Türkiye Halk Kurtuluş Partisi-Cephesi
Halkın Devrimci Öncüleri
REVİZYONİZMİN REVİZYONU



"Revizyonizmin Revizyonu", Türkiye Halk Kurtuluş Partisi-Cephesi/Halkın Devrimci Öncüleri Genel Komitesi tarafından 1989 yılında yayınlanmıştır.
Eriş Yayınları tarafından ilk baskısı 1992 yılında yapılmıştır. Bu metin, Eriş Yayınlarının ikinci baskısından (1995) alınmıştır.

Eriş Yayınları tarafından düzenlenmiştir.
erisyay@kurtuluscephesi.org
Özgün biçimiyle Acrobat Reader formatında: Revizyonizmin Revizyonu (1.118 KB)




İKİNCİ BÖLÜM
SBKP-PERESTROYKA-GLASTNOST YA DA REVİZYONİZMİN REVİZYONU


      1980 yılından itibaren sosyalist iktidarların büyük sorunlarla yüzyüze kalmaları, sorunların yarattığı bunalımın ülkelerin tarihinde eşi benzeri görülmemiş olgulara yol açtığı, hemen herkes tarafından kabul edilmektedir. Gorbaçov'un SBKP Genel Sekreterliği'ne seçilmesinden itibaren yeni bir "yol"un tutulduğu da herkesin kabul ettiği diğer bir gerçektir. "Perestroyka", yani "yeniden yapılanma" ile sosyalist ülkelerin yeni düzenlemeler yapacakları dünya çapında ilan edilmiştir. Özellikle SBKP'nin 27. Kongresi'nde okunan MK-Raporu, gerekse Gorbaçov'un Ekim Devrimi'nin 70. yılında yaptığı konuşmalar ve nihayet "Perestroyka" adlı kitabı, bu konudaki gelişmelerin netleşmesini sağlamıştır.
      Ancak "perestroyka" ile birlikte "glasnost" uygulamasının uluslararası önemi ve dünyadan savaş tehlikesinin kaldırılması "amacı", bu noktada yeterli açıklıktan uzak bulunuyordu. "Yeniden yapılanma"nın geniş kapsamı ve böyle bir "yapısal" değişikliğin kendi içinde bir dizi sorun ve karşı çıkışlar, karşı hareketler var olmaksızın var olamıyacağı gerçeği, ister istemez uluslararası planda, böyle bir uygulama için gerekli zeminin hazırlanmasını öngerektirmiştir. Uluslararası "barış" ortamı, herhangi bir ülkenin dış tehlikelere karşı önlemler ve bu önlemlerin getirdiği sınırlamalar içinde bulunmaksızın, kendi iç dinamiğiyle bazı yeni uygulamalara yönelebilmesi için önkoşul olarak ortaya çıkmıştır. Ancak konunun uluslararası, yani esas olarak sosyalist ülkelerin iç yaşamında yapılacakların zemini açısından önemi olduğu bilinmektedir. Uluslararası planda, özellikle SSCB'nin yaptıkları ve yapmak durumunda olduklarının devrimci hareketler üzerinde belirli bir etkisi olduğu ve olacağı da yadsınamayacak gerçeklerdendir.
      Emperyalizmle, özellikle Amerikan emperyalizmiyle "barış" konusunda, asıl olarak da "nükleer silahlara dayalı savaş stratejileri" konusunda yapılan görüşmeler ve anlaşmalar, kendi başına ve yalın olarak ele alındığında, III. bunalım döneminin ilişki ve çelişkileri açısından "yeni" bir gelişmeden öte, emperyalizmin bu dönemdeki ilişki ve çelişkileriyle uyum içinde olduğu ve bunların sosyalist ülkeler düzeyinde "garantiler" kazandığı bir ortam yaratmaktadır.
      Emperyalizmin III. bunalım döneminde emperyalistler arası çelişkilerin keskinleşmesine rağmen, askeri plana yansıma olanağına sahip olmaması ve kendi aralarında zorunlu olarak entegrasyona gitmeleri, uzun süredir bilinen ve açık olgulardan bir başkasıdır. Emperyalizmi, esas olarak da Amerikan emperyalizmini gerileten güç, sosyalist devrimler değil, geri-bıraktırılmış ülkelerdeki halk kurtuluş savaşları olduğu da, Vietnam savaşıyla açık biçimde görülmüştür. Emperyalizmin devrimci savaşlar karşısında başarısızlığa uğraması ve giderek daha çok sayıda pazarını yitirmesi, 1980'lerdeki ekonomik buhranının da ağırlaşmasının nedeni olmuştur. Dünya çapında emperyalist sistemin bütünlüğünde sürekli ortaya çıkan istikrarsızlıklar, birikmiş emperyalist sermayenin yeni alanlarda kullanımını engellemektedir. Böylece, yatırımlardan önce, yatırım yapılacak yerlerin nisbi istkrarı ön plana geçmektedir. Bunun anlamı ise, devrimci savaşlara karşı geri-bıraktırılmış ülkelerin siyasal yönetimlerinin askerileştirilmesidir. Ancak bunun ülke içindeki siyasal muhalefetin birleşmesine ve daha büyük istikrarsızlığa neden olması, ister istemez "pazar" sorununun çözümlenemeden kalmasını getirmektedir.
      Emperyalizmin bu ortam içinde, "pazarların nisbi istikrarı" açısından "global ölçekte" anlaşmalar yapmaktan başka bir seçeneği olmadığı da açıktır. "Açık kapı politikası", bir bakıma yeniden gündeme getirilmektedir. Sosyalist ülkelerin ekonomik sorunlarının ağırlaşması, bu sorunların aşılmasında gerekirse emperyalist ülkelerle "orta vadeli" anlaşmalar yapılabilinmesinin olanaklarının ortaya çıkması, emperyalizmin kendi iç sorunlarını, yani emperyalist sistemin bütünselliğini ilgilendiren ve varlığını esas alan sorunlarını aşması için uygun bir ortam yaratmaktadır. Geri-bıraktırılmış ülkelerdeki pazarların kısa vadede istikrarı dışında, orta ve uzun vadede yarattığı dev sorunlar, sosyalist ülkelerin orta vadeli istikrarlı bir pazar olanağıyla karşılaştırıldığında, ikincil kalabilmektedir.
      Yeni-sömürgecilik yöntemlerinin II. yeniden paylaşım savaşından sonra, özellikle 1945-58 arasında Kıta Avrupa'sında; 1958 sonrasında geri-bıraktırılmış ülkelerde uygulanan bir yöntem olarak, Amerikan emperyalizminin büyük bir avantajlar elde etmesini olanaklı kılmıştır. Bir başka deyişle, bugün revizyonizmin kabul edilebilir gördüğü ekonomik ilişkiler ile yeni-sömürgecilik yöntemleri arasında fazla bir çelişki bulunmamaktadır. Nakit sermaye dışındaki sermaye unsurlarının ihracına dayanan yeni-sömürgecilik, kaçınılmaz olarak, bugün adı "teknoloji transferi" olarak revizyonistlerin kabul edebilecekleri bir duruma gelmiştir.
      Yeni-sömürgeciliğin niteliğini, doğrudan "militarizme" ya da "ekonominin askerileştirilmesine" bağlayarak, "militarizmsiz yeni-sömürgecilik olanaklıdır" savını ileri sürmek, bugün SBKP revizyonizminin en önemli sapması olarak ortaya çıkmaktadır.
      Bilindiği gibi, yeni-sömürgecilik uygulaması, Amerikan emperyalizminin, içte ekonomisini askerileştirilmesine bağlıdır. Ancak yeni-sömürgecilik, askerileştirilmiş ekonominin "metaları"nın, yani silahların ihracı temelindeki eski-sömürgecilik yöntemi değildir. Hatta esas olarak, bu tür metaların ihracına dayanmaz. Öte yandan yeni-sömürgecilik, emperyalizmin geri-bıraktırılmış ülkelere "askeri mallar üretimi için sermaye ihraç" etmesi de değildir. Bir başka deyişle, yeni-sömürgecilik yöntemleri, dışsal olarak askeri yatırımları esas almaz.

      İşte bu nitelikteki yeni-sömürgeciliğin revizyonist değerlendirmesi, son tahlilde, bunun "meşrulaştırılması"ndan başka bir anlama gelmemektedir. Hele ki, bunu "artık bağımsızlık kavramı eski önemini yitirmiştir, bunun yerini karşılıklı bağımlılık ilişkisi almıştır" teziyle güçlendirmek, yeni-sömürgeciliğe karşı devrimci mücadeleyi "gereksiz" ilan etmek demektir. Böyle bir tez, aynı zamanda, emperyalizmin III. bunalım döneminde işgalini gizleme çabasının sosyalist ülkeler tarafından desteklenmesi anlamına gelmektedir. Bu da, yeni-sömürgecilik koşullarında anti-emperyalist mücadelenin Marksist-Leninistlerin mücadele programından çıkartılmasını istemekle özdeştir.
      Revizyonizm, III. bunalım döneminde eski tip anti-emperyalist savaşların, yani ulusal kurtuluş savaşlarının önemini yitirmesi olgusunda yola çıkarak, halk kurtuluş savaşlarının da gereksiz olduğunu, sadece nükleeer bir savaş tehlikesini artıran etmen olduğunu ileri sürmektedir.
      Ulusal mücadelelerin eski önemini yitirmesi ve proletaryanın öncülüğünde yeni tip bir toplumsal oluşuma (halk) dayanan bir mücadelenin öne çıkması olgusunun "karşılıklı bağımlılık" teziyle anlamsızlaştırılması, asıl olarak, eski toplumsal düzenin yıkılmasının ve yerine yenisinin kurulmasının nesnel koşullarının artan olgunluğu karşısında, eski toplumun içinde ortaya çıkmış yeni toplumun dinamikleri ve önkoşullarının devrimci tarzda değil, evrimci-reformist tarzda ele alınmasının ürünüdür.
      Marksist-Leninistler, en gelişmiş emperyalist ülkede, bugün sosyalist devrimin nesnel koşullarının, emperyalizmin ortaya çıkış koşullarıyla kıyaslanamıyacak ölçüde olgunlaşması olgusundan hareket ederek, buralarda politik iktidarın devrimci tarzda ele geçirilmesi ve özel mülkiyetin ilgası için mücadelenin yoğunlaştırılması sonucunu çıkarırlarken; aynı olgudan, reviyonistler, "barışçıl geçişin", "kendiliğinden evrilmenin" koşulları içinde olanaklı olduğu sonucu çıkarmaktadırlar. Dolayısıyla revizyonistler, bu sonuçtan ilerleyerek, "karşılıklı bağımlılık ve etkileşim içinde sosyalizmin dünya çapında kurulmasının olanaklı" [22] olduğu düşüncesinde ve pratiğinde yoğunlaşmaktadırlar. Onlar, dünyanın büyük bir kesiminde proletaryanın iktidarı ele geçirdiği koşullarda son kapitalist ülkenin dünya sosyalist düzenine entegre olması için geçerli olabilecek bir yöntemi, emperyalizmin büyük ölçüde egemenliğini sürdürdüğü koşullarda ve emperyalistlerle birlikte uygulamaya kalkışmaları, "global" ölçekte "gerçekten uygar ve insancıl ilişkiler çağı"nın başladığını varsaymalarına dayanmaktadır. [23]
      Böyle bir varsayım, söylem ve kavramsal genişlemeleri dışında, 1956 yılındaki SBKP 20. Kongresi'nde kabul edilen tezlerle uyum içindedir. Kruşçev döneminde eski-sömürgecilik yöntemlerinin yerini yeni-sömürgecilik yöntemlerinin alması olgusu, "sömürgeciliğin ortadan kalkışı" olarak değerlendirilmiştir. Ve gene aynı dönemde, SBKP, "ulusal kurtuluş hareketlerinin merkezinde ekonomik görevlerin bulunduğu yeni bir evreye girdiği" [24] tesbitini yaparak, "bağımsızlığına yeni kavuşan ülkelere ekonomik yardım"ı "enternasyonalizm"in temeli olarak tanımlamıştır. [25] Ve böyle bir enternasyonalizm anlayışıyla küçük-burjuva Arap rejimlerinin desteklenmesi gündeme gelmiştir. Bunun sosyalizme "barışçıl" geçişin yolunu açtığı ileri sürülmüş ve "kapitalist olmayan yol" olarak formüle edilmiştir.
      1956 sonrasında SBKP revizyonizmi, bunlara ek olarak, halk kurtuluş savaşlarını "enternasyonalist dayanışma"nın tali bir yönü olarak gördüğünü çeşitli biçimlerde ifade etmiştir. Öyle ki "tek bir kıvılcım bile bir dünya savaşına yol açabileceğini ve dünya savaşının nükleer bir savaş olmasının kaçınılmazlığı nedeniyle, bunun bütün insanlığın yok oluşuna yol açacağı" [26] belirtilerek, "günümüzde 'yerel savaşlar' çok tehlikelidir ... savaş alevlerini tutuşturabilecek kıvılcımları söndürmek için elimizden geleni yapacağız" diyebilmişlerdir. [27]
      Aradan otuz yıla yakın bir zaman geçtikten sonra, her yönden eleştirilen ve işe yaramazlığı pratikte kanıtlanan bu revizyonist tezler, birkez daha ifade edilmektedir. Ancak bir farkla; pratikten gerekli dersler çıkarmış bir biçimde. Bu da, bugünkü SBKP revizyonizminin geçmiş revizyonizmin revizyonu olduğunu tanıtlamaktadır.
      Revizyonizmin revizyonistlerine göre, "ulusal devrimci patlamalar sonucu ülkelerin bir sistemden diğerine doğru yer değiştirmeleri insanlığın sosyal yenilenmesinin biçim ve yollarının yalnızca 'özel bir olayı' durumuna dönüşüyorlar". [28] Dolayısıyla, onlara göre, "toplumsal formasyonların yer değişimi çok çeşitli biçimleriyle ve önceden tahmin edilenden daha geniş bir tarihsel dönemde gerçekleşmekle kalmayacak, aynı zamanda bu süreç, toplumsal yaşamın yeni biçimlerinin üstünlüğünün dünya topluluğunun gözü önünde kanıtlanması yoluyla, uluslararası topluluğun yaşamının her alanındaki bir sıra dönüşümler kanalıyla, global düzeyde de yaşanacaktır". [29]
      Revizyonizmin anladığı anlamda ulusal kurtuluş savaşlarının yeni politikadaki eski yerini de şöyle tanımlamaktadırlar:       Görüldüğü gibi, anti-emperyalist mücadeleler ile halk kurtuluş savaşları konusunda 27. Kongre sonrası SBKP ile 20. Kongre sonrası SBKP arasında bir fark bulunmamaktadır. Sadece 1970 ortalarına kadar "kapitalist olmayan yol" teziyle küçük-burjuva Arap rejimlerinin "ekonomik bakımdan" geliştirilmesini "enternasyonalizm" diye göstererek, halk kurtuluş savaşlarına sırt çeviren SBKP revizyonist yöneticileri, bugün yeni yöneticileriyle bunlardan söz etmemektedirler. Bu küçük-burjuva Arap rejimlerinin yerini, şimdi Şili ya da Nikaragua almış gibi gösterilmeye çalışılıyor. İşte bu, revizyonizmin revizyonunun getirmiş olduğu en önemli "ilerleme"dir!
      Ama öz olarak revizyonizm, 1956'dan beri sürdürdüğü anlayışını değiştirmemiştir. Hâlâ halk kurtuluş savaşlarının desteklenmesinden söz edilmemektedir ve hâlâ bu savaşların nükleer savaş tehlikesi yarattığından sözedilmektedir. Üstelik, eski dönemde "özel bir olay" olarak halk kurtuluş savaşları zafer kazandığında revizyonizmin "enternasyonalist dayanışma"sından "yararlanmaları" durumu da, artık belirsizlik durumundadır. Gorbaçov revizyonizminin sağladığı tek "olumluluk", artık küçük-burjuva Arap rejimlerinin desteklenmesinin yavaşlatılmış olması ve ünlü "kapitalist olmayan yol" tezinden söz edilmiyor bulunmasıdır. [*1]
      Revizyonizmin revizyonunun bu "olumlu unsur"u yanında, diğer unsurların varlığını sürdürmesinin diğer açık kanıtı da, Gorbaçov'un "bölgesel çatışmaların nükleer savaş tehlikesi yarattığı, dolayısıyla yerel çatışmaların bölgesel çatışmalar haline dönüştürülmemesi gerektiği" [*2] şeklindeki açıklamalarıdır.
      Emperyalizm tahlili açısından da, Kruşçev revizyonizmi ile bugünkürevizyonizmin revizyoncuları arasında en küçük farklılık bulunmamaktadır. Bunlara ilişkin birkaç örnek verelim:       Bu ve benzeri bir dizi temel belirlemenin SBKP'nin 1956 sonrasındaki stratejik belirlemelerinde ve "barış içinde bir arada yaşama stratejisi"nden, bugünkü yönetimin stratejik belirlemeleri ve yönelimleri açısından hiçbir değişikliği içermediği görülmektedir. Dolayısıyla Gorbaçov yönetimindeki SBKP'nin "yeni tezler"i hiç de "yeni" değildir. Sadece uygulamada, bu "tezler", bazı pratik ilerlemelerin getirdikleriyle düzenlenmiştir. Ancak bu somut-pratik ilerlemelerde, tek başına bugünün ilerlemesi değildir. Küba krizi döneminde Kruşçev-Kennedy arasında yapılan anlaşma ve "kırmızı telefon" uygulaması, ilk önemli "ilerleme"dir. [*3] İkinci büyük adım, Brejnev-Nixon arasında ve daha sonra Carter döneminde imzalanan SALT-I ve SALT-II anlaşmalarıdır. Gorbaçov döneminde imzalananlar ise, bu konudaki 25 yıllık görüşmelerin ve tavizlerin sadece bir ürünüdür. Dolayısıyla Gorbaçov'un revizyonizmi bu alanda "revize" etme çabalarının "olumlu" olduğunu söylemek de olanaksızdır. Aynı şekilde Gorbaçov'un, daha önceki revizyonist parti yöneticilerinden daha iyi bir "performans" gösterdiğini söylemekte pek olanaklı değildir. Emperyalist basının verdiği isimle "Gorby"nin imajının, eski yöneticilere göre "daha sempatik" olmasının bir anlamı da yoktur. Geçmiş dönemde Kruşçev'in ABD gezisi sırasında aynı türden bir "imaj" ve "sempati" sahibi olduğunu anımsamak yeterli olacaktır. Aralarındaki tek fark, kitle iletişim araçlarının ulaşmış olduğu seviyeye ilişkindir.
      Kısacası, 20. Kongre ile 27. Kongre arasındaki dönemde revizyonist devrim perspektifi ile Gorbaçov'un perspektifi arasında özsel bir fark bulunmamaktadır. Gorbaçov döneminde revizyonizmin, bu alandaki "düzeltmesi" çok sınırlıdır. Ancak bir gerçek daha da belirginleşmiştir: Geri-bıraktırılmış ülke halklarının emperyalizmden kurtuluş için yürüttükleri silahlı mücadelelerin, revizyonizmin sözcükleriyle söylersek, "yerel ve bölgesel savaşlar"ın, "nükleer savaş tehlikesi yarattığı" anlayışı, temel bir anlayış durumundadır. Revizyonizmin revizyonu, bu anlayış üzerinde daha net ifadeler kullanmaktadır. Onlar, şimdi açık bir biçimde, silahlı kurtuluş savaşını yürüten halklara ve onun devrimci öncülerine oligarşilerle "barış" yapmalarını söylemektedir. Ve bu, onların dilinde "barışçıllık"tır, "ılımlılık"tır.       Revizyonizmin revizyonunun en açık ve yoğun olarak ortaya çıktığı diğer alan ise, sosyalizmin inşasına ilişkindir.
      Revizyonizmin yeni düzenlemelerini tam olarak anlayabilmek için sosyalist devrimlerin tarihsel görevlerinin ve sosyalizmin inşasının temel ilke ve hedeflerinin açık biçimde ortaya konması gereklidir. Ancak böyle bir açıklıktan sonradır ki, somut koşulların ortaya çıkardığı sorunların çözümü düzeyinde ortaya çıkan modern revizyonizmin, giderek nasıl Marksizm-Leninizmi tahrip ettiğini anlamak olanaklıdır.       Lenin, proletarya diktatörlüğü olarak bu geçiş dönemini, en genel tanımlama içinde sosyalizmin inşası olarak belirterek, sosyalizmi şöyle ifade etmiştir:       Görüldüğü gibi, Lenin, kapitalizmden komünizme geçiş dönemi olarak proletarya diktatörlüğünde, amaçlara adım adım nasıl ulaşılması gerektiğini, hiç kuşkuya yer bırakmıyacak biçimde ortaya koymaktadır. Burada asıl olan nihai hedefin, yani sınıfların ortadan kaldırılması amacının belirlenmişliğidir. Aksi halde, "geçiş dönemi"nde yapılanların nihai hedefe ulaşmaya katkıda bulunup bulunmadığını belirlemek olanaksızdır. Bir başka deyişle, sosyalizmin inşasında yapılanların doğru ya da yanlışlığı, uygulamaların nihai hedefe ulaşmaya ne kadar katkıda bulunduğunun nesnel ölçütü, ancak nihai hedefin belirlenmişliğine bağlı olarak belirlenebilir. Bu nesnel ölçüt, sosyalizmin inşasında, tıpkı bir duvarcının kılavuz ipi gibi, yol gösterici ve sapıtmaların yola getirilmesini sağlayıcı bir işleve sahiptir. Diyebiliriz ki, kapitalizmden komünizme geçiş aşaması olarak proletarya diktatörlüğünün kabul edilmesi, tek başına belirleyici değildir. Bu zorunluluğun, nihai amaç, yani bu diktatörlüğün amacı açısından ortaya çıktığının kabulü de gereklidir. Lenin, bir Marksistin sadece sınıfsız toplumu kabul etmesinin yeterli olmadığını, aynı zamanda buna geçiş biçimi olarak proletarya diktatörlüğünü kabul etmesi gerektiğini söylerken, amaç ile araç arasındaki zorunlu uygunluğu ve bunun diyalektiğini net biçimde ifade etmiştir. Bu diyalektik bütünlük, bugün yeniden önem kazanmıştır. [*4]
      Marksist hareketin tarihini azçok bilen herkesin gördüğü gibi, ilk dönemde, Marksistler "sınıfsız toplum"u amaçlayan, yani "komünist toplum"u amaçlayan insanlar olarak bir arada bulunuyorlardı. Ütopik sosyalistlerden bu düzeyde farklılaşan Marksistler, ikinci aşamada, aynı amaç açısından "anarşizm"le arasındaki sınır çizgilerini belirginleştirmiştir. Anarşistler, "sınıfsız toplum" amacına, doğrudan ve araçsız olarak ulaşılmasını savunurken, dolayısıyla "egemen sınıf olarak örgütlenmiş proletarya"ya karşı çıkarlarken, her türlü "otorite"ye, "zor aygıtı"na ya da "devlet"e karşı çıkıyorlardı. Marks ve Engels'in anarşizme karşı yürüttükleri mücadele, kapitalizmden komünizme, birden ve devletin derhal ortadan kaldırılmasıyla gerçekleşmeyeceğini açık biçimde ortaya koymalarını sağlamıştır.       Marksizmin, anarşizmle arasındaki sınır çizgilerini açık biçimde belirlemesinden sonra, bir başka büyük mücadele başlamıştır. Bu mücadele, Rusya'daki Bolşevikler ile Alman Sosyal-Demokrat Partisi arasında ortaya çıkmıştır. "Geçiş dönemi"nin bir "proletarya diktatörlüğü" olacağı şeklindeki Marksist tespit, bu mücadele sonucunda, dünya çapında Marksist harekete egemen olmuş ve Marksizmin bütünlüğünün gerçekleşmesini sağlamıştır.
      Bunlardan da anlaşılacağı gibi, nihai hedef komünizmdir. Komünizm ise, Marks-Engels'in ortaya koyduğu gibi, dar ulusal sınırlar içinde gerçekleştirilemez. Komünizm, bir dünya komünizmi olarak vardır ve ancak dünya çapında ("global") kapitalizmin tam yenilgisiyle, tüm burjuva iktidarlarının devrildiği koşullarda oluşturulabilinmesi için somut adımların atılabileceği bir amaçtır. Komintern'in 1928 programında açık biçimde ifade edildiği gibi, hedef, "kapitalist dünya ekonomisinin yerine komünizmin dünya sisteminin geçirilmesi"dir ve bunun önkoşulu, dünya çapında burjuva iktidarların yıkılması ve proletaryanın iktidarının kurulmasıdır. İşte böyle bir evrede dünya çapında sosyalizmin inşasından sözetmek olanaklıdır.       Bu, komünist toplumun alt-evresinin dünya çapında inşasıdır. Bu inşanın dünya çapında tamamlanmasıyla sınıfsız topluma geçilebilinecektir. Doğal olarak böyle bir geçiş noktasında, dünya sosyalist ülkelerin birbirleriyle bütünleşmesi çeşitli ve karmaşık sorunların aşılmasıyla olacaktır.
      Böyle bir evreye kadar, tek tek ülkelerin ya da ülke gruplarının, proletarya diktatörlüğü altında,nihai amaca uygun olarak sosyalizmin inşasına girişmeleri zorunlu olmaktadır.       Lenin'in bu belirlemesi de, mücadelenin sadece ekonomik alanla sınırlı olmadığını; ekonomik, sosyal, siyasal, kültürel alanları kapsayan, barışçıl ya da şiddet yöntemlerini içeren bir mücadeledir. Bu bağlamda, aile, din, dil, sanat, hukuk vb. alt alanları da içeren topyekün bir mücadele gündemdedir. Bir başka deyişle, proletarya diktatörlüğünde, toplumun bir bütün olarak dönüşümünün sağlanması söz konusudur.
      Bu belirlemeler, hemen hemen her alanda yapılması gerekenlerin çıkış noktası, amacı ve yöntemleri tanımlar. Ancak 70 yıllık sosyalizmin inşa deneyimi, kimi zaman bu saptamalardan yararlanılmadığını ortaya koymuştur. Çoğu durumda, ortaya çıkan hataların ve sapmaların nedeni de burada yatmaktadır. Buna karşın, "yaşamın çok çeşitliliğini", "değişen dünya"yı vb. gerekçe göstererek, bu saptamaların "genel olarak" ya da "ilkede" doğru olmakla birlikte, belirli tarihsel dönemlerde "geçerli olmadığı" ya da en azından "mevcut sorunların çözümünde yetersiz kaldığı" ileri sürülebilinmektedir. İşte bu yaklaşım tarzı, modern sosyalizmin çıkış ve varış noktasını belirlemektedir.
      Modern revizyonizm, hiçbir zaman ve hiçbir biçimde, Marksizm-Leninizmin proletarya diktatörlüğü belirlemesinin nihai amaçla ilişkisini kavrayamamıştır. Dünya devriminin eşitsiz gelişmesi, yani zamandaş olmaması, bazı ülkelerin kapitalizm koşullarında ve hatta daha geri toplumsal rejimler altında bulunurken, bazı ülkelerde proletaryanın iktidarda olacağı ve bu durumun görece uzun bir dönemi kapsayacağı belirlemesinden, revizyonistler, temel belirlemelerin "geçersiz olduğu" sonucunu çıkarmaktadırlar. Onlar bu yaklaşımlarıyla, günümüz dünyasının Marks, Engels ve Lenin'in dönemiyle aynı olmadığı, dolayısıyla onların belirlemelerinin günümüzde tam olarak geçerli olamayacağı sonucuna ulaşmaktadırlar.
      Revizyonizme göre, tarihsel süreç, Marks-Engels'in tespit ettikleri gibi, artan oranda bir merkezileşmeye doğru değil, "desentralizasyon"a doğru gitmektedir. Dolayısıyla merkezileşmeyi çıkış noktası alan tezler günümüzde geçerliliğini yitirmiştir. Keza işçi sınıfının zaman içinde nüfusun çoğunluğunu oluşturacağı belirlemesi, günümüzde tam olarak gerçekleşmemiştir. Dolayısıyla, proletaryanın kendisini esas alan tezler de artık geçerli değildir. Marks-Engels'in üretim araçlarının toplumsal mülkiyeti koşullarında proletaryanın (ya da genel olarak insanın) "yabancılaşması" nın ortadan kalkacağını ileri sürmeleri, revizyonistlere göre, günümüz gerçekleriyle bağdaşmamaktadır. Bu nedenle de, çalışan ile işin tam bir uyumunu esas alan tezler geçerli değildir.
      Revizyonizm, işte bu "belirleme"leriyle, temel sosyalist ilkelerden uzaklaşmalarını haklı ve mazur göstermeye çalışmaktadırlar.
      Herşeyden önce, iktidarı ele geçirmiş olan proletaryanın, kendi ülke sınırları içinde, görece uzun bir dönem, sosyalizmin inşasının özgün bir biçimlenişini ortaya çıkaracaktır. Bu "özgünlük" sadece, dünya çapında sosyalizmin zaferinin kazanılmamasıyla ilintilidir, dolayısıyla emperyalizmin varlığıyla ve ilişkileriyle belirlenmektedir. Ancak bu, hiçbir zaman, nihai hedefin ve daha sonra devrimlerini gerçekleştirecek ülkelerin proletaryasının yapması gerekenlerin aynı özgünlükte olacağı ve dolayısıyla her birinin ayrı bir yol izleyeceği demek değildir. Farklı gelişim evrelerine sahip ülkelerde proletarya iktadarları, farklı yerlerden başlamak durumunda bulunmaları, süreç olarak farklı yollar izlemeleri olarak ele alınamaz. Aksi bir kavrayış, kaçınılmaz olarak, değişik proletarya iktidarlarının birbirleriyle bütünleşmelerini değil uzaklaşmalarını; merkezileşmelerini değil desentralizasyonunu getirecektir. Ve böyle bir ayrışmanın yaşanması karşısında, bu somutluğu veri olarak ele alıp (çıkış noktası), tarihsel sürecin merkezileşme ve bütünleşme yönünde ilerlemediğini ileri sürmek, insanlığın proletarya iktidarı koşullarında kendi tarihlerini belli oranda kendi bilinçli eylemleriyle yapmalarının başladığının unutulmasıyla özdeştir ve proletaryanın yaratıcı ve değiştirici gücünü, günlük çıkarlar için ve koşullara bağlı olarak kurban etmektir.       Modern revizyonizm iktidarı ele geçirmiş proletaryanın ülke sınırlarını aşarak, var olan proleter iktidarlarıyla birleşik faaliyetini belirli bir süre savunmuştur. Uzun bir süre bu konudaki Marksist-Leninist ilkeleri reddedememiştir. Ancak günümüzde revizyonizm kendisini yeniden yapılandırırken, bu türden birliklerin ya da enternasyonalist dayanışmanın, mevcut sosyalist iktidarlara "pahalıya mal olduğu"nu, ileri sosyalist ülkelerin her yeni devrim sonrasında, bu ülkelere yardımda bulunmak zorunda kalarak, gerek kendi yurttaşlarının yaşam düzeyini yükseltemediğini, gerekse kendi ekonomisinin iç dengelerinin bozulmasına yol açtığını ileri sürerek, Marksist-Leninist ilkelere bağlı kalmayı "dogmatizm" olarak ilan edebilmektedir. [*5]
      Revizyonizmin bugün "her ülkenin devriminin izleyeceği yol ayrıdır" belirlemesini öne çıkararak, "kardeş partiler"in iç işlerine karışılmayacağını daha çok vurgulamasının arkasındaki gerçekler de budur. Daha önce gördüğümüz gibi, bu revizyonist anlayış, Komintern'in 1920 yılında Lenin'in hazırladığı rapora bağlı olarak almış olduğu kararların artık geçerli olmadığını ortaya koymaktadır. Proleter enternasyonalizminden bu kopuşun, enternasyonalist olmaksızın gerçekleştirilemeyecek olan dünya sosyalist toplumunun kurulmasından tek tek ülkeleri ve insanları ne kadar uzaklaştıracağı tam olarak saptanamasa bile, kesin olarak bir uzaklaşma yaratacağı kesindir.
      İktidara geçmiş olan proletaryanın bulunduğu ülkelerde, ülkesel olarak sosyalizmin inşasının, yeni devrimlerle zorlaşacağı, sorunlarının ağırlaşacağı ve hatta zaman zaman bu inşa çabalarının engelleneceği önsel olarak rededilemez olasılıklardır. Ancak, bu olasılık, geçmişte Komintern'in kararlarının oluşturduğu evrede de mevcuttu ve bugünde mevcuttur. Zaten Komintern kararında, bu nedenledir ki, iktidarı ilk ele geçiren ülkenin proletaryasının "azami özverilerde bulunmaya hazır olması"ndan söz edilmektedir.
      Modern revizyonizm, proleter enternasyonalizminden uzaklaştığı için, kendi ülkesel sorunlarının çözümü için, dünyanın diğer yerlerindeki proletaryadan herhangi bir özveride bulunabilecek durumda değildir. [*6] Zorunlu olarak, sorunları, nihai amaçtan ve bu amaca yönelik işleyen süreçten ayrı ve yalıtık olarak çözme çabasına yönelmektedir. Bu revizyonist yolun, bazı ülkelerdeki proletarya iktidarlarının bazı sorunlarının çözümlenmesinde geçici katkılarda bulunma olasılığı elbette ki vardır. Ama bu yol, uzun dönemde, zıt yönde etkilerde bulunmak eğilimindedir. Yani bugün ilk sosyalist ülkelerin yeni devrimlerin "yük"ünü kaldırması olayı, bu yol izlenilecek olursa, gelecekteki muzaffer proleter devrimlerine eski sosyalist ülkelerin "yük" olmasını getirecektir. Bir başka deyişle, eski proleter iktidarlarının uzun yıllar ayrı bir yol izlemeleri, onların dünya sosyalist toplumunun kurulma sürecine katılımlarını ve bu süreçle bütünleşmelerini engelleyecek pek çok ulusal ya da ülkesel sorunlar yaratma dinamiği ortaya çıkacaktır. Revizyonizmin dünya sosyalist toplumunun kurulabilinmesi için gerekli koşulların (dünya çapında proleter devrimlerin zaferi) uzun dönemde bile oluşmayacağına "inanmaları", onu kısa vadeli çıkarlar peşinde koşmaya yöneltecek tipik bir küçük-burjuva demokratının bakış açısına ulaştırmaktadır.       II. yeniden paylaşım savaşı sonrasında Doğu-Avrupa'da iktidarların komünist partiler ile müttefiklerinin eline geçmesi, Çin Devrimi, Kore Devrimi sosyalizmin inşa sorununu "tek ülke" ile sınırlandırmaktan ve bu sınırlandırmanın getirdiği sorunlardan kurtulabilmesi için önemli bir maddi ortam yaratmıştır. Artık birden çok ülkede ("ülkeler grubunda") sosyalizmin inşası gündemdedir. Ancak bir yanda sosyalizmin inşasında otuz yıla yakın bir süre devam eden bir süreç (SSCB), diğer yanda, gerek emperyalist hegemonya nedeniyle, gerekse yeniden paylaşım savaşının getirdiği yıkım nedeniyle geri bir ekonomiye sahip olan -ve hatta yarı-feodal üretim ilişkilerinin egemen olduğuülkeler bulunmaktadır. Böyle bir ortamda, kaçınılmaz olarak, kapitalist açıdan ileri bir ülkenin proletaryasının iktidarı ele geçirmesi koşullarında, bu ileri ülke ya da ülkeler ile diğer sosyalist ülkelerin birleşmesi amacının yeniden gözden geçirilmesi kaçınılmaz olmuştur. Bu koşullarda, tüm komünist parti iktidarlarının, tek bir merkezi plana bağlı, birleşik ve bütünsel bir ekonomik, sosyal ve siyasal bir topluluk oluşturmalarının hemen başlaması olanaksızdır. Bu nedenle, bu ülkeler arasında sınırlı ve belirli alanları kapsayan bir işbirliğinin oluşturulması, sosyalist ülke grupları düzeyinde sosyalizmin inşasının ilk adımı olarak ele alınmak durumundaydı.
      II. yeniden paylaşım savaşı sonrasında Çin ve Kore Devrimi dışında kalan ülkelerde (Doğu-Avrupa ülkeleri) proletarya iktidarlarının kurulması özgün bir yol izlemiştir. Bu ülkelerde, proletarya ve müttefiklerinin devrimci girişimiyle -aşağıdan yukarı-, mevcut politik iktidar parçalanarak ele geçirilmesi söz konusu olmamıştır. Politik iktidar, proletaryanın anti-faşist savaştaki enternasyonalist zaferiyle ele geçirilmiştir. Siyasal düzeyde faşizmin ortadan kaldırılması, yani anti-faşist hedeflere ulaşılması sağlanmıştır. Böylece bu ülkelerde anti-faşist halk cepheleri somut iktidar gücü olarak ortaya çıkmıştır. Böyle bir iktidarın ilk görevi, devlet aygıtından tüm faşist unsurların ve sempatizanların temizlenmesi olmakla birlikte, "demokratik bir yönetim kurulması" da gümdemdedir. Bu da, Dimitrov'un tanımlamasıyla, "halk demokrasisi"nin kurulması demektir.
      SSCB deneyiminden çıkartılmış dersler, siyasal iktidar sorununun yalın bir tarzda ele geçirmenin ötesinde, bu iktidarın yeniden kurulması sorununu içerdiğini göstermiştir. Anti-faşist halk cephelerinin iktidarda olması, bu iktidarların demokratik tarzda oluşturulması ve giderek cephe içindeki partiler arasında anlayış ve işbirliği temelinde geliştirilmesi, zorunlu ve gerekli diğer adımlar olarak ortaya çıkmaktadır. Ancak halk demokrasileri yoluyla sosyalizme geçiş, o güne kadar yaşanmış bir deneyime dayanmamaktadır, dolayısıyla boş bir alan üzerinde inşa edilmektedir. Sadece sorunu siyasal iktadarın demokratikleştirilmesiyle sınırlamak, siyasal iktidarın üzerinde yükseldiği alt-yapıyı unutmakla özdeştir. Bu nedenle, bu halk iktidarları, proletaryanın öncülüğünde "devrimin sürekli kılınması" perspektifi içinde, alt-yapının sosyalizme geçiş koşullarına uygun hale getirilmesini ya da inşasını esas almak durumundadır. İşte bu inşanın sorunları, en açık biçimde ilk kez 1949-50 yıllarında ortaya çıkmıştır.
      Genel olarak emperyalist hegemonya altındaki sömürge ve yarı-sömürge ülkelerdeki halk iktidarının görevleri, teorik olarak doğru tanımlanmış bulunmakla birlikte, söz konusu olan Doğu-Avrupa ülkeleri olduğunda tam bir kargaşa ortaya çıkmıştır. Özellikle kapitalizmin egemen olduğu kabul edilen Demokratik Almanya, Polonya, Çekoslavakya, Macaristan, Romanya ve hatta Bulgaristan gibi ülkelerde, siyasal iktidarın "demokratikleştirilmesi"ne paralel olarak sosyalist bir ekonominin kurulabileceği varsayılmıştır. Lenin'in "Nisan Tezleri"nde ortaya koyduğu bağlamda bir burjuva demokratik devrimin tamamlanmış olduğu tespit edilmesi bu varsayımın temelini oluşturmuştur.
      Oysa sorun "devrimci-demokrat bir devlet"in kurulması sorunu olarak "bütün ayrıcalıkları devrimci bir şekilde ortadan kaldıran ve en tam demokrasiyi devrimci bir şekilde uygulamaktan korkmayan" [46] bir iktidarın kurulmasıdır. Bu bağlamda halk iktidarları, kendilerini sadece siyasal üst yapının "devrimci-demokrat nitelik" kazandırılmasıyla sınırlandırılmak durumunda olmadığıdır. Bunun açık ifadesi, halk iktidarının her yönden kurulmasıdır.
      Burada en önemli teorik belirleme, Lenin'in emperyalist aşamada, sistemin bütününde sosyalist devrimlerin nesnel koşulları mevcutken, geri bir ülkede proletaryanın iktidarı ele geçirme koşulları ortaya çıktığında, iktidarı almakta tereddüt edilemeyeceği tesbitidir. Böyle bir ortam sözkonusu olduğunda, proletaryanın, demokratik devrimin tam olarak tamamlanmadığını ileri sürerek, iktidarı ele geçirmekten kaçınmasının yanlışlığını Lenin çeşitli yazılarında defalarca belirtmiştir. Lenin, böyle bir ortamın ortaya çıktığı bir yerde iktidarı ele geçiren proletarya, bir yandan sosyalist inşanın temel sorunlarını çözümlerken, diğer yandan demokratik devrimin tamamlanması için gerekli önlemleri alır. Örneğin toprağın ulusallaştırılması gibi burjuva demokratik önlemler alınırken, tarımda ücretli emeğin özel kişilerce kullanılmasını yasaklayan sosyalist önlemler de alınır. Böylece birincisi ile ikincisi arasında Çin Seddi olmadığı, bunların birbirinin içinde, birbirine bağlı olarak yürütülmesi olanaklı olur, ama proletaryanın iktidarı altında gerçekleştirilir. Lenin'in bu belirlemesi, bu tür ülkelerde, proletaryanın tüm toplum üzerinde ideolojik-politik hegemonyasını öngörür ve proletaryanın kendi sınıf çıkarlarını, evrensel niteliğine dayanarak da olsa, hemen gerçekleştirilmesine yönelmemesiyle, yani acele edilmemesiyle nitelenir.
      1949'dan itibaren Doğu-Avrupa ülkelerinde sosyalist inşa, yukarda ortaya koyduğumuz Leninist tesbitlere bağlı olarak yürütülmüştür. Ancak kısa bir süre sonra, tek tek ülkelerde küçük-üreticilerin ve kent küçük-burjuvazisinin olağanüstü direnişi ortaya çıkmıştır. İşte bu direnişler, proletaryanın ikili görevini içeren uygulamaların tekleştirilmesi yönünde etkide bulunmuştur. Demokratik devrim görevleriyle sosyalist devrim görevlerinin bu ülkelerde birlikte uygulanması, 1956'dan sonra karmakarışık bir tekleşme uygulaması olarak ortaya çıkmıştır.
      Leninist kesintisiz devrim perspektifi, ilk aşamada her ülkenin kendi gelişme düzeyini veri olarak ele alırken, revizyonizm bunu sürekli bir zorunluluk olarak dogmalaştırmıştır. Bu dogmalaştırma, demokratik halk devrimlerini siyasal alanla sınırlandırmak ve bu sınırlar içinde proletarya partilerinin kesin ve sürekli egemenliğini kurmak şeklinde tanımlanabilinmektedir. Böylece, daha henüz demokratik halk devrimini tamamlamamış, dolayısıyla sosyalizmin inşası için gerekli maddi temelleri geliştirememiş ülkelerde yapılan kısmi uygulamalardan sonra "sosyalist" aşamaya ulaşıldığının ilan edilmesi söz konusu olmuştur. Sonra da bu tanım veri alınarak, bu ülkeler arasında "sosyalist yardımlaşma"nın yeni bir biçimi olarak COMECON oluşturulmuştur.
      Bugün Gorbaçov yönetiminde SBKP, 20. Kongre'den itibaren gerçekleştirilen bu tür uygulamaları, yeniden ele almakta ve bunların getirdiği sorunları, kendi iç mantığının ürünü yollarla "çözme"ye çalışmaktadır. Revizyonist mantığın kendi iç ürünü olan "çözüm"lerle yürütülen faaliyetler, ister istemez, revizyonizmin revizyonundan başka birşey olmamaktadır.
      Bu düzenlemeler, geçmiş dönemde demokratik halk devriminin sınırlandırılmasındaki çerçeveyi esas almaktadır. Ancak bu kez, siyasal alanda "demokratikleşme" ve "çoğulculuk"tan sözedilmektedir. Bir başka deyişle, yapılmak istenen, tarihsel olarak iktidarı tek başına geçirmiş olan proletaryanın ve partisinin, bu iktidarı "tüm halkla paylaşması"nı sağlamaktır. Böylece merkezileştirilmiş proletarya iktidarları, "demokratikleşme" adı altında parçalanmakta ve proletarya iktidarları "desentralizasyona" tabi tutulmaktadır. Bu bir bakıma 1949'lara dönülerek "yeni bir başlangıç yapmak" anlamına gelmektedir.
      Herşeyden önce revizyonizmin revizyonu, sosyalizmin inşası sırasında ortaya çıkmış bazı uygulamaları bir "tarihsel hata" olarak değerlendirmekte, ancak "tarihsel hatalar" konusundaki Leninist perspektifi de reddetmektedir. 1956'dan beri revizyonizmin, bu tür hataları ve bu hataların "belirlediği"ni iddia ettiği ekonomik-sosyal-siyasal yapıyı "Stalinizm" adı altında geniş bir tarihsel döneme mal etmekte ve buna bağlı olarak "hataların düzeltilmesinden" söz etmektedir. Bu "düzeltme" faaliyeti, hiçbir Marksist-Leninist kavrayışa dayanmamaktadır. Onların temel perspektifi, "teorik hümanizm" mantıkiliği içinde mevcut sorunları genel-kitlesel istemler düzeyinde (ki bunlar partisiz kitledir) geçiştirme perspektifidir ve dolayısıyla pragmatizmden öteye geçememektedir.
      Lenin, daha 1902 yılında "Rusya Sosyal-Demokrasisinin Tarım Programı" yazısında, "tarihsel hatalar" karşısındaki Marksist tutumu, oldukça açık biçimde ortaya koymuş bulunuyordu:       Ancak yine Lenin, aynı yazısında sınıf perspektifi konusunda özel uyarılarda da bulunmaktadır:       Revizyonizmin revizyoncuları, bir yandan "tarihsel haksızlıkları" düzeltme adı altında, geçmişten bugüne kadar yapılmış bir dizi uygulamanın getirdiği ilişkileri ve yapıları yıkmaya yönelmişdir. Ancak bu yıkma eylemi, doğrudan değil, dolaylı olarak; araçsız değil, araçlı olarak gerçekleştirilmektedir. Yani mevcut ilişkiler ve yapıların belli unsurları devreden çıkartılarak, bunların kendi kendine başkalaşmaları sağlanmaktadır. Örneğin, COMECON ilişkileri, günümüzde "her ülkenin gelişim yolu"nun farklılığı temelinde, kendi ülkesel sorunlarını kendilerinin çözmeleri, tek başına çözme olarak ortaya çıkmaktadır. Bu revizyon, kendine belli oranda yeterli ekonomiler üzerinde belirli süre olumsuz etkide bulunmasa bile, kısmi "uzmanlaşma"ya yöneltilmiş ve belli alanlarda büyük üretim fazlasına sahip ülkeleri zor durumda bırakacaktır. Bunun sonucu ise, bu ülkeler için, sistem dışı, yani emperyalist ülkelerle kredi ve ticari ilişkileri geliştirme zorunluluğudur.
      Görüldüğü gibi, revizyonizmin revizyonu, özde hiçbirşeyi eleştirmemekte ve değiştirmemektedir. Yaptığı tüm iş, tahrifatlar ve saptırmalarla, eski revizyonist tezleri bir kez daha, ama daha güçlü olarak vurgulamaktan ibarettir. Tabi hiçbir biçimsel değişiklikler olmadığını söylemekte olanaklı değildir. Kruşçev döneminde SSCB-ABD ilişkileri temelinde inşa edilmeye çalışılan stratejiler, bugün emperyalist ülkelerin "üç merkezi" düzeyinde, yani "global" olarak ele alınmaktadır. Askeri ilişkilerde Amerikan emperyalizmi, demokratik-toplumsal ilişkilerde AT ve teknolojik alanda Japonya (ve ABD), revizyonizmin "çok yönlü işbirliği"nin merkezleri durumundadır. Ve revizyonizmin revizyonunun yeni tek politikası da budur.
      Onlar, "karşılıklı bağımlılık" kavramının, ancak aynı üretim ilişkileri içinde bulunan, ama üretim araçlarının toplumsal mülkiyetine sahip ülkeler arasında geçerli ve var olabilen bir ilişkiyi ifade ettiğini ve edebileceğini reddetmektedirler. Ve aynı şekilde "tek bir dünya ekonomisinin", ancak sosyalizmin dünya çapında zaferiyle olanaklı olduğunu kabul etmemektedirler. Bu konulardaki komünist perspektifler, sadece emperyalizmle yapılacak "çok yönlü işbirliği"nin "gerçekleşebilirliği"ni kanıtlamak için kullanılmaktadır. ("Avrupa Evi" önerisi gibi.) Onlar, emperyalistlere önerdikleri bu yolu, mevcut ve muzaffer olacak devrimci iktidarlara önerebilecek durumda değillerdir. Bu ise, enternasyonalizmden koparak, kozmopolitizme kaymak ve bu anlayışın sınıflarına boyun eğmek demektir.


ÜÇÜNCÜ BÖLÜM
SOSYALİZMİN İNŞASINDA REVİZYONİZMİN SİYASAL PERESTROYKASI


      Bir bütün olarak tek ülkede sosyalizmin kurulması ya da Stalin'in deyişiyle, "tek ülkede, üstelik kapitalist bakımından az gelişmiş bir ülkede, sosyalizmin zaferi", sosyalist ekonomi biçimlerinin gelişmesini ve proletaryanın kültürel büyümesini sağlayacaktır. Burada ilk temel halka, iktidarın proletarya tarafından ele geçirilmesidir. Bu ele geçirme, eski dönemlerin "iktidarın fethi" olayından farklıdır. Bu ele geçirme, kapitalist devlet aygıtının parçalanması ve onun yerine, herşeyden önce sömürücüleri baskı altında tutan ve burjuvaziyi demokrasiden dışlayan proletarya iktidarının kurulması demektir. İşte bu iktidarın kurulması sorunu, sosyalizmin inşasının ilk ve temel halkasını oluşturmaktadır.
      Proletarya diktatörlüğü, her zaman tanımlandığı gibi, çoğunluk için demokrasi, azınlık için (iktidara karşı) bir diktatörlüktür. Daha tam deyişle, proletarya ve müttefikleri için gerçek ve kalıcı bir demokratik işleyişe sahip olan proletarya diktatörlüğü, burzuvaziye karşı bir şiddet uygulamasıdır ve onların baskı altına alınması durumudur.
      Böyle bir iktidarın kaçınılmaz olarak inşası ve pekiştirilmesi, iç ve dış koşullardaki gelişmelerin düzeyine bağlı olarak, çeşitli ara evrelerden geçecektir. Ama her zaman Marksist-Leninist teoride ifadesini bulmuş olan hedeflere yönelmek durumundadır.
      Proletarya diktatörlüğü, yalın bir biçimde üst-yapının bir kısmının dönüştürülmesi olmadığı gibi, bütün olarak üst-yapının dönüşümü de değildir. Siyasal üst-yapının, ekonomik ve sosyal yaşam ile olan araçsız ilişkileri yanında, diğer üst yapı unsurları üzerindeki etkileri de gözönüne alınmak durumundadır. Genel olarak devletin, militarizm ve bürokrasiyle, bir bütün olarak egemen sınıf/sınıfların baskı aygıtıdır. Proletarya iktidarı ele geçirdikten sonra, ilk olarak militarizm ve bürokrasi konusunda belli bir çözüme ulaşılması şarttır. Ancak bunu, emperyalist kuşatma altında bulunulan bir dönemde, yani böyle bir ilişkiler içinde yapılması zorunlu olanlar olarak tanımlanması zorunludur. Ve gene ancak bu dönemin kendisine bağlı olarak sosyalist demokrasinin çeşitli biçimleri ortaya çıkartılmakta ve işletilmektedir.
      Genel olarak söylenen bu belirlemeler üzerinde, hemen hemen pek az ayrılık ortaya çıkmaktadır. Sorun her zaman bunların pratik uygulaması düzeyinde ortaya çıkmaktadır. Lenin'in sık sık belirttiği gibi, "düşük bir kültür düzeyi" ve "uzlaşma geleneğinin bulunmaması" çoğu durumda proletarya iktidarının her yönden geliştirilmiş ve gerektiğinde geliştirilmeye hazır bir sosyalist demokrasiyi inşa edilebilinmesini oldukça güçleştirmektedir. Bu güçlük, kaçınılmaz olarak, proletarya diktatörlüğünün her yönden işletilmesinde belirli bir zamanlama sorunu ortaya çıkarmaktadır. Öyle ki, böyle bir zamanlama, tarihsel gelişim içinde, yeni proletarya iktidarlarının ortaya çıkmasına paralel olarak meydana gelecek somuttarihsel olgulara da bağlıdır. Ancak bu koşullama, sadece emperyalizme bağlı, yani onun sosyalizme karşı saldırganlığının evrimine bağlı değildir. Bu, bütünün bir parçasıdır sadece.
      Revizyonizmin bugün geldiği aşamada "zamanlama" konusunda "olumlu" bir belirlemenin yapıldığı gözlenmektedir. SBKP'nin yeni revizyonistlerine göre, bugün, sosyalist devlet aygıtının "demokratik" işleyişinin her yönden ortaya çıkartılabilinmesi için koşullar olgunlaşmıştır. Emperyalizmin saldırgan özelliği, büyük ölçüde sınırlandırılabilir durumda olduğu ve emperyalizmin sadece kendi iç gelişmeleriyle "barış"ı bozamayacağı tespiti yapan SBKP revizyonistleri, buradan hareketle, "zamanlama" konusundaki tespitlerinin belirlediği "ortam"ın doğduğunu ileri sürmektedir.
      Revizyonizmin revizyonunda en önemli unsur haline gelmiş olan "dünya barışı"nın, proletarya iktidarlarının iç gelişiminde belirleyici konumda bulunmasının nedeni de budur.
      Revizyonizmin "genel olarak bir savaş tehlikesinin kaynakları nelerdir" sorusuna verdiği yanıt ikilidir. SBKP revizyonistlerine göre savaş tehlikesinin başlıca kaynağı "emperyalizmin doğasıyla" ilintilidir. "Dış faktörlerin sosyal sistemin doğasını değiştiremeyeceği" revizyonistlerce de kabul edilen bir "gerçek"tir. Ama onlar bu gerçeği, "dünyanın bugün erişilen gelişme aşamasında karşılıklı bağımlılık ve bütünleşme düzeyinde, emperyalizmin doğasını etkilemek ve onun en tehlikeli boyutlarını engellemek mümkündür" açısından ele almaktadırlar. [51] Ancak buna rağmen, bunu mümkün kılacak ikili ilişkilerin, çeşitli nesnel olgularca ortadan kaldırılabilineceğini de reddetmemektedirler. Bu noktada iki nesnel olgu revizyonizmi ilgilendirmektedir. [*1]       Görüldüğü gibi, revizyonizm kapitalizm ile emperyalizmi, emperyalizm ile yeni-sömürgeciliği birbirine karıştırarak, Marksist-Leninist devlet, devrim ve emperyalizm konusundaki tezlerini ve belirlemelerini dışlamaktadır.
      Kapitalizm militarizmsiz olup olamayacağı sorusu, militarizmin devletin iki ana unsurundan birisi olduğu bağlamda, "devletsiz" olup olamayacağı sorunudur. Egemen sınıf olarak örgütlenmemiş bir burjuvazinin kapitalist özel mülkiyeti ne kadar sürdürüp sürdürmeyeceği hiç tartışma götürmez olarak yanıtlanabilecek sorulardandır. Böyle bir şey kesin olarak kapitalizmin ortadan kalkmasıdır. Ama devlet aygıtının en temel unsuru olarak militarizmsiz, bu bağlamda devletsiz bir burjuvazinin bulunduğu koşullarda kapitalizmin varlıgını sürdürebileceğini ileri sürmek, kapitalizmin evrensel bir üretim tarzını ileri sürmekle özdeştir. Tekelci kapitalizm koşullarında, yani emperyalist aşamada, kapitalizmin militarizmsiz varlığını sürdürebileceği ise, tam olarak saçmadır.
      Yeni-sömürgecilik ise, emperyalizmin yeni sömürü yöntemini tanımlayan ve bu bağlamda ortaya çıkan sistemli sömürünün adıdır. Emperyalizmin yeni-sömürgecilik yöntemlerine başvurmadan var olup olamayacağı sorusu tarihsel olarak yanıtlanmıştır. II. yeniden paylaşım savaşı öncesinde emperyalizmin eski-sömürgecilik yöntemlerini kullandığı açık olgudur. Bu nedenle yeni-sömürgecilik olmadan da yapabilir, ama bu tarihi geri çevirmekten, yeni-sömürgeciliğe karşı eski-sömürgeciliği savunmaktan başka bir şey değildir.
      Revizyonizm, kavramsal düzeyde gerçekleştirdiği tahrifat yanında, kendi tezlerini bazı somut olgulara da dayandırmaktadır. (Bir bakıma kavramsal tahrifatını da bu bağlamda yapabilmektedir) Bu somut olgu, emperyalizmin ekonomisini askerileştirmesidir. Onlar, bunun II. yeniden paylaşım savaşından sonra ortaya çıkmasına bakarak "geçici" bir özellik olarak ele almaktadırlar. Şüphesiz, tarihin tüm zamanlarında böyle bir olgu mevcut olmadığı gibi, kapitalizmin tarihinin tüm zamanlarında da böyle bir olgu yoktur. Bu bağlamda "geçici" bir olgudur, yeni bir olgudur. Ama bu başka bir şeydir, revizyonizmin anladığı "geçicilik" başka şeydir.
      Bilindiği gibi, emperyalizm, III. bunalım döneminde, I. ve II. bunalım dönemlerine göre, üç temel alanda değişikliğe uğramıştır. Birinci olarak, emperyalistler arası ilişki ve çelişkinin durumunda değişiklik ortaya çıkmıştır. Sürekli pazar yitiren emperyalizm, bu dönemde zorunlu olarak entegrasyona gitmiştir. Kendi aralarındaki uzlaşmaz çelişkinin askeri plana yansıma olanağının olmaması olarak nitelenir. İkinci olarak, emperyalist sömürünün sürdürülüş biçimi değişmiştir; eski-sömürgecilik yerini yeni-sömürgeciliğe bırakmıştır. Yeni-sömürgecilik emperyalizmin içte ekonomisinin askerileştirilmesiyle bağlantılıdır. Üçüncü olarak, emperyalizm ile alternatif ve potansiyel güçler arasındaki ilişki ve çelişkide değişiklik ortaya çıkmıştır. Emperyalizm bu dönemde pazarlarının 1/3'ünü yitirmiştir ve potansiyel güçler olarak halk kurtuluş savaşları emperyalizmi gerileten esas faktör durumundadır.
      İşte revizyonizm, bu biçim değişikliklerinin ortaya çıkardığı olgulardan bazılarını ele almakta ve bunların daha önceki bunalım dönemlerinde olmamasından (ya da belirleyici bir olgu olmamasından) hareketle, iradi olarak ortadan kaldırılabilecek olgular gözüyle bakmaktadır. Bu nedenle, onlar, emperyalizmin ekonomisini askerileştirmesi ve yeni-sömürgecilik olgularını, emperyalizmin sürekli ve genel bunalımının derinleşmesinin bir sonucu olarak ortaya çıkan nesnel olgular olarak değil, emperyalizm tarafından planlanmış ve tasarlanmış bir uygulama olarak ele almaktadırlar. Bir bakıma, emperyalizmin III. bunalım döneminin özelliklerini, Kautsky'nin "ultra-emperyalizmi"nin gerçekliği olarak ele almak eğilimindedirler.
      Emperyalizmin bu dönemde ekonomisini askerileştirmesi yalın bir istemsellik ya da burjuva ekonomistlerince icat edilmiş bir uygulama ya da yöntem değildir. Bu olgu, kapitalizmin tarihsel evriminin kaçınılmaz bir sonucu olarak ortaya çıkmıştır. Serbest rekabetçi kapitalizmden tekelci kapitalizme doğru evrilen süreç, bu aşamada kendi alternatifinin nesnel koşullarını ortaya çıkartmıştır. Proleter devrimlerin nesnel koşullarının olgun olduğu bir evrede, kapitalizmin artan oranda zora ve şiddete başvurması kaçınılmazdır. Aynı şekilde emperyalistler arası uzlaşmaz çelişkilerin askeri plana yansıma durumları, askeri üretimi olağanüstü önemli kılmıştır. Son olarak da, emperyalizmin pazarlarını korumak için, dünya çapında faaliyet gösterebilecek bir askeri güce gereksinmesi vardır. Aksi halde emperyalizm kendi pazarlarını koruyamayacaktır. Bu da emperyalizmin sonudur.
      Emperyalizmin ekonomisini askerileştirmesi (revizyonizmin dilinde "militarizm"), Amerikan emperyalizminin 1929 ekonomik buhranından itibaren, temel sektörlerde devlet müdahalesinin artan bir sonucu olarak tarihsel bir geçmişe sahiptir. Tekelci kapitalizmin, tekelci devlet kapitalizmine dönüşmesi sonucu, devletin ekonomiye müdahalesi açık bir olgu olmuştur. Bu olgu, bu üretim tarzının kendi içinde taşıdığı çelişkilerin bir ürünüdür. Bir başka deyişle, bu üretim tarzının artık tarihsel evrimde aşılması gereken ve aşılmak durumunda bulunan bir üretim tarzı haline gelmesi söz konusudur.       İşte, devletin ekonomiye artan müdahalesinin bir sonucu olarak emperyalist ekonomi askerileştirilmiştir. Bu nedenle nesnel bir gelişme durumundadır. Ve anlamı, kapitalizmden sosyalizme geçişin nesnel koşullarının bu ülkelerde tam anlamıyla olgunlaşmış olduğudur. (Her yönden gelişen bir merkezileşme olgusu).
      Askerileşmiş bir ekonominin varlığı emperyalizm açısından çeşitli sonuçlar doğurmaktadır. Bu sonuçların en önemlisi, ekonomik buhranın şiddetinin azaltılabilinmesidir. Üretim malları üretimine ilişkin olan bu durum, tüketim malları üretiminde meydana gelen aşırı-üretim buhranının, sürekli bir devlet talebi sayesinde üretim malları üreten sektöre yansımasının zamana yayılarak gerçekleştirilmesi sonucunu getirmektedir. Böylece sistemin bütününde sürekli ve genel bunalımın derinleşmesine neden olabilecek ve bu bağlamda sistemden daha fazla kopuşları ortaya çıkarabilecek nesnel koşulların gelişmesinin önü kısmen kesilebilinmektedir.
      İkinci olarak, bu olgu, sürekli pazar yitiren emperyalizmin karşılaştığı "pazar sorunu"nun kısmen halledilmesini olanaklı kılmıştır. (Buna uzay çalışmalarının da eklenmesi gerekmektedir)
      Üçüncü olarak, halk kurtuluş savaşlarına karşı yerli oligarşilerin daha da güçlendirilmesi ve askeri etkinliklerinin arttırılması için gerekli teknik-askeri olanaklar ortaya çıkmaktadır.
      Dördüncü olarak, yeni-sömürgecilik yöntemlerinin uygulanabilinmesi için gerekli sermaye unsurlarının ihracına olanak tanımaktadır.
      Görüldüğü gibi, ekonominin askerileştirilmesi, yalın bir biçimde emperyalizmin saldırganlığının öznel olarak arttırılmasının bir ürünü değildir. Emperyalist aşamada üretici güçlerin gelişiminin engellenmesi sermayenin gelişimine, dolayısıyla pazara bağlı olarak ortaya çıkmaktadır. Emperyalist ekonomi, her dönemde askeri araçlar üretimine yönelik sanayiye sahip olmuştur ve bunları artırma yönünde eğilim göstermiştir. Ancak III. bunalım döneminde bu eğilim, kendisini, daralan pazarlar düzeyinde, yeni pazarların sistemin içinde gerçekleştirilmesi açısından ortaya çıkarmak durumundadır.       Bunların anlamı ise, askerileştirilmiş emperyalist ekonominin, kendi gelişim ritmini sağlayan pazarlara sahip olmadıkça, bunları normal üretime, yani "sivil üretime" dönüştürmesinin olanaksız olduğudur ve gerekli pazarlar ortaya çıktığında da tümüyle ortadan kalkmasının olanaklı olmadığıdır.
      Revizyonizm, emperyalist ekonominin "sivilleştirilebilineceği" tezini ileri sürmekle, emperyalizmin "pazar" sorununa "gerçekçi" bir çözüm üretmeyi de önsel olarak kabul etmiş olmaktadır. Bu nedenledir ki, Gorbaçov, "Batıyı" askerileştirilmiş ekonomileri "sivil üretime dönüştürme programları hazırlamaya" çağırırken, kendilerinin de aynı konuda hazırladıkları programları "karşılaştırmaya" çağırmaktadır. Bir başka deyişle, SBKP revizyonizmi, emperyalist ülkelerle belirlenmiş ve anlaşmaya varılmış bir temel üzerinde, "global" ölçekte "pazar sorununu" çözümleme teklifinde bulunmaktadır. Emperyalizmin 1917 Ekim'inden beri sürekli yitirdiği pazarların sistemli ve düzenli olarak emperyalizme açılması önerisi yeniden canlandırılmış olmaktadır.
      Revizyonizm yeni-sömürgeciliği de "üçüncü dünya ile adaletsiz ilişkiler" olarak değerlendirmektedir. Gorbaçov'un şu sözleri bunu çok açık biçimde sergilemektedir:       Emperyalist sömürünün yeni-sömürgecilik biçiminin bu "ahlâki" yorumu, kaçınılmaz olarak "Asya, Afrika ve Latin-Amerika'daki birçok çatışmanın gerçek nedenleri, başka yerlerden değil, buradan kaynaklanmaktadır" [58] tespitine ulaşmak zorundadır. Revizyonizm, bugün olduğu gibi, dün de, halkların emperyalist sömürüden kurtulmak için tek yollarının silahlı kurtuluş savaşından geçtiğini ve bu savaşın zaferiyle emperyalist sömürüden kurtulabilineceğini bilmektedir. Ama ona göre, bu mücadeleler, "yerel savaşlar"dır, dolayısıyla "dünya barışı"nı tehlikeye sokmaktadır. Çünkü ekonomisini askerileştirmiş emperyalizm, bu kurtuluş savaşlarının zaferini engellemek için elindeki her türlü silahı kullanmaya ve savaşı genişletmeye hazırdır!
      Revizyonizmin üzerinden atladığı, halk kurtuluş savaşlarının "yerel bir savaş" olmadığı ve nedeninin de emperyalizmin "ahlâksızca sömürüsü" değil, bizatihi emperyalist sömürünün kendisi olduğu gerçeğidir. Emperyalizmle kalıcı ve sürekli bir "barış" yapılmasını 1956'dan itibaren sürekli engelleyen olgunun halk kurtuluş savaşları olduğunu gören revizyonizm, bu engeli "ahlâki" düzeyde ele alıp, "ahlâksız sömürü"nün "ahlâklı" hale getirilmesiyle halledileceğini ummaktadır. Böylece Amerikan emperyalizmi "ahlâksız" sömürüsünü biraz "ahlâklı" hale getirmeyi kabul ederse, SBKP'de bu sömürüyü "karşılıklı bağımlılık" esprisi içinde, ideolojik olarak haklı ve mazur gösterebileceğini taahhüt etmektedir !
      Revizyonizm, kısa vadeli çıkarlar açısından gerekli olan olanaklara ulaşabilmek için, emperyalist sömürü mekanizmasının nesnel niteliğini ve yeni-sömürgeciliğin emperyalizmin pazarlarını yitirmesinin bir ürünü olduğunu "unutturmak" istemektedir. Çeşitli nedenlerle ortaya çıkmış hataların ürünü olabilecek olan sosyalist ülkeler arasındaki "eşitsizligin" ürünü bir "tek yanlı değer transferi"ni, emperyalist sömürüyle ortaya çıkan çeşitsizlik"le ve "kâr transferi"yle aynı düzeyde ele almak revizyonizmin en temel yanılgılarından birisini teşkil etmektedir. Tıpkı sosyalist ülkeler arasında birleşik ve bütünsel bir ekonomik ve sosyal yapının oluşturulması için gerekli perspektifi, emperyalist ülkelerle birlikte "global ölçekte" yaratılacak bir "yapı" için kullanılmasında ortaya çıkan yanılgı gibi.       Bu bağlamda revizyonizm, neden emperyalist ülkeler ile sosyalist ülkeler arasındaki bir savaş tehlikesini, aynı tür "modern" yollarla kaldırılmasın diye emperyalistlere sormaktadır. Ama onlar, sorunun emperyalizmin bir sistem olarak ortadan kaldırılması olduğunu unutmak istemektedirler.
      Tüm bunları revizyonizm, "emperyalist kuşatma altında sosyalizmin inşası"nın getirdiği sorunları "çözmek" amacıyla yapmaktadır. Sosyalist ekonominin çeşitli düzeylerdeki sorunlarında "insan" unsurunun, proletaryanın "etkin ve yaratıcı" faaliyetini zorunlu kıldığını kabul eden revizyonizm, bu unsuru kullanamamaktan şikayetçidir. Onlara göre bunun temel nedeni, emperyalist kuşatma nedeniyle sosyalizmin inşasına "ilgisiz ve edilgen" kalan "insan" unsurunun "sosyalist demokrasi" (revizyonist anlamda) içinde bulunmamasıdır. Emperyalist kuşatma, devlet aygıtının güçlendirilmesini ve merkezileştirilmesini zorunlu kılarak revizyonizmin istediği bağlamda bir "insan" unsurunu kullanmasını engellemiştir. Daha ileride göreceğimiz gibi, tüm sorunların çözümlenmesinde temel ve çözücü unsur proletaryanın komünist bilinci ve buna bağlı eylemidir. Revizyonistler için bu temel ve çözücü unsur, yalın bir "insan" unsurudur ve dolayısıyla bu unsurun proletarya diktatörlüğü olmadığı koşullarda, "demokrasi" içinde ülke ekonomisinin sorunlarının çözümünde etkin ve yaratıcı olarak kullanabileceklerini düşünmektedirler.
      Daha önce kısaca değindiğimiz gibi, bugün proletarya iktidarlarında ortaya çıkan sorunların çözümünde "insan" faktörü kullanılamamaktadır. SBKP'nin revizyonist teorisyenlerine göre bunun nedeni ikilidir: Aşırı merkezileştirilmiş proletarya diktatörlüğü ve demokrasi yokluğu. Ama bu teorisyenlere göre, her iki neden tek bir olguyu ortaya çıkarmıştır: "Yabancılaşma". Şüphesiz bu kavram Marksizme yabancı değildir. Marks çeşitli yazılarında, özel mülkiyet koşullarında ve kapitalizmde "yabancılaşma"dan söz etmiştir. Bu bağlamda, bu kavram özel mülkiyete dayalı bir toplum olarak kapitalizmle ilgili olarak kullanılabilinmektedir. Ama SBKP revizyonistleri bu kavramı sosyalist bir ülkedeki "insan" unsuru açısından da kullanmakta hiçbir sakınca görmemektedirler ve dolayısıyla da kendi ülkelerinde olduğunu varsaydıkları bu "olgu" yu kapitalistlerin bulduğu çözümlerle çözmeye çabalamaktadırlar. Öyle ki, kapitalistlerin "yabancılaşma" olgusunu aşabileceklerini ve hatta aştıklarını bile söyleyebilecek durumdadırlar:       Revizyonizmin revizyonistlerine göre, kapitalistlerin yaptıklarını kendileri de yapabilirler -ama kendi önlerinde emperyalizmin yarattığı engeller vardır. Eğer emperyalizmin bu engelleri kaldırılabilinirse, kendileri de "kendi ayrıcalıklarının bir kısmından" vazgeçebileceklerdir! Örneğin Komünist Parti'nin anayasal güvenceye sahip "öncülüğü"nden ya da proletarya diktatörlüğünden. Tabi bunun için emperyalizmle anlaşmak, uzlaşmak ve onu "evcilleştirmek" gerekmektedir! Oysa aynı olgudan Marksist-Leninistler, emperyalist sistemin tümüyle ve tam olarak yıkılması gerektiği sonucunu çıkarmaktadırlar. Bu da devrimci çizgi ile revizyonist çizgi arasındaki temel farkı açık biçimde ortaya çıkarmaktadır.
      Bugün olduğu kadar dün de, proletarya iktidarında sosyalizmin inşasının, proletaryanın etkin ve yaratıcı katılımı olmaksızın olanaksız olduğu kesin bir olgudur. Bunun tersi bir olguyu ya da teorik savı Marksizm-Leninizmin ürünlerinde bulmak olanaksızdır. Hemen hemen tüm inşa sorunları, proletaryanın devrimci niteliklerine, sınıf özelliklerine bağlı olarak çözümlenebilir durumdadır ve ancak proletaryanın faaliyeti ile çözümlenebilir. Bu gerçek, Leninist devrim anlayışının en açık belirlemesidir. Yani egemen sınıf olarak örgütlenmiş proletarya sosyalizmi inşa edebilir. Doğal olarak proletaryanın iktidarının yapılanışı ve onun gerçek anlamda bir proletarya demokrasisi olma zorunluluğu, tarihsel olarak revizyonizmin SBKP içindeki egemenliğine kadar özel bir sorun haline gelmemiştir.
      Teorik olarak ifade edersek, Leninist anlayış, proletaryanın ele geçirdiği iktidarın yapılanışı düzeyinde, burjuva devlet aygıtının parçalanması, bürokrasinin dağıtılması ve bürokratik işlemlerin en aza indirilmesi, özel paralı silahlı müfrezelerin oluşturduğu militarist aygıtın lağvedilmesi temelinde, proleter devlet aygıtı kurulabilir.
      Lenin 1920 yılında bu konuda, yani "proleter, sosyalist, sovyetik vb." şeklinde adlandırmaya layık bir devlet örgütünün kurulabilinmesi için kullanılacak güçleri iki düzeyde ele almaktadır: Proletarya, yani "sosyalizm mücadelesine dalmış proletarya" ve bilgi, eğitim ve öğretim. Lenin, proletaryanın böyle bir aygıtı kurabilmesi için "yeterince eğitimi", "yeterince bilgisi" ve "yeterince kültürü" olması gerektiğini söyler. Ve o dönemde Sovyetler Birliği'nde bunların "gülünç derecede yetersiz" olduğunu da saptar. [61]
      Bunlardan çıkartılacak sonuçlar ise açıktır:
      Bilgili, eğitili ve kültür düzeyi yüksek bir proletaryanın sosyalizm mücadelesine yoğun bir biçimde girerek, proleter, sosyalist, sovyetik vb. olarak adlandırmaya layık bir devlet aygıtını kurabilir ve kurmak durumundadır. Dolayısıyla sorun bunların yaratılmasıdır.
      Lenin'in açık biçimde ortaya koyduğu gibi, proletaryanın devlet aygıtı oluşturması ve bunu geliştirmesi, yalın bir biçimde emperyalist kuşatmayla ilintili değildir. Bu aygıt burjuvazi var olduğu sürece varlığını sürdürecektir ve sosyalizmin inşasının en temel unsurudur. Bu aygıtın kurulmasında, proletaryanın yeri ve eğitilmiş olması, kaçınılmaz olarak, sosyalist eğitim sistemini önemli kılmaktadır. Bu nedenledir ki, sosyalist eğitim sistemi (ki bunun içine aile ilişkileri, toplumsal ilişkiler ve kültürel etkileşim de girmektedir) ile proletarya partisinin ideolojik-politik öncülüğü ana konular haline gelmektedir.
      Revizyonizm sorunun bu yanlarını görmezlikten gelerek, doğrudan emperyalizmle olan ilişkiyi öne çıkartmakta ve kalan sorunları da "yönetime katılma" sorunsalı içinde aşmayı savlamaktadır. Böyle bir tutum, bir yandan dünya çapında emperyalizm ile sosyalizm dışında hiçbir gücün kalmadığını öngörmek zorundayken; diğer yandan bilgili, eğitilmiş ve kültür düzeyi yüksek bir proletaryanın varlığını öngörür. Bu bağlamda SBKP'nin çizgisinin de doğruluğu öngörülmektedir. Oysa bunlarda ya yoktur ya da önemli eksiklikleri içermektedir. Revizyonizm, günümüzde proleter iktidarlarının mevcut durumunu ve bu iktidar altındaki işçi sınıfının niteliğini gerçekçi ve doğru bir biçimde tespit edememiştir. Bu olmadığı içinde, temel özellikleri mevcut, ama bazı "yeni" özellikler kazanmaya gereksinme duyulan (teknolojik gelişmeyle ilgili) bir işçi sınıfından söz edilmektedir.
      Bu bağlamda, en eski ve en gelişmiş proletarya iktidarının bulunduğu SSCB'ni kısaca irdelemekte yarar vardır.
      Bugün revizyonistlerin bile kabul ettiği temel gerçeklerden birisi de, SSCB proletaryasının sosyalizmin inşasına, dünya sorunlarına ve toplumsal mülkiyete karşı ilgisiz oluşudur. Öyle ki, "sosyalizmde toplumsal mülkiyetin egemen biçimi olan devlet mülkiyeti, 'sahipsiz' bir mülkiyet olarak, önemli ölçüde itibardan da düşmüş bulunuyor." [62] Sovyet proletaryası, bilimsel ve teknolojik gelişmelere ve bunların üretim sürecine uygulanmasına karşı ilgisiz olduğu gibi, uygulanma koşullarına uyum sağlayacak durumda da bulunmamaktadır. Enternasyonalist bilinç önemli ölçüde zaafa uğratılmıştır, kendi ulusal sınırlarının ötesindeki gelişmelerle ilgilenmemektedir...
      Bu Marks'ın, "çeşitli işlere yatkın, üretimdeki herhangi bir değişmeyi karşılamaya hazır ve yerine getirdiği çeşitli toplumsal görevleri, kendi doğal ve sonradan kazanılmış yeteneklerine serbestçe uygulama alanı sağlayan birşey olarak benimseyen tam anlamıyla gelişmiş birey" [63] olarak "yeni insan", "sosyalist insan" vb. şeklinde nitelenebilinecek bir proletaryanın oluşmadığını göstermektedir.
      Bunun nedenleri çeşitlidir. Herşeyden önce SSCB'de işbölümünün artan gelişmesinin yarattığı "yabancılaşma" hesaba katılmaması gündemdedir. Bu kaçınılmaz olarak, geleneksel tarzda, yani kapitalist tarzda bir "uzmanlaşma" yaratmıştır. Uzmanlaşma, işbölümünün kapitalist evredeki ulaşmış olduğu düzeye göre ve bunun etkisiyle oluşturulmuştur. Bilimsel ve teknolojik gelişmenin yarattığı uzmanlaşma olarak yorumlanan bu olgu, zaman içinde, kapitalizmin sahip olduğu mekanizmaların proletarya iktidarlarında da yaratılması istemi (iradesi), buralarda toplumsal üretimden kopuk bir bilimsel ve teknolojik gelişme ve uzmanlar yaratmıştır. En ileri teknolojik bilgi bulunmasına rağmen, bunlar üretim sürecine uygulanamamıştır. Uygulanabilinenler de, büyük ölçüde emperyalist ülkelerdeki ticari ilişkilerde ortaya çıkan nesnelerin basit bir "yinelenmesi"nden başka birşey değildir. Böylece, bir yandan bilimsel araştırmalar yalın bir "bilim" adına gerçekleştiren "saf bilim adamları" olarak yeni bir "uzmanlar" ortaya çıkarken; diğer yandan emperyalist pazara göre biçimlenen teknoloji uygulayıcısı teknokratlar oluşmuştur.
      Bu gelişme, hemen hemen aynı düzeyde emperyalist ülkelerde de mevcuttur. Revizyonistler bu benzerliği esas alarak, sorunun "global" nitelikte bir sorun olduğunu, dolayısıyla çözümünün her iki sistem içinde bir ve aynı olduğunu ileri sürmek durumundadırlar. Oysa kapitalist toplumda, "saf bilimci" olarak uzmanlar topluluğu, bilimsel araştırmalar için gerekli finansmanı tekelci-burjuvaziden temin etmek zorundadırlar ve buna karşılık olarak da tekelci burjuvazinin,bu araştırmaların idari ve mali yönetimini üstlenmesine karşı çıkamazlar. Özel üniversiteler kadar, özel araştırma kurumları da aynı temelde ortaya çıkmıştır. Bu mekanizma, araştırma sonuçlarının kısmi olarak da olsa "ticari değere" sahip olması gerektiği şeklinde bir bilincin ortaya çıkmasına yol açmıştır. Bir başka deyişle, bu "uzmanlar", daha başlangıçtan itibaren "pazar normlarını" gözetmek durumundadırlar. Bu normların kabul edilmediği ya da araştırmalar bu yönde gelişim göstermediği koşullarda, araştırmanın mali ve idari gücünü elinde tutan tekelci-burjuvazi tarafından kesintiye uğratılması kaçınılmazdır. İşte emperyalist ülkelerdeki mekanizmanın işleyişi budur ve bu işleyiş, aynı zamanda emperyalist aşamada üretici güçlerin nasıl "geliştirildiğini" de gösterir.
      Bugün SSCB'nin toplumsal üretim sürecine "taklit" yoluyla soktuğu bilimsel ve teknolojik gelişme ürünlerinin bu niteliği, kaçınılmaz olarak proletarya iktidarları için önemli sorunlar doğurmadan edemezdi ve öyle de olmuştur. Aynı tür mekanizmalara sahip olmayan ve olması da olanaksız olan proletarya iktidarlarının, sosyalist üretim ilişkilerinin geldiği düzeye bağlı olarak yeni mekanizmalar yaratması, sorunun çözümü için temel belirleyicidir. Ancak ortada "üretimdeki herhangi bir değişmeyi karşılamaya hazır" proletarya bulunmamaktadır. Bilimsel ve teknolojik buluşların ortaya çıkış hızının olağanüstü arttığı bir çağda, proletaryanın sınıf niteliklerinin geliştirilmesi çok büyük öneme sahiptir. Eski bilimsel ve teknolojik gelişmelerin hızına uyum sağlayabilen bir düzey, bugün artık yeterli olmamaktadır. Proletaryanın sınıfsal niteliği, her zaman bu gelişme hızını karşılayabilecek özelliklere sahip olmasına rağmen "geri" kalması birincil bir sorun olarak ortada bulunmaktadır. Bunun sonucu ise, bugün için, sosyalist ülkelerde mevcut mekanizmanın, proletaryanın sınıf niteliklerinden güç alarak ve bunlara dayanarak kurulmasının olanaksız olduğudur. Diğer yandan, bilimsel araştırma ile teknolojik uygulama arasında eşgüdüm, yönetim, denetim ve yöneltim aygıtı olması gereken devlet aygıtı ve parti yapısı bulunmamaktadır. Bir başka deyişle, kapitalizm koşullarında ortaya çıkmış olan ve temelinde üretici güçlerin gelişiminin engellenmesi koşullarının yarattığı ilişki ve çelişkiler bulunan mekanizmanın içinde tekelci sermayenin gördüğü "denetim ve yönetim" işlevi, proleter örgütlenmelerce üstlenilememektedir.
      Bu konunun önemini ve niteliğini Lenin şöyle ortaya koymuştur:       Revizyonizm, bu konuda çözümleri kapitalist normlarda aramaktadır. "Kapitalizmden öğrenilecek çok şeyler vardır" doğru önermesini, kendi sapmasına dayanak yapan revizyonizm, bir bütün olarak toplumsal-siyasal kültürel-teknolojik ve eğitim sistemini sosyalist nitelikte düzenlemek yerine, aşırı uzmanlaşmayı veri alarak üniversiteleri "Batı tipi" üniversiteler haline getirmeyi tasarlayabilmektedir. Diğer taraftan da, devlet ve parti aygıtını, bu alanda "etkin" hale getirmek için, artan oranda "uzman" ve "teknokrat"ı bu işleyişin içine sokmaya çalışmaktadır. Böylece bilimsel araştırma ve teknolojik uygulama arasındaki "yönetim ve denetim" işlevlerinin yerine getirileceği düşünülmektedir. Bunun bir sonucu olarak 1967'den 1987'e kadar, parti içinde "akademisyenler"in sayısı üç kat artmıştır.
      Revizyonizmin, eğitim sistemi konusunda salt üniversiteleri ele alarak, bunları yeni ve evrensel bir yapılanışa ulaştıramadığı koşullarda, emperyalist ülkelerdeki yapıları benimsemesi, son tahlilde, "hiçbir şey yapmamaktansa, birşeyler yapmış olmak" zihniyetinden başka bir şey değildir. Ancak buna rağmen, deneyimlerin sonuçlarını doğru bir biçimde tahlil ettiği de söylenemez. Ve aynı şekilde, dünya çapında Marksist-Leninist hareketteki ideolojik-teorik gelişmelerden de yararlanmak için en küçük bir çaba da göstermemektedir. Bu da onları kolayca kapitalist normlara uygun yapıların taklidine sürüklemektedir. Eğitim konusundaki bu yaklaşım, doğal olarak, bir kez daha proleter iktidarlarını, dünyanın geri kalan kısımlarındaki devrimci mücadelelerden ve geleceğin muzaffer proletaryasından koparacak niteliktedir. Bunun ülkemiz somutundaki en açık ifadesi, SSCB'nin üniversite anlayışı ile ülkemizdeki devrimci ve demokratik muhalefetin üniversite anlayışı arasındaki farklılıktır.
      Proletaryanın, sosyalist olarak adlandırılabilecek bir devlet aygıtı kurmasını ve geliştirmesini sağlayacak temel gücün eksikliğinin diğer bir nedeni de, bir bütün olarak toplumsal eğitim sisteminin çarpık niteliğidir.
      Ekim Devrimi'nden sonra, hemen her yönden eğitim sisteminin sosyalist toplumun inşasını sağlayacak nitelikte kurulması için pek çok araştırma, öneri ve teori ortaya konmuştur. Bunların bir kısmı, teorik düzeyde kullanılamaz olduğu saptanmış olmakla birlikte, bir kısmı, o dönemin proletarya diktatörlüğünden beklenen görevlerle belirli bir oranda uyumsuzluğunun ortaya çıkması üzerine terk edilmiştir. Krupskaya, Lunaçarsky gibi parti yöneticilerinin önerdikleri ve kısmen uygulanan "çocuk merkezli eğitim" hiçbir yönden geliştirilmemiş ve geliştirilmesi için özel bir çaba ortaya konulmamıştır. Böylece, geçmişten gelen eğitim sistemi üzerinde yapılan "tadilatlar"la, ortaya garip bir eğitim sistemi çıkmıştır. [*2] Geleneksel eğitim anlayışının ağır bastığı bu çarpık biçim, bilimsel ve teknolojik gelişmeyi sağlayacak "kuramsal bilgi" verici işleve sahip olduğu yanılsamasını (ya da "teorisini") üretmiştir. Bu yanılsamayı, haklı ve mazur göstermek içinde Batı-Avrupa'nın emperyalist ülkelerinin bu geleneksel eğitim sistemi ile çok sayıda "bilim adamı" yetiştirilmesi ile "çocuk merkezli eğitim" sisteminin uygulandığı Amerika'da böylesine çok sayıda bilim adamının yetişmemesini ve dolayısıyla Avrupa'dan "beyin göçü" sayesinde bunları temin etmesi kanıt olarak kullanılmıştır. "Birlikte üretim okulları" deneyimi, "teknik ve bilimsel araştırma için bilgi veremediği" gerekçesiyle bir yana itilmesi, kaçınılmaz olarak "yaratıcı, araştırıcı ve geliştirici" insan unsurunun ortaya çıkmasını da engellemiştir. Bir başka deyişle, temelde meydana getirilen çarpıklık, sistemin iç yapısındaki kısmi düzenlemelerle aşılmaya çalışılması revizyonizmin yarattığı çarpıklığı daha da artırmasından başka bir şey getirmediğidir.
      Sosyalist devlet aygıtının inşasının gerçekleştirilememesinin en önemli eksikliklerinden birisi de, sosyalizmin inşa sürecinde sanayi üretimine katılan yeni proleter unsurların "doğal" özelliklerinin abartılması ve bunların kapitalizm koşullarındaki savaşkan ve disiplinli proletaryanın özelliklerini "kendiliğinden" kazanmış ve bir üst boyuta çıkarmış olarak kabul edilmesidir.
      Lenin'in, sık sık vurguladığı gibi, proletarya iktidarı koşullarında, tüm sınıf ve tabakaların proleterleştirilmesi, yani işçi haline getirilmesi zorunludur. Ancak bunun kapitalist toplumda olduğu gibi, doğrudan mülksüzleştirmeyle birlikte olmadığı ve olmayacağı da açıktır.
      İşte bu ve diğer eksiklikler ve hatalar, herşeyden önce proletaryanın "egemen sınıf olarak örgütlenmesi"ni engellemiştir. Böylece proletarya diktatörlüğünde, temel ve belirleyici durumda bulunan sosyalist devlet aygıtı geliştirilememiş, dolayısıyla da sosyalizmin inşasında etkin biçimde kullanılması olanaksız olmuştur.       Proletarya devleti, böyle bir güç olarak, sosyalizmin kurulmasında temel ve belirleyici konumda bulunmakla birlikte, burjuva devlet aygıtının parçalanması temelinde oluşturulacağı da açıktır. Böyle bir parçalama eylemi, devletin en büyük "masraf" kaynağı olmasını sağlayan "bürokrasi ve sürekli ordu"yu dağıtmasıyla olanaklıdır. "Ucuz devlet"in bu gerçekliği Paris Komünü ile tanıtlanmıştır. Sürekli ordunun lağvedilmesi, yerine tüm halkın silahlı örgütlenmesinin konulması, kaçınılmaz olarak sosyalist ekonomi üzerindeki "silahlanma" sorunlarını belli oranda azaltacaktır. Belirli bir dönemde, tek ülkede sosyalizmin kurulması döneminde ve geri bir sanayi koşullarında zorunlu olarak sürdürülen düzenli ordu, revizyonistlerce "yetkin silah üreticileri daha az yetkin silah üreticilerini yener" kavrayışını, hemen her düzeyde tek belirleyici olarak ele almışlar ve düzenli orduyu daha da geliştirmişlerdir. Revizyonizme göre, bu ordunun yeniden düzenlenmesi, sadece dünya çapında emperyalistler ile bir "barış" ortamı kurulmasıyla olanaklıdır !
      Proletaryanın, burjuva sürekli ordunun yerine, tüm halkın istemsel silahlanmasına dayanan bir örgütlenmeyi geçirebilmesi, doğrudan doğruya onun sınıf nitelikleriyle, komünizm davasına bağlılığıyla ilintili olarak gerçekleştirilebilir. Aksi halde, "barış" dönemlerinde de büyük bir silahlı güç hazır tutulmak zorunlu olacaktır ve bu da herkesin bir kez daha yaşayarak öğrendiği gibi, "tuzluya oturmaktadır".
      Bürokrasinin lağvedilmesi ve basitleştirilmiş bir muhasebe sistemi ile sosyalist inşa sorunlarının bazılarının çözümlenmesi, aynı zamanda önemli bir "masraf" kapısını kapatarak, ekonomiye yeni ve büyük bir kaynak sağlamak durumundadır. Ve aynı zamanda, tüm proleterlerin kendi devletlerini yönetebilmesi olanaklı olarak, sözcüğün sosyalist anlamında "yönetime katılma" ve "sosyalist demokrasi" gerçekleşecektir.       Pekçok durumda proletaryanın "egemen sınıf olarak örgütlenmiş" gücü olarak devlet aygıtının, yukarda ortaya koyduğumuz tarzda örgütlenmesinin sosyalizmin inşasında nasıl bir etkide bulunacağı kavranılamadığı da ortaya çıkan diğer bir gerçektir. Oysa, salt sürekli ordunun yeni bir düzenlenişi ve bürokratik işlemlerin azaltılması bile, başlı başına büyük bir ekonomik ve toplumsal gücün serbest kalmasına yol açacaktır. Bundan öte, sosyalist üretim ilişkilerinin kapitalist toplumun bağrında doğup gelişerek egemen olmasına bağlı olarak bir sosyalist devrim (siyasal devrim olarak) yapılması söz konusu olmaması, kaçınılmaz ve zorunlu olarak, sosyalizmin inşasının yukardan aşağıya, merkezi güç aracılığıyla, yani proleter devlet gücüyle yapılmasını zorunlu kılmaktadır. Bu anlamda "egemen sınıf olarak örgütlenmiş proletarya"nın devlet örgütlenmesi temel ve belirleyici konumdadır. Onun niteliğinin proletarya diktatörlüğü olarak belirlenmesi de, bu gücün kullanılmasının gerçekliğidir. Bu gücün, herhangi bir durumda zaaf içinde bulunması, gerek eski sömürücüleri baskı altında tutmayı, gerekse köylüleri, küçük-burjuvaziyi ve yarı-proleter unsurları "sosyalist ekonominin kurulması" işinde yönetme görevini yerine getirememesine yol açar. Nitekim 1987'den itibaren SSCB' nin karar ve uygulamaları, özellikle de emperyalist ülkelerle silahsızlanma alanında yaptığı anlaşmalar, proletarya diktatörlüğünün "dışsal ve görüntüsel" olarak bile olsa zayıfladığı kanısını yarattığı andan itibaren, tüm proleter iktidarlarında küçük-burjuva unsurların yığınsal hareketi ortaya çıkmıştır. Bu da kaçınılmaz olarak, bu gücün, yani proletaryanın diktatörlük aygıtının belirli bir noktadan sonra kullanılmasını zorunlu kılmak durumundadır.
      Devlet aygıtının sosyalist, sovyetik vb. adlarla tanımlamaya layık düzeye getirilmesi, bunların yanında, "yeni sosyalist proletarya"nın niteliğinin belirginleştirilmesi açısından da bir zorunluluktur. Kapitalizm koşullarında mülksüzleştirilerek proleterleşme sürecine giren kent ve kır küçük-burjuvazisinin, kendiliğinden ulaştığı sendikal bilincin ötesine götürülmesi, yani sosyalist siyasal bilince ulaştırılması eylemi, hemen her zaman onun üretim sürecinde kazanmış olduğu niteliklere göre ve bu niteliklerinin geliştirilmesine yönelir. Proletaryanın iktidarı ele geçirdiği koşullarda ise, proleterleşme süreci, kesin ve mutlak bir yoksulluğa bağlı mülksüzleştirmeye dayanmaz. Üretim araçlarının özel mülkiyeti kaldırıldığından, toplumda genel olarak bir "mülksüzleşme" söz konusudur. Ancak hiçbir biçimde kapitalist mülksüzleştirme durumuyla ilintili değildir ve öyle bir sürecin kaçınılmaz sonucu olarak ortaya çıkmamıştır. Dolayısıyla "yeni proleter" unsurların niteliği, farklı bir zeminde ve farklı bir gelişme düzeyinde ortaya çıkmaktadır. Onların sosyalist siyasal bilince erişmeleri, genel toplumsal eğitim ile partinin bilinçlendirme çalışmalarının bütünselliğine bağlı olduğu kadar, ekonomik ve sosyal ilişkilerin maddeleştirilmesiyle de bağlantılıdır.
      Revizyonizmin revizyonu, bu konuda farklı çıkış noktasına sahiptir. Onlara göre, sosyalist ülkelerde proletaryanın, ya da kendi genişletilmiş tanımlamalarıyla "halkın", sosyalizmin inşasında etkin bir rol oynamaktan uzak durmaları, üretimin geliştirilmesine (nicelik ve nitelik olarak) ve kendi devletlerine "yabancılaşması", sadece ve sadece "Stalinizmin" bir ürünüdür ve temelinde "sosyalist demokrasinin" bulunmaması ve yönetime katılma kanallarının kapalı olmasından kaynaklanmaktadır. Bu nedenle de onlar, sorunun siyasal yönetim kısmını öne çıkarmaktadırlar.
      Sosyalist demokrasinin Marksist-Leninist kavranışı bir yana bırakılarak, sıradan bir tarzda "çeşitli görüşlerin ve düşüncelerin ortaya konulduğu bir platform eksikliği" düzeyinde sağlanacak bir "demokrasi"den söz edilmektedir. Böylece "çoğulcu" bir demokrasi gündeme gelmektedir. Bunu yaparken bir yandan Leninist parti ilkelerine sıkı sıkıya bir bağlılık durumu ortaya çıkarken, diğer yandan "çoğulcu demokrasi" bağlamında küçük-burjuva demokrasi anlayışı ortaya çıkmaktadır. [*3] SBKP düzeyinde "hiziplerin varlığını" yasaklayan maddesine dokunamayan revizyonizm, bu alanda sağlayamadığı "çoğulcu"luğu devlet düzeyinde sağlamaya çaba göstermektedir. [*4] "Çok partili sosyalist demokrasi" olarak kendisini en geniş biçimde tanımlayan bu kavrayış, herşeyden önce, böyle bir biçimin işlemesini sağlayıcı mekanizmaları da kurmak durumundadır. Bu da "sürekli parlamento" olarak kendisini ortaya koymuştur. Doğrudan proletaryaya dayanarak ve sadece proletaryanın eylemiyle sosyalizmin sorunlarını çözme ve aşma durumunda bulunamayan revizyonizmin "çoğulculuk" temelinde diğer sınıf ve tabakaları sorunların çözümüne katılmalarını sağlamaya çalışması doğaldır. Ama bunların katılımıyla çözümlenecek sorunlar, sosyalizmin inşasının sorunları değil,sıradan ekonomik sorunlar olacağı da açıktır. Sıradan ekonomik sorunlar ise, eğer sosyalist inşanın sorunları değilse, kapitalist ekonominin sorunları olarak ortaya çıkacağı da açıktır.
      Revizyonizmin revizyonu, "sürekli parlamento" bağlamında tek bir meclis sistemine yönelmesi, açık biçimde ortaya konulmamıştır. Sadece sıradan bir düzenleme operasyonu söz konusuymuşcasına konu ele alınmaktadır. Bu nedenle, bunun merkezileştirme için bir araç olup olamayacağı belirsizdir ve sadece pratik tarafından, pratikdeki mücadele tarafından belirlenecektir. (Revizyonizmin revizyonunun dar deneyci ve kendiliğindenci anlayışının getirdiği belirsizliktir bu.)
      Revizyonizmin revizyonunun asıl açılım yeri Doğu-Avrupa ülkelerinde bulunmaktadır. Bu nedenle sorunu SSCB ile sınırlı olarak ele almak ve sadece buradaki gelişmelere bağlı kalarak tahlillerde bulunmak yanıltıcı olabilmektedir. Doğu-Avrupa'daki proletarya iktidarlarında ortaya çıkanlar, aynı zamanda revizyonizmin revizyonunun tüm mantıki sonuçlarını göstermesi açısından da önemlidir.
      Doğu-Avrupa ülkelerinde "çok partili demokrasi" ile "sürekli parlamento" bir bütün olarak tasarlanmış görünmektedir. Öyle ki, Leninizmden vazgeçmeksizin proletarya partilerinin kendi içlerinde çeşitli gruplara ya da hiziplere bölünmesi ve buna tüzüksel olarak olanak tanınması olanaksızdır. Bunun yerine, partileri sürekli olarak alttan sıkıştıran ve dolayısıyla üye olarak parti saflarına giren "proleter olmayan unsurlar"ı, komünist partilerinden uzak tutmak için "her düşüncenin bir partisi olsun" tezini ileri sürmek pekala mümkündür. Ama revizyonizmin bunu değil, doğrudan proletarya dışındaki sınıf ve tabakaları devleti korumak, ekonomiyi güçlendirmek için siyasal söz sahibi kılınmasını amaçlamıştır. SSCB'de "tüm halk" olarak tanımlanan "tüm çalışanlar"ın varlığı, yani tüm yurttaşların proleter olmaları sözkonusu edilmekteyken, diğer sosyalist ülkelerde halkın çoğunluğunun küçük-burjuvaziden oluştuğu bilinmektedir. Bu bağlamda, revizyonizmin anladığı anlamda "sorunlar"ın çözümü için bu unsurların etkin olması istenmektedir. Tek koşulla: Varşova Paktı'ndan, aksi söylenmediği sürece, çıkmamak. Bu da bir tür emperyalist sistem kavrayışı demektir. Nasıl ki burjuvazi, emperyalist ülkelerde düzenin temelleri ortadan kaldırılmadığı sürece her türlü düşünceye söz ve örgütlenme "hakkı" tanımıştır, revizyonizmde aynısını yapmak durumundadır. Ama onlar, emperyalist-kapitalist ülkelerdeki düşünce ve örgütlenme hakkının nasıl elde edildiğini ve düzen sınırları içinde kalmanın ne anlama geldiğini bilmemektedirler. Devrimden vazgeçmiş komünist partilerine örgütlenme ve hatta iktidar ortağı olma olanağı tanınmasına değer biçmek için, oldukça ilginç kavrayışlar olması gerekir. Ve böyle bir kavrayışladır ki, sosyalist ülkelerde de, karşı-devrimcilikten vazgeçmiş karşı-devrimcilerin siyasal örgütlenme hakkından sözedilebilir. Ama bu düpedüz proletarya diktatörlüğü ile çelişir.
      Hangi mantıkla ele alınmış olursa olsun, böyle bir düzenleme, kendi içinde "güçler ayrımı"nı yaratmak zorundadır. Yani yasama gücü ile yürütme gücü arasında bir ayrım yapılmak zorundadır ve bu da mevcut güç ilişkisine göre orantılandırılmak durumundadır. Ve bu ayrım, ya yürütmenin yasama organına karşı sorumlu olan hükümet düzeyinden, ya da sistemin bütününe karşı sorumlu olan bir devlet başkanı düzeyinin ortaya çıkmasıyla tamamlanmak zorundadır. Ama gene de böyle bir dengenin uzun süre varlığını sürdürebilmesi de olanaksızdır. Kaçınılmaz olarak bu süreç, ya "başkanlık sistemi"ni getirecektir, ya da devlet başkanlarının yetkilerinin kısılmasıyla sonuçlanacaktır. SSCB'deki gelişmeler birinci yönde olmakla birlikte, kesin bir belirleme yapmak için, ne teorik bir açıklık, ne de pratik bir gelişme ortaya çıkmamıştır.


Gelecek Bölüm




İkinci Bölümün Dipnotları

(*1) Bilindiği gibi, Nasır sonrasında Mısır, hemen her yönden SSCB'den uzaklaşmış ve tüm SSCB uzmanlarını ülkeden çıkartmıştır. Amerikan emperyalizminin uzun yıllar süren çabalarıyla ortaya çıkan bu durum karşısında SBKP revizyonistlerinin hâlâ "kapitalist olmayan yol"dan söz etmeleri ve bu ülkelere "yardım"da bulunmaları beklenemez. Bu nedenle, bu "olumluluk", sadece gerçeğin dayatmasından başka birşey değildir.
(*2) Burada revizyonistlerin sözünü ettikleri "yerel çatışmalar", geri-bıraktırılmış ülkeler-deki halk kurtuluş savaşlarıdır. "Bölgesel çatışmalar"dan kastedilen ise, özellikle Küba'nın Latin-Amerika ve Afrika'daki devrimci mücadelelere aktif bir destek vermesi karşısında Amerikan emperyalizminin savaşı genişletmesiyle ortaya çıkan savaşlardır ve geçmiş dönemde Vietnam savaşı sırasında Kamboçya ve Laos'un savaş alanı olması durumunu tanımlamak için kullanılmaktaydı.
(*3) Bu dönemde Kennedy'nin, SSCB ile bir anlaşmaya varmak için ortaya koyduğu dört ana koşul oldukça ilginçtir: 1) Demokratik Alman Cumhuriyeti Batı Almanya'ya katılmalıdır; 2) Doğu-Avrupa'daki sosyalist devletler "özgür seçim" yapmalıdırlar; 3) sosyalist devletler, emperyalist sistem içinde süren devrimci mücadeleleri desteklemekten vazgeçmelidirler; 4) Küba'nın varlığına izin verilemez.
(*4) "Yeniden" diyoruz, çünkü, aynı tezler II. Enternasyonal'in oportünist şefleri tarafından yıllar önce ileri sürülmüştür.
(*5) Bunun popülist dildeki karşılığı "putları kırmak"tır.
(*6) Bu "bulunamaz" ya da "bulunmadığı" demek değildir. Revizyonizmin, bir yandan kendisi için enternasyonalist yükümlülüklerden "yük" gerekçesiyle uzaklaşırken, diğer yandan "biraz da diğer ülkelerin proletaryası özveride bulunsun" diyebilmektedir.
(*7) Gorbaçov'un "Avrupa Evi" böyle bir plan olarak değerlendirilebilir.
[21] Mahir Çayan: Kesintisiz Devrim II-III
[22] SBKP-MK Toplumsal Bilimler Akademisi'nin 1988 Tezleri
[23] SBKP-MK Toplumsal Bilimler Akademisi'nin 1988 Tezleri
[24] SBKP-MK Toplumsal Bilimler Akademisi'nin 1988 Tezleri
[25] SBKP-MK Toplumsal Bilimler Akademisi'nin 1988 Tezleri
[26] N. Kruşçev: 1959 SSCB Yüce Sovyetine Rapor ve 1960 Basın Toplantısı
[27] N. Kruşçev: 1959 SSCB Yüce Sovyetine Rapor ve 1960 Basın Toplantısı
[28] SBKP-MK Toplumsal Bilimler Akademisi'nin 1988 Tezleri
[29] SBKP-MK Toplumsal Bilimler Akademisi'nin 1988 Tezleri
[30] Y. Krasin-SBKP-MK Toplumsal Bilimler Akademisi Rektörü
[31] Gorbaçov: SBKP 27. Kongre Raporu-1987
[32] SBKP-MK'nın 30 Mart 1963 tarihli yazısı
[33] Gorbaçov: SBKP 27. Kongre Raporu-1987
[34] SBKP-MK'nın 1963 tarihli mektubu
[35] Gorbaçov: SBKP 27. Kongre Raporu-1987
[36] SBKP-MK'nın 1963 tarihli mektubu
[37] A. Diaz-Ruiz: Dünyaya Bakış, Kasım 1989
[38] Lenin: Proletarya Diktatörlüğü Döneminde Ekonomi Politika, İşçi Sınıfı ve Köylülük, s: 381
[39] Lenin: İşçi Sınıfı ve Köylülük, s: 386
[40] Marks: Weydemeyer'e 5 Mart 1852 tarihli mektubu. Seçme Yapıtlar, C: I, s: 637
[41] Komintern 1928 Programı
[42] Komintern 1928 Programı
[43] Lenin: "Sol" Komünizm: Bir Çocukluk Hastalığı, s: 38
[44] THKP/HDÖ: Sosyalist Devrim Programı, Devrim Programları, s: 63
[45] Lenin: İşçi Sınıfı ve Köylülük, s: 381
[46] Lenin: İşçi Sınıfı ve Köylülük, s: 425
[47] Lenin: İşçi Sınıfı ve Köylülük, s: 65
[48] Lenin: İşçi Sınıfı ve Köylülük, s: 67
[49] THKP/HDÖ: Sosyalist Devrim Programı, Devrim Programları, s: 78-79

Üçüncü Bölümün Dipnotları

(*1) Burada üçüncü bir nesnel olgu bulunmakla birlikte, revizyonistler için "öznel" olarak değerlendirilebilinecek bir olgudur. Bu olgu, halk kurtuluş savaşları olarak devrimci müca-delelerdir. Bu savaşların devrimciler tarafından örgütlenmesi, revizyonistelrin bunu "nesnel" olmayan bir olgu olarak ele almasını olanaklı kılmaktadır. Böylece onlar, bu savaşların ekonomik, sosyal, siyasal, kültürel ve tarihsel maddi temellerini reddetmektedirler.
(*2) Bu konuda revizyonizmin açmazlarını ortaya koymaktadır. "Çocuk merkezli eğitim"in kısa bir süre uygulanmasından sonra, dönemin gerekleri yüzünden (öncelikle yetişkin nüfusun eğitilmesi gereksinmesi), belli bir süre ertelenmesi, büyük ölçüde Stalin'in Genel Sekreterliği dönemini de kapsamaktadır. Ama revizyonizm, bütün anti-Stalinist niteliğine rağmen, o dönemdeki eğitim sistemini esas almışlardır. Ancak Stalin dönemindeki eğitim sisteminin, süreç olarak biçimlendirildiğini ve yeni biçimlere dönüşebilir özellikte temellere sahip olduğu görmezlikten gelinmiştir. Böylece dönemsel olarak yapılan "reformlar"la, eğitim sistemi geleneksel eğitim sistemine daha çok yaklaştırılmıştır. Böylece "uzman personel" için gerekli bilgi (teorik) veren, ama "pratik işçi"yi dışlayan bir sistem ortaya çıkmıştır. SSCB'de bugün bilimsel ve teknolojik gelişmenin üretim sürecine uygulanamamasının nedeni de burada aranmalıdır.
(*3) Bu garip paradoks "devlet güvenlik örgütü" düzeyinde de ortaya çıkmıştır. Sürekli olarak "şiddetten arınmış dünya"dan, "açıklıktan", "barıştan" söz eden revizyonizm, "Sovyetler Birliği ve öteki sosyalist ülkelere karşı emperyalizmin özel servislerinin artan yıkıcı faaliyetleri çerçevesinde devlet güvenlik organlarına daha büyük sorumluluk verilmelidir" [67] diyebilmektedir.
(*4) Bunun tersinin doğru olduğunu, yani "çoğulculuğun" parti içinde sağlanması gerek-tiğini söyleyenler, hizipçiliğin serbest bırakılmasını istemektedirler. SBKP revizyonizmi henüz böyle bir şeyi kabul etmiş değildir.
[50] Lenin: Sovyet İktidarının İvedi Görevleri, Pravda, No: 28, 2 Haziran 1918
[51] Gorbaçov: Ekim Devriminin 70. Yıl Kutlama Raporu
[52] Gorbaçov: Ekim Devriminin 70. Yıl Kutlama Raporu
[53] Gorbaçov: Ekim Devriminin 70. Yıl Kutlama Raporu
[54] Gorbaçov: Ekim Devriminin 70. Yıl Kutlama Raporu
[55] Engels: Anti-Dühring, s: 439-40
[56] Mahir Çayan: Kesintisiz Devrim II-III
[57] Gorbaçov: SBKP-MK'nın 27. Kongre Raporu
[58] Gorbaçov: SBKP-MK'nın 27. Kongre Raporu
[59] Gorbaçov: Ekim Devrimi'nin 70. Yıl Kutlama Raporu
[60] SBKP-MK Toplumsal Bilimler Akademisi'nin 1988 Tezleri
[61] Lenin: Az Olsun Temiz Olsun, İşçi Sınıfı ve Köylülük, s: 505
[62] SBKP-MK Toplumsal Bilimler Akademisi'nin 1988 Tezleri
[63] Marks: Kapital, C: I, s: 498
[64] Lenin: Devlet ve Devrim, s: 119 ve 132-133
[65] Lenin: Devlet ve Devrim, s: 39
[66] THKP/HDÖ: Sosyalist Devrim Programı, Devrim Programları, s: 64-65
[67] Gorbaçov: SBKP 27. Kongresi'ne Rapor
[68] THKP/HDÖ: Sosyalist Devrim Programı, Devrim Programları, s: 67-68


Gelecek Bölüm