Türkiye Halk Kurtuluş Partisi-Cephesi
Halkın Devrimci Öncüleri
Ankara Davası Savunması
ZAFER BİZİM OLACAKTIR!


Bu savunma, Ankara I Nolu Devlet Güvenlik Mahkemesi'nde 1993 tarihinde açılmış olan Türkiye Halk Kurtuluş Partisi-Cephesi/Halkın Devrimc Öncüleri davasında Munis Özgül tarafından 27 Ekim 1994 tarihinde okunmuştur. Eriş Yayınları-1995

Eriş Yayınları tarafından düzenlenmiştir.
erisyay@kurtuluscephesi.org
Özgün biçimiyle Acrobat Reader formatında: Ankara Davası Savunması
ZAFER BİZİM OLACAKTIR! (1.471 KB)




İKİNCİ BÖLÜM
ÜLKEMİZİN EKONOMİK, SİYASAL VE SINIFSAL TAHLİLİ



TÜRKİYE TOPLUMU DEVRİME GEBEDİR

      Türkiye Halk Kurtuluş Partisi ve Türkiye Halk Kurtuluş Cephesi, kendi programlarında ortaya koyduğu hedefler için savaşmaktadır. THKP-C'nin savaşı, öncelikle bağımsız ve demokratik bir ülke yaratmayı hedeflemektedir. Bu hedef, açık biçimde bir devrim sorunu olarak ortaya çıkmaktadır. Çünkü mevcut toplumsal düzenin, alt yapısından üst yapısına kadar bir bütün olarak değişmesi söz konusudur ve bu değişiklik olmaksızın, bağımsızlıktan ve demokrasiden söz etmek olanaksızdır.
      Evet, ülkemizin bağımsız ve demokratik bir ülke olabilmesi için devrimden başka bir yol yoktur.
      Bu gerçeği, 26 Ocak 1976 günü Malatya Beylerderesi'nde şehit düşen İlker Akman yoldaş şöyle belirlemiştir:
      İlker yoldaşın şehit düşmeden kaleme aldığı yazısında ortaya konulan bu ilişki ve çelişkiler içersinde bulunan ülkemizde devrim kaçınılmazdır.
      Tarihte açık biçimde görüldüğü gibi, hiçbir egemen sınıf kendi sömürü düzenini kendiliğinden tasfiye etmez ve yeni devrimci güçlere iktidarı barışçıl bir biçimde vermez. Egemen sınıflar, her zaman kendilerinin sonsuza kadar yaşayacaklarını zannederler. Bu nedenle de, devrimci güçlere karşı kesin imha politikası izlerler. Bir başka deyişle, onlar kendi düzenlerini sürdürmek ve korumak amacıyla, her koşulda zora, şiddete başvururlar.
      Mahir yoldaş Kesintisiz Devrim II-III adlı yazısında şöyle yazmaktadır:       Emperyalizm ve oligarşinin siyasal zoru, emperyalizme bağımlı bir ülkede kaçınılmaz olarak ortaya çıkan bir zordur. Bu zor, ordusuyla, polisiyle, jandarmasıyla ve her türden mahkemeleri ve cezaevleriyle vardır ve bunlar aracılığıyla sürdürülür. Çünkü onlar, siyasal iktidarı ellerinde tutmaktadır ve siyasal iktidar da devlet demektir. Ve herkesin çok iyi bildiği gibi, devlet, egemen sınıfların baskı aygıtından başka birşey değildir. Her devlet gibi, bu devlet de egemen sınıfların diktatörlüğünün açık ifadesidir. Bu gerçek bizim gibi ülkelerde çok daha açık bir biçimde kendisini ortaya koyar.
      Emperyalizme bağımlı ülkemizde yönetimin olgarşik nitelik kazanmasıyla birlikte ortaya çıkan devlet yapısı ise, tümüyle oligarşinin niteliğine ve emperyalizmin çıkarına uygun bir biçimde yapılandırılmıştır. Bizlerin kısaca oligarşik dikta olarak tanımladığımız bu biçim, burjuva demokrasisiyle uzaktan-yakından ilişkisi olmayan bir yönetim biçimidir. Bu biçimin en tipik özelliği, emperyalizme bağımlı olmanın getirdiği özgünlüğe sahip bir faşist nitelik taşımasıdır. Bu nedenden dolayı, oligarşinin ülkemizdeki yönetim biçimine sömürge tipi faşizm diyoruz.


SÖMÜRGE TİPİ FAŞİZM



      Devlet bir sınıfın diğer sınıf (ya da sınıfların) üzerinde baskı aygıtıdır. Yani, devlet zor uygulayıcısıdır, zorun ta kendisidir. Bu nedenle, sömürge tipi faşizm olgusu devletin, geri-bıraktırılmış ülkelerdeki, fonksiyonu ve görünümüdür.
      Devletin, ekonomik bakımdan egemen olan sınıfın kontrolünde olması ve fonksiyonunun sınıfsal çatışmaların düzeni yıkmaya yönelmesini (ve yıkmasını) engellemek olması en önemli niteliğidir. Devlet bunları nasıl yerine getirebilmektedir? Bu, devletin kurumlarıyla gerçekleşir. Bir başka deyişle, devlet, yürütmeyasama ve yargı organlarıyla, kendini gerekli kılan şartları yönlendirmeye çalışır. Bu, devletin, kendi organlarıyla (kurumlarıyla) siyasal zor uygulaması demektir. Bu, "kamu gücü ve bu gücün yaptırımı" demektir.       Bu organlar, salt toplumlardaki kültür ve ideolojinin onlara sağladığı "saygı" ile görev yapmazlar. Bunlar ayrıca yasalarla düzenlenmiş bir yaptırım gücü ile sağlama alınır. Böylece, bir yandan yasalarla güvence altına alınmış olan kamu gücü, diğer yandan bu güvenceyi bozanlara karşı, yine yasalara boyun eğilmesini sağlayan kamu organları. İşte, bürokrasi ve militarizm.       Kısacası, "devlet, kitlelerin gücünü silahlı ve örgütlü bir azınlığın gücüne bağımlı kılan kurumdur." (Lenin) Bir başka deyişle, devlet, "tüm örgütlenmiş ve sistemli zor aygıtıdır." [6*]
      Eğer devletin "örgütlenmiş ve sistemli zor"un ta kendisi olduğu unutulursa, ortada devlet diye bir şey kalmaz. Bu aynı zamanda devletin, sınıflı toplumlarda, bir sınıfın diktatörlüğünün simgesi, aygıtı olması demektir. Devlet biçimi (ki, bunu belirleyen zor uygulamasının durumudur) ister demokrasi olsun, ister monarşi, isterse faşizm olsun, her biçimde devlet bir diktatörlük organıdır. Toplumsal dengenin mevcut olduğu koşullarda devlet, kamu gücünü mevcut yasalarla sağlar ve böylece toplumdan bağımsızlaşır. Bu dönemlerde, devlet yani zor uygulayıcısı kitlelerden bağımsızlaşır. Çünkü, hakim sınıfın (ya da sınıfların) siyasal zoru iktisadi evrim yönündedir ve iktisadi evrimi hızlandırmaktadır. Yine bu dönemde, sınıflar arası çelişkiler antagonizma kazanmamış olup, hakim sınıf (ya da sınıflar) kitleleri siyasal olarak yedeklemiştir. Demokratik yönetim olarak da isimlendirilen bu dönemde, devlet zoru, devlet organları ile (kurumlar) yürütülür.       Siyasal zorun (ya da bunun örgütlenmiş ve sistemli hali devletin) iktisadi evrim yönünde olması, onu toplumsallaştırır. (Devletin toplumdan bağımsızlaşması) Kapitalizmin gelişme döneminde burjuvazinin siyasal zoru böyle bir siyasal zordur. Ve tarihi görevini yerine getirirken, yani feodallere karşı uygulanan siyasal zor haklıdır, tarihin gidişine uygundur ve iktisadi evrimin yolunu açmaktadır.       Burjuva demokrasisi olarak adlandırdığımız bu dönemde devlet biçimi demokratik devlettir.
      Fakat kapitalizmin gelişme dönemi olan bu evrede (serbest rekabetci dönem), toplumsal dengenin olması sınıf çatışmalarının olmadığı ve sınıfın burjuvaziye kesin yedeklendiği anlamına gelmez. Kapitalizmin bağrında çiçek açan sosyalist güçler, yeni bir toplumsal dengeyi oluşturmak için sınıfsal hareketlerini sürdürürler. Bu da, burjuva diktatörlüğünü açığa çıkarır. Bir başka deyişle, devlet biçiminin demokratik olması, onun özünü ortadan kaldırmaz. Öz, burjuvazinin diğer sınıflar üzerinde diktatörlüğüdür.
      Yine de bu dönemlerde, yani toplumsal dengenin var olduğu ve hakim sınıfların siyasal zorunun iktisadi evrim yönünde olduğu dönemlerde, diktanın mevcudiyeti, siyasal zorun halk üzerinde askeri biçimde maddeleşmesini getirmez. Siyasal zor, eski üretim ilişkilerini temsil eden sınıf (ya da sınıflar) üzerinde askeri biçimde maddeleşir. [*****]
      Serbest rekabetci kapitalizmin emperyalizme dönüşmesiyle birlikte, artık demokratik yönetim ilkesi ortadan kalkar. Siyasal zor (burjuvazinin siyasal zoru) iktisadi evrimi kontrol altına almaya yönelmiştir. Böyle bir toplumda, toplumsal dengeden söz edilemez. O toplum "dengesiz" bir toplumdur.       Emperyalist dönemde, hakim sınıfın (ya da sınıfların) giderek zümreleşmesi belirginleşir. Artık, hakim sınıfların en irileşmiş, zümreleşmiş kesimi ekonomik ve politik hayatı kontrole alır. Oligarşi olarak adlandırdığımız bu kesim, tekelleşmenin ve sınıf çelişkilerinin antagonizma kazanmasının bir sonucudur.       Bir başka deyişle, oligarşi, üretici güçlerin içinde bulunduğu üretim ilişkilerindeki seviyesinin ve çatışmaların doğal sonucudur. Artık iktidar da, gerek sınıfsal gerekse yönetim olarak, bu şartlara uygun bir nitelik almak zorundadır. (Oligarşik yönetim).
      "Sanayi devriminden geçmiş emperyalist-kapitalist ülkelerdeki yönetim de, geri-bıraktırılmış ülkelerdeki yönetim de oligarşik yönetimdir." [11*] Fakat metropollerdeki toplumsal dengelerle, geri-bıraktırılmış ülkelerdeki toplumsal dengeler aynı değildir. Farklılık, ülkedeki üretici güçlerin gelmiş olduğu seviyeye ve (ülkedeki) iktidardaki sınıfın (ya da sınıfların) durumuna ve kitleleri siyasal olarak yedekleme ve yedekleme biçimine göre biçimlenir.
      Bir kere, emperyalist-kapitalist ülkelerde, kapitalizm iç dinamikle gelişmiş ve tekelleşme bu gelişimin doğal ve kaçınılmaz sonucu olmuştur. Bunun sonucu olarak oligarşi, finans-kapitalin damgasını taşır. (Finans-Oligarşisi).
      İkinci olarak, finans-oligarşisi üretim ilişkilerinin "güç"lerini kullanabilecek durumdadır. Bir başka deyişle, üretici güçlerin iç dinamikle gelişmiş olması, finans-oligarşisine ekonomik "güç" verir. Bu güçler kullanılarak, kitleler siyasal olarak finans-oligarşisine yedeklenir. Bilinen kavramlarla, finans-oligarşisi, toplumdaki üretici güçlerin frenlenmiş haldeki gelişmesinin getirdiği toplumsal üretim artışından (refah) yararlanabilir. Bu metropoller için (uzun dönem açısından) sürekli mevcut bir "güç"dür. Lenin bu gerçeği şöyle belirtiyor:       Evet, "hisselerin demokratlaşması" finans-oligarşisini güçlendirmenin bir yoludur. Çünkü bir yandan şirket hisseleri, geniş kitlelerin eline geçmesi ile kârdan bir miktar pay almalarını sağlarken; diğer yandan finans-oligarşisine karşı tepkilerini azaltacaktır. Bugün bujuva iktisatçıların ABD'yi "halk kapitalizmi-proletarya kapitalizmi" olarak tanımlamaları bunun en açık örneğidir.
      Üçüncü olarak, "geçmiş dönemlerde proletarya ve emekçi kitleler, uzun süren kanlı mücadelelerle demokratik hak ve özgürlüklerine sahip olmuşlardır. Emekçi sınıflar gerek nicelik, gerekse nitelik olarak güçlüdür." [13*]
      Bunların sonucu olarak, oligarşik yönetim, üretici güçlerle üretim ilişkilerinin çatışmasından dolayı, toplumdaki patlamaları engellemek amacıyla kitleleri siyasal olarak yedeklemekten, onların tepkilerini pasifize etmeye kadar çeşitli yöntemler uygular. Kitleleri siyasal olarak yedekleme ve mevcut tepkileri pasifize etme açık terör uygulaması ile (faşizm) olabileceği gibi, mevcut devlet gücünün kurumlarının (kamu gücü) yaptırımıyla da yapabilmektedir. Fakat, milli krizin mevcut olduğu koşullarda devletin mevcut gücü yetersiz kalacağından, faşizm, finans-oligarşisinin son ve kaçınılmaz tercihidir. Çünkü, bu ülkelerde sınıfsal çelişkiler sosyalist devrim için olgundur. Bu anlaşılabilir bir şeydir. Bu ülkelerde, demokratik devrim tamamlanmış olduğundan, toplumsal hareketin önündeki ilk adım sosyalizmdir. Bu nedenle finans- oligarşisi, bunu engellemek için son çareyi siyasal zorun askeri biçimde maddeleşmesi ve bunun kurumsallaşmasında bulur. İktisadi evrimin yönü faşizmdir. Dimitrov tüm bunları şöyle ifade eder:       Sanırız tüm bunlardan sonra, "son aşama" olan ve kaçınılmaz "eninde sonunda" gelen ve burjuvazinin yönetimi olan faşizm anlaşılabilinir.
      Bugün ülkemizde, pek çok faşizm tahlilleri yapılmıştır. Aslında biçimsel ve formalizm şeklinde olan bu faşizm tahlilleri, ya biçimsel özellikleri aşırı abartmakta, ya da onun özünü, yani neden son aşama olduğunu unutturmaktadır. Eğer, ülkelerin iktisadi gelişimleri (gelişmeleri) ve bu gelişimin niteliği (dinamizmin niteliği) dikkate alınmazsa, değil günümüzde, geçmiş sınıflı toplumlarda da (köleci-feodal) faşizmden söz etmek mümkündür.
      Oportünizmin devlet ve faşizmle ilgili tahlilleri incelenecek olursa bu "dikkatsizlikler" açıkca görülür. Örneğin, oligarşik devlet, demokratik devlet, faşist devlet, vb. Emperyalist dönemde burjuva-demokratik devlet yerini oligarşik devlete bırakmıştır. Oligarşik devlet, demokrasinin finans-kapitale kadar daralması demektir. (Yani, burjuva demokratik yönetiminin emperyalist dönemdeki görünümü oligarşik devlettir.) Burjuvazinin yönetiminin, er ya da geç gideceği yer, son aşama faşizmdir. Öyle ise ülkemizde zaman zaman "faşizm tırmanmaktadır"!
      Görünüşte çok kitabi olan bu tesbit, dünya emperyalist zincirini homojen bir nitelik olarak düşündüğünden dogmatizmin tipik ifadesidir. Fakat bugün dünyada kapitalizmin iç dinamikle geliştiği ülkelerle, bu iç dinamiğin çarptırıldığı ülkeler mevcuttur. Bunların yönetimlerinin, III. bunalım döneminde, oligarşik nitelik alması aynı oldukları ve aynı gelişim, uygulama vb. sahip oldukları anlamına gelmez. Ayrıca, her ülkenin önündeki devrim aşaması aynı değildir. Ki, burjuva demokratik devrimin kapitalizmi geliştireceği ve bu anlamda emperyalist sömürüye "geri dönme" olasılığı mevcut olan ülkelerle, tek yolun sosyalizm olduğu ülkeler aynı potaya konamaz.
      Üçüncü olarak, faşizm (klâsik faşizm), devrim durumunun mevcut olduğu şartlarda, kitlelerin hareket ve tepkilerinin (ki bunlar devrim durumunun somut belirtileridir.) terörle, yani siyasal zorun askeri biçimde maddeleştirilmesiyle engellendiği dönemin yönetim biçimidir. Fakat kapitalist-emperyalist ülkelerde, gerek kapitalizmin iç dinamikle gelişmesi; gerekse emekci halkın uzun ve kanlı mücadeleler ile demokratik hak ve özgürlükleri elde ettiği ve bunların devlet içinde kurumlar ve yasalarla güvence altına alındığı ülkelerde, bu uygulama, (siyasal zoru askeri biçimde maddeleşmesi) yönetim biçiminin değişmesini gerektirir. Bir başka deyişle, kitlelerin devlet içinde kurumlar ve yasalarla güvence altına aldırdığı (alınan değil, aldırılan) demokratik hak ve özgürlükler kaldırılmadan, mevcut yönetim terör uygulamasına giremez ya da girdiği uygulama kendi devlet gücü ile "geri teper". Bu nedenle, siyasal zorun askeri biçimde maddeleşmesi, bir yandan kitlelerin demokratik hak ve özgürlüklerini güvence altına alan kurumların ve yasaların kaldırılması; diğer yandan kendi uygulamasının "yasallaştırılması" için yeni kurum ve yasaların oluşturulması şarttır. İşte, bunun sonucu olarak, eski devlet biçimi (örgüt ve işleyişi) değiştirilip, yeni uygulamaya (zorun bu uygulamasına) uygun hale getirilmesi söz konusudur. Bu yeni kurumlar, yeni yasalar, yeni fikirler (ideoloji) demektir. Faşizmin kurumlarıyla gelmesi (ki, zorunluluktur) ve yeni devlet biçimi olması bundandır. (Faşizme başvuru nedeni kitlelerin hareketinin artarak düzeni yıkmaya yönelmesidir. Yani, milli kriz ve bunun sonucu ortaya çıkan devrim durumudur.) Faşizmin olduğu yerde, toplumsal dengenin açık terör dışında hiç bir yöntemle sağlanamaması söz konusudur.
      Geri-bıraktırılmış ülkelerdeki durum ise temelden farklıdır. Bu farklılık en genelde, ülkenin emperyalizme bağımlı olmasından ileri gelir.
      Bir kere, geri-bıraktırılmış ülkelerde, oligarşi yalnız finans-kapitalin damgasını taşımaz. Oligarşi, feodallerin ve toprak burjuvazisinin en irileşmiş kesimlerini de içinde barındırır.
      İkinci olarak, varolan yerli tekelci burjuvazi, ülkenin iç dinamiğinin ürünü olmayıp, emperyalizmle baştan bütünleşerek doğmuş ve emperyalizmin yarattığı bir güçtür. Bu anlamda milli niteliği yoktur. Bu yüzdende milli burjuvazinin ve ülkenin iktisadi evriminin doğal sonucu olan, "son aşamadaki devlet biçimi" olan faşizm söz konusu olamaz. Ülkede faşizmden bahsedilebilinirse bu yeni tip, yani sömürge tipi faşizmdir. Bu konu, yani milli tekelci burjuvazinin mevcudiyeti faşizm için nitelik belirleyicidir. Herşeyden önce faşizmin devlet biçimi olarak varolabilmesi için, iç dinamiğin ürünü olan, milli tekelci burjuvazinin mevcudiyeti şarttır. Dimitrov, Bulgaristan'ı tahlil ederek, faşizmin oluşmasının kaçınılmazlığını kanıtlarken Bulgar burjuvazisini şöyle tanımlıyor: "Bu ülkelerin (yarı-sömürge ülkeler diyor Dimitrov) burjuvazisi yabancı sermaye ile rekabet edebilmek için, proletaryayı her zaman gaddarca sömürmüş ve köylü kitlelerini soymuştur." Bu ifadeden de anlaşıldığı gibi, yerli burjuvazi, iç dinamikle (iç dinamik sonucu) oluşmuş bir burjuvazidir. Bu anlamda, iktidara yönelik faşizm girişimini besleyecek bir maddi ve iktisadi temeli, ülke içinde mevcuttur. Bizim gibi, emperyalist hegemonya altındaki ülkelerde böyle bir temelin mevcut olmadığı açıktır. (Kapitalizmin emperyalizmin taleplerine uygun (dış dinamikle) geliştirilmiş olması sonucu, yerli tekelci burjuvazinin işlevi emperyalist talepler yönündedir.) [******]
      Üçüncü olarak, ülkedeki kapitalizm emperyalist taleplere uygun ve emperyalizmin talep yetersizliğini tatmin için geliştirildiğinden oligarşi, kitleleri siyasal olarak yedeklemede üretim artışının "güç" lerini (ekonomik) kullanamamaktadır. Bunun sonucu olarak, mevcut feodal yapı çözülüp, "üst yapıda feodal ilişkiler muhafaza edilerek (örneğin emeğin feodal sömürüsü sürdürülüp, feodal ideolojiler muhafaza edilirken) alt yapıda kapitalizm egemen unsur haline gelmiştir (Pazar için üretim)." (Kesintisiz Devrim II-III) Böylece devletin yapısı oligarşik nitelik alırken, oligarşinin mevcut yapısını aynen yansıtmaktadır. Oligarşik devlet aygıtı bu ülkelerde, feodal ideoloji ve kurumları; burjuva demokratik kurumları; emperyalist sömürüyü garanti altına alan (alıcı) kurumlardan oluşmaktadır. Bu kurumları ve bunların güvencesi yasaları belirleyen, ülkedeki sürekli milli kriz ve oligarşinin durumudur. Gerek oligarşi içindeki sınıf ve tabakalar arasındaki, gerekse oligarşi ile halk arasındaki çelişkinin gelmiş olduğu seviye, siyasal zorun uygulanışını şartlandırır. Bu ülkelerde siyasal zorun askeri biçimde maddeleşmesi sürekli gündemdedir. Bir başka deyişle, bu ülkelerde siyasal zor, askeri biçimde somutlaştırılması (maddeleşme) koşulları içinde, bu koşullara uygun olarak sürdürülür. Ancak siyasal zorun askeri biçimde maddeleşmesi için mevcut koşulların derinleşmesi yani olgunlaşması gerekir. Bu aynı zamanda yönetimin de askerileşmesi demektir.       Ülkemizde özellikle 12 Mart sonrası uygulamalarda oligarşi içindeki çelişkiler sonucu devlet yönetiminde "yönetemezlik" ortaya çıkmıştır ("uyumsuz hükümetler" esprisi). Fakat salt bununla yönetimin askerileşmesi sözkonusu olamaz. Bu nedenle siyasal zor, askeri yönetim olarak, maddeleşemez. Fakat yine bu dönemlerde mevcut üretim ilişkilerine yönelik muhalefetin ve siyasal iktidar alternatifinin ülke çapında olmaması hallerinde yönetim yine askerileşemez. Ancak muhalefetin görüldüğü ve iktidar alternatifinin "ele geçirildiği" yerde (parçada) siyasal zor askeri biçimde maddeleştirilir. Bütün açısından ise, bu parçadaki uygulama, demagoji, gözdağı unsuru olarak kullanılır. "Bir başka deyişle, oligarşi emekci yığınların muhalefetinin topyekün muhalefete dönüşmesine hiç bir zaman izin vermeyecek ve daha mevzii durumlarda iken uygulayacağı zor ile sindirerek kitleleri pasifize etmeye çalışacaktır."       Evet, işte, emperyalizmin III. bunalım döneminde geri-bıraktırılmış ülkelerde siyasal zorun sürdürülüş biçimi ve bunun koşullandırdığı devlet biçimi budur.
      Sonuç olarak diyebiliriz ki, bizim gibi geri-bıraktırılmış ülkelerde, zorun uygulanışı ve buna göre biçimlenen devlet aygıtının temel görevi, emperyalist üretim ilişkilerini korumak ve suni dengeyi devam ettirmektir.


OLİGARŞİNİN "SİYASAL ZORU"
EMPERYALİST İŞGALİ YAŞATMAK İÇİNDİR


      Mahir Çayan yoldaşın siyasi mücadeleye ışık tutan formülasyonunda önemle üzerinde durulması gereken, siyasal zor ile üretim ilişkileri arasındaki bağıntının somut şartlardaki (emperyalizmin III. bunalım döneminde) biçimlenişini vermiş olmasıdır. "Halk kitlelerinin, özellikle geniş emekçi yığınlarının tepkileri pasifize edilerek, bu tepkilerle oligarşi arasında suni bir denge" kurulmuşsa, burada dengeyi yaratan unsur, siyasal zor olmaktadır. Yani oligarşinin siyasal zoru, yığınların tepkilerini pasifize ederek, mevcut üretim ilişkilerinin devamını sağlayacak "denge" ortamını yaratmaktadır.
      Genel olarak geri-bıraktırılmış ülkeler ve özel olarak da ülkemiz toplumu, siyasal zor ile dengesini bulmaktadır. Toplumumuzdaki siyasal zoru ortaya çıkaran, oligarşinin "subjektif" niyeti (keyfiyet durumu) değil, emperyalist-kapitalist üretim ilişkilerinin ülkemiz üretici güçleriyle çelişmesidir. Oligarşinin üstlendiği siyasal zor, üretim ilişkilerinin ona "zorla" uygulattığı bir zordur.
      İktisadi evrimin dünya çapında erişmiş olduğu seviye, emperyalizmdir. Ve iktisadi evrimin kendi tarihi gidişiyle çelişme noktasına gelmiş, kendi iç çelişkisini taşıyan bir seviyededir. Tarihi olarak iktisadi evrimin dünya çapında ulaşmak istediği, çizmekte olduğu yolu, sosyalizmdir. Bu anlamdadır ki, emperyalizm sosyalizmin arifesidir.
      Siyasal zorun çağımızda iktisadi evrime uygun düşen evrimi ve iktisadi durum karşısında üstlendiği görev, kapitalizmden sosyalizme geçişin tarihidir de.
      Her sınıflı toplumda siyasal zor vardır. Bu "zor", üretici güçlerin, gelişirken kendine uygun düşen üretim ilişkileri çerçevesinde, üretici güçleri ellerinde tutanlara verdiği ve görevi olan bir zordur. Bu siyasal zorun görevi, üretici güçlerin gelişmesinin yolunu açmaktır. Üretici güçlerin gelişmesine engel olan, üretici güçlerin eski gelişme durumuna uygun düşen (ama artık eski olan) eski üretim ilişkileri olacağı gibi, üretici güçlerin "eski sahibi" sınıflar da olabilir. Bu durumlarda, siyasal zor, iktisadi evrime uygun düşen ve onun yolunu açan görevini yerine getirir. Bu şekilde iktisadi durum, kendi ilişkilerinin yarattığı siyasal zoru kendi hizmetine sokmuş, onu toplumsallaştırmış olur. Kapitalizmin gelişme döneminde, burjuvazinin siyasal zoru, böyle bir siyasal zordur. Ve tarihi görevini yerine getirirken, feodallere ve köylülere karşı uygulanan siyasal zor haklıdır, tarihin gidişine uygundur ve iktisadi evrimin yolunu açmaktadır.
      İktisadi evrimin bu evrelerinde, toplum dengededir. Toplumsal dengeyi sağlayan, iktisadi evrimin götürücüsü olan sınıfın, toplumun diğer sınıflarını peşine takmış olması (siyasal olarak yedeklemesi) ve siyasal zorun, toplumun bu gidişinden ayrı düşmeyerek, toplumu geriye çekmek isteyen sınıfa karşı görevini yerine getirerek iktisadi evrime uygun düşmesidir. [*******]
      Toplum, iktisadi evrimin kendisine görev yüklediği sınıfın tarih treninin başını çektiği ölçüde dengesini bulur. Bu toplumda, iktisadi gelişmenin sürükleyicisi iktisadi evrime (tarih olarak) ters düşen bir sınıf olduğu sürece ve siyasal zor toplumdan bağımsızlaştığı ölçüde (böyle durumlarda siyasal zor kaçınılmaz olarak iktisadi evrime ters düşmektedir) o toplum "dengesiz" bir toplumdur.
      Bir toplumda siyasal zor iktisadi evrimden bağımsızlaşmış ve iktisadi durumu kontrol etmeye yönelmiş ise ve toplum bu şekilde ayakta duruyorsa, o toplumdaki denge "suni denge"dir. Bu bir niteliktir ve bu niteliği izah etmesi bakımından, toplumsal dengeyi (dengesiz bir dengedir bu) suni denge olarak tanımlamak yanlış olmayacaktır.
      İktisadi evrimin dünya ölçüsünde ulaştığı seviye, emperyalizmdir demiştik. Şimdi, siyasal zorun, iktisadi evrimin bu seviyesindeki durumuna ve toplumsal dengelere bakalım.
      Emperyalist dönemin belirgin özelliği: Üretici güçlerin gelmiş olduğu seviyeye uygun olarak ortaya çıkan üretim ilişkilerinin, üretici güçlerle uzlaşmaz zıtlığa varmasıdır. Bu durumun sınıfsal plana yansıması, artık burjuvazinin tarihi treninin lokomotifi olamaması, aksine, ortaya çıkardığı sınıfın (proletaryanın) götürücü sınıf karakterine sahip olmasıdır. İktisadi evrim artık öyle bir seviyeye gelmiştir ki, gelişmesi için üretici güçlerini başka bir sınıfın, proletaryanın eline vermesi gerekmektedir. Bu durum ise yeni bir siyasal durum, farklı bir sistem demektir ki, adı sosyalizmdir.
      Emperyalist dönemde üretici güçlerin ürünü olan üretim ilişkileri, varlıklarını devam ettirmek için üretici güçleri baskı altına almak zorundadırlar. Bir zamanlar burjuvazinin elinde toplumsal bir görevi olan siyasal zor, bu kez yine burjuvazinin elinde mevcut üretim ilişkilerini, üretici güçlere uygun düşen yeni bir biçimde düzenleme görevini yerine getireceği yerde, engelleyici bir nitelik olan üretim ilişkilerini devam ettirme görevini üstlenir. Yani topluma yabancılaşır. Bu ana çelişkinin nedeni, burjuvazinin üretim ilişkilerinin esiri olarak, ileri götürücü lokomotif olma yerine, geriye çekici bir ağırlık, posa olmasından gelir. Mevcut üretim ilişkileri, hizmetine koştuğu siyasal zoru, varlığını ona borçlu olan burjuvazinin elinde tarih tekerini geriye çevirmeye zorlarken, toplumu da yeni bir siyasal zora gebe bırakır. Bu siyasal zor, proletaryanın devrimci zorudur.
      Emperyalizmin ortaya çıkardığı üretim ilişkileri (tekeller, bankalar, borsalar, otomasyon ve sibernetik vb.) burjuvaziyi kıskıvrak bağlar, onu daha çok parazit haline sokar. Ama bu rantiye tekelci burjuvazinin üretim ilişkileri, gerek iktisadi hayatta, gerekse topluma verdikleri ile, aslında burjuvazinin başının belasıdır. Onu, her durumda daha zor durumlara düşürür. Enflasyonuyla, işsizliğiyle, anarşisiyle ona ecel terleri döktürür. Ama bu durumda, tekelci burjuvazinin gayretleri boşunadır. Tekelci burjuvazi, iktisadi yapıyı istediği kadar düzenlemeye (çelişkileri azaltmaya) çalışsın, mevcut üretim ilişkileri karşısında yenik düşer ve onun hizmetine girer. Ve giderek de siyasal zora, onun (üretim ilişkilerinin) gerektirdiği biçimde, daha çok sarılır. Bu nedenle, siyasal zor iktisadi durumu "kontrol" altına almaya yönelirken, tekelci burjuvazinin iradesiyle değil, üretim ilişkilerinin "zor"laması ile görev yapar. Siyasal zorun topluma yabancılaşması, üretim ilişkilerinin zorlamasıyla olur.
      Bu konuda Marks şöyle diyor:       Emperyalist dönemin siyasal zoru, iktisadi evrime karşı çıktığı içindir ki, onunla çatışma halindedir ve yenilmeye mahkumdur.
      Emperyalist dönemin siyasal zoru, her toplumda şu veya bu şekilde biçimlense de, nitelik olarak aynıdır. Biçimsel farklılıkları, ülkelerin kendi iktisadi evrimlerinin seviyesine göre ortaya çıkar. Nitelik olarak aynı olmaları ise, aynı üretim ilişkilerinin (emperyalist üretim ilişkilerinin) gereği olarak ortaya çıkmalarından gelir. Emperyalizmin egemen olduğu her ülkede nitelik olarak aynı olan siyasal zor ise, gene aynı üretim ilişkileri tarafından hizmete sokulur ve gücünü gene aynı ilişkilerden alır. Üretim ilişkileri siyasal zoru kendi hizmetine almış olduğundan, iktisadi "güç"ler giderek daha artan bir biçimde "zor"un somutlaştığı "askeri" plana dönüşürler. Emperyalist ekonominin askerileşmesi, üretim ilişkilerinin bir zorlamasıdır ve siyasal zoru sürdürme zorunluluğundan kaynaklanır. Siyasal zor, askeri mallar üzerinde maddeleşir. Bu konuda Engels şöyle diyor:       Günümüzde siyasal zor, uçak demektir, füzeler demektir, tank demektir. Üretim ilişkilerinin dünya çapındaki gelişkinlik ve yaygınlık düzeyi, siyasal zorun maddeleştiği askerileştirmeyi de yaygınlaştırmış, adeta bir erek haline sokmuştur.
      Özellikle emperyalist üretim ilişkilerine ekonomik "güç"lerin yetersiz kaldığı yerlerde, askeri "güç"ler, üretim ilişkilerinin devam ettirilmesinin araçları olmaktadır.
      Bugün geri-bıraktırılmış ülkelerde emperyalist üretim ilişkileri, varlıklarını sürdürebilmelerinin şartını, siyasal zorun, "askeri" olarak maddeleşmesinde bulmak zorundadırlar.
      Emperyalist sistem içindeki ve emperyalizmin birer halkası haline gelmiş toplumlarda toplumsal denge, o toplumdaki üretici güçlerin gelişme seviyesine göre şekillenir. Metropollerdeki toplumsal dengelerle, geri-bıraktırılmış ülkelerdeki toplumsal dengeler aynı değildir. Farklılık, ülkelerdeki üretici güçlerin gelişme seviyesine ve buna uygun düşecek biçimde iktidarı elinde tutan sınıf (veya sınıfların) diğerlerini siyasal olarak yedeklemesine göre biçimlenir. İktisadi evrimin dünya çapında ulaştığı seviyeden ve üretici güçlerle üretim ilişkileri arasındaki evrensel çelişkiden dolayı, sisteme bağlı bütün toplumlarda nitelik olarak aynı toplumsal dengesizlik var ise de, bu durum her ülkedeki toplumsal dengenin aynı dengesizlik düzeyinde olduğunu göstermez. Ülkeler arasındaki bu farklılıklar, genel duruma uygun biçimde, ülkelerin özelini belirler. Özel durumlar, emperyalist zincirin hangi halkalarının kırılma durumunda olduğunu ortaya çıkarır. Sisteme bağlı ülkelerdeki somut şartlar (üretim düzeyi, üretici güçler), dünya düzeyindeki üretim ilişkilerine uyumu ve çelişme derecesine ve toplumun içinde bulunduğu iktisadi evrimin (burada iktisadi evrimden kastedilen, o ülkenin üretici güçlerinin seviyesine göre şekillenen kendi iç dinamiğini belirleyen iktisadi yapısıdır) seviyesine göre şekillenir. Elbette ki, üretici güçlerin en fazla geliştiği ve iktisadi evrimin en ileri düzeyde (sosyalizme geçme düzeyinde) olduğu metropol ülkeleriyle geri-bıraktırılmış ülkeler, aynı somut şartlarda olamazlar. Bu noktada ekonomizme varan düz mantık, metropol ülkelerinde toplumsal dengesizliğin daha üst düzeyde ve devrimci durum için somut şartların daha uygun olacağını iddia ederse de, durum böyle değildir. Bunun da nedeni, devrimci durumun, üretim ilişkileri ile üretici güçler arasındaki çelişkinin çatışma durumuna ve iktidardaki sınıfın (ya da sınıfların) diğerlerini yedeğine alıp almamasına göre belirlenir. Metropollerde üretim ilişkileri, "güç"lerini diğer sınıfların yedeklenmesi yolunda kullanabildikleri halde, bu durum, geri-bıraktırılmış ülkeler için hemen hemen imkansızdır. Bu tip ülkelerde üretici güçlerin gelişme seviyesi buna imkan vermez. Aksine, üretim ilişkileri ve üretici güçler arasındaki çelişkiyi keskinleştirir. Toplumsal dengedeki dengesizlik düzeyi giderek yükselir. Devrimci durum, çatışmanın maddi şartlarını her an içinde taşır. Bu nedenle, bu tip ülkelerde siyasal zor, mevcut üretim ilişkilerini devam ettirme görevini, devrimci durumun maddi şartlarına karşı, askeri biçimde maddeleşmenin şartları içinde yerine getirebilir. Sorun ülkedeki mevcut "siyasal zorun ekonomik durumu" belirleyemeyeceğini kavrayabilmektir.




SUNİ DENGE VE MİLLİ KRİZ


DENGE KAVRAMLARI ÜZERİNE


      Önce şunu belirtmemiz gerekir ki, denge kavramı mekanik bir kavramdır ve durgunluğu ifade etmesi bakımından Marksizm dışıdır. Gerek doğada, gerekse toplumda, diyalektiğin temel yasasını, hareketin mutlaklığı teşkil eder. Hareket, diyalektiğin ve Marksizmin özünü oluşturur. Marksizmde hedef, toplumsal hareketi ve bu hareketin hangi çelişkilerin ifadesi olduğunu kavramaktır. Bununla beraber, toplumsal hareketin belli aşamalarında, toplumu oluşturan çelişkiler yumağında, çelişkiler ve çelişkilerin karşıt yönleri birbirine karşı hareket halinde iken, belli bir uygunluk içine girerler ki, bu durumlara "denge" durumu diyebiliyoruz. Bir toplumda "denge" durumunun olması, toplumsal dinamiğin yok olması, ya da toplumsal hareketin ortadan kalkması anlamına gelmez. Böylesine bir iddia, materyalizmin inkarı olur. Hangi türden olursa olsun ve ister doğada ister toplumda ele alınsın, hiçbir denge durumu mutlak değildir ve özünde bir dengesizliğin ifadesidir. Zira her denge, bir hareketin düzenlenmiş biçimidir.
      Bu konuda Engels'ten yapacağımız birkaç alıntı konuyu aydınlatmaya yeterlidir:
      Engels'in burada, doğanın diyalektiğini incelerken yaptığı çözümleme, toplumsal hareketler için de, genel yasası çerçevesinde geçerlidir. Toplum, sınıflardan oluşmaktadır ve toplumdaki her sınıf, üretimin belirlediği üretim ilişkileri içinde hareket halindedir. Toplumdaki her sınıfın hareketi birbirine bağıntılıdır ve bir dengenin oluşması yönünde hareket eder. Toplumdaki her sınıfın hareketi, tüm toplumun canlı organizması içinde toplumun genel hareket dinamiğini oluşturur. Sınıflararası çelişkiler, toplumun genel hareket yasasını çizerler.       Toplumda sınıfların bağıntılı hareketi, üretimin gelişme seviyesine uygun düşecek şekilde dengeler oluştururlar, ancak toplumsal hareketin genel dinamiği, bu dengeleri parçalar ve toplum sürekli olarak yeni dengelere ulaşmak yönünde hareket eder. Toplumun genel hareketini çizerken oluşturduğu denge durumlarına, "barış" dönemleri, ya da evrim dönemleri adı verilir.
      Toplumların evriminde, toplumsal denge durumları, sınıflararası çelişmelerin ve sınıflararası hareketlerin, toplumun genel hareket çizgisine uygun düştükleri zaman vardır. Bu durumlarda toplumun genel hareketinin (ki bu hareketi belirleyen üretici güçlerdir) lokomotifi olan sınıfın çekişi (ya da bu sınıfın hareketi) diğer sınıfların o sınıfa (çekici sınıfa) karşı olan hareketlerine (tepkilerine) üstündür. Toplumsal dengelerin oluştuğu bir toplumda, dengeleri oluşturan temel belirleyici, toplumun genel hareketinin (ki buna toplumun iktisadi evriminin hareketi de diyebiliriz), toplumun hakim sınıfının hareketiyle uygunluk göstermesidir. Aksi durumlarda ise, toplumsal dengeden söz etmek yerine, toplumsal dengesizlikten söz etmek daha doğru olacaktır. Ve bu anlamda olarak da bu tür denge durumlarına "suni denge" demek yanlış olmayacaktır. Eğer bir toplumda suni dengenin varlığından söz ediyorsak, o toplumdaki genel hareketin hakim sınıfın hareketiyle temel çelişmesinden öte, antagonizmaya varma durumunun olduğunu da ifade ediyoruz demektir.
      Unutulmamalıdır ki, "her denge ancak bağıntılı ve geçicidir." [26*]>
      Suni denge, dengesiz bir toplumda, belli bir süre için denge durumunun oluşturulmasıdır, yani dengesizliğin düzenlenmiş halidir. Konunun kavranılması için en önemli husus budur. Her denge durumu gibi, suni denge de geçici ve görelidir. Eğer bir toplumda genel bir denge mevcut ise, orada suni dengeden söz edilemez. Böyle bir toplumda oluşan genel denge, içsel gelişmeler sonucu oluşmuştur ve bu denge yapay (suni) değil, toplumsal gelişmenin ürünüdür. Kapitalizmin iç dinamikle geliştiği ülkelerdeki toplumsal dengeler bu niteliktedir. III. bunalım döneminde geri-bıraktırılmış ülkelerdeki toplumsal yapı (ekonomik, toplumsal ve politik planda) dengesizdir. Bu dengesizlik, sürekli milli krizin mevcudiyetiyle ifadesini bulur. Bu nedenle milli kriz ile suni denge birbirine bağlı iki olgudur, birincisi olmadan ikincisi olamaz. Bu yüzden öncelikle ülkede milli krizin var olup olmadığına bakmak gerekir. Acaba ülkemizde, iddia ettiğimiz gibi, sürekli bir milli kriz -tam anlamıyla olgun olmasa da- mevcut mudur?
      Bilindiği gibi milli kriz, Marksist-Leninist literatürde devrim durumunun saptanmasında ve gelişmesinde kullanılan bir kavram, bir ölçüttür. Lenin'in formüle ettiği bu kriz silahlı ayaklanma koşullarının ve anının (momentin) saptanmasında temel ölçüttür. Eğer bir ülkede milli bir kriz varsa, bu ülkede halk kitlelerinin politik iktidarı ele geçirmeleri için silahlı bir harekete girişmenin nesnel koşulları mevcuttur. Aksi halde silahlı eyleme (aksiyon) girişmek -ki bu ayaklanma biçiminde olabilir- aptallıktan öte, cinayettir. (Marksist-Leninistlerin insan yaşamına verdikleri değer, bu saptamayla iyice açığa çıkar.) Cinayettir, çünkü silahlı bir mücadelede, savaşta zafer ve yenilgi kesindir. Ve yenilen taraf pekçok elemanını yitireceğinden, uzun süre mücadeleyi sürdürecek gücü bulamaz. Bu nedenle silahlı bir harekete girişecek sınıf, bunun tüm sonuçlarına katlanabilecek durumda olması gerekir. Düşmanına durmaksızın saldırmak, onu silahtan arındırmak için, sürekli taarruz etmek, böyle bir eylemin temel yasasıdır. Engels, "Günümüzde ayaklanma, savaş türünden bir sanattır ve kendine aldırmayan partinin yıkılmasına yol açan belirli davranış kurallarına bağlıdır... Oynadığınız oyunun sonuçlarını göğüslemeye tamamen hazır olmadan, asla ayaklanmaya kalkışmayınız. Ayaklanma, değeri hergün değişen son derece belirsiz niceliklerle yapılan bir çeşit hesaptır; karşınızdaki kuvvetler her türlü örgütlenme, disiplin ve otorite alışkanlığı avantajına sahip olacaklardır; onlara karşı güçlü vuruşlar yapmadığınız sürece, yenilecek ve yok edileceksinizdir. İkinci olarak, bir kez ayaklanma yolunu tuttun mu, son derece kararlı davranacaksın ve saldıran taraf olacaksın. Savunma her türlü silahlı ayaklanmanın ölümü demektir; böylesi, daha düşmanla boy ölçüşmeden savaşı kaybetmek demektir" derken, silahlı aksiyonun niteliğini açıkça belirtmektedir.
      Bir devrim olabilmesi için, bir devrim durumu olması şarttır. Ve sorun, bu devrim durumunun varlığını ve boyutunu saptamaktır. Öyleyse bir devrim durumunun belirtileri nelerdir?       Ama yine de, devrim durumunun mevcudiyeti bir devrime yol açmaz.       Lenin, "Sol Komünizm: Bir Çocukluk Hastalığı" adlı yapıtında devrim durumunu şöyle tanımlar:       Tüm bu tanımlamaları Mahir Çayan yoldaş şöyle özetlemektedir:       İşte devrim durumunun temelini oluşturan bu milli krizin, bir ülkede var olup olmadığının, eğer varsa düzeyinin ne olduğunun belirlenmesi devrimci öncünün eylemi için büyük öneme sahiptir. Çünkü milli kriz, "ezilen sınıfların memnuniyetsizliklerini dışa vurmalarına fırsat veren ve isyan etmelerine yol açan" bir durum yaratır.
      Milli kriz, bir ülkede, ezeni de ezileni de etkileyen ekonomik, toplumsal ve siyasal bunalımların derinleşerek tek bir bunalım halini almasıdır. Bu nedenle tek başına bir ekonomik bunalımın (aşırı-üretim bunalımı gibi) varlığı milli kriz için yeterli değildir. Aynı biçimde, tek başına bir toplumsal ya da siyasal bunalım milli kriz olarak değerlendirilemez. Örneğin, 19. yüzyıl sonlarında, Fransa'da Dreyfus davasıyla başlayan bunalım ya da 1968'de başta Fransa olmak üzere Batı-Avrupa'daki öğrenci hareketlerinin yarattığı bunalım, bir toplumsal bunalım olmakla birlikte milli kriz değildir. Yine, meydana gelen hükümet bunalımları siyasal bunalım olarak, tek başına milli kriz yaratmazlar. Eğer bu üç bunalım aynı anda görülürse, işte o zaman ülkede milli bir kriz var demektir ve devrim aşamasına girilmiştir.
      Bizim gibi ülkelerde kapitalizm iç dinamikle gelişmediği için çarpıktır. Bu, ülke ekonomisinin sürekli ve yapısal bir bunalım içinde olmasına yol açar. Ancak bizim gibi ülkelerdeki ekonomik bunalım, kapitalizmin irsi hastalığı olan ve belli aralıklarla yinelenen aşırı-üretim buhranından farklıdır. Yeni-sömürgeciliğin oluşturduğu ekonomik yapı, çarpık bir sanayileşme (dışa bağımlı bir sanayi) ve geri bir tarımsal üretim olarak kendini açığa vurur. Sanayi, baştan emperyalizm tarafından, kendi taleplerine uygun olarak geliştirilmiştir ve bu nedenle tekelci nitelikte bir yapılanmaya sahiptir. Tekelcilik ise, bilindiği gibi arzın sınırlandırılması olarak kendini dışa vurur ve eksik kapasite kullanımı ile artan oranda işsizlik demektir. Öte yandan, bu çarpık sanayi, yeniden üretimi gerçekleştirebilmek için, ithal edilmesi gereken ve sürekli miktarı artan aramallarına gereksinmesi vardır. Bu ara malları olmaksızın üretimin sürdürülmesi olanaksızdır (yeni-sömürgecilik yöntemlerinin ürünü olan sanayinin temel açmazı). Tümüyle ülke içi tüketime yönelik olan bu sanayi (hafif ve orta sanayi), artan ithalat için artan oranda dövize gereksinmesi vardır. Bu döviz ise, ucuz hammadde ve tarım ürünleri dış satımıyla, yurt-dışına gönderilmiş emek-gücüyle ve artan dış borçlanmayla temin edilir. Bunlar uzun dönemde döviz talebini karşılayamaz. Ülke sürekli bir dış ödemeler dengesi açığı içindedir. Sık sık bu açığı kapatmak için, devlet ekonomiye müdahale etmek durumundadır. Bu da büyük devalüasyonlara neden olur. Örneğin 1950 yılında 2,82 TL olan 1 dolar, 1957'de 3,96'ya çıkmıştır. 1958'de % 320'lik bir devalüasyonla 9 TL olmuştur. 1970 yılında 1 dolar 15,15 TL iken, 1976'da 16,83; 1977'de 19,63; 1978'de 25,50; 1979'da 47,80; 1980'de 71,40; 1981'de 125,25; 1982'de 184,90; 1983'te 219,35 TL olmuştur. 1986'da 1 dolar 690,75 TL'ye çıkmıştır.
      Görüldüğü gibi, 1950 yılından 1987'ye kadar bir devalüasyonlar zinciri yaşanmıştır. Bazı yıllarda, 1950-57, 1959-70, 1970-76 arasında önemli devalüasyonlar olmamış olması, durumun sürekli olmadığını göstermez. Bu yıllarda, devletin sübvansiyonlarıyla döviz fiyatları sabit tutulmaya çalışılmıştır. Oysa aynı dönemde, "serbest döviz piyasası" denilen Tahtakale'de oluşan döviz fiyatları sürekli artış göstermiştir. Bu artış belli bir düzeye geldiğinde, devlet zorunlu olarak TL'yi devalüe etmektedir. Örneğin, 1950-57 arasında, devletin ihracata uyguladığı döviz fiyatları, 1953'de 4,20; 1954'de 5,60; 1955'de 4,90; 1956'da 5,18 TL, 1 dolar şeklindedir. Oysa, 1958 devalüasyonundan önce resmi döviz kuru, 1 dolar 5,96 TL'dir.
      Ülkemizde ekonomik bunalımın sürekliliğini gösteren diğer bir olgu da enflasyondur. 1970'e kadar enflasyon oranı, genellikle % 10 civarında sürmüş ve 1970 sonrasında devletin ekonomiye müdahalesine rağmen sürekli yükselerek 1980'de % 107 gibi büyük bir orana varmıştır. Bu oran 1986 sonu itibariyle % 37 civarındadır ve 1970 öncesine göre 3-4 misli fazladır.
      Ekonominin içinde bulunduğu bunalım ve dengesizliğin en çarpıcı göstergelerinden biri de dış ticaret dengesidir. Dengenin sürekli ülke aleyhine olduğunu herkes bilmektedir. Ve yine dış borçların sürekli artışı ekonomik bunalımın diğer bir görüngüsüdür. Yıllar itibarı ile ülkenin dış ticaret açığı, dış borç toplamı ve dış borçların Gayri Safi Milli Hasıla'ya oranı şöyledir:

Dış Ticaret Açığı
(Mil. Dol.)
Dış Borçlar
(Mil. Dol.)
G.S.M.H.
(Mil. Dol.)
Dış Borç/ G.S.M.H.
(Mil. Dol.)
1963 319 830 7.300 % 11,3
1972 635 2.519 16.839 % 14,9
1975 3.337 3.800 35.019 % 10,8
1977 4.043 4.800 44.330 % 10,8
1980 4.999 15.173 56.351 % 26,9
19823.097 16.183 47.168 % 34,3
1985 2.975 23.000 28.666 % 80,2


      Görüldüğü gibi, dış ticaret açığı sürekli büyümüştür. 1980 sonrasında meydana gelen azalma ise, tümüyle ülkede "ihracat seferberliği" adı altında, satılabilir her malın ihracatıyla meydana gelmiştir. Ama aynı dönemde dış borçlar olağanüstü artış göstermiş ve gayri safi milli hasılanın % 80,2'sine ulaşmıştır. Bu aynı yılki devlet bütçesinden % 71 daha fazladır. Bunun anlamı ise, ülke nüfusunun % 80'inin, bir yıl boyunca ürettikleri tüm mal ve hizmetleri, hiçbir biçimde tüketmeyerek yaşayabildikleri takdirde ancak dış borçların ödenebileceği demektir. Bir insanın, açlık karşısında ortalama yaşam süresinin 50-60 gün olduğu düşünülecek olursa, dış borcun anlamı ortaya çıkar.
      Sanıyoruz tüm bunlardan sonra ülkemizde sürekli ve yapısal bir ekonomik bunalımın mevcudiyeti için daha fazla söz söylemeye gerek yoktur. Diğer bunalımlara geçmeden şunu da belirtelim: Ülkemizdeki ekonomik bunalım sürekli mevcut olmasına rağmen, her dönemde aynı şiddette değildir. Kimi zaman derinleşmekte, kimi zaman göreli bir düzelme olmaktadır. Ancak hiçbir zaman ortadan kalkmamaktadır.
      Milli krizi oluşturan toplumsal ve siyasal bunalımlara gelince. Herşeyden önce bu bunalımların temelinde ekonomik bunalımın yattığını belirtelim. Ancak bu, bire bir ilişki değildir. Yine de ülkemizde sürekli ekonomik bunalım mevcut olduğundan, görece özerk toplumsal ve siyasal bunalımlar, sadece milli krizin derinleşmesi bağlamında ele alınabilir. Ülkedeki toplumsal bunalımın temel unsuru, ekonomik bunalımın ürünü olan işsizliktir. Ülke nüfusu açısından, yaklaşık % 20'ye yakın bir nüfus işsizliğin doğrudan sonuçlarıyla yüzyüzedir. Böyle bir ortamda dengeli bir toplumsal yapıdan söz etmek mümkün değildir. Toplumsal bunalımın görüngülerini, günlük hayatın içinde her an bulmak mümkündür. Toplumun kadınerkek ilişkisinde, aile ve mahalle yaşantısında, bunalımın ürünleri hergün üretilmektedir. Kırdan kente göçlerle dağılan aileler, gecekondulardaki sefaletin yarattığı lümpenlik, suç oranları ve nitelikleri, açık ya da gizli kadın ticareti, boşanmalar, ekonomik nedenlerle yapılan akraba evlilikleri ve sakat doğan çocukların sorunları, yetersiz sağlık hizmetlerinin getirdiği hastalıklar, yaşlılık nedeniyle ortaya çıkan ebeveyn-çocuk ilişkilerindeki bozulmalar vb. İşte ülkedeki toplumsal bunalımın ifadeleri bunlardır. [********]
      Siyasal bunalım ise, ülkemiz solundaki kavram keşmekeşi içinde ve pasifizm nedeniyle doğru dürüst değerlendirilememiş bir olgudur. Kimi zaman bir hükümet kuruluşunda, kimi zaman bir gensoruyla başlayan tartışmalar, çekişmeler ve pazarlıklarda, egemen sınıfların kendi bunalımlarını görmek mümkündür. Oligarşinin iç çelişkilerinin ürünü olan hükümet bunalımlarının sıklığı, siyasal bunalımın sürekliliğini gösteren bir olgudur, ama tek olgu değildir. Bunun dışında oligarşik devlet aygıtının işleyişinde ve kitlelerle ilişkisinde siyasal bunalımın ifadelerini bulmak mümkündür. Egemen sınıfların yönetemezliklerinin dışa vurumu olan bu olgular siyasal bunalımın asıl içeriğini oluşturur. Oligarşinin yönetemezliğinin birer ifadesi olan 27 Mayıs, 12 Mart ve 12 Eylül askeri darbeleri bunalımın şiddetini göstermektedir. Bu darbeler siyasal bunalımın varlığı kadar, bozulan ya da bozulmaya yönelen suni dengenin pekiştirilmesi girişimleridir de. Yine sık sık duyulan anayasa şikayetleri, değişiklik talepleri, siyasal bunalımın sürekliliğinin göstergeleridir. Devrimci mücadeleye karşı geliştirilen yöntemler, demokratik kitle örgütlerine ve sendikalara yapılan baskılar, engellemeler siyasal bunalımın ürünleridir. Diyebiliriz ki, siyasal bunalım, siyasal ilişkilerde, partilerde, parlamentoda, anayasa değişikliklerinde, politik uygulamalarda, askeri darbelerde vb. toplumun en çok gördüğü ve izlediği bir bunalım olarak mevcuttur.
      İşte bu nedenlerle diyoruz ki, ülkemizde, ekonomik, toplumsal ve siyasal alanlarda sürekli bir bunalım mevcuttur. Milli kriz olarak, bu bunalım tam anlamıyla olgun değildir. Olgunlaşması için yapay (suni) engeller kaldırılmalıdır ve bu da devrimcilerin görevidir.

      Milli krizin mevcudiyeti, halk kitlelerinin düzene karşı memnuniyetsizliklerini dışa vurmaları için uygun koşullar yaratır, onların tepkilerini açık olarak, isyanlar şeklinde göstermelerine neden olur. Ancak III. bunalım döneminde emperyalizm bu durumu engellemek için değişik yöntemler kullanmaktadır. İşgalini gizleyen emperyalizm, bu yolla halk kitlelerinin anti-emperyalist ve millici tepkilerini pasifize etme yoluna gitmiştir. Diğer taraftan güçlü merkezi otoriteler oluşturarak, halk kitlelerinin tepkilerini pasifize etmeye yönelmiştir. Milli krizin mevcudiyeti, emperyalizm ve oligarşinin karşı hareketinin maddi temelini oluşturur ve içeriğini belirler. Bu karşı hareketin amacı, milli krizin olgunlaşmasını engellemek ve kitlelerin tepkilerinin dışa vurumunu önlemektir. Bu da devletin biçimini ve uygulamasını belirler.       Oligarşik yönetimin tek amacının doğrudan devrimci mücadeleyi ezmek ve yok etmek olduğu sanılmamalıdır. Oligarşik yönetim, fiili ve aktif devrimci güçleri ve onun mücadelesini etkisizleştirmeye, yok etmeye yöneldiği kadar, devrimin potansiyel güçlerinin gelişmesini ve aktifleşmesini engellemeye yönelik uygulamalara girişir. Devlet aygıtının temel faaliyeti bu iki güce yöneliktir. Birinci amaç, devrimci örgütleri yok etmeyi kapsarken, ikincisi suni dengenin korunması olarak belirginleşir, yani kitlelerin düzene karşı tepkilerinin açık hale gelmesinin engellenmesi amaçlanır. Birinci amacın gerçekleşmesi ikinci amaca ulaşmayı kolaylaştırır ve güvenceye alır; ikinci amaca ulaşılması birinci amacın gerçekleşmesini çabuklaştırır. Ancak her iki amaç için kullanılan temel araç aynıdır: Siyasal zor.
      Sürekli milli krizin mevcudiyeti, halk kitlelerinin düzene karşı memnuniyetsizlik ve tepkilerinin açığa çıkmasına olanak tanır ve isyanlarına neden olur. İşte bu koşullarda, kitlelerin memnuniyetsizlik ve genellikle bilinçsiz tepkileri, siyasal zor ile pasifize edilerek, bu tepkilerle oligarşi arasında suni bir denge kurulmuştur. Halk kitlelerinin düzene karşı memnuniyetsizlik ve tepkilerinin eyleme dönüşmesi (nesnel koşulları milli kriz nedeniyle vardır) suni denge nedeniyle olamamaktadır. Bu da doğrudan siyasal zor aracıyla sağlanır.
      Oligarşinin (ve içsel olgu olduğu için aynı zamanda emperyalizmin) siyasal zoru, kendi siyasal iktidarını ve düzenini korumak amacıyla uyguladığı zordur. Bu zor, doğrudan devlet aygıtının niteliği ile bütünleşir. Bilindiği gibi devlet, egemen sınıfların baskı (zor) aygıtıdır. Siyasal bir kurum olarak devletin uyguladığı zor, Engels'in deyişiyle, "ordu ve donanma demektir".
      Bizim gibi ülkelerde siyasal zor, burjuva demokratik yasallık çerçevesiyle sınırlanmış değildir. Genel olarak anayasalarda ifadesini bulan yasal çerçeve, burjuva demokrasisi olarak ortaya çıkar. Ama bu çerçeveyi ilk kıran, kendi yasallığını ayaklar altına alan, her zaman burjuvazi olmuştur. Demokratik yönetim, burjuva iktidarının temellerini sarsmaya hizmet eder hale geldiği her yerde, burjuvazi tarafından yıkılmıştır. Faşist iktidarlar bunun en açık örneğidir. Marks 1848 Fransız Anayasası'nı irdelerken, demokratik yönetimin halk kitleleri yönünden anlamını şöyle belirtir:       Bu durum karşısında, başta proletarya olmak üzere emekçi kitlelerin siyasal gücü arttığı oranda, burjuvazi kendi kurduğu demokratik yönetim ve onun anayasasını ortadan kaldırmaya yönelir. Emperyalist dönemde, kapitalizm tarihsel olarak çöküş aşamasına girmesiyle, burjuvazi, her yerde demokratik yönetim ilkelerini, az ya da çok hızla terk etmiş, yerine oligarşik yönetim ilkelerini geçirmiştir. Bu yeni ilkelerin temelinde yasama ile yürütme gücü arasındaki dengenin yürütme lehine değiştirilmesi yatar. Bir başka deyişle, burjuvazi, geçmiş dönemlerde proletarya ve emekçi kitlelerin uzun süren kanlı mücadeleleriyle kazandıkları demokratik hak ve özgürlükleri tümüyle ortadan kaldıracak durumda değildir. Bu nedenle de parlamenter demokrasinin (genel oya dayalı) yeni bir düzenlenmesine, siyasal gericiliğe dayalı bir biçimine zorlanmıştır. Bu düzenleme, yürütme gücünün, halkın genel oyu ile seçilmiş parlamentoda cisimleşen yasama gücü karşısında daha çok güçlendirilmesi ve bağımsız hareket alanını genişletmesi şeklinde olmuştur. Ancak bu düzenlemeler kapitalist ülkelerde eşzamanlı olmamıştır. (Eşitsiz gelişim yasasının ürünü) ABD'de yürütme gücünün yasama karşısında güçlenmesi 1920'lerde tamamlanmışken, Fransa'da De Gaulle'ün 5. Cumhuriyet'inde (1958 sonrası) gerçekleşmiştir. İngiltere'de ise yazılı bir anayasa olmaması ve Lordlar Kamarasının yasama gücünün bir bölümünü oluşturması (halka -avama- karşı bir denge unsurudur), Fransa'daki gibi bir anayasal düzenlemeye gidilmeden, yürütmeye özel bir güç sağlanmıştır.
      Bizim gibi kapitalizmin iç dinamikle gelişmediği ülkelerde ise, yönetim, hiçbir zaman burjuva demokrasisi olmamış ve bunun güvencesi anayasa yapılmamıştır. Bu nedenle oligarşik yönetimin kurulmasında fazlaca zorlukla karşılaşılmamıştır. Ülkemiz tarihsel özellikleri nedeniyle, her zaman güçlü bir merkezi bir otoriteye sahne olmuş ve bu da güçler ayrımı ilkesinin uygulanmamışlığıyla birlikte mutlak bir yürütme gücü oluşturmuştur. 1946'dan sonra başlayan "çok partili dönem"de, yürütmenin yasama karşısındaki bu üstünlüğü sürmüştür. 27 Mayıs askeri darbesi ile hazırlanan 61 Anayasası, kitlesel bir dayanağı olmamakla birlikte, burjuva anlamda bazı demokratik hak ve özgürlükleri güvenceye alırken, yürütme gücünü sınırlandırmıştır. Dünyadaki gelişmelere ters görünen bu durum, gene de yasama gücünün güçlendirilmesi biçiminde olmamıştır. 61 Anayasası, yürütme gücünü, anayasal bazı özerk (üniversite, TRT vb.) ve bağımsız (yüksek yargı organları vb.) kurumlar aracılığıyla ve bunlar lehine sınırlandırmıştır. Böylece ülkemizde yeni bir dönem başlamıştır.
      61 Anayasası'yla, devrimci-milliyetçilerle oligarşi arasında nispi bir denge kurulmuştur. Bu yeni dönem, halk kitlelerinin siyasal planda ağırlıklarını ortaya koydukları bir dönemdir. Ancak oligarşi bu durumun yarattığı "tehlike" karşısında, anayasayı "lüks" ilan ederek, 12 Mart askeri müdahalesini tezgahladı. Bu, devrimci-milliyetçilerin ordu içinden tasfiyesi ile, nispi dengenin bozulması ve 27 Mayıs'la başlamış olan dönemin sona ermesiydi. 12 Mart döneminde yapılan anayasa değişikliği ile, doğrudan yasama karşısında yürütme güçlendirilmemiş de olsa, yürütme gücünün denetimi dışında olan özerk kurumlar etkisizleştirilmiştir. Bu dönemde oligarşi devlet aygıtına tamamen egemen olmuştur. Bir başka deyişle yürütme gücü, militarizm ve bürokrasi ile, tam anlamıyla oligarşinin denetimine 12 Mart'ta geçmiştir. Böylece, "kökenini Osmanlı devletinden ve yirmibeş yıllık Cumhuriyet dönemi küçük-burjuva yönetiminden alan Türk ordusunun küçük- burjuva devrimci geleneği artık son bulmuş, ordu doğrudan emperyalizmin ve oligarşinin sömürgeci politikasının aleti olmuştur." [33*] Ancak oligarşinin egemenliği, bürokrasi içinde tamamlanmamış ve yürütmenin yasama üzerinde kesin üstünlüğü ile pekiştirilememiştir. THKP-C'nin (ve de THKO'nun) silahlı eylemleri ile açık faşizmin erken doğum yapması, bu gelişmeyi engelleyen temel faktör olmuştur. Ama oligarşi işin peşini bırakmamış ve 12 Eylül darbesi ile yarım kalan işleri halletmeye girişmiştir. 12 Eylül döneminde hazırlanan yeni anayasa ile yürütmenin üstünlüğü pekiştirilmeye çalışılmış, yasama gücü etkisizleştirilmiş ve özerk ya da bağımsız kurumlar tümüyle tasfiye edilmiştir. (Yine de oligarşi istediği sonucu alamamıştır.)
      Yürütme gücünün üstünlüğünün mevcudiyeti ve pekiştirilmesinin ülkemizdeki anlamı, oligarşik yönetimin önündeki tüm yasal engelleri "yasal" biçimde aşmasıdır. 1960-80 yılları arasında siyasal zorun kullanımında karşılaşılan "yasal" engellerin bu aşılması, suni dengenin sürdürülüş biçimi açısından önemlidir. Ancak bu bölüm açısından ele alacağımız yan, ülkemizdeki siyasal zorun "yasal görünümü" ve bunun burjuva demokrasisi ile uzaktan yakından ilişkisi olmamasıdır. Meydana gelen gelişmeler, tümüyle, sömürge tipi faşizmin kendine uygun yasal bir kılıf bulmasına yöneliktir.
      İşte her türlü burjuva demokratik hak ve özgürlüklerini -anayasal olarak var görünse bile- ve insan haklarını açıkça çiğneyerek ya da yok kabul ederek uygulanan siyasal zor, ülkemizdeki dengesizliğin düzenlenmesinde, yani suni dengenin yeniden kurulması ve sürdürülmesinde temel araçtır, ama tek araç değildir.
      Ülkemizde suni dengenin kurulması ve sürdürülmesinde, siyasal zorun dışında, kapitalizmin gelişmesinin ürünü olan nispi refah da bir araç olarak kullanılır. Ancak gelişen kapitalizm iç dinamikle gelişmediğinden, bu araç uzun dönemli olarak kullanılabilir değildir. Sık sık uygulanan "istikrar tedbirleri", bu aracın ne kadar az kullanılabilir olduğunu göstermektedir.
      Yine halk kitlelerinin mevcut düzene karşı tepkilerinin pasifize edilmesinde kullanılan bir başka araç da "sandıksal demokrasi"dir. Düzenin siyasal partileriyle, parlamentosuyla, genel seçimlerle ortaya çıkan araç, halk kitlelerinde düzenin, "düzen içi" olarak değişebileceği "umudu" yaratmaktadır. Ülkede gerçek bir burjuva demokrasisi mevcut olmadığından ve işbirlikçi- tekelci burjuvazi tek başına oligarşiyi oluşturamadığından, düzen içi partiler, şu ya da bu oranda yahut biçimde oligarşinin siyasal taleplerini ifade ederler. Bu da, oligarşinin -bir bütün olarak da sömürücü sınıfların- siyasal üstünlüğü elinde tutmasına neden olmaktadır. Nesnel olarak siyasal tecrit koşulları içinde bulunan oligarşi, düzen partileri yoluyla ya da bunların içinde oluşturduğu gruplarla, bu koşulların gerçekliğini (siyasal üstünlüğü yitirmek) engellemeye çalışır. Yıpranmış yönetimlerin değiştirilmesi de aynı amaçla gerçekleştirilir. (Ancak gene de sorun, oligarşinin çeşitli manevralarla siyasal üstünlüğü elinde tutmasında değil, bu üstünlüğün devrimci öncü tarafından ele geçirilmemiş olmasında olduğu unutulmamalıdır.)
      İlk dönemde suni dengenin kurulmasında nispi refah etkin olmuşsa da, tüm süreç açısından siyasal zor temeldir. Oligarşinin siyasal zoru, daha önce belirttiğimiz gibi, "ordu ve donanma demektir", yani siyasal zor oligarşinin silahlı güçlerince yürütülür. Böylece devlet aygıtının kullanımına ilişkin bir olgu söz konusudur ve bu yüzden suni dengenin bozulması devlet aygıtına karşı bir mücadeledir. Diyebiliriz ki, oligarşi suni dengenin var oluşunu, somut olarak söylersek, sivil ve askeri mahkemeleriyle, ordusu, jandarması, polisi ve sivil silahlı güçleri ile, cezaevleriyle sağlar. Bu kurumlar ve güçlerle, halk kitlelerine devletin "güçlü" olduğu, "yenilmez" ve "karşı konulmaz" olduğu fikri empoze edilir. Bu fikir, "devlet gücü" olarak, zor güçlerini her fırsatta kitlelere göstererek ve zaman zaman fiilen kitlelerin gözü önünde kullanarak yaratılır. Yeni-sömürgecinin ideali, kuvvetini kullanmamak için göstermektir. Bu da zor güçlerinin devrimciler (kadrolar) üzerinde ve kitle hareketlerine karşı kullanılması demektir. Mahir Çayan yoldaş bu gücün, "yaygara, gözdağı ve demagojiye" dayandığını söylerken, oligarşinin özgücünün zayıf olduğunu gözönünde tutuyordu. Gerçeklikte oligarşinin zor güçleri sanıldığı gibi ya da kendi kendine gösterdiği gibi güçlü değildir. Elindeki silahlı güçler, herşeyden önce zorunlu askerlik sistemiyle oluşturulmuştur. Oligarşinin ordusunun % 80'i, bu sistemle silah altına alınmış halk kitlesinden oluşur. Geriye kalanlar ise, oligarşinin paralı askerleri, yani profesyonel silahlı güçleridir (subay, astsubay, polis). İşte bu güçler oligarşinin özgücü sayılır. Bu gerçek, zorunlu askerlik sisteminin işlemez hale gelmesiyle açıkça görülür.
      Suni dengenin korunması yönünden siyasal zorun kadro pasifikasyonu amacıyla kullanımı en sık görülen durumdur. Bu konuda fazlaca söz söylemeye gerek duymuyoruz. Şu açıktır ki, oligarşinin bu amaca ulaşmada başarılı olması, doğrudan devrimcilerin ilkel ve amatör çalışma tarzlarına bağlıdır. Profesyonel devrimcilerden oluşan bir örgüt, bu pasifikasyonu kolayca etkisiz hale getirebilir.
      Kitlelerin düzen sınırları içindeki, ama devrimcilerin etkisi ve hatta yönetimi altındaki hareketleri karşısında kullanılan zor ise, suni denge açısından önemli sonuçlar doğurur. Silahlı bir saldırıya karşı savunmasız (silahsız) bir kitle hareketinin oligarşinin zor güçlerince dağıtılması oldukça kolaydır. Zaman zaman açık zor kullanımına (silah kullanılmasıyla ifadesini bulur) sahne olan bu kitle hareketleri, sözcüğün gerçek anlamıyla bir "gözdağı" sahnesine dönüştürülür (kitle pasifikasyonu).
      Oligarşinin siyasal zorunun bu fiili, ama kısmi uygulamaları yanında, "kuvvet gösterisine" dayalı uygulamaları da suni dengenin sürdürülmesinde etkindir. Bu gösterme (fiili kullanım dışında), resmi bayramlardaki ya da yerel "kurtuluş günleri" vb. zamanlardaki silahlı güçlerin geçit törenleriyle yapıldığı gibi, doğrudan silahlı güçlerin ülke çapındaki mevzilenmesiyle (konuşlandırma) de yapılır. (Aynı zamanda açığa çıkmış tepkilerin pasifize edilmesi açısından da, bu konuşlandırma önemlidir.)
      Söylediklerimizi özetlersek, ülkemizde halk kitlelerinin düzene karşı memnuniyetsizlik ve tepkileri sürekli olarak mevcuttur ve bunları dışa vurmaları, isyan etmeleri için nesnel koşullar vardır (sürekli milli kriz esprisi). Ancak bu memnuniyetsizlik ve genellikle bilinçsiz tepkiler, siyasal zor, nispi refah ve düzen içi kurumlar ve uygulamalarla pasifize edilmiştir. Böylece tepkiler açık hale gelememektedir ve bu tepkiler ile oligarşi arasında suni bir denge oluşmuştur. Bu suni denge bozulduğu oranda halk kitlelerinin tepkileri açık hale gelecektir. Bu açığa çıkmış tepkilerin, belli bir stratejiye bağlı olarak örgütlenmesiyle Halk Savaşı başlatılabilinecektir. (Tepkilerin kanalize edilmesi) Bu amaca yönelik mücadelenin silahlı aksiyon yöntemlerini temel alması kaçınılmazdır ve bunun nesnel koşulları mevcuttur. Bu mücadele, halkın en ileri ve bilinçli unsurlarının yürüttüğü bir mücadele olacaktır.



Dipnotlar

(1*) Mao Tse-Tung: Teori ve Pratik, s: 56
(2*) İlker Akman: Mevcut Durum ve Devrimci Taktiğimiz, Ocak 1976
(3*) Lenin: Devlet ve İhtilâl, s:17, Bilim ve Sosyalizm Yay
(4*) Lenin: Devlet ve İhtilâl, s:16
(5*) Lenin: Devlet ve İhtilâl, s:17
(6*) Lenin: Devlet ve İhtilâl, s:90
(7*) F. Engels: Anti-Dühring, s: 282. Sol Yay.
(8*) İlker Akman: Mevcut Durum ve Devrimci Taktiğimiz, Ocak 1976
(9*) İlker Akman: Mevcut Durum ve Devrimci Taktiğimiz, Ocak 1976
(10*) THKP-C/HDÖ: Oligarşi, s: 9
(11*) Mahir Çayan: Kesintisiz Devrim II-III
(12*) Lenin: Emperyalizm, s: 62 Sol Yay.
(13*) Mahir Çayan: Kesintisiz Devrim II-III
(14*) Dimitrov: Faşizme Karşı Birleşik Cephe, s: 10, May Yay.
(15*) Dimitrov: Faşizme Karşı Birleşik Cephe, s: 27, May Yay.
(16*) Dimitrov: Faşizme Karşı Birleşik Cephe, s: 27, May Yay.
(17*) Dimitrov: Faşizme Karşı Birleşik Cephe, s: 47, May Yay.
(18*) Dimitrov: Faşizme Karşı Birleşik Cephe, s: 48, May Yay.
(19*) İlker Akman: Mevcut Durum ve Devrimci Taktiğimiz, Ocak 1976
(20*) İlker Akman: Mevcut Durum ve Devrimci Taktiğimiz, Ocak 1976
(21*) Engels: Tarihte Zorun Rolü, s: 58-59
(22*) Marks: Ekonomi Politiğin Eleştirisine Katkı'ya Önsöz
(23*) Engels: Anti-Dühring, s: 277
(24*) Engels: Doğanın Diyalektiği, s: 312
(25*) Engels: Doğanın Diyalektiği, s: 313
(26*) Engels: Doğanın Diyalektiği, s: 313
(27*) Lenin: Proletarya Devrimi ve Dönek Kautsky, s: 25
(28*) Lenin: Proletarya Devrimi ve Dönek Kautsky, s: 25
(29*) Mahir Çayan: Kesintisiz Devrim-I
(30*) Mahir Çayan: Kesintisiz Devrim II-III
(31*) Mahir Çayan: Kesintisiz Devrim II-III
(32*) Marks: Fransa'da Sınıf Mücadeleleri, s: 67
(33*) Mahir Çayan: Kesintisiz Devrim II-III
(*) Bu tahlil, "soyut" bir tahlildir. Ancak, sorunu "salt" olarak kafalarda billurlaştırmak için yapılmaktadır. Yoksa, kapitalizmin bir dünya ekonomisi olmasından sonra, emperyalist üretim ilişkilerinden uzak bir ülke bulunabileceğini zannetmek veya böyle bir ülke aramak, Robenson Crusoe'yi aramak gibi bir şeydir.
(**) Emperyalist sisteme dahil olan bir ükede feodal üretim ilişkilerinin ve kapitalist ilişkilerin emperyalist üretim ilişkileriyle olan, çatışma ve "uyum" şeklinde görülen karşılaşması, tarihi bir süreçte devam eder ve o ülkenin tarihi yapısına uygun olarak şekillenir. İktisadi kökleri olan bu şekillenme, sosyal ve siyasal plana da yansır. Bu yansıma içinde, ülkenin sınıfları da, üretim biçimine ve siyasal etkinliklerine göre, emperyalizmle ittifak veya çatışma içinde görünürler.
      Hakim sınıfların üretim tarzına uygun olarak, iktidarda bulunuş şekillerine göre, bu ittifaklar biçimlenir. Ancak, hangi ülke için olursa olsun ve ülkedeki üretim hangi tarzda olursa olsun, hakim sınıflar emperyalizmle sürecin ilk dönemlerinde mutlaka ittifaklar düzeyinde birleşirler.
      Bunun da temel nedeni, emperyalizmin geçirdiği evrelerdir. Emperyalizm, bir ülkeye kendi üretim ilişkilerini ilk adımda mutlaka ticaret yoluyla sokar. Bu, ticaretin karakterinden gelir. Ticaret, kapitalist ekonominin dolaşımdaki en başta gelen elemanteridir.
      Üretim ilişkilerinin karakteristiklerini bünyelerinde maddeleştiren mallar, dolaşım sürecinde pazarlara ticaret ile girerler. Pazardaki mallar, taşıdıkları üretim ilişkilerinin "güç"lerini de pazara sokmuş olurlar.
      Emperyalist üretim ilişkilerinin ticaret ve mal ile olan ilk yaygınlaşması, yerini giderek sermayeye bırakır. Ancak, malların ve ticaretin önemi de ortadan kalkmaz.
      Bu süreç içinde, ülkedeki kapitalist sınıflar önce ticaret ve malların "gücü" karşısında giderek ilişkilerindeki rantiye ve parazitlerin esiri olarak "uyum" içine girerlerken, zorunlu ittifaklara da girerler. Aynı şekilde feodaller de, ülkede gelişen kapitalist ilişkilerin hareketinin emperyalizmin ülkeye girmesi ile yön değiştirmesi veya üzerlerindeki baskının kalktığı kendi üretim ilişkilerinin serbest bırakıldığı ölçüde emperyalistlerle ittifak içine girerler.
      Emperyalist üretim ilişkileriyle feodal üretim ilişkileri arasındaki tarihi zıtlık, sınıflar planında da yansır ve emperyalizmle feodallerin "uyum"u, ittifaklardan öteye gidemez. Oysa kapitalist sınıflar, üretim ilişkilerindeki ortak karakterden dolayı, sınıfsal olarak önce ittifak sonra bütünleşme sürecini yaşarlar. Bu süreç içinde ülkenin kapitalist sınıfları, emperyalist üretim ilişkilerinin esiri olarak, o üretim ilişkilerini yaygınlaştırmak ve yaşatmak görevini yerine getirdiği oranda, nitelik olarak, emperyalizmle aynılaşır, ortak karaktere bürünürler.
(***) Oligarşi, kelime anlamı itibariyle, küçük bir zümrenin iktidarı anlamına gelir. Ülkemizde de iktidarın yapısının neden oligarşik bir nitelik arz ettiğini her şeyden önce üretimde aramak gerekmektedir. Normal olarak iktisadi evrimini tamamlama yolunda ilerleyen bir toplumda iktidar eğer iktisadi evrime uygun düşen bir iktidar ise ve çekici sınıfın yönlendiriciliğinde ise, böyle bir iktidarın "zümre"leşmesinden değil, aksine kitleselliğinden söz edilir. Bu durum, köleci toplumdan tutun, sosyalist topluma kadar böyledir. Eğer bir toplumda oligarşik iktidardan söz ediliyorsa, oligarşik yapı içersindeki hakim sınıf veya sınıfların aslında toplumdan (kitlelerden) objektif olarak soyutlanmışlığından, tecrit edilmişliğinden söz ediliyor demektir. Bu durum tarihte, Rusya otokrasisi (ki o da bir çeşit oligarşi idi) için, İspanya oligarşisi için geçerli olduğu gibi, bugün metropollerdeki finans-kapital oligarşileri ve geri-bıraktırılmış ülke oligarşileri için de geçerlidir.
      Unutulmamalıdır ki, oligarşiyi oluşturan sınıflar, kitlelerden tecrit olmayı kesinlikle istemezler, ne var ki, devam ettirmek zorunda oldukları üretim ilişkileri onları kitlelerden tecrit eder. Oligarşi bu tecrit oluşunu siyasal zor ile engellemeye çalışır. Oligarşinin bu çabası, toplum dışı bir üretim ilişkisini (emperyalist) sürdürme gayretleri içinde, toplum dışı oluşunu siyasal zoru ile kapatma gayretidir.
(****) Ülkemizde genel olarak bütün teorik çalışmalar, ya özel durumların içinde boğularak ahkam kesmeler şeklinde, ya da görüntünün yüzeysel tahlilleri üzerinde biçimsel dogmalar şeklinde inşa edildiğinden, oligarşik yönetim de hiçbir zaman doğru dürüst kavranamamıştır. Ortada bir yığın soyut ve biçimsel faşizm tahlilleri dolaşmaktadır. Ülkemiz solunda hakim olan genel değerlendirme (şimdiki halde revizyonizmdir), oligarşinin siyasal zorunu askeri bir biçimde maddeleştirdiği ve şekli demokratik ortamı ortadan kaldırdığı dönemler faşizmdir, şeklindedir. Biçimsel demokratik ortam içinde mevzi olaylar şeklinde görülenler ise, ya faşizm olarak değerlendirilir, ya da "anarşist"lerin, "goşist"lerin, "aşırı"lıkların sonucu olarak izah edilir. Her iki değerlendirmede de söz konusu olan, felsefi bir hata, idealizmdir. Faşizmi, burjuvazinin subjektif ürünü olarak gören anlayış, onun iktisadi ve sosyal köklerini kavrayamamakta, yalnız biçimi görebilmektedir. Bu anlayışın sınıfsal temelini küçük burjuvazi oluşturur. Biçimleri esas alan bu anlayışın da, kanıtlarını benzetmelerde arayacağı ve örneklerini de tarihin farklı zaman ve mekan şartları içinde bulacağı açıktır. Bu yöntem, Marksizmi içi boş dogmalar haline sokmanın ve bayağılaştırmanın yöntemidir. Bu durumda olanlar, somutta, ne yapacağını bilmeyen ve Godot'u bekleyenlerden pek de farklı bir konumda değillerdir. Avrupa'daki faşizmin sınıfları nasıl yedeklediği ve kurumsallaştırdığını kavrayamayan bir görüş, ülkemizdeki sömürge tipi faşizmin içeriğini de kavrayamaz. Avrupa'daki üretimin aşırı sosyalleştirilmesi ve başka ülkelerin değerlerine el konulması şeklinde iktisadi temelini, şovenizm şeklinde ideolojik ve politik temelini güçlü iktidar şeklinde küçük burjuvazinin ve köylülüğün desteğini bulan faşizm ile bizim gibi ülkelerde doğrudan doğruya emperyalist-kapitalist üretim ilişkilerini siyasal zoru ile sürdürmek üzere ortaya çıkan faşizm arasında içerik olarak fark vardır. Muhtevadaki bu farklılık, elbette ki biçimine de yansır.
      Biçimsel olan benzerlikler ise, küçük burjuva demokratlarında ipe sapa gelmez tahlillerle, demokrasi elden gidiyor, serzenişleri yaratmaktan öte bir anlayış yaratmamaktadır.
      Hele bu küçük burjuva baylarımız içinde öyle "demokrat" olanlar vardır ki, bunlar proletarya diktatörlüğüne "sosyal faşizm" dahi demektedirler.
(*****) Bu demek değildir ki, halk kitlelerinin hareketleri serbesttir ve askeri biçimde zora maruz kalmaz. Elbette yeni bir toplumsal dengeyi arayan sınıf hareketleri, burjuvazinin açık zoruna maruz kalır. Fakat bu klâsik burjuva diktatörlüğünün demokratik devletteki uygulamasından öte gitmez. Zaten yeni toplum için objektif şartlar yeterli değildir.
(******) Kimileri bu tesbitlerimiz karşısında Bulgaristan gibi (Dimitrov yarı-sömürge demektedir) ülkelerinde emperyalist hegemonya altında olduğunu ileri sürerek karşı çıkabilirler. Fakat, yakından bakıldığında, Dimitrov'un tahlil ettiği ülkelerle, geri-bıraktırılmış ülkeler farklıdır. Herşeyden önce, farklı emperyalist sömürü yöntemleri gündemdedir. Dimitrov yarı-sömürge diye tanımladığı Balkanları şöyle tanımlıyor:
      "Balkan ülkeleri ve Macaristan, emperyalizmin birer yarı-sömürgesi durumundadırlar. Bu ülkeler, emperyalist devletlerin çok gelişmiş kapitalizminin güçlü rekabetiyle karşı karşıya kalan, endüstrisi zayıf tarım ülkesidir... Yabancı pazarlar erişilmesi oldukca güç, iç pazarlar ise, geniş kitlelerin düşük satın alma gücü yüzünden oldukca sınırlıdır. Ellerindeki olanaklar kapitalizmi istikrarlı ve üretimi rasyonal bir hale getirmek için sonderece yetersizdir." Bu şartlar altında, "burjuvazi egemenliğini korumayı, kitlelerin devrimci çıkışını bastırmayı, kapitalist istikrara ve rasyonalliğe ulaşmayı, ancak halk kitlelerinin zararına olacak bir faşist diktatörlükle başarabilir." Bu zayıflığı ve zaafları sonucu bu ülkelerde "faşizm, yukarıdan-aşağıya" devlet örgütünün yardımıyla "gelmiştir".
      Görüldüğü gibi, Dimitrov'un yarı-sömürge olarak tanımladığı ülkelerle, günümüzdeki geri-bıraktırılmış ülkeler farklıdır. Bu fark anlaşılmadan Dimitrov'un faşizm tanımlamalarını ülkemize aktarmak dogmatizmin ta kendisidir.
(*******) Kapitalizmin gelişme dönemi olan bu evrede (serbest rekabetçi dönem), toplumsal dengenin olması, sınıf çatışmalarının olmadığı vesınıfın burjuvaziye kesin yedeklendiği anlamına gelmez. Kapitalizmin bağrında çiçek açan sosyalist güçler, yeni bir toplumsal dengeyi oluşturmak için, sınıfsal hareketlerini sürdürürler. Ancak maddi üretimin gelişkinlik düzeyi ve burjuvazinin misyonunda gelişmekte olması, yeni bir toplumsal dengeyi oluşturmanın objektif şartlarını yaratmaya elvermez. 1871 Paris Komünü, işçi sınıfının objektif şartlar elvermediğinden dolayı başarıya ulaşamayan, yeni bir toplum yaratmaya yönelik bir atılımıdır. Objektif şartların yeni bir toplumsal dengeyi oluşturmaya elvermemesi, işçi sınıfı hareketinde ütopik ve revizyonist görüşlerin yaygınlık kazanmasının maddi şartlarını yaratmıştır.
(********) Şüphesiz ülkemizde, hemen herkes, günlük yaşantısında karşılaştığı olaylar ve yaşadığı sorunlarla, toplumsal bunalımın varlığını ve boyutunu bilmektedir. Ama genellikle günlük yaşantının kanıksanması, günlük maişet derdi ve bunların yarattığı alışkanlıkla, bu olgular pek az önemsenir. Bu alanda yapılan incelemeler, akademik düzeyde sosyolojik araştırmalar olarak kalmaktadır. Devrimci propaganda açısından büyük önem taşımasına rağmen, toplumsal bunalımın görüngüleri ülkemiz solunda, ya hiç önemsenmemiş ya da salt soyut ajitasyon için kullanılmıştır. Silahlı propagandayı temel alan örgüt, bu olguları geniş biçimde ele alıp, işlemelidir.