Türkiye Halk Kurtuluş Partisi-Cephesi
Halkın Devrimci Öncüleri
Ankara Davası Savunması
ZAFER BİZİM OLACAKTIR!


Bu savunma, Ankara I Nolu Devlet Güvenlik Mahkemesi'nde 1993 tarihinde açılmış olan Türkiye Halk Kurtuluş Partisi-Cephesi/Halkın Devrimc Öncüleri davasında Munis Özgül tarafından 27 Ekim 1994 tarihinde okunmuştur. Eriş Yayınları-1995

Eriş Yayınları tarafından düzenlenmiştir.
erisyayinlari@kurtuluscephesi.org
Özgün biçimiyle Acrobat Reader formatında: Ankara Davası Savunması
ZAFER BİZİM OLACAKTIR! (1.471 KB)



ÜÇÜNCÜ BÖLÜM
TÜRKİYE DEVRİMİNİN YOLU:
POLİTİKLEŞMİŞ ASKERİ SAVAŞ STRATEJİSİ



POLİTİKLEŞMİŞ ASKERİ SAVAŞ STRATEJİSİ



      Bir siyasal örgütün gerçek niteliğinin, onun eyleminin muhtevasıyla belirlendiğini herkes bilir. Ancak eylemin muhtevasının nasıl belirlendiği, hemen hemen hiç önemsenmeyen ya da daha sık yapıldığı gibi, unutulan bir konudur. Bu da kaçınılmaz olarak eylem biçimlerinin öne çıkmasına ve bunlara bakarak bir örgütün niteliğine ilişkin saptamalar yapılmasına yol açmaktadır.
      Bir devrimci örgütün eylemine yön veren ve belirleyen, onun devrim teorisidir. Devrim teorisi ise, yaşanılan somut tarihsel koşullarda, verili bir ülkede politik iktidarın nasıl fethedileceğinin ve kurulacak yeni iktidarın neler yapacağının teorisidir. Bu boyutuyla devrim teorisi, ulusal ve uluslararası düzeyde somut tarihsel koşulların ayrıntılı bir tahliline dayalı devrim stratejisi ve devrim programını içerir.
      Devrim stratejisi, mevcut politik iktidarın ele geçirilmesinin yolunu, yöntemini, sınıf güçlerinin mevzilenişini kapsar. Daha tam deyişle devrim stratejisi, bir bütün olarak devrimin temel darbesinin yöneltileceği hedefi (stratejik hedef), bu hedefe yönelik olarak devrimci sınıf güçlerinin mevzilenmesini (devrimde sınıfların mevzilenmesi), bu hedefe ulaşmada izlenecek rotayı (stratejik rota) ve kullanılacak yöntemleri (temel ve tali mücadele biçimlerini) içerir.
      Diyebiliriz ki, devrim stratejisi bir kez belirlendi miydi, o, artık tüm süreci yönlendiren temel unsur haline gelir. Somut hareketlerin doğru ya da yanlışlığı, bir eylemin uygun olup olmadığı hep stratejiye bakılarak saptanır. Bir başka deyişle, doğru bir devrim stratejisi, tüm devrim sürecine damgasını vuran bir kılavuz, bir hareket tarzıdır, temel ölçüttür.
      Devrimci bir örgütün devrim programı ise, mevcut politik iktidarın parçalanarak ele geçirilmesiyle kurulacak devrimci iktidarın programıdır. Bu da, tıpkı devrim stratejisi gibi, somut tarihsel koşulların ayrıntılı bir tahlilinden çıkar. Devrim programı, devrimci gücün mevcut iktidara alternatif bir politik güç olmasının olmaz- sa-olmaz koşuludur. Bu nedenle program (asgari ve azami program olarak) mevcut ekonomik, toplumsal ve siyasal düzene karşı ve bu düzenin yıkılmasının amacı olarak ortaya çıkar. Bu amaç (programın gerçekleştirilmesi), aynı zamanda kitlelerin bilinçlendirilmesi ve örgütlenmesi çalışmasının çerçevesini oluşturur.
      Devrim teorisinin bu iki unsuru, yani strateji ve program, tüm mücadele sürecinde devrimci örgütün eyleminin muhtevasını belirler.
      Marksist-Leninist bir örgüt olarak THKP-C/HDÖ, temelleri "Kesintisiz Devrim II-III"de ortaya konulmuş Politikleşmiş Askeri Savaş Stratejisi'ni, ülkemizde bugünkü devrim aşamasının stratejisi olarak benimsemiştir. Bu strateji, herşeyden önce, ülkemizin tarihsel koşullarının tahlilinden yola çıkarak, demokratik halk devriminin, daha tam deyişle, anti-emperyalist ve anti-oligarşik devrimin stratejisidir.
      Ülkemiz emperyalizmin hegemonyası altında bulunan ve yeni-sömürgecilik yöntemleriyle geliştirilmiş çarpık bir kapitalist ekonomiye sahip, burjuva anlamda demokratik hak ve özgürlüklerin bulunmadığı geri-bıraktırılmış bir ülkedir. İç dinamik, çarpıtılarak dış dinamiğe (emperyalizm) tabi kılınmış ve bu dış dinamikle "yukardan aşağı kapitalizm" geliştirilmiştir. Bu gelişme ülke içinde merkezi otoritenin egemen olması sonucunu doğurmuştur. (Oligarşik yönetim)       Böyle bir ülkede proletarya partisinin ilk ve yakın hedefi sosyalist devrim olamaz. Herşeyden önce sosyalist ekonominin gerektirdiği gelişmelere ulaşılabilinmesi için, kaldırılması gereken engeller vardır. Bu engellerin başında ülkenin iç dinamikle gelişmesini engelleyen emperyalizmin işgali gelir. Yine alt-yapıda büyük ölçüde tasfiye olmuş olsa da, varlığını sürdüren feodal ilişkiler diğer bir engel olarak ortaya çıkar. Ayrıca oligarşik yönetim, ülkede -burjuva anlamda da olsa- demokratik hak ve özgürlüklerin oluşmasına, gelişmesine ve kullanılmasına engel oluşturarak, toplumun gelişimini frenlemektedir. Bu nedenle bağımsız ve demokratik bir ülke yaratmak, bugünkü tarihsel evrede proletarya partisinin ilk ve yakın hedefi olmaktadır. Böyle bir ülke, geniş halk kitlelerinin gerçekleştireceği bir devrim olmaksızın yaratılamaz. Bu devrim, son tahlilde, burjuva demokratik muhtevada da olsa, çağımızda devrimciliğini yitirmiş olduğundan bizzat burjuvazi tarafından ve onun öncülüğünde yapılamaz. Bu görev, tüm çağların en devrimci sınıfı olan proletaryaya düşmektedir. Proletarya, kendi partisinin yönetimi altında, emperyalizme ve oligarşiye karşı, başta köylülük olmak üzere tüm halk kitlelerini harekete geçirmek ve demokratik halk devriminde onlara öncülük yapmak göreviyle karşı karşıyadır. Ama proletarya, hiçbir zaman bu devrimin kazanımlarıyla yetinemez. O insanlığın gerçek ve tam kurtuluşuna ulaşmak için devrimi kesintisiz kılar ve sosyalist devrimi gerçekleştirir.
      Ülkemizde anti-emperyalist ve anti-oligarşik devrimin nesnel koşulları mevcuttur. Tam anlamıyla olgun olmasa da var olan milli kriz bunu ifade eder. Devrimin olabilmesi için nesnel koşulların mevcudiyeti yeterli değildir; ayrıca devrimi yapacak bir güç olmalıdır. Bu güç ise, bilinçlenmiş ve örgütlenmiş halk kitlelerinden oluşur. Böyle bir güç, merkezi bir önderliğe sahip olmaksızın, güçlerini belli noktalarda yoğunlaştıramaz, güçler arasında eşgüdüm sağlayamaz. Bu merkezi önderlik de politik bir örgüt demektir.
      Diyebiliriz ki, ülkemizdeki devrimci mücadelenin zafere ulaşabilmesi için devrimci bir öncünün mevcudiyeti ve kitlelerin bilinçli ve örgütlü olması şarttır. Kitleleri bilinçlendirmek, örgütlemek ve harekete geçirmek, doğrudan devrimci öncünün amaçlarını belirler. Devrimci öncü için ilk sorun, bu amaca nasıl ulaşılacağını belirleme sorunudur. Devrimci öncü, kitleleri nasıl bilinçlendireceğini, nasıl örgütleyeceğini ve hangi biçimde harekete geçireceğini saptamadan, doğru, tutarlı ve kararlı bir mücadele yürütemez.




HALK SAVAŞI



      Hangi durumda olursa olsun, ilk belirlenecek şey, verili bir güçle düşmanın nasıl yenileceği, zafere nasıl ulaşılacağıdır. Bu ise, doğrudan doğruya devrimci güçler ile düşman güçleri arasındaki ilişki tarafından belirlenir (güçler dengesi). Anti-emperyalist ve anti-oligarşik devrim sürecinde, düşmanın zorla (devrimci şiddetle) yenilgiye uğratılması zorunludur. Bu zorunluluk devrimci bir savaşın yürütülmesi demektir. Maddi ve teknik olarak güçlü emperyalizm ve oligarşiye karşı kitlelerin savaşı bir Halk Savaşı olmak zorundadır. Kısa ya da uzun bir Halk Savaşı verilmeden, emperyalist işgalin sona erdirilmesi ve oligarşik yönetimin yıkılması söz konusu olamaz.
      Ülkemizde bir dönem, tartışmasız kabul edilen bu zorunluluk, oportünizm tarafından her yönden tahrif edilmiş ve revizyonizmin ideolojik etkisiyle unutturulmuştur. Bu nedenle bu konuyu biraz açalım:
      Bir ülkede mevcut toplumsal düzenin değiştirilmesi nasıl mümkün olabilir? Herşeyden önce bu soru yanıtlanmak zorundadır. Bir toplumsal düzen, eğer tarihsel olarak geri ise, yani üretici güçler ile üretim ilişkileri arasındaki çelişki antagonizma kazanmışsa değiştirilebilinir. Bu nesnel koşulların olduğu bir çağda, bizim gibi "yoğun bir şehirleşmenin ve gerçek bir sanayileşme değilse bile, az çok gelişmiş bir hafif ve orta sanayinin bulunduğu ülkelerde ... şehirlerin ideolojik etkisi, barışçıl usullerle örgütlenmiş kitle savaşları umudunu" (Che) yaratır. (abç) (Bu durum ifadesini suni denge kavramında bulur) Ancak bu barışçıl mücadeleyle, egemen sınıfların ve emperyalizmin ülkede köklü bir değişikliği "kabul" etmesi ve bu değişikliği yapacak güçlere politik iktidarı yasal yollarla devretmesi olanaksızdır. Bu, dünyada tüm gerçek halk devrimlerinin öğrettiği bir gerçektir. Tersi bir düşünce, halk kitlelerinin sırtından geçinen ve bunun bilincinde olan sömürücülerin "insan olduklarının bilincine" ulaştırılmasından öte bir değer taşımaz. Çünkü bu sömürünün nesnelliğinin unutulması demektir. Her zaman üretim ilişkileri, tek tek bireylerin ve sınıfların iradelerinden bağımsızdır ve insanlar bu ilişkilerindeki konumlarına göre hareket ederler ve buna uygun bilince sahiptirler. "İnsanların bilinci varlıklarını belirlemez, tam tersine toplumsal varlıkları bilinçlerini belirler". (Marks) Küçük bir azınlığın büyük halk kitlelerinin üzerindeki egemenliğini ortadan kaldırmanın tek yolu şiddete dayalı bir devrimle mümkündür.
      Toplumların tarihinin gösterdiği gibi, "yeni bir topluma gebe olan her toplumun ebesi şiddettir". Egemen sınıfların varlıklarını korumak için kullandıkları zor karşısında, ezilen sınıfların yapabilecekleri ilk ve tek şey bu zoru alt etmektir. Sözün özü, gerçek bir halk hareketinin zaferi, onun bir devrim yapmasıyla mümkündür ve devrim bir zor eylemidir.
      Bu gerçek, yani devrimin kaçınılmazlığı ve zorunluluğu, bir adım ötede bunun nasıl yapılacağı sorusunu gündeme getirir. Bugün ülkemizde bu soruya verilen yanıtları iki ana bölümde toplamak mümkündür:
      Genellikle modern revizyonistlerin (T"K"P, TİP vb.) bu soruya yanıtını, yani devrim anlayışlarını "sovyetik tip ayaklanma" olarak formüle etmek mümkündür. Bu anlayış, şehirleri temel alan bir çizgi oluşturur. Bu çizgiye göre, ülkemizdeki politik güçler, kitle haberleşme araçları şehirlerde merkezileşmiştir; ülke nüfusunun büyük bir bölümü şehirlerde oturmaktadır; devrimin (isterse sosyalist devrimi ilk hedef olarak kabul eden revizyonistler olsun) temel gücü proletarya olacaktır ve proletarya şehirlerde bulunmaktadır.
      Ülkemizde kapitalizmin egemen olduğunu kanıtlamaya yönelik tahliller, son tahlilde, şehirlerde bir ayaklanma başlatarak politik iktidarın fethedileceğini ve sonra devrimin kırlara taşınacağını ileri sürmeye yönelik olarak kullanılır. Bunların en büyük dayanağı Rusya'daki Ekim Devrimi'dir. Ülkede silahlı ayaklanmanın nesnel koşullarının mevcut olmadığını bildikleri için de, günlerini sendikal çalışmayla, burjuva muhalefetiyle ittifak yolları aramakla ge çirirler. Bu kesimin şiddetle karşı çıktığı devrimci saptama ise, milli krizin -olgun olmasa da- sürekli mevcudiyetidir.
      Ayaklanma stratejisi, ülkenin belli başlı kentlerinde -"sinir merkezleri"- nesnel ve öznel koşulların olgunlaştığı bir anda başlatılacak bir kitle hareketiyle iktidarın fethini öngörür. Burada silahlı ayaklanmanın yanında, ikincil olarak başka savaş biçimlerinin gündeme gelmesi önemli değildir. Diğer silahlı aksiyon yöntemleri, silahlı ayaklanmayı geliştirmek ve geciktirmemek koşuluyla kullanılır, yani talidir. Bizim gibi emperyalist hegemonya altında bulunan (açık ya da gizli işgal) bir ülkede, büyük kentlerde başlatılacak bir silahlı ayaklanma, ilk anda kentlerin iç denetimini sağlasa bile, gerek emperyalist orduların müdahalesi, gerekse kırsal alanlardan gelen karşı-devrimci güçlerin saldırısı karşısında iktidarı uzun süre elde tutamaz. Ekim Devrimi'nden bugüne yaşanmış devrim deneyimleri bunu açıkça kanıtlamıştır. Örneğin, Komintern'in direktifiyle 1927'de Çin'de başlatılan ayaklanmalar (Kanton, Güz Hasatı vb.), şehir merkezli bir stratejinin, ayaklanma yönteminin yanlışlığını gösterir. Keza İspanya İç Savaşı (özellikle Madrit savunması), bir ya da birkaç şehirde iktidarın ele geçirilmiş olmasının yeterli olamayacağını göstermiştir. Daha tek bir şehrin denetimini bile ele geçirmeden yenilmiş sayısız ayaklanma girişimleri, dünyanın pek çok yerinde görülmüştür.
      Bu gerçekleri çok iyi bilen revizyonistler düşmanı alt edebilecek ve şehirlerin fethini sağlayacak silahlı gücü, kitlelerin dışında bulmaya yönelirler ve ilk buldukları güç de ordu olur. Burjuva muhalefetiyle ittifak, son tahlilde, mevcut ordunun iktidara el koymasını -ama "sol" adına- sağlama çabasından başka birşey değildir. Ülkemizde bunun pek çok örnekleri görülmüştür.
      Düşmanın askeri gücü karşısında zaferi sağlayabilecek bir halk silahlı gücü, ancak ve ancak kırlarda oluşturulabilir. Kırların coğrafi yapısı, genişliği ve toplumsal yapısı böyle bir gücün oluşması ve gelişmesi için uygun manevra olanakları sağlar. Kırlar, emperyalizmin ve oligarşinin güçlerinin görece zayıf olduğu yerlerdir. (Zincirin zayıf halkası esprisi) Kırları temel alarak oluşturulacak bir silahlı halk gücü ve onun mücadelesi ise, bu niteliğine bağlı bir rota izleyeceği açıktır ve bu rota kesinlikle ayaklanmayı temel almaz. İşte bu yol, Halk Savaşının zorunluluğu ile, devrimde zorunlu bir durak oluşuyla çakışmaktadır.
      Halk Savaşı, genel bir deyim olarak halkın savaşıdır, ama tüm halk (kitle) savaşları Halk Savaşı olarak ifade edilemez. Halk Savaşının ayırıcı özelliği, maddi ve teknik olarak güçlü düşmana karşı mutlak siyasi üstünlüğün sağlandığı koşullarda Halk Ordusu tarafından yürütülen bir savaşın stratejisini ifade etmesidir. Mao ve Giap'ın yapıtlarında ayrıntılı olarak ortaya konan bu strateji, literatürde Uzun Halk Savaşı Çizgisi ya da Stratejisi olarak ifade edilir. (Günlük kullanımda bu ifade Halk Savaşı olarak kısaltılmıştır.)
      Halk Savaşı, devrimcilerin, emperyalizm ve işbirlikçileri karşısında sağladıkları siyasi üstünlük temelinde yürütülür. Bu herşeyden önce, savaşın uzatılmış (uzun) savaş olmasının kaçınılmaz önkoşuludur. Bir başka deyişle, halk kitleleri devrimci değişim isteğini ortaya koyacak durumda değilken uzatılmış bir savaş yürütülemez. Halk Savaşı düşmanın maddi ve teknik üstünlüğü karşısında insan unsurunun öne çıktığı ve belirleyici olduğu bir savaştır. Halk Ordusu sürekli olarak gelişmeden, yani halk kitleleri devrim saflarına artan oranda katılmadan, düşmanın silahlı gücünü yenmek olanaksızdır. Diyebiliriz ki, mutlak siyasi üstünlüğün sağlanması, halk kitlelerinin, emperyalistlerin ve yerli işbirlikçilerinin siyasal karar ve girişimlerini desteklemediği, ama öte yandan devrimcilerin (şüphesiz bu bir örgütlü güçtür) siyasal çözümlerini ve kararlarını desteklediği ve hepsinden önemlisi, bu doğrultuda harekete geçtiği durumdur. Bu da, genel olarak kitlelerin bilinçlendirilmesi ve örgütlenmesi görevi ile çakışır.
      Halk Savaşı, kırları temel alan bir savaştır. Bu, şehirlerin önemi olmadığı ya da önemsenmediği demek değildir. Bu Marksist-Leninist bir formülasyondur.
      Halk Savaşı çizgisi, kırları ve şehirleri diyalektik bir bütün olarak ele alan ve her iki alanda da savaşılan bir mücadelenin çizgisidir. Ancak uzun dönemli olarak, yani devrim sürecinin bütünü açısından (stratejik) kırlar temeldir ve şehirler kırlara tabidir, talidir. Kır ve şehrin bu konuş tarzı, çoğu zaman kelime yorumuna tabi tutularak mekanik biçimde yorumlanmaktadır. Temel-tali ilişkisi diyalektik bir ilişkidir ve bir bütün oluşturur. Devrim sürecinin bazı dönemlerinde şehirler ön plana geçebilir, yani bazı dönemler temel haline gelebilir. Ancak bu sürecin bütünü açısından temeldir anlamına gelmez. Bilinçli ve örgütlü bir mücadele geleneğinin olmadığı ülkemizde mevcut olan kavram kargaşası bu diyalektik ilişkinin karıştırılmasına yol açmaktadır. Öyle ki, kimileri "madem ilişki diyalektiktir, öyle ise somut durumlara göre temel-tali ilişkisi değişecektir" diyerek, planlı, programlı ve örgütlü bir mücadelenin yerine, kendiliğindenciliği koyabilmektedirler. Sözcüğün tam anlamıyla, iflah olmaz amatörlerin anlayışı olan bu değerlendirme, gerçek bir savaş bilincine ya da deneyimine sahip olunmamasıyla çakışır.
      Bir savaş -devrimci olsun, olmasın- iki silahlı gücün karşılıklı hareketidir. Ve her silahlı güç, savaşın kurallarına bağlı olarak, düşman gücünü nasıl yenebileceğini planlar ve buna uygun harekâtlar düzenler, manevralar yapar, güçlerini mevzilendirir vb. Savaşın ciddi bir iş, bir sanat olduğunu kavrayamamış bireylerin her akıl yürütmesi, kaçınılmaz olarak savaş gerçeği ile çatışacaktır. Hiçbir ciddi ve gerçek siyasal örgüt, belli bir komuta merkezi olmadan var olamaz ve bu komuta merkezinin saptadığı plan ve program olmadan var olamaz ve amacına ulaşamaz. Eğer bir yerde plan ve programdan (genel olarak devrim teorisinden) söz ediliyorsa, orada, örgütsüz değil, örgütlü bir mücadele; kendiliğindencilik değil, bilinçli eylem söz konusudur. Burada da, sürecin bütünü açısından, temel-tali, birincil-ikincil durumlar, görevler, güçler, mücadeleler vb. olacaktır. Bu devrimci mücadelenin ABC'sidir.
      Halk Savaşını yürütecek örgüt, bunun planlarını yapmadan savaşa giremez ve zafere ulaşamaz. Bu da uzun vadeli olarak görevleri, hedefleri saptamak, buna yönelik güçlerin düzenlenmesini gerçekleştirmek (mevzilenme) demektir. Bunlar, "her mücadele biçimi gerektiğinde kullanılır" ya da "hiçbir mücadele biçimi ilke olarak reddedilmez" türünden soyutlamalardan ve oportünist manevralardan farklıdır. Gerçek bir savaş örgütü, hiçbir devrimci mücadele biçimini ilke olarak da, somut olarak da reddetmez, ama ciddi bir savaş örgütü, hangimücadele biçiminin ne zaman, nerede ve nasıl kullanılacağını saptayan ve buna göre savaşan örgüttür. Aynı biçimde Halk Savaşında kır ve şehrin birlikte ve birleşik olarak ele alındığını yinelemek yeterli değildir; sorun, kır ve şehrin diyalektik bütünlüğü içinde, temel güçlerimizi nerede toplayacağımızı, düşmanla temel olarak nerede savaşa girişeceğimizi ve onlara temel darbemizi nerede vuracağımızı saptamaktır. İşte bunlar "kırlar temeldir" formülasyonu ile, belli bir çözümlemeye ulaşmıştır.       Bu devrimci tesbitlerden çıkan sonuç, stratejik olarak, kırların temel olacağıdır. Bu tespit, her çeşit revizyonizm ve oportünizmin şiddetle karşı çıktığı bir tesbittir. Onlar, sorunun bu çözümlenişine, "herşeye namlunun ucundan bakıldığını" ileri sürerek karşı çıkarlar. Onlara göre, silahlı savaş, teknik ve taktik bir sorundur. Bunların bu değerlendirmeleri, teslimiyetçiliğe ideolojik kılıf geçirmekten başka birşey değildir.
      Savaşı ve silahlı güçlerin örgütlenmesini teknik ve taktik bir sorun olarak görmek, düşmanın zor güçlerinin niteliğini ve amacını hiç dikkate almamakla eşdeğerdir. Emperyalizm ve oligarşi, siyasal zoru kullanarak, halk kitlelerini baskı altında tutmakta ve kendi düzenlerine karşı hareketleri bu zor ile yok etmektedir. Bu siyasal zor, hiçbir biçimde, konjonktürel değildir ve bu nedenle de taktik nitelik taşımaz. Bu siyasal zor uygulaması, egemen sınıfların baskı aygıtının (devlet) niteliğinden kaynaklanır ve özseldir, süreklidir.
      Daha önce, devrimin zorunluluğunu ele alırken belirttiğimiz gibi, egemen sınıflar, egemenliklerini kendiliğinden ve barışçıl yollarla terk etmezler. Egemenliklerini "normal" yollardan (yasal biçimler altında ve yasalara dayalı olarak) sürdürme olanağını yitiren her sömürücü sınıf, varlığını korumak için artan oranda zora, şiddete başvurur. Bu, verili bir toplumda egemen sınıf için bir var oluş sorunu olduğundan, hiçbir biçimde geçici ya da taktik bir sorun değildir. Buna itiraz olarak tek söylenebilecek şey, ülkemizdeki egemen sınıfların ve emperyalizmin zora, şiddete (çoğu zaman yasal örgüsünden sıyrılmış olarak) başvurmadığı olabilir. Bu ise, uzun boylu değerlendirmeye gerek göstermeyecek kadar saçma bir iddiadır ve bu ülkede yaşayan herkes bunu açıkça bilmektedir. Kim ki, silahlı savaşı (bunun politik içeriğini şimdilik bir yana bırakıyoruz) taktik bir soruna indirgiyorsa, o, düşmana teslim olmaktan, oligarşinin zor güçleri karşısında halk kitlelerini silahsız bırakmaktan öte birşey yapmıyor demektir.
      Halk Savaşında kırların temel olması, diğer alanların ihmal edilmesi demek değildir. Şehirler, özellikle büyük kentler ve kasabalar, düşmanın komuta organlarının, egemenlik ve baskı araçlarının yoğunlaştığı politik, askeri, ekonomik ve kültürel merkezlerdir. Buralarda düşman kırsal alanlara göre daha güçlü olmakla birlikte, politik olarak buralarda da zayıftır. Düşman, uzun dönemde, herşeyden önce kasabaları (ilçeleri) devrimci savaşa karşı yürüttüğü saldırgan savaşı için bir art-bölge olarak kullanmak durumundadır. Bu nedenlerle şehirlerdeki devrimci savaş önemlidir. (Birleşik devrimci savaş esprisi)       Giap'ın bu sözleri, Lenin'in "ciddi olarak savaş sürdürmek için, güçlü ve örgütlü bir arka cepheye ihtiyaç vardır" değerlendirmesiyle aynılık taşır. İşte kırların temel alınması, bu güçlü arka cephenin yaratılmasına da olanak sağlar. Bu arka cephe, aynı zamanda, iktidarın parça parça alınması, adım adım zafere ulaşılması demektir. Gerilla üs bölgeleri, kurtarılmış bölgeler Halk Savaşının arka cepheleridir ve aynı zamanda halk iktidarının oluşturulmaya başlandığı ve oluşturulduğu yerlerdir.
      Ülkemizde Halk Savaşına karşı çıkanların bir itiraz noktası da burasıdır. Onlara göre, ülkemizde, Çin ve Vietnam'da olduğu gibi bir Halk Savaşı verilemez. Çünkü, bu ülkelerde Halk Savaşı, kurtarılmış bölgelere dayanılarak yürütülen bir savaş olmuştur; kısacası, kurtarılmış bölgeler yaratılmadan Halk Savaşı verilemez demektedirler. Onlara göre, ülkemizin somut tarihsel koşullarında kurtarılmış bölgelerin yaratılması olanaksızdır. Halk Savaşını reddedenler içinde az çok ciddiye alınabilecek bu anlayışa göre, "Mao'nun belirttiği gibi" "kızıl siyasi iktidarın" (kurtarılmış bölgeler) kurulabilmesi için, ilk şart "beyaz rejimin savaş içinde olması"dır. Bu ise, güçlü merkezi otoritenin bulunmadığı ve yerel devletçiklerin egemen olduğu I. ve II. bunalım dönemindeki sömürge ve yarı-sömürge ülkeleri için geçerlidir. Yine bu anlayışa göre, -"Giap'ın da belirttiği gibi"- kurtarılmış bölgeler yaratılması (ve kırların temel olması) için, kırsal alanlarda kendine yeten bir ekonomi (otarşik yapı) olması şarttır. Aksi halde, bu bölgeler kuşatma altında, açlıkla yok olmak durumunda kalır. Bu ise, yani otarşik bir ekonomi sadece feodalizmin egemen olduğu durumlarda görülür ve ülkemizde kapitalizm egemen olduğundan, tüm otarşik yapılar yıkılmıştır.
      Bu iddia sahipleri ne kadar güvenilmez olursa olsun, yine de iddiaları özenle ele alınmalıdır. Yaşanılan olaylar, gerçek bir Halk Savaşının ülkemizde bilinmediğini göstermiştir. Düşmanı yenmeye cesaret etmek için, onu nasıl yenebileceğimizi bilmek gerekir. Bu bilgiden yoksun bir cesaret boştur, kırılmaya mahkumdur.
      Evet, III. bunalım döneminde yeni-sömürgecilik yöntemlerinin uygulanmasıyla, eski dönemlerin halkın üzerindeki zayıf feodal denetimi, yerini çok güçlü oligarşik devlet otoritesine (merkezi otorite) bırakmıştır. Şehirleşme, haberleşme ve ulaşım çok gelişmiş ve ülkeyi bir ağ gibi sarmıştır. Bu yüzden, halk kitlelerinin tepkileri açık halde bulunduğu dönemde, I. ve II. bunalım döneminde olduğu gibi yerel feodal devletçikleri yıkarak, buralarda kurtarılmış bölgeler (Mao'nun deyimiyle "kızıl siyasi iktidar") yaratılması olanaksızdır. Ve gene, kurtarılmış bölgelerin yaşayabilmesi için Mao'nun öngördüğü "beyaz rejimin", yani egemen sınıfların kendi içlerinde savaşmaları olgusu söz konusu değildir. (Mao, daha sonra bu değerlendirmesini terk ederek, kurtarılmış bölgelerin yaşayabilmesini "devrimci bunalımın sürekli derinleşmesi" koşuluna bağlamıştır.) Ama sorun, hiçbir biçimde Mao'nun çözümlemelerini aynenalarak, ülkemizde uygulama sorunu değildir. ("Mao Zedung düşüncesi" savunucularının dogmatizmi burada yatar.) Sorun, bir Halk Savaşının verilmesi zorunlu mudur ve Halk Savaşı -her savaş gibi- güçlü ve örgütlü bir arka cephe olmaksızın yürütülebilinir mi? sorularının yanıtlanmasıdır.
      Halk Savaşının yürütülebilinmesi için "güçlü ve örgütlü bir arka cephe" oluşturulmak zorundadır. Bu arka cephe, düşman denetiminin kırıldığı yerlerde oluşturulabilinir. "Kurtarılmış bölge" olarak bilinen bu arka cephenin yaratılması kadar, sürekliliğinin sağlanması (korunması) ve geliştirilmesi Halk Savaşının amaçları içine girer. Yani Halk Savaşı çizgisi (ya da stratejisi), Giap'ın deyişiyle, "uzatılmış bir savaşın stratejisidir. Uzatılmış savaş, tüm yönleriyle, düşmana karşı sürekli bir saldırı sürecidir. Düşman, bu süreçde, parça parça imha edilir, adım adım geri sürülür, küçük küçük darbelerle yere serilir ve stratejik planları teker teker başarısızlığa uğratılır." (abç) [40*]
      Görüldüğü gibi, Halk Savaşı, bir bütün olarak, bir savunma savaşı değil, saldırı savaşıdır. Politik iktidarın fethine yönelik bir devrimci hareketin niteliği başka türlü olamaz. Savunma, ancak ve ancak, ele geçirilmiş bir politik iktidar söz konusu olduğunda stratejinin temelini oluşturabilir. Bunun kurtarılmış bölgeler açısından anlamı ise, bu bölgelerin savunmasının, süreç olarak ve ülke çapında düşmana saldırmakla ve geriletmekle mümkün olacağıydı. (Kimilerinin "aktif savunma" olarak ifade ettikleri de budur.) Demek ki, kurtarılmış bölgelerin yaşayabilmesinin ilk koşulu, onunla eşgüdümlü ülke çapında bir saldırı sürecinin var olmasıdır. Bir başka deyişle, kurtarılmış bölge, ülke çapındaki mücadeleyle savunulabilinir. Bu ise, Giap'ın belirttiği gibi, bizatihi Halk Savaşının sürdürülmesi demektir. Sözün özü, Halk Savaşı stratejisi, kurtarılmış bölgelerin yaratılması, korunması ve geliştirilmesini kapsayan bir stratejidir. Böylece de Halk Savaşının planlanması, yönetilmesi sorunu ile yüzyüze gelinmektedir.
      Tüm bunlardan çıkan sonuç ise, kurtarılmış bölgelerin yaşayabilmesinin koşulunun "beyaz rejimin savaş içinde olması" olmadığıdır. Kurtarılmış bölgelerin yaşayabilmesinin koşulu, onun bir saldırı stratejisi düşüncesinden yola çıkarak, ülke çapında savunulması olduğudur. Savaşı sürekli geliştirmek ise, mutlak siyasi üstünlüğün ele geçirilmiş olmasını gerektirir. Bu siyasi üstünlük var olduğu sürece, savaşın geliştirilmesi için gerekli kitle katılımı (insan gücü) var olacaktır. Bu en açık biçimde, siyasi gerçekleri açıklama kampanyasıyla kitlelerin siyasal olarak kazanılması (bilinçlendirilmesi) ve bilinçlenmiş kitlelerin örgütlenmesi ve harekete geçirilmesi demektir.
      Gelelim kurtarılmış bölgelerin yaşayabilmesi için otarşik bir ekonominin var olması gerektiği savına.
      Bilindiği gibi, "kendi kendine yeten ekonomi" anlamına gelen otarşik düzen, feodal ya da yarı-feodal ülke ekonomilerini tanımlamak için kullanılan bir kavramdır. Buna göre, bu ülkelerde kapitalist pazar oluşmamış olduğundan, ticaret fazla gelişmemiş ve meta üretimi ve değişimi çok sınırlıdır. Her yöre, kendi yaşamını yeniden üretmek için gerekli olan ürünleri kendisi üretir. Kullanılan üretim araçları ilkeldir ve bu nedenle ürünlerde önemli bir fazlalık ortaya çıkmaz. Üretilmeyen ya da özel beceri isteyen çok az ürün trampa yolu ile elde edilir. Böyle bir düzen (genel olarak feodalizm) genellikle Avrupa'da "barbar" kavimlerin saldırıları sonucu dağılan köleci toplumun ürünüdür. Kendine yeten bir ekonomi içinde bulunan topluluklar, bu saldırılara karşı pek az ekonomik sıkıntı çekerek varlıklarını sürdürebilmektedir (kapalı üretim). Bu topluluklar, geniş kırsal alanlarda tarıma dayalı bir üretimde bulunurken, karşılıklı ilişkileri de çok sınırlıdır. Malikaneler ya da derebey şatoları bu oluşumun ifadesidir. Dağınık bu topluluklar, zamanla bir kentin etrafında toplanarak, yerel devletçikler oluşturmuşlardır. (Prenslikler) Yerel devletçikler arasındaki ekonomik ilişkiler ise, ticaret sermayesi tarafından kurulur. Ticaret sermayesinin gelişmesi, "her yerde, değişim değerleri üretimine doğru bir eğilim yaratmış, hacmini artırmış, çeşitlendirmiş, kozmopolitleştirmiş ve parayı, dünya parası haline getirmiştir." [41*] Ticaretin bu niteliği, kapitalizmin gelişmesine hizmet etmiş ve meta-pazarı oluşturmuş, yeni meta eşdeğeri ortaya çıkarmıştır. Kısacası, ürünleri meta haline dönüştürmüştür (pazar için üretim). Artık kapalı ekonomiler yıkılmış, kapitalist pazarın belirlediği bir meta üretimi egemen olmuştur. Ulaşım ve haberleşmenin gelişmesi, en ücra köylere kadar meta ekonomisinin yayılmasına yol açmıştır.
      Genel olarak feodalizme denk düşen otarşik ekonominin durumu ve dağılması böyledir. Ancak otarşi, bir ekonomik düzendir ve bu da alt-yapısından üst-yapısına kadar bir toplumsal oluşum yaratır. Yoksa, şu ya da bu nedenle dış dünyaya kapalı ya da dış ticareti sınırlı bir ülkenin kendi kendine yeter olması, başka ülkelerden yardım almaması durumunda da, otarşik ekonomiden söz etmek pekala mümkündür. Bu boyutuyla, günümüzde emperyalizmden bağımsız gelişme içinde bulunan her ülke ekonomisi, otarşik ekonomi olarak ifade edilebilir. Bu nokta da, Halk Savaşına karşı çıkışın bu biçiminin ardındaki amaç açıkça ortaya çıkmaktadır. Oportünizm, devrim için savaşmaya cesareti olmadığından, otarşik sözcüğünün bu iki farklı kullanımını birbirine karıştırmakta ve böylece kurtarılmış bölgelerin yaşayamayacağını ilan etmektedir. Oysa sözcüğün gerçek ve ekonomist anlamı olarak "kendi kendine yeterlilik" ile üretim tarzına ilişkin olan ve feodalizme denk düşen kapalı ekonominin kendi kendine yeterliliği karıştırılamaz.
      III. bunalım döneminde, geri-bıraktırılmış ülkelerde, feodal anlamda bir otarşik düzen ya da ekonomi mevcut değildir. Ama gene de, toprağın doğal niteliğinden kaynaklanan tarımsal üretimin özellikleri, her zaman kırsal toplulukların kendine yeterli olmasına olanak sağlar. Bugün tarımda makina kullanımı yaygınlaşmış ve tarım ürünleri, meta olarak pazarda bir başka meta ile (sanayi ürünü olanla) değiştirilmektedir. Ülkemizde yaygın olan köylü aile tipi küçük-üreticiliğe dayanır. Küçük-üreticilik ise, genellikle kendi ailesinin temel gereksinimlerini -ki bu ağırlıklı olarak beslenme, barınmayı içerir- kendi üretimi ile sağlar ve ürünün bir kısmını pazara götürür. Pazarda sattığı ürün, ya mevsim koşulları nedeniyle, ya da aile içi tüketimi kısarak elde ettiği fazladır. Kimyasal girdiler, makine kullanımı yoluyla küçük-üreticinin elde ettiği ürün fazlası, doğrudan şehirlere (pazara) götürüldüğü için kırsal alanların dışında bir alanı ilgilendirir. Küçük-üretim, sözcüğün gerçek anlamında kendi kendine yeten bir üretimdir. Ülkemizdeki kırsal alanlardaki tarımsal işletmelerin (köylü ailesi) 1963 yılında % 86,88'i küçük-üreticiydi. Bu oran 1970'de % 87,51 ve 1980'de % 91,88'dir. Son tahlilde, yoksul köylülük ve küçük köylülük olarak devrimin temel güçlerini oluşturan bu kesimdir. Diyebiliriz ki, yaygın küçük-meta üretimi, bizim gibi ülkelerde, kırsal alanlarda yerel gereksinmeleri doyuran bir ekonomi oluşturmaktadır ve bu da kurtarılmış bölgelerin yaşayabilmesi için yeterlidir. Giap'ın deyişiyle, "yerel gereksinmeleri doyuran ekonomi, maddi ve teknik olarak üstün bir düşmana karşı bir Halk Savaşını başlatmak ve sürdürmek için özellikle elverişlidir." [42*]
      Tüm bu gerçeklere rağmen, kurtarılmış bölgelerin sanayi ürünlerine gereksinmesi olacağı ve sanayinin de şehirlerde merkezileştiğini söyleyerek, bazı çekinceler ileri sürülebilir. Bu, doğrudan Halk Savaşının çözmekle yükümlü olduğu sorunlardan biri olarak ele alındığı sürece anlaşılabilir ve tartışılabilir bir sorundur. Tersi bir tutumla, yani Halk Savaşının reddi amacıyla, bu sorunun ortaya konulması, yukardaki gerçeklerden sonra hiçbir değer taşımaz. Olsa olsa devrimci mücadeleden kaçmanın, zorluklardan yılmanın kılıfı olabilir. (THKP-C/HDÖ saflarında ortaya çıkmış olan II. sağ-sapmanın durumu böyleydi. Bugün modern revizyonizmin saflarına katılmış olmaları, amacın ne olduğunu açıkça göstermektedir.)
      Halk Savaşında yalnızca kurtarılmış bölgelerin, salt ekonomik nedenlerle sanayi ürünlerine gereksinme duyacağı ileri sürülemez. Daha önemli gereksinme, yetkin silahlara ve donatıma ilişkindir. Örneğin tarımsal makinalar için gerekli mazot, benzin, yedek parça vb. gereksinmesinin şehirlere bağlılık yarattığı ve bu nedenle de kurtarılmış bölgenin yaşayamayacağını söylemek, silah sanayine sahip olmayan bir ülkenin savaşamayacağını söylemekle özdeştir. Salt, mazot, benzin vb. gereksinmelerden yola çıktığımızda bile, halk ordusunun savaş için bunlara -ekonomik nedenlerin gerektireceğinden kat kat fazla olarak- gereksinmesi olacaktır, ama bu gereksinme savaşmamanın ya da Halk Savaşının reddedilmesinin gerekçesi olamaz. Halk Savaşı stratejisinin özü, maddi ve teknik olarak güçlü düşmana karşı savaşmak ve zafere ulaşmaktır. Traktörler için mazotun vb. kırsal alanlarda olmadığını ileri sürerek Halk Savaşından yan çizen zihniyet, mazot olmadan askeri araçların, tankların vb. çalışamayacağını ileri sürmeyecek kadar da bilinçli bir oportünist zihniyettir. Çünkü onlar, bu askeri araçların, savaşta, ne zaman ve nasıl kullanılacağını çok iyi bildikleri gibi, kırsal alanlardaki kurtarılmış bölgelere dayanarak zafere ulaşan Vietnam Halk Savaşını da iyi bilmektedirler. Ve gene bilirler ki, mazottan önce halk ordusunun bu askeri araçlara, tanklara sahip olması gerekir. Ama, değil kırsal alanların, ülkemizde oligarşinin bile bu askeri donanım için dışa bağımlı olduğunu, yani kendi kendine yeter olmadığını ve bunun da feodalizmle hiçbir alakası olmadığını onlar çok iyi bildiklerinden, bunlardan söz etmezler. Bu oportünistler, şehirlerde ayaklanmayla iktidar fethedilse bile, bu askeri araçların dışardan ya da düşmandan alınması gerektiğini ve mazot vb. gereksinmelerin karşılanmasının dışarıya bağımlı olduğunu da bildiklerinden, bunlardan söz etmek ve sorunu çözmek yerine, traktörlerden, traktörün mazotundan söz etmeyi ve sorunun çözümünden kaçmayı yeğlerler.
      Görüldüğü gibi, bizim gibi III. bunalım dönemi geri-bıraktırılmış ülkelerde, kurtarılmış bölgelerin yaşayamayacağını ve bu nedenle Halk Savaşının yanlış ve geçersiz olduğunu iddia edenler, tümüyle devrimin olanaksızlığını ileri sürmekten başka birşey yapmamaktadırlar. Çünkü, Halk Savaşını reddetmek için ileri sürdükleri her şey, şehirleri temel alan ve silahlı ayaklanma stratejisini savunanların başarıya ulaşma olanağını ortadan kaldıracak niteliktedir de. Tek farkla ki, kuşatılmış ve "kurtarılmış" kentler açlık tehlikesiyle yüzyüze kalabilirken, kuşatılmış kırlar için bu tehlike yoktur. (Kurtarılmış bölgelerin, sanayi ürünlerine gereksinme duysa da yaşayabileceğinin en son örneği El Salvador'dur. 1981'den bu yana kırsal alanlardaki -ülkenin 1/3'ünde- kurtarılmış bölgeler FMLN yönetiminde varlıklarını sürdürmektedir).
      Buraya kadar, kurtarılmış bölgelerin nasıl yaşayabileceğini, bir bakıma Halk Savaşının nasıl sürdürüleceğini gördük. Şimdi, bu bölgelerin nasıl yaratılacağı sorusunu yanıtlayabiliriz. Bu aynı zamanda, Halk Savaşının nasıl başlatılacağı demektir.
      Bu sorun, doğrudan doğruya somut tarihsel koşullara bağlıdır. Ve bu konuların doğru değerlendirilmesiyle çözümlenebilir.       Bu değerlendirmeden de anlaşılacağı gibi, emperyalizmin I. ve II. bunalım döneminde, emperyalist hegemonya altında olan ülkelerdeki en önemli olgular, zayıf merkezi otorite, emperyalizmin açık işgali ve kitlelerin -özellikle köylülerin- spontane (kendiliğinden-gelme) mücadele ve patlamalarıdır. Bu dönemde Halk Savaşının örgütlenmesi ve kurtarılmış bölgelerin yaratılmasında, kitlelerin kendiliğinden-gelme patlamaları ve isyanlarının örgütlenmesi esastır. Kitleler, proletarya partisinin önderliğinde ve ulusal kurtuluş cephesi içinde büyük birimler halinde örgütlenir. Mücadelenin ilk evresinden itibaren kitlelerin büyük birimler halinde örgütlenmesi, devrimci çalışmanın temelini oluşturur. Mevcut düzene karşı tepkileri açık halde bulunan, yani düzene karşı kendiliğinden-gelme isyanlara başvuran kitleler, örgütlü bir mücadeleye sokulduklarında, ilk değişen, ayaklanmaların, bilinçli, örgütlü ve planlı hale dönüşmesidir. Kırsal alanlarda başlatılan yerel ayaklanmalarla, buralardaki mevcut devlet aygıtı parçalanmakta ve düşmanın otoritesi yok edilmektedir. (Kurtarılmış bölgeler) Diyebiliriz ki, I. ve II. bunalım döneminde, kurtarılmış bölgeler, düzene karşı tepkileri açık halde bulunan kitlelerin kırsal ayaklanmaları yoluyla yaratılmaktadır. Ancak bu ayaklanmalar, proletarya partisinin önderliğinde örgütlenmiş ve az çok düzenli hale getirilmiş bir silahlı gücün hareketine paralel olarak yürütülmektedir. İlk evrede, bu silahlı güç gerilla savaşını temel alarak, silahlı ayaklanmaları örgütlemekte ve desteklemektedir. Bu sürecin Vietnam'daki gelişimi çok daha öğreticidir.
      Vietnam'da, mevcut düzene karşı tepkileri açık halde bulunan kitlelerin içine giren proleter devrimciler, bu kitle içinde gizli siyasi üsler oluşturmuştur. Yani düzene karşı kendiliğinden (bilinçsiz) başkaldıran ve başkaldırma durumunda olan halk kitlelerinin siyasal olarak kazanılmasıyla işe başlanılmıştır. Kitle içinde, devrimcilerin siyasal çalışması belli bir düzeye geldiğinde ise, doğrudan iktidarın ele geçirilmesi mücadelesine girişilmiştir. (Mutlak siyasi üstünlüğün sağlandığı koşullar) Siyasal olarak kazanılmış kitlelerin (gizli siyasi üsler) silahlı mücadeleye sokulmaları için hazırlıklar ikinci evreyi oluşturur. Giap'ın, "gizli silahlı üslerin oluşturulması" olarak tanımladığı bu evrede, siyasal olarak kazanılmış kitleler, silahlı mücadeleye uygun biçimde örgütlenir ve eğitilir. İşte bu noktada, partinin örgütlediği ilk gerilla birliği harekete geçirilir. (Açık savaşa giriş) Gerilla birliğinin temel görevi, kitleleri artan oranda devrim saflarına kazanmak (siyasal) ve gelecekteki silahlı mücadeleye uygun olarak onları örgütlemektir. Ho Chi Minh'in bu ilk gerilla birliğine verdiği "askeri faaliyetten çok politik eyleme önem verilmesi" ve "silahlı propagandanın yürütülmesi" talimatları bunu ifade eder. "Gizli silahlı üsler" yakın zamanda başlatılacak olan silahlı ayaklanmanın merkezleri ve kurtarılmış bölgelerin temelidir. Gerilla savaşını yürüten örgütlü silahlı güçlerin desteğinde başlatılan ve gizli silahlı üslerdeki kitlelere dayanan kısmi ayaklanmalar sonucunda, kurtarılmış bölgeler oluşturulmuştur. Bu üçüncü evredir. Bu evrede silahlı ayaklanma ile gerilla savaşı birlikte kullanılır. (Giap, bu gerilla savaşına, örgütlü ve planlı bir savaş olduğu için "devrimci savaş" demektedir.) Vietnam Halk Savaşın'da silahlı ayaklanma geçici bir yöntem değil, devrimci savaşı destekleyen ve onunla birlikte kullanılan bir yöntemdir (tali).       Vietnam'daki Halk Savaşı, daha hazırlık evresinden itibaren, ülke somutuna ilişkin ayrıntılı bir planın hazırlanmış olması gerektiğini açıkça tanıtlamaktadır. Bu plan doğrultusunda, çizilen rotaya uygun olarak savaş başlatılmış ve sürdürülmüştür. Uzatılmış bir savaşın stratejisi olarak bu plan, kendi içinde mücadelenin nasıl sürdürüleceği, geliştirileceği ve zafere ulaşacağını belirlerken, somut koşullar ve güçler dengesi sürekli irdelenerek pratiğe geçirilmiştir. Öznel koşullar uygun olduğu anda harekete geçirilen gerilla birliği, silahlı ayaklanmaların son hazırlıklarını tamamlamıştır. Bunların hazır olduğu saptandığında ise, belirlenen yerlerde -gizli silahlı üslerin olduğu yerler- silahlı ayaklanmalar başlatılmıştır. Ülkenin kuzey bölgesini temel alan bu ayaklanmalar, gerilla birliklerinin desteğinde kırsal alanlarda kurtarılmış bölgelerin oluşmasını sağlarken, diğer yörelerdeki -bunlar somut olarak belirlenmiştir- gerilla üs bölgeleri oluşturulmuştur. Kuzeydeki kurtarılmış bölge, Halk Savaşının arka cephesi olarak görev yapmıştır. Vietnam'da, diğer bölgelerin ele geçirilmesinde de aynı yol izlenmiştir, yani koşullar olgunlaştığında silahlı ayaklanmalarla birlikte, Halk Ordusunun saldırısı başlatılmış ve yeni kurtarılmış bölgeler yaratılmıştır. Bu son tahlilde, şehirlerin kırlardan kuşatılması ve fethidir.
      Vietnam Halk Savaşı'nın kendi somut planlaması ve somut gelişiminden yola çıkarak, onun genel gelişim çizgisini şöyle özetleyebiliriz:
      Ülkede halk kitlelerinin mevcut düzene karşı memnuniyetsizlik ve tepkileri açık haldedir. Bu nesnel koşullar altında, parti bu tepkileri örgütlemeye girişir. Kitlelerin siyasal olarak kazanılması, onlara belli bir devrimci programın ve mücadele yolunun konulması ile bütünleşir. Düşman (emperyalizm ve yerli işbirlikçileri) nesnel olarak, kitlelerden siyasal olarak tecrit olmuştur. Sorun düşmanın yitirdiği siyasal üstünlüğün devrimciler tarafından kazanılmasıdır. Böylece kitleler arasında gizli siyasi üsler oluşturulur. Klâsik ve illegal siyasal çalışma sonucu bireylerin örgütlenmesi değildir bu. Bu arada esas olan, kitlelerin büyük birimler halinde örgütlenmesidir. (Üsler oluşturma esprisi) Ve yine bu kitle örgütlenmesi legal ekonomik ve demokratik örgütlenme de değildir. Tersine mevcut iktidarı devirmek ve halk iktidarını kurmaya yönelik "şiddete dayalı devrim" için yapılmış illegal politik örgütlenmedir. Bu örgütlenmenin önündeki yol "silahlı ayaklanma ve devrimci savaş"tır. Yani politik örgütlenme,ilk andan itibaren silahlı mücadeleyi hedef almaktadır. Ve kitlelerin örgütlenmesi henüz sovyetler biçiminde değildir, ama buna yöneliktir.
      Gizli siyasi üsler, gerilla birliğinin operasyonlarına paralel olarak gizli silahlı üsler haline dönüştürülür (Gerilla üs bölgeleri). Bu dönüşümün yeterli olduğu saptandığında Halk Ordusunun -gerilla savaşı temel savaş biçimidir- askeri harekâtıyla birlikte başlatılan kısmi silahlı ayaklanmalarla, bu üsler kurtarılmış bölge haline dönüştürülür.
      Görüldüğü gibi Halk Ordusu, daha ilk gerilla birliği evresinden itibaren, süreçte etkin ve temel güç olarak ortaya çıkmaktadır. İlk kurtarılmış bölgenin yaratılmasıyla, daha tam deyişle, açık ve kesin savaşa girişilmesiyle birlikte Halk Ordusu oluşur. Bu Halk Ordusu, stratejiye uygun olarak, yani stratejinin öngördüğü görevleri yerine getirecek biçimde örgütlenir. Bu da üç ana bölüm şeklindedir: a) düzenli birlikler; b) bölgesel birlikler; c) yerel birlikler (gerilla ve milis). Bu şekilde örgütlenmiş bir silahlı güç olmaksızın Halk Savaşı verilemez. (Bkz. Giap: Halk Savaşının Askeri Sanatı)
      İşte Halk Savaşı öz olarak budur.
      Şimdi ülkemiz somutuna girebiliriz. Ülkemizde bir Halk Savaşı verilmesi zorunlu mudur? Bir başka şekilde sorarsak, ülkemiz devrim sürecinde Halk Savaşı zorunlu bir durak mıdır? Bu soruya THKP-C/HDÖ olarak yanıtımız olumludur. Yukarda ele aldığımız gibi, ülkemizde Halk Savaşının geçersizliğine yol açacak herhangi özel bir durum mevcut değildir. Ancak böyle bir savaşın verilebilmesi için, gerekli öznel koşullar mevcut mudur? Bir başka deyişle, ülkemizde Halk Savaşını başlatmaya ve sürdürmeye olanak sağlayacak koşullar mevcut mudur? Eğer değilse bu nasıl yaratılacaktır? İşte devrimci öncünün yanıtlaması gereken soru budur.
      Halk Savaşının başlatılabilinmesinin nesnel koşulu, ülkede sürekli bir milli krizin mevcudiyetidir. Ancak sürekli milli kriz koşullarında Halk Savaşı verilebilinir. Bu ise, yönetenlerin eskisi gibi yönetemediği ve yönetilenlerin eskisi gibi yönetilmek istemediği koşulların mevcuduyeti demektir. Bunun diğer bir ifadesi, kitlelerin mevcut düzene karşı memnuniyetsizlik ve tepkilerinin mevcut olmasıdır. Ancak milli krizin varlığı salt bunla sınırlı değildir. Ayrıca "bir barış zamanında sömürülmelerine sessizce katlanan, fakat ortalık karıştığında, hem buhranın bütün hal ve şartları yüzünden, hem de bizzat üsttekiler tarafından kendiliğinden tarihi eyleme itilen kitlelerin faaliyetlerinin önemli ölçüde artması" gerekir. Diğer bir deyişle, halk kitlelerinin tepkileri açık halde olması gerekir.
      Halk Savaşının başlatılabilmesi için gerekli öznel koşullar ise, devrimcilerin mutlak siyasi üstünlüğü sağlamış olması ve Halk Savaşına uygun bir silahlı gücün mevcudiyetidir. Bir başka deyişle, halk kitlelerinin siyasi olarak kazanılması (bilinçlendirme), silahlı savaşa uygun olarak örgütlenmesi ve harekete geçirilmesi gereklidir. (Kitlelerin tepkilerinin kanalize edilmesi esprisi).
      III. bunalım döneminde geri-bıraktırılmış ülkelerdeki değişimler ve gelişmeler sonucunda oluşturulan suni denge, halk kitlelerinin düzene karşı memnuniyetsizlik ve tepkilerinin açık hale gelmesinin engellenmesi demektir. Yani III. bunalım döneminde, bu ülkelerde kitlelerin kendiliğinden-gelme isyanları ve patlamaları söz konusu değildir; halkın tepkileri ile oligarşi arasında suni bir denge kurulmuştur. Bu nedenle Halk Savaşı, I. ve II. bunalım döneminde olduğu gibi başlatılamaz. Oligarşinin siyasal zoru ile sürdürülen suni dengenin bozulması şarttır. Bu ise, gerekli nesnel koşulların olgunlaştırılması demektir.
      Genel olarak III. bunalım döneminde geri-bıraktırılmış ülkelerde meydana gelen gelişmeleri daha önce görmüştük. Bunları şu şekilde özetleyebiliriz:
      1) Bu dönemde, geri-bıraktırılmış ülkelerde kapitalizm egemen unsur haline gelmiştir, ama bu kapitalizm kendi iç dinamiği ile gelişmediğinden çarpıktır, dış dinamikle (emperyalizm) "yukardan aşağı" geliştirilmiştir ve bu dinamiğin taleplerine göre biçimlenmiştir.
      2) Çarpık kapitalizm ülke içinde şehirleşmenin, haberleşmenin ve ulaşımın gelişmesine paralel olarak gelişmiş ve bunları daha da yaygınlaştırmıştır.
      3) Bu ülkelerde güçlü merkezi otorite oluşturulmuştur.
      4) Emperyalist işgal gizlenmiştir.       Bu olgular, geri-bıraktırılmış ülkelerdeki mevcut çelişkileri derinleştirdiği gibi, yeni çelişkilerin gelişmesine de yol açmıştır. Ülke alt-yapısından üst-yapısına kadar tam bir bunalım içindedir. Ancak bu bunalım tam anlamıyla olgun değildir. Yani III. bunalım döneminde de, bu ülkelerde milli kriz, tam anlamıyla olgun olmasa da, sürekli mevcuttur. Bu ise, yönetenlerin eskisi gibi yönetemedikleri ve yönetilenlerin eskisi gibi yönetilmek istemedikleri demektir. Bir başka deyişle, geniş halk kitlelerinin mevcut düzene karşı tepkileri mevcuttur ve bu tepkilerini ortaya koymak koşulları içinde bulunmaktadırlar. Ülkedeki ekonomik, toplumsal ve siyasal bunalım, her zaman halk kitlelerinde düzenin değişmesi talebini yaratmakta ve onları bu talep doğrultusunda mücadeleye (genellikle bilinçsiz) yöneltmektedir. Diyebiliriz ki, ülkede "kitlelerin faaliyetlerinin önemli ölçüde artmasının" nesnel koşulları mevcuttur, ama bu, siyasal zor ile engellenmektedir. (Kitlelerin tepkilerinin pasifize edilmesi ve suni dengenin kurulması). Bu engel ortadan kaldırılmadan -ki yapay bir engeldir- Halk Savaşı başlatılamaz.
      İşte III. bunalım döneminde geri-bıraktırılmış ülkelerde Halk Savaşının verilebilmesi için gerekli koşulları yaratmak amacıyla yürütülen mücadeleye Öncü Savaşı adı verilir. Kısacası Öncü Savaşının amacı, Halk Savaşının verilebilmesi için gerekli koşulları yaratmaktır. Bu ise, suni dengeyi bozarak milli krizi derinleştirmek ve halk kitlelerini bilinçlendirip örgütlemek demektir. Bundan sonra sorun, bu amaca ulaşmak için kullanılacak araçlar ve verilmesi zorunlu mücadeleleri saptamaktır. Ama herşeyden önce amaç açık ve net biçimde tanımlanmalıdır.




ÖNCÜ SAVAŞI


      Öncü Savaşı, en kısa tanımıyla, III. bunalım döneminde geri-bıraktırılmış ülkelerde, bu dönemin ve ülkenin özelliklerine uygun olarak Halk Savaşını başlatmak amacıyla, silahlı propagandayı temel, diğer ekonomik, demokratik ve politik mücadele biçimlerini tali olarak ele alan halkın devrimci öncülerinin (Parti ve Cephe kadrolarının) yürüttüğü mücadeledir. Bu nedenle Öncü Savaşı, anti-emperyalist ve anti-oligarşik devrim sürecinde, Halk Savaşı gibi, stratejik nitelikte bir aşamadır ve başarısı stratejik sonuçlar doğurur.
      Halk Savaşını başlatmak amacına yönelik tüm faaliyetlerin Öncü Savaşının kapsamını belirlemesi, çok yönlü bir mücadele yürütülmesi demektir. Bu öylesine bir mücadeledir ki, temelini Halk Savaşının kitlesel ve örgütsel koşullarını yaratmak oluşturur ve diğer amaçlar buna tabidir. Öncü Savaşını niteleyen ikinci özellik, bu amaçlara ulaşmada kullanılan temel araca ilişkindir. Bu da silahlı propagandadır. Böylece temel açısından, amaç-araç uyumu ortaya çıkar. Silahlı propagandanın hedefleri, bu durumda, Halk Savaşının başlatılmasının koşullarını yaratmak olarak belirginleşir. Ama bu hedef, aynı zamanda tali mücadele biçimlerinin de hedefini oluşturur.
      Öncü Savaşının amacı, suni dengeyi bozmak ve halk kitlelerini bilinçlendirmek, örgütlemek ve harekete geçirmek olarak da ifade edilebilir. Burada örgütlenmenin ve harekete geçirmenin biçimini belirliyen Halk Savaşıdır. Yani Öncü Savaşındaki örgütlenme, Halk Savaşının yürütülmesine uygun örgütlenmeye temel oluşturacak ve bu örgütlenmeye kitlesel düzeyde geçişi sağlayacak biçimde olmak zorundadır. Halk kitlelerinin siyasal olarak kazanıldığı koşullarda (tepkileri açıktır) yürütülecek Halk Savaşı için silahlı devrimci güçlerin üç ana bölümde örgütlenmesinin gerekli olduğunu daha önce gördük. Öncü Savaşı, bu üç ana bölüm içinde bir silahlı gücün oluşturulmasına yönelmek zorundadır. Bir başka deyişle, Öncü Savaşındaki örgütlenme bu üç birliğin çekirdeği (nüvesi) olmak durumundadır. Gene aynı biçimde Öncü Savaşının yoğunlaştırılacağı alanlar (ki bunu gerilla savaşının operasyon alanı olarak tanımlıyoruz), gelecekteki (Halk Savaşındaki) kurtarılmış bölgelerin ve gerilla üs bölgelerinin oluşturulacağı alanlar olmak zorundadır.
      Öncü Savaşının amaçlarının belirlenişi, başlangıçtan itibaren örgütün mevzilenmesinin (stratejik) nerede ve nasıl yapılacağını belirler. Öncü Savaşında doğru bir mevzilenme yapılabilinmesi, demek ki, ülke somutuna ilişkin ayrıntılı bir tahlili gerekli kılmaktadır. Bir başka deyişle, Öncü Savaşında "nerede olanak varsa orada örgütlenilir" ya da "nerede somut hedef varsa orada eylem yapılır" demek tam bir kendiliğindenciliktir. Bilinçli ve örgütlü bir mücadele süreci olarak Öncü Savaşı, başlangıçtan itibaren belirli hedeflere yönelik olarak planlanır, örgütlenir ve yürütülür.
      Öncü Savaşı, bir yandan suni dengeyi bozma yönünde, yani bozma temelinde yürütülürken, diğer yandan kitleleri bilinçlendirme ve örgütleme çalışması olarak yürütülür. Bu iki amaç birbirine bağlıdır, ama yine de kendilerine özgü yanlar taşırlar. Suni dengeyi bozma amacı, suni dengenin kurulmasını, korunmasını ve pekiştirilmesini sağlayan koşulların ortadan kaldırılması ve bunun için kullanılan güçlerin işlemez hale getirilmesi olarak belirginleşir. Suni dengenin oligarşinin siyasal zoruna dayanması nedeniyle, Öncü Savaşı, oligarşinin siyasal zorunu işlemez hale getirmeyi amaçlar, ama şu ya da bu biçimde değil, suni dengeyi korumak, sürdürmek ve pekiştirmek amacıyla kullanılan siyasal zorun etkisizleştirilmesi, işlemez hale getirilmesi, söz konusudur. Yoksa oligarşinin siyasal zorunu (somut ifadesi olarak tüm zor güçlerini) bütün olarak ortadan kaldırmak ya da etkisizleştirmek Öncü Savaşının amacı olamaz; bu amaç doğrudan Halk Savaşının kapsamına girer.
      Demek ki, Öncü Savaşı aşamasında oligarşinin siyasal zorunu ortadan kaldırmak söz konusu değildir. Bu evrede bu zorun belli bir amaçla (suni denge) sınırlı kullanımını etkisizleştirmek amaçlanır.
      Suni denge, siyasal zorla, yani oligarşinin silahlı güçleriyle toplumsal dengesizliğin düzenlenmesi olduğu gerçeği, ilk görevin bu güçlerin bu amaçla kullanımını engellemek olduğunu tanıtlar. Bu yüzden Öncü Savaşında oligarşinin zor güçlerinin (resmi ve sivil) faaliyetine özel önem verilir. Oligarşi kuvvetini kullanmamak için gösterirken, bir bakıma "kuvvet gösterisi" yaparak "yenilmez ve karşı konulmaz" bir güç olduğunu halk kitlelerinin kafalarına, sabit bir fikir olarak yerleştirmeyi amaçlar. Bu durumda Öncü Savaşını yürüten örgüt, kuvvetini göstermek için kullanmak zorundadır. Bu, devrimci örgütün "kitlelere hakim sınıfların baskı örgütünün yüzyıllardır kafalarında şekillendiği gibi olmadığını, aslında çürük ve kof olduğunu, onun bütün gücünün yaygara, gözdağı ve demagojiden ibaret olduğunu askeri eylemleriyle" göstermesi demektir. (Kuvvet gösterisi) Bu da herşeyden önce silahlı devrimci örgütün önemli bir güç olduğunun, yenilmez ve yok edilemez olduğunun gösterilmesi demektir. Bir başka deyişle, devrimci öncünün, mücadelesini (politikleşmiş askeri savaşı) sürekli hale getirmesi ve sürdürmesi gereklidir. Bunun yolu ise, öncünün bir dizi askeri zaferidir.

      Görüldüğü gibi, oligarşinin siyasal zorunun kadro pasifikasyonu yönünde kullanımının engellenmesi gerilla savaşının "devamlı ve istikrarlı" hale getirilmesiyle sıkı sıkıya bağlıdır. Bu nedenle de suni dengenin bozulmasında birincil dereceden önem taşır. Gerilla savaşının devamlı ve istikrarlı kılınması, kitleler açısından siyasal ve askeri bir gücün varlığı demektir. Böylece sürekli ve istikrarlı kılınan gerilla savaşı, halk kitlelerine "şikayetlerini iletecekleri" ve iletmelerine değecek bir güç, bir "kürsü" sağlayacaktır. Lenin'in halk kitleleri arasında siyasi gerçekleri açıklama (teşhir) tutkusunun yaratılması için öngördüğü "kürsü" işte böyle sağlanır.
      Bilindiği gibi Lenin, "Ne Yapmalı?"da kitlelerin bilinçlendirilmesi için geniş bir siyasi gerçekleri açıklama kampanyasının yürütülmesi gerektiğini belirtir. Yani, kitlelere mevcut düzenin -Lenin'in deyişiyle otokrasinin- siyasal niteliğini göstermek zorunludur. Kitleler, ancak bu yolla siyasal olarak kazanılabilinir. Ama siyasi gerçekleri açıklama (teşhir), yalnızca devrimci öncünün yürüteceği bir faaliyet değildir, siyasal teşhir halk kitlelerinin katılımıyla bir kampanya haline dönüştürülerek yürütülür. Bu ise, kitlelerin tüm şikayet ve taleplerini bize, yani devrimci öncüye iletmeleri demektir. Lenin, bunun gerçekleşebilmesi için, herşeyden önce devrimcilerin siyasal bir güç olmaları ve halk kitlelerine bir kürsü sağlaması gerektiğini belirtir. Kitlelerin tüm şikayet ve taleplerini devrimci örgüte iletmeleri, ancak ve ancak bunun bir işe yaradığını görmeleriyle mümkün olacaktır. Kitlelerin seslerini duyuracakları bir siyasal kürsü olmadıkça, bunun bir işe yaramayacağı açıktır. (Ayrıntılı bilgi için Bkz. Lenin: Ne Yapmalı?)
      Gerilla savaşı, ülkemizde halk kitlelerine şikayet ve taleplerini seslendirecekleri (dışa vuracakları) kürsüyü sağlar. Gerilla gücü politik bir güç olarak ve gerilla savaşı bir "kürsü" olarak ortaya çıkar. Böyle bir güç ve "kürsünün" sürekliliğini sağlamak zorunludur. Halk kitleleri, günlük yaşamlarında karşılaştıkları her türlü haksızlığı, suistimali, baskıyı, rüşveti, işkenceyi, zorbalığı vb. bize iletmelidirler. Ve bu gerçekleştiği oranda onları örgütlemek ve mücadeleye sokmak mümkündür. Bu da gerilla savaşının sürekliliğinin sağlanması ve gerilla eylemlerinin zaferi demektir.
      Sözün özü, gerilla savaşı siyasi gerçekleri açıklama kampanyasının bir aracı, ama temel aracı olarak kullanılması zorunludur. Bu da iki boyutlu bir mücadele ortaya çıkarır. Birincisi, doğrudan stratejik hedefin ortaya konulması yönünde, örgütlü ve planlı siyasi gerçekleri açıklama kampanyasının yürütülmesidir. Yani emperyalizmin ve oligarşinin siyasal teşhir ve tecritine yönelik genel propaganda ve örgütlendirme faaliyeti yürütülür. İkinci olarak, somut koşullarda ortaya çıkan ve halk kitlelerinin bize ilettiği şikayet ve talepleri doğrultusunda mücadele yürütülür. Bu, kitlelerin doğrudan kendilerinden gelen siyasi teşhir konularını kapsar ve taktik eylemleri belirler. Bu ikinci yön birinciye bağlıdır, ama burada yapılacak bir yanlışlık kitle kuyrukçuluğuna yol açarak, mücadeleyi kendiliğinden-gelmeciliğe dönüştürür.
      "Kitlelerin ekonomik, demokratik ve siyasal talepleri doğrultusunda eylem koymak" olarak bilinen bu ikinci yön, birinci yönden (stratejik) bağımsız olarak ele alınması halinde, kitlelerin taleplerinin devrimci içeriğini saptamak ve stratejik mücadelenin parçası olarak yürütmek olanaksızlaşır. Söz konusu olan, kitlelerde uyanan siyasal teşhir tutkusu sonucu bize ilettikleri her konuda (şikayet ve talep olarak) devrimci öncünün eylem yapması değildir. Böyle bir tutum mücadeleyi yerelleştirir ve kitleleri pasifize eder. Öncü Savaşını yürüten örgüt başlangıçta her yere koşmaz, gücünü aşan hareketlerin içine girmez, güçlerini bölmez. Bu nedenle, başlangıçta, genel siyasi hedefler somut durumun öne çıkardığı taktik hedefler olarak belirdiği ve geliştiği biçimiyle ele alınır. Yani burada önemli olan, herhangi bir siyasi gerçeği teşhir etmek değil, genel siyasi hedefle bağlantısı açık ve görünür olan bir siyasi gerçeği teşhir etmektir. Öncü Savaşının gelişimine bağlı olarak, bu teşhir kampanyası geliştirilir ve yaygınlaştırılır. Öncü Savaşının başlangıcında bu kampanyanın merkezi ve ülke çapında yürütülmesi esastır. Yerel nitelikteki siyasi gerçekleri teşhir edecek bir güç ve yapıya ulaşıldığında ve ulaşıldığı oranda, genel ve merkezi hareket ile koordineli olarak yerel siyasi gerçeklere yönelik gerilla eylemleri gündeme gelir. (Ülkemizde, genellikle, silahlı mücadeleyi benimsemiş oluşumlar yerel düzeyde örgütlenerek genele geçtikleri için, bu alanda önemli sapmalar ortaya çıkmıştır. Bu açıdan bu son nokta özellikle önemlidir.)
      Burada şöyle bir soru akla gelebilir: Acaba kitle içinde, ülke çapında belirtilen biçimde bir kampanyanın yürütülmesi için gerekli zemin var mıdır? Yoksa bu zemin belirli yerlerle sınırlı olarak mı mevcuttur? Bir başka deyişle "somut hedefler" nerelerde ortaya çıkar?
      Siyasi gerçekleri teşhir için ülkenin her yerinde ve her kesiminde uygun zemin ve koşullar mevcuttur. Bu, devrimin nesnel koşullarının mevcut olması, toplumun bir devrime gebe olmasının gerçeğinin ifadesidir. Lenin'in deyişiyle, kim ki ülke çapında ve kitleler arasında böyle bir teşhir kampanyası için gerekli zeminin olmadığını düşünür, o kişi hiçbir biçimde kitleleri anlamamıştır. Ülke çapında uygun zeminin var olması, devrimci pratik için yeterli değildir. Devrimci öncü, bilinçli ve örgütlü bir güç olarak, böyle bir zeminde, ama ülke çapında bir mücadeleyi yürütmek, yönetmek ve belli hedeflere yöneltmek görevi ile yüzyüzedir. Bu ise planlı ve programlı bir mücadele demektir. Devrimci örgütün görevi mevcut düzenin planlı ve örgütlü olarak yıkılmasına yönelik mücadeleyi yürütmektir. Her ne kadar tarihsel olarak, kitlelerin kendiliğinden-gelme isyanları ve mücadelesiyle mevcut düzenin yıkılması büyük bir olasılıksa da, devrimci öncü ne kadar planlı, programlı ve örgütlü mücadele ederse, böyle bir tarihsel gelişme karşısında hazırlıksız yakalanmaktan kurtulur ve kendiliğinden-gelme kitle hareketlerini yönlendirebilir ve yönetebilir. (Bkz. Lenin: Nereden Başlamalı?) Bu saptama Öncü Savaşının Halk Savaşına dönüşmesi açısından da önemlidir. Suni dengenin bozulması kitlelerin tepkilerinin açığa çıkmasına yol açacaktır. Bu da kitle hareketlerinin kendiliğindenyükselmesi olasılığını tarihsel olarak fazlalaştırır. Kitlelerin öncünün eylemleri sonucu, tepkilerini silahlı ayaklanmalar ve eylemler olarak dışa vurmaları söz konusu olacaktır. Devrimci öncü, bunları başlangıçtan itibaren denetimli ve örgütlü olarak yaratması olanaksızdır. Devrim kitlelerin eseridir ve onların mücadelesiyle gerçekleşir. Devrimci örgütün görevi, böyle bir gelişmeyi, en kısa sürede, bilinçli ve örgütlü hale getirmek, ona öncülük yapmaktır (açığa çıkmış tepkilerin kanalize edilmesi). Öncü Savaşı aşamasında kitleler büyük birimler halinde örgütlenmeyeceği için ve de toplumsal ve siyasal gelişmelerin önceden pozitif bilimlerin kesinliği ile ölçülüp, saptanamayacağı için, suni dengenin bozulduğu koşullarda kitlelerin kendiliğinden hareketleri yükselecek ve yaygınlaşacaktır. Devrimci öncü, ne kadar bu süreci bilinçli ve örgütlü olarak yaratmaya yönelirse, bu gelişme karşısında, kitle hareketini düzenlemesi ve Halk Savaşı stratejisine uygun örgütlemesi o kadar mümkün olacaktır. Bu da devrimci örgütün, Halk Savaşına ilişkin bir planı ve savaşın yürütülmesine uygun bir yapılanışı olduğu oranda başarılabilinir. Çekirdek halindeki bu yapı etrafında kitleler büyük birimler halinde örgütlenir ve Halk Savaşı yürütülür. Bu yüzden devrimci öncü, her zaman ve her yerde planlı, programlı ve örgütlü olarak mücadeleyi geliştirmeyi ve yürütmeyi amaçlamalıdır.
      Görüldüğü gibi, siyasi gerçekleri açıklama kampanyası ile suni dengeyi koruma ve sürdürme amacıyla kullanılan oligarşinin siyasal zoruna karşı alınacak tavır birbirleriyle doğrudan bağlantılıdır. Oligarşinin bu amaçlı siyasal zor uygulamasına (doğal olarak zor güçlerine) yönelik gerilla savaşı genel (stratejik) bir siyasi gerçeğin teşhiri de demektir ve diğer siyasi gerçeklerin teşhiriyle birlikte ele alınır. Buna paralel olarak kitleler bilinçlendirilir ve örgütlenir. Ancak bu ana kadar, gene de temel mücadele biçiminin dışına çıkmış değiliz. Oysa Öncü Savaşı kır ve şehir, silahlı propaganda ve diğer (ekonomik, demokratik, politik) mücadele biçimlerinin diyalektik bir bütün halinde ele alınmasını gerektirir. Bu durumda tali mücadele biçimlerinin yeri ve temel mücadele biçimiyle ilişkisi ortaya konulmalıdır. Bunun için de, öncelikle temel mücadele biçiminin açık ve net bir belirlenmesi zorunludur.

Temel Mücadele Biçimi: Silahlı Propaganda

      Öncü Savaşında kullanılacak araçlar amaçlara bağlıdır. Amaç suni dengeyi bozarak Halk Savaşını başlatmak olduğundan ve bu amaca ulaşmak için oligarşinin siyasal zoruna karşı mücadele yürütmek gerektiğinden, araç devrimci zor olarak ortaya çıkar. Devrimci zor temel araçtır (ama tek araç değildir). İşte, bir zor uygulaması ya da bir savaş biçimi olarak gerilla savaşının, devrimci politik amaçlarla, siyasi gerçekleri açıklama kampanyasının bir aracı olarak ele alınmasına, yani politik kitle mücadele biçimi olarak yürütülmesine silahlı propaganda denir. Silahlı propaganda bir politik mücadele biçimidir ve her mücadele biçimi gibi kendine özgü bir mekanizmayı gerektirir. Verili bir evrede temel mücadele biçiminin kendi mekanizması devrimci örgütün karakterini belirler.
      Lenin'in belirttiği gibi temel mücadele biçimi, doğrudan örgütün yapısını ve bileşimini belirleyecek kadar önemli sonuçlar doğurur. Bu yüzden silahlı propagandayı temel alan bir örgüt, bu mücadele biçimine büyük dikkat ve özen göstermek zorundadır. Onun gerektirdiği mekanizma, örgüt içinde ağır basacaktır.
      "Silahlı propaganda, kır ve şehir gerilla savaşı ile psikolojik ve yıpratma savaşını içerir." Bu onun askeri yönünü tanımlar ve politik amaca göre belirlenir. Unutulmaması gereken en önemli nokta, silahlı propagandanın politik mücadele biçimi olması ve her politik mücadele biçiminde görülen genel özellikleri de taşımasıdır. Bugüne kadar tüm politik mücadelelerde görülen ortak özelliklerden fazlaca söz edilmemiştir. Çünkü bu özellikler genel nitelikte olduğundan, bilindiği varsayılmıştır. Ve sorun silahlı propagandanın diğer politik mücadele biçimlerinden farkını, (ayırıcı özelliklerini) ortaya koyarken, bu genel özelliklerin ikinci planda kalması kaçınılmazdır. Ama ülkemizdeki pratik ve özellikle pragmatizm, genel özelliklerin vurgulanmasını kaçınılmaz kılmaktadır.
      Politik mücadele biçimi olarak silahlı propagandanın kendine özgü tekniğini ve mekanizmasını doğru kavramak için tüm politik mücadele biçimleri için geçerli olan genel özellikleri bilmek gerekir.
      Bilindiği gibi politik mücadele biçimleri, Marksist-Leninist literatürde çok çeşitlidir. Bu çeşitliliği iki ana başlık altında toplamak mümkündür: a) silahlı aksiyon ve b) barışçıl (uzlaşıcı değil) biçimler. Ama her politik mücadele biçimi, verili bir evredeki devrimci görevlerin yerine getirilmesinin araçlarıdır. Bu devrimci görevlerin başında gelen ve her zaman geçerli olan görev kitleleri bilinçlendirmek ve örgütlemektir. Politik mücadele biçimlerini, genel olarak, verili bir evrede ve bu evrenin koşullarına bağlı olarak, kitleleri bilinçlendirme ve örgütlendirme mücadelesinin sürdürülüşü olarak tanımlayabiliriz. Bu nedenle sorun, kitlelerin nasıl bilinçlendirileceği ve örgütleneceğidir.
      Kitlelerin bilinçlendirilmesi, onlara devrimci siyasi bilincin iletilmesi demektir. Bu bilinç mevcut düzenin niteliğinin sergilenmesi, değişmesinin gerekliliğinin anlatılması ve değişimin nasıl olacağının ortaya konulması ile oluşan bir bilinçtir. Daha tam deyişle, mevcut düzenin ekonomik, toplumsal, politik, kültürel vb. her alanda teşhiri, değişimin neden zorunlu olduğunun sergilenmesi ve nasıl değişeceğinin ortaya konulması devrimci örgütün faaliyetinin temel ve genel içeriğidir. Bu faaliyet, propaganda ve ajitasyon çalışması olarak da ifade edilebilir. Genellikle bu çalışma, ajitatörler ve propagandistler ile yürütülür (sözlü). Bunun yanında yayın yolu ile de yürütülebilinir. Ve tüm bu faaliyetler sonucunda bilinçlenen kitleler örgütlenir. Lenin bu durumu, siyasi gazete temelinde şöyle ifade etmektedir: "Bir gazete yalnızca kollektif bir propagandacı ve kollektif bir ajitatör değil, aynı zamanda kollektif bir örgütleyicidir."
      Lenin'in bu sözleriyle, propaganda ve ajitasyonun doğrudan örgütlenmeye yönelik olduğu ve örgütlenmeyi sağladığı iyice açığa çıkmaktadır. Lenin, siyasi gazeteyi temel araç olarak ele alır. (Biz bu mücadele biçimini klâsik politik kitle mücadele biçimi olarak tanımlıyoruz.) Burada her mücadele biçiminde görülen genel özellikler belirginleşmektedir: Ajitasyon, propaganda, siyasi eğitim ve örgütlenme. İşte silahlı propaganda da, bir politik mücadele biçimi olarak, herşeyden önce ajitasyon, propaganda, siyasi eğitim ve örgütlenme faaliyetlerini içerir. Ancak klâsik politik kitle mücadelesinden farklı olarak, araç, bir siyasi gazete değil, gerilla savaşıdır. Bu, silahlı propagandayı diğer mücadele biçimlerinden ayıran özelliğidir (karakteristiği). Bu nedenle diyoruz ki, gerilla, kollektif bir ajitatör ve kollektif bir propagandacı olduğu kadar, kollektif bir örgütleyicidir de. İşte ülkemizde revizyonistler ve oportünistler bu gerçeği tahrif ederek, bu genel özellikleri salt siyasi gazeteye özgüymüşcesine ele almışlar ve buna bağlı olarak da silahlı propaganda bir askeri mücadele biçimi gibi sunulmuştur. Bu durum somutta, silahlı eylem ile gerilla eyleminin, gerilla eylemi ile silahlı propagandanın karıştırılması şeklindeki yanılgılara yol açmıştır. Son tahlilde, tüm sağ sapmaların çıkış noktası olan bu karışıklık sonucunda, silahlı propaganda politik değil askeri, kitlevi değil ferdi bir mücadele olarak tanıtılmaktadır. Ve çoğu zaman devrimci unsurların da, konuyu bu şekilde kavramalarına neden olmaktadır.
      Öncü Savaşını yürüten örgüt için sorun, politik mücadele biçimi olarak silahlı propagandanın, genel ve özel nitelikleriyle ve bütünsel olarak ortaya konulmasıdır. Revizyonistlerin ve oportünistlerin tahrifatları ancak bu yolla önlenebilinir.
      Silahlı propaganda, gerilla savaşını araç olarak ele alan bir politik mücadele biçimidir. Bu araç, yani gerilla savaşı, yürütüldüğü alana ve koşullara göre iki ana bölüme ayrılır: Kır gerilla savaşı ve şehir gerilla savaşı. Kır gerilla savaşı, niteliği gereği açık savaştır ve bu savaş hareketli gerilla birliği ya da birliklerince yürütülür. Kır gerilla savaşının bu özelliği, onu şehir gerilla savaşından ayıran yanıdır.
      Kır gerilla savaşı, amiyane bilgiyle bir "vur-kaç" savaşı olarak tanımlanır. Ama "vur-kaç" taktiği sanıldığının aksine, ne kır gerilla savaşına özgüdür, ne de genel olarak gerilla savaşına. Örneğin, bir hareketli savaş da "vur-kaç" taktiğini uygular. Biz, bu tür amiyane bilgiye dayalı günlük dilin sözcükleriyle gerilla savaşının tanımlanamayacağını söylüyoruz. Gerilla savaşı, kır ve şehir gerillası olarak, basit ve yalın bir "vur-kaç" taktiği değildir. Gerilla savaşı, bir bütün olarak bir savaş biçimidir. Bu savaş biçimi hem yıpratma işlevini, hem imha görevini yerine getirebilecek özelliklere sahiptir. Gerilla savaşı bu çok yönlülüğü ve esnekliğiyle, diğer savaş biçimleriyle birlikte ele alınabilir. Düzenli orduya yardımcı bir güç olarak gerilla, düşman mevzilerinin gerisinde yıpratma ve imha eylemlerini gerçekleştirir. (Halk Savaşında, çoğu zaman, gerilla bu şekilde tali bir yere sahiptir.) Bizim Öncü Savaşı bağlamında ele aldığımız gerilla savaşı, düzenli halk ordusunun bulunmadığı ve halk kitlelerinin savaşa fiilen girmediği koşullarda, emperyalizme ve oligarşiye karşı ve onların denetiminde bulunan bir arazide (kır ya da şehir) yürütülen bir savaş biçimidir. Bu savaş, Öncü Savaşında gerçek ve sabit bir gerilla üs bölgesi olmaksızın yürütülür ve bu nedenle gerilla gücü sürekli hareket halindedir ve yine düşmanın kırsal alanlardaki güçlerine karşı durabilecek bir güçtür (birlik) (kırsal alanlarda, bu savaş gücünü hareketli gerilla birliği olarak tanımlıyoruz).
      Kır gerilla savaşı alanında Latin-Amerika'da ortaya çıkmış yanlış anlayışları ele alarak konuyu biraz açalım. Bu yanlış anlayışların başında "sabit üsler teorisi" gelir. Bu teori, Öncü Savaşı ile Halk Savaşını birbirine karıştırdığından, kır gerilla savaşının başlangıçtan itibaren bir gerilla üssüne, daha tam deyişle söylersek gerilla üs bölgesine dayanarak yürütülmesi gerektiğini ileri sürer. Onlara göre, bu gerilla üssü savaşın arka cephesi olarak ele alınır ve buna göre örgütlenir. Böylece başlangıçtan itibaren kitleler büyük birimler halinde (bölge olarak) örgütlenir. Sonuçta gerilla savaşı, düşman saldırılarının başlamasıyla birlikte bu kitle örgütlerini, üs bölgelerini korumaya yönelir. Ve doğal olarak işin başında yok edilir. Che, devrimcileri bu konuda, "gerillanın arka cephesi, onun sırt çantasıdır" diyerek uyarmıştır. Kır gerilla savaşının hareketliliğinin bu öne çıkışı, bir başka hatalı anlayışın gelişmesine de yol açmıştır. R. Debray'ın formüle ettiği fokoculuk, Che'nin uyarısını yanlış değerlendirerek, kır gerilla savaşının hiçbir ön hazırlık olmaksızın ve ülke çapında örgütlü bir yapıya dayanmaksızın verilebileceği düşüncesine dayanır. Bu anlayışa göre, gerilla, bazı teknik hazırlıktan (malzeme, silah temini, askeri eğitim, malzeme depoları ve kısmi arazi bilgisi gibi) sonra kırsal alanlarda harekete geçmelidir. Ülkede milli krizin olgun olduğu düşünüldüğünden (ya da hiç önemsenmediğinden), gerillaya kısa sürede büyük güçlerin (kitlelerin) katılacağı ve Öncü Savaşının hızla Halk Savaşına dönüşeceği beklenilir. Kaçınılmaz olarak bu anlayışla harekete geçen gerilla, düşmanın stratejik ve taktik kuşatması ile hareketliliğini yitirir ve sonra da yok edilir. (Burada gerillanın açık sınıra sahip olması belli bir avantaj olarak görünse de, uzun dönemli bir avantaj oluşturmadığı için önemsizdir.)
      Diğer bir hatalı anlayış da "gizli silahlı propaganda" adı verilen yöntemde görülür. Bu anlayışa göre, 3-5-7 kişilik küçük silahlı güçler (gerilla da denilebilinir) kırsal alanlara dağılır ve köylüler arasında propagandaya girişirler. Bu faaliyetin ilk döneminde silahlar gizlenmiştir. Köylüler arasına giren bu unsurlar, bir yandan hasat dönemine kadar köylülerle birlikte çalışır ve üretime katılırken, diğer yandan araziyi yakından tanırlar. Zamanı geldiğinde silahlarını alarak, bu faaliyetle örgütlenen köylüleri de yanlarına alarak gerilla savaşına başlarlar. Bunlar, merkezi bir örgüte bağlı olarak gerilla savaşını yürütse de, eldeki silahlı güç, düşmanın en küçük silahlı gücünden zayıftır ve bu da mekanda güçlerin yoğunlaştırılması yoluyla bile giderilemez. Son tahlilde Öncü Savaşı ile Halk Savaşının bir ve tek olarak ele alınmasının ve milli krizin olgun halde bulunduğu varsayımına dayanan bu anlayış, Çin ve Vietnam Halk Savaşı'nın dogmatik ele alınışından başka birşey değildir. Ülkemizde İ. Kaypakkaya tarafından savunulan bu anlayış pratikte tam bir çıkmaza girmiş ve gerilla savaşı birkaç muhtarın öldürülmesinden öteye geçememiştir. Genellikle amiyane ve eksik bir stratejik bakışa dayanan bu anlayış, 12 Eylül sonrasındaki genel dağınıklık ve kargaşa döneminde yeniden canlanma olanağı bulmuştur. (Pratikte bu çizgiyi yürütenlerin bunun bilincinde olup olmamaları hiç önemli değildir.) Çokluk 3-5-7 ve bazen 10-15 kişilik silahlı gruplara dayanan bu yol, Öncü Savaşının amaçları yönünde önemli bir etkinlik gösteremeden başarısızlığa uğrar. Çok seyrek olarak ve büyük çabalarla bu silahlı gruplar bir araya getirilerek 30-40 kişilik bir güç olarak gerçekleştirilmiş birkaç eylem ise, etkileri ne olursa olsun, bu etkiyi örgütleyemez ve zaman içinde de yarattığı etkinin altında ezilir. Etkinin altında ezilirler, çünkü bu etkiyi yaratan harekât, kitlelerde daha üst eylemlerin yapılması ve sürdürülmesi beklentisi yaratır. Silahlı güç savaşı tırmandırmak zorunda kalır, ama etkiyi örgütleyemediği için buna uygun güce sahip değildir. Diyebiliriz ki bu çizgiyi izleyenler, ya tekrar küçük gruplara bölünerek savaşı gerileteceklerdir, ya da gerçek bir gerilla birliğine dönüşeceklerdir. Ancak bu ikinci yola girdiklerinde ise, sorunların ilk oluşumdan ve o ana kadar tasarladıklarından çok farklı olduğunu, var olan tüm bu planlardan vazgeçilmesi gerektiğini göreceklerdir. Bu şekilde topyekün bir değişiklik ise eylemleri durdurmadan gerçekleştirilemez.
      Kır gerilla savaşının hareketli gerilla birliği temelinde yürütülmesi, sözcüğün gerçek ve tam anlamıyla silahlı propagandanın yürütülmesine olanak tanır. Hareketli gerilla birliği, gelecekteki Halk Ordusunun -düzenli ordu- çekirdeği olarak, kendi operasyon alanında propaganda, ajitasyon, siyasi eğitim ve örgütleme faaliyetlerini yürütür. Doğrudan gerillalarca yürütülen bu çalışmalar sonucunda gerillaya yeni yeni unsurlar katılır. Böylece gerilla birliği genişler, büyür ve buna paralel olarak operasyon alanı genişletilir, yeni gerilla cepheleri açılır. Bu süreçte temel yönetim ilkesi stratejik merkezi yönetimdir.       Silahlı propagandanın politik mücadele biçimi olarak kırsal alanlarda bu sürdürülüşü, görüldüğü gibi bir yandan politik amaçları göz önünde tutarken, öte yandan gerilla savaşının gelişimini hesaba katar. Bu da savaşın politikleşmiş askeri savaş olmasından kaynaklanır. Kır gerilla savaşı, halk kitlelerinin tüm şikayet ve taleplerini doğrudan iletecekleri bir güç oluşturur ve onlara gerçek bir "kürsü" sağlar. Böylece kır gerilla savaşı, düzene karşı tepkilerini açığa vuran ya da vurmak durumunda bulunan kitlelerin politik mücadele biçimi haline gelir. İşte bunlar Öncü Savaşının temelini oluşturur.
      Ancak silahlı propaganda sadece kırlara özgü bir mücadele biçimi değildir. Şehir gerilla savaşı temelinde şehirlerde de silahlı propaganda yürütülebilinir ve yürütülmesi zorunludur. Bu zorunluluk, askeri nedenlerle olduğu kadar ve hatta bundan daha çok politik amaçlar açısından da mevcuttur. Ama şehirlerin kendine özgü koşulları nedeni ile, buralardaki silahlı propagandanın mekanizması, kırsal alanlardakinden farklıdır. Bu farklılık, en açık biçimde kır gerilla savaşı ile şehir gerilla savaşı arasındaki farkda görülebilinir.
      Şehir gerillası, kır gerillasının aksine, kitlelerle doğrudan, yani silahlı bir güç olarak araçsız temas halinde değildir. Bu nedenle kitlelerle temas kurmak ve sürdürmek için yardımcı araçlara gereksinme duyar. (Bildiri, broşür, bülten, duvar yazısı, pul, afiş, pankart, ses aygıtları, kitle iletişim araçları gibi.) Bu araçların her birinin kullanımı bir gerilla eylemi olarak düşünülür ve bu anlayışla yürütülür. Şehir gerillasının gizliliği ile kır gerillasının açıklığı arasındaki fark net biçimde kavranılmak zorundadır. Şehirlerde yürütülen silahlı propaganda, yukardaki nedenlerden dolayı, etkiyi yaratan güç ile etkiyi örgütleyen gücün göreli bir ayrışmasına yol açar. Bir başka deyişle etkinin yaratılmasıyla etkinin örgütlenmesi arasında bir eş zamanlılık söz konusu değildir.
      İkinci olarak, koşullar olgunlaştığında şehir gerillasına kitlesel katılım söz konusu olamaz; buna katılım bireyseldir, kadrosaldır. Bunun anlamı ise, şehir gerillasının zaman içinde bir halk ordusuna dönüşemeyeceğidir. Koşulların olgunlaştığı bir evrede meydana gelen kitlesel katılım, şehir gerilla savaşları yerine şehir ayaklanmalarının geçmesine yol açar. Bu yüzden, şehir gerilla savaşı, kendi iç evrimiyle ve koşulların şehirlerde olgunlaşmasıyla kitlesel bir hareketi (silahlı ayaklanma vb.) tek başına başlatıp, yürütemez. Bu, ülke çapındaki gelişmeye bağlı ve kır gerillasına tabi olarak merkezi devrimci örgüt tarafından gerçekleştirilebilinir. Bu nedenle de, şehir gerilla savaşı kır gerillasına tabidir ve ona göre biçimlenir. Bunun nasıl olacağı ise, doğrudan stratejik rota ve stratejik hedef tarafından belirlenir.
      Şehir gerilla savaşının sınırlılığına göre biçimlenen şehir silahlı propagandası, sık sık klâsik kitle mücadele biçiminin yürütüldüğü kanısını uyandırarak sağ-pasifist anlayışların ortaya çıkmasına yol açmaktadır. Bu yanılsama, tali mücadele biçimlerinin etkiyi örgütlediği, yani bu biçimlerin örgütleyici olduğu, silahlı propagandanın böyle bir işlevi olmadığı, bu nedenle de silahlı eylemle özdeşleştiği şeklinde bir sağ-sapma oluşturur. THKP-C'nin tarihinde ilk kez 1971-72'de ortaya çıkan bu sağ-sapma, ülkedeki revizyonizmin ve pasifizmin örgüt içindeki bir uzantısından başka birşey değildi. Yıllar boyu görülen çeşitli sağ-sapmaların, az da olsa, bazı devrimci unsurları etkilemelerinin temelinde bu yanılsama yatar. Bu yanılsama, şehirlerde yürütülen silahlı propagandanın, herşeyden önce kendine özgü eylem biçimleri oluşturmak zorunda olduğu ve ülkemizde bugüne kadar görünen biçimlerin geçicilik alanını oluşturduğunun anlaşılmaması demektir. Oluşturulması gereken biçimlerin ülkemizde bilinmiyor ya da uygulanmamış olması bu gerçekliği değiştirmez. Mücadelenin gelişimine paralel olarak, bugün için bilinmeyen pek çok yeni eylem türlerinin ortaya çıkması, tarihsel olarak kaçınılmazdır. Bugün için şehir gerilla savaşının dar boyutlu pratiğinin, şehirlerdeki silahlı propagandanın diğer (tali) politik mücadele biçimleriyle karıştırılmasına yol açtığı söylenebilir. Şehir gerilla savaşının, Öncü Savaşının başlangıcında yeni biçimler yaratacağı beklenemeyeceği gibi, savaşın en üst ve en sert düzeyden başlatılması da söz konusu değildir. Öncü Savaşına çeşitli nedenlerle şehir gerillasıyla başlanılmış olması çeşitliliğin engelidir de. Kır gerilla savaşının başlatılmasına paralel olarak geliştirilecek olan şehir gerilla savaşı, o zaman eylem alanının genişlemesi, eylem hedeflerinin çoğalması ve eylem biçimlerinin çeşitlendirilmesi ile yüzyüze gelir. Ama tüm evrelerde geçerliliğini koruyan şehir gerilla savaşının kendi sınırlılığıdır.
      Şehir gerillasının bu sınırlılığını Brezilyalı bir yazar şöyle özetlemektedir:       Burada Latin-Amerika'ya özgü terminolojinin getirdiği farklılıkları (örneğin "ayaklanma" kavramının özgün içeriği) bir yana bırakırsak, şehir gerilla savaşının sınırlarının net biçimde sergilendiğini söyleyebiliriz. İşte bu sınırlılık, silahlı propagandanın şehirlerdeki biçimlenişini belirler ve tali mücadele biçimlerine ilişkin bazı araçların kullanımını gerektirir. Ama bu araçlar, şehir gerilla savaşına (temel araç) göre biçimlenir.
      Özetlersek, şehirlerde yürütülen silahlı propagandada, etkinin yaratılması ile etkinin örgütlenmesi arasında bir eşzamanlılık mevcut değildir. Şehir gerillası para, silah ve belgelere el koyma, sabotaj, şehirlerdeki oligarşik baskı güçlerinin taciz edilmesi, pusu kurma, baskın, bir semtin işgali gibi eylemler gerçekleştirirken, gizlilik ve eylem süresinin kısalığı nedeniyle kitlelere doğrudan hitap edemez. Bunu tali araçlarla (bildiri, bülten, afiş vb.) gerçekleştirir ve kitle içinde bulunan kadrolar aracılığıyla siyasi eğitimi yürütür, yani katılımları sağlar. Bu da örgüt içinde yaygın bir iş bölümü ve uzmanlaşmaya neden olur ve doğal olarak kadroların politik ve askeri görevlere göre ayrışması ortaya çıkar. Böylece kadrolar arasında bir farklılaşma ve yabancılaşma gündeme gelerek, örgüt bütünlüğüne zarar vermeye yönelir. Ayrıca şehir gerilla savaşının tekniği, belli bir şehirde gerillanın sayısının sınırlı kalmasına yol açar. Yeni katılımlarla şehir gerilla savaşının genişletilmesi olanaksızdır. Bu durumda da, yeni kadrolar gereksiz işlerde kullanılarak ya da az güçle yapılacak bir işi çok sayıda kadroyla yaparak verimsizleştirilir. İşte şehir gerilla savaşının sınırlılığının getirdiği bu olumsuzlukların da gösterdiği tek gerçek, şehir gerilla savaşının kır gerilla savaşına bağlı olması gerektiği ve kır gerilla savaşından bağımsız olarak gelişemeyeceğidir. (Bu, bağımsız geliştirilemez demek değildir. Şehir gerillası, şüphesiz kır gerillasına bağlı olmaksızın geliştirilebilinir, ama sonuç tam bir yıkım olur. Ülkemizde bunun sayısız örneklerini yaşadık, ama gene de 1962 yılında Venezüella'da yaşanılanlar öğreticidir.) Şehir silahlı propagandasıyla örgütlenen ve giderek sayısı artan yeni unsurların kır gerillası içinde mevzilendirilmesi kaçınılmazdır.
      Böylece kır ve şehir gerilla savaşı temelinde silahlı propagandanın durumunu görmüş bulunuyoruz. Ancak yine de silahlı propagandanın politik yanı yeterince açıklığa kavuşturulmamış olarak durmaktadır. Pratikte çalışan kadro için önemli bir konu olan bu yan, son tahlilde Öncü Savaşının amacının somutlaştırılması demektir.
      Öncü Savaşının amacını, suni dengeyi bozmak ve Halk Savaşına uygun olarak kitleleri bilinçlendirip örgütlemek olarak ifade ettik. Bu iki yön, birbirine bağlı olarak, gerilla savaşının (kır ve şehir) amaçlarını ifade eder, yani onun politikleşmiş niteliğini oluşturur.
      Suni dengeyi bozma amacı, bu dengeyi korumaya ve sürdürmeye yönelik olan oligarşinin siyasi zoruna karşı alınacak tavır olarak belirginleşir ve bu da en açık biçimiyle oligarşinin zor güçlerine (resmi ya da sivil) ve bu gücün faaliyetlerine karşı mücadelede ortaya çıkar. Bu tavrın hangi biçimde ortaya çıkacağı somut durum tarafından belirlenir. Örneğin 1 Mayıs 1977'de meydana gelen kitle katliamı somut bir durumdur ve bu durum karşısında alınacak tavır (gerilla eylemi olarak) suni dengeyi bozmaya yönelik olacaktır. Ama "nasıl bir eylem yapılmalıdır" sorusunun yanıtı ancak bu somut durum tarafından belirlenir. Bu somut durum, salt olayın boyutlarını kapsamaz, ayrıca o koşullardaki güçler dengesini ve devrimin stratejik rotasının neresinde bulunduğunu da içerir. Öte yandan, her durumda emperyalizmin işgali ve sömürüsü, oligarşinin niteliği, amaçları, politikası, sömürü yöntemleri kitlelere anlatılmak ve gösterilmek zorundadır. Son tahlilde kitlelerin siyasi eğitimi, bilinçlendirilmesi olan bu görev, devrimci öncünün genel ve sürekli görevidir. Yine de bu görev, soyutun propagandası, teorik çözümlemelerin öğretilmesi demek değildir. Bu görev, somut olaylardan (örneğin zamlar, vergi artırımı, ekonomik kararlar, çıkartılan yasalar, baskılar vb.) yola çıkarak yerine getirilir. Sözün özü, genel ve sürekli görev olarak siyasi gerçekleri açıklama kampanyası, örneğin "ülkemizde emperyalist işgal var" şeklinde genel ve soyut bir kampanya değil, bu olgunun somut görünümlerinin teşhirine dayalı bir kampanyadır. Devrimin stratejik hedeflerini ifade eden ve buna yönelen somut gerçekler nereden bulunabilir diye düşünmek tam bir çaresizlik ve bilinçsizlik ifadesidir. Şöyle çevresine bakan herkes, mevcut düzenin hergün, her saat, her dakika bu gerçekleri ürettiğini görecektir. Bir öğrenci eylemine yönelik bir uygulamada, bir mahkeme kararında, bir parlamento tutanağında, vergi dairesinde, tapu işlemlerinde, banka kredilerinde, bir toplu iş sözleşmesinde, tarım ürünlerinin taban fiyatlarında, hammadde dış satımlarında, bir devlet ihalesinde vb. bu gerçekleri bulmak mümkündür. Ve biz devrimci öncü olarak, bu gerçekleri, bıkmadan, usanmadan teşhir etmek, ortaya koymak ve anlamlarını kitlelere anlatmak zorundayız. Bu görevi, kırda ve şehirde, temel olarak gerilla savaşını yürüterek ve gerilla eylemleriyle birlikte yerine getirmek zorundayız ve yerine getireceğiz. (Ancak Öncü Savaşının belli bir evresine kadar, bu gerçeklerin, ülke çapında ve tüm kitleyle olan bağlantısı açık olanlarını öne çıkarmak söz konusudur. Bazı yerel ağırlıklı gerçekler, ilk anlarda istense bile, gerilla savaşı açısından belli bir hedef oluşturmayabilecektir. Bu yönetimsel ve somut planlamaya ilişkin bir konu olduğu için daha fazla ele almayacağız.)
      Evet, kitleleri bilinçlendirmenin yolu siyasi gerçekleri teşhir etmekten geçer ve bilinçlenen kitleler, birey düzeyinden başlanarak örgütlenir. Ama bu örgütlenme, şu ya da bu biçimde değil, Halk Savaşını başlatmak ve yürütme amacına uygun olarak yapılır. Yine de tüm bunlar Öncü Savaşının bir yönüdür. İkinci yön (ikincil değil) suni dengeyi bozmaktır. Bu da Öncü Savaşının geliştirilmesi, yaygınlaştırılması ve Halk Savaşına dönüştürülmesi demektir. Bu yön gerilla savaşının planlanmasıyla bağlantılıdır ve bu planda, örgütlenen bireylerin nasıl mevzilendirileceği sorusunu yanıtlar.
      Oligarşinin siyasal zoruna yönelik savaşa, şehir gerillasıyla başlanılmıştır. Bunun nesnel ve öznel nedenlerini daha önceki yazılarımızda ifade ettiğimiz için yinelemeyeceğiz. Burada şehir gerilla savaşının nasıl kavranıldığını, yanlış anlayışlarla birlikte ele alarak, ortaya koymakla yetineceğiz.
      Evet, Öncü Savaşına şehir gerillasıyla başlanılmıştır, ancak bu şehir gerillası "metropol gerillası" değildir. "Şehir fokoculuğu" olarak da bilinen büyük kent (metropol) gerillacılığı şehir gerilla savaşını (teoride ne derse desin) tek savaş biçimi olarak ele alan bir anlayıştır. Kimi zaman tali politik mücadele biçimlerinin öneminin yadsınmasıyla birlikte görülen bu tek boyutlu ve tek mekanlı anlayış, büyük kentlerde yürütülen gerilla savaşının, suni dengeyi bozacağı ve böylece Öncü Savaşının hızla Halk Savaşına dönüşeceği koşulları oluşturacağını düşünür. Bu nedenle de, oldukça uzun süreli bir şehir gerilla savaşından sonra kır gerillasına geçmek ve Halk Savaşını başlatmaktan söz edilir. (Çoğu zaman kentlerde "kurtarılmış bölgeler" yaratma ile yaşam süresinin sonuna gelinir.) Bu şekilde ele alınan şehir gerilla savaşı, büyük kentlerle sınırlı -çoğu zaman tek bir kentle- ve temel olarak buralardaki baskı güçlerine karşı bir açık savaş haline dönüşür. Bu çizgi, silahlı eylemin kendi kendine propagandasını yapacağını düşünerek, silahlı propagandayı yalın bir gerilla eylemine indirger ve ekonomik-demokratik kitle örgütleriyle (legal) ya da bunlar içinde politik çalışma ile örgütlenmeye çalışır. Herşeyden önce devlet otoritesinin ülke çapında ve merkezi olduğunu, suni dengenin ülke çapında bozulması gerektiğini (milli -ulusal- kriz esprisi) kavrayamamış olan bu militan "sol" çizgi, kırsal mücadelede görülen "fokoculuğun" kentsel yansısından başka birşey değildir ve sol kendiliğindenciliktir. (Zaten bu çizginin teoride savunduğu kır gerillası tam anlamıyla kırsal "fokoculuk"tan başka birşey değildir.)
      Bizim şehir gerilla savaşına bakışımız, doğrudan krizin milli niteliği ile suni dengenin ülke çapında olmasına dayanır. Şehir gerilla savaşı birkaç büyük kentle sınırlı ve bu kentlerde yürütülen savaş biçimi olarak ele alınamaz. Bu savaş, gerilla savaşı tekniğine (taktiğine) uygun her şehirde yürütülebilir ve yürütülmek zorundadır. Bu nedenle, ülkemizde, hemen hemen tüm il merkezleri ile nüfusu ve alanı belli bir düzeyin üstünde olan ilçelerde şehir gerilla savaşı yürütülebilinir. Ancak tek tek il merkezlerinin ya da büyük ilçelerin kendi yerel (iç) koşulları, yapılacak eylemlerin biçimini, kullanılacak gücü belirler. İşte bu şekilde ele alınan şehir gerillası ile Öncü Savaşına başlanılmıştır. Biz bu durumu, bu ele alış tarzımızın ayırıcı özelliklerini belirtmek için, "şehir gerilla savaşı taktikleriyle ülke çapında" eylem yapmak olarak formüle ettik.
      Bu Öncü Savaşının ilk evresidir. Bu evre, ülke çapında örgütlenmiş gücün, gerilla savaşını öğrendiği, gücünü denediği, kitlelere savaşçı bir örgütün varlığının duyrulduğu, daha üst ve daha sert silahlı eylemlerin yadırganmayacağı bir ortamın yaratıldığı ve kır gerilla savaşının hazırlıklarının yoğunlaştırıldığı bir evredir. Bu evredeki gerilla eylemleri taciz ve tahrip eylemleri biçimindedir. (Günlük dilde bunlar bombalama, kurşunlama eylemleri olarak ifade edilerek sıradanlaştırılmıştır.) Eylemlerin merkezi bir harekât olarak planlanması esastır. Yerel eylemler, ancak merkezi plana uygun olarak ve iç koşulları elverişli şehirlerde yapılır. Bu evredeki silahlı eylemler, profesyonel olmayan ve yetkin bir askeri eğitimden geçmemiş herkesin gerçekleştirebileceği kadar yalın ve teknik olarak gelişkin, ama basit eylemlerdir. Eylemlerin merkezi bir harekât olarak planlanması ve senkronize (eşzamanlı) gerçekleştirilmesi nedeniyle, yarattığı etki, eylemin biçiminden bağımsızdır ve büyüktür. Geniş kesimlerin bu tür harekâtlarla askeri olarak eğitilmesi mümkün olur.
      İkinci evre, gene şehir gerilla savaşı bağlamında gerçekleşir, ancak bu kez gerilla eyleminin niteliği ve niceliği artmıştır. Bu evreyi, ilk evreden ayırmak için "kır gerilla savaşı taktikleriyle şehir gerillası" olarak tanımlıyoruz. Bu evrede, devrimci öncü eğitimini tamamlar. Ancak bu evrede, ilk evrenin eylem biçimleri terkedilmez. Taciz ve tahrip (sabotaj) temelinde şehir gerilla savaşı tekniğiyle ülke çapında eylemler sürdürülürken, devrimci öncünün merkezi gücü kır gerillası tekniği ile şehir gerilla savaşını yürütür. Bu savaş tekniği, biçim olarak "metropol gerillası" ile benzeşlik gösterse de, amaç ve örgütlenme olarak ondan farklıdır. Bu evrede merkezi silahlı güç, daha üst ve daha sert silahlı eylemlere yönelmiştir ve şehirlerle sınırlı olarak taciz, tahrip ve imha eylemlerine girişir.
      Üçüncü evre, şehir gerilla savaşından kır gerilla savaşına geçiş niteliğindedir. Bu evrede, kır gerilla savaşının hazırlıkları son kez denetimden geçirilir ve yeterli olup olmadığı sınanır (güç denemesi). Bu evre, "şehir gerilla savaşı taktikleri ile kır gerillası" açık savaşa son hazırlık evresidir. Bu evrenin savaş tekniğini, "şehir gerilla savaşı taktikleri ile kır gerillası" olarak tanımlıyoruz. Bu evrede de, ilk iki evredeki faaliyetler ve teknikler sürdürülür ve geliştirilir, yani şehir gerilla savaşı geliştirilmeye başlanır. Ama artık gerilla savaşı, fiilen ve resmen kırsal alanlarda da yürütülmektedir.
      Dördüncü evre, kır gerilla savaşının başlatılmasıdır. Daha tam deyişle, hareketli gerilla birliği bu evrede harekete geçirilir.
      Bu dört evre, genel olarak "Kesintisiz Devrim II-III"de formüle edilmiş olan stratejik rotanın ilk iki evresine denk düşer. Bilindiği gibi "Kesintisiz Devrim II-III"de dört aşamalı formülasyonun ilk iki evresi şöyledir:       İşte yukarda ifade ettiğimiz dört evre, stratejik rotanın bu iki aşamasına denk düşer ve bunların ayrıntılaştırılmış halidir. Stratejik düzeyde ifade edilen çok yönlü mücadele bu şekilde olgunlaşır ve pratiğe geçirilir. Şehir gerillasının geliştirildiği ve kır gerillasının yaratıldığı evrede -bizim ayrıntılaştırılmış evrelendirmemizde dördüncü evre- Öncü Savaşı teorisi ile pratiği arasında tam bir aynılık ortaya çıkar. Bir başka deyişle bu evrede, Politikleşmiş Askeri Savaş Stratejisi'nde ifade edilen diyalektik bütünlükler oluşur. Öncü Savaşının küçükten büyüğe, basitten karmaşığa doğru gelişimi böyle ilerler.
      Kır gerillasının yaratıldığı evrede, devrimci silahlı güçler üç ana bölüm halinde örgütlenmiş durumda bulunur.
      Birinci bölüm, Öncü Savaşının temel dinamiği olarak ve merkezi güçlere dayalı hareketli gerilla birliğince oluşturulur. Hareketli gerilla birliği, somut ülke koşullarına göre saptanmış belli bir operasyon alanında faaliyet gösteren silahlı propaganda gücüdür. Bu birlik bir yandan suni dengeyi bozma yönünde hareket ederken, öte yandan doğrudan (araçsız olarak) operasyon alanındaki kitlelerle temas kurarak, siyasi gerçekleri açıklar, onlara siyasi bilinç iletir, siyasi eğitimlerini yapar ve örgütler. Bu birlik, gelecekteki Halk Ordusunun düzenli birliklerinin çekirdeğidir.
      İkinci silahlı güç tipi, gerilla birliğinin operasyon alanı dışındaki kırsal ve kentsel alanlarda örgütlenmiş bölgesel gerilla gücüdür. Bu güç, kentlerde kır gerilla savaşı tekniği ile (taktiği ile) şehir gerillasını (ikinci evrenin temel savaş yöntemi) ve kırlarda şehir gerilla savaşı tekniği ile kır gerillasını (üçüncü evrenin temel savaş yöntemi) yürütür. Tüm faaliyetlerinde hareketli gerilla birliğine tabidir ve hareketli gerilla birliği ile maddeleşen stratejik merkezi komutaya bağlıdırlar. Yeni gerilla cephelerinin açılmasında bu silahlı güçlerin eylemleri özel bir yere sahiptir ve kır gerillası dışındaki örgütlenmeyi gerçekleştirir. Halk Savaşı evresinde Halk Ordusunun bölgesel birliklerinin nüvesi bu güçlerdir.
      Üçüncü tip silahlı güç ise, ülkenin her yerinde (kır gerillasının operasyon alanı da dahil) gerilla eylemlerini sürdüren yerel ve mahalli silahlı güçlerdir. Bu güçler, basit, ama etkin şehir gerilla savaşı taktikleriyle savaşır ve gelecekteki milis ve yerel gerilla bu güçlerce oluşturulur.
      Bu üç tip silahlı güç, son tahlilde, şehir ve kırın diyalektik bütünlüğünü gerçekleştirir. Şehir silahlı güçleri olarak yerel ve bölgesel güçler, şehirlerde ve şehirlerin niteliğine uygun olarak silahlı propagandayı yürütürler. Burada şehirlerde yürütülen silahlı propagandanın özgül durumundan kaynaklanan tali araçların kullanımına ilişkin güçlerin de, bu örgütlenme içinde yer alacağı unutulmamalıdır. Kırsal silahlı güçler ise, hareketli gerilla birliği, bölgesel ve yerel silahlı güçler olarak savaşı sürdürürler.
      Gelinen evrede -dördüncü evre- Öncü Savaşının kır gerilla savaşı temelinde bu çok yönlü yürütülüşünde ağırlık suni dengenin bozulması amacındadır. Bu da, bir yandan oligarşinin siyasal zorunun açık uygulamalarına karşı tavır alınması şeklinde, somut durumlarca belirlenen bir savaş olurken; diğer yandan bu siyasal zorun genel durumuna ve zor güçlerinin genel mevzilenmesine karşı yürütülür (taktik ve stratejik harekâtlar). Daha önce suni dengeyi ele alırken gördüğümüz gibi, bu ikinci yan uzun süreli (uzatılmış) bir savaşın amacıdır ve doğrudan oligarşinin zor güçlerinin mevzilenmesine (konuşlanış) bağlı olarak planlanır, yürütülür. Bu nedenle de tüm savaş planlarının temelidir ve stratejik rotayı belirler.
      Bu savaş planları yapılırken, herşeyden önce oligarşinin silahlı güçlerinin ülkemizdeki konuşlanışının (mevzilenme) Latin-Amerika ülkelerinden farklı olduğu göz önünde tutulmak zorundadır. Latin-Amerika'da bu konuşlanma, kolonyalizm döneminden kalma ve son tahlilde feodal bir örgütlenmeye dayanır. Buradaki örgütlenmede, askeri güçler şehir merkezlerinde konuşlanmıştır ve şehir bu askeri garnizonun çevresinde oluşmuştur. Böylece silahlı güçler (askeri garnizon) kent içinde mutlak egemen konumundadır. Bu konuşlandırma, Öncü Savaşında yoksul halk kitleleriyle temas kurmada bir avantaj sağlarken, kentlerin ele geçirilmesi evresinde önemli bir dezavantaj oluşturur.
      Ülkemizde ise, oligarşinin askeri örgütlenmesi, kent merkezli bir garnizon örgütlenmesi şeklinde değildir. Bu durumun yaratacağı sorunlar karşısında geliştirilen yöntem ise, kent merkezlerinde polis teşkilatını güçlendirmek şeklinde olmuştur. Ordu birlikleri ise, genellikle kent dışında mevzilenmiştir. Bu durum, kentlerin kısa sürede kuşatılmasına olanak sağladığı gibi, kentlere karşı bir saldırı durumunda da savunmayı dışarda yapma ve savaşı buralarda kabul etme şeklinde bir savaş anlayışı oluşturmaktadır.
      Bu örgütlenmenin en önemli yanı, kentlerde başlatılacak bir kitle ayaklanmasının kolayca silah elde etmesini engellemesi ve ayaklanan kentin kolayca kuşatma altına alınabilinmesidir. Şüphesiz bu "avantaj", kentlere yönelik dış saldırı ile kent-içi ayaklanmanın koordinasyonu karşısında, kendi kendini yok eden bir avantajdır. Doğrudan yabancı işgale karşı oluşturulan ve köklerini 1919-22 Kurtuluş Savaşı'nda bulan bu kent dışı savunma (mevzi savaş) kenti ve kentlileri arka cephe olarak kullandığı oranda etkili olma şansı vardır. Bundan öte bir Halk Savaşında, kırsal alanlarda gelişen bir Halk Ordusu karşısında tamamen etkisiz kalır. Kentlerdeki kitleler siyasal olarak devrim saflarına kazanıldığı durumda, bu kent dışı askeri mevzilenme, oligarşinin zor güçlerinin iki ateş arasında kalmasına ve yok olmasına neden olan bir handikap oluşturur. Yine de bu mevzilendirmenin hiç işe yaramaz olduğunu düşünmek yanlıştır. Özellikle kent dışında mevzilenmiş askeri birliklere yönelik kısmi ya da yerel saldırılar durumunda, açık ve geniş bir arazide mevzilenilmiş olmasının avantajı ortaya çıkar. Bir başka deyişle, bu garnizonların tekil ve cephesel saldırıyla ele geçirilmesi oldukça güçtür. Ama aynı oranda yıpratılması çok kolaydır. ABD'nin Vietnam savaşındaki askeri mevzilenişi, büyük ölçüde bu biçimdeydi ve Halk Savaşı karşısında ne kadar etkisiz olduğu açıkça görülmüştür. Özellikle bu mevzilenme, taciz eylemleriyle büyük bir psikolojik yıpratmaya yol açtığı ve askeri birlikleri garnizon sınırları içine kapanmaya ittiği gözlenmiştir.
      Ülkemizde oligarşinin askeri örgütlenmesinin bu biçimi, salt kentlere ve düzenli orduya ilişkin değildir. Kırsal silahlı güç olarak jandarma örgütlenmesi de aynı biçimde mevzilenmiştir. Kırsal alanda jandarma karakolları köy dışında ve ulaşım yerleri üzerinde konuşlanmıştır. Bu nedenle köy içi denetim, doğrudan devletin mülki yönetimine bağlı muhtarlık ve ihtiyar heyeti yoluyla sağlanır. Bir başka deyişle, köylerde, oligarşi ile işbirliği yapan insanlara dayalı bir iç denetim vardır. Genellikle büyük toprak sahiplerine, zengin köylüye, tefecilere ve tüccarlara bağlı olan bu kişiler, köy içindeki oluşumu izlemek ve askeri güçlere (jandarma) bildirmekle görevlidirler.
      Kırsal alanlarda genel denetimi sağlamaya yönelik ve köy- dışı konuşlanmış jandarma örgütlenmesi (doğu ve güney-doğu bölgelerinde görüldüğü gibi), kısa sürede etkisizleşir ve karakol sistemi olarak çöker. 8-10 kişiden oluşan köy jandarma karakolu sistemi, gerilla birliği tarafından kolayca etkisizleştirilebilineceğinden, hızla garnizon düzenine geçilmektedir. Bu da kentdışı (il ve ilçeler olarak) ordu örgütlenmesinden farklı değildir. Zaten jandarmanın iç yapılanışında, bu düşünülerek, köy karakolları, ilçe dışındaki ve bölük düzeyinde (80-100 kişi) jandarma merkezlerine bağlanmıştır. Gerilla savaşının ilk anından itibaren karakollar hızla terk edilerek -bilinçli bir çekiliş- bu güçler kent merkezlerine yerleştirilir. Bu da, buralardaki gücün sayısal artışı demektir.
      Özetlersek, oligarşinin silahlı güçleri (ordu, jandarma) kentlerde, ama dışında mevzilenmektedir ya da kısa sürede bu düzeni almaktadır. Bu onların stratejik mevzilenmesidir. Bu durum, kır gerilla savaşına karşı hareketli ve motorize birlikler kullanılması şeklinde görünür olur. Kırsal denetimin, stratejik bir kuşatmayla sağlanması bu mevzilenmenin amacıdır. Bu ilk anda, gerilla güçlerinin kırsal alanlarda görece rahat etme ve barınma olanağına sahip olması şeklinde bir gelişme sağlar. Ama stratejik kuşatma içinde olunduğu için gerilla operasyon alanını kolay kolay terk edemez, genişletemez ve lojistik destek sağlayamaz. Bunları gerçekleştirse bile, eski duruma gelmesi zorlaşır. Havadan yapılan keşifler ve köy-içi denetim yoluyla (muhtarlık, ispiyonculuk ya da son haliyle "köy koruculuğu" vb.) yeri tespit edilen gerillalar motorize birlikler ve uçarbirlik harekâtıyla mekan olarak (taktik planda) kuşatılır ve parça parça yok edilir. Bu uygulamada, oligarşinin zor güçleri için en etkin araçlar helikopterler ve kara ulaşım araçları olmaktadır. Gerilla birliği, ilk dönemde oligarşinin bu hava gücüne karşı kolay ve etkin bir savunma yöntemi geliştirmek zorundadır. Ayrıca kara ulaşımı işlemez hale getirilmeli ve köy-içi denetim etkisizleştirilmelidir. Ancak bu şekilde baskı güçlerinin mekanda güçlerini yoğunlaştırması önlenebilir. Buna paralel olarak oligarşinin stratejik kuşatması, onun kendi güçlerinin stratejik kuşatılmasına dönüştürülmek zorundadır. Bu da kent-dışı mevzilerin sürekli tacizi ile sağlanır.
      Tüm bu uygulama içinde politik yönü ağır basan yön köy-içi denetimdir. Bu denetimi etkisizleştirmede, doğrudan gerilla birliğinin faaliyeti kadar, bir bütün olarak devrimci örgütün diğer faaliyetleri de önemli bir yere sahiptir. Bu konuyu biraz açalım:
      Kırsal alanlarda oligarşinin gücünü ve stratejik kuşatmasını sağlayan köy-içi denetim ya da örgütlenme, herşeyden önce sınıfsal özelliklere sahiptir. Muhtar, ihtiyar heyeti ya da "köy korucuları" olarak yapılan bu örgütlenmenin dayanağını kırsal egemenlerin ekonomik gücü oluşturur. Seçim yoluyla işbaşına gelen muhtarlar, hangi partiye bağlı olursa olsun, son tahlilde köyün içinde bulunduğu ekonomik ilişkilere göre belirlenir. Genellikle tarım proletaryası, yoksul köylüler ve az topraklı köylülerin oluşturduğu köylerdeki muhtarlar bu sınıfsal yapıya ilişkin kişilerdir ve çokluk sosyal-demokrat partilere bağlıdırlar. Böyle köylerde köy-içi denetimin kolayca etkisizleştirileceği ve üstelik ele geçirilebilineceği düşünülebilinir, ama büyük ölçüde eksik ve hatalı bir düşüncedir. Bu tip köyler, herşeye rağmen salt bu sınıflardan oluşmaz. Yani homojen değildir. Sayısal olarak az da olsa orta-köylü ya da zengin-köylü bulunur. Bunlar nicelik olarak da az olduklarından, genel oya dayalı seçimlerde kendilerine bağlı adamların işbaşına gelmelerini her zaman sağlayamazlar. Bu nedenle köy-içi denetim, bu köylerde, bizzat bu köylüler tarafından sağlanır. Genellikle pazar için üretim yapan orta ve zengin köylü, bucak ya da ilçelerle sürekli temas halindedir. Bu temas ekonomik olduğu kadar siyasal bir ilişki şeklindedir. Normal zamanlarda (gizli faşizm) siyasal ilişkilerini doğrudan siyasal partilerle sürdürürler. Bunlar 80 öncesinde AP, MHP, CGP ve MSP iken, bugün ANAP ve DYP ile yürütülmektedir. (Bu RP'nin bunun dışında olduğu demek değildir. Bu parti bugün için sınırlı güçte olduğundan ifade etmedik. Aynı şekilde CHP ya da bugünkü sosyal-demokrat partiler de bazı yörelerde aynı işlevi üstlenmektedir. Konuyu genel düzeyde ele aldığımız için, bunlar şimdilik ihmal edilebilir nicelikler sayılabilir.) Köy-içi gelişmeler, bu partilerin yerel yöneticilerine, neredeyse düzenli biçimde iletilir. Bu partilerin yerel yöneticileri, büyük ölçüde kasabaların (bucak ve ilçe olarak) "eşrafından"dır ve kaymakam, savcı, jandarma komutanı ve hükümet tabibi ile yakın temas halindedirler.
      Ülkemizdeki 36.000 köyün büyük çoğunluğunda yaygın küçük-meta üretimi yapıldığından, orta ve zengin köylüler ile büyük toprak sahiplerinin, toprak ağalarının, tefecilerin ve tüccarların gücü etkin durumdadır. Yukarda ele aldığımız köylerin dışında kalan köylerde -ki çoğunluğu oluşturur- muhtarlar ve ihtiyar heyetleri, doğrudan "kır" egemenleri tarafından belirlenir ve bunların iç çelişkilerine göre değişir. Bu köylerde nüfusun çoğunluğunu yoksul ve az topraklı köylüler oluşturmasına rağmen, köyün ekonomik ilişkileri diğer kesimlerin elindedir ve var oluşları bu kesimlere bağlıdır. (Çelişkiler çok keskindir.) Genellikle kentlere yoğun göç söz konusudur ve bu da kır egemenlerince belirlenir. Bu köylerde üretimde makina kullanımı fazladır. Gene de bu tip köyler, her bölgede aynı özellikler göstermezler. Feodal ilişkilerin tasfiye olmadığı bölgelerde bu tip köyler, toprak ağalarının denetiminde olduğu için, köy içi denetim köy nüfusunun tamamı kır yoksullarından oluşsa da aynı biçimde örgütlenir.
      Bu tip köyler -ister kapitalist ilişkilerin az geliştiği yerler olsun- kırsal alanlarda gericiliğin merkezleri olarak belirginleşir ve oligarşinin gelecekteki köy sivil silahlı güçleri olarak örgütlenme potansiyelinin en yüksek olduğu yerlerdir.
      Oligarşinin köy-içi denetimini kırmak ve giderek bu denetimin devrimci örgütün (somut olarak söylersek gerilla birliğinin) eline geçmesinin teoride ifadesi mutlak siyasal üstünlüğün ele geçirilmesidir. Bu bağlamda kırsal alanlarda yürütülecek silahlı propaganda, Öncü Savaşının başlangıcından itibaren (ve hatta hazırlık aşamasından da) sınıfsal yanı ağır basan bir içeriğe sahip olmalıdır. Köylülerle kurulan her temasda, kırsal alandaki ekonomik ilişkiler kadar, bu alandaki politik ilişkiler ve nitelikleri anlatılmalı ve devrimin ekonomik programı işlenmelidir. Şüphesiz bu faaliyet, oligarşinin zor güçlerine karşı yürütülen harekâtla birlikte ele alınır. (Politikleşmiş askeri savaş esprisi) İşte silahlı propagandanın niteliği pratikte bu şekilde biçimlenir.
      Oligarşinin köy-içi denetimi, ister muhtarlık aracılığıyla, isterse doğrudan kır egemenleri tarafından sağlansın, her durumda köylerin kentlerle (bucak ve ilçeler olarak) olan bağlarına bağlı olduğu göz önünde tutulmalıdır. Bu bağlar, ekonomik ilişkiler olarak (pazar ilişkisi) "doğal" bir görünüm içinde olabilir. Ya "üretici" olarak ürününü pazara götürür ya da "tüccar" olarak ürünü yerinde satın alır. İkinci olarak kentle bağ, doğrudan haberleşme ve ulaşım yoluyla sağlanır. Haberleşme, son gelişmelerle otomatik telefon sistemi ve telsiz bağlantısı olarak gündeme gelirken, ulaşım askeri birliklerin devriye sistemine dayanır. İşte bu iki başlık altında topladığımız bu bağların denetime alınması ya da tümden kesilmesi, gerilla savaşı için birincil dereceden önemlidir. Bu konuda sık sık düşülen hata ya da yanlış anlayış, köy içi denetimi sağlayan ya da sağladığı sanılan ve bilgileri resmi yolla kente ulaştıran kişilerin yok edilmesi ya da yok edilmesi gerektiği şeklindedir. Bu anlayış ya da uygulama, herşeyden önce devrimin sınıfsal ilişkilerini ve sınıf güçlerini gözden kaçırdığı için, devrimci mücadelenin kitle bağlarını yok edecek nitelik taşır.
      Oligarşik devlet aygıtının köylerdeki uzantısı olarak muhtarlar ve ekonomik ilişkilerin uzantısı olarak orta ve zengin köylüler (ve kimi zaman küçük-meta üreticileri) bir denetim mekanizması içinde yer alırlar. Ama bu kişileri yok etmek, mekanizmayı yok etmek demek değildir. Çünkü yok edilen her kişi yerine, para ile satın alınarak da olsa, yeni biri kolayca bulunacaktır. Ekonomik olarak güçlü oligarşi için bu fazlaca önemli değildir. Unutulmaması gereken nokta, para ile satın alınan kişilerin devrimin temel güçlerine ait sınıflardan geleceğidir. Bu nedenle de, köy-içi denetim mekanizmasının tahribi ile buna ilişkin kişilerin yok edilmesine özel bir dikkat göstermek gereklidir. Yoğun bir propagandayla mekanizmanın niteliği teşhir edilmelidir ve mekanizmanın işlemesi engellenmelidir. Kişilere yönelik öldürme eylemleri, ancak bu amaçlara ulaşılması açısından büyük öneme sahip olduğu koşullarda gündeme gelebilir. Öncü Savaşı aşamasında kitleler büyük birimler halinde örgütlenmeyeceği için, köy içi denetimin ele geçirilmesinde kişilerin yok edilmesine dayanılamaz. Bu durum ancak Halk Savaşına geçiş döneminde ve Halk Savaşında uygulanır. (Bu konuda Vietnam Halk Savaşı pratiği açıktır.)
      Bu konuda son olarak "cezalandırma" ya da "muhbirlerin öldürülmesi" anlayışlarına ilişkin birkaç söz söylemek istiyoruz. Genellikle günlük dilden gelen bu deyimler, siyasal amaçların silinmesine, muğlaklaşmasına yol açan bir mantık oluşturmaktadır. Bu mantık, her suç işleyenin (devrim mücadelesiyle ilgili olsun ya da olmasın) devrimciler tarafından mutlaka cezalandırılacağı (öldürüleceği) ve cezalandırılması gerektiği şeklindedir. Oysa ki silahlı devrimci mücadele suçluların yargılanması ve devrimciler de "cellatlar" değildir. Tarihsel ve toplumsal niteliğinin, sonal durumlarının bu kaba materyalist yorumu, devrimci yargı ve adalet anlayışına ters sonuçlar yaratacaktır. Yozlaşan "halk mahkemeleri" bunun tipik örneğidir. Ama bundan öte, daha büyük ve kalıcı sonuçlar da doğurur. Bu da devrimcilerin er ya da geç suçluları cezalandıracağı beklentisidir. Devrimciler açısından, belli bir dönem için önemli bir gelişme olan bu kitlesel algılayış, uzun dönemde kitlelerin herşeyi devrimcilerden beklemesi şeklinde pasif bir tutuma yol açar. Ülkemizde her muhbir, her işkenceci, her faşist katil, her itirafçının, devrimciler tarafından "cezalandırılması" gerektiği anlayışı öylesine yaygındır ki, bunun bir bütün olarak devrim sorunu olduğu unutulmaktadır ve sonuç, bu eylemlerin yapılmamış olması, devrimcilerin prestij kaybına ve kitlelerin güvenini (ve devrimci kadroların da öz güvenini) yitirmesine neden olabilmektedir. Bu nedenle kitlelere, devrimcilerin ilkeleri doğru ve açık biçimde anlatılmalıdır. Kaba ajitatif sözlerle yanılgılar ve yanlış kanılar uyandırılmamalıdır. Her zaman ve her yerde devrimciler kitlelere doğruları söylemek zorundadır. Bizlerin öncüler olduğumuz, ama devrimci öncüler olduğumuz ve kendilerinin, yani halkın devrimci öncüleri olduğumuz onlara anlatılmalıdır.
      Ama bir gerçeği tekrar tekrar vurgulamak zorunludur: Devrimciler, devrime ve halka karşı şuç işleyen her kişinin peşinde olacaktır. Onların suçlarını gizlemelerine, kendilerini toplum içinde var etmelerine asla izin vermeyecektir. Her muhbir, her işkenceci, her faşist katil, her itirafçı devrim ve halk karşısında suçludurlar ve bu suçlarından dolayı yargılanacaklar ve cezalandırılacaklardır. Onların yargılanacakları yer, gerçek devrimci halk mahkemeleri olacaktır. Tek tek onların cezalandırılmaları, devrim sürecinde ortaya çıkan durumlara bağlıdır. Ancak her durumda halk içinde barındırılmayacaklar ve er ya da geç, sadece devrimciler tarafından değil, ama asıl olarak devrimci halk tarafından cezalandırılacaklardır.
      İşte bu şekilde savaşan ve buna göre örgütlenen devrimci öncü, suni dengenin bozulmasıyla ortaya çıkacak kendiliğinden kitle hareketlerini (isyanlar vb.) kolayca denetime alabilir ve örgütleyebilir. Eşitsiz ve sıçramalı gelişim yasasının gösterdiği gibi, devrimci mücadele, ülkenin her yerinde eşit biçimde ve eş zamanlı olarak gelişemez. Yürütülen Öncü Savaşı, bazı bölgelerde hızla gelişirken, diğer bölgelerde daha yavaş seyredebilir. Ama yukarda ortaya koyduğumuz biçimde örgütlenmiş devrimci öncü, tüm bunları gözeterek oluşturulmuş stratejik rotasına uygun olarak savaşını sürdürerek, eşitsiz gelişimin avantajlarından da yararlanır. Ve yine gelinen evrede -dördüncü evre- silahlı propaganda dışındaki diğer mücadele biçimleri de (tali mücadele biçimleri) tam olarak yürütülür hale gelecektir. Şimdi bu tali mücadele biçimlerinin ne olduğunu ve stratejik rotaya uygun olarak nasıl ele alındığını görelim.

Tali Mücadele Biçimleri

      Devrimci öncü, Öncü Savaşı aşamasında, Halk Savaşını başlatmak amacıyla sürdürdüğü mücadelesinde, devrimci nitelikte her türlü aracı kullanır, her çeşit kitle mücadelesini yönlendirmeye çalışır. Ancak bu keyfi, öznel biçimde değil, nesnel ve tarihsel olarak düzenlenir. Temel mücadele biçiminin silahlı propaganda olarak belirlenmesinin nedenlerini daha önce gördük. Silahlı propaganda dışındaki mücadele biçimleri kaçınılmaz olarak, temele tabidir, yani talidir. Bu tali mücadele biçimlerini ise üç bölümde ele alacağız.
      Politikleşmiş Askeri Savaş Stratejisi'ne göre, politik düzeyde tali mücadele biçimi klâsik politik kitle mücadelesidir. Bu mücadele biçimi en açık ve gelişmiş olarak Rus devrim mücadelesinde kullanılmış ve temel çarpışma biçimi olarak ele alınmıştır. Bu mücadele biçiminin evrim aşamasına ilişkin olarak doğru bir tahlilini Lenin'in, hemen hemen tüm yapıtlarında bulmak mümkündür.
      Klâsik politik kitle mücadele biçimi, siyasi gerçekleri açıklama kampanyasının bir aracı olarak (ama temel araç) illegal siyasi gazeteyi ele alan bir mücadele biçimidir ve dolayısıyla barışçıl mücadele biçimidir, evrim aşamasına ilişkindir. Lenin'in "haftalık olarak yayınlanması ideal" olduğunu düşündüğü bu siyasi gazete, kitlelerin ve kadroların siyasi eğitimi için de kullanılan bir araç durumundadır. Siyasi gazetenin yayınlanması ve dağıtılması başlı başına belli bir örgütsel faaliyet olarak ele alınır ve buna özgü bir mekanizma oluşturulur. Bir siyasi gazete, bir dağıtım şirketi (yasal) aracılığıyla satılan bir yayın değildir. Devrimci siyasi gazetenin dağıtımı, örgüt kadrolarınca yerine getirilir ve bu dağıtım doğrudan kitlelerle temas kurulmasını sağlar, yani gazete kitlelerle temas kurmanın bir aracı durumundadır. Ülke çapında yayınlanan siyasi gazete, bu şekilde, ülke çapında örgütlenmenin temel halkası ve temel aracı olur. Partinin merkez yönetiminde yapılmış görev bölümüne uygun oluşturulmuş yazı kurulu, gazetenin tüm politikasını belirler, yazıları hazırlar ve yayınlar. Gazeteler, ülke çapında, nakil görevi gören kadrolar aracılığıyla dağıtılır. En küçük yerleşim birimine kadar ulaştırılan gazete, buralardaki profesyonel kadrolar aracılığıyla kitlelere ulaştırılır. Ancak görev bununla bitmez. Gazetenin kitleye ulaşması, onun gazeteyi okuyarak kendi kendilerine bilinçleneceği demek değildir. Bu nedenlerle birimlerde gazete okuma grupları oluşturulur. Bu gruplar -işyeri temelinde- parti üyesinin denetimi altında ve gazete, broşürler vb. temelinde siyasi eğitim yaparlar ve eğitim sonucunda bireyler kadrolaştırılır. (Profesyonel ya da düz kadro olarak) (Bu çalışmaya "kitle içinde parti çalışması"da denilir.) Yine de siyasi gazetenin işlevi burada sona ermez. Siyasi gazete partinin saptadığı doğrultuda ve somut olaylar etrafında siyasi gerçekleri teşhir eder. Bu gerçekler kadrolar tarafından -sözlü olarak da- kitlelere ulaştırılır. Bu noktada sözlü ajitasyon ve propaganda için, siyasi gazete yönlendirici unsur durumundadır. Bunlardan sonra kitlesel siyasi grevler, mitingler, fabrika işgalleri vb. gündeme gelir.
      İşte klâsik politik kitle mücadelesi adını verdiğimiz bu mücadele biçimi, Politikleşmiş Askeri Savaş Stratejisi'nde tali mücadele biçimi olarak ele alınmaktadır. Ancak unutulmaması gereken, temel mücadele biçimi silahlı propaganda olduğu için, klâsik politik kitle mücadelesi, kapitalizmin iç dinamikle geliştiği ülkelerde evrim döneminde yürütüldüğü haliyle değil, temele tabi olarak biçimlenir ve yürütülür.
      Tali mücadele biçimlerinin diğer düzeyi ise, ekonomik mücadeledir. Bu mücadele işçi sınıfının sendikal mücadelesi olarak en yetkin düzeye ulaşır. Mesleki düzeyde -işbölümüne bağlı olarak- ekonomik gerçeklerin, Lenin'in deyimiyle "fabrikalardaki yaşamın" teşhirine dayalı olan ekonomik mücadele, elle tutulur, gözle görülür sonuçlar vaat eden somut talepler doğrultusunda yürütülür. Bu açıdan, uzun vadeli bir mücadele olan politik mücadeleden farklıdır ve farklı örgütlenmeyi gerektirir. Sendikalar, meslek odaları, kooperatifler, birlikler vb. ekonomik mücadele örgütleridir. Bunlar mümkün olduğu kadar geniş olmalı ve kendi alanındaki tüm kitleyi kucaklamayı amaçlamalıdır. Bu örgütler nitelik olarak gevşek (lose) ve açık örgütlerdir. Özellikle işçi sınıfı açısından, ekonomik mücadele ve onun örgütlenmesi -sendikalar- kendiliğinden ulaşılabilinecek bilinç ve örgütlenme düzeyini ifade ettiği için de önemlidir. Ancak hiçbir biçimde siyasi mücadeleyle ve siyasi örgütle karıştırılamaz. "Ekonomizm", özsel olarak bu karıştırmanın ürünüdür.
      Politikleşmiş Askeri Savaş Stratejisi'ne göre tali mücadele biçimlerinin üçüncü ana bölümü ise demokratik mücadeledir. Ülkemizde en çok sözü edilen ve o oranda da karıştırılan mücadele biçimi de budur. Marksist-Leninist literatürde, demokratik devrim mücadelesi ile demokratik mücadele birbirinden, amaç ve biçim olarak ayrılmıştır. Demokratik devrim mücadelesi siyasi bir mücadele, iktidar mücadelesi iken, ikincisi ise düzen sınırları içinde, ama bu sınırları zorlayan, genişleten ve bu nedenle evrimci bir mücadeledir. Biz tali mücadele biçimi olarak bu ikinci biçimdeki demokratik mücadeleyi ele alıyoruz. Bu bağlamdaki demokratik mücadele, düzenin ilişkileri içinde, ama mesleki değil sınıfsal düzeyde, yasama ve yürütmeye ilişkin konularda düzenleme yapmak, katılımı sağlamak, kısmi değiştirme ve iyileştirmeler gerçekleştirmek ve egemen sınıflarla, -onlara dokunmaksızın- siyasal ve hukuksal eşitliği sağlamak için yürütülen mücadeledir. (Bu mücadele, yasal ve yarı-yasal örgütlenmelerle yürütülür.) Demokratik devrim için değil, demokratik reformlar için yürütülen bir mücadele olarak belirginleşir. Örneğin ekonomik mücadelenin yürütülmesi önünde engeller oluşturan yasaların ya da sendikalar yasasının değiştirilmesi talebi ve bu yöndeki mücadele ile işçilerin doğrudan fabrika yönetimine -mali ve yönetsel- katılımı talebi ve mücadelesi farklıdır. Birinci talep ve mücadele, işçilerin yasama ve yürütme gücü üstünde etki kurmak olarak düzen içi nitelikteyken, ikincisi doğrudan bu güçlerin -yasama ve yürütme- el değiştirmesine bağlı; yani devrim mücadelesine ilişkindir.
      İşte bu üç mücadele biçimi Politikleşmiş Askeri Savaş Stratejisi'ne göre tali biçimlerdir ve silahlı propagandaya göre biçimlenir. Devrimci örgüt, tali mücadele biçimlerini de yürütür, yönetir ve yönlendirir, ancak bunu temel mücadele biçimini geliştirmek ve geciktirmemek koşulu ile yapar. Bu nedenle başlangıçta her yere koşmaz, gücüyle orantılı olarak tali mücadele biçimlerini yürütür ve gücün gelişimine bağlı olarak geliştirir, yaygınlaştırır. Bu şekilde tali mücadele biçimlerini ele alan örgüt, başlangıçtan itibaren bu alanlarda gerekli planlamalar yapar, politikalar saptar, gerekli hazırlık ve düzenlemeleri gerçekleştirir ve gücüyle orantılı olarak da bu alanda kadroları mevzilendirir.
      Politikleşmiş Askeri Savaş Stratejisi'ni devrim stratejisi olarak kabul eden THKP-C/HDÖ'nün temel ve tali mücadele biçimlerine bakışı, öz olarak böyledir.



Dipnotlar

(34*) Clausewitz: Savaş Üzerine, s: 203-204
(35*) Mahir Çayan: Kesintisiz Devrim II-III
(36*) Mahir Çayan: Kesintisiz Devrim II-III
(37*) Mahir Çayan: Devrimde Sınıfların Mevzilenmesi
(38*) Mahir Çayan: Devrimde Sınıfların Mevzilenmesi
(39*) Giap: National Liberation War in Vietnam, s: 83
(40*) Giap: National Liberation War in Vietnam, s: 92
(41*) Marks: Kapital, C: III, s: 347
(42*) Giap: National Liberation War in Vietnam, s: 64
(43*) Mahir Çayan: Kesintisiz Devrim II-III
(44*) Giap: National Liberation War in Vietnam, s: 63
(45*) Mahir Çayan: Kesintisiz Devrim II-III
(46*) Lenin: Collected Works, C: 11, s: 351
(47*) Regis Debray: Che'nin Gerillası, s: 95-96
(48*) J. Quartim: The Dictatorship and Armed Struggle in Brezil, s: 179-180
(49*) J. Quartim: The Dictatorship and Armed Struggle in Brezil, s: 183