Türkiye Halk Kurtuluş Partisi-Cephesi
Halkın Devrimci Öncüleri
REVİZYONİZMİN REVİZYONU



"Revizyonizmin Revizyonu", Türkiye Halk Kurtuluş Partisi-Cephesi/Halkın Devrimci Öncüleri Genel Komitesi tarafından 1989 yılında yayınlanmıştır.
Eriş Yayınları tarafından ilk baskısı 1992 yılında yapılmıştır. Bu metin, Eriş Yayınlarının ikinci baskısından (1995) alınmıştır.

Eriş Yayınları tarafından düzenlenmiştir.
erisyay@kurtuluscephesi.org
Özgün biçimiyle Acrobat Reader formatında: Revizyonizmin Revizyonu (605 KB)



GİRİŞ


      Günümüzde en sık duyulan sözcükler, hiç kuşkusuz, "glastnost" ve "perestroyka"dır. Bunlar SBKP'nin 27. Kongresi'nde kabul edilen "tezler" olmaktan öte, uluslararası planda birçok ilişkinin yeniden tanımlanmasına ve yeniden biçimlenmesine yol açan genel bir anlayışı ifade etmektedirler.
      SBKP'nin 1956'daki 20. Kongresi'nden bu yana geçen otuz yılı aşkın süre içinde dünya çapında pekçok değişiklikler ortaya çıkmıştır. Ancak SBKP'nin bu değişikliklere ayak uydurabildiğini söyleyebilmek de zordur. Dolayısıyla SSCB'deki "anti-stalinist" bir görünüm altında ve Stalin uygulamalarına bir tepki niteliğinde [*1] uygulamaların içte ve dışta önemli darboğazlarla karşılaştığı ve bu darboğazların büyük bunalımlara yol açtığı bir evrede "glastnost" ve "perestroyka" ortaya çıkmıştır.
      SSCB'nin dış ilişkilerinin genel hedeflerini belirleyen "glastnost" ile iç ilişkilerinin genel niteliğini tanımlayan "perestroyka"nın Marksizm-Leninizm açısından doğru olup olmadığından çok, bu uygulamaların SSCB'deki iç ve dış sorunları çözüp çözmeyeceği her şeyin önünde bulunmaktadır. Doğal olarak bu noktada, iç ve dış sorunların neler olduğu, "çözüm"den ne anlaşıldığı ve ne beklendiği birinci dereceden önem kazanmaktadır. Marksist-Leninist teorinin ikincil plana konduğu bir ortamda, tek başına kullanılan araçların kendisine bakarak, genel bir yargıda bulunmak yanlış ve aldatıcı olacaktır. Öyle ki, böylesine yalın ve araçsal değerlendirmeler, çoğu durumda önemli eksiklikleri de beraberinde getirecektir. Bu konuda Lenin'in "devlet kapitalizmi" konusunda söylediklerini anımsamak yeterli olacaktır.
      Diyebiliriz ki, SSCB'deki yeni kararlar ve uygulamalar, asıl olarak sorunların niteliğine ve bu sorunların niçin ve neden çözümlenmesi gerektiğine bakarak değerledirilmelidir. Bu nedenledir ki, kararların ve uygulamaların uzun vadede sosyalizmin inşası ve dünya sosyalist devriminin gerçekleştirilmesi perspektifi ile ne derece uyumlu olduğu, ne derece bu gelişmelere katkıda bulunduğu ya da engellediği büyük bir öneme sahiptir. Bunun açık ifadesi ise, SSCB'deki gelişmelerden kimin ne beklediği sorularının, karar ve uygulamalara bakış açısını belirlediğidir.
      Bu uygulamalardan ve kararlardan herkes birşeyler beklemektedir.
      Emperyalistlerin en önemli beklentisi, 1917'den beri sürekli daralan pazarlarda yeni bir gelişmenin ortaya çıkmasıdır. 1974 "detant" dönemine kadar, özellikle de "soğuk savaş" döneminde, emperyalizm, bir bütün olarak yitirdiği pazarları tekrar ele geçirmeyi hedefliyordu. Ancak gerek emperyalistler arası uzlaşmaz çelişkilerin durumu, gerek emperyalizm ile ulusal ve halk kurtuluş savaşları arasındaki mücadelede ikincilerin ağır basması, gerekse nükleer silahların varlığı, emperyalistlerin nihai amaçlarını bir bütün olarak kısa vadede geçekleştirmelerini olanaksız kılmıştır. Bu nedenle emperyalizm, özellikle de Amerikan emperyalizmi 1971'den itibaren düzenli ve sistemli bir biçimde sosyalist ülkelerin dünya ticaretine tedrici olarak açılması yönünde çaba göstermeye başladı. Bunun anlamı ise, bu ülkelerin emperyalizmin meta pazarı haline getirilmesinden başka birşey değildir.
      1971'de dolarını istemiye istemeye devalüe eden ABD emperyalizmi önemli bir ekonomik buhranla yüz yüzeydi. Özellikle tarım ürünleri üretiminde ortaya çıkan fazlalık Amerikan ekonomisi üzerinde genel bir buhran baskısı yapmaktaydı. Bu koşullar altında öncelikle fazla tahılın pazarlanması gerekiyordu. İşte SSCB'de tarımsal üretimde gerekli artışların sağlanamaması, tarımsal üretimde göreli bir düşüşün olaması, Amerikan tahılı için gerekli ve yeterli bir pazarın ortaya çıkmasını sağlamıştı.
      1974-80 arasında emperyalist ülkelerin tarım ürünleri fazlası bağlamında ortaya çıkan sosyalist ülkelerin emperyalist-kapitalist pazar alanı haline gelmesi, bu dönemde revizyonizm tarafından sınırlı bir amaçla benimsenmişti. Ancak kapitalizmin 1980 dünya ekonomik buhranı, emperyalist ülkelerde sanayi metaları fazlası sorunu ortaya çıkarmıştır. Zaten buhranın asıl şiddetini de bu aşırı-üretim oluşturuyordu. Bu koşullar altında emperyalizm için, sosyalist ülke pazarlarına girme, asıl olarak sanayi ürünlerinin satışı olarak biçimlenmek ya da bu yönde gelişmek zorundaydı.
      Dünya pazarlarının 1/3'ünü yitirmiş emperyalizmin, yeni-sömürgecilik yöntemleriyle elinde tuttuğu ülkelerde meta ekonomisini geliştirmek ve buralardaki kapalı ekonomik birimlerini pazara açmak yönünde gösterdiği çabalar, sermayenin birikim oranı açısından yeterli olmaktan uzak olduğu gibi, pazarların alabildiğine geniş olması kapitalizmin bir yasasıdır da. "Kapitalizmin gelişme ritmi kapitalist pazar tarafından belirlenir" olduğu için, gerek yeni-sömürgecilik uygulamalarında gelişme ve hızlanma, gerekse sosyalist ülkelerin emperyalist pazar ilişkisine (sınırlı da olsa) çekilmesi önemli ve temel bir sorun durumunda bulunuyordu.
      İşte bir bütün olarak emperyalizmin SSCB'deki yeni karar ve uygulamalardan beklediklerini bunlar belirlemektedir ve daha geniş bir pazar olanaklarına sahip olmayla nitelenir.
      Ancak emperyalizmin bir bütün olarak sosyalist ülkelerin pazarına bakış açıları bu olmakla birlikte, her bir emperyalist ülkenin kendi içinde özgün beklentilerleri bulunmaktadır. Ve ayrıca emperyalistler, sosyalist ülke pazarlarını kendi aralarında bir çeşit "açık kapı" politikasıyla paylaşmak durumundadırlar. Bugün net olarak görülen paylaşıma göre, Polonya asıl olarak Amerikan emperyalizminin, Macaristan emperyalist Almanya başta olmak üzere AET'nin emperyalist ülkelerinin "nüfus" alanı olarak belirlenmiştir. Polonya pazarı üzerinde İngiltere'nin de önemli bir beklentisi bulunmakla birlikte, Amerikan emperyalizmi ile aralarındaki ilişkinin boyutları bunu özel bir sorun haline getirmemektedir. Diğer sosyalist ülkeler ise (Bulgaristan, Demokratik Almanya ve Çekoslovakya) kesin belirlenmiş alanlar olmamakla birlikte, genel paylaşım hedefleri içinde bulunmaktadır. Çin, bu açıdan Japon ve ABD emperyalizminin pazarı olarak düşünülmekte ise de, gerekli gelişmeler henüz yeterince sağlanamamıştır. [*2] SSCB ise, bu bağlamda, ABD'nin ana ilgi alanı olarak özel bir yere ve ilişkiye sahiptir.
      SSCB ve diğer sosyalist ülkelerin beklentileri ise, doğrudan otuz yıldır meydana gelen üretim daralmalarına ve nüfus artışına oranla düşen tüketim sorununa belirli oranda çözüm bulmaktır.
      Sosyalist ülkelerde kitlelerin tüketim ürünlerine olan taleplerindeki olağanüstü artışlar, ülke içinde yeni yatırımlar için gerekli kaynak bulma sorununu öne çıkarmıştır. 1950'lere kadar sosyalist devlet uygulamalarıyla ve zorunlu-gönüllü çalışmalarla sağlanan kaynaklar, 1956'dan itibaren giderek azalmaya ve nükleer silah üretimi ile uzay çalışmaları nedeniyle verimsizleşmeye başlamıştır. Kitlelerin tüketim mallarına olan taleplerindeki artış ile tüketim malları üretimindeki artış arasındaki fark, giderek bu ürünlerin başka alanlardan ya da ülkelerden temin edilmesini zorunlu kılmıştır.
      Bu farklı alanlar ve ülkeler, ilk anda diğer sosyalist ülkeler olarak belirlenmiş ve COMECON ilişkileri içinde oluşturulan bir "işbölümü" ile bu tüketim malları temin edilmeye çalışılmıştır. Ancak gerek temin edilen ürünlerin yetersizliği, gerekse temin edilen ülkelerde iç tüketim arzının azalmasına yol açması, bu uygulamanın uzun vadeli olamıyacağını göstermiştir. Tüketim malları üretiminde artışlar sağlamak için mevcut kaynaklar sınırlıdır.
      Genel olarak proletarya iktidarlarının kullanabileceği kaynakların başında zorunlu tasarruflar gelir. Ancak kitlelerin tüketim taleplerindeki artışlar karşısında böyle bir kaynağın artırılması olanaksızdır. Dolayısıyla SBKP revizyonizmi bu kaynağı kullanabilecek durumda değildir. Zaten anti-Stalinist propagandayla kitlelerin tüketim talepleri artırıldığı gibi, enternasyonalizmden uzaklaşılmasıyla Sovyet halkının 50-60 yıldır yaptığı "fedakârlıkların" artık yeterli olduğu, "dünya devrimi"nin daha uzun bir süre gerçekleşmeyeceği teorileriyle daha da artırılmıştır. Dünya devrimi için bir kuşağın "yitirildiği" (!), ama ikinci kuşağın da "yitirilmesi" gerekmediği propagandasını yapan revizyonizm, kaçınılmaz olarak kitlelerin tüketim malları talebinin güçlendiricisi ve özendiricisi olmuştur.
      Bu durum, bir yandan kitlelerin tüketim malları talebini artırırken, diğer yandan zorunlu tasarrufu engellemiştir. Böylece tüketim malları üretimi için gerekli yatırımlar için kaynak bulunmasında zorunlu tasarrufların artırılması revizyonizmin kendi iç mantığıyla ortadan kaldırılmıştır.
      Kullanılabilir ikinci kaynak ise, doğrudan nükleer silah üretimi ile uzay çalışmalarında kullanılan kaynaklara ilişkindir. Bunlar ise, bilimsel araştırmalardan vazgeçmeksizin ve emperyalizmin nükleer şantajına boyun eğmeksizin kullanılabilinecek kaynaklar değildir. Doğal olarak bilimsel ve teknolojik devrime revizyonist yaklaşım ile revizyonist savaş kavrayışı ön plana geçmektedir.
      Emperyalizmin III. bunalım döneminin ilişki ve çelişkilerini tam olarak tahlil edememiş olan revizyonizm, emperyalizmin ekonomisini askerileştirmesi olgusundan gerekli sonuçları da çıkaramamıştır. Doğal olarak emperyalist ekonominin askeri üretim artışlarıyla gelişmelerin yarattığı bir "silahlanma yarışı", SSCB'nin birincil sorunu haline gelmiştir. Emperyalizmle bu alanda yapılan her rekabet, emperyalist ekonominin aşırı-üretim buhranlarının şiddetini azaltırken, sosyalist ülke ekonomilerinde ters yönde etkide bulunmuştur. Yeni bir savunma anlayışı geliştirilmesi gerekirken ve devrimlerden güç alınması önem taşırken, nükleer silahlanmada öne geçmeye dayalı bir savunma konsepti, artan oranda kaynakların bu alanlara kaydırılmasını gerekli kılmıştır.
      Diğer taraftan uzay çalışmaları temelinde sürdürülen bilimsel ve teknolojik araştırmalar, kitlelerin tüketim taleplerindeki artışlara denk düşmeyen alanlarda ürünler vermiştir. Amerikan emperyalizminin uzay çalışmalarından elde ettiği verileri, kapitalist bağlamda tüketim malları üretimine yöneltmesi ve tüketim malları haline dönüştürmesi karşısında SSCB'deki çalışmalar, sadece genel insanlık düzeyindeki bilimsel gelişmeler ortaya çıkarmakla belirlenmiştir. Böylece emperyalizm bilimsel araştırmalardan tüketime giden bir köprü oluşturmuş iken, SSCB böyle bir bağlantı oluşturamamıştır.
      "Uzmanlaşma"nın revizyonist kavranışı, bilimsel çalışmalarda bulunan kesimler ile üretim ve tüketim malları üreten sanayi kesimleri arasında doğru bir ilişki kurulmasını da önlemiştir. Uzmanlaşmaya dayalı genişletilmiş bir işbölümünün kazanımları kadar, olumsuzluklarını da aşmak için elde bulunan iki büyük güç kullanılamamıştır. Poli-teknik eğitim ve merkezi planlamanın gücünü etkisizleştiren SBKP revizyonizmi, kaçınılmaz olarak "uzmanlaşma"nın getirdiği sorunlarla daha da zor duruma düşmüştür. [*3]
      Poli-teknik eğitimin gücü kullanılamamıştır. Çünkü revizyonizm, bu eğitim sistemini geleneksel eğitime dönüştürmüş ve bu bağlamda bir mesleki eğitim olarak düzenlemiştir. 1950 sonrasında meydana gelen bilimsel ve teknolojik gelişmeler karşısında eğitim sistemi içinde özel olarak "uzmanlık" eğitimleri öne geçirilmeye çalışılmıştır. Sonuç ise, sosyalist eğitimin tüm temel ilkelerinin terk edilmesidir.
      Diğer büyük güç olan merkezi planlama da kullanılamamıştır, çünkü merkezi planlamanın çözücü olma gücü, revizyonizmin otuz yıldır uyguladığı politikalarla sürekli azaltılmıştır. Yerel cumhuriyetlere ve yerel üretim birimlerine daha fazla "özerklik" tanınması, merkezi planlama tarafından kullanılabilinecek merkezi fonun gücünü azaltmıştır. [*4] Merkezi yönetimin kaynak temini, dağıtımı, gerekli emek-gücünü sağlaması ve düzenlenmesi, bu yolla gerilemiştir. Dolayısıyla merkezi planlamanın gücü etkili olmaktan çıkmıştır.
      Bu durumda revizyonizmin bulduğu çözüm doğrudan emperyalizmle bağlantılıdır. Revizyonist anlayışa göre, eğer dünya çapında sosyalist ülkeler ile emperyalist ülkeler arasında bir savaş tehlikesi azaltılabilinir ya da ortadan kaldırılabilinirse, nükleer silah üretiminde kullanılan kaynaklar ve emek-gücü (ki zihni-emeğin ağır bastığı bir emek-gücüdür), üretim alanlarında, özellikle de tüketim malları üretiminde kullanılabilinecektir. Böylece revizyonistler, sosyalist üretim alanından elde edilen ürünlerle tüketim talebini karşılayabileceklerini hesaplamışlardır. Ancak çözüm sadece ve hatta esas olarak sosyalist ülkelere bağlı değildir. Çözüm, doğrudan emperyalizme bağlıdır ve emperyalizmin III. bunalım döneminde ekonomisini askerileştirmesiyle belirlenmiştir.
      Böylece artan üretim talebini karşılamak için, bir yandan sosyalist ekonominin planlanmasında tüketim ürünleri üretiminin önemini yeniden keşfeden revizyonizm, öte yandan yeni-sömürgeciliğin "militarizm" olmaksızın var olabileceği şeklinde teoriler üretmeye yönelmiştir. [*5]
      Şüphesiz nükleer silahlanma "yarışı"nın sınırlandırılması ya da tümüyle ortadan kalkması koşullarında, SSCB'nin sağlayacağı ek kaynaklar -ki bu kaynaklar kullanılan kaynakların yarısına yakındır-, üretimin artırılmasında büyük bir yere sahiptir. Fakat aynı durum, askerileştirilmiş bir ekonomiye sahip emperyalist ülkeler için ters yönde sonuçlar doğuracaktır. Üretim malları üretimi sektöründe aşırı-üretim buhranlarının şiddetini azaltmak için askeri üretime yönelmiş, yani devlet müdahelesiyle ekonomik buhranın şiddetini azaltmak durumunda bulunan emperyalist ülkelerde, "silahsızlanma", bir yandan aşırı-üretim buhranlarını şiddetlendirirken, diğer yandan sosyal ve siyasal buhranı derinleştirerek devrimci bir durumun ortaya çıkmasına yol açabilecektir. Bu durumun emperyalistlerce bilinmediğini düşünmek safdillik olur. Bu açıdan SBKP revizyonizmi, tezlerini "global" ölçekte üretmek durumundadır. Bu "global" ölçek, kaçınılmaz olarak emperyalistlerin sorunlarına da çözümler üretilmesini gerektirmektedir. Bu açıdan SBKP revizyonistleri, Amerikan ekonomisinin "sivilleştirilmesi"nden söz etmektedir. Ancak söylemedikleri ise, böyle "sivilleştirilmiş" ekonominin gereksinme duyacağı kapitalist pazarın uzun vadeli ve düzenli bir biçimde nasıl garanti altına alınacağıdır. Ve emperyalizmin de ancak böyle bir garanti koşullarında bazı askeri sektörlerini "sivilleştirme"si olanaklıdır. [*6]
      Bu garantiler verildiği takdirde sonuç açıktır: Emperyalizm kaybettiği pazarlarına yeniden girecektir. Eğer kitlelerin tüketim taleplerinin karşılanmasını herşeye rağmen birincil plana koymuşsanız ve eğer bunun için gerekli kaynakları nükleer silahsızlanma yoluyla temin edeceğinizi belirlemişseniz, emperyalizmin böyle bir pazar gereksinmesine karşı çıkamazsınız. SBKP revizyonizminin bugün geldiği nokta işte tam burasıdır. Ve bugün yapılmış anlaşmalar tam olarak açıklanmamış da olsa, belirli bir oranda bu şekilde gerçekleştiği bilinmektedir.
      SBKP revizyonistlerinin, genel olarak emperyalistlere, özel olarak Amerikan emperyalizmine verdiği ya da vermeyi tasarladığı güvenceler ikilidir.
      Birinci güvence, sosyalist ülke pazarlarının düzenli ve sistemli olarak emperyalist metalara açılmasıdır. Bu konuda yapılabilecek sınırlamalar, bazı ağır sanayi tesisleri ile stratejik sektörler düzeyindedir. Bunun dışında kalan tüketim malları sektörü ile tarım temel alan olarak sunulmaktadır. Böylesine sınırlı bir pazar açımı, yeni-sömürgecilik koşullarında emperyalizmin çıkarına uygundur ve kendi işleyişinin rasyonelleştirilmesini sağlayacaktır. Yeni-sömürgecilik yöntemlerini olağanüstü geliştirmiş bulunan emperyalizm, bu sınırlı alanda önemli kârlar sağlayabilecektir.
      İkinci güvence ise, emperyalizmin mevcut pazarlarının daralmasına yol açacak gelişmelerden (özellikle devrimci mücadelelerden) SBKP'nin uzak duracak olmasına ilişkindir. Artık SBKP, eski tarzda da olsa devrimci mücadeleleri maddi olarak desteklemiyeceği gibi, ideolojik olarakda onaylamıyacaktır. Bunun diğer yönü ise, SBKP revizyonizminin "toplumsal ilerleme" tezlerini daha fazla savunacağıdır. Kendi dillerinde "yerel" çatışmaların "bölgesel" çatışmalara dönüşmemesi için SBKP elinden gelen her türlü çabayı göstereceğini emperyalizme taahhüt etmektedir.
      Buna karşılık olarak emperyalizmin verdiği tek güvence, mevcut sistem dışı ülkelerin, dolaylı ya da doğrudan emperyalist müdahaleler tehditi altında tutulmasından, belli koşullarla vazgeçeceğidir. Bu ise, pratikte Nikaragua ve Afganistan olaylarında ABD'nin desteğinin en aza indirilmesi demektir. Bu güvence, SBKP revizyonizmi için belirli bir dönem "istikrar" sağlanması anlamına gelmektedir. (Tabi emperyalizm bu tek güvencesiyle birlikte, silahlı mücadeleye başvurmayan ve SBKP çizgisini izleyen "komünistler"e yerel oligarşilerin daha yumuşak davranmalarına katkıda bulunabileceğini de söylemektedir.) [*7]
      Sosyalist ekonomide ortaya çıkan sorunların çözümünde kulanılabilecek üçüncü kaynak ise, tarıma ilişkindir ve tarımsal üretimdeki artışlara bağlı olarak sanayi için yeni ve artan bir talep yaratılmasıdır. Bu ise, doğrudan sosyalist ülkelerde tarım politikalarının değiştirilmesi, proletaryanın köylülükle ilişkilerinin yeniden tanımlanmasını da gerektirebilmektedir. Bu açıdan revizyonizm, köylülüğün, 1920'lerde olduğu gibi, "pazar" ilişkilerine sokulması temelinde politikalar önermektedir. Çayanov'un yıllar sonra yeniden keşfedilmesinin ardında bu politika yatmaktadır.
      Tarımsal üretime bağlı olarak ortaya çıkacak kaynağın revizyonizmin konusu haline gelmesinin temelinde, ülke içinde köylülüğün istenildiği ve beklenildiği düzeyde sosyalist üretim ilişkileriyle bütünleşmelerinin ve onunla birlikte değişmelerinin gerçekleştirilememiş olması yatmaktadır. Küçük-üreticiliğin aradan geçen 70 yıla rağmen, hala SSCB'de yaygın bulunması ve bunların sanayi ürünlerine sınırlı oranda talepte bulunmaları kaçınılmaz olarak revizyonizmin yeni tarım politikaları üretmelerine yol açmıştır.
      Sosyalist bir ekonomi için bütünsel bir işleyiş ve merkezi bir düzenleme zorunludur. Bunun tarımsal üretimle sanayi üretimi arasında sürekli ve düzenli bir ilişkinin geliştirilmesiyle sağlanabileceği açıktır. Bir ülke ekonomisinde, kentlerdeki proletaryanın gıda gereksinmelerinin tarım kesiminden sağlanması kadar, talep artışlarının da tarımsal üretimdeki artışlarla karşılanması da zorunludur. Bu gereksinmelerin dışsal olarak, yani ithalat yoluyla sağlanması, ancak sosyalist sistem bağlamında gerçekliği bulunmaktadır. Tabi bunun gerçekleşmesi, revizyonizmin 30 yıllık uygulamalarıyla olanaksız olduğu koşullarda, işleyiş daha farklı olacaktır ve öylede olmuştur. 1970 sonrasında Polonya ve Macaristan' da görülen yüksek ithalat rakamları, bu değişimin somut ifadesidir. Ancak Polonya ve Macaristan deneyimi göstermiştir ki, böyle bir ithalat uygulaması, kısa sürede büyük devlet borçlarının ortaya çıkmasına yol açmakta ve giderek kapitalist ekonomilerden transfer edilmiş bir enflasyon oluşturmaktadır.
      Özellikle SSCB'de çeşitli sovyet cumhuriyetlerinin sosyalist sanayi ürünlerine yönelik taleplerinin yeterince artırılamaması "yeni" tarım politikalarının çıkış noktasını oluşturmuştur. Artık kitlelerin tüketim malları talebi ön plana çıkarılarak, küçük üreticilerin sanayinin ürettiği tüketim mallarına talebini artırmak istenmektedir. Bir çeşit kapalı üretim birimlerinin, proletarya devletinin gücüyle sosyalist üretim ilişkilerine çekilmesi uygulaması, bu bağlamda, sona erdirilmektedir. Revizyonizm, "kapitalizmden öğrenerek", emperyalizmin yeni-sömürgecilik yöntemlerinden dersler çıkarmıştır. Bu "dersler"e bağlı olarak, küçük üreticilerin "pazar" için üretime yöneltilmesi ve aynı pazarda sanayi ürünlerine talep oluşturması sağlanmak istenmektedir.
      SSCB'de tarımsal üretim için gerekli sanayi ürünleri, geçmiş dönemde, büyük ölçüde traktör vb. makinelere dayanıyordu. Tarımdaki küçük-üreticilerin sanayi ürünlerine talepleri de bu makinelerin satın alınması şeklindeydi. Ancak zaman içinde tarımda makineleşmenin büyük ölçüde tamamlanması, bu tür ürünlere olan talebi büyük ölçüde azaltmıştır. Öte yandan sosyalist sanayinin bu tür tarımsal makinelerin üretiminde gösterdiği ilerlemeler, eldeki donatımın daha uzun dönemde değiştirilmesini olanaklı kılmıştır. Kapitalist anlamda bir üretim aracının ekonomik ömrü belirlenmediği için, üretilen tarım makinelerinin dayanıklılığı esas alınmaktadır. Böylece yeni topraklar tarımsal üretime sokulmadığı sürece ya da küçük çitfliklerin birleştirilerek kollektif çiftlikler haline gelmeleri sağlanmadıkça, bu tür sanayi ürünlerine olan talebi artırmak olanaksız olmaktadır. Emperyalist ülkelerde bir tarımsal makinenin ekonomik ömrünün 10 yılla sınırlı olduğu bir dünyada, 20-25 yıl dayanıklı tarım makinelerinin üretilmesi, kaçınılmaz olarak, bu makineleri üreten sanayi kuruluşlarının atıl kalmasına yol açmaktadır. Bu ataletin giderilmesinin tek yolu, bu ürünlerin ihraç edilmesinden geçmektedir. Ancak emperyalist sanayinin bu alandaki teknolojik üstünlükleri, sosyalist sanayinin bu ürünlerinin sosyalist ülkeler dışı ülkelere ihracını engellemektedir. Dolayısıyla emperyalist sanayi ürünleriyle "rekabet" edebilecek nitelikte ve maliyette üretim yapılması kaçınılmaz olmaktadır. Tabi bu kaçınılmazlık, böyle bir yola girmişseniz ve bu yolda devam etmekte ısrarlıysanız vardır.
      Bu nedenle, bugün sosyalist ülkelerde mevcut sanayi ürünlerine küçük-üreticilerin taleplerini artırmak, mevcut donanımın yenilenmesiyle sağlanamaz. Mevcut haliyle "ihraç" yoluyla da sanayi ürünlerine talep yaratmak aynı ölçüde olanaksızdır. [*8] Doğal olarak tarımda çalışan nüfusun yeni tip tüketiciler haline getirilmesi gündeme gelmektedir. Bu, kentlerdeki tüketim normlarının kırsal alanlara yayılması demektir. Ancak, bunun da kırsal yerleşim sisteminin topyekün değiştirilmesi sağlanmadığı sürece geçerli olması olanaksızdır. [*9]
      "Kapitalizmden öğrenen" revizyonizmin üzerinden atladığı olgu, emperyalist ülkelerde köylülüğün sürekli sanayi ürünleri talebinde bulunmalarının temelinde yatan kapitalist pazar ilişkileridir. Dolayısıyla, biçimsel olarak emperyalist ülkelerden adaptasyonlar yapılarak üretilen çözümler sosyalist ekonominin sorunlarını çözme yeteneğine sahip olmayacaktır.
      Bugün en ileri emperyalist ülke olan ABD'de tarımda faaliyet gösteren küçük üreticiler, sürekli ve artan oranda sanayi ürünleri talebinde bulunabilmektedirler. Ve bu talep, bu üreticilerin mülksüzleştirilmesinin yeni biçimleriyle birlikte ortaya çıkmaktadır. Bu ilişkilerde, onların yaşam standartlarının sürekli bir yükselmesi gerçekleşmemektedir. Bu, doğrudan onların tüketim alışkanlıklarını artırmak ve zorunlu tüketimi sağlayan ürünler piyasaya sürmekle gerçekleştirilmektedir. Örneğin, en çok 10 yıllık bir ekonomik ömre sahip olan bir tarımsal makine, gerektiğinde çok daha kısa bir sürede değiştirilmek zorunda kalmaktadır. Bu durumda küçük üreticiler yeni makineleri satın almak zorunda kalmakta dırlar. Bunların satın alınmasında kredi kolaylıklarının olması tali bir etmen durumundadır. Belirleyici olan, küçük üreticilerin böyle bir talepte bulunmaya zorlanmalarıdır.
      Kapitalist pazarın tekelci evrede biçimlenmesi çerçevesinde küçük-üreticiler, ürünlerini pazar fiyatıyla satmak zorundadırlar. Ama pazardaki fiyatlar büyük ölçüde tekeller tarafından belirlenmektedir. Dolayısıyla düşen ürün fiyatlarına bağlı olarak piyasaya sürülen yeni tarımsal makine vb. donanım, tarımsal girdiler, üretimi artırmak amacıyla küçük üreticiler tarafından satın alınmaktadır. Böylece elindeki birikimi bu yeni sanayi ürünlerini satın almak için kullanmak durumundadır. Yeni donanımla üretimini artıran küçük-üretici, fiyat düşüşüyle ortaya çıkan kayıplarını, üretim fazlasıyla gidermeye çalışmaktadır. Burada tarım kapitalistlerinin (tekelci) belirledikleri verimlilik oranı, küçük-üreticilerin sanayi ürünlerine olan talebinin boyutunu belirlemektedir. Bunun sonucu olarak, küçük üreticiler ellerindeki makinelerin ekonomik ömrünü tamamlamasından önce yenilerini satın almaktadırlar. Bunun sonucu, artan sanayi ürünü talebi, artan tarımsal üretim ve artan makine hurdalığıdır. Dönemsel olarak birikimlerini, esas olarak da gıda gereksinmeleri için kendi ürünlerini kullanmalarından doğan birikimlerini, yeni sanayi ürünleri satın almak için kullanmaktadırlar. Böylece bir yandan elindeki birikimi yitirmekte, öte yandan daha çok üretim yaparak daha fazla birikim sağlama koşullarına ulaşmaktadır. Ancak kapitalist pazar ilişkileri içinde ve mali uygulamalarla bunlarda tüketilmektedir. Bunların işe yaramadığı dönemlerde ise, devrevi ekonomik buhranlar birikimlerin eritilmesinde etkili olmaktadır. Buna en çarpıcı örnek 1929 ekonomik buhranıdır. Ama her yıl borsada meydana gelen sürekli değişmeler de aynı sonucu yaratabilmektedir. (Özellikle tahıl borsasındaki değişmeler)
      Bu konu özellikle önemli [*10] olduğu için yakından bakalım.
      Emperyalist dönemde hisse senetli şirketlerin olağanüstü gelişmesine paralel olarak, bu hisselerin küçük-burjuvaziye sağlayacağı ek kâr, bu kesimlerin birikimlerinin emilmesinde önemli bir yere sahiptir. Özellikle 1 dolarlık hisse senetlerinin varlığı, en küçük birikimin bile kullanılmasını olanaklı kılmaktadır. Ancak 1929 ekonomik buhranı küçük-burjuvazinin birikimlerinin bu yolla bir saatte yok olmasını getirmiştir. Böylece küçük-burjuva ideologlarının "mülkiyeti tabana yayma" politikaları iflas etmiştir.
      II. yeniden paylaşım savaşından sonra, gerek tarım makinelerinde meydana gelen gelişmeler, gerekse otomotiv sanayindeki gelişmeler, küçük-burjuvazinin elindeki birikimlerin eritilmesinde önemli bir yere sahip olmuştur. Küçük-üreticilerin, kentte ve kırda kullanabileceği makinelerin üretimi, sanayi için yeni bir talep yaratmıştır. Bu düzeyde küçük-üreticiler için, örneğin bahçe tipi traktörler, sebze üretimi için kullanılabilir küçük makineler, küçük kamyonetler, minibüsler vb. üretilmiş ve bunların satın alınabilinmesi için kredi sistemi devreye sokulmuştur.
      Kolektif üretimin esas olduğu ve büyük çaplı tarımsal üretimin teşvik edildiği ve amaçlandığı bir ülkede, tüketim malları üretiminde bu tür artışlar sağlayarak küçük-üreticilerin "pazar" ilişkilerine sokulması olanaksızdır. Eğer sözkonusu olan kentlerdeki yaşam koşullarının gerektirdiği temel tüketim mallarına olan talebi artırmak ise, bunun kırsal alanlarda sanıldığı kadar talep yaratma olanağı yoktur. Örneğin, kentlerde, ev eşyaları düzeyinde ortaya çıkan talep, bireylere ve özellikle kadınlara önemli bir zaman kazandırıcı özelliklere sahiptir. Bunların kırsal bölgelerde bireyler için olduğu kadar, kadınlar için aynı değere sahip olduğu söylenemez. Kent ile kır arasındaki çelişki ortadan kaldırılmadığı sürece, bu durum varlığını sürdürecektir. Dolayısıyla buralarda temel tüketim mallarına olan talep az ve sınırlı oranda ortaya çıkacaktır. Böyle sınırlı bir talebe sahip kesimlerdeki küçük-üreticiler üzerinde (kollektif üretim koşullarında ve pazarın devlet tarafından denetlendiği bir düzende) kentsel tüketim ürünlerinin artırılmasının, tarımsal üretimi artırmaları için, bu üreticiler üzerinde gerekli itme vermeyecektir.
      Sanayi ürünlerine (dayanıklı tüketim malları olarak) küçük-üreticilerin talebinin artmaması sonucu gerçekleşmeyen tarımsal üretim artışları sağlamak için daha başka yöntemlere başvurmak da olanaklıdır. Zorunlu çalışma ya da birikimlerin zoralımı yahut zorunlu ürün teslimatı gibi uygulamalar bunlara örnek olarak gösterilebilir. Ancak bunlar belirli dönemlerde ve zorunlu koşullarda geniş ölçüde uygulanabilir niteliktedirler. Dolayısıyla normal zamanlarda kullanılmazlar. (Bu uygulamalardaki yanlışlıklar, yöntemin "devlet gücüne" ya da "zor"a dayanmasından değil, olağan koşullarda kullanılmasından kaynaklanır.)
      Küçük tarımsal üreticilerin üretimi artırmaları temelinde tarımsal üretimi artırma anlayışı, tartışmasız revizyonist bir karaktere sahiptir. Bu açıdan, üretimi teşvik amacıyla sağlanacak maddi katkılar başlı başına bu karakterin pratikte nelere yol açabileceğini göstermesi açısından önemlidir.
      Küçük-üreticilere gerekli maddi teşvikler sağlanması, bir süre sonra devlet bütçesinde açıklara neden olmaktadır ve ürünlerin fiyatlarının artırılmasını kaçınılmaz hale getirmektedir. Şöyle ki, üretimi artırmak için, bedelsiz ya da az bir bedelle sağlanan tarımsal girdiler, teknik olarak üretimin artmasına neden olabilmektedir. Bu ürün artışı, fiyatların düşmesini de beraberinde getirmektedir. Daha fazla ürettiği bir ürünü, daha ucuz bir fiyatla devlete ya da pazardaki alıcıya (ki bu da büyük ölçüde devlet olacaktır) satmak, olsa olsa bilinçli bir küçük-üreticinin proleter devlete olan bağlılığı durumunda sözkonusu olabilir. Bunun dışında her durum, küçük-üretici için, daha çok çalışıp daha az kazanmak anlamına gelecektir. Köylüler, yüzyıllardır ilişki içinde oldukları pazar düzeyinde bunun bilincindedirler. Ama devlet bütçesinden yapılan katkılarla sağlanan ürünler, devlet katkılarını geri almayı sağlayacak bir fazla fiyatla da tüketiciye sunulamamaktadır. Daha fazla ürünün eski fiyatlarla satın alınıp, ek bir fazlalıkla satılması sosyalist ülkelere de uygulanamaz. Zaten böyle bir uygulama kentlerdeki işçilerin yaşam standartlarını düşürmeden yapılama.
      Diğer yandan, devlet teşvikleriyle ve ucuz girdilerle sağlanan ürün fazlası küçük-üreticilerin elindeki birikimi artırmak durumundadır. Dolayısıyla elinde önemli bir birikimi bulunan, ama bunu herhangi bir yerde kullanamıyan küçük-üreticilerin, kapitalist normların ve zihniyetin büyük ölçüde kırıldığı bir ülkede, yalın bir birikim hırsıyla üretimini daha da artırması beklenemez. Doğal olarak, bu tür teşvikler, başlangıçta üretimde artış ortaya çıkarmakta, ancak bir süre sonra üretim eski seviyesine inmektedir. Çünkü bu küçük-üreticilerin elinde kullanılamayan ve ne işe yarayacağı bilinmeyen bir birikim bulunmaktadır.
      İşte mevcut sosyalist ülkelerin en önemli bir sorunu da burada ortaya çıkmaktadır. Elinde belirli bir birikimi olan küçük-üreticinin, bir yandan azalan üretim içinde bulunması, öte yandan elindeki birikimin ekonomide kaynak olarak kullanılamaması söz konusudur. İşte tarımsal üretime ilişkin sorunların temel kaynağı burada, küçük üreticilikte yatmaktadır.
      Revizyonizmin bu noktada ortaya çıkardığı çözüm, doğrudan sosyalist sistemin kendi işleyişinden değil, dışsal uygulamalardan türetilmiştir. Bu revizyonist çözüme karşı önerilen çözümlerde aynı oranda, ama daha farklı bir çıkış noktasına sahip olarak, hatalı durumdadır. Genellikle "sol" hatalar olarak ortaya çıkan bu çözüm önerileri de, revizyonizmin kendi çözümünü "meşrulaştırmak" için kullanılmaktadır.
      Tarım sorununda en çok ortaya çıkan "sol" hatalar, küçük-üreticilerin elindeki birikimi belirli aralıklarla zor yoluyla devlete aktarmak ve üretimi artırmak için belirli aralıklarla zorlamak şeklinde ortaya çıkmaktadır. Bunun dışında en sık kulanılan yöntem ise, tarımsal üretim girdilerinin fiyatlarını artırmaktır. Bu artışlar kaçınılmaz olarak üreticinin daha fazla çalışmasına ve üretmesine neden olmaktadır. Ancak tarımsal girdi fiyatlarının yükseltilmesi tarım ürünlerinin fiyatlarının da yükseltilmesini gerektirmektedir. Bu ise, kentlerdeki yaşam koşullarının bozulmasına yol açmaktadır. Dolayısıyla sosyal bir bunalımın ortaya çıkmasına neden olabilmektedir. Örneğin, Polonya'da, 1970 yılındaki grevlerin başlamasının temel nedeni gıda ürünlerinin fiyatlarına % 30 zam yapılmasıdır. Keza 1953'de Demokratik Almanya'daki ayaklanmanın temel nedeni, "sanayi yatırımları için kaynak sağlamak amacıyla" özel girişimcilerin, esnafın ve küçük tüccarın vergilerinde artışlar yapılması yanında, temel gıda maddelerinin fiyatlarına zam yapılması ve büyük çiftliklerin devlete ödemek zorunda bulundukları ürün miktarı oranlarının yükseltilmesidir.
      Görüldüğü gibi, "sol" hatalar, kapitalizm koşullarında çok doğal ve çok kolay bir yol olarak ortaya çıkarken, sosyalist ülkelerde önemli kitle ayaklanmalarına bile neden olabilmektedir. İşte revizyonizmin revizyoncuları bu "deneyimler"den de yararlanmışlardır!
      Revizyonistler, küçük üreticilere daha fazla özgürlük tanıyarak, kollektif çiftliklere daha çok insiyatif vererek, ellerindeki birikimlerini kendi üretimlerini artırmak için kullanılmasını sağlamak istemektedir.
      Bu konuda revizyonizmin kendi beyanları ise, "yerel yönetimlere daha fazla özerklik", "pazar ekonomisine geçiş", "mülkiyetin tabana yayılması" ve "tarım ürünlerinin pazarda serbestçe satılması" şeklindedir.
      Kısacası, revizyonist anlayış, küçük üreticiliğe karşı kapitalizmin eritici ve yönlendirici gücünden ve deneyiminden yararlanmak şeklinde belirginleşmektedir. Bu bağlamda kendilerine Lenin'in "Ayni Vergi Üzerine" adlı yazısını dayanak olarak almaktadırlar. Böylece revizyonizmin Marksizm-Leninizm karşısındaki konumu da açığa çıkmaktadır. Onlar, değişen koşulları dikkate almaksızın, Marksizm-Leninizmin özel koşullar için ileri sürmüş olduğu tezlere dört elle sarılarak, bu tezleri kendi sapmalarına dayanak yapmaktadırlar.
      Sanılmaktadır ki, eğer küçük-üreticilerin doğrudan pazarda kendi ürünlerini satmaları ve burada başka ürünleri satın almaları sağlanacak olursa, bu üreticiler pazarda sanayi ürünlerine daha çok talepte bulunacaklar ve ellerindeki birikimleri bu amaçla kullanacaklardır. Dolayısıyla, pazar ilişkileri içinde meydana gelen fiyatları da kabul etmek zorunda kalacaklardır. Böylece tarım ürünlerinin fiyatlarının düşmesinden ya da yükselmesinden dolayı, gerek üreticiler, gerekse tüketiciler sosyalist iktidarı ve SBKP'yi sorumlu tutmayacakları için, partilerin etkinliklerinde de belli bir gerileme ortaya çıkmayacaktır. Bu ise, proletarya devletinin ekonominin düzenlenmesindeki işlevlerinin büyük ölçüde ortadan kaldırılmasına yol açarak, sosyalizmin inşasını önemli ölçüde zaafa uğratacaktır.
      Sosyalist toplumun inşasının 70 yıllık deneyimi göstermiştir ki, bu tür uygulamalar, sosyalizmin temel ilkeleri varlığını sürdürdükçe, istenilen sonuçlara ulaşamaz. Bir başka deyişle, sosyalist ülke anayasalarında tüm yurttaşlara iş sağlama garantisi ile temel gereksinmeleri sağlayacak kadar bir ücret garantisi bulunurken, bu uygulama, kesintiye uğramasa bile, tarımsal üretimin bir süre sonra düşmesine ve kentlerde önemli bir beslenme sorununun ortaya çıkmasına neden olacaktır.
      Revizyonizmin gelecekteki sonuçlarından bir diğeri de, sosyalist sistem içinde büyük bir farklılaşmanın ortaya çıkması ve giderek, bu farklı kesimlerin birbirlerine karşı bir hareket oluşturmaları olacaktır.
      Örneğin SSCB düzeyinde "çevre cumhuriyetler" olarak bilinen Litvanya, Estonya, Letonya gibi cumhuriyetler, mevcut ekonomik özerkliğin sınırlarının daha da genişletilmesiyle, kendi ürünlerini "pazar"da değerlendirme olanağına sahip olacaklardır. Bunun ortaya çıkaracağı durum iki yönlüdür.
      Birinci yön, bu özerklikten yararlanan cumhuriyetler, ürünlerini daha yüksek fiyatlarla satabileceklerdir. Çünkü SSCB'de revizyonist ekonomi-politikaların 30 yılda yaratmış olduğu tek yönlü işbölümü (ya da "uzmanlaşmış ekonomi"), cumhuriyetlerin belirli ürünlerini rekabet dışı bırakacak niteliktedir. Dolayısıyla herhangi bir cumhuriyetin bu alanda belirlenmiş bir ürünü, hangi fiyattan satılırsa satılsın, sürekli bir tüketici bulabilecektir. Çünkü buna alternatif bir üretim bulunmamaktadır. Kaçınılmaz olarak, sovyet yurttaşları bunu, yükselen fiyat koşullarında satın almak durumundadırlar ya da kendi cumhuriyetlerinde aynı ürünü üretmek için yatırımda bulunmaları gerekmektedir. İlk durumda, satıcı cumhuriyetin satıştan elde ettiği kârı artacak ve birikimi yükselecektir. Ama tüketiciler için, tersi geçerli olacaktır. İkinci durumda ise, planlı sosyalist ekonomi fiilen ortadan kalkmış olacaktır.
      Sosyalist ülkeler arasında ortaya çıkmış olan aşırı uzmanlaşmaya dayalı işbölümü, SSCB örneğinde olduğu gibi sonuçlar doğuracaktır. Her durumda, elinde daha fazla birikim toplayan cumhuriyet, ekonomik özerkliğin getirmiş olduğu olanaklar aracılığıyla sistem dışı ülkelerle kuracağı ilişki sonucunda bunları yatırıma dönüştürebilir. Böylece ülke içinde elde edilmiş birikimler, büyük ölçüde emperyalist ülkelerle kurulacak ortaklıkların iç finansmanı için kullanılır olacaktır. Bu süreçten ters yönde etkilenen ülkeler ise, yüksek fiyatlarla almak zounda kaldıkları ürünleri, sistem dışı ülkelerden daha düşük fiyatlarla satın alma olanağı ortaya çıktığında, iç pazardaki ürün yerine, diğer ürünlerin "ithalatı"na yöneleceklerdir. Böylece birikimler, bu kez de "ithalat" için kullanılır olacaktır ki, bunun sonuçlarını daha önce görmüştük.
      Doğrudan meta ithalatı yerine, emperyalist ülkelerle yapılacak anlaşmalarla -devlet düzeyinden-, aynı ürünlerin üretimi için eğilimin ortaya çıkması da olanaklıdır. Böyle bir ilişkinin emperyalizmin yeni-sömürgecilik ilişkileriyle ne oranda uyumlu olduğunu söylemek bile gerekmemektedir. Bugün geri-bıraktırılmış ülkelerin ödemeler dengesinin sürekli açık vermesinin bu ilişkilerden doğduğu en bilinen gerçeklerden olduğu için, üzerinde daha fazla durmayacağız.
      Böylece, sözcüğün gerçek anlamında, tekelci kapitalizmin III. bunalım dönemindeki ilişkileri içinde bir pazar sistemi ortaya çıkabilecektir. Ama kısa dönemde, "ekonomik özerklik", çevre cumhuriyetlerin ya da tek tek sosyalist ülkelerin, üretimlerinde belirli bir yükselme ortaya çıkaracağı da açıktır. Ancak emperyalizmle kurulmuş ilişkiler, bu üretim artışının yaratacağı "nispi refah" dışında, gerçek bir birikim, yani kaynak sağlamayacaktır. Sağlanan üretim artışlarının getireceği iç birikim, büyük ölçüde emperyalist ülkelerden yapılacak ithalat için kullanılacağı için, Polonya ve Macaristan'da 1975-85 arasında olduğu gibi, dış ticaret açığı sürekli büyüyecektir ve bunun sonucu olarak emperyalist finans kurumlarından borç alınması söz konusu olacaktır. Ve sonuçta da, sosyalist ülkelerde sürekli bir enflasyon ortaya çıkacaktır.
      İkinci yön ise, belirli ürünlerin üretiminde uzmanlaşmış ülkelerin "ekonomik özerklik"lerinin, diğer cumhuriyetlerde ters yönde etkide bulunarak, buralardaki halkın yaşam düzeyinin sürekli bozulmasını getirecek ve dolayısıyla reel gelirlerindeki sürekli düşüşten dolayı "ekonomik özerkliği" "kötü" amaçla kullanan cumhuriyetlere karşı bir tepki ortaya çıkaracaktır. Şüphesiz, burada KP'ler, bu sonuçtan doğrudan sorumlu olmaları gerçeğini gizleyebildikleri oranda, bu böyle olacaktır. Bunun sonucu ise, "yerel milliyetçilik"tir.
      Görüldüğü gibi, revizyonizmin uygulamaları, kendi içinde yeni ve daha büyük bir sorunlar yaratmadan varolamayan uygulamalardır.
      Bu nedenlerden dolayı, bugün sosyalist ülkeler, gerek üretim mallarında, gerekse tüketim mallarında üretim artışları sağlayabilmek için gerekli yatırım kaynaklarını kullanabilecek durumda değillerdir. Ve bu durumu, revizyonist bir anlayışla ve emperyalizmle anlaşarak, kapitalist normlardan yararlanarak aşabilmek de, uzun dönemde olanaksızdır. Emperyalist kuşatmanın büyük ölçüde kırıldığı bir dönemde, kısmi olarak, emperyalizmin dünya çapında yenilgiye uğratıldığı dönemde tam olarak uygulanabilecek olan sosyalist yöntemlerin, yani sosyalist dünya toplumunun kurulmasına geçişin olası bazı yöntemlerini, günümüzde kullanmak, sosyalist ülkelerde sert ve kanlı çatışmalara yol açacaktır. Ve revizyonizm böyle bir yöntemi kullanma eğilimindedir. Emperyalizmin varlığı koşullarında, bunun anlamı, emperyalist ülkelerle bir çeşit "entegrasyon" sağlamaktır. Bu nedenle, sosyalist ülkelerin KP'lerinin kadrolarının uyanıklığı ve kararlılığı özel bir yere sahiptir. Aksi halde gelişen dinamikler, büyük bir karşı-devrimci güç yaratarak, sözcüğün tam anlamıyla bir iç savaşa yol açabilecektir.
      Buna karşı önlem olarak özellikle Amerikan emperyalizmiyle anlaşmalar yapmak, olsa olsa kendini aldatmak olur. Emperyalizmin saldırgan özelliği kadar, sömürgeciliği, tek tek bireylerin iradesine bağlı bir şey değildir. Ama revizyonizmin revizyoncuları, hala emperyalizmin "ikna" edilerek sömürgecilikten ve saldırganlıktan arındırılabilineceğini düşünmektedirler ve buna bağlı olarak da, emperyalist ülkelerden, sosyalist ülkelerin iç işlerine karışılmıyacağına dair güvenceler alma peşindedirler. Bugün, emperyalizm, özellikle SSCB'nin tek taraflı olarak konvansiyonel silahlarda indirim yapmasından "memnun" bulunmaktadırlar. Salt emperyalistlerle bir nükleer savaş tehlikesini azaltmak için kendi silahlı güçlerinde tek taraflı olarak indirime giden bir sosyalist ülke, bununla proletarya diktatörlüğünün gücüne önemli darbe indirdiğini anlaması uzun sürmeyecektir. Böyle tek taraflı silah indirimiyle, özellikle de konvansiyonel silahların indirimiyle yaratılacak psikolojik hava, emperyalist ülkelerde yaşayan kitlelerin bir savaş tehlikesinden uzak kalmaları hissini yaratacağı gibi, sosyalist ülkelerdeki gerici unsurların da kendilerini rahat hissetmelerine yol açacaktır. Bunun sonucu ise, "saf demokrasi" isteminin yükselmesi olacaktır.
      SBKP revizyonizminin "perestroyka" ve "glastnost"tan beklentileri özetle bunlardır. Bu beklentileri, uzun dönemde büyük çatışmaların ortaya çıkmasına neden olacak kadar önemli ve zararlı beklentilerdir. Doğrudan dünya çapında emperyalizmin kesin yenilgisinin gerçekleştiği koşullarda uygulanabilecek yöntemlerin ve hedeflerin, yapay bir "barış" ortamında ve emperyalizmin bazı cephelerde yeni üstünlükler sağladığı bir evrede, uygulamaya çalışmak, sosyalizmin geleceğini tehlikeye atmaksızın olanaksızdır. Böyle bir tehlikeye karşı tek güvence, özel olarak sosyalist ülkelerin komünist partilerinin kararlı kadroları, genel olarak da dünyanın tüm Marksist-Leninistleridir. [*11] Ancak bugün, SSCB ve diğer bazı sosyalist ülkelerde parti üyelerinin büyük bir çoğunluğu böyle bir tehlikeye karşı koyabilecek nitelikte değillerdir. Dolayısıyla bu konuda ortaya çıkan enternasyonal güçler içinde sayılamazlar. Bugün varolan bazı sosyalist ülkelerin Marksist-Leninistleri ile henüz devrimlerini yapamamış ülkelerin Marksist-Leninistleri bu düzeyde bir güç olarak belirginleşmektedir. Bunun en temel dinamiği, emperyalist hegomanya altındaki ülkelerde politik iktidarın proletaryanın öncülüğünde ele geçirilmesidir. Bundan başka güvencelerin bulunmadığını söylemek pek yanlış olmayacaktır.
      Emperyalizmi geriletecek olan da, revizyonist uygulamaların yaratacağı tehlikeleri azaltan ve hatta ortadan kaldıran da, geri-bıraktırılmış ülkelerdeki devrimler olacaktır. Ancak bu devrimlerin, bu ülkelerdeki revizyonist-reformist KP'ler tarafından gerçekleştirilemeyeceği de kesindir. Onlar SBKP revizyonizminin yarattığı tehlikenin azaltıcı unsurları değil, tersine bu tehlikeyi ortaya çıkaran uygulamaların unsurları ve destekçisidirler. Bu KP'ler, revizyonizmin emperyalizmle yaptığı anlaşmalarda, emperyalist pazarların Marksist-Leninistlerce kopartılmasına karşı bir "güvence" olarak yer almaktadırlar. Hatta "legalleşme" yoluyla, emperyalist pazarların görece istikrarının sağlanmasında etkin bir rol oynama isteminde bile bulunabilmektedirler. [*12]
      Böyle bir gerçeklik altında, proletaryanın iktidarda bulunmadığı ülkelerin revizyonist partilerinin tutumları, yani olumsuz işlevleri, her ülkenin somutundan kaynaklanan beklentileri ile ilintilidir. Bir başka deyişle, bu revizyonist partilerin "glasnost" ve "perestroyka"dan bazı beklentileri vardır ve bu nedenle bunların gerçekleştiğini görmekten mutludurlar.
      Revizyonistlerin sosyalist sistem dışındaki ülkelerdeki uzantılarının beklentileri, doğrudan silahlı mücadelenin dünya çapında yaratmış olduğu etkinlikle biçimlenmiştir. Bunları iki kısımda irdelemek gerekmektedir.
      Birincisi, kapitalizmin iç dinamikle geliştiği, emperyalist-kapitalist ülkelerdeki revizyonist KP'lerin beklentilerine ilişkindir.
      Bu ülkelerdeki revizyonist partiler, uzun yıllardır, revizyonist devrim anlayışına bağlı olarak, eski güçlerini önemli ölçüde yitirmişlerdir. Bu güç kaybını durdurmak amacıyla, kimi zaman "Avrupa komünizmi" şeklinde anti-Marksist bir anlayışı benimsemişlerdir. Ancak bu da güç kaybını durdurmamış, ilk yıllardaki cazibesini de bir süre sonra yitirmiştir. Özellikle 1960 sonlarında gelişen demokratik kitle hareketleri karşısında hiçbirşey yapamamışlardır. En gelişmiş burjuva demokrasilerinde, kitlelerin demokratik hak ve özgürlükleri genişletme mücadelesinde etkisiz kalan bu KP'ler, önderlik için uygun alternatif (program) oluşturamadıkları ya da bulamadıkları koşullarda, çözümü, sosyalist ülkelerin somutluğunda, onların devlet güçlerinin yardımında aramışlardır. Ancak sosyalist ülkelerde, burjuva anlamda demokratik hak ve özgürlüklerin bulunmaması, burjuvazinin varolan demokrasiden tüm olarak dışlanmışlığı, bu konuda revizyonist KP'lere yardımcı unsur olmamıştır. Çoğu durumda "düşünce" özgürlüğünün bile önemli ölçüde sınırlandığı, bağımsız sendikaların bulunmadığı bir yapının kendi sorunlarına yanıt vermeyeceği açıktır. Emperyalist ülkelerde "reel sosyalizm"deki uygulamaların eleştirilmesi ve emperyalist basın organlarıyla bu eleştirinin herşeyin önüne konulması, bu partileri bir kez daha zor duruma sokmuştur. Tam bu evrede formüle ettikleri Avrupa komünizmi iflas etmiştir.
      Emperyalist-kapitalist ülkelerin revizyonist ve pasifist KP'leri bu durumdan çıkış çaresi olarak, burjuva anlamda ve ideolojik boyutta ortaya konulan demokratik hak ve özgürlüklerin, sosyalist ülkelerce açık ve net biçimde benimsendiğinin ilan edilmesini ve bu yönde adımlar atılmasını istemeye başlamışlardır. Böylece "ideal" ölçülerde bir demokrasinin, sosyalizmde ve sosyalist iktidar koşullarında olacağını kitlelere anlatabileceklerini, mevcut sistem içinde ortaya çıkmış olan demokratik hak ve özgürlük ihlallerini sergileyerek, kitlelerin öncülüğünü yeniden ele geçireceklerini savlamışlardır. Bir başka deyişle, emperyalist ülkelerde ortaya çıkan demokratik kitle hareketlerinin ve sosyal yaşamın yenileştirilmesi faaliyetlerinin programları, önce kendi parti programlarına, sonra sosyalist ülkelerin devlet programlarına alınması durumunda, bu hareketlerin öncülüğünü ele geçirebileceklerini ve bu yolla kitle içindeki güçlerini geliştirebileceklerini ummaktadırlar.
      Bu beklenti, kaçınılmaz olarak, emperyalist ülkelerde, düzen sınırları içinde ve düzenin temel kurallarına bağlı kalarak toplumsal ilerleme"nin gerçekleşebileceği anlayışının da yerleşmesine neden olmuştur. Eski revizyonist devrim anlayışının, böylesine reformist ve evrimci anlayışa dönüşmesi, kendi iç mantığı açısından belirli bir tutarlılık oluşturduğu gibi, bu ülkelerdeki mevcut gelişmelerle de, pragmatik tarzda uyum sağlamaktadır.
      Bu ülkelerde yapılması gereken, tümüyle devrim perspektifinden yola çıkarak, bu ülkelerdeki demokratik kitle hareketlerinin nedenlerinin irdelenmesi ve buna bağlı olarak yeni politikaların üretilmesiyken, revizyonizmin mantıki sonuçlarının izlenmesi, bu şekilde soyut akıl yürütmelerle politikalar üretilmesi (!), bu ülkelerdeki KP'lerin çaresizliğinin ve Marksizm-Leninizmin "değerden" ve "gözden" düşmesinin nedeni olmuştur. Emperyalist ülkelerdeki demokratik ve toplumsal amaçlı ya da anti-militarist yahut çevreci hareketlerin temelinde, kapitalizmin ömrünü tamamlamış olması ile sosyalizmin kurulamaması arasındaki çelişki yattığı tesbit edilememiştir. Sosyalist devrimler için sistemin bütününde nesnel koşulların olgun olması, bilimsel ve teknolojik devrimle olağanüstü boyutlarda gelişmiştir. Ancak nesnel koşulların bu olgunlaşmasına karşılık, iktidar hâlâ kapitalistlerin elinde bulunmaktadır. Bu çelişkinin sosyalist devrimle çözümlenmesi gerekliliği, bu ülkelerdeki revizyonist partilerce gözardı edilmiştir.
      Onlar, "belli bir durağanlık içine girmiş ve çekiciliğini kaybetmiş olan sosyalizme yeniden güçlü bir cazibe kazandırarak, uluslararası proletarya hareketine, ulusal-toplumsal kurtuluş mücadelelerine ivme kazandırmak" yoluyla, kendi konumlarını güçlendireceklerini beklemektedirler. "Sosyalist demokrasinin daha da geliştirilmesi ve izlenen açıklık politikasıyla bunun tüm insanlığın gözünde berraklaşması, kapitalist dünyada sürmekte olan demokrasiye de büyük bir ivme kazandıracağı" düşüncesine sahip olan revizyonistler, işte sosyalist ülkelerdeki uygulamalarla kendi ülkelerindeki demokratik hareketleri denetleyebileceklerini ve bu yolla oylarını arttırabileceklerini ummaktadırlar.
      İkinci kısım, emperyalist hegomanya altındaki ülkelerde bulunan revizyonistlere ilişkindir.
      Bu revizyonistler, pasifist politikalarıyla, bu ülkelerdeki kitle hareketlerinden ve devrimci mücadeleye karşı tutumlarıyla kitlelerden büyük ölçüde tecrit olmuşlardır. Silahlı devrimci mücadelenin bu ülkelerdeki etkinliği ve başarısıyla, gittikçe ve artan oranda, politik mücadeleden silinmeye yönelmişlerdir. İşte, tam böyle bir durumdayken, SBKP'nin yeni bir "çekim" merkezi olması sayesinde, etkinlik kurabileceklerini düşlemektedirler. Ama bunu yalın bir biçimde, yani emperyalist ülkelerdeki revizyonist partiler gibi değil, daha farklı bir biçimde ve farklı gelişmelerle sağlamak durumundadırlar.
      Geri-bıraktırılmış ülkelerdeki revizyonistler için temel sorun, silahlı devrimci örgütlerin kitleler üzerindeki etkileridir. Bu etkinin kırılabilinmesi için, yıllardır her türlü tahrifatı yapmışlar, saldırılar ve suçlamalar yöneltmişler, ama kitleler üzerindeki etkiyi geriletmeyi başaramamışlardır. Bunlardan dersler çıkararak ve SBKP'nin katkısını da alarak, kendi teorilerini yeniden gözden geçirmişlerdir. Bu gözden geçirme sonucunda, silahlı devrimci örgütlerin kitleler üzerindeki etkisinin temelinde, egemen sınıfların ve emperyalizmin saldırgan, baskıcı ve militarist tutumunun yattığını keşfederek, silahlı mücadelenin etkinliğini nasıl kırabileceklerini öğrenmişlerdir(!). Eğer emperyalizmin, geri-bıraktırılmış ülkelerdeki demokratik ve yasal hareketlere karşı (askeri darbeler yoluyla ya da faşist milis saldırılarla) zora, şiddete başvurması önlenebilirse, kitlelerin silahlı devrimci örgütlere yönelmeleri için hiçbir gerekçe kalmayacaktır. Doğal olarak, bu kitleler revizyonistlerce "kazanılacaktır". Bu amaçla, SSCB'nin Amerikan emperyalizmiyle dünyadan "savaş tehlikesini" ortadan kaldırmak için, bölgesel savaşların engellenmesi konularında anlaşmaya varması ve buna bağlı olarak SBKP çizgisini izleyen partilere yasallık sağlanması güvenceye alınırsa, bu ülkelerde silahlı devrimci örgütlerin "kendiliğinden" yok olacakları düşlenmektedir.
      SBKP revizyonizmi gibi, bunlarda emperyalizmin saldırgan karakterinin anlaşmalarla ortadan kaldırılabileceğini ileri sürmektedirler. Böylece "şiddetin egemen olmadığı bir dünya" yaratıldığında, silahlı devrimci örgütler, kendilerini vareden maddi koşulları yitirdikleri için yok olacaklarından, kendilerinden başka "devrimci" güç kalmayacaktır. Ve kitleler de hemen bu revizyonistlerin saflarına yöneleceklerdir (!).
      Onlar SBKP'nin yeni çizgisinden büyük beklentiler içindedirler. Eğer SBKP, emperyalizmi ve yerli oligarşileri ikna edebilirse, silahlı devrimci örgütlerin elindeki ideolojik silahlar da, yani "bağımsızlık" ve "demokrasi" konuları da kendileri tarafından (tabi gene SBKP'nin katkısıyla) ideolojik düzeyde halledilebilinecektir. Bu açıdan, SBKP'den, geri-bıraktırılmış ülkelerde bağımsızlık ve demokrasi sorununun bir devrim sorunu olmadığını, emperyalizmle anlaşarak bu sorunların çözümünün olanaklı kılınmasını beklemektedirler. Eğer demokratik hak ve özgürlüklerin, bir bütün olarak, devrime bağlı olmaksızın elde edilebilirliği tanıtlanırsa, mevcut düzen içinde ve mevcut düzenin yasaları çerçevesinde gerçekleştirilebilineceği kanısı yaratacaktır. Bu da silahlı devrimci örgütlerin denetiminde olan demokratik muhalefetin kendi denetimlerine girmesine yol açacaktır. Keza, aynı şekilde "bağımsızlık" olgusu, yerini "karşılıklı bağımlılığa" bıraktığı koşullarda, küçük-burjuva radikallerinin de silahlı devrimci örgütlere yönelmelerinin önü kesilecektir ve bu kesim de revizyonist partilerin oy tabanı haline gelecektir.
      Bu nedenlerledir ki, geri-bıraktırılmış ülkelerdeki revizyonist partiler, SBKP'deki gelişmelerden büyük bir beklenti içinde, hızla buna uyum sağlayarak, faaliyetlerini yeniden düzenlemeye başlamışlardır. Artık, dünyada, "bağımsızlık" kavramının önemini yitirdiği, bunun yerini "karşılıklı bağımlılık" ilişkisinin aldığı, SBKP'ye dayanılarak ve SBKP'nin emperyalizmle yaptığı anlaşmaları kanıt olarak göstererek, kendi pasifistliklerini haklı ve mazur gösterecek duruma gelmektedirler. Bu sayede, anti-emperyalist bir kitle hareketinin ortaya çıkması söz konusu olamayacağına göre, böyle bir hareketten güç alan silahlı bir mücadelede sözkonusu olamayacaktır (!).
      Mevcut düzen içinde ve emperyalizmin SSCB'yle yaptığı anlaşmalarla güvence altına alınmış olarak "demokratik hak ve özgürlükler"in varlığı ortaya çıkacağı için, bu ülkelerde KP'lerden "çekinen" kitleler "kazanabilinecektir". Bu nedenle, bu partiler tarafından, "demokratik yenilenme" programları, birbiri ardına oluşturulmakta ve demokrasi için devrimden vazgeçildiği açıkça ilan edilmektedir.
      Bir bütün olarak demokratik hak ve özgürlüklerin elde edilmesinin ve ulusal bağımsızlığın sağlanmasının, yani emperyalist sistemden temelli ve sürekli bir kopuşun gerçekleşmesinin, bir devrim olmaksızın gerçekleşemeyeceği tezi, böylece geçersiz ilan edilmektedir. Dolayısıyla "şiddete dayanan devrim"in, değişen "koşullar" nedeniyle reddedilmesi, bu partilerin revizyonistliklerinin en açık kanıtı durumundadır.

      SBKP'nin yeni politikalarının diğer bir destekçisi ve önemli beklenti sahibi ise, genel olarak küçük-burjuva aydınlarıdır. Bu aydınlar, kendi entellektüel faaliyetlerinin geniş kitleler tarafından maledildiğini görmek istiyorlar. Ama onların hitap ettikleri kitleler, büyük ölçüde Marksist-Leninistlerin denetiminde ve entellektüel etkisinde bulundukları için, kendilerini var edebilmelerinin yolu, bu örgütlenmelerin içine girmekten geçmektedir. Ancak Marksist-Leninist partilerin küçük-burjuva aydınların disiplinsizliğine karşı olan ve onların bireysel davranışlarını engelleyen kuralları, kendileri için büyük bir sorun olmuştur. Ve özellikle 1920' lerden itibaren Komintern tarafından komünist partilerin "bolşevikleştirilmesi" kararlaştırıldıktan sonra, bu tür aydınlar parti saflarından uzaklaştırılmış ya da uzaklaşmak zorunda bırakılmıştır. Böylece bu aydınların geniş kitlelerle temas olanakları hemen hemen hiç kalmamıştır. Özellikle emperyalist hegomanya altındaki ülkelerde entellektüel ve kültürel ürünlerin tüketiminde devrimci örgütlerin kendileri ve kitleleri belirleyici durumdadır. Bu da, bu aydınlar için önemli bir sorun doğurmaktadır.
      Bunların beklentileri, kendilerinin bireysel yeteneklerinin ve entellektüel ürünlerinin Marksist-Leninist partiler tarafından yeniden "itibar" sahibi kılınmasıdır. Bugün "Stalin kurbanlarının itibarının iadesi" istemiyle ortaya çıkan bu küçük-burjuva bireysel düşünce üreticilerinin gerçek amaçları, kendilerinin istedikleri gibi davranabildikleri ve kendi faaliyetlerinin sessizce ve eleştirilmeksizin, Marksist-Leninist partilerce desteklendiği bir ortamın oluşturulmasıdır. Bir başka deyişle, onlar, kendilerinin proletaryanın ideolojik öncüleri haline getirilmesini istemektedirler. SBKP'nin, revizyonist bir anlayışla, kendi yurttaşlarının sosyalizmin inşasına katılımlarını sağlamak amacıyla ileri sürdükleri tezlerin, genelleştirilmesinden yanadırlar ve bunun beklentisi içindedirler. Onlar için Troçki, Buharin, Radek, Zinovyev, Kamanev, Çayanov gibi SBKP(B) üyeleri, küçük-burjuva aydınının, Marksist nihai amaç çerçevesinde Marksist saflardaki prototipleridirler. Dolayısıyla onların öldürülmelerini "emreden" Stalin'in formüle ettiği "Leninist parti" anlayışı terk edilmelidir ve yeni partiler, politikalarını belirlerken, bu küçük-burjuva aydınların düşüncelerinden yararlanmalıdırlar.
      Genel olarak bugün "glastnost" ve "perestroyka"nın çeşitli kesimlerdeki durumu budur. Ama bunları belirlemek tek başına yeterli değildir. Bunlarla birlikte, bugün sosyalist ülkelerin içinde bulundukları sorunların doğru bir tahlilini yapmak ve bunlara doğru çözümler üretmek gerekir.
      Bizler bu konuda çok somut öneriler yapabilecek durumda değiliz. Çünkü pekçok sorun, ancak kendi somutluğu içinde ele alınıp, çözümlenebilecek sorunlar durumundadır ve bunlara ilişkin veriler sınırlı oranda bilinmektedir. Dolayısıyla bizim ortaya koyabileceğimiz, sadece sorunların temel nedenleri ile tarihsel olarak gelişimini sergilemek, buna bağlı olarak bugünkü evrede ulaşılan gerileme ya da ilerlemelere göre nelerin ve nereden başlayarak yapılması gerektiği konularında genel belirlemeler ortaya koymakla sınırlıdır.
      Şüphesiz böyle bir yaklaşım, ister istemez, sosyalist ülkelerin tarihsel bir irdelenmesini de gerektirir. Ancak böyle bir tarihsel irdeleme, sosyalist devrimlerin tarihini yazmakla özdeştir. Bu nedenledir ki, bizler, sadece sosyalist ülkelerin 1950 sonrasındaki durumlarını ve özellikle SBKP'nin 20. Kongresi'nden sonra revizyonist anlayışın getirdiği sorunları ve bunların çözümlenme durumunu ele alacağız. Ve ancak, bu yapılabilindiği oranda, mevcut somut sorunlara çözüm için gerekli temel ilkeler ve yönelimler belirlenebilir.



BİRİNCİ BÖLÜM
REVİZYONİZMİN GELİŞİMİ VE SBKP


      SBKP'nin 20. Kongresi'nden sonra, partinin çeşitli konularda aldığı kararlar ve uygulamalar, günümüze kadar sürekli bir tartışma konusu oldugu bilinmektedir. Kimileri, 1960'dan sonra SSCB'de kapitalizme geri dönüldüğünü, dolayısıyla "sosyal-emperyalist" bir ülke olduğunu ileri sürerken, kimileri "ekonomik planda komünizme geçmiş" bir sosyalist ülke olduğunu ileri sürmüştür. Bir taraf SSCB'deki herşeyi "burjuva" ya da "kapitalist" olarak ele alırken, diğerleri herşeyin "sosyalist" ya da "komünist" olduğunu ileri sürüyorlardı. Bir taraf Çin Komünist Partisi ile tanımlanırken, diğer taraf, bizzat uygulayıcıların partisiyle, yani SBKP ile tanımlanmaktaydı. Bunların dışında kalan her yaklaşım, her iki taraf için de "ortayolcu"ydu!
      Bizler, THKP-C olarak, 1969'dan itibaren SBKP'de revizyonizmin 20. Kongre'den itibaren egemen olduğunu, dolayısıyla SSCB'deki uygulamaların ve politikaların, bu modern revizyonistlerin pratiği ve teorisi olduğunu söylüyoruz.
      Modern revizyonizm, Marksist-Leninist ideolojinin gayri-resmi inkârı olarak vardır. Dolayısıyla Marksizm-Leninizmin evrensel tezlerinin yadsınmasına, geçici ve özel tezlerinin evrensel ilan edilmesine dayanır. Revizyonizmin SSCB'deki maddi temeli, sosyalist ekonomiye tam olarak entegre edilememiş, ama kapitalist toplumdaki özelliklerini belirli ölçüde yitirmiş, "başkalaşmış" küçük-üreticilik oluşturur. Bunlar proleter devletin varlığından yanadırlar, ancak sosyalizmin küçük-üreticilerin dünyası olmasını isterler. Onlara göre, ne Hegel'in iddia ettiği gibi, "bütün insanlar burjuva olacaktır", ne de Marksist-Leninistlerin iddia ettiği gibi "bütün insanlar proleter olacaktır"! İnsanlığın geleceği, her iki sınıfın "karmaşık ve kaynaşmış bir bileşimi" olacaktır! Bugün için, bu, mülksüzleşen küçük-burjuvazi olmaktadır.
      Ekim Devrimi'nden sonra, Çarlık döneminde toplumun her türlü ilişkisinden dışlanmış küçük-üreticiler büyük bir ilerleme göstermiştir. Daha önceki dönemde eğitim görme olanağına sahip olmayan bu bireyler, proleter devletin toplumsallaştırıp yaygınlaştırdığı eğitim olanaklarıyla, yeni kuşaklarını eğitmişlerdir. Aldıkları sosyalist eğitim, bir yandan proletarya iktidarıyla bütünleşmelerini sağlarken, diğer yandan öz çıkarlarını bu iktidar koşullarında tanımlayabilecek duruma gelmişlerdir. Ancak, ekonomik ve toplumsal ilişkilerinin derinliklerinden çıkan küçük-burjuva zihniyeti, varlığını sürdürmeye devam etmiştir.
      II. yeniden paylaşım savaşında, faşist Almanya'nın SSCB'ye saldırısı, asıl olarak, sanayi merkezlerini hedef almıştır. Leningrad ve Stalingrad ile simgeleşen proleter direnişi, proletaryanın en ileri ve savaşkan unsurlarının mücadelesine dayanıyordu. Her fabrikayı, her fabrika taşını sonuna kadar savunan proletarya ve parti üyeleri, bunun sonucu olarak büyük kayıplar vermişlerdir. SBKP'nin bolşevik geleneği içinde örgütlenmiş ve eğitilmiş kadroların önemli bir kesimi bu direnişler sırasında yitirilmiştir. Partinin yeni üyeleri, bunların niteliksel konumlarını dolduracak durumda değillerdi.
      Öte yandan faşist Alman saldırısına karşı "büyük anavatan savaşı", ülkenin her yerinden gelen, her ulustan insanlarla yürütülmüştür. Özellikle kırsal kesimlerden gelenler, Kızıl Ordu içinde çoğunluğu oluşturuyorlardı. Bunlar, savaştaki tutumlarına bağlı olarak parti üyeleri olmuşlardır. Mart 1939'da (18. Kongre'de), 1.588.852 asıl, 888. 814 aday üye olmak üzere 2.477.666 parti üyesi bulunurken, Ekim 1952'de (19. Kongre'de), 6.013.259'u asıl, 868. 886'sı yedek olmak üzere 6.882.145 parti üyesi bulunuyordu. Bu durum 19. Kongre'ye sunulan Merkez Komite raporunda şöyle tespit edilmekteydi:
      Bu gelişmenin nitelikle tamamlanmadığı çok iyi biliniyordu. Nitekim 19. Kongre'de bunlar tespit edilmiş ve bazı kararlar alınmıştı.       SBKP'nin 19. Kongre'sinde bu olumsuzlukları tespit etmesi, gerekli önlemlerin alınıp uygulandığı anlamına gelmemektedir. Özellikle Mart 1953'de Stalin'in ölümüyle birlikte ortaya çıkan yönetim boşluğu, alınan kararlardan sadece parti üye alım hızının azaltılması kararı uygulanmasına olanak tanımıştır.
      İşte bu ortamda, SBKP saflarında ortaya çıkan revizyonizm, önce Merkez Komite'de çoğunluğu sağladı ve daha sonra 20. Kongre yoluyla kendi tezlerini tüm SBKP tezleri olarak kabul ettirdi.
      Son tahlilde, SBKP'deki revizyonizm, ekonomide küçük-üreticiliğin varlığına dayanır. Sosyalist toplumun inşasının tamamlanmadığı koşullarda, sosyalizmle tam olarak bütünleşemeyen bu kesimler, siyasal planda, proletarya partisinin demir disiplinine ve sosyal planda, proleter enternasyonalizminin SSCB'ye getirdiği "azami fedakârlığa" karşı olmak durumundadırlar. Nazi saldırısının sanayi merkezlerinde yoğunlaşmasıyla verilen büyük işçi kayıpları, bu kesimlerden gelen parti üyelerinin ya da bu kesimlerin zihniyetine sahip üyelerin parti içinde çoğunluğu oluşturmasına yol açmıştır ve 20. Kongre'de revizyonizmin partiye egemen olmasının tarihsel temeli de budur.
      1953 yılı, genel olarak sosyalist ülkelerin yeni döneminin başlangıcı olarak ele alınabilir. Zaten SBKP içindeki gelişmelerin başlangıcı da 1953'e dayanmaktadır.
      1953 yılı sadece Stalin'in ölümüyle SBKP yönetiminde meydana gelen boşlukla ve proleter devlet otoritesinde bir zaaf ortaya çıkarmasıyla nitelenemez. Bu yıl, 1945 sonrasında, doğrudan savaş koşullarına göre biçimlendirilmiş ekonomik ve sosyal yapının yeniden düzenlenmesi ve "olağan" döneme özgü işleyişe yönelmeyle nitelenebilir. Bu, "soğuk savaş"a açılan Kore savaşının yaratmış olduğu ilişkiler içinde biçimlenmiştir. 1953 yılı, bu durumun getirdiği sorunların birikiminin en üst düzeye çıktığı yıldır aynı zamanda.
      II. yeniden paylaşım savaşı sonrasında, önce Doğu-Avrupa'da iktidarların Komünist partilerin eline geçmesi ve ardından Çin Halk Cumhuriyeti'nin kurulması, SSCB ekonomisi üzerinde, savaşın getirdiğinden çok daha fazla bir ağırlık yaratmıştır. Kızıl Ordu'nun Doğu-Avrupa'daki KP iktidarlarının temel gücü olarak bulundurulması, SSCB ekonomisi üzerindeki etkisi dışında, gerek savaş nedeniyle, gerekse emperyalist işgal nedeniyle yıkılmış ve geri bir ekonomiye sahip olan yeni halk iktidarlarının ekonomik inşa sorununun, tümüyle SSCB'nin kaynaklarından sağlanan olanaklarla çözülmesini gerektiriyordu. Bu ise, "tek ülkede sosyalizmin inşası" temelinde belirlenmiş bir ekonomik planlamanın, daha geniş ve yeni sorunlarla karşı karşıya kalmasını getirmekteydi.
      Öte yandan Doğu-Avrupa ülkelerinde, 1946-50 arasında SSCB'nin ekonomik ve teknik yardımıyla temel sanayi yeniden kurulmuş ve üretim önemli ölçüde geliştirilmiştir. Ancak bu uygulamanın bir yandan SSCB ekonomisi üzerindeki olumsuz etkilerinin ağırlaşması, diğer yandan tek tek ülkelerdeki iç kaynakların kullanımının gecikmesi üzerine, yeni düzenlemeler yapılmıştır. 1950'den itibaren, hemen hemen tüm Doğu-Avrupa ülkelerinde önemli değişiklikler ortaya çıkmasının nedeni budur.
      Temeldeki değişiklikler, öncelikle üst-yapısal değişikliklerle, özellikle de politik değişikliklerle birlikte ve bu değişikliklere paralel olarak gündeme gelmiştir. Hemen hemen tüm Doğu-Avrupa ülkelerinde 1949 yılı, 1945-48 arasındaki siyasi ilşkilerin değişmesi yılı olmuştur.Bu yıla kadar "anti-faşist halk cepheleri," yeni iktidarların örgütleri olarak bulunuyordu. Yeni iktidarlar ise, genel çerçevede bir "Halk Cumhuriyeti" olmak durumundaydı. Bulgaristan'da "Vatan Cephesi", Çekoslovakya'da "Ulusal Cephe", Polonya'da "Ulusal Birlik Cephesi", Demokratik Almanya'da "Ulusal Cephe", Romanya'da "Sosyalist Birlik Cephesi", 1949'a kadar bu ülkelerdeki siyasal iktidarın politik örgütleri olarak bulunuyorlardı. Ancak gelişmeler, bu "Cephe" iktidarlarının, uzun vadeli bir ekonomik ve sosyal düzenleme yapmada önemli bir zaaf taşıdığı görülmüştür. Ayrıca cephelerin sınıfsal bileşimi, kaçınılmaz olarak, emperyalizmin ekonomik ve sosyal müdahalesi için uygun bir zemin oluşturmaktaydı. Komünist Partileri, bu cepheler içinde, Kızıl Ordu'nun fiili varlığı koşullarında, etkin ve yönlendirici unsur olmakla birlikte, Kızıl Ordu'nun geri çekilmesiyle birlikte, bu etkinliğini yitirmesi bekleniyordu. Doğal olarak cephelerin, mevcut konumlarıyla, mevcut güç dengeleriyle ve mevcut yapılanışıyla sosyalizme doğru evrilebilecek bir "halk cumhuriyeti" dönemi için önemli bir engel oluşturacağı belirlenmiştir.
      Bu gelişmelerin somutluğu ise, komünist partiler ile sosyal-demokrat partilerin "birleşik" partiler haline dönüştürülmesi ve buna paralel olarak cephelerin, bu "birleşik" partilerin bir çeşit kitle örgütü haline getirilmeleri oldu. Bir başka deyişle, cepheler, siyasal iktidarın siyasal örgütü olmaktan çıkartıldı ve siyasal gücün "birleşik" işçi partisinde toplanması, yasal değişikliklerle gerçekleştirildi.
      Konunun biraz daha somutlaşması için, bu dönemdeki bazı gelişmeleri kısaca özetleyelim.
      Macaristan'da, Aralık 1944'de Komünist Parti, Sosyal-Demokrat Parti ve Küçük Çiftçi Partisi'nin bir koalisyonu olarak geçici hükümet kurulmuştu. İlk yapılan, toprak reformu oldu. Ekilebilir toprakların 1/3'ü topraksız köylülere dağıtıldı. Kasım 1945 seçimlerinde Komünist Partisi oyların % 17'sini alırken, Sosyal-Demokrat Parti %17'sini ve Küçük Çiftçi Partisi % 57'sini almışlardır. İki yıl sonra, 1947'de yapılan seçimlerde ise, Komünist Partisi halk meclisinde 100 üyelik kazanırken, Sosyal-Demokrat Parti 67 ve küçük çiftçi partisi 68 üyelik kazanmıştır. Sosyal-Demokrat Parti ile Komünist Partinin birleşmesi sağlanarak "Macaristan Sosyalist İşçi Partisi" oluşturuldu ve bu parti iktidarı tek başına oluşturmaya başladı. Bu tarihten itibaren, sosyalist ilkelere uygun olarak tarımın kollektifleştirilmesine ve sanayinin devletleştirilmesine başlanıldı. 1949 yazında tüm devletleştirmeler gerçekleştirilerek "Macaristan Halk Cumhuriyeti"nin kurulduğu ilan edildi. Bu andan başlayarak, Macaristan sanayi ve tarımında büyük düşüşler baş göstermeye başladı.
      Hemen hemen aynı tür gelişmeler, aynı tarihlerde diğer ülkelerde de ortaya çıkmıştır. Bulgaristan'da 1948 yılında Sosyal-Demokrat Parti Komünist Partisine katılmıştır. Polonya'da Polonya İşçi Partisi ile Polonya Sosyalist Partisi birleşerek Polonya Birleşik İşçi Partisi adını alırken, Çekoslovakya'da Çek ve Slovak Partileri SBKP türü birliğe kavuşturuldular. Demokratik Almanya'da kısmen daha özgün gelişmeler ortaya çıkmıştır. Komünist Partinin bu ülkede kitleler üzerindeki etkisi daha büyük olduğu için, Sosyal- Demokrat Parti ile birleşme 1946 yılında gerçekleştirilmiş ve Demokratik Almanya Cumhuriyeti 7 Ekim 1949'da kurulmuştur.
      Bu siyasal değişikliklerden sonra, her ülkede büyük ölçüde devletleştirmeler ve kollektifleştirmeler başlatılmıştır. İşte 1950 yılından itibaren sanayideki devletleştirmeler ve tarımdaki kollektifleştirmeler, ülkedeki tüm dengelerin köklü bir biçimde değişmesini getirmiştir. Toplumsal tepkilerin alabildiğine yoğunlaştığı bu dönem, Kızıl Ordu'nun anti-faşist askeri savaştaki zaferiyle iktidarların dönüştürülmesinin getirdiği bir özgünlükle nitelenebilir. Bir başka deyişle, iktidarın ele geçirilmesinden önce ortaya çıkan büyük çatışmalar, ayaklanmalar ve iç savaş durumları bu ülkelerde, bizzat Komünist Partilerin her yönden iktidarı ele geçirmesinden sonra ortaya çıkmaya başlamıştır. Komünist Partiler, iktidarın ele geçirilmesinden önce, diğer sınıflarla olduğu kadar burjuvaziyle de, kesin ve nihai bir mücadeleye girişmeksizin iktidar olmaları, bu kesin ve nihai savaşın, bu iktidar koşullarında meydana gelmesini kaçınılmaz kılmıştır. Ve buna bir de tarımın kollektifleştirilmesinin getirdiği küçük-üreticiliğin genel direnişi eklenecek olursa, 1950 sonrasındaki gelişmeleri anlamak daha kolay olacaktır.
      1950-53 arasında yeni siyasal iktidarların uygulamaları ve tüm faaliyetleri, esas olarak kitleleri ve diğer sınıfları "ikna" etme ve "uzlaşmaya" varma temelinde yürütülmeye çalışılmıştır. Ancak Komünist Partilerin, bu yöndeki çalışmaları, propaganda ve örgütlenme faaliyetleri gene de yeterli olmamıştır. Devletleştirme ve kollektifleştirmenin ilk yıldaki üretim artışları sağlaması, bir-kaç yıl sonra üretimde büyük düşüşlere dönüşmüştür. Üretimi artırmak için gerekli kaynakların yaratılması sorunu ile üretimdeki düşüşlerin birleşmesi, bu ülkelerin ekonomik inşalarını önemli ölçüde çıkmaza sokmuştur. Bunun üzerine genel ilkeler aynı olmak üzere, her ülkede çeşitli önlemler alınmıştır. Bu çeşitlilik aynı zamanda gelecek on yıllarda, her bir ülkenin farklı sorunlarla karşılaşmasının da temelini oluşturmuştur.
      İlk önemli gelişme Demokratik Almanya'da ortaya çıkmıştır. 1952-53 yılları arasında Federal Almanya'ya kaçanların sayısı yarım milyonu bulmaktaydı. Tüketim mallarında büyük bir açık bulunuyordu. Bunun üzerine parti (Sosyalist Birlik Partisi-SED) yeni kararlar aldı. Bu kararlara göre, mevcut üretim kapasitesinin kullanılması amacıyla üretim normlarının %10 yükseltilmesi söz konusu oldu. Yeni yatırım kaynakları için, özel girişimciler, esnaflar ve küçük-tüccarlar daha yüksek oranda vergilendirilmesi kararlaştırıldı. Temel tüketim mallarına % 40 zam yapılırken, kollektif çiftliklerin devlete teslim etmekle yükümlü oldukları ürün miktarları arttırıldı. Mayıs 1953'de alınan bu kararlarla birlikte, işçilerin gönüllü olarak üretimi arttırmaya yönelmeleri parti direktifi olarak belirlenmişti. Bu kararların üzerinden bir ay geçmeden, Haziran 1953'de çeşitli fabrikalarda grevler başlamış ve büyük mitingler düzenlenmeye girişilmişti. Parti alınan kararların değiştirileceğini ilan etmesine rağmen, grevler devam etmiş ve yer yer çatışmalar başlamış ve ayaklanma kısmi nitelikte baş göstermişti.
      Macaristan'da ise, aynı temel ilkelere bağlı olarak yapılan devletleştirme ve kollektifleştirme hareketi, üretimin savaş öncesi dönemin çok daha altında gerçekleşmesine neden olmuştu. Bu, asıl olarak küçük-burjuvazinin direnişinin ürünüydü. Ancak Macaristan'da 1953 yılında ortaya çıkan sorunlar, Demokratik Almanya'da olduğu gibi, hemen ayaklanma şeklinde gelişmemiştir. Bunun temel nedeni, 1953 yılında Macaristan'da "Yeni Rota" adıyla bir dizi düzenleme kararlarının alınmasıdır. Demokratik Almanya'daki gelişmelerden çıkartılan derslerle planlanan bu "Yeni Rota"nın gerekçesi, "ağır sanayimizin ve üretim malları sanayimizin gelişmesinin çok hızlı bir biçimde gerçekleştirilmesinde ve planlamada, ülkemizin ekonomik kaynaklarını ve gerçek olanaklarını göz önünde bulundurmak"tan söz ediliyordu. Böylece "ağırlığın ağır sanayiden tüketim malları sanayisine kaydırılmasına, halkın yaşam düzeyinin yükseltilmesine, tarımsal üretimin arttırılmasına, demokratikleşme ve parti ile kitleler arasındaki kopukluğun aşılmasına" karar verilmişti. Bunun somut sonucu ise, tüketim malları üretimi için, üretim malları üretiminden kaynaklar transfer edilmesi sonucu, I. kesimde büyük üretim düşüşlerinin ortaya çıkması ve kollektif çiftliklere katılmış olan küçük köylülerin, bunları büyük ölçüde ve hızla terketmeleri oldu. Bu durum, genel sosyalist ilkelerden temelli bir kopuş anlamına geliyordu. Bunun üzerine parti içinde başlayan tartışmalar uygulamanın kaldırılmasından yana olanlar ile devamından yana olan İmre Nagy ve çevresi arasındaki mücadele, ikincilerin partiden tasfiyesi ile sonuçlandı. (1955) Böylece, alınan kararların değiştirilmesinin gündeme geldiği aşamada 1956 Macaristan karşı-devrimci ayaklanması başladı.
      Polonya'da ise, aynı süreç, 1950 yılında üretim artışı sağlamak amacıyla, üretimin yoğunlaştırılmasını hedefleyen üretim yöntemlerinin fabrikalarda uygulamaya sokulmasıyla başlamıştır. Genel olarak "Taylorizm" diye yorumlanan, ama bu ülkede uygulamaya sokulduğu biçimiyle bundan önemli farklılıklar içeren üretim yöntemi, sanayi işçileri arasında büyük bir direniş ortaya çıkarmıştır. Bu direniş büyük ölçüde işe geç gelmeler şeklinde ortaya çıkıyordu. Bunun üzerine 1952 ortalarında, "sosyalist iş disiplinini" sağlamak amacıyla bir dizi yasa çıkartıldı. Bu yasalar, işe geç gelmeyi ücret kesintisiyle cezalandırılmasını öngörüyordu. [*1] Ancak uygulamalardan taviz verilmemesine rağmen direnişler azalmadığı gibi, işe geç gelmelerde azalmamıştır. Ve sonuçta Haziran 1956'da Poznan karşı-devrimci ayaklanması ortaya çıkmıştır.
      Çekoslavakya ve Bulgaristan'da, aynı dönemin sorunları, büyük ölçüde "azınlıklar" ya da "ulusal" sorunlar olarak ortaya çıkmıştır. Bulgaristan'daki kollektifleştirmeler sonucunda müslüman azınlıktan önemli sayıda insan Türkiye'ye göç etmiştir.
      Doğu Avrupa ülkelerinde görülen bu olaylar, büyük ölçüde ve temel nedenler açısından Ekim Devrimi'nden sonra SSCB'de meydana gelen olaylarla önemli benzerlikler taşımaktadır. Bu bağlamda, iktidarın nasıl ele geçirildiği belirleyici olmamaktadır. Ortaya çıkan gerçek, sosyalist önlemlerin, proletarya iktidarlarında önemli bir direnişle karşılaştığıdır. Ama bunu sadece emperyalizm ve karşı-devrimci iç güçlerin "ekonomik ve siyasal sabotajı" olarak ele almakta yanlış olacaktır.
      Lenin, çok açık biçimde, devrime kitlelerin bir bütün olarak bilinçli, yani devrimin niteliğini, amaçlarını ve kazanımlarını açık seçik olarak görüp bilerek katılma durumunda olmadıklarını ortaya koymuştur. Ekim Devrimi'nden sonra karşılaşılan sorunları irdelerken Lenin şöyle yazmaktadır:       1921 yılında NEP'i formüle ederken Lenin'in yaptığı bu belirleme, büyük ölçüde II. yeniden paylaşım savaşından sonra Kızıl Ordu'nun varlığına bağlı olarak proletaryanın iktidarı ele geçirdiği Doğu-Avrupa ülkeleri için de geçerlidir.
      "Yoksul ve hızla sefalete sürüklenmiş olanlar"ın proletaryayı desteklemiş olması, zaman içinde, yani proletaryanın iktidarının ilk yıllarında "yoksulluk ve sefaletin" azalması ya da hızının kesilmesi koşullarında, daha farklı bir özellik kazanmaktadır. Bir başka deyişle, iktidarın ele geçirilmesi arifesinde ya da ele geçirildiği anlarda, bu kesimlerin desteği, bir süre sonra daha farklı bir temel üzerinde oluşturulabilinmektedir. Bu yeni temeli belirleyen, bu kesimlerin sınıfsal konumları ve sınıf çıkarları olmaktadır. Proletarya gibi, üretim sürecinde kazanılmış niteliklere bağlı olarak, uzun vadeli ve evrensel amaçlarla mücadeleye katılma ve sürdürme yeteneği, bu sınıflar için geçerli değildir. Bu sınıfların ya da kesimlerin sosyalist iktidar koşullarında desteklerinin devam etmesinin yolu, kendi özgül sınıf çıkarlarının, bu iktidar tarafından korunup geliştirilmesinden geçmektedir. Ancak böyle bir yola girilmesi, sosyalizmin temel ilkeleriyle de çelişmeksizin olanaksızdır. Böylece bu kesimlerin proletarya iktidarlarına desteklerinin sürmesini sağlamak amacıyla, onların özgül çıkarlarının korunması yönünde yapılacak her uygulama, sosyalist ilkelerden bir uzaklaşma anlamı kazanmaktadır.
      Lenin, iktidarın ele geçirilmesinden sonra nüfusun çoğunluğunu küçük-burjuvazinin, küçük-üreticilerin oluşturduğu bir ülkede, yapılması gerekenin, bu unsurların proleter haline getirilmesi olduğunu belirtir.       Ancak Lenin'in belirttiği gibi, bu uzun vadeli ve zorlu bir görevdir. Bu alanda yapılacaklar, kendi içinde değişik ve zıt yönde etkiler yaratan sonuçlar doğurabilmektedir. Ekim Devrimi'nden sonra "yoksul ve hızla sefalete sürüklenmiş"unsurların durumunun önemli ölçüde değiştiğini ve bu değişimin sosyalizmin inşası açısından oldukça farklı sorunlar yarattığını Lenin şöyle belirtmektedir:       Görüldüğü gibi, iktidarın ele geçirilmesinden sonra yapılan ilk uygulamalar, kapitalizm koşullarında ortaya çıkan proleterleşme sürecini, mülksüzleştirmeden ayırmaktadır. Üretim araçlarının toplumsal ya da devlet mülkiyeti haline getirilmesiyle, mülksüzleşme sürecindeki köylüler ve kent küçük-burjuvazisi, "yoksulluktan" kurtulmaktadır. Ancak mülksüzleştirilmeksizin proleterleştirilmesinin de yolları bulunmadığı sürece, gelişme "orta köylülüğün" ve "orta burjuvazinin" gelişmesi olarak ortaya çıkmaktadır.
      Bunun getiriceği sorunun yaşamsal niteliğini Lenin şöyle ortaya koymuştur:       Sovyetler Birliği'nde Lenin ve Stalin dönemindeki sosyalist uygulamaların bu temel belirlemelerden ayrı olarak ele alınması, kaçınılmaz bir biçimde bir dizi yanlış değerlendirme ortaya çıkaracaktır. Doğu-Avrupa ülkelerinde, temel sosyalist ekonomi-politika ilkelerine bağlı olarak sosyalizmin inşasında üretim malları üretiminin geliştirilmesi esas alınmıştır. Ancak bu gelişim için gerekli işçiler, doğrudan eski rejimin ücret düzeyinin çok üstünde bir ücretle buralara çekilmiş köylülerden oluşturulmuştur. Sanayi proletaryasının, kapitalist üretim ilişkileri çerçevesinde köylülüğün mülksüzleştirilmesiyle oluşması, proletarya iktidarlarında, üretim araçlarının toplumsal mülkiyetinin gerçekleştirilmesi temelinde meydana gelmektedir. Bu da, proletaryanın evrensel sınıf özelliklerine sahip olmayan bir kitlenin işçi konumuna gelmesini getirmektedir.
      İlk bakışta, kapitalist anlamda mülksüzleştirme ile sosyalist anlamda üretim araçlarının toplumsal mülkiyetinin sağlanması, köylülüğün "mülksüzleştirilmesi" olarak aynı nitelikte olduğu görülmektedir. Ancak bunun tam olarak aynı olduğunu söylemek olanaksızdır.
      Tarım ve sanayideki çalışmalarda ödenen ücretlerin farklı olmasıyla köylülerin işçileştirilmesi, kesinkes kapitalizm koşullarındaki mülksüzleştirme yoluyla proleterleşmenin aynısı olmamaktadır. Özellikle kapitalizm koşullarında mülksüzleşen köylülerin proleterleşme sürecinde ortaya çıkan özel mülkiyete karşı tutumlar önem kazanmaktadır. Kapitalist ilişkiler içinde köylülük, mülksüzleşerek proleter haline geldiğinde, belirli bir süre eskisi gibi mülk sahibi olma amacına sahip bir küçük-burjuva olarak kalır. Nesnel olarak işçi olmakla birlikte, öznel olarak, zihniyet olarak, hâlâ bir küçük-burjuva durumundadır. Stalin'in "ayakkabıcı" örneğiyle açıkladığı bu durum, proletarya iktidarları koşullarında ortaya çıkan işçileşme açısından özel bir yere sahipdir.
      Ancak bunun tam olarak kavranılmaması ya da dikkate alınmaması, kaçınılmaz olarak proletaryanın niceliksel gelişmesine bakarak, proletarya iktidarının sınıf temelinin nüfus içinde arttığı belirlemesine ulaşılmaktadır. Gerçek ve evrensel boyutta proleter haline gelememiş unsurların "proleter" olarak tanımlanması ve giderek de bunların proletarya içinde çoğunluğu oluşturması, proletarya iktidarının içsel dönüşümü için maddi bir temel ortaya çıkarabilmektedir. Sonuç ise, gerçek sanayi proletaryası olamamış "proleterler"in "proletarya iktidarına karşı mücadelesi"dir. (Revizyonizmin en önemli maddi temeli de burada bulunmaktadır).
      Bu gelişmenin diğer boyutu ise, tarımsal alanlardaki uygulamalarla bağlantılıdır. Sanayide çalışmanın, tarımda çalışmaktan daha yüksek bir gelir düzeyi sağladığının görülmesi, kaçınılmaz olarak kırsal bölgelerden büyük bir kitlenin kentlere ve sanayi merkezlerine akmasını getirmektedir. Bu durum, sosyalist anayasayla güvenceye alınmış olan "herkesin bir işte çalışma hakkı" çerçevesinde, gelen her kişinin bir yerde çalışmasına olanak tanımaktadır. Böylece azalan bir kırsal nüfus ve azalan tarımsal üretim koşullarında, artan kent nüfusunun yarattığı bir beslenme sorunu ülkenin en temel sorunu haline gelmektedir. Kırsal göçün devlet gücüyle engellenmesi, yani kentlere yerleşmenin belirli kurallara ya da kotalara bağlanması, uzun dönemde seyahat özgürlüğünün önemli ölçüde ortadan kalkmasını getirebilmektedir. (Burjuva anlamda SSCB'deki "insan hakları ihlali"nin temeli budur).
      Diğer yandan, tarımsal üretim için alınmış tedbirler, kendi içinde yeni sorunlar ve yeni unsurlar ortaya çıkarmaktadır. Geniş ölçekli üretim ile ülkedeki tarım ürünleri gereksinmesinin karşılanamaması, kaçınılmaz olarak küçük-üreticilik sorununda değişik uygulamalara, dönemsel olarak, gidilmesini getirmektedir. Bu değişik uygulamalar, son tahlilde, küçük-üreticilerin ellerine geçen gelirin arttırılması ve buna bağlı olarak yaşam standartlarının yükseltilmesini amaçlamaktadır. Ancak küçük-üreticilerin ellerine geçen geliri arttırmak, aynı zamanda tarım ürünlerinin fiyatlarının da artmasını gerektirmektedir. Bu durumda da, yüksek ücret nedeniyle sanayi işçisi haline gelmiş kesimlerin, ücret artışı talebinde bulunmaları kaçınılmazdır. Ücretlerin artırılması ise, yeni yatırımlar için kaynak sorununu büyük ölçüde ağırlaştırmaktadır. Ama diğer yandan da, küçük-üreticilerin elinde sürekli biriken gelirler, ne sanayi ürünleri alımında, ne de temel tüketim malları alımında kullanılarak dolaşım alanına sokulamamaktadır. Böylece yüksek gelir sağlayan, ama bunları tüketemediği için artan bir birikime sahip olan küçük-üreticiler, tarımsal üretimi daha fazla artırma yönünde çaba göstermekten de uzaklaşmaktadırlar. Ellerindeki birikimlerin yeni yatırımları için kaynak olarak kullanılması "iradi" olarak sağlanamadığı ve tarımsal üretimde de gerekli artışlar gerçekleşmediği koşullarda, bunlara devlet gücüyle el konulması gündeme gelmektedir. Bu ise, ülke çapında bir bunalım patlak vermesini kaçınılmaz kılmaktadır.
      Sorunların çözümünde belirleyici olan proletaryanın niteliksel zayıflığı, kaçınılmaz olarak parti ile kitle arasındaki ilişkileri de bozmaktadır. Bunun sonuçları ise, partinin sosyalizmin inşasında devlet zoruna baş vurmaktan başka bir seçeneğe sahip olmaması durumudur.
      Diyebiliriz ki, sosyalizmin inşasında karşılaşılan ilk temel sorun, proletaryanın niceliksel artışı ile niteliksel zayıflığının paralel gelişmesi ve tarımsal üretim artışları ile sanayi yatırımları arasında bağlantı kurulamamasıdır. Bunlardan birincisi, ikincinin çözümünde dönemsel olarak belirleyici durumdadır.
      İşte bu temel sorun, bugüne kadar ortaya çıkmış çeşitli sorunların çözüme kavuşturulamamasının nedenlerini de açıklamaktadır.
      Bilindiği gibi, sosyalizmin inşasında, bir yandan üretim malları üretimine öncelik verilirken, diğer yandan kitlelerin maddi ve manevi gereksinmelerinin azami ölçüde doyumu esas alınır. Bu ikinci kısım doğrudan tüketim malları üretimi alanıdır. Ancak gerek üretim malları üretiminde sürekli gelişme sağlanması için, gerekse tüketim malları üretiminde sağlanan gelişmelerle gereksinmelerin doyumu, yatırımlarım sürekli olarak arttırılmasını gerektirir. Yeni yatırımlar ise, mevcut kaynakların yanında ek kaynakların devreye sokulmasını zorunlu kılar. İşte bu yeni kaynakların sağlanması, kaçınılmaz olarak, birikim sorunudur ve bu birikimlerin kullanılması demektir.
      Sosyalizmde temel birikim alanı kırsal bölgeler, yani tarımsal üretimdir. Bu kesimde ise, temel üretici unsur küçük-burjuvazidir. Dolayısıyla bu küçük-üreticilerin ellerindeki birikimin, sanayi ve tarım alanında gerekli kaynak olarak kullanılması gündeme gelmektedir. Ancak bu kesimlerin elindeki birikimlerin, ister sanayi de, ister tarımda kaynak olarak kullanılabilinmesi için "zor" kullanılamaz. Bu nedenle, onların ellerindeki birikimin kaynak haline getirilebilinmesi için, onların sanayi ürünlerine olan taleplerini artırmak gerekmektedir. Ve zaman içinde tıkanan, dolayısıyla gerçekleştirilemeyen de budur.
      Küçük-üreticiler, kapitalist toplumdan farklı olarak, sosyalist toplumda, üretimi sürekli artırarak, birikimlerini sürekli geliştirmek durumunda değillerdir. Proletarya diktatörlüğünün belirli bir döneminden sonra, üretim malları üretiminde, özellikle de tarımsal üretim için gerekli makine vb. malların üretiminde ilerlemeler sağlandıktan sonra, küçük-üreticilerin sanayi ürünlerine belli bir talebi ortaya çıkabilmektedir. Ancak ilk dönemde talep ettikleri sanayi ürünlerinin, zaman içinde çeşitlenmemesi, bu talebin giderek azalmasını getirmektedir. Dolayısıyla da bu üreticilerin elinde önemli bir birikim kalmaktadır. İktidarın sosyalist niteliği, sürekli artan birikimin er ya da geç devlet tarafından "zor"la alınması olasılığını ortaya çıkarmaktadır. Böyle bir olasılık karşısında, küçük-üretici, üretimini artırarak birikimini artırma yolunda ilerlememektedir. Öte yandan kapitalist anlamda bir mülksüzleştirme uygulamasına maruz kalmadıkları içinde, bu birikimlerini yitirmek durumunda bulunmamaktadırlar. Sonuç ise, bu üreticilerin elinde belirli bir birikim sürekli var olmakta ve üretim buna paralel olarak aynı düzeyde kalmaktadır. Oysa toplumun gelişmesi, artan bir tarımsal üretim gerektirmektedir.
      İşte bu koşullarda, küçük üreticiliğin sosyalist iktidarlarda, sürekli artan birikimin, er ya da geç, devlet tarafından elinden alınacağı "korkusu" önemli bir yere sahip olmaktadır. Gerek Ekim Devrimi'nden sonra uygulanan "savaş komünizmi", gerekse 1930 kollektifleştirmesi ve II. dünya savaşı koşullarındaki uygulamalar, bu "korkuyu" büyük ölçüde tarihsel bir temele oturtmuştur. Bu "psikolojik" engelin ortadan kaldırılması, partinin propaganda çalışmalarının esas kısmını oluşturmak durumundadır.
      Revizyonizmin revizyonunda, bu "korku", asıl olarak sosyalizmin inşasında yapılmış olan "hatalar" dan kaynaklandığı varsayılmış ve "Stalinizm"e karşı açılan kampanyalarla bu görevin başarılmasına karar verilmiştir. Böylece küçük-üreticilerin birikimlerini artırmak amacıyla tarımsal üretimi artırmaları için "uygun zemin" sağlanmak istenmiştir. İkinci olarak da, bu üreticilerin elde ettikleri fazla ürünü "pazar"da "serbestçe" satmaları sağlanarak, üretim artışının maddi bir birikim haline getirilmesi sözkonusu olmuştur. Böylece, pazarda kendi ürününü daha yüksek bir fiyatla satabilen küçük üretici, bu yolla sanayi ürünlerine ek bir talepte bulunacağı varsayılmıştır. Ama uygulamanın hiçbir sonuç vermediği birkaç yıl içinde görülmüştür.
      Uygulamanın istenilen sonucu vermemesinin temelinde, küçük-üreticiliğin sosyalist toplumdaki durumu ile toplumun genel durumu arasındaki ilişkinin doğru bir değerlendirilmesinin bulunmamasıdır. Bir başka deyişle, yanlış tahlillerle revizyonist bir kavrayışa ulaşılması, uygulamanın olumsuzluğunun temelini oluşturmaktadır.
      Küçük-üreticiliğin (ister kooperatifler ya da kolhozlar içinde örgütlenmiş olsun, ister bağımsız konumda bulunsun), sosyalizm koşullarında üretimi artırma yönünde hareket etmesi, kendisinin gelirleriyle elde ettikleri birikimin devletce elinden alınması endişesi ("korku"nun mülksüzleşme olarak kapitalist bir geçmişi bulunmaktadır), sosyalizmin inşasının ilk yıllarında yapılmış "hatalar"la ilintili değildir. Bu endişe, küçük üreticinin, genel olarak da küçük-burjuvazinin, ister kapitalizm koşullarında olsun, ister sosyalizm koşullarında olsun, her zaman devlet müdahalesine karşı oluşundan kaynaklanır.
      Lenin, bu konuya ilişkin olarak 1921 yılında şöyle yazmaktadır:       Dolayısıyla konuyu "Stalin'in uygulamalarına" bağlamak, yapılabilecek en temel hatalardan birisi olmaktadır. Çünkü bu yolla, NEP döneminde büyük çabalarla sağlanmaya çalışılmış olan devlet müdahalesinin benimsetilmesi uygulamalarının etkilerinin kırılmasına yol açmak durumundadır. Lenin'in devlet kapitalizmi yoluyla sosyalist devlet müdahalesinin koşullarını yaratma yönünde başlattığı ve Stalin tarafından kararlılıkla sürdürülen uygulamanın, böylesine etkisizleştirilmesi, gelecekte olduğu kadar, bugün içinde, sorunları içinden çıkılamaz duruma getirecektir ve getirmektedir. Bu aynı zamanda, bir bunalım anında devlet gücünün çözücü olarak kullanılmasını da engelleyecektir.
      Sosyalizmin inşasına ilişkin ikinci temel sorun, küçük-üreticilerin, küçük üreticiler olarak varlıklarına dayanarak tarımsal üretimin artırılması yönünde çaba gösterilmesi için "pazar" ilişkilerine güvenilmesi sonucu, tarımsal üretim ile sanayi yatırımları arasında bağlantı çabalarının getirdiği başarısızlığa ilişkindir.
      Teorik olarak konuşulduğunda, tarımsal üretim yapanların (bunların küçük-üreticiler ya da sovhoz/kolhoz tarafından gerçekleştirilmesi önemli değildir), elde ettikleri gelirle sanayi ürünleri satın alarak, bu ürünleri üretim sürecine geniş çaplı sokarak tarımsal üretimi artırması olanaklıdır. Ancak bu noktada, geri bir tarımsal ekonomiye sahip bir ülkede, tarımın geliştirilmesi ve tarım çalışanlarının gelirlerinin yükseltilmesi gerektiği unutulacak olursa, bu teorik belirlemenin hiçbir değeri kalmadığı görülecektir. Nitekim, teorik olarak ortaya konulan bir sorun, SSCB deneyiminde olduğu gibi, Doğu-Avrupa deneyiminde de, uzun dönemde çözümlenememiştir.
      Herşeyden önce, sanayi ürünlerine kırsal alanlardaki nüfusun talebi esas olarak tarım araçları, tarımsal diğer girdiler düzeyinde ele alındığında, üretim malları üreten sektörün, makineleştirilmiş bir tarımsal üretim koşullarında, sürekli bir talep sahibi olacağıaçıktır. Ancak tarımsal toprakların niceliksel sınırları ile verili bir toprak parçası üzerinde gerçekleştirilebilecek yatırım miktarının sınırları, bu talebin belirli ölçülerde artmasına rağmen, uzun dönemde aynı oranda gerçekleşmesine olanak tanımaz. Dolayısıyla, genişletilmiş bir üretim koşullarında, üretim malları üreten kesimde sürekli bir artış gerçekleşirken, bunlara olan talebin sınırlı kalması, bir süre sonra, üretimde fazlalık yaratarak, ya üretimin durmasına neden olacaktır ya da önemli ölçüde kaynak israfına yol açacaktır. Bu koşullar altında sosyalist planlama belirleyici durumdadır.
      Eğer sosyalist planlamanın belirleyiciliğinden yararlanılamazsa, yapılabilecek tek şey, üretim malları üretimindeki kapasitenin yaratacağı ürünlerin dış "pazar"lara satılmasıdır. Bu durumda ise, dünya kapitalist ticaret ilişkilerinin içine girmekten kaçınmak, hemen hemen olanaksızdır.
      Merkezi planlamayla, tarımsal talebin sınırlılığı oranında, buna ilişkin ürünler üreten fabrikaların, başka ürünler üretilmesinde kullanılması olanaklıdır. Böylece, stokların birikiminin getireceği sonuçlardan bu şekilde kurtulunduğu gibi, kapitalist dünya ticaret ilişkilerine girme zorunluluğundan da kurtulunabilinecektir. Ama bunun için de, bu ürünlerin üretildiği birimlerin, kolayca başka ürünler üretmeye dönüştürülebilir olması ve işçilerinde bu dönüşüme uyum sağlayabilecek nitelikte bulunması zorunludur. Bunlardan ilki, doğrudan fabrika sistemine ve fabrika teknolojisine bağlıyken, ikincisi doğrudan işçilerin çokyönlü eğitimine, yani sosyalist poli-teknik eğitime bağlıdır.
      Gerek SSCB'de, gerekse diğer sosyalist ülkelerde, üretim malları üreten sanayi ile tarımın sanayi ürünleri talebinin eşitsizliği koşullarında ortaya çıkan sorunlar, görüldüğü gibi, merkezi planlamanın gücünden yararlanarak çözümlenmesi olanaklıdır. Fabrikaların teknik donatımının çokyönlü üretime göre düzenlenmesi ve buna uygun olarak poli-teknik eğitimin gerçekleştirilmesi gerekmektedir. İkinci olarak, yeni tekniklerin kullanımı ile, bilimsel gelişmelerin ışığında, tarımsal üretim artışını sağlayacak yeni makinelerin ve girdilerin üretilmesi sağlanabilinmelidir. Bu durum kaçınılmaz olarak ürünlerde bir çeşitlilik yaratacaktır. Ancak kapitalist anlamda "ürün çeşitliliği" ürünlerin biçimsel değişiklikleriyle gerçekleştirilmesi sözkonusu değildir. Yine de sosyalist temelde üretimin geliştirilmesi, tüketiciler için "seçme özgürlüğü" sağlayacak boyutlarda çeşitli ürünler ortaya çıkaracaktır.
      Bununla birlikte, doğrudan tarımsal üretim için girdi olarak ürün üreten fabrikaların, kendi içlerinde genişlemesi ve üretim artışları sağlaması, araçsız bir tarzda tarım ürünlerinin artırılmasını getirmeyecektir. Bu nedenledir ki, üretim malları üreten sektörlerin, belli tüketim malları üreten kesimler için girdi üretmesinin ötesinde, kendi içinde ürün çeşitliliğini de esas alan bir yönelim içinde bulunması gereklidir. Tarımsal üretimin büyük ölçekli üretim olarak genişletilmesi ve tümüyle bu hale getirilmesi hedefi, kollektifleştirmenin daha ileri boyutlara çıkartılmasını, her aşamada gerektirecektir. Bunun ise, doğrudan küçük-üreticiliğin tasfiyesini getireceği açık bir gerçektir. Bunun "zor" yoluyla gerçekleştirilemeyeceği de, kesin gerçeklerden birisidir ve temel ilkeler olarak vardır.
      Bir yandan küçük-üreticilere ve kolhozlara özerklik tanıyarak, kendilerinin üretimi artırmaları yönünde teşvik edilmeleri söz konusu olduğunda, özerkliğin varlığı, bu üretim artışıyla sağlanan ek gelirlerin ulusal üretimin artırılması için kaynak olarak kullanılması konusunda başlı başına bir sorun oluşturmaktadır. Eğer, kentlerde, ki yaşam standartlarına benzer ya da yakın bir düzey kırsal bölgelerde oluşturulamamışsa, bu ek gelirin, ulusal üretimin arttırılması için kullanılması hemen hemen olanaksız olmaktadır. Kentlerdeki tüketimin, önemli ölçüde gıda ürünlerine yönelik olduğu ölçüde, kırsal bölgelerin bu açıdan kentlerdeki tüketim düzeyini tutturamayacakları, önsel olarak açığa çıkmaktadır. Bu durumda da, artan tarım ürünleri koşullarında artan köylü gelirlerinin, belirli bir süre sonra "ikna" yoluyla ulusal üretime kaynak olarak transfer edilemediği sürece, "zor" yoluyla alımı, kaçınılmaz bir çözüm olarak ortaya çıkacağı, bir süre sonra görülmektedir. Dolayısıyla, bu tür özerklik ve maddi teşvik yoluyla üretimin artırılmasının yolu, kendi içinde yeni sorunlar üretmeksizin var olamayan ve zaman içinde mevcut sorunları ağırlaştırmadan edemeyen bir çözüm yolu durumundadır.
      Ancak tarım kesiminde çalışanların yaşam düzeylerini, tüm diğer nedenlerden bağımsız olarak, kentlerdeki yaşam standartlarına yakın bir düzeye ulaştırmak, sosyalizmin hedefleri içindedir. Bunun gerçekliği kent ile kır arasındaki çelişkinin ortadan kaldırılmasıdır. Ama SSCB'de uzun zamandır kent-kır çelişkisinin ortadan kaldırılmasına yönelik adımlar atılmadığı da bir gerçektir. Kırsal alanlardaki yaşam standartlarının yükseltilmesi ya da tümüyle değiştirilmesi, sosyalizmin inşasında belirleyici bir yere sahip olmaktadır. Ancak bu değişikliğin, nihai amaç açısından nasıl yürütüleceği, kesinkes, kırsal alanların pazar ilişkilerine açılmasını dışlamak zorundadır. Aynı şekilde, kolhozların daha fazla özerkleştirilmesiyle kırsal yapıların değiştirilmesi de, uzun dönemde ek sorunlar yaratan bir uygulama durumunda olduğu unutulmamalıdır.
      Sorun, kırsal alanlarda yeni yaşam tarzının ortaya çıkarılması sorunudur. Aynı şekilde, kentlerdeki yaşam tarzının da mevcut dinamiklerle geliştirilmesi ve sistemleştirilmesi gerekmektedir. Bu kapitalist anlamda bir "tüketim toplumu" yaratmak demek değildir. Bu, sosyalist anlamda, kitlelerin maddi ve manevi gereksinmelerinin azami ölçüde doyumunu sağlayan ve böyle bir temelde gelişen bir yaşam tarzı olmak durumundadır.
      Bunların dışında en önemli sorunlardan bir diğeri de, sanayi proletaryasının bir bütün olarak yaşam tarzında meydana gelen dengesizliklerdir.
      Özellikle SSCB'de görülen ve zaman içinde diğer sosyalist ülkelerde ortaya çıkan sorunların başında, sanayi proletaryasının üretim sürecine ilişkin sorunları gelmektedir. Çalışma koşullarında olağanüstü iyileştirmeler sağlanmasına karşılık, bireylerin tek bir üretim dalında, tek bir ürün üretimine bağlılıkları keskinleşmiştir. Bu durum, işçilerde önemli bir "yabancılaşma" olgusu ortaya çıkarmıştır. Bu olgu, işçilerin, işe ve ürüne yabancılaşması yanında, toplumsal mülkiyete de yabancılaşmasını getirmiştir.
      SBKP'nin revizyonist teorisyenleri, bu olguyu şöyle dile getirmektedirler:       Sosyalizmin inşasının ilk yıllarından itibaren, özellikle yeni sanayi proletaryası düzeyinde ortaya çıkan bu "yabancılaşma" olgusunun, revizyonist tarzda ele alınışı, kaçınılmaz olarak bu olguyu var ettiği gibi, derinleştirmesine de neden olacaktır. SBKP 20. Kongre'sinde, Kruşçev, bu olgunun doğrudan "Stalin despotizminin ürünü" olarak değerlendirmesi, revizyonizmin sorunu kavramadığını gösteren en önemli olgudur. Bir başka deyişle, 20. Kongre'de, tıpkı günümüzde olduğu gibi, işçilerin "yabancılaşma" olgusu doğrudan bilinçli bir uygulama tarafından ortaya çıkarıldığı varsayılmıştır.
      Oysa Lenin, daha 1918 yılında, üretim süreci ve dağıtım alanlarında "sayım ve denetim"in önemini açıkça belirtmiştir: Lenin bir yandan, üretim sürecinin kaçınılmaz ve zorunlu özelliklerinden uzaklaşılmasına karşı mücadeleyi önerirken, diğer yandan da üretim sürecinin devlet tarafından denetlenmesine karşı direnişe karşı amansız bir mücadele önerir. Ve ancak bu mücadeleyle "üretimin işçilerce düzenlenmesine" geçilebileceğini belirtmiştir.
      Bilindiği gibi, kapitalizm koşullarında üretici güçlerin gelişmesine paralel olarak, üretim, artan oranda toplumsallaşmıştır. Büyük ölçekli üretim, sanayi ve tarımda, "birleşik eylem" doğurmuştur.       Engels, bir başka yerde, fabrikalardaki üretim sürecinin niteliğini şöyle açıklamaktadır:       Lenin, bu belirlemelerin ışığında, "emekçi kitlelerin kitle toplantılarında kabarıp coşan ... demokrasi ruhu ile çalışma sırasındaki demirden disiplini ve tek kişinin ... iradesine ... kesin itaati birleştirmeyi" [12] öğrenmek gerektiğinden söz eder. Lenin, bu belirlemeleri yaparken, üretim sürecinin kaçınılmaz "otorite"sini esas almaktadır. Dolayısıyla iradi olarak, anti-otoriter ya da "demokratik" bir yönetim üretim sürecinin niteliğini bozacaktır. Bu nedenledir ki, üretim sürecine ilişkin olarak ortaya çıkan "özerklik" anlayışları, genel bir sapma niteliğindedir ve anarşist bir eğilimi ifade eder.
      İşte, Lenin'in ortaya koyduğu gibi, üretim sürecinin bizzatihi doğasında bulunan "otorite", "disiplin" olgusu, yeni sosyalist proletarya düzeyinde önemli bir aşınmaya uğratılmıştır. Revizyonizmin ideolojik tezleriyle, bu aşınma, giderek gelişmiş ve geldiği noktada "işçilerin yönetime katılması"nın revizyonist terkibine ulaşılmasını sağlamıştır. Bu da, kaçınılmaz olarak, üretim sürecinin zorunlu "otoritesi" ile işçilerin "istemi" ve "politik kararları" arasında bir çatışma doğurmak durumundadır. Bu çatışmanın "iradi" yanının ağır bastığı koşullarda, üretimin aksaması ve giderek durmasıkaçınılmazdır. İşçilerde ortaya çıkan "isteksizlik", "ilgisizlik", hep bu durumun ürünüdür.
      Revizyonizmin "yabancılaşma" tezinin, yeni proletaryanın durumu ile tek üretim dalında tek ürüne bağlı olarak çalışmanın ilişkisi bir yana bırakılmasına dayanır. Dolayısıyla "yabancılaşma" olgusunu güçlendirmekten başka bir işe yaramaz. Üretim sürecinin, proleter devlet ve proletarya tarafından denetimi (yukarıdan aşağıya ve aşağıdan yukarıya) ile üretim sürecinin bizzatihi kendisinin işçileri "denetlemesi" ve "disipline etmesi" birbirine karıştırılmamalıdır. Revizyonizm 1956 sonrasında, bu sorunu aşmanın yolunu, proletarya devletinin "halkın devleti" haline dönüştüğünü ilan etmekten geçtiğini sanmıştır. Böylece sorunun yıllar ötesine yayılmasını sağlamıştır. Oysa, bu olgu, "ancak özel mülkiyet ve bizzat işin kendisi ortadan kalktığı zaman ortadan kaldırılabilir". [13]
      Sanayi proletaryası düzeyinde esas olmak üzere, ortaya çıkan ikinci sorun, bilimsel ve teknolojik gelişmeye uygun olarak, işçilerin niteliklerinin yükseltilememesi sonucu, kalifiye emek ile kalifiye olmayan emek arasında farkların büyümesidir.
      Verili bir evrenin gerektirmiş olduğu niteliğe sahip olmayan işçilerin, bilimsel ve teknolojik gelişme sonucu, sanayide meydana gelen gelişmelere göre geri kalmaları, sosyalist ülkelerde yeni tür "kalifiye olmayan emek" ortaya çıkarmıştır. Öte yandan da, bilimsel ve teknolojik gelişmenin üretime uygulandığı koşullarda, üretim sürecine katılmak durumunda bulunan yeni işçiler ise, daha başlangıçta, bu gelişmenin gerektirdiği niteliğe sahip olarak üretime katılmaktadırlar. Böylece eski-kıdemli işçi ile yeni-deneyimsiz işçi arasında nitel farklılıklar, bilimsel ve teknolojik bilgi aracılığıyla deneyimin geri kalmasına ya da geriye itilmesine neden olmaktadır. Yeni tür "nitelik", eski-kıdemli işçilerin verimsiz hale gelmesine neden olurken, yeni işçilerin bunlarla uyumsuzluğunu da getirmek durumundadır. Bu ise, üretim sürecinde birlikte var oldukları koşullarda üretim düşüşlerine yol açması kaçınılmazdır. Doğrudan, işçilerin poli-teknik eğitiminin sürekli kılınmasıyla çözümlenebilecek bu sorun, genel toplumsal eğitim sisteminin işleyişiyle çözümlenmeye çalışılmıştır. Oysa, genel eğitim, bir yandan sosyalizmin koşullarına uyum sağlayamaz hale gelmiştir, diğer yandan sadece yeni yetişen işçileri eğitebilmektedir.
      Üçüncü sorun, her düzeyde temel tüketim mallarının sabit fiyatları ve konut, sağlık, eğitim vb. alanlarda gereksinmelerin bedelsiz karşılanmasına bağlı olarak,işçilerin ellerine geçen gelirlerini tüketememelerine ilişkindir. Doğal olarak, bu durum, işçilerde "gereksiz yere çalıştıkları" şeklinde bir düşüncenin doğmasına neden olmaktadır.
      Özellikle kalifiye emek sahibi işçinin gelirlerinin hemen hemen yarıya yakın kısmı (kimi durumlarda bu, ücretinin % 70'ine kadar çıkabilmektedir) tüketememektedir. Böylece artan bir birikim ve artan bir tüketim eksikliği ortaya çıkmaktadır. Ekonominin merkezi planla eşit ve uyumlu gelişmesi ile bu fazla gelirin yarattığı yeni tüketim malları talebi arasında bir çelişki ortaya çıkmış ve gelişmiştir. Bunun sonucu olarak da, temel tüketim malları, işçiler için, devletin karşılamak zorunda olduğu bir "hak" haline gelerek, bireysel tüketim konusu olmaktan çıkmıştır. Bu ise, büyüyen birikim koşullarında, bu ürünlerin aşırı ve gereksiz tüketimine neden olmaktadır. Doğal olarak da, artan bu tüketim karşısında merkezi yönetim, bu ürünlerin üretiminde yetersiz kalmak durumuyla karşı karşıyadır.
      Öte yandan, aynı birikim, ya da ücretlerin tüketilememesi, henüz geniş ölçekte üretilemeyen, genellikle yerel düzeyde "özel girişimciler"ce üretilen ürünlere büyük bir talep yaratmaktadır. Büyük ölçekte üretim konusu olmayan ve merkezi planlama açısından böyle bir üretimin yapılmasının eşitsizlik yaratacağı tespit edilmişken, küçük-ölçekli üretimin ürünlerine yönelik bu talep, kaçınılmaz olarak, bu ürünlerin karaborsasına ve spekülasyonuna yol açmaktadır. Bu durumda sosyalist devletin, doğrudan doğruya pazar ilişkileri içinde belirlenen bir tüketim talebini esas alarak, buna uygun üretim planlaması yapması da olanaksız durumdadır. Çünkü, büyük ölçekli fabrika üretimi, bu türden "pazar" ilişkileri içinde dalgalanan bir talebe bağlı olarak üretimini düzenleme olanağına sahip değildir. Zaten kurulu sanayinin yönetim sistemi de, salt "pazar" açısından değil, genel planlama açısından da esnek bir üretim yapısına sahip değildir. Bu nedenle de, "pazar"da ortaya çıkan talebin karşılanması için, revizyonizm iki yola başvurmuştur. Birinci yol, bu tür tüketim ürünlerinin üreticisi olan küçük-üreticilere, özel girişimcilere ve yerel kooperatiflere "pazar"a daha çok ürün getirmeleri amacıyla "destek" sağlanmasıdır. İkinci yol ise, bu tür ürünlerin, ilk planda diğer sosyalist ülkelerden, daha sonra emperyalist sistemdeki ülkelerden ithal edilmesidir.
      Birinci durumda, bir süre sonra küçük-üreticilerin ve özel girişimcilerin ellerinde büyük bir birikim ortaya çıkabilmektedir ve bu birikim koşullara bağlı olarak "sermaye" haline dönüşebilme durumundadır. Ve fiyatların, "pazar"da spekülatif tarzda belirlenmesi, işçi gelirlerinin büyük bir kısmının buralarda tüketilmesini sağlayarak, temel tüketim mallarına olan talebi de düşürmek durumundadır. İkinci durumda ise, ithalat sorununun getirdiği "döviz" sorunu ortaya çıkacaktır. Emperyalist sistemdeki ekonomik buhranların şiddetlenmesine paralel olarak, bu tür bir dış ticaret rejimi, kaçınılmaz bir biçimde "döviz" ticaretine yol açmak durumundadır. Bu da sosyalist ülkelerin ürünlerini, salt böyle bir ithalatı karşılamak için düşük fiyatlarla dünya pazarlarına sürülmesini getirmektedir. Üretim maliyetlerindeki farklılıklar, böyle bir işleyiş içinde, sosyalist ekonomilerin büyük kayıplara uğramasına neden olacağı da açıktır.
      Aynı olgu, merkezi planlama üzerinde de, bu tür esnek bir talebe sahip tüketim malları üretimi için yatırımlar yapılması yönünde büyük bir baskı oluşturmak durumundadır. Bunun somutluğu ise, sosyalist planlamanın temel ilkelerinden uzaklaşmaktır. Partinin ve proleter devletin yarattığı ya da sistemli hale getirdiği dinamik bir yaşam tarzıyla yönlendirilebilinecek olan bu tür tüketim eğilimi, eğer "pazar"a tabi kılınırsa ve bu yolla özel girişimciliğin üretimine bağlı hale getirilirse, sonuç, sosyalist ilkelerden tam bir kopuş olmasa bile, bunların büyük ölçüde işe yaramaz hale gelmesi olacaktır.
      Yine de meydana gelebilecek sorunlar bunlarla da sınırlı değildir. Bu yol izlendiğinde, kentlerde küçük özel girişimcinin, kırlarda, özellikle sebze ve meyva üreticisi küçük-köylünün elinde büyük bir "sermaye" birikimi ortaya çıkacak olması, bir dizi yeni sorun yaratmadan edemez.
      Dördüncü sorun, sosyal yaşamın yeniden üretilememesinin getirdiği sorunlardır. Genellikle "aile sorunu" olarak revizyonizm tarafından sınırlandırılan bu sorunlar, Ekim Devrimi'nin ilk gününden itibaren, hemen her düzeyde ailenin ekonomik belirlemelerde birim olarak alınmaması ile ailenin geleneksel tarzda varlığını sürdürmesi arasındaki çelişkinin çözümlenememesinin ürünüdür. Kapitalizm koşullarında ailenin sürekli çözülmesi ve dağılması olgusunun olumsuzluklarını öne çıkararak sorunun ele alınması, zaman içinde önemli bir toplumsal sorun yaratmıştır. Bu sorun da, asıl olarak, gençlik sorunudur.
      Kapitalizmin yarattığı koşullardaki aile ilişkisini Engels şöyle tanımlamaktadır:       Bu olgu, "ailenin çözülmesi" olgusu olmakla birlikte, bunun büyük ölçekte üretimi, doğrudan fabrika sistemi tarafından yaratılmaktadır. Nitekim günümüzde, ABD'de en yaygın ilişki biçimi, böyle bir "aile çözülmesi" üzerinde ortaya çıkmıştır. SSCB'de ise, daha Ekim Devrimi'nin ilk gününden itibaren, tüm ekonomik ilişkilerde ailenin değil, bireylerin, kadın ve erkek üretici bireylerin esas alınmasıyla, böyle bir çözülmenin yaratacağı ve yarattığı koşullara karşı önlemler alınmıştır. Örneğin, büyük kentlerde, doğrudan aileye konut verilmesi yanında, tek tek bireylere oda verilmesi uygulaması, bu konuda en tipik örnek durumundadır. Bu, kendiliğinden ve kaçınılmaz olarak ortaya çıkan bir sürecin bilinçli ve denetimli hale getirilmesinden başka bir şey değildir. Kapitalizm koşullarında, çalışabilir çocukların, kendi öz yaşam sürecinde, kendi kendine ve kendi toplumsal ilişkileriyle ortaya çıkan, dolayısıyla belli bir "doğallık" içeren aile bağlarından kopuş, SSCB'de çocukların belli bir yaştan sonra kaçınılmaz olarak elde etmek durumunda oldukları "yasal haklar"la birlikte ortaya çıkmaktadır. Böylece, ailenin çözülmesi kendiliğindencilikten kurtarılmakta, tekleşmeye gidiş yeni ailelerin oluşturulmasıyla bütünleştirilmektedir. Bu da, yeni sosyalist yaşam tarzının sürekli ve yeniden üretilmesinin güvenceye alıması demektir.
      Kapitalizm koşullarında, sosyalist devrimin nesnel koşulları en olgun hale gelmişken, yeni toplumsal ilişkilerin yaratılamamasının getirdiği bunalım, insanlar arasındaki ilişkilerde "sevgi" nin giderek ortadan kalkmasına, "sevgi" duyusunun yitirilmesine ve insanlar arası ilişkinin "emek" dışı değerlere, parasal değerlere indirgenmesine yol açarak, insani tüm değerlerin yok olmasına yol açmaktadır. Çocuk büyütme, yani insanın kendisini yeniden üretimi, giderek sınırlı bir yaş grubunun çocuklarına duyulan bir "sevgi" ile yer değiştirmektedir. Böylece, birlikte üretme koşullarında ortaya çıkan çeşitli insani duyuların bulunmadığı bir topluluk ortaya çıkmaktadır. Bu olgu, giderek bireylerin kendilerini, en doğal ve en kaçınılmaz alanda bile, "toplumsal varlık" ve "birlikte üreten insan" olmaktan çıktıkları ya da böyle oldukları şeklinde bir bilincin oluşmasına da yol açmaktadır. Çocuk sahibi olmak, tek tek bireyler için bir amaç olabilmektedir. Çocuk sevgisi, toplumsal insan duyusu olmaktan çıkmaktadır.
      SSCB deneyiminde ise, tüm bu gelişmelerin sorunları, tüm toplum tarafından üstlenilmiş durumdadır ve yasalarca güvence altına alınmış koşullarda ele alınmak durumundadır. Yasal güvenceler, bir yerden sonra, aile yaşamının belirli bir evresinden sonra bu "hakların" kullanılmasını zorunlu hale dönüştürerek, süreci istemsel olarak, aile dışına doğru yöneltmektedir. Bir başka deyişle, bireyler, aile içinde yaşadıkları sürecin ürünü değil, belirlenmiş ve tanımlanmış bir ilişki ağı içinde, "dışsal bir güç" aracılığıyla yaşatıldıklarını düşünecekleri bir ortama itilmektedirler. Bu "dışsal güç", "kamu gücü" olarak devlettir, sosyalist devlettir. Dolayısıyla, en azından bu alanda, devlet ile bireylerin dışlaşması ortaya çıkabilmektedir. (Bireylerin kendi öz devletlerine yabancılaşması olgusu.)
      Sosyalist üretim ilişkileri temelinde, sosyalist toplumsal yaşamın sistemli ve düzenli hale getirilmesi ve de yeniden üretilmesi, bu alanda önemli bir sorun olarak ortaya çıkmaktadır. Kapitalizmin kaçınılmaz ürünü olan ailenin çözülmesi koşullarında, iktidarı ele geçiren proletarya, bu kaçınılmazlığı, toplumsal mülkiyet ilişkileri içinde düzenlemek durumundadır. Tıpkı küçük-üreticilerin kapitalizm koşullarında mutlak olarak mülksüzleştirilmesinin, proleter iktidar koşullarında, toplumsal mülkiyet ilişkileri içinde ortadan kaldırılması gibi. Ve bilindiği gibi, küçük-üreticiliğe ilişkin bu uygulama, bir süre sonra bunların orta-köylü kategorisine yükselmelerini getirebilmektedir. Aynı şekilde, sosyalist önlemler, bir yerden sonra ailenin "çözülmesi" sürecini yavaşlatmıştır. Özellikle kentlerde, işçi ücretlerinin belirlenmesinde "bakmakla yükümlü olduğu aile ferdi sayısı" ölçüt alınması ya da gelirlerin önemli ölçüde bireysel olarak tüketilememesi, üretici niteliği kazanmış çocukların yasal haklarından yararlanmalarını gereksiz hale getirebilmektedir.
      Sosyalist ülkelerde, çocuk ve aile ilişkileri, kendi nesnel gerçekliği içinde ele alınmaması sonucunda, önemli bir "gençlik sorunu" ortaya çıkmıştır. "Batı gençliğinin özgürlüğü ve bunun yarattığı yaratıcılık" yanılsaması, bu sorunun çözümünde çıkış noktası olarak ortaya çıkmaya başlamıştır.
      Kapitalizm koşullarında, çalışan çocuk (genç), ailesiyle ilişkilerini sınırlı-parasal ilişki düzeyinde sürdürebilmekte, kendisi için yeni bir yaşam ilişkisi yaratabilmektedir. Ama sosyalist ülkelerde böyle bir ilişki alanı bulunmadığı için, çocuk (genç), kaçınılmaz olarak toplumsal yapının gözenekleri arasında "yeni" ilişki arayışına gitmektedir. Bu arayış da, kaçınılmaz olarak "batı gençliği"nin yaşam tarzının "dışsal ve görüntüsel" taklidi olmak durumundadır.
      Revizyonizm ise bu sorunu sınırlandırılmış bir "aile" sorunu olarak ele almakta ve "ailenin korunması" perspektifiyle çözmeye çalışmaktadır. Bunun hiçbir çözücülüğü olmadığı gibi, toplumsal ilişkilerin gözenekleri içinde oluşan "batı taklidi" ilişkilerin yayılmasına hizmet etmektedir.
      Beşinci sorun, siyasal yönetim ve karar almaya ilişkindir. Partinin yapısal olarak revizyonist tarzda biçimlendirilmesi, işçilerin partiden uzaklaşmasına neden olmuştur. Üretim sürecine proletarya iktidarı koşullarında katılan yeni işçilerin niteliği ile kapitalizm koşullarında üretim sürecine katılan işçilerin niteliği arasındaki farkı kabul etmeyen, birincilerini "yeni tip proletarya" diyerek yücelten revizyonizm, burjuva anlamda bir "demokrasi" ile sorunları çözümleyebileceğini varsaymaktadır.
      Leninist parti yapılanışı ile sovyet tipi devlet yapılanışı arasında 1920'lerde var olan uyum, 1956'dan sonra, hızla bozulmuştur. SSCB'nin "Birlik Anlaşması"nın içerdiği biçim, açık biçimde sovyetik devlet yapısının parti yapısından, iktidarın ele geçirilmesini hedefleyen bir parti yapısından "adapte" edildiğini düşünmek, yapılan en önemli hatalardan birisi olmaktadır.
      Gerçeklikte, Leninist parti yapısı, yüzyıllık bir halk ve proletarya mücadelesinin deneyiminin yoğunlaşmış bir ifadesidir. Toplumsal ilişkilerin olduğu kadar, ekonomik, siyasal, kültürel ilişkilerin ve de askeri ilişkilerin bütünselliğini içeren, bu alanlarda alternatifler üreten ve buna bağlı olarak mücadeleyi yasadışı olarak yürütmeyi başaran bir parti yapısının, sosyalist inşayla ortaya çıkan yapıya uyumlu olmadığını varsaymak, ancak tarih bilincinden ve tarihin materyalist kavranışından uzaklaşmakla olanaklıdır. Bir başka deyişle, revizyonist parti anlayışı, Leninist parti anlayışı yerine ikame edilerek, mevcut sosyalist toplumsal ilişkilere uymadığı ileri sürülmüştür.
      Marksist-Leninist partinin "demokratik olmadığı", sosyalist inşanın istemlerine ve yönetime katılmasına elverişli bulunmadığı yönündeki tüm tezler ve bunların yeni revizyonu, gerçeklikte, revizyonist parti anlayışının uyumsuzluğu olarak tanımlanmak zorundadır. Parti içi demokrasi ile sovyet tipi demokrasi arasında hiçbir çelişki bulunmazken, revizyonist parti yapısı, böyle bir çelişki üretmiştir. Leninist parti yapılanışı, devlet örgütlenmesini denetleme ve onu yönlendirme yeteneğine sahipken, kendisini yalın bir biçimde devlet haline dönüştürmeye elverişli değildir. Revizyonist parti anlayışı ise, doğrudan bu dönüşümü sağlamak amacıyla yapılmıştır, dolayısıyla parti üyelerinin nüfus içindeki sayısal azlığı ile orantılı olarak devlet-kitle ilişkisinin bozulmasına yol açmıştır.
      Altıncı sorun, gelişen ve toplumsal yaşamın yaygınlaşmasıyla önem kazanan hizmetler sektörüne ilişkindir. Genel olarak, bugüne kadar ki sosyalist ekonomik planlama ve hesaplamada (muhasebede) dışta bırakılmış olan hizmetler sektörü, artan gelişimine ve artan insan gücüne sahip olarak temel ekonomik belirlemelerde önemli bir yere sahip olmuştur. Bilimsel ve teknolojik devrimle birlikte, kapitalist ülkelerde büyük bir gelişme gösteren hizmetler sektörü, asıl olarak tüketim ürünlerinin üretimiyle yakından ilgilidir. Ancak tek başına üretim alanıyla sınırlı değildir. Bu ürünlerin dağıtımı ve tüketiciye sunulmasıyla ilgili önemli işlevler yerine getirmektedir. Örneğin, çocuk yuvalarının kurulması nasıl ki, toplumsal yaşamın ayrılmaz bir parçasıysa, bu yuvalarda çalışanların bizzat kendileri de bu yaşamın ayrılmaz bir parçasıdır. Teorik olarak, komünist toplumda bir "iş" olmaktan çıkacak faaliyetlerin, bugün hizmetler sektörü ana başlığı altında toplanması kaçınılmaz olarak ortaya çıkmıştır. Ancak hizmetler sektörünün nitelikli bir emeğe gereksinme göstermemesi, bu işlerin sürekli işler haline getirilmeleri durumunda, sosyalist inşada bir dizi sorunun ortaya çıkması kaçınılmaz olmaktadır. Toplumsal faaliyetin ve dinamizmin en önemli engeli ve bürokratik işlemlerin yoğunlaşmasının bir etmeni olarak hizmetler sektörünün öne çıkmasının nedeni de budur. En basit düzeyde, üretim sürecinde yer alan işçilerin, değişik faaliyetlerde bulunmalarıyla (kısa aralıklarla) karşılanabilecek bu hizmetler, aynı zamanda, işçilerin belirli bir iş yapmanın "yabancılaştırıcı" etkisinden de uzaklaştıracağı kesindir. Ancak revizyonizm bunu dışlamıştır. Oysa bu, aynı zamanda, yeni yaşam tarzının üretim ve tüketim alanı olarak da işlev görmek durumundadır.
      Buraya kadar belli başlılarını saydığımız sorunlar, günümüzdeki sosyalist ülkelerin bunalımlarının nedeni olduğu gibi, aynı zamanda, revizyonizmin "yeni yol" arayışlarının da nedenidir. Özellikle Doğu-Avrupa ülkelerinde (özel olarak Polonya ve Macaristan'da) yapılan hatalar, bugünkü bunalımı içinden çıkılmaz bir hale getirmiştir.
      Şubat 1956'da toplanan SBKP 20. Kongresi, bu gerçeklikleri dikkate almaksızın bazı belirlemeler yapmıştır. Stalin'e karşı açılan kampanya ile sosyalist uygulamalara direnen küçük-burjuvaziye "daha çok söz ve karar hakkı" tanınması onaylanmıştır. "Barış içinde birarada yaşama stratejisi", bu unsurların özel çıkarlarının gözönünde tutulduğu ve tutulacağı güvencesini vermektedir. Bunların sonucu ise, 1956 ayaklanmaları ve bu ayaklanmaların Sovyet Kızıl Ordusu tarafından bastırılması olmuştur.
      1956-60 arasında, genel olarak tüm Doğu-Avrupa ülkelerinde, eskiden alınmış kararların büyük ölçüde uygulamadan kaldırılması sözkonusu olmadıysa da, bunlar büyük ölçüde kağıt üzerinde kalmıştır. 1960 başından itibaren, revizyonizmin kendine özgü "sosyalist ilkeler"inin uygulanması için koşulların uygun olduğuna karar verilerek, 1950 öncesinde olduğu gibi, önce siyasal düzeyde olmak üzere yeni düzenlemelere gidilmeye başlanılmıştır.
      1960 yılında, kimi zaman biçimsel dışa vurumlara sahip olan "sosyalist devlet", "halk cumhuriyetlerinin" yerine geçirilmeye başlanılmıştır. Bir başka deyişle, eski tip "halk cumhuriyeti" yerini yeni tip (revizyonist) "sosyalist cumhuriyet"e bırakmıştır. Örneğin Çekoslovakya'nın adı, 1960 yılında "sosyalist cumhuriyet" olarak değiştirilmiştir.
      1960 yılında "sosyalist ilkeler"in yeniden vurgulanması fazlaca bir değişiklik getirmemiştir. Küçük-burjuvazinin sosyalizme direnişi kırılamadığı gibi, bu kesimlerden gelerek sanayi işçisi olmuş unsurların üretim artışları konusunda isteksizliği de belirgin biçimde ortaya çıkmıştır. Bu da üretimde önemli düşüşler ortaya çıkarmak durumundaydı. Kentler açısından gıda temini sorunu büyürken, sanayi yatırımları için yeni kaynak sorunu artan düzeyde önem kazanıyordu. Bu koşullar altında, yeniden eski dönemin sorunları ele alınarak revizyonlara gidilmeye başlanıldı. Sonuç ise, küçük-burjuvaziye önemli olanaklar sağlanması oldu. Bir başka deyişle, "pazar sosyalizmi" adı verilen revizyonist uygulama başlatıldı.
      Şüphesiz bu revizyonlarda, her zaman olduğu gibi, temel çıkış noktası, yani uygulamaların "revizyonist değil, sosyalist" olduğunun kanıtı Lenin'in yapıtları oluyordu. Özellikle Lenin'in "Ayni Vergi Üzerine" yazısı, bu konuda, revizyonizmin kendi tezlerini dayandırdığı temel metindi.
      Oysa Lenin, sözü edilen yazısında, geri bir tarımsal ve sanayi yapısına sahip bir ülkede, iktidarı ele geçiren proletaryanın ilk dönemlerdeki sorunlarını ele almış ve buna bağlı olarak çözümler üretmiştir. Üstelik "ayni vergi" uygulamasıyla küçük üreticilerin "vergi dışı ürünlerini" "pazarda" satabilmelerini önerirken, yani "yerel ekonomik değişimde ... geri kalan ürünün serbest ticarete konu olmasını" [15] önerirken, genel sosyalist hedefleri hiçbir biçimde dışlamamıştır.       Yine Lenin, genel sosyalist hedefler bağlamında ele aldığı "ayni vergi" olayını, güncel deyişle söylersek, "serbest ticaret ve pazar" konusunu "gıda politikası"yla bağlantılı olarak şöyle somutlaştırır:       Lenin 1921 yılında kaleme aldığı "Ayni Vergi Üzerine" adlı yazısında böyle bir politikanın hemen yaşama geçirilemeyeceğini, çünkü "köylülerden aldığımız tahılın hepsi karşılığında, onlara mamul mallar verebilecek durumda" [18] olunmadığını belirterek, "serbest ticaret"i bir geçiş biçimi olarak önerir. Lenin, bu önerilerinde küçük-burjuvazinin toplumdaki sayısal çokluğunu gözetir. Öyleki, bunun başarısı "sosyalizmin tam zaferini" sağlayacak, başarısızlığı proletaryanın iktidarı yitirmesini getirecektir.
      İşte revizyonizmin sosyalizmin inşasında yaptığı hataların önemi bu sonuç açısından ele alınmak durumundadır. 1920'lerde sanayi üretiminde gerekli artışlar sağlanmamışken, küçük köylünün tüm gereksinmelerini karşılama olanağı bulunmazken, dolayısıyla ürettikleri ürünleri, ya düşük fiyatla ya da zorla almaktan başka bir seçenek ortada gözükmezken, Lenin'in bulduğu çözümü 1960'larda (ya da 1980'lerde) uygulamak, ancak revizyonizmle olanaklıdır. [*2]
      1960'larda revizyonizm, hemen hemen tüm Doğu-Avrupa ülkelerinde, küçük-burjuva unsurların, kentlerde ve kırlarda daha fazla gelişmesine yol açan "önlemler" almıştır. "Pazar" bu dönemde bir kez daha keşfedilmiştir. Yerel birimlere daha fazla "özerklik" verme adı altında, küçük-burjuvazinin proletarya tarafından "denetim ve gözetim"i unutulmuş ve giderek de, bu unsurların "denetim ve gözetim"e karşı "yasal haklar" kazanmaları gerçekleşmiştir. Sonuç ise, Çekoslovakya'daki "68 Baharı"dır.
      1968 Çekoslovakya "bahar"ı, gerek ortaya çıktığında, gerek daha sonraki yıllarda doğru bir biçimde tahlil edilememiştir. Bunun sonucu olarak hareketin "bastırılması" dışında hiçbir önlem alınmamıştır. Bu olay, asıl olarak SBKP'nin, uygulayıcı olarak Çekoslovakya KP'si, sosyalizmin sorunlarını çözemeyen revizyonist bir anlayışa sahip olması ve çoğu durumda proletaryanın uygulamak zorunda olduğu uzlaşmaz tutumları gösterememesi sonucu, küçük mülk sahipleriyle uzlaşmaya gitmesinin ürünüdür. Sosyalizm koşullarında, küçük-burjuvazi, kollektif üretim yönünde harekete sokuldukları için, geçmiş dönemlerle kıyaslanamıyacak ölçüde "örgütlü" hale gelmişlerdir. Geçmiş dönemin kırsal nüfusunun "kültürel ve siyasal geri kalmışlığı", tarih bilincinden uzaklığı sosyalist eğitim ile büyük ölçüde ortadan kaldırıldığı için de, bu kesimlerde, kendi geleceklerini planlı, proğramlı ve bilinçli olarak saptama olanağına kavuşmuşlardır. Kooperatiflerin ve kolhozların küçük-burjuvaziye sağladığı "örgütlülük" proletarya karşısında örgütlü bir gücün ortaya çıkmasını sağlamıştır. Devrim öncesinde ve sırasında, "örgütlenme ve bilinç açısından" en ileri konumda bulunan proletaryanın, böyle bir güç karşısında "uzlaşmayı" tercih etmesi yeni sorunların doğmasını kaçınılmaz kılmaktadır. Ve pratikte de öyle olmuştur.
      1956 Macaristan karşı-devrimci ayaklanmasında da, 1968 Çekoslavakya "bahar"ında da, Komünist Parti yöneticilerinin nasıl yetersiz kaldıkları ve çoğu durumda, bu karşı-devrimci hareketleri "denetlemek" adına, onlarla bütünleştiklerini, onların amaçlarının sıradan bir sözcüsü durumuna geldiklerini, proletarya yaşayarak öğrenmiştir. İmre Nagy ve Dubçek, trajik bir biçimde, küçük-burjuvazinin siyasal sözcüleri durumuna gelmişlerdir. Kişisel olarak sosyalizme ve komünizme olan bağlılıkları, pratikte hiçbir şeyi değiştirmemiştir. İmre Nagy'nin ayaklanmanın bastırılmasından kısa bir süre önce "Batı'dan", yani emperyalist ülkelerden kendilerine yardım etmelerini istemesi en tipik olan sonuç durumundadır. Bu olgu, bir bakıma, yıllar önce Engels'in "aşırı parti şefinin" başına gelen beladan söz ederken ki belirlemelerini doğrulamaktadır.       Şüphesiz 1960'lar dünyasında sosyalist uygulamalar için nesnel koşulların yeterince gelişmemişliğinden söz etmek olanaksızdır. Tersine, bu koşullar artan oranda olgunlaşmaktadır. Ancak tek tek ülkelerdeki gelişmeler, proletaryanın sınıf egemenliğinin gerektirdiği uygulamaları yapmayı sağlayacak maddi temelleri görece zayıflatmıştır. Revizyonizmin katkısıyla ortaya çıkan bu görece zayıflık, gerçek anlamda bir "ikilem" ortaya çıkarmıştır. İmre Nagy'nin ya da Dubçek'in, ne kadar "iyi komünist" olmaları, burada hiçbir şey ifade etmemektedir. Onlar, nesnel olarak küçük-burjuvazinin çıkarlarına hizmet etmek durumunda kalmışlardır ve bunu görmeyerek, buna karşı bireysel olarak da direnmeyerek, öznel açıdan da onlarla aynı düzeye inmişlerdir. Maddi olarak gerçekleştirilmesi olanaksız olan, ama ideolojik olarak formüle edilebilen "küçük-burjuva sosyalizmi"nin sözcüleri olmuşlardır.
      Diyebiliriz ki, 1980'lere gelindiğinde, hemen hemen tüm sosyalist ülkeleri etkileyen ve özellikle SSCB ve Doğu-Avrupa'da görülen bunalımın nedenleri, sosyalizmin kuruluş sorunları değil, sosyalizmin kuruluş sonrası inşa çalışmalarının sürdürülmesinin sorunlarıdır.
      Bunları şu şekilde özetleyebiliriz:
      Birincisi, sosyalist iktidar koşullarında doğan ve gelişen yeni proletaryanın durumunun dikkate alınmaması, bu proleter unsurların kapitalizm koşullarında doğup gelişen proletaryanın niteliklerine (savaşkanlık, disiplin ve uzun vadeli bir mücadeleye, elle tutulur ve gözle görülür sonuçlar vaad etmeyen bir mücadeleye katılma kararlılığı) kendiliğinden sahip olduğu düşünülerek, bu sorunun dışlanması. "Yeni sosyalist işçi" niteliğinin aşırı abartılması sonucu, gerekli maddi koşullar geliştirilememiş ve ideolojik eğitim ihmal edilmiştir. Bunlara ek olarak, enternasyonalizmin zorunlu kıldığı hedeflerden uzaklaşılmasıyla, bu "yeni sosyalist işçi" "amaçsız ve dünya devrimiyle ilgisiz" bir yığın haline gelmiştir. Böylece de, proletarya partileri güçsüzleşmiş ve sosyalizmin inşasının gerektirdiği kararlılığı ve kalıcı adımların atılabilinmesi için gerekli kitle temeli yitirilmiştir.
      İkincisi, sosyalizmin yaratması kaçınılmaz olan ve bugünden pekçok unsurunun büyük ölçüde ortaya çıkmış bulunan "yeni sosyalist yaşam tarzı" sistemleştirilememiştir. Bu nedenle, var olan dinamikler körelmiş ya da etkisini büyük ölçüde yitirmek durumundadır. Kapitalizm koşullarında doğup gelişen proletaryanın devrimci mücadele sürecinde ve muzaffer olduğu koşullarda ortaya çıkmış olan, ama üretimin özel mülkiyete dayalı niteliği yüzünden daha fazla gelişemeyen sosyalist yaşam tarzı, revizyonist anlayışların egemenliği sonucu, her yönden tahrip edilmiş ve gelişme çabaları engellenilmiştir.
      Üçüncüsü, proletarya enternasyonalizminden uzaklaşılmasıyla, sosyalist ülkelerin proletaryası "amaçsız bir yığın" haline gelmiştir.       Bu bağlamda biçimlenen sosyalist yaşam tarzının "SSCB yurttaşlarına çok fazla yük getirdiği" ve "sovyet yurttaşlarının, artık daha iyi yaşam koşulları istedikleri" söylenerek tahrip edilmesi, sosyalist insanın gelecekten hiçbirşey beklememesine, "gününü yaşamasına" neden olmuştur.
      Dördüncüsü, proletaryanın sınıf niteliklerine ve sosyalist toplumun yaşam tarzına en uygun siyasal kitle örgütlenmesi olan Leninist parti örgütlenmesi, "aşırı merkeziyetçi" olduğu gerekçesiyle bozulmasıdır. Böylece parti aygıtı ile sovyet tipi devlet arasındaki uyum bozulmuş, devlet aygıtının kendiliğinden biçimlenmesinin getirdiği yapılanma partiye aktarılmıştır. Bu da garip bir tarzda parti ile devletin özdeşleşmesini getirmiştir. Bu düzeyde bir çarpık ilişki içinde, parti üyelerinin devlet aygıtı içinde yer almaları, sovyetler içinde partisiz unsurların etkinlik kurmasını getirmiştir. Bunun sonucu olarak da, kitlelerin siyasal yönetime katılmalarının tarihsel en ileri örneği olan sovyetler etkisizleşmiştir. Bir dönem, partisizlerin sovyetler içindeki çoğunluğunu gören revizyonizm, sovyetlerin çalışmalarını ve yetkisini azaltmışken, bir dönem sonra, tersi bir uygulamayla, bu "sovyetler"in yeniden canlandırılmasından söz etmeye başlanmıştır.
      Beşincisi, revizyonist ekonomi-politikadır.

Gelecek Bölüm




Giriş'in Dipnotları

(*1) SBKP revizyonizmi, Stalin'in Genel Sekreterliği döneminde sosyalizmin inşasına ilişkin teori ve pratiğe olduğu kadar, proletarya diktatörlüğü kavrayışına da karşıdır. Bu karşı oluş, 1956 öncesinden gelen her soruna yaklaşımı belirlemektedir. Pekçok durumda "yeni" çözümler, "eski" uygulamaların anti-tezi olarak üretilmiştir. Böylece "tepkici" bir mantık ortaya çıkmıştır. Bu mantık hemen hemen tüm revizyonist karar ve uygulamalarda kendini dışa vurmaktadır.
(*2) Bu konuda Tienanmen Meydanı'ndaki olaylar önemli bir yere sahip olmuştur. Emperyalizmin olay sonrasında nasıl bir şaşkınlık içinde bulunduğu düşünülecek olursa, neden daha iyi anlaşılabilir.
(*3) Bilindiği gibi, işbölümünün kapitalist evresinde en üst düzeye ulaşan "uzmanlaşma", poli-teknik eğitim dışında geliştiği sürece, bir yandan kişilerin işe kölece bağlanmasını getirirken, diğer yandan "uzmanların" pekçok insani yeteneklerinin körelmesini getirmektedir. SSCB'de "aydınlar" sorunu kadar, Stalin döneminde "kişisel özgürlüklerin yokedildiği" suçlamaları da bu bağlamda ele alınmalıdır. Revizyonist "uzmanlaşma"nın geçen otuz yılda Doğu-Avrupa ülkelerinde meydana getirdiği tahribat ortadadır. Bugün özel olarak ele aldıkları sosyalist ülkelerde "yabancılaşma" da aynı anlayışın ürünüdür.
(*4) Bunlar aynı zamanda zorunlu tasarrufun giderek azalmasının ifadeleridir.
(*5) Tabi burada kastedilen, emperyalizmin ekonomisini askerileştirmesi bağlamında ortaya çıkan militarizmdir. Ancak revizyonizm için bu önemli değildir. Dolayısıyla onlar, bir yandan yeni-sömürgeciliğin militarizmsiz olabileceğini ileri sürerken, diğer yandan genel olarak emperyalizmin militarizm olmaksızın var olabileceğini savunmaktadırlar. Dolayısıyla emperyalizmi kapitalist gelişmenin zorunlu bir aşaması olarak değil, tekelci kapitalistlerin "bilinçli bir uygulaması" olarak değerlendirmek eğilimindedirler. Bu ise, mevcut emperyalizmin, Lenin'in ortaya koyduğu emper-yalizmden öz olarak farklı olduğunu söylemekten başka birşey değildir.
(*6) "Bazı" diyoruz, çünkü kapitalist devlet bir "zor" aygıtıdır. "Zor ise ordu ve donanma demektir". Bu yüzden Amerikan emperyalizminin askeri üretimini tümüyle tasfiye edeceğini -her türlü pazar güvencesine rağmen- beklemek ütopizme düşmeden olanaksızdır. Öte yandan emperyalizm, sermaye ihracına dayalı bir sömürgecilik sistemidir. Dolayısıyla, emperyalist aşamada devlet gücü, bu sömürgecilik sisteminin korunmasını sağlayacak boyutta olması kaçınılmazdır. Bu "zor" gücünün, serbet rekabetçi kapitalizm koşullarındaki herhangi bir devletin gücüyle kıyaslanamayacak ölçüde büyük olduğu tartışmasız bir gerçektir. Tüm bu gerçeklere rağmen, hâlâ "militarizmsiz emperyalizm"den söz etmek, sömürgecilikten arındırılmış bir emperyalizmden söz etmek demektir. Bu ise, emperyalizmin, emperyalizm olarak yok olmasından başka birşey olamaz. Bu da sadece ve sadece anti-emperyalist devrimlerle olanaklıdır ve revizyonizmin revizyoncularının bugün şiddetle karşı çıktıkları "yerel çatışmalar"ın gerçekliğidir.
(*7) Bu tür "yumuşak" davranışlar, tarihsel olarak, her uluslararası anlaşmanın doğal bir parçası olarak ortaya çıkar. Nitekim, faşizm koşullarında Hitler Almanya'sıyla SSCB'nin imzaladığı "saldırmazlık anlaşması" sonrasında Almanya'da ve Alman işgal bölgelerinde KP üyelerine karşı görece bir "yumuşama" ortaya çıkmıştır. Bu bağlamda, revizyonizmin revizyoncularının Amerikan emperyalizmiyle yaptıkları anlaşmaların ortaya çıkaracağı "yumuşama", onların bir "kazanımı" olarak değerlendirilemez.
(*8) Bu olanaksızlığa revizyonizmin boyun eğdiğini söylemek gerçekçi olmayacaktır. "Ulusal kurtuluş mücadelelerinin desteklenmesi"nin revizyonist içeriği ya da "3. dünyaya yardım etme"nin "hümanist" yüzü bu sanayi ürünlerine belirli bir talep yaratabilme potansiyeline sahiptir. Bunun ne ölçüde "eşitsiz mübadele" yaratarak "sömürü" içereceği, proleter enternasyonalizmiyle sosyalist ülkelerin karşılıklı ticaretinin ne denli uyuştuğuna bağlıdır. Bu nedenle, salt bu olgudan yola çıkarak, SSCB'nin emperyalist olduğunu ilan etmek yanıltıcı olacaktır.
(*9) Bu konuda Romanya ve Bulgaristan'da yapılan bazı uygulamaların nasıl bir direniş yarattığı ortadadır. Özellikle çok uluslu sosyalist ülkelerde bu direniş çok farklı bir çatışmaya dönüşebilecektir.
(*10) Özellikle önemlidir, çünkü Buharin ve Çayanov günümüzde yeniden güncelleşmiştir. Bunların tezleri, son tahlilde küçük üreticiliğin sosyalizmde mülksüzleştirilmesiyle ilintilidir. Bu gerçekte, bu kesimlerin birikimlerinin sermaye haline dönüştürülmeden eritilmesini içermektedir.
(*11) Kitabın yayına hazırlandığı sırada F. Castro'nun konuya ilişkin bir değerlendirmesi açıklandı. Castro, basında yayınlanan değerlendirmesinde şunları söylemektedir: "Bugün emperyalizm, sosyalist ülkelerin de, biz 3. dünya uluslarının yağmalanmasına katılmasını istiyor. SSCB'de bazılarının kahraman sovyet halkının üstün niteliklerini yıkmaya çalışması iğrenç birşeydir ... İzlediğimiz yol, sosyalizme iftira atma, değerlerini yıkma, partinin öncü rolünü ve sosyal disiplinini kaldırma ve kaos ile anarşi tohumları ekme yolu değildir... Eğer kader bize, Amerikan emperyalizminin Hitler'in rüyasını gerçekleştirmesine ve tüm dünyayı ele geçirmesine olanak tanıdığı bir dönemde, sosyalizmin savunucuları arasında yer alma görevi verirse, bu kaleyi kanımızın son damlasına kadar savunacağız." (9 Aralık 1989)
(*12) Bunlara, ülkemizden TBKP'yi, emperyalist ülkelerden "modernizasyon" yanlılarını örnek olarak verebiliriz.
[1] THKP/HDÖ: Sosyalist Devrim Programı, Devrim Programları, s: 58-60

Birinci Bölümün dipnotları

(*1) Bunun anlamı, bu ülkelerde sanayi işçilerinin büyük ölçüde küçük-köylü özelliklerini yitirmedikleri ve fabrika disipliniyle biçimlenmiş bir sanayi proletaryasından çok, kırsal alanlardan yeni gelimiş ve buradaki özelliklerini üzerinde taşıyan yeni işçiler olduklarıdır.
(*2) "Marksizmde esas olan lafızlar değil, muhtevadır. Marksizmde değişmeyen tek şey, Lenin'in deyişiyle, onun yaşayan ruhu olan diyalektik metodtur. Diyalektiğin en elamenter iki unsuru olan zaman ve mekan kavramları dikkate alınmazsa, Marks ve Engels'e göre Lenin'in, Lenin ve Stalin'e göre Mao Zedung'un ve Mao'ya göre de emperyalizmin III. bunalım döneminin muzaffer proleter devrimcilerinin revizyonistliklerinden bahsetmek mümkündür.
Oportünizm, her yerde, her zaman bilimsel sosyalizmi tahrifte iki metoda başvurur.
Ya zaman ve mekan kavramlarını dikkate almadan, Marksizmin ustalarının başka tarihi şartlar için ileri sürdükleri ve yaşanılan dönemde eskimiş olan tezlerine dört elle sarılır; ve bu tezleri kendi sapmasına dayanak yapmaya çalışır. Veya Marksizm-Leninizmin her şart altında geçerli tezlerini -zaman ve mekan değişmiştir, o yüzden geçerli değildir' diyerek Marksizmi revize eder." (Mahir Çayan: Kesintisiz Devrim-I)
[2] SBKP-MK 19. Kongre Raporu-Ekim 1952
[3] SBKP-MK 19. Kongre Raporu-Ekim 1952
[4] Lenin: Ayni Vergi Üzerine, İşçi Sınıfı ve Köylülük, s: 431
[5] Lenin: Proletarya Diktatörlüğü Döneminde Ekonomi Politika, İşçi Sınıfı ve Köylülük, s: 386
[6] Lenin: Ayni Vergi Üzerine, İşçi Sınıfı ve Köylülük, s: 431
[7] Lenin: Ayni Vergi Üzerine, İşçi Sınıfı ve Köylülük, s: 424
[8] Lenin: Ayni Vergi Üzerine, İşçi Sınıfı ve Köylülük, s: 423
[9] SBKP-Toplumsal Bilimler Akademisi'nin 1988 Tezleri
[10] Engels: Otorite Üzerine, Seçme Yapıtlar, C: II, s: 449
[11] Engels: Otorite Üzerine, Seçme Yapıtlar, C: II, s: 450
[12] Lenin: Sovyet İktidarının Acil Görevleri-1918
[13] Marks-Engels: Alman İdeolojisi
[14] Engels: Bir Ekonomi Politik Eleştirisi Denemesi, 1844 El Yazmaları
[15] Lenin: Ayni Vergi Üzerine, İşçi Sınıfı ve Köylülük, s: 436
[16] Lenin: Ayni Vergi Üzerine, İşçi Sınıfı ve Köylülük, s: 436
[17] Lenin: Ayni Vergi Üzerine, İşçi Sınıfı ve Köylülük, s: 437
[18] Lenin: Ayni Vergi Üzerine, İşçi Sınıfı ve Köylülük, s: 437
[19] Engels: Köylüler Savaşı, s: 127
[20] Lenin: Ulusal Sorun ve Ulusal Kurtuluş Savaşları, s: 390-391 (Komintern'in 1920 tarihli kararı)


Gelecek Bölüm