olduğunu söyleyerek, şiddete dayanan devrimi ve iç savaşa hazır olmayı reddeder. Bugün T"K"P "barışçıl geçiş"in gerçekleşmesi için "devrimsiz bir burjuva demokratik devrimini" savunmaktadır. TİP'le birleşmeleriyle oluşturulan programda şöyle deniliyor: "TBKP, devrimci yolun bir iç savaşa dönüşmeksizin gerçekleşmesini amaçlıyor. Partinin bugünkü stratejisi, yine aynı zamanda devrimin barışçıl yolunun kazanılması stratejisidir". Bunun yanında sanırız Gramsci'nin anti-Leninistliği hiç kalır.
[113] Gramsci: Selection from Prision Notebooks, s: 91
[114] Gramsci: Hapishane Defterleri, s: 239, Onur Yay.
[115] Portelli: Gramsci ve Tarihsel Blok, s: 148
[116] Gramsci: Modern Prens, s: 119, Birey ve Toplum Yay.
[117] Gramsci: Modern Prens, s: 120, Birey ve Toplum Yay.
[118] Gramsci: Modern Prens, s: 20
[119] Portelli: Gramsci ve Tarihsel Blok, s: 3
[120] Gramsci: Modern Prens, s: 77
[121] Gramsci: Modern Prens, s: 132
[122] Gramsci: Modern Prens, s: 82
[123] Marks: Ekonomi Politiğin Eleştirisine Katkı, s: 25
[124] Gramsci: Aydınlar ve Toplum, s: 23-24, Selection from Prison Notebooks, s: 12
[125] Gramsci: Selection from Prison Notebooks, s: 56
[126] Gramsci: Selection from Prison Notebooks, s: 57
[127] Gramsci: Selection from Prison Notebooks, s: 57-Dipnot
[128] Marks-Engels: Kutsal Aile, s: 185 -Sol Yay.
[129] Marks-Engels: Kutsal Aile, s: 340
[130] Marks-Engels: The German Ideology, s: 89 -Dipnot
[131] Gramsci: Selection from Prison Notebooks, s: 208
[132] Gramsci: Selection from Prison Notebooks, s: 208
[133] Gramsci: Selection from Prison Notebooks, s: 258-59
[134] Gramsci: Ordine Nuovo, 5 Haziran 1920, Vol: II, No 4
[135] Gramsci: Hapishane Defterleri, s:248
[136] Gramsci: Hapishane Defterleri, s:210
[137] Gramsci: Selection from Prison Notebooks, s: 261
[138] Gramsci: Note Sul Machiavelli, s: 132. Akt. Portelli: Gramsci ve Tarihsel Blok
[139] Gramsci: Passato e Presente, s: 72 -age, s: 33
[140] Gramsci: Modern Prens, s: 54-55
[141] Marks: Kapital, C: III, s: 49
[142] Gramsci: Selection from Prison Notebooks, s: 258
[143] Gramsci: Selection from Prison Notebooks, s: 259
[144] Portelli: Gramsci ve Tarihsel Blok, s: 42
[145] Bobbio-Texier: Gramsci ve Sivil Toplum, s: 38
[146] Gramsci: Selection from Prison Notebooks, s: 253
[147] Gramsci: Selection from Prison Notebooks, s: 261
[148] Gramsci: Felsefe ve Politika Sorunları, s: 277 -Payel Yay. 197
[149] Bkz: Engels: L. Feuerbach ve Klâsik Alman Felsefesinin Sonu, s: 55-57
[150] Engels: L. Feuerbach ve Klâsik Alman Felsefesinin Sonu, s: 17
[151] Gramsci: Hapishane Defterleri, s: 279 -Onur Yay.
[152] Bobbio: Gramsci ve Sivil Toplum, s: 39
[153] Marks-Engels: The German Ideology, s: 59
[154] Gramsci: Selection from Prison Notebooks, s: 52
[155] Engels: L. Feuerbach ve Klâsik Alman Felsefesinin Sonu, s: 61 -Sol Yay.
[156] Gramsci: Selection from Prison Notebooks, s: 236
[157] Gramsci: Modern Prens, s: 120
[158] Gramsci: Modern Prens, s: 118
[159] Gramsci: Modern Prens, s: 117
[160] Marks: Ücret, Emek ve Sermaye
[161] Engels: Conrad Schmidt'e Mektup -25 Ocak 1894
[162] Engels: L. Feuerbach ve Klâsik Alman Felsefesinin Sonu, s: 15-16
[163] Gramsci: Modern Prens, s: 152 / Hapishane Defterleri, s: 173-174 / Selection from Prison Notebooks, s: 242-243
[164] Gramsci: Modern Prens, s: 81
[165] Gramsci: Modern Prens, s: 152
[166] Gramsci: Modern Prens, s: 153
[167] Hegel: Die Logik, Werke, Bd: 8 -1840
[168] Gramsci: Şubat 1925 tarihli yazısı -Selection from Prison Notebooks, s: 78
[169] Gramsci: Şubat 1925 tarihli yazısı -Selection from Prison Notebooks, s: 91
[170] Gramsci: Modern Prens, s: 152
[171] Mahir Çayan: Kesintisiz Devrim II-III
[172] Gramsci: Selection from Prison Notebooks, s: 243 / Modern Prens, s: 153
[173] Gramsci: Güney Sorunu. Portelli: Gramsci ve Tarihsel Blok -Ek, s: 161-165
[174] Gramsci: Aydınlar ve Toplum, s: 21, -Birey ve Toplum Yay.
[175] Gramsci: Aydınlar ve Toplum, s: 23, -Birey ve Toplum Yay.
[176] Gramsci: Selection from Prison Notebooks, s: 275-76
[177] Gramsci: Modern Prens, s: 159
[178] Gramsci: Selection from Prison Notebooks, s: 160 ve ayrıca Modern Prens, s: 55
[179] Engels: Anti-Dühring, s: 180
[180] Gramsci: Modern Prens, s: 85
[181] Gramsci: Modern Prens, s: 82
[182] Gramsci: Modern Prens, s: 83 / Selection from Prison Notebooks, s: 181
[183] Gramsci: Selection from Prison Notebooks, s: 181
[184] Gramsci: Selection from Prison Notebooks, s: 181-182
[185] Gramsci: Modern Prens, s: 57
[186] Marks: Ekonomi Politiğin Eleştirisine Katkı, Önsöz
[187] Marks-Engels: The German Ideology, s: 60
[188] Engels: Conrad Schmidt'e Mektup -27 Ekim 1890
[189] Engels: Conrad Schmidt'e Mektup -27 Ekim 1890
[190] Lenin: 12 Yıl Kolleksiyonuna Önsöz, Revizyonizm, Dogmatizm ve Oportünizme Karşı, s: 125 -Odak Yay.
[191] Marks-Engels: The German Ideology, s: 46-47
[192] Marks-Engels: The German Ideology, s: 60-61
[193] Marks-Engels: The German Ideology, s: 61
[194] Marks-Engels: The German Ideology, s: 46-47
[195] Marks: Felsefenin Sefaleti
[196] Lenin: Bir Adım İleri, İki Adım Geri, s: 72
[197] SBKP (B) Tarihi, s: 353
[198] Lenin: Bir Adım İleri, İki Adım, Geri, s: 234
[199] Lenin: Ne Yapmalı, s: 132
[200] Lenin: Ne Yapmalı ?, s: 122
[201] Portelli: Gramsci ve Tarihsel Blok, s: 72-73
[202] Lenin: Örgütlenme Üzerine, s: 73 -Bora Yay.
[203] Lenin: Bir Adım İleri, İki Adım Geri, s: 223
[204] Gramsci: Modern Prens, s: 137
[205] Gramsci: Modern Prens, s: 137
[206] Gramsci: Modern Prens, s: 43
[207] Gramsci: Modern Prens, s: 43 ve Selection from Prison Notebooks, s: 152
[208] Gramsci: Selection from Prison Notebooks, s: 152
[209] Gramsci: Selection from Prison Notebooks, s: 153 ve Modern Prens, s: 43
[210] Gramsci: Selection from Prison Notebooks, s: 153 ve Modern Prens, s: 44
[211] Gramsci: Modern Prens, s: 140-141
[212] Gramsci: Aydınlar ve Toplum, s: 24 -Birey ve Toplum Yay.
[213] Gramsci: Aydınlar ve Toplum, s: 28
[214] Gramsci: Aydınlar ve Toplum, s:28
[215] Gramsci: Aydınlar ve Toplum, s:29
[216] Lenin: Ne Yapmalı ?, s: 52-53
[217] Gramsci: Aydınlar ve Toplum, s: 19
[218] Gramsci: Aydınlar ve Toplum, s: 24
[219] Marks-Engels: The German Ideology, s: 45
[220] Gramsci: Modern Prens, s: 86
[221] Gramsci: Modern Prens, s: 88
[222] Gramsci: Modern Prens, s: 91
[223] Gramsci: Modern Prens, s: 77
[224] Gramsci: Selection from Prison Notebooks, s: 177
[225] Gramsci: Modern Prens, s: 78
[226] Gramsci: Selection from Prison Notebooks, s: 87
[227] Gramsci: Selection from Prison Notebooks, s: 87
[228] Gramsci: Modern Prens, s: 115
[229] Gramsci: Modern Prens, s: 70
[230] Marks-Engels: The German Ideology, s: 42
[231] Stalin: Son Yazılar, s: 14 -Sol Yay.
[232] Gramsci: Modern Prens, s: 90
[233] Lenin: Proletarya Devrimi ve Dönek Kautsky, s: ,1915
[234] Gramsci: Selection from Prison Notebooks, s: 275
[235] Gramsci: Selection from Notebooks, s: 276
[236] Gramsci: Selection from Notebooks, s: 276
[237] Gramsci: Modern Prens, s: 91
[238] Gramsci: Modern Prens, s: 85
[239] Gramsci: Modern Prens, s: 78
[240] Lenin: İki Taktik
[241] Gramsci: Selection from Prison Notebooks, s: 275-76
[242] Gramsi: Modern Prens, s: 91-92
[243] Gramsi: Modern Prens, s: 102
[244] Gramsi: Modern Prens, s: 97
[245] Gramsi: Modern Prens, s: 98
[246] Gramsi: Modern Prens, s: 104
[247] Gramsi: Modern Prens, s: 103-110
[248] Engels: Selected Works, C: II, s: 290
[249] Engels: Ailenin, Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni, s: 177
[250] Gramsci: Selection from Prison Notebooks, s: 239
[251] Gramsci: Modern Prens, s: 111-112
[252] Gramsci: Modern Prens, s: 130
[253] Gramsci: Modern Prens, s: 112-113
[254] Gramsci: Modern Prens, s: 113
[255] Gramsci: Modern Prens, s: 113
[256] J. Quartim: The Dictatorship and Armed Struggle in Brazil, s: 189-190
[257] R. Debray: Strategy for Revolution, s: 58
[258] Gramsci: Selection from Prison Notebooks, s: 232 / Modern Prens: s: 113-114
[259] Gramsci: Modern Prens, s: 116-117
[260] Engels: Anti-Dühring, s: 261-262
[261] Engels: Anti-Dühring, s: 266-267
[262] Engels: Anti-Dühring, s: 263-264
[263] Engels: Anti-Dühring, s: 264
[264] Engels: Anti-Dühring, s: 265
[265] Engels: Konut Sorunu
[266] Gramsci: Selection from Prison Notebooks, s: 120 -1935
[267] Bkz: Selection from Prison Notebooks, s: 236 -Dipnot
[268] Gramsci: Modern Prens, s: 119
[269] Gramsci: Selection from Prison Notebooks, s: 238
[270] Gramsci: Selection from Prison Notebooks, s: 238
[271] Clausewitz: Savaş Üzerine, s: 74
[272] Gramasci: Modern Prens, s: 117
[273] Gramasci: Modern Prens, s: 118
[274] Gramsci: Modern Prens, s: 152
[275] Gramsci: Selection from Prison Notebooks, s: 217
[276] Gramsci: Selection from Prison Notebooks, s: 217 ve Modern Prens, s: 99-100
[277] Lenin: Nereden Başlamalı?
[278] Gramsci: Modern Prens, s: 118
[279] Gramsci: Modern Prens, s: 119
[280] Lenin: Nisan Tezleri - Ekim Devrimi , s: 160-161
[281] Gramsci: Selection from Prison Notebooks, s: 242-243; Modern Prens, s: 151-153; Hapishane Defterleri, s: 172-174
[282] Gramsci: Selection from Prison Notebooks, s: 268
[283] Gramsci: Modern Prens, s: 151-52


Gelecek Bölüm BEŞİNCİ BÖLÜM