Türkiye Halk Kurtuluş Partisi-Cephesi
Halkın Devrimci Öncüleri
Ankara Davası Savunması
ZAFER BİZİM OLACAKTIR!


Bu savunma, Ankara I Nolu Devlet Güvenlik Mahkemesi'nde 1993 tarihinde açılmış olan Türkiye Halk Kurtuluş Partisi-Cephesi/Halkın Devrimc Öncüleri davasında Munis Özgül tarafından 27 Ekim 1994 tarihinde okunmuştur. Eriş Yayınları-1995

Eriş Yayınları tarafından düzenlenmiştir.
erisyayinlari@kurtuluscephesi.org
Özgün biçimiyle Acrobat Reader formatında: Ankara Davası Savunması
ZAFER BİZİM OLACAKTIR! (1.471 KB)



DÖRDÜNCÜ BÖLÜM
EMPERYALİZM VE BUNALIM DÖNEMLERİ


KAPİTALİZMİN SÜREKLİ VE GENEL BUNALIMI


A- Serbest Rekabetçi Dönemde Buhranlar

      Kapitalizmin üretici güçleri geliştirdiği, toplumda burjuva anlamda da olsa refah sağladığı dönemlerde kapitalizmin temel çelişkisi (üretimin sosyal niteliği ile üretim araçlarının özel mülkiyeti arasındaki çelişki) ancak ekonomik buhran dönemlerinde keskinlik kazanır. Serbest rekabetçi dönemde yaklaşık olarak her on yılda bir tekrarlanan periyodik ekonomik buhranların başlaması için gerekli şartlar Marks tarafından belirtilmiştir.
      Böylece bütün kapitalist dünyayı saran ilk iktisadi buhran 1847-48'de olmuştur. Bu kriz 1848 devriminin temel nedenidir. Bu dönemde Marks ve Engels kapitalizmin son saatinin geldiğini, kapitalizmin bu buhrandan kurtulamayacağını, bütün Avrupa'da proletarya iktidarının uzun mücadeleler sonucunda da olsa kurulucağını düşünüyorlardı.
      1850 sonrasında ise Marks ve Engels 1848 yenilgisini devrimin objektif şartlarının yetersizliğine bağlarlar:
      Serbest rekabetçi dönemde kapitalizmin temel çelişkisi ekonomik buhran dönemlerinde keskinlik kazanır. Bu dönemde proletarya ileri bir atılımla iktidarı ele geçirse bile, buhrandan sonra kapitalizm üretici güçleri (burjuva ilişkileri çerçevesi içinde) bütün hızıyla geliştirdiğinden ve böylece genel bir refaha ulaştığından iktidarda kalamaz, kaçınılmaz olarak yenilir. Serbest rekabetçi dönemde devrimin objektif şartları yoktur.
B- Emperyalist Dönemde Buhranlar

      1870 sonrasında kapitalizm oldukça barışçı bir gelişim dönemine girdi.       Serbest rekabetçi kapitalizmin 20. yüzyıl başlarında tekelci kapitalizme dönüşünün tamamlanması iki temele dayanır:
      a) Üretimin ve sermayenin yoğunlaşarak tekellerin ve mali sermayenin ekonomiye hakim olması,
      b) Dünyanın emperyalist ülkeler arasında paylaşımının tamamlanması.
      Tekelci kapitalizm döneminde üretim sürecinin örgütlenmesi, buna karşılık üretim araçlarının mülkiyetinin özel ellerde yoğunlaşmasının artması sonucu kapitalizmin temel çelişkisi (üretimin sosyal niteliğiyle üretim araçlarının özel mülkiyeti arasındaki çelişki) keskinlik kazanır. Serbest rekabetçi dönemin aksine temel çelişki sadece ekonomik buhran dönemlerinde değil, her dönemde kendini şiddetle hissettirir. Bunun nedeni tekeldir, tekelin üretici güçlerin gelişimini engelleyerek yavaşlatmasıdır.
      Bir veya birkaç tekel bütün piyasaya hakim olduğunda yüksek kârlar serbest rekabetçi dönemin aksine üretim araçları geliştirilip mallar ucuzlatılarak değil, üretim sınırlandırılarak elde edilir.
      Tekelci kapitalizm döneminde temel çelişkiden kaynaklanan üç çelişki de keskinlik kazanır:
      1- Tekellerle Halk Arasındaki Çelişki:
      Serbest rekabetçi dönemde mallar değerleri üzerinden satılır. Bunun nedeni hiçbir işletmenin piyasada hakimiyet kuramaması, dolayısıyla malın fiyatını belirliyememesidir. Çok sayıda küçük işletme piyasada kendiliğinden oluşan fiyatı kabul eder. Teknolojiyi geliştirerek malları daha ucuz üretmek ve böylece daha fazla kâr sağlamak için kıyasıya bir rekabet vardır.
      Tekelci kapitalizm döneminde ise birkaç tekel bütün piyasaya hakimdir. Tekeller arasındaki rekabet, genellikle fiyat rekabeti şeklinde değil, reklam, yeni modeller bulmak, hammadde kaynaklarını ele geçirmek vb. biçiminde yürür. Serbest rekabetçi dönemde artı-değeri gerçekleştirme (malları satma) rekabetinde üretim teknolojisini geliştirmek esas faktör iken, tekelci dönemde bu kaybolmuştur. Rekabet başka metodlarla yürütülür.
      Birkaç tekel piyasaya hakim olunca ve böylece malın fiyatını büyük ölçüde belirleyince ve fiyat rekabeti de ortadan kalkınca mallar değerlerinin çok üzerinde fiyatlarla, tekel kârı ile satılır. Böylece sadece küçük kapitalistler ve işçi sınıfından değil, bütün halktan tekellere doğru genel olarak değer transferi gerçekleşir. Tekelci kapitalizm döneminde tekellerle bütün halk arasındaki çelişkinin şiddetlenmesinin maddi temeli budur.
      2- Emperyalistlerle Sömürge Ülkeler Arasındaki Çelişki:
      Tekelci dönemde emtia ihracına dayanan eski tip sömürgecilik yerini sermaye ihracına dayanan emperyalist sömürgeciliğe bırakır. Sermaye ihracı sömürge ülkelerde kapitalizmi (çarpık biçimde de olsa) geliştirir, mevcut bütün çelişkileri keskinleştirir. Sömürge ülkelerde ulusal bilincin gelişimi hızlanır. Sermaye ihracı sayesinde metropollerde gelişimi önlenen çelişkiler bütün şiddetiyle sömürge ülkelerde açığa çıkarlar.
      3- Emperyalist Ülkeler Arasındaki Çelişki:
      Bu çelişkinin derinleşmesinin iki nedeni vardır: a) Dünyanın paylaşılması bitmiştir, yeryüzünde nüfuz bölgelerine ayrılmayan, sömürülmeyen toprak kalmamıştır. b) Kapitalist ülkeler arasındaki eşitsiz ve sıçramalı gelişim sonucu, kapitalist gelişim sürecinde diğerlerine göre nispeten geri bir ülke sıçramalı gelişimle ötekilere yetişebilir. Emperyalist ülkeler arasında değişen güçler dengesi sonucu sömürgelerin yeniden paylaşımı zorunlu olur. Dünyanın paylaşımı bittiğinden bunun tek yolu yeniden paylaşım savaşlarıdır.
      Sonuç olarak tekelci kapitalizm döneminde:
      1- Üretimin sosyal niteliğinin artması, buna karşılık üretim araçlarının mülkiyetinin özel ellerde daha da yoğunlaşması sonucu temel çelişki keskinleşir,
      2- Üretici güçlerin gelişimi engellendiğinden keskinleşen temel çelişki sürekli olarak kendini hissettirir.Üretici güçleri burjuva ilişkileri içinde de olanca hız ve bereketi ile geliştiremeyen kapitalizm çürümeye ve çözülmeye başlar. Kapitalizmin kendi zıttının varlığının objektif şartları bir bütün olarak kapitalist sistemde artık mevcuttur. Lenin kapitalizmin tekelci dönemde keskinleşen çelişkilerini saydıktan sonra şöyle der: Emperyalizm sosyalist devrimin arifesidir.
      3- Tekelci kapitalizm döneminde temel çelişkinin şiddetlenmesi ve süreklilik kazanması ve temel çelişkiden kaynaklanan başlıca üç çelişkinin (tekellerle halk arasında, emperyalistlerle sömürge ülkeler arasında ve emperyalist ülkeler arasındaki çelişki) keskinlik kazanması sonucu kapitalizm çözülme, çürüme ve kendi zıttını (sosyalizmi) doğuran aşamaya girer. Kapitalizmin tekelci dönemde girdiği bu yeni evreye genel bunalım dönemi denir. Genel bunalım kesikli değil, süreklidir; bu anlamda tekelci dönem kapitalizmin sürekli ve genel bunalımlar çağıdır.
      Sürekli ve genel bunalım kavramları Mahir Çayan yoldaş tarafından "Kesintisiz Devrim-I"de incelenmiştir. Ancak günümüz şartlarında bu inceleme yeterli olmaktan uzaktır ve başlıca üç yönden tamamlanması gerekmektedir: 1- Sürekli ve genel kavramlarının açıklanması, buhran ve bunalım kavramlarının ayrılması, 2- Sürekli ve genel bunalımda bir dönemin bitişini, diğer bir dönemin başlangıcını nelerin belirlediği, 3- Sürekli ve genel bunalımın özelliklerinde meydana gelen değişimler.
      "Kesintisiz Devrim-I"de sürekli ve genel bunalım çeşitli biçimlerde açıklanır:       Üçüncü cümlede sürekli ve genel aynı anlamda, dördüncü cümlede farklı anlamlarda kullanılmaktadır. Bir, üç ve son cümlelere göre kapitalizm sürekli ve genel buhrana emperyalist dönemde girmiştir. İkinci cümlede ise Marks Kapital'de genel buhranı incelediğine göre genel (ve aynı anlamda kullanılırsa) sürekli buhranın serbest rekabetçi dönemde de var olması gerekir.
      "Kesintisiz Devrim-I"de buhran ve bunalım aynı anlamda kullanılmaktadır. Bu ise pasifistlere tahrifat için önemli bir malzeme sağlamakta; bunalım, buhran ve kriz özdeşleştirilerek Politikleşmiş Askeri Savaş Stratejisi'ni savunanlar Troçkizmle suçlanmaktadır (emperyalist sistem sürekli kriz içinde ise, bir bütün olarak dünya devriminin objektif şartları mevcuttur. Bu anlamda Troçkizm, Leninist tek ülkede de devrimin olabileceği teorisini reddeder.)
      Bunalım, buhran ve kriz şöyle tanımlanabilir: Kapitalizm tekelci dönemde sürekli ve genel bunalımlar çağına girmiştir. Bunalım ekonomik, politik, askeri nedenlerle derinleştiği zaman buhranlar ortaya çıkar. Bir bunalım dönemi birden fazla buhranı içerebilir. Kriz ise buhran iyice olgunlaştığı, tepe noktasına ulaştığı zaman ortaya çıkar. Kriz dönemi kapitalizmin yıkılmasının objektif şartlarının en olgun olduğu dönemdir. Birinci ve ikinci yeniden paylaşım savaşları ve 1929 ekonomik buhranı kapitalist sistemde derin bir kriz doğurmuştur. Buna karşılık 1958'deki ekonomik buhran genel bunalımı derinleştirmiş (buhrana yol açmış) ancak bir kriz doğurmamıştır.
      Lenin 1908'de kapitalist bunalımın sürekliliğini ve bunalımın tek tek krizlerden farkını şöyle anlatır:
      Mahir Çayan yoldaş bunalım ve buhranı aynı anlamda kullanmakla birlikte, konuya da şöyle açıklık getirmektedir. (Kesintisiz Devrim I-II-III'ü eleştiren pasifistler doğal olarak bu noktaya dikkat etmezler):       Bunalım süreklidir, buhran ve kriz ise kesiklidir. Bunalım zaman zaman derinleşerek buhran ve krizleri doğurur.
      Kapitalizmin tekelci dönemde sürekli ve genel bunalımlar çağına girmesi olgusu ülkemizde sağ-oportünizm tarafından Marksist lafızlar kullanılarak çarpıtılmış, sorunun özü anlaşılmaz hale getirilmiştir. Pasifizmin sürekli ve genel bunalım kavramını çarpıtması başlıca üç temele dayanır:
      1- Genel Bunalım Kavramını Çarpıtma
      Genel buhran, buhranın bütün kapitalist sisteme yayılması ve tek tek ülkelerle sınırlı kalmaması biçiminde tanımlanmaktadır. Bu durumda ise genel buhranın başlıca bütün kapitalist ülkeleri etkisi altına alan ve 1848 devrimlerini doğuran 1847 dünya sanayi ve ticaret kriziyle başlaması gerekir. Genel buhran kavramındaki bu çarpıtmanın yanı sıra, önce kapitalizmin emperyalist döneme girmesiyle genel bir buhrana girdiği söylenmekte (buhranın başlangıç tarihi 1905); sonra ise genel buhranın birinci yeniden paylaşım savaşıyla başladığı savunulmaktadır.
      Genel bunalım kavramını çarpıtma nedensiz değildir, ikinci bir çarpıtmanın temelidir.
      2- Genel Bunalımı Ekonominin Devresel Hareketine İndirgemek
      Genel bunalımla serbest rekabetçi dönemdeki buhranlar arasındaki başlıca farkın, bunalımın kelimenin gerçek anlamıyla genel (bütün sisteme yayılan) niteliğinden doğduğu kabul edildikten sonra genel bunalımı ekonominin devresel hareketine indirgemek fazla zor değildir.
      Tekelci kapitalist dönemdeki bunalım, ekonominin devresel hareketine özdeşleştirildikten sonra şöyle deniyor:       Marks serbest rekabetçi dönemde devresel hareketin süresinin (iki buhran arasındaki süre) sabit sermayenin yenilenmesi ile belirlendiğini söyler. Serbest rekabetçi dönemde ekonomik buhranlar üretici güçlerin yenilenmesiyle aşılır. Ve devresel buhranlar sabit sermayenin yenilenme süresine uygun olarak, yaklaşık her on yılda bir tekrarlanır.
      Tekelci dönemde ise üretici güçlerin gelişimi yavaşlatıldığından kapitalizm ekonomik buhranlardan sabit sermayeyi önemli ölçüde yenileyerek çıkamaz. Ekonomik buhran serbest rekabetçi döneme göre süreklilik kazanır (sürekli durgunluk eğilimi, refah döneminde de tam istihdamın sağlanamaması vb.). Tekelci dönemde kapitalizm üretici güçlerin gelişimini frenlediğinden genel bir bunalıma girer. Genel bunalım ekonominin devresel hareketinden nispi olarak bağımsızdır. Kapitalist sistemde ekonomik buhranlar ekonominin devresel hareketi sonucu ortaya çıkarlar. Nispi bağımsızlık devrenin canlanma ve refah dönemlerinde de genel bunalımın varlığı biçiminde anlaşılmalıdır. Kapitalizm tekelci dönemde üretici güçleri burjuva ilişkileri çerçevesi içinde bile olanca hız ve bereketiyle geliştiremediğinden, serbest rekabetçi dönemdekine benzer bir refaha ulaşamaz.
      Kapitalizmin genel bunalımı sürekli bir durumdur ve bu anlamda ekonominin devresel hareketinden nispi olarak bağımsızdır, ancak devri hareket de genel bunalımı etkiler. Devrenin durgunluk ve çöküş aşamaları genel bunalımı derinleştirerek buhranları ve krizleri doğurur.
      Pasifistlere göre ise serbest rekabetçi dönemde de tekelci dönemde de buhran sadece ekonominin devresel hareketinden kaynaklanır. Emperyalist dönemde ekonomik buhranların daha sık görülmesinin nedeni ise bilimsel ve teknolojik devrimdir. Böylece sabit sermayenin yenilenme süresi kısalmaktadır. Serbest rekabetçi dönemde üretim araçlarını 10 yılda bir yenileyen kapitalizm, tekelci dönemde aynı şeyi 6-7 yılda yapabilmektedir. Böylece pasifist devrim teorisinin temellerini atayım derken yolunu şaşıran bu küçük-burjuva sonunda tekelci dönemde üretici güçlerin daha da hızlı geliştiği neticesine varır!
      Mahir Çayan yoldaş sürekli ve genel bunalımın devresel harekete indirgenemeyeceğini, bu çok önemli olguyu "Kesintisiz Devrim-I"de şöyle belirtir:       Sürekli ve genel bunalımın devresel hareketle özdeşleştirilmesi çok önemli üçüncü çarpıtmaya temel olur.
      3- Sürekli Bunalımın Reddedilmesi
      Pasifizm genel bunalımı (çarpıtılmış biçimde) kabul eder, sürekli bunalımı ise reddeder. Pasifistler sürekli bunalımı, sürekli kriz olarak anlarlar. Onlar, Lenin'in tekelci dönemde bir bütün olarak kapitalist sistemde devrimin ojektif şartları mevcuttur sözünü hiç anlamamışlardır. Devrimin objektif şartlarının sistem ölçüsünde sürekli mevcut olması, özünde, sürekli ve genel bunalımdan kaynaklanır. Birini kabul etmeden diğerini savunmak olamaz.
      Kapitalizmin sürekli ve genel bunalımının ekonominin devrevi hareketinden nispi bağımsızlığı Politikleşmiş Askeri Savaş Stratejisi'nin temelidir. Genel bunalım emperyalist sistemin tümünde sürekli olarak mevcuttur. Ancak bunalımın tek tek ülkelere yansıma biçimi o ülkenin iç yapısıyla belirlenir. Leninist proletarya devriminin dünya ölçüsünde eşitsiz gelişimi veya devrimin tek ülkede gerçekleşebileceği teorisinin özü budur.
      Sürekli ve genel bunalımın birinci ve ikinci bunalım dönemlerinin sömürge ve yarısömürge veya üçüncü bunalım döneminin geri-bıraktırılmış ülkelerine, saptırılan iç dinamik sonucu şiddetle yansımasıyla ülkede sürekli buhran (veya henüz olgunlaşmamış da olsa sürekli milli kriz) ortaya çıkar; evrim ve devrim aşamaları iç içe girer.
      Genel bunalım kavramının çarpıtılması, böylece genel bunalımın devresel harekete indirgenmesi ve sonuçta sürekli bunalımın reddedilmesi ise, bütün sağ-oportünist teorilerin temelidir. Böylece devresel hareketin refah ve çöküş aşamalarına göre evrim ve devrim dönemlerinin ayrılması mümkün olur.
      Ülkemizdeki çeşitli oportünist fraksiyonlar sorunun temelinin burada yattığını anladıklarından kapitalizmin genel bunalımından (bunu da çarpıtarak) bahseder, sürekliliği ise reddederler. Onlara göre, "bu genel buhran ekonomik krizlerin siyasal bir yansımasından başka bir şey değildir." Görünüşte ne kadar masum ve kitaba uygun bir değerlendirme; öyle ya bütün buhranlar son tahlilde ekonomik buhrana dayanır. Aslında pasifizmin bütün ideolojik temeli bu masum değerlendirmenin altında yatmaktadır. Kapitalizmin genel bunalımı ekonominin devresel hareketine indirgenince, bunalım da sürekliliğini kaybeder ve devresel olur; durgunluk ve özellikle çöküş aşamalarında kendini şiddetle hissettirir, toparlanma ve refah dönemlerinde ise refah mevcut değildir. Bir bütün olarak emperyalist sistemin bunalımı böylece sürekli olmaktan çıkartılır ve devrevi bir nitelik alır. Bu devrevi bunalımda elbetteki sömürge, yarı-sömürge veya geri-bıraktırılmış ülkelere ancak ekonominin durgunluk ve özellikle çöküş aşamalarında şiddetle yansır. Böylece bu ülkelerdeki buhran da sürekli değil, devrevi bir nitelik kazanır. Bu durumda evrim ve devrim aşamalarının iç içe geçmesini sağlayan objektif koşullar ortadan kalkar. Evrim ve devrim aşamaları birbirinden kesin çizgilerle ayrılabildikten sonra da Halk Savaşını reddetmek, işçi sınıfını devrimin temel gücü kabul ederek şehirlerde kısa sürecek bir ayaklanma ile devrimin başarıya ulaşacağını savunmak fazla zor değildir.




KAPİTALİZMİN SÜREKLİ VE GENEL BUNALIMINDA
DEĞİŞİK DÖNEMLERİN AYRILMASI


      Pasifizmin bunalım dönemleri üzerindeki görüşü işte budur: Emperyalizmin kendisi bir bunalımdır, o halde emperyalizmin bunalım dönemlerinden bahsedilemez. Sorunun özünü kavramak yerine kelimelerle uğraşmak oportünizmin temel karakteridir.
      Kapitalizm, emperyalist aşamaya girmesiyle birlikte asalak ve hastalıklı bir niteliğe bürünmüştür. Bu yanıyla emperyalizm, ortaya çıkış nedenleriyle birlikte kapitalizmin çöküşü demektir ve bizatihi bir bunalımdır. Ancak kapitalizmin bunalımını bu kadar "kabaca" açıklamak ve bunalımı "saflaştırmak" Marksizm- Leninizmi inkardır. Somut şartların somut tahlilini yapmamak demektir. Eğer Marksizm-Leninizm bir eylem kılavuzu ise, emperyalizmi devamlı gözlemek ve somut tahlillerini yaparak içinde bulunduğu durumun ayırtedici özelliklerini ortaya çıkarmak gerekir.
      Aslında pasifistler de bunalım dönemlerinden bahsederler ve hatta başlıca üç bunalım dönemi olduğunu bile söylerler. Amaç emperyalizmi incelemek değil, "işi kitabına uydurmaktır", herkesin söylediği bir şeyi bilinçsizce tekrarlamaktır. Pasifistler emperyalizmin tekelci kapitalizm olduğundan, emperyalist dönemde kapitalizmin asalaklaşma ve çöküş dönemine girdiğinden, dünyanın bir avuç tekel tarafından sömürüldüğünden vb. bahsederler. Bunlar emperyalizmin değişmeyen ve değişmeyecek genel özellikleridir.
      Pasifistlere göre emperyalizm hakkında bu kadar çok (!) şey bilmek yeter. Emperyalizmin değişmeyen "genel" özelliklerinin yanı sıra değişen özelliklerini -emperyalist sömürünün sürdürülüş biçimi (metropollerde ve sömürgelerde), emperyalist ülkeler arasındaki ilişkiler, emperyalistlerle sosyalist ülkeler ve ulusal kurtuluş savaşları arasındaki ilişkiler- yani bunalım dönemlerini incelemek, pasifistlere göre, emperyalizmin özünün değiştiğini savunmaktır.Aslında onlar suçlarının telaşı içindedirler. Pasifistlerin sürekli ve genel bunalımı çarpıtmaları gibi, bunalım dönemlerinin incelenmesinden de kaçınmaları nedensiz değildir. Emperyalist dönem kapitalizmin sürekli ve genel bunalımlar çağıdır. Ancak emperyalist dönem içinde de emperyalizmin değişen özellikleriyle belirlenen bunalım dönemleri vardır. Emperyalizmin bunalım dönemlerinin ayırtedici özellikleri şu kriterlerle açıklanabilir:
      1- Emperyalist sömürünün sürdürülüş biçimi (metropollerde ve sömürgelerde):
      Emperyalizmin bir dünya sistemi olması ve içine düştüğü bunalımdan sistem içindeki tedbirlerle kurtulmaya çalışması sömürü biçimlerinin de, dönemlere göre ayırtedici farklılıklara uğramasına neden olmuştur (sömürünün özü değil, biçimi değişir). Bu olgu, üretimin ve sermayenin yoğunlaşma derecesine uygun düşecek biçimde gerçekleşir.
      2- Emperyalistler arası çelişkinin durumu:
      Emperyalistler arası çelişki her dönemde mevcuttur. Ancak bu çelişki askeri ve teknolojik üstünlüğe, sosyalist sistem ve ulusal kurtuluş savaşlarının gücüne ve sermayenin yoğunlaşma derecesine göre çeşitli biçimler alır.
      3- Emperyalizmle alternatif ve potansiyel güçler arasındaki durum:
      Kapitalizmin sürekli ve genel bunalımının özele şiddetle yansıması ve ortaya çıkan milli krizin doğru değerlendirilmesiyle kapitalizmden sosyalizme geçiş gerçekleşir. Bu geçiş, kapitalizmin temel çelişkisinden, bu çelişkinin aldığı çeşitli biçimlerden ve onun çeşitli yansımalarından kaynaklanır. Ancak bu sorunun sadece bir yönüdür, kapitalizmin içinden doğan sosyalizm, sonucu olduğu çelişkileri etkiler. Emperyalizmin etki alanını daraltarak temel çelişkiyi şiddetlendirir ve onun çeşitli yansımalarını değiştirir (emperyalizmin etki alanının daralması geniş anlamda düşünülmelidir. Bu sosyalist ülkeler ve devam eden ulusal kurtuluş savaşları gibi sadece mevcut tehlikeyi değil, emperyalist-kapitalist metropollerde gelişen sınıf mücadelesini ve geri-bıraktırılmış ülkelerde henüz geniş halk kitleleri içinde yayılamamış, oluşum halindeki anti-emperyalist, anti-oligarşik mücadeleyi ve kitlelerin büyük huzursuzluğu gibi potansiyel bir tehlikeyi de içerir.)
      Bu üç unsurun sentezi emperyalist sistemin bir bütün olarak işleyişini belirler. Emperyalizmin herhangi bir bunalım döneminin açıklanması, emperyalist sistemin bir bütün olarak işleyişinin açıklanması demektir.
      Emperyalist sistemin bir bütün olarak işleyişini belirleyen üç ana unsur iki temele indirgenebilir: Birincisi, sistemin iç dinamiğinin geçirdiği evrimdir. Bu evrim emperyalist sömürünün sürdürülüş biçimine, metropollerdeki sınıf çatışmasına, emperyalist ülkeler arasındaki ilişkilere ve emperyalistlerle sömürge ülkeler arasındaki ilişkilere yansır. İkincisi, emperyalist sistemin iç dinamiğinden doğan sosyalist ülkelerin ve ulusal kurtuluş savaşlarının bu iç dinamiği etkilemeleridir. Bu iki ana unsurun sentezi emperyalist sistemin bir bütün olarak işleyiş modelini ortaya koyar. (Şüphesiz her model gibi, burada da ikincil unsurlar ihmal edilir. Emperyalist sistemin bir bütün olarak işleyişinin genel özellikleri birinci plana çıkartılır, münferit sapmalar bu genel özellikleri değiştiremeyeceğinden ihmal edilir. Örneğin III. bunalım döneminde geri-bıraktırılmış bir ülkede herhangi bir nedenle açık işgalin uygulanması, sistem bir bütün olarak ele alındığında, bu dönemde emperyalist işgalin gizlenmesi (gizli işgal) olgusunun önemini azaltmaz.)
      Zaman içinde iki ana unsurun değişimi ve bu değişimin yansımaları sonucu yeni bir işleyiş modeli ortaya çıkar. Bu model eskinin yöntemleri, ilişkileri vb. ile geniş ölçüde açıklanamıyorsa, emperyalizmin bunalım dönemlerinde bir dönem bitmiş, yenisi başlamıştır.
      Sağ-oportünizm bu konuda şaşkın ördekten farksızdır. Bir bunalım döneminin bitişini, diğerinin başlangıcını neyin belirlediğini tutarlı bir biçimde açıklayamaz. Bir yandan sürekli ve genel bunalımı ekonominin devrevi hareketine indirger, diğer yandan genel bunalımın başlangıç tarihinin 1917 olduğunu söyler (halbuki bu durumda genel bunalımın 1847'de başlaması gerekir). Sağ-oportünizm bir yandan genel bunalımın üçüncü döneminde olduğumuzu söyler ve böylece her dönemin birden fazla devresel hareketi içerdiğini kabul eder (bunun zorunlu sonucu sürekli ve genel bunalımın devresel harekete indirgenemeyeceğidir); diğer yandan bunun aksini savunur. İşte oportünizmde ilke istikrarı diye birşeyin olmaması, pasifizmini gizlemek için görünüşte doğruyu savunup meselenin özünü tahrif etmesi, yılan gibi kıvrılıp her şekle girmesi esprisi budur.
      Pasifistlerin emperyalizmin değişmeyen, "genel" özelliklerinden bahsetmeleri, bunalım dönemlerini ise incelemeye yanaşmamaları nedensiz değildir. Bunalım dönemlerinin incelenmesi, emperyalist sistemin bir bütün olarak işleyişindeki değişmeleri açığa çıkarır. Bu değişim kaçınılmaz olarak proletaryanın çarpışma biçimlerine yansır, yeni örgütlenme ve mücadele yöntemlerini doğurur. Objektif şartların zorunlu kıldığı yeni mücadele ve örgütlenme yöntemlerini inkârın en kısa yolu ise yeni şartların varlığını inkâr etmektir. Emperyalizmin sadece değişmez özellikleri olduğunu, bunalım dönemlerini incelemenin gereksiz olduğunu savunmaktır.
      1- Birinci Bunalım Dönemi:
      Birinci bunalım dönemi tekellerin ve mali sermayenin ekonomiye hakim olduğu ve dünyanın emperyalist ülkeler arasında paylaşılmasının tamamlandığı 1903'de başlar.
      Kapitalizm 20. yüzyılın başlarından itibaren genel bir bunalıma girer. Genel bunalım kapitalizmin kendi iç dinamiğinden, onun kendi iç çelişkilerinden kaynaklanır. Serbest rekabetçi kapitalizmin tekelci kapitalizme dönüşerek genel bir bunalıma düşmesi; çöküş, çürüme ve yokoluş dönemine girmesi devrimin objektif şartlarının sistem ölçüsünde mevcudiyeti olarak görünür. Bu sürekli bir durumdur ve bu anlamda da kapitalizm sürekli ve genel bunalıma girmiştir.
      1903'de başlayan bu döneme, kapitalizmin sürekli ve genel bunalımının birinci dönemi veya emperyalizmin birinci bunalım dönemi veya kısaca birinci bunalım dönemi denir.
      Emperyalizmin bu ilk bunalım döneminde ekonomik olarak İngiltere dünyanın hakimi durumundadır. Eşitsiz gelişme kanunu gündemdedir ve emperyalistler çeşitli kamplara ayrılmıştır (1914'de dünyayı yeniden paylaşmak için savaşa başlayan emperyalist ülkeler iki ayrı kampta toplanmıştı. Bu kampların oluşumu 1904'de başlar). Sosyal bunalım derinleşmektedir. Avrupa ve Amerika'da işçi sınıfı hareketi başarı kazanmaktadır. Ancak kapitalizmin 19. yüzyılın son yirmi yılını kapsayan barışçı gelişme dönemi işçi sınıfı içinde revizyonizmin güçlenmesini sağlamıştır. Bunalımın derinleşerek dünya çapında krize dönüştüğü 1914'de Avrupa prolaterya hareketi oportünizm tarafından geniş ölçüde pasifize edilmiştir. Avrupa prolaterya hareketinin liderleri Marks ve Engels'in serbest rekabetçi dönem için savundukları tezlere dört elle sarılmışlardır, kapitalizmin içinde bulunduğu aşamayı kavrayamamışlardır. Oysa 1905 Rus devrimi kapitalizmin çöküş aşamasında olduğunu ve devrimler çağının başladığını gösteren önemli bir olaydır. 1917 devrimi ise sosyal devrimler çağının açıldığını belgeleyen ve yanlış emperyalizm tahlili üzerine oturtulan revizyonizmin iflasını ortaya koyan bir kanıttır.
      1917 öncesinde emperyalist sistemde devrimin objektif şartları sürekli olarak mevcuttur. Ancak devrimin objektif şartlarının mevcudiyeti mutlaka devrimin olmasını gerektirmez. 1917 Rus devriminde objektif ve subjektif faktörler birleşmiş ve böylece emperyalizme karşı sürekli bir alternatif doğmuştur. Kapitalizmin iç çelişkilerinden doğan sosyalizm bu iç çelişkileri etkiler. 1917 devrimi öncesinde kapitalizmin sürekli ve genel bunalımı sadece sistemin iç çelişkilerinden kaynaklanıyordu ve süreklilik genel bunalımın sürekliliği anlamındaydı.
      1917 sonrasında ise süreklilik, sadece kapitalizmin genel bunalımının sürekliliği olarak açıklanamaz. Kapitalizmin bunalımı artık sadece iç dinamikten kaynaklanmaz. Kapitalizmin içinden doğan sosyalizm ve ulusal kurtuluş savaşları sistemin üzerinde sürekli bir baskı oluşturur. 1917 Devrimi bu anlamda hem bunalımın sürekliliğini kanıtlayan hem de bunalımın sürekliliğine yeni bir muhteva kazandıran bir olaydır.
      Birinci bunalım dönemi 1. yeniden paylaşım savaşı içinde, özellikle 1917 Rus devrimi ile sona erer.
      2- İkinci Bunalım Dönemi:
      Emperyalizmin bunalımında bir dönemin bitişini ve yeni bir dönemin başlangıcını belirleyen tarih genellikle sembolik olmaktan öteye bir anlam taşımaz. Önemli olan tarih değil, sistemin yeni işleyiş biçimini kavramaktır. Herhangi bir tarihte yeni bunalım döneminin özellikleri birdenbire ortaya çıkmaz, eskinin özellikleri ise birdenbire kaybolmaz. Bu yönden yeni bir bunalım dönemin başlangıç tarihi, yeni dönemin özelliklerinin oluşmasında veya bir önceki dönemde mevcut ancak belirgin olmayan özelliklerin öne çıkmasında başlıca etken olan olayların tarihine göre belirlenir.
      İkinci bunalım döneminin başlıca özellikleri şunlardır:
      a) Emperyalizme karşı sürekli alternatifin doğuşu:
      1917 Sovyet Devrimi ile dünyada emperyalizme karşı ilk sürekli alternatif doğar. Sovyet devrimi sonucu dünyanın 1/6'i emperyalist sömürünün dışına çıkmış ve çoğunlukla Sovyetler Birliği'nin etkisinde kalarak yeni ulusal kurtuluş savaşları doğmuş veya var olanlar daha da güçlenmiştir. İlk sosyalist ülkenin doğuşu ve ulusal kurtuluş savaşlarının hız kazanması kapitalizmin sürekli ve genel bunalımını derinleştirmiş ve sürekliliğe yeni bir muhteva kazandırmıştır. Ancak Sovyetler Birliği ve kurtuluş savaşı veren ülkler emperyalizmi geriletmek ve etkisini sınırlandırmakla birlikte henüz sisteme karşı büyük bir tehlike olmaktan uzaktır. Kapitalizmin iç dinamiğinden doğan sosyalizmin ve ulusal kurtuluş savaşlarının bu iç dinamiği etkilemesi henüz belirgin derecede ağırlık kazanmamıştır.
      b) Ekonomik buhranın önemli ölçüde ağırlaşması:
      Tekelci kapitalizmin savaş sırasında kısa bir buhrandan sonra 1929'da dört yıl süren ağır bir buhrana düştü. Kapitalizmin tarihinde geçirdiği bu en ağır ekonomik buhran onu dünya çapında büyük bir krize götürdü. 1901-1913 arası 100 olarak alındığında kapitalist dünyanın sanayi üretim endeksleri 1913'de 121, 1929'da 176 iken 1932'de 114'e düştü.
[63*] Buhrandan sonra da kapitalizm bir süre kendini toparlayamadı. Sanayi üretimi ancak 1938'de 1929'daki seviyesinin üstüne çıkabildi.
      Ekonomik buhranın önemli ölçüde derinleşmesinin başlıca iki nedeni vardır: Birincisi, savaş ve savaş sonrası dönem kapitalizmin talep yetersizliğine geçici olarak çözüm getirir. Savaş ekonomisi ve savaş sonrasında üretim araçlarının yenilenmesi kapitalist ekonomiyi canlı tutar. Savaşın etkisi geçtikten sonra ise kapitalist ekonominin bütün iç çelişkileri özellikle üretim fazlası sorunu kendini şiddetle hissettirir. İkincisi, dünyanın 1/6'inde sosyalist iktidarın kurulmasıı sonucu tekelllerin sömürü alanının daralmasıdır.
      c) Tekelci kapitalizmin tekelci devlet kapitalizmine dönüşmesi:
      1929 buhranında kapitalist ekonominin Say kanunu gereğince kendiliğinden bir işleyişe sahip olmadığı anlaşıldı. Ekonomiye geniş ölçüde devlet müdahalesinin zorunluluğu açığa çıktı. 1. yeniden paylaşım savaşında belirtileri gözlenen tekelci kapitalizmin tekelci devlet kapitalizmine dönüşümü II. bunalım döneminde tamamlandı. Tekellerle devletin bütünleşmesi ve devletin artan oranda ekonomiye müdahalesi çeşitli biçimlerde ortaya çıktı (ABD'de 1923-33 krizinin etkilerini hafifletmek için uygulanan New Deal politikası, Almanya ve İtalya'da faşizm).
      d) Emperyalist ülkeler arasındaki güçler dengesinin değişimi:
      I. Yeniden paylaşım savaşının sonunda sömürgeler galip ülkelerin yararına yeniden paylaşıldı. ABD'nin gücü yavaş yavaş İngiltere'ninkini aşmaya başladı.
      Görüldüğü gibi II. bunalım döneminin başlıca bütün özellikleri dolaylı ve doğrudan I. yeniden paylaşım savaşı ve Sovyet Devrimiyle ilgilidir.
      İlk sosyalist ülkenin kurulması ve ulusal kurtuluş savaşlarının hız kazanması, ekonomik buhranın ağırlaşması, emperyalist ülkeler arasındaki güçler dengesinin değişimi ve tekelci kapitalizmin tekelci devlet kapitalizmine dönüşmesi sonucu emperyalist sistemin bir bütün olarak işleyiş biçimi değişir.
      Dünyanın 1/6'inin emperyalist sömürüden kurtulması ve ulusal kurtuluş savaşlarının gelişmesi sonucu emperyalizm artık dünyadaki eski rakipsiz güç değildir. Bu olgu dünyadaki güçler dengesini ve bu güçler arasındaki çatışmayı önemli ölçüde etkiler. Bunun en açık örneği II. yeniden paylaşım savaşıdır. İkinci savaş birincide olduğu gibi sadece emperyalist ülkeler arasında olmamıştır. Üç cephede birden sürmüştür. Emperyalist ülkeler arasında, emperyalistler ve Sovyetler Birliği arasında ve emperyalistlerle sömürge ülkeler arasında.
      Birinci yeniden paylaşım savaşı kapitalizmin bunalımını geçici olarak çözmüş ancak savaşın etkisi geçince bunalım ağır bir buhrana dönüşmüştür. İkinci bunalım döneminde tekelci kapitalizm devletle bütünleşerek, yeni sömürü ve egemenlik yöntemleriyle ayakta kalabilmiştir. ABD'de New Deal politikası, Almanya ve İtalya'da faşizm ve en geniş anlamda uygulanması III. bunalım döneminde gerçekleşecek olan enflasyonist politika ve militarizm tekelci kapitalizmin ayakta kalabilmek için uyguladığı yeni sömürü ve egemenlik biçimlerinin ürünüdür. Kısaca, tekelci kapitalizmin tekelci devlet kapitalizmine dönüşmesinin ürünüdür.
      II. bunalım dönemi II. yeniden paylaşım savaşının sonunda, 1945'de biter.
      Bu arada, kapitalizmin sürekli ve genel bunalımının içeriği ve bunalım dönemlerinin başlangıç ve bitiş tarihleri konusunda Sovyetler Birliği'nin görüşüne de değinmek gerekir.
      Bu görüşe göre birinci bunalım dönemi 1917-45, ikinci bunalım 1945-58, üçüncü bunalım dönemi de 1958 sonrasını kapsar. Bunalım dönemlerinin tarihlerinin farklı saptanmasının temeli genel bunalımın içeriğinin farklı değerlendirilmesinde yatar:       Kapitalizmin genel bunalımının asıl muhtevası serbest rekabetçi kapitalizmin tekelci kapitalizme dönüşmesi ve böylece kapitalizmin çürüme, asalaklaşma ve kendi zıttını doğurma aşamasına girmesi değil de kapitalizmden sosyalizme geçiş ise; genel bunalım 1917 Sovyet Devrimi ile başlar. Genel bunalımın bu tanımına göre I. bunalım döneminin 1917'de başlaması doğrudur, ancak tanımın kendisi eksiktir.
      Kapitalizmin sürekli ve genel bunalımı 1903'de başlar. 1917' de kapitalizmden sosyalizme geçişin gerçekleşmesi ile süreklilik yeni bir muhteva kazanır. Bunalımın özünün kapitalizmden sosyalizme geçış olduğunu savunmak, sadece bunalımın kazandığı yeni muhtevayı görmek, ondan öncesini, yani kapitalizmden sosyalizme geçişi hazırlayan dönemi gözden kaçırmak demektir.




ÜÇÜNCÜ BUNALIM DÖNEMİ



      Emperyalizmin III. bunalım dönemi kendi içinde iki ayrı döneme ayrılır:
      a) 1945-58 Dönemi:
      Bu dönemin başlıca özellikleri şunlardır:
      1- Dünya sosyalist sisteminin kurulması, ulusal kurtuluş savaşlarının dev boyutlara ulaşması:
      Kapitalizm tarihinin hiçbir döneminde bu kadar hızla gerilememiş, darbe üstüne darbe yememiştir. Dünya sosyalist sisteminin kuruluşu ve zafere ulaşan sömürge kurtuluş savaşları bütün dönem boyunca devam etmiştir. Savaşın içinde Doğu-Avrupa'da sosyalizmin zaferini savaştan sonra 1948'de Kuzey Kore, 1949'da Çin Devrimlerinin kesin zaferi ve 1954'de Dien Bien Fu zaferiyle Fransızların Kuzey Vietnam'ı boşaltmaları izlemiştir. 1958 Küba Devrimi'nin zafere doğru ilerlediği yıllardır. Afrika'da bazı ülkeler gerçek bağımsızlıklarını kazanmışlardır. Dünyanın diğer sömürge ülkelerinde ise ulusal kurtuluş hareketlerinin daha fazla yükselmesini önlemek amacıyla emperyalistler ülkedeki açık işgallerine son vererek geri çekilmişlerdir. Eski-sömürgecilik yerini yeni- sömürgecilik metodlarına bırakmaya başlamıştır.
      2- Emperyalist ülkelerin sürekli ve resmi olarak örgütlenmeleri:
      1944 yılında Bretton Woods'da Uluslararası Para Fonu (IMF) ve Dünya Bankası'nın kurulmasına karar verildi. Dünya Bankası savaşta yıkılmış kapitalist ülkelere ve geri-bıraktırılmış ülkelere imar ve kalkınma kredisi sağlayacak; IMF ise dolara bağlı olarak kurulacak olan yeni altın kambiyo standardının işleyişini garanti altına alacak ve sık sık meydana gelen kur değişmelerinin emperyalist bloku tehdit eder bir nitelik kazanmasını önlemeye çalışacaktır. Hiçbir ülke IMF'e danışmadan parasının değişim oranını değiştiremeyecektir.
      Uluslararası finans kurumlarının faaliyetlerinin doğru değerlendirilmesi, bu kurumların emperyalist ülkeler arasında yapılmış herhangi bir ittifaktan çok farklı olduğunun anlaşılmasıyla mümkündür. II. yeniden paylaşım savaşından önce de emperyalist ülkeler arasında çeşitli ittifaklar kurulurdu. Genellikle saldırmazlık paktı şeklinde olan bu ittifaklar temelde geniş bir ekonomik işbirliğine dayanmazdı.
      Uluslararası finans kurumları, emperyalist ülkelerden bazılarının diğerlerine karşı kurdukları bir ittifak değildir. Bu kurumlar tüm emperyalist ülkelerin biraraya gelip dünyanın ekonomik ve politik gelişimini kontrol edebilme çabasını yansıtır. Emperyalist ülkeler tarihlerinde ilk kez resmi ve sürekli olarak örgütlenmektedir.
      Uluslararası finans kurumları, emperyalist ülkelerin temelde geniş ekonomik işbirliğine dayanan politik örgütleridir. Savaşta yıkılan kapitalist ülkelere imar kredileri vererek bu ülkelerde sosyalizmin zaferini engellemeye çalışmış, geri-bıraktırılmış ülkelere kalkınma kredisi adı altında çeşitli krediler vererek bu ülkelerin sosyalist bloka katılmasını önlemeye, bu ülkelerin ekonomik ve politik gelişimini kontrol altına almaya çalışmıştır.
      Emperyalist ülkelerin resmi ve sürekli olarak örgütlenmelerinin temel nedeni sosyalist sisteme ve ulusal kurtuluş savaşlarına karşı bir bütün olarak karşı durmak zorunluluğunu duymalarıdır. (Emperyalist sistemin iç dinamiğinden doğan sisteme karşı sürekli alternatifin bu iç dinamiğin gelişimini etkilemesi, emperyalist ülkelerin birliğe zorlanması.)
      3- Emperyalist ülkeler arasındaki çelişkilerin geçmişe göre çok azalması; ABD'nin emperyalist blok içindeki mutlak hegemonyası:
      Emperyalist sistem tarihinin hiçbir döneminde, 1945-58 arasında olduğu kadar birlik ve uyum içinde bulunmamıştır. Emperyalist blokta ABD'nin mutlak hegemonyası altındaki bu bütünleşme başlıca üç temele dayanır:
      a) ABD hariç diğer bütün emperyalist ülkeler savaştan geniş ölçüde yıkılmış olarak çıkmışlardır. ABD'ye karşı hiçbir alternatif yoktur.
      b) Dünya sosyalist sisteminin varlığı ve genişleyen ulusal kurtuluş savaşlarına karşı emperyalist blokun jandarmalığını ancak ABD yapabilirdi. Başta İngiltere olmak üzere diğer bütün emperyalist ülkeler sömürgelerinin denetimini fazla zorluk çıkartmadan ABD'ye bırakmışlardır.
      c) II. yeniden paylaşım savaşından sonra emperyalist ve sosyalist bloklar arasındaki soğuk savaş, Batı-Avrupa'daki komünist partilerinin gücü ve kitlelerin büyük potansiyeli dikkate alındığında savaşta yıkılan Batı-Avrupa ve Japonya'nın kısa sürede imarı gerekir. ABD sosyalizm denizinde bir ada olarak kalmak istemiyorsa, yıkılan kapitalist ülkelerin imarını kısa sürede gerçekleştirmek zorundadır.
      Emperyalist ülkeler arasındaki bütünleşmede ABD'nin kesin hegemonyası pratikte iki şekilde yansır:
      Birincisi, uluslararası finans kurumlarındaki oy oranlarıdır. Bu kurumlarda oy oranları ekonomik güce göre saptanır, dolayısıyla yönetim tamamen emperyalist ülkelerin elindedir. 1947'de ABD toplam oyların % 35,07'sine sahiptir.
      ABD'nin emperyalist blok içindeki hegemonyasını yansıtan ve bu hegemonyayı sürdürme aracı olarak kullanılan esas unsur doların rezerv para oluşudur. 1944'de Bretton-Woods'da dolarla altın arasında sabit bir değişim oranı saptandı, yani dolar altına eşdeğer kabul edildi. Doların rezerv para oluşu sadece ABD için değil, bütün emperyalist blok için büyük önem taşımaktadır. Dolar ABD'nin dışında dörtlü bir fonksiyona sahiptir:
      Birincisi: Altın üretimi emperyalist ülkeler için büyük önem taşıyan dünya ticaretinin gelişiminin gerisinde kalmaktadır. Doların altına eşdeğer kabul edilmesi uluslararası likidite sorununa çözüm getirmiştir.
      İkincisi: Savaşta yıkılan kapitalist ülkeler ABD mallarına ve sermayesine muhtaçtır. Bu dönemde kapitalist ülkelerin tümünde, özellikle Batı-Avrupa'da belirgin bir dolar kıtlığı görülmektedir. ABD'nin sermaye ihracı diğer emperyalist ülkelerin imarında önemli rol oynamıştır.
      Üçüncüsü: Emperyalist blok içinde her yönden rakipsiz kalan ABD zorunlu olarak sistemin jandarmalığını da yüklenmiştir. Sosyalist blokun üslerle çevrilmesi ve sürekli savaş tehdidi altında tutulması, ulusal kurtuluş savaşlarının bastırılmaya çalışılması, ilerici yönetimlerin devrilmesi ve genel olarak dünya çapında karşı devrimin organizasyonu ABD tarafından gerçekleştirilmiştir. Bütün bu faaliyetlerin finansmanı ABD'nin 1971'e kadar sürekli fazla ile kapanan dış ticaret dengesiyle sağlanamazdı; tek çıkar yol sürekli ödemeler dengesi açığıdır (yani dünya piyasasına karşılığında mal ve hizmet sürmeksizin dolar sürmektir, karşılıksız para basmaktır). Bu ise ancak ellerinde dolar bulunan ülkelerin karşılığında ABD'den mal ve hizmet talep etmeleriyle mümkündür; doların rezerv para olması bunu sağlamaktadır.
      Dördüncüsü: Sürekli dış ödemeler dengesi açığının mümkün oluşu ABD'ye karşılıksız dolar basarak diğer emperyalist ülke ekonomilerine sızma, onları ele geçirme olanağı vermektedir. Bu durum, özellikle 1958'den sonra ABD sermayesinin Batı-Avrupa'yı istilası şeklinde kendini göstermiştir.
      4- Ekonomik buhranın hafiflemesi:
      1945-58 arası sürekli bir savaş dönemidir; emperyalizm darbe üstüne darbe yemiş ve sürekli gerilemiş, sürekli pazar kaybetmiştir. Ancak dünyanın 1/3'ünün sosyalist bloka dahil olması emperyalizmin ekonomik buhranına bu dönemde yansımamıştır. Bunun nedeni kapitalist üretimin savaş sonrası yıllarda sınırsız olarak genişlemesidir. Emperyalizm 1945-58 arasında bütün sisteme yayılan ciddi bir ekonomik buhranla karşılaşmamıştır.
      Savaştan sonra emperyalist ülkelerin çoğu yıkılmıştı. ABD' de ise savaş sırasında üretim araçları üretimi amortisman için gerekli seviyenin çok altına düştüğünden üretim araçları yıpranmıştır. Üretim yıkılanları ve yıprananları yenilemek için hızla gelişti, dev boyutlara ulaştı. 1950'lerde ABD'de üretimin talebi iyice aştığı anlaşıldı, buhran belirtileri gözlendi. Bu yıllarda Kore Savaşı sayesinde ABD buhranı ucuz atlattı. Savaştan sonra ise otomasyon olarak isimlendirilen bir dizi bilimsel ve teknik devrimin gerçekleşmesi ve bunun üretim araçlarında nispi bir yenilenmeye yol açması sonucu kapitalist üretim talepten nispi olarak bağımsız 1958'e kadar ciddi bir buhranla karşılaşmadan büyüdü. II. yeniden paylaşım savaşı ve sonrasında muzaffer dünya halklarının emperyalizme darbe üstüne darbe indirmesi, onu geriletmesi ve pazarlarını daraltması etkilerini bütün şiddetiyle 1958 ekonomik buhranı ve sonrasında hissettirdi.
      b) 1958 Sonrası:
      Kapitalizmin sürekli ve genel bunalımının 1958 sonrasındaki özelliklerinin temeli 1945-58 dönemine dayanır; ancak bu özelliklerin tüm boyutlarıyla gelişmesi 1958 sonrasında olmuştur.
      1- Uluslararası finans kurumlarının faaliyetlerinde meydana gelen değişim:
      Uluslararası finans kurumları emperyalist ülkelerin dünyanın ekonomik ve politik gelişimini yönlendirmek ve özellikle sömürge ülkeleri denetlemek amacıyla kurdukları geniş ekonomik işbirliğine dayanan politik örgütlerdir. Bu kurumların faaliyetinin ilk döneminde sömürge ülkelerden çok, savaşta yıkılmış kapitalist ülkelerin imarına ve sosyalizmin bu ülkelerdeki zaferini önleme çabası ağırlık kazanmıştır.
      Dünya Bankası kredileri faaliyetinin ilk beş yılında (1947-52) özellikle Avrupa'ya yönelmişti. Bu dönemde verilen 1392 milyon dolar kredinin 699 milyonu Batı-Avrupa'ya verilmiştir.
[66*] Aynı dönemde Avusturalya'ya 100 milyon verilmiş, Japonya ise 1953'den sonra kredi almaya başlamıştır. Bu dönemde geri-bıraktırılmış ülkelere verilen kredilerde bir Amerikan örgütü olan AID daha etkilidir.
      1956'da geri-bıraktırılmış ülkelerde özel sektörle birlikte sanayi yatırımları yapmak amacıyla IFC'nin, 1961'de özellikle en fakir ülkelere kredi veren IDA'nın faaliyete geçmesiyle Dünya Bankası'nın kredileri geri-bıraktırılmış ülkelere yöneldi.
      2- ABD'nin diğer emperyalist ülkelere yaptığı sermaye ihracındaki değişim:
      1958'e kadar ABD'nin özellikle Batı-Avrupa'ya yardımının temel nedeni bu ülkelerde sosyalizmin zaferini önlemek iken; 1958 sonrasında amaç Batı-Avrupa ülkelerinin ekonomilerine sızma ve onları ele geçirme olmuştur. 1958 sonrasında ABD'nin diğer emperyalist ülkelere yaptığı sermaye ihracının amacında meydana gelen bu değişimin temelleri ABD sermayesinin Batı-Avrupa' ya geniş ölçüde girmesini sağlayan Marshall yardımıyla atılmıştır.
      1958 sonrasında ABD sermayesi Batı-Avrupa'yı adeta istila etmiştir. 1950'de Batı-Avrupa'da 1.7 milyar dolar olan ABD yatırımları 1970'de 24.5 milyara çıkmıştır.
      3- Çokuluslu şirketlerin gelişimi:
      II. yeniden paylaşım savaşı süresince emperyalist ülkelerde sermaye temerküzü arttı; buna karşılık dünyanın 1/3'ünde sosyalizmin kurulmasıyla pazarlar daraldı. Savaş sonrasında emperyalist ülkelerin çoğu yıkıldığından aşırı temerküz sadece ABD için önemli bir sorundu ve diğer ülkelere sermaye ihracı yoluyla giderebiliyordu. Başlangıçta sadece ABD'yi ilgilendiren sorun yeniden onarım sürecinin tamamlanmasıyla bütün emperyalist ülkeler için geçerli oldu. Artık esas olarak I. ve II. bunalım dönemleri için geçerli olan, şirketlerin çoğunluğu ulusal sınırlar içinde tamamlanan üretim sürecinde, genellikle tek mal üretmeleri, ayrıca ülke dışına mal ve sermaye ihraç etmeleri sermaye temerküzünün ulaştığı seviyenin ortaya çıkardığı sorunlara çözüm getirmemektedir. Şirket artık kendi tarihini aşmalıdır. O, belli bir ürünü belli bir bölgede satmak için kurulmuş ve büyümüştür. Artık her iki sınırlamayı da aşmak ve kendine yeni ürünler ve yeni bölgeler şeklinde yeni pazarlar bulmak zorundadır. Tekelci kapitalizm şartlarında toplam kâr oranını düşürmemek amacıyla sermaye sürekli olarak bir malın üretimi için yatırılmaz. Tekeller üretimi maksimum kârı gerçekleştirecek biçimde ayarlarlar, bu durumda biriken sermaye zorunlu olarak değişik malların üretimi için kullanılır. Çeşitli mal üretmek, aynı zamanda bir malın üretiminde meydana gelebilecek ani talep dalgalanmalarına karşı şirketleri koruyan bir sigortadır. Çeşitli ülkelerde üretim birimleri kurulması ise, çeşitli mal üretmek gibi temelinde şirketlerin kârlarını korumak ve yükseltmek amacından kaynaklanmaktadır. Bir malın çeşitli parçaları hangi ülkede daha ucuza üretilebilecekse orada yapılır.
      Çokuluslu şirket sadece başka ülkelerde şubeleri olan şirket değildir.
      Sermayenin ulusal sınırları aşması ve çokuluslu şirketler III. bunalım dönemine özgü değildir. I. ve II. bunalım dönemlerinde de dış ülkelere mal ve sermaye ihracı yapılırdı; ayırıcı nitelik dış ülkelerde üretim birimlerinin kurulması; üretimin çokuluslaşmasıdır. Şirketlerin kazanç kaynaklarında meydana gelen değişim bunu açıkça gösterir: 1914'de uluslararası şirketlerin % 90 yatırımı mali kazanç (portfolio) ile ilgilidir. II. yeniden paylaşım savaşı sonrasında mali kazanç yatırımları yerini doğrudan yatırıma bırakmıştır. 1970'lere varıldığında doğrudan yatırım tüm yatırımların % 75'ine ulaşmıştır.
      Çokuluslu şirketler özellikle 1958'den sonra hızla gelişmiştir. Yabancı ülkelerdeki ortaklıklar bu gelişimin göstergesi olarak ele alınırsa, ABD'deki 187 çokuluslu tekelin yabancı ülkelerde imalat sanayindeki ortaklıkları toplam olarak 1901'de 47, 1929'da 467, 1950'de 988, 1958'de 1891 iken bu sayı 1967'de 3646'ya ulaşmıştır.
      Çokuluslu şirketlerin incelenmesi emperyalist sistemin günümüzdeki işleyişinin anlaşılması bakımından önemlidir; ama bu hiçbir zaman "söz konusu dev şirketleri ve bunların çıkarlarını sistematik biçimde inceleyerek günümüz emperyalizminin nasıl işlediğini en iyi biçimde anlayabiliriz" demek değildir.
      Çokuluslu şirketlerin gelişimi emperyalist ülkeler arasındaki bütünleşmeden ayrı olarak kavranamaz. Değişik ülkelerde üretim birimlerinin kurulabilmesi emperyalist ülkeler arasında, ithalat ve ihracatın serbestleştirilmesini, sabit döviz kurlarını, kârların, üretim araçlarının, personelin ve teknik bilginin ülkeden ülkeye serbest transferini gerekli kılar. Üretimin çokuluslaşması kredinin de çokuluslaşmasını, dolayısıyla çeşitli uluslararası finans kurumlarının varlığını zorunlu kılar. Böylece emperyalist ülkelerde sermaye temerküzünün ulaştığı seviyenin zorunlu sonucu olarak doğan, emperyalist ülkeler arasındaki bütünleşme sonucu gelişen çokuluslu şirketler aynı zamanda bu bütünleşmeyi güçlendirirler. Değişik ülkelerde kurulan üretim birimleri uluslararası işbölümünün artmasını ve ulusal sermayelerinin iç içe girmesini sağlar.
      Çokuluslu şirketler bankalardan bağımsız olarak ele alınamaz. Ancak banka-şirket ilişkilerinde III. bunalım döneminde bazı değişimler olmuştur. I. bunalım döneminde banka-şirket ilişkilerinde ve bütünleşmede bankalar ağır basarken, günümüzde şirketler daha ağır basmaktadır. Bu ülkemizde oportünizmin en çok tahrif ettiği konulardan biridir.
      4- Dört aşamalı devresel hareketin iki aşamaya inmesi:
      Devletin ekonomiye müdahalesi ve tekelci kapitalizmin tekelci devlet kapitalizmine dönüşmesi özellikle 1929'daki büyük buhrandan sonra hız kazanmıştır. Devletin savaş durumu ve ağır bir buhranın dışında, normal dönemlerde de ekonomiye aktif müdahalesi II. yeniden paylaşım savaşı öncesinde başlarsa da, tekelci devlet kapitalizminin ekonomi üzerindeki etkileri en iyi biçimde 1945 sonrası ve özellikle 1958 ekonomik buhranı incelenerek anlaşılabilir.
      Devletin ekonomiye müdahalesi genellikle büyük devlet siparişleri biçiminde kendini gösterir ve bu siparişler çoğunlukla savaş malzemeleri için yapılır. Bunun böyle olması zorunludur, çünkü verimli sektörlere yapılacak siparişler nasıl satılacağı bilinmeyen üretim fazlasını artırmaktan başka sonuç vermez. Sadece silah imalatı kitlelerin tüketim gücünden bağımsız olarak uzun süre gelişebilir. Devlet müdahalesi ve ekonominin askerileştirilmesi birbirinden çıkar ve birbirini etkiler.
      Bunun sonucu, ekonominin askerileştirilmesi sadece "silahlanma yarışının neticesi" veya "soğuk savaşın bir yan ürünü"
[68*] olarak açıklanamaz. Ekonominin askerileştirilmesi, sadece sistemin varlığına yönelen tehlikenin değil, sistemin kendi iç dinamiğinin de zorunlu kıldığı bir olgudur.
      Ekonominin askerileştirilmesi çoğunlukla bütçe açığı ve devlet borçları ile finanse edilir (vergiler yoluyla finansman satın alma gücünü azaltacağından talep yetersizliğini daha da artırır), ekonominin askerileştirilmesi devlet borçlarının büyümesine, bütçe açıklarına ve sürekli enflasyona yol açar.
      Emperyalizmin üçüncü bunalım döneminde ağırlık kazanan ekonominin askerileştirilmesi, tekellerin çeşitli ülkelerde çeşitli mallar üreterek kârlarını geçmişe göre oldukça garanti altına almaları, ekonomiye artan oranda devlet müdahalesi, sürekli enflasyon ve yeni-sömürgecilik metodları, emperyalist ülkelerde ekonominin devrevi hareketinde değişiklikler yapmıştır. Klâsik cycle'nin dört aşaması (durgunluk, çöküş, canlanma, refah) durgunluk ve canlanma olarak ikiye inmiştir.       Kapitalist ekonomide klâsik bir buhran tüketim malları sektöründe başlar ve giderek üretim malları sektörüne yayılır, ikinci sektördeki buhran birincidekini daha da derinleştirir ve buhran yayılır ve derinleşir. Buhranın derinleşmesi, genellikle tüketim malları sektöründe ortaya çıkan buhranın üretim malları sektörünü şiddetle etkilemesine (üretim mallarına olan talebin birden düşmesine) bağlıdır.       1957'de 44.4 milyar dolar olan ABD savunma harcamaları, 1963-64'de 56.8 milyara yükseldi. Askeri harcamalardaki bu yükseliş özellikle ekonominin buhrandan en fazla etkilenen sektörlerini (üretim malları sektörünü) etkiledi, bu sektöre ek talep yarattı. 1958'de hükümet harcamalarının maden, çeşitli makineler, elektronik endüstrisi vb. gibi üretim malları sektörünün çeşitli kollarındaki toplam üretim içinde payı (24 kalem mal içinde) % 2.9 ile % 86.7 arasında değişmektedir.       Sonuç olarak, II. yeniden paylaşım savaşından sonra ortaya çıkan ve bütün boyutlarıyla gelişen değişimlerin tümü (devlet harcamalarının büyüklüğü, çokuluslu şirketler, yeni-sömürgecilik) buhranın şiddetinin daha uzun bir süre içine yayılmasını sağlar. Çöküş dönemi daha az kötü, refah dönemi daha az iyi olur. Dört aşamalı klâsik cycle iki aşamaya iner, dolayısıyla devrenin süresi kısalır.       III. bunalım döneminde devresel hareketlerin süresinin kısalmasını ve dolayısıyla ekonomik buhranın geçmişe göre daha az şiddetli, ancak daha sürekli oluşunu üretim araçlarının hızla yenilenmesine bağlayanlar vardır. Örneğin, Mandel'e göre üretim araçlarının sürekli yenilenmesine yol açan bilimsel ve teknik devrim soğuk savaşın bir yan ürünüdür ve dolayısıyla iktisat dışı bir kaynaktır.
      Marks'ın Kapital'in III. cildinde açıkladığı gibi, sabit sermayenin yenilenme süresi devresel hareketin uzunluğunu belirler. Bilimsel ve teknik devrim serbest rekabetçi dönemde 7-10 yıl olan devreyi bugün 4-5 yıla indirmiştir.
      Mandel burada çok şeyi birbirine karıştırmıştır. Birincisi, bilimsel ve teknik devrim sadece sosyalist sistemin varlığından (silahlanma ve sosyalist sistemle yarış) kaynaklanmaz, o aynı zamanda emperyalist ülkelerde sermaye temerküzünün ve üretimin yoğunlaşmasının, buna karşılık talebin dünya ölçüsünde düşmesinin yarattığı bir zorunluluktur. Günümüzde üretime uygulanan bilimsel ve teknik buluşların bir kısmı, ilk kez savaş endüstrisinde bulunmuştur; ancak, günümüzde tekellerin bilimsel ve teknik araştırma için yaptıkları büyük masrafları ihmal ederek bilimsel ve teknik devrimi tamamen silahlanmanın yan ürünü olarak görmek de yanlıştır.
      Mandel'in görüşüne göre, sürekli bilimsel ve teknolojik devrim sonucu emperyalist ülkelerde II. yeniden paylaşım savaşı sonrasında üretim araçları her 4-5 yılda bir geniş ölçüde yenilenmiştir. Bu tamamen yanlıştır. Bilimsel ve teknolojik devrim sabit sermayenin amortismanı ve üretimi aşırı ölçüde artırmamak şartıyla tekeller tarafından üretim sürecine kısıtlı biçimde uygulanır. 1958'de ABD'de yapılan bir araştırma fabrika donanımının 1/3'ünden az bir kısmının çağdaş olduğunu göstermiştir. (1950-58'in otomasyon dönemi olduğunu belirtelim)
      Sürekli bilimsel ve teknolojik devrimin değerlendirilmesindeki en büyük hata, bilimsel ve teknik buluşların çoğunlukla üretim araçlarında uygulandığı görüşünde yatar. Tekeller yeni buluşları üretim araçlarında toplam kârın düşmemesi şartıyla uygularlar. Günümüzde sürekli bilimsel ve teknolojik devrimin sonucu olan yeni buluşlar daha çok tüketim araçlarında uygulanmaktadır.
      Sürekli bilimsel ve teknolojik devrimin sürdürülmesi ve sonuçlarından faydalanılması tekeller arasında önemli bir rekabet unsurudur. Yeni buluşlar üretim araçları üzerinde, üretimi fazla artırmayacak dolayısıyla yeni pazar sorunu yaratmayacak şekilde, yani çok kısıtlı biçimde uygulanır. Yeni buluşların tüketim araçlarında geniş ölçüde uygulanmasının nedeni ise bunun tekellerin pazar sorununu hafifletmede kullanılabilmesidir. En son buluşların geniş ölçüde uygulandığı kitle tüketim malları hem bu mala ek bir talep yaratır; hem de aynı buluşu uygulamakta geç kalan diğer tekellerin pazarlarını daraltarak piyasadaki talebi yeni mala kanalize eder.
      Sürekli bilimsel ve teknolojik devrim tekeller tarafından geniş ölçüde üretim araçlarına uygulanarak pazar sorununu daha da ağırlaştırmak için değil, tüketim araçlarına uygulanarak pazar sorununu hafifletmek amacıyla kullanılır.
      Geri-bıraktırılmış ülkelerde pasifist devrim teorisinin temeli evrim ve devrim aşamalarının birbirinden ayrılmasında yatar. Bunun için birinci adım kapitalizmin bunalımının sürekli değil kesikli olduğunu savunmaktır. Böylece sistemin kesikli bunalımı geri-bıraktırılmış ülkelere kesikli biçimde yansır ve böylece evrim ve devrim aşamalarının birbirinden kesin çizgilerle ayrılabilmesi için gerekli objektif şart (pasifist devrim teorisinin temeli) gerçekleşmiş olur. (!)
      Emperyalist sistemin bunalımının sürekli değil kesikli oluşu, meselenin özü tahrif edilerek, bunalım devresel harekete indirgenerek sağlanır. Bunun için ise devresel hareketin değişik aşamaları arasında büyük farklar olmalıdır (böylece durgunluk ve özellikle çöküş aşaması devrim dönemi, toparlanma ve refah aşaması ise evrim dönemi olacaktır). Ekonominin devresel hareketinin özelliklerinin değişmesi ve devrenin çeşitli aşamaları arasındaki farkın azalması elbetteki bu yönden pasifistlerin hiç hoşuna gitmez; değişimi inkar ederler veya daha iyisi hiç bahsetmezler. Çünkü onların bütün devrim teorisinin temeli burada yatmaktadır.
      5- Yeni-sömürgecilik:
      Emperyalizmin III. bunalım döneminde geri-bıraktırılmış ülkeleri ilgilendiren en önemli değişim yeni-sömürgecilik metodlarıdır. Yeni-sömürgecilik başlıca dört unsura dayanır:
      a- Sömürge ülkelerdeki feodal yapı kapitalizm yukardan aşağıya ve emperyalizme bağımlı olarak geliştirilerek değiştirilir,
      b- Bu süreç içinde emperyalizmin en gözde müttefiki olarak yerli tekelci burjuvazi geliştirilir,
      c- Gelişen tekelci burjuvazi bağımsız olarak değil, emperyalizmle baştan bütünleşmiş olarak geliştiğinden III. bunalım döneminde emperyalizm içsel bir olgu haline gelir, emperyalist işgalin biçimi değişir. (Gizli işgal)
      d- Sermaye ihraç ve transferlerinin terkibi değiştirilir. (Geniş bilgi için bkz. Kesintisiz Devrim II-III)
      Kısaca açıkladığımız bu stratejinin genel bir değerlendirmesi yapılacak olursa emperyalizmin sorunlarına bir ölçüde çözüm getirdiği görülür. Dışarıya bağımlı olarak geliştirilen kapitalizm sonucu iç pazar genişletilmiş, ülkenin özellikle tekniği ve hammaddesi dışarıdan gelen dayanıklı tüketim malları sanayinde ihtisaslaşma sağlanmış ve hatta bu malların emperyalist ülkelerin iç tüketimleri için gerekli kısımları bile bu ülkelere bırakılmıştır. Buna karşılık emperyalist ülkeler büyük sermaye ve ileri teknoloji gerektiren, kâr oranı yüksek malların üretiminde ihtisaslaşmışlardır. Bunlar genellikle geri-bıraktırılmış ülkelerde üretilen malların yatırım ve ara maddelerini oluşturmaktadır.
      Geri-bıraktırılmış ülkelerde genişletilen pazar ve dayanıklı tüketim mallarına dayalı sanayileşme emperyalistlerin üretiminde ihtisaslaştıkları ileri teknoloji ve büyük sermaye gerektiren yatırım ve aramallarına olan ihtiyacı artırmıştır. Böylece emperyalistler pazar sorununu bir ölçüde halledebilmişlerdir.
      Geri-bıraktırılmış ülkelerde kapitalizmin yukardan aşağıya ve dışa bağımlı olarak geliştirilmesinde çeşitli yöntemler kullanılmıştır. Bu yöntemler ülkelere göre değişmekle birlikte, aynı temelden kaynaklanmaktadır. Geri-bıraktırılmış ülkelerde kapitalizmin geliştirilmesinde ilk adım tarımın modernleştirilmesi ve bazı alt-yapı tesislerinin yapılmasıdır. Böylece ülkenin pazar ekonomisine açılması hızlanır ve ilerde yapılacak sanayi yatırımları için gerekli temel hazırlanır. Yerli hakim sınıfların başlıcaları (feodaller-tefeci bezirgan-büyük ticaret ve sanayi burjuvazisi) kapitalizmin dışa bağımlı olarak geliştirilmesinden faydalanırlar; emperyalizm ülkeye girişinde bu sınıfların tümüyle ittifak kurar.
      Geri-bıraktırılmış ülkelerde kapitalizmin yukardan aşağıya geliştirilmesi bu ülkeler için dikkatle incelenmesi gereken sonuçlara yol açar. Klâsik kapitalist gelişim modelinde tarımın modernleşmesi, sanayi kapitalizminin hızla ilerlemeye başladığı dönemde gerçekleşir. Tarımsal makineler, gübre vb. sanayi tarafından tarıma sağlanacaktır. Geri-bıraktırılmış ülkelerde ise, mevcut cılız sanayi emperyalizmin kontrolü sonucu gerçek bir sanayi kapitalizmine dönüşemez; ancak tekniği ve hammaddeleri dışardan gelen dayanıklı tüketim mallarında ihtisaslaşabilir. Tarımın modernleştirilmesi için gerekli makine, gübre vb. ülkedeki sanayi tarafından sağlanamaz; alınan çeşitli kredilerle dışardan ithal edilir. Böylece tarımda feodal ilişkiler çözülür, feodaller tarım burjuvazisi haline gelirken, diğer yandan tarımda büyük nüfus fazlası ortaya çıkar; ancak sanayi bu nüfus fazlasını emebilecek gelişme düzeyinin çok gerisinde kalır. Bu gelişim kendini en açık biçimde köylerden şehirlere akında ve şehirlerde gecekondu mahallelerinin yaygınlaşmasında gösterir. Diğer yandan dayanıklı tüketim malları sanayinin kurulması ve bazı alt yapı tesislerinin tamamlanması ülkeyi gerçek sanayi kapitalizmi yolunda ilerletmez; çünkü çeşitli sanayiler için gerekli üretim malları, patent hakları ve bazı hammaddeler dışardan sağlanır. Sonuç: Bazı alanlarda sağlanan gelişimin diğer alanlarda önlenmesi, çarpık bir gelişim modeli.
      Geri-bıraktırılmış ülkelerde kapitalist gelişmenin özel bir çarpıklığı vardır. Bu çarpıklık ülkenin iç dinamiğinin saptırılmasından, dışa göre belirlenmesinden doğar. İç dinamiğin gelişimi bazı yönlerde emperyalist ülkelerin çıkarlarına uygun olarak aşırı ölçüde geliştirilirken, diğer yönlerde gelişim engellenir. Böylece ortaya çarpık bir kapitalizm, kanserli bir büyüme çıkar.
      Kapitalizmin sürekli ve genel bunalımı saptırılan iç dinamik sonucu geri-bıraktırılmış ülkelere şiddetle yansır ve henüz olgunlaşmamış da olsa sürekli bir kriz ortaya çıkar. Ülkede henüz olgunlaşmamış da olsa sürekli bir milli krizin varlığı, evrim ve devrim aşamalarının iç içe girmesi, silahlı eylemin objektif şartlarının mevcudiyeti demektir.
     
      SONUÇ
     
      Emperyalizmin III. bunalım dönemi kendi içinde iki ayrı döneme ayrılır: 1945-58 savaş sonrası restorasyon dönemi olarak adlandırılabilir. Emperyalizm bu dönemde darbe üstüne darbe yemesi ve sürekli gerilemesine rağmen, ekonomik alanda genel bir refah yaşamıştır. Bunun nedeni ikinci yeniden paylaşım savaşının etkilerinin giderilmesinde, Kore Savaşınının ve üretim araçlarının nispi yenilenmesine yol açan otomasyonun ekonomi üzerinde yarattığı itici etkide yatar. Bu dönemde emperyalist sistemin bunalımı esas olarak iç dinamikten kaynaklanmaz; sistem dış baskı neticesi dünya ölçüsünde geniş bir politik krize düşer. Politik kriz, ülkelerin peşpeşe emperyalist bloktan kopması ve bütün şiddetiyle süren soğuk savaş biçiminde görünür.
      1958'de bütün emperyalist sisteme yayılan ekonomik buhran, savaş sonrası restorasyon döneminin tamamen sona erdiğini gösterir. Emperyalizm II. yeniden paylaşım savaşı ve sonrasında yediği darbelerin ve kaybettiği pazarların etkisini bütün şiddetiyle hisseder. Ekonomik buhran şiddetlenir, ancak dört aşamalı devresel hareketin iki aşamaya inmesi sonucu ekonomik buhranın şiddeti zamana yayılır. Bu nedenle geçmişe göre daha yumuşak ancak daha sürekli bir görünüm kazanır. Sürekli ve genel bunalımın ekonomik buhrandan etkilenmesi geçmişe göre azalır.
      III. bunalım döneminde emperyalist sistemin bir bütün olarak işleyişinde şu değişmeler olmuştur:
      1- Emperyalizmle, alternatif ve potansiyel güçler arasındaki durum:
      Dünya sosyalist sisteminin kurulması ve ulusal kurtuluş savaşlarının hız kazanması sonucu kapitalizmin sürekli ve genel bunalımında sadece genel bunalım derinleşmez; süreklilik olgusu da ikinci kez yeni bir muhteva kazanır.
      I. bunalım döneminde süreklilik, genel bunalımın sürekliliği anlamındaydı. II. bunalım döneminde süreklilik sadece genelin sürekliliği anlamında değildir; emperyalizme karşı sürekli bir alternatif de mevcuttur. III. bunalım döneminde ise, emperyalizme karşı mevcut sürekli alternatif artık sistemin iç işleyişini belirgin derecede etkilemektedir. Bu durum en açık biçimde emperyalist ülkelerin birliğe, bütünleşmeye zorlanmasında yansır. Görüldüğü gibi her yeni bunalım dönemi sadece genel bunalımı derinleştirmemekte, aynı zamanda sürekliliğe de yeni bir muhteva kazandırmaktadır.
      Emperyalizmin III. bunalım döneminde alternatif gücün (sosyalist sistem ve ulusal kurtuluş savaşları) güçlenmesinin yanı sıra, emperyalizmin tarihinde ilk kez potansiyel tehlike de belirgin biçimde güç kazanmıştır. Emperyalistlerin yeni-sömürgecilik metodlarını uygulamalarının bir nedeni pazar ihtiyacı ise, diğer bir nedeni de emperyalist işgali gizleyerek ve merkezi devlet otoritesini güçlendirerek sömürge ülke halklarının hızlanan uyanışını yavaşlatma çabasıdır.
      2- Emperyalistler arası çelişkinin durumu:
      III. bunalım döneminde emperyalist ülkeler tarihte ilk kez resmi ve sürekli olarak örgütlenirler; emperyalistler arası belli bir bütünleşme gerçekleşir. Bu bütünleşme iki nedene dayanır: Sosyalist blok ve ulusal kurtuluş savaşlarına bir bütün olarak karşı çıkma zorunluluğu ve sermaye temerküzünün ulaştığı seviye sonucu sermayenin çokuluslaşmasının bir zorunluluk haline gelmesi. Bu iki nedenden dolayı III. bunalım döneminde emperyalistler arası zıtlıkların askeri plana yansıma olanağı kalmamıştır.
      3- Emperyalist sömürünün sürdürülüş biçimi (sömürgelerde ve metropollerde):
      Emperyalist sömürünün sürdürülüş biçiminde bu dönemde başlayan başlıca üç değişim olmuştur: Sürekli enflasyon, sermayenin çokuluslaşması ve yeni-sömürgecilik. Emperyalizmle alternatif ve potansiyel güçler arasındaki ve emperyalist güçler arasındaki çelişkinin durumundan soyutlanamayacak olan emperyalist sömürünün yeni sürdürülüş biçimleri, daha üst düzeye çıkmış emperyalizmin problemlerini daha fazla tatmin etmeye dayanmaktadır.
      III. bunalım döneminde alternatif ve potansiyel gücün emperyalist sistemin iç dinamiğini belirgin derecede etkilemesi ve hatta yönlendirmesi, emperyalist ülkeler arasındaki bütünleşme ve emperyalist sömürüyü sürdürme yöntemlerindeki değişim sonucu emperyalist sistemin bir bütün olarak işleyiş biçimi değişmiştir. Bu değişim en belirgin yansımasıyla kısaca şöyle açıklanabilir: Emperyalist ülkeler arasındaki dünyayı yeniden paylaşma mücadelesi yerini emperyalist sistemden kopmaları önleme çabasına bırakmıştır. Emperyalizm artık kendi iç kanunlarından çok, o kanunlardan doğan, ancak onu etkileyen sosyalist sistem, ulusal kurtuluş savaşları ve potansiyel tehlikenin zorlayıcı etkisi altındadır. Alternatif ve potansiyel tehlike emperyalist sistemin iç işleyişini önemli ölçüde belirlemektedir.


III. BUNALIM DÖNEMİ İÇİNDE
ORTAYA ÇIKAN GELİŞMELER



      Emperyalizmin III. bunalım döneminin başlıca özellikleri kısaca özetlenirse: Emperyalist blokun ABD hegemonyası altında bütünleşmesi ve bu bütünleşmeden kaynaklanan çeşitli sonuçlar, sosyalist bloka karşı yürütülen soğuk savaş, devresel hareketin özelliklerinin değişmesi ve ekonomik buhranın eskiye göre şiddetinin azalması, buna karşılık süreklilik kazanması ve yeni-sömürgecilik metodlarıdır.
      Emperyalist sistemin bir bütün olarak işleyişini kavrayabilmek için sadece bu özellikleri bilmek yetmez. Kapitalizmin sürekli ve genel bunalımında yeni dönemlerin başlayış ve bitişi iki temel unsurda; sistemin iç dinamiği ve sistemin iç dinamiğinden doğan ancak bu iç dinamiği etkileyen, sistemin hareket alanını daraltan unsurlarda meydana gelen değişimlerin sentezi ile belirlenir. Yeni bir bunalım döneminin temel özellikleri bir önceki dönemin içinden doğar; onun temel özelliklerinin değişimlerinden veya tali planda olanların birincil olmasından kaynaklanır. Emperyalist sistemin bir bütün olarak işleyişini kavrayabilmek için her dönemin temel özelliklerinin zaman içinde nasıl bir evrim geçirdiğini ve bu evrimin muhtemel sonuçlarını da iyi anlamak gerekir.
      Emperyalizmin III. bunalım dönemi incelenirken genellikle bu dönemin temel özellikleri incelenir, bu özelliklerde meydana gelen değişimlerden bahsedilmez. Bunun nedeni III. bunalım dönemi emperyalizmin son bunalım dönemi olacaktır yanlış yargısına dayanmaktadır. Bu düşünceye göre emperyalizmin bunalım dönemlerinin çözümü (bir dönemin sona erişi ve yeni bir dönemin başlaması) ancak yeniden paylaşım savaşları sonucu gerçekleşir. I. bunalım I. savaşla, II. bunalım II. savaşla çözülmüştür. III. yeniden paylaşım savaşı çıkmayacağına göre III. bunalım çözülemez; yani III. bunalım dönemi emperyalizmin en son bunalım dönemi olacaktır.
      Bunalım ancak savaşla çözülür görüşü bilimsel bir görüş değildir, sadece görünüşte olan bir şeyi belirtmek yani görünüşe kanmaktır. Kapitalizmin sürekli ve genel bunalımında bir dönemin bitişini ve yeni bir dönemin başlangıcını sistemin iç dinamiğindeki ve bu iç dinamikten doğan alternatif ve potansiyel gücün bu iç dinamiği etkilemesi, bu iki unsurun sentezi belirler. Yeniden paylaşım savaşları kapitalizmin sürekli ve genel bunalımının krize dönüştüğü dönemlerdir. Kriz döneminin alt üst oluşları içinde emperyalist sistemin bir bütün olarak işleyişinde henüz tali planda olan unsurların öne çıkması hızlanır. Kriz bir önceki bunalım dönemi içinde oluşan unsurları öne çıkarır, eski özelliklerin çerçevesini parçalar. Emperyalizmin artık olgunlaşan bir bunalım dönemi kriz vasıtasıyla hızla yeni bir bunalıma dönüşür. Bir bunalım dönemi başka bir bunalım dönemine dönüşerek çözüme ulaşır.
      Yeniden paylaşım savaşları emperyalist sistemin bir bütün olarak işleyişi içinde eski unsurların yanında oluşan yeni özellikleri (yeni ilişki, sömürü ve tahakküm biçimlerini) hızla öne çıkarır. Ancak bu, savaş olmazsa yeni özellikler öne çıkmaz anlamına gelmez; sadece çözüm çok daha yavaş ve farkedilmesi oldukça güç biçimde olur. III. bunalım döneminin en uzun bunalım dönemi olmasının temel nedeni III. yeniden paylaşım savaşının olmamasıdır. Ancak gerek emperyalist sistemin iç dinamiğinin gelişimi ve gerekse alternatif ve potansiyel gücün sistem üzerinde yaptığı etki sonucu sistemin içinde yeni özellikler oluşmakta ve bunlar emperyalist sistemin bir bütün olarak işleyişinde yavaş da olsa bir değişime yol açmaktadır.
      III. bunalım döneminin temel özellikleri zaman içinde nasıl bir gelişim göstermiştir?
      1- ABD'nin emperyalist blok içindeki kesin hegemonyasının kaybolması
      Bretton-Woods'da doların rezerv para kabul edilmesi, emperyalist ülkeler arasındaki bütünleşmenin ve bu bütünleşmedeki ABD hegemonyasının açık bir göstergesidir. Dolar ABD dışında, emperyalist sistemi korumak ve sistem içinde ABD egemenliğini yaymak amacıyla kullanılmıştır. Doların ikili fonksiyonu pratikte sosyalist ülkelerin üslerle çevrilmesi, ulusal kurtuluş savaşlarının bastırılmaya çalışılması, ilerici yönetimleri devirme çabaları ve ABD sermayesinin diğer emperyalist ülkelere sızması, şirketleri ve önemli sektörleri ele geçirmesi şeklinde somutlaşmıştır. Doların özellikle birinci fonksiyonu ABD'den büyük ölçüde dolar çıkışını gerekli kılar. Bu durumda 1971'e kadar daima fazla ile kapanan ABD dış ticaret dengesi ve yatırım gelirleriyle ülkeden dolar çıkışı dengelenemez, tek çare sürekli dış ödemeler dengesi açığıdır, piyasaya mal ve hizmet sürmeden yani karşılıksız olarak dolar basmaktır. Böylece ABD'den mal ve hizmet karşılığı dolar alan diğer ülkeler, dolar rezerv para olduğundan bununla ABD'den mal ve hizmet talep etmemektedirler ve böylece dolaylı olarak ABD'nin çeşitli faaliyetlerinin finansmanını sağlamaktadırlar (özellikle diğer emperyalist ülkeler için geçerli). Doların rezerv para oluşudur ki, ABD'nin gittikçe büyüyen bir dış ödemeler dengesi açığı vermesini mümkün kılmıştır.
      Bretton-Woods'da ABD, 35 dolar karşılığında bir ons altın ödemeyi kabul etmişti. "1948'de tüm kapitalist dünyanın (özel ellerdeki hariç) resmi altın yedekleri toplam 32.5 milyar dolardı. Bunun 24.3 milyar dolarlık bölümü ABD'nin elindeydi."
      1960'da ABD dışındaki dolar miktarı ABD'nin rezervlerini (altın ve diğer ülkelerin paraları) aştı. Sonraki yıllarda ABD rezervlerinin azalışı ve ülke dışındaki dolar miktarının artışı devam etti. 1968'de ABD'nin rezervleri 15.7 milyar iken, ülke dışındaki dolar miktarı 41.9 milyardı. ABD'nin artık dolar karşılığında altın ödeyemeyeceği kuşkusu altına hücumu başlattı. Altın fiyatları yükseldi ve enflasyon sonucu zaten bozulmuş olan doların altın paritesi iyice düştü. Buhran 1968'de ikili altın fiyatının kabulü ve hükümetlerin serbest piyasada altın satışını durdurmalarıyla geçici olarak çözüme bağlandı.
      1967 ve sonrasında Vietnam Savaşı nedeniyle ülkeden dolar çıkışı arttı. Büyüyen dış ödemeler dengesi açığına ABD'nin 20. yüzyılda ilk kez verdiği dış ticaret açığı da eklenince özellikle Avrupa'da ellerinde büyük miktarda dolar bulunanlar onu sağlam paralarla değiştirme yoluna gittiler. Ülkeden ülkeye serseri mayın gibi dolaşan milyarlarca dolar Avrupa ekonomileri üzerinde büyük bir baskı oluşturdu. Buhran doların altına çevirilebilirliğinin feshi ve doların devalüasyonu ile gelişti. ABD'nin gerilemesi dünya sanayi üretimi ve dünya ihracatındaki payının düşüşü ile de somutlaştı. Doların çöküşü, ticaret açığı ve istatistiklerde de açıkça görülen pek çok gerileme ABD'nin iyice gerilediği, emperyalist ülkeler arasında denge kurulduğu kanısını uyandırdı. Buradan giderek III. yeniden paylaşım savaşı bekleyenler bile çıktı. Bütün boyutlarıyla ele alınıp incelendiğinde ise, sorunun hiç de bu kadar basit olmadığı görülür.
      Doların durumunun sarsılmasındaki başlıca etken sürekli dış ödemeler dengesi açığıdır. ABD dışındaki emperyalist ülkeler karşılıksız dolar basımının durdurulmasını yani ödemeler dengesi açığının kapatılmasını isteyebilirlerdi ve bunu kendi paralarını doları kurtarmak amacıyla revalüe etmeden veya dalgalanmaya bırakmadan ve 1971'de değil de ABD döviz rezervlerinin ülke dışındaki dolar miktarının altına düştüğü 1960'da isteyebilirlerdi. Halbuki 1971'de bile hiçbir ülke ABD'den dış ödemeler dengesi açığını tamamen kapatmasını istememiştir. Açığın en büyük nedeni ülke dışındaki askeri harcamalar olduğundan, ABD'den ödemeler dengesi açığını kapatmasını istemek; sosyalist bloku saran üslerin boşaltılmasını, ulusal kurtuluş savaşlarına müdahaleden vazgeçmesini, ilerici rejimlere karışılmamasını istemek demektir. Bu dolarlar sadece ABD'nin değil, diğer bütün emperyalist ülkelerin çıkarlarını korumak amacıyla harcanmıştır. Sorun doların ABD dışındaki ikili fonksiyonu arasındaki çelişkiden doğmaktadır. ABD dışındaki emperyalist ülkeler doların bütün emperyalist sistemin korunması amacıyla kullanılmasına değil, özel olarak ABD'nin diğer ülke ekonomileri içine sızma, onları ele geçirme aracı olarak kullanılmasına karşıdır.
      Doların ABD dışındaki ikili fonksiyonu arasındaki çelişkiyi M. Magdoff şöyle anlatır:
      ABD ile Batı-Avrupa ülkeleri arasındaki dolar sorunu özellikle 1968'den sonra önem kazanmış; değeri durmadan düşen (doları sarsan önemli etkenlerden biri de ABD'deki enflasyon oranının diğer emperyalist ülkelerden yüksek oluşudur), ülkeden ülkeye geçerek sağlam paralarla değiştirilen milyarlarca dolar Avrupa merkez bankalarının baş belası olmuştur. Kapitalist para sisteminde 1968'de ortaya çıkan buhranın günümüze kadar çözülememiş olmasının temelinde de aynı çelişki yatmaktadır. Yeni para sistemi nasıl olursa olsun ABD emperyalist blokun jandarması olarak kalacaktır; ama gücünü ve bunun getireceği avantajları diğer emperyalist ülkelere karşı kullanmamalıdır. İçinden çıkılmaz gibi görünen bu ikilem ABD'ye askeri önderliği sağlayan şeyin ne olduğu araştırıldığında çözülür. Bu etken ABD'nin ekonomik gücüdür.
      ABD ile diğer emperyalist ülkelerin ekonomik gücünün karşılaştırılması uzun ve detaylı bir incelemeyi gerektirir. Biz sadece sorunun temelini açıklığa kavuşturacak birkaç gösterge üzerinde duracağız. Bunlar emperyalist ülkelerin karşılıklı yatırımları, şirket büyüklükleri ve teknolojik önderliktir.
      II. yeniden paylaşım savaşından sonra emperyalist blokta meydana gelen değişimleri sadece yeni-sömürgecilik metodlarına indirgeyerek emperyalist ülkeler arasındaki bütünleşmeyi gözden kaçıranlar, emperyalist ülkeler arasındaki artan ticaret ve yatırım hacmini bir türlü anlayamazlar. Emperyalist ülkelerin geri-bıraktırılmış ülkelere yaptığı ihracat 1960'da 21.8, 1965'de 27, 1970'de 41.9 milyar dolar iken; birbirlerine yaptıkları ihracat aynı tarihlerde 60.2, 95.7, ve 172.5 milyar dolardır. Aynı şekilde 1966 sonunda emperyalist ülkelerin geri-bıraktırılmış ülkelerdeki toplam yatırımları 27.2 milyar iken, birbirlerine yaptıkları toplam yatırım 54.8 milyar dolardır. Birinci tür yatırımların 16.8 milyarı, ikinci tür yatırımların ise 37.7 milyar doları (% 69'u) ABD'ye aittir. ABD'nin tüm yabancı ülkelere yaptığı toplam yatırımların % 60.6'sı Kanada ve Batı-Avrupa'da toplanmıştır.
      Bu durum hiçbir şekilde çağdaş Troçkistlerin emperyalist sistem içinde geri-bıraktırılmış ülkelerin eski önemlerini kaybettikleri iddiasını doğrulamaz. Emperyalist blok içindeki yatırım ve ticaretin emperyalist ülkeler arasında yoğunlaşması sermaye birikiminin ve üretimin ulaştığı temerküz sonucu uluslararası işbölümünün artması ve çeşitli ülkelerde üretim birimlerinin kurularak üretimin çokuluslaşmasından kaynaklanır. Diğer emperyalist ülkelere yapılan yatırımlar ileri teknoloji ve büyük sermaye gerektirdiğinden ve üretimin çokuluslaşması çoğunlukla emperyalist ülkeler arasında olduğundan bu yoğunlaşma görülmektedir.
      Emperyalist ülkelerin karşılıklı yatırımlarının büyüklüğü, sistem içinde hangi ülkenin egemen olduğunun açık bir göstergesidir. Ortak Pazar ülkeleri, Avrupa'daki sanayi mallarının % 60'ının ABD sermayesine dayandığını, 1958-70 arasında ABD'nin Avrupa' daki yatırımlarının altı kat artarak 180 milyar liraya çıktığını (İsviçre ve Lüksemburg'daki ABD yatırımları hariç), buna karşılık ABD'deki Ortak Pazar yatırımlarının 1971'de ancak 60 milyar lira olduğunu açıklamıştır.
      ABD sermayesinin Batı-Avrupa'ya sızması, önceden de belirtildiği gibi, II. yeniden paylaşım savaşı sonrasında yardım programlarıyla sağlanmıştır. Batı-Avrupa ekonomilerine sızma ve onları ele geçirme özellikle 1958'den sonra hızlanmıştır.
      İşte oportünistlerce her şekle sokulan, içinde III. yeniden paylaşım savaşının tohumlarını taşıdığı iddia edilen ABD-AET ilişkisi bu durumdadır.Emperyalist ülkelerin ekonomik güçlerini yansıtan ikinci etken çeşitli ülkelerde üretim ve yatırım yapan büyük şirketlerdir. 1973'de dünyanın en büyük 50 çokuluslu şirketinin 24 tanesi ABD merkezlidir. (İlk on içinde 8 tanesi)
      Buraya kadar ABD'nin üstünlüğünü gösteren verileri inceledik; sorunun temelini kavrayabilmek için bizzat ekonomik üstünlüğün nereden kaynaklandığını da anlamak gerekir. Temel etken ABD'de sermaye birikiminin ulaştığı seviyedir. ABD'deki sermaye temerküzünün diğer emperyalist ülkelerden yüksek oluşu ABD merkezli şirketlerin daha büyük üretim birimleri kurabilmeleri, riskli ve masraflı araştırmalara girerek teknolojik önderliği ele geçirmelerini, kolay kredi bulabilmelerini (doların rezerv para olmasıyla birlikte düşünüldüğünde), dış ülkelerde daha kolayca yatırım ve üretim yapabilmelerini mümkün kılar. ABD merkezli şirketler daha "güvenilir" olduklarından Avrupa bankalarından bile kolayca kredi alabilmektedirler.
      Banka ve sanayi sermayelerinin bütünleşmesinde 20. yüzyılın başından beri hiçbir değişiklik olmadığını iddia eden pasifistlerimiz acaba bu durumu nasıl açıklayacaklardır? Avrupa ülkelerindeki finans-kapitalin bir parçası olan Avrupalı bankalar, Avrupa şirketlerine değil, ABD şirketlerine kredi vermektedirler. Bu durum (burada emperyalist ülkeler arasında bütünleşme temeli üzerinde düşünülmesi gereken) şirketlerin nispi bağımsızlığını kanıtlamaz mı? İşte oportünizmin ustalardan mekanik aktarmalar yaparak yüzündeki devrimci maskesini korumaya çalışması, diğer yandan da gerçekleri tahrif etmesi, meselenin temelini çarpıtması esprisi budur.
      Önemli sayıda Avrupa kapitalisti sermayelerini Avrupa'da yatırmaktansa, Avrupa'da yatırım yapan ABD şirketlerinin hizmetine vermeyi tercih etmektedir. Ve ileri teknolojiye ve büyük kaynaklara sahip ABD şirketleri karşısında AET şirketleri, diğer AET şirketleriyle değil ABD şirketleriyle birleşmektedirler.
      ABD'nin teknolojik önderliği en iyi şekilde patent, rüçhan hakkı ve lisans ödemelerinde görülebilir. ABD merkezli tekellere yapılan patent ve benzeri ödemeler 1967'de 1.531, 1970'de 2.203, 1973'de 3.200 milyon dolar iken; ABD tekellerinin diğer ülkelerdeki tekellere yaptığı benzeri ödemeler aynı yıllarda 166, 225 ve 335 milyon dolardır.
      ABD'nin teknolojik önderliği ileri sermaye temerküzünden kaynaklanan ve bu temerküzü artıran diğer bir olguya, yüksek askeri harcamalara ve dolayısıyla askeri önderliğe sıkıca bağlıdır. Üretimde uygulanan bilimsel ve teknik buluşların küçümsenemeyecek bir bölümü ilk kez silah sanayindeki araştırma ve üretim sonucu bulunmaktadır.
      ABD'nin gerileyişi artık daha somut temellere oturtulabilir: ABD geçmişte emperyalist blokun ekonomik, politik ve askeri lideriydi ve bu liderlik hegemonya biçimindeydi. Günümüzde ABD'nin askeri ve teknolojik önderliği sürmektedir, ancak ekonomik yönden diğer emperyalist ülkelere karşı olan üstünlüğü geçmişe göre azalmıştır. Bu durum pratikte ABD'nin dünya sanayi üretimi ve ihracındaki payının düşmesiyle, verimlilik artışının yavaşlamasıyla, diğer bazı emperyalist ülkelerdeki enflasyon oranının ABD'dekinden daha düşük olmasıyla, doların durumunun sarsılması ve ABD rezervlerinin hızla azalışıyla kendini gösterir. Geçmişte dünya ticaret ve sanayi üretiminde mutlak hakim olan ABD günümüzde iç pazarını korumak amacıyla zaman zaman gümrük duvarlarını yükseltme gereğini duymaktadır. Ekonomik düzeydeki bu gerileme politik düzeye de yansımıştır; artık diğer emperyalist ülkeler ABD'nin politik kararlarını kayıtsız şartsız desteklememektedir. Ancak ABD'nin gerileyişini de fazla büyütmemek gerekir. Teknolojik ve askeri önderlik ABD'ye geçmişte olduğu gibi mutlak olmasa bile nispi bir üstünlük sağlamaktadır. ABD'nin emperyalist blok içindeki liderliğini ve denetimini geçmişe göre daha dolaylı yoldan sürdürmesi pratikte, çeşitli sürtüşmelere rağmen diğer emperyalist ülkelerin son tahlilde ABD'nin dümen suyundan ayrılamaması, son sözü ABD'nin söylemesi biçiminde yansır.
      Emperyalist blok içindeki yeni güç dengesinin bütün boyutlarıyla kavranması, yeni dengeyi kanıtlayan verileri sıralamaktan öteye, sorunun tarihsel bir incelenmesini gerektirir. ABD'yi gerileten ve diğer emperyalist ülkeleri ilerleten temel faktörler nelerdir? Eşitsiz gelişim kanununun varlığından bahsetmek yetersizdir; sorun bizzat bu kanunun günümüzde nasıl işlediğinin anlaşılmasıdır.
      Emperyalist ülkeler arasındaki eşitsiz gelişim kanunu, gelişimi nispeten geri olan bir ülkenin sıçramalı bir gelişimle diğerlerine yetişebileceğini öngörür; böylece emperyalistler arasında bozulan güç dengesi yeniden paylaşım savaşlarını zorunlu kılar, I. ve II. bunalım dönemlerinde herhangi bir emperyalist ülkenin gücü, onun ulusal sınırlar içindeki gücüyle değerlendirilirdi (geniş bir sömürgeler sisteminin kurulabilmesi de, son tahlilde, ulusal sınırlar içindeki güce bağlıdır). Günümüzde de sorunu bu şekilde değerlendirenler emperyalist ülkeler arasındaki bütünleşmeyi gözden kaçırmaktadır. Dünya sosyalist blokunun varlığı ve gelişen ulusal kurtuluş savaşlarının baskısı ve üretimin ve sermayenin aşırı temerküzü sonucu gerçekleşen emperyalist blok içindeki bütünleşme ülkelerin güçlerinin ulusal sınırlara göre değerlendirilmesini geçersiz kılmaktadır. Günümüzde emperyalist bir ülkenin gerçek gücünün anlaşılması ancak bütün olarak emperyalist sistemin incelenmesiyle mümkündür. Dolayısıyla ulusal sınırlara göre düzenlenen bir takım veriler sıralanarak eşitsiz gelişme kanununun günümüzde de aynen geçmişte olduğu gibi işlediği kanıtlanamaz.
      Emperyalist bloktaki bütünleşme, uluslararası iş bölümünün artışı ve üretim sürecinin çok uluslaşması soruna bu şekilde yaklaşımı geçersiz kılar. Batı-Avrupa sanayisi içinde ABD'nin gücü, özellikle stratejik sektörlerin önemli kısmının ABD'nin kontrolünde olması Batı-Avrupa'nın güçlenmesinde ABD'nin önemli payı olduğunu açıkça ortaya koyar. (Aynı durum Japonya ve Kanada için de geçerlidir.) İtiraz olarak II. yeniden paylaşım savaşından önce de diğer emperyalist ülkelerin Almanya'ya silah satarak onu güçlendirdikleri söylenebilirse de; ancak artık söz konusu olan şey sadece ticaret ve sermaye ihracı değil, başka ülkelerde üretim birimlerinin kurulmasıdır.
      Çokuluslu şirketlerin gelişimi emperyalist blok içinde yeni bir tür rekabet ortaya çıkarmıştır. Bir malın ve malın çeşitli parçalarının sistem içinde nerede daha ucuz olacaksa orada üretilmesi, artık iç pazarı elde tutmak için dış ülkelerde üretim birimlerinin kuruluşunu zorunlu kılmaktadır. ABD merkezli çokuluslu şirketler dışarıda daha ucuza imal ettikleri bazı malları ABD'ye ihraç ederek iç pazardaki rakipleriyle etkin biçimde rekabet etmektedir.
      Böylece günümüzde emperyalist bir ülkenin gücünü ulusal sınırlar içinde kalarak anlamaya çalışmak, ABD örneğinde olduğu gibi ülkenin gerilemesinde bizzat o ülke sermayesinin ve şirketlerinin önemli rolü olduğu sonucunu vermektedir. ABD'nin gücü bütün sistem içinde değerlendirildiğinde diğer emperyalist ülkelerin gelişmesi sonucu ABD'nin gerileyişinin istatistiklerin gösterdiklerinden daha az olduğu ortaya çıkacaktır. Ancak somutta görülen durum hiç böyle değildir. ABD 1971'de 20. yüzyılda ilk kez ticaret dengesini açıkla kapatmış ve bir süre ithalatı vergilendirmek zorunda kalmıştır. ABD teknolojik önder olduğu halde üretimde verimlilik artışı yavaşlamış ve ABD hegemonyasının açık yansıması olan dolar çökmüştür. ABD'nin gerileyişi emperyalist ülkeler arasındaki çelişkilerle diğer emperyalist ülkelerin sıçramalı bir gelişimle ABD'ye yetişmesiyle açıklanamaz. ABD'yi gerileten esas faktör, dünya sosyalist sistemi ve daha da önemlisi, ulusal kurtuluş savaşlarıdır.
      Doların çöküşündeki en önemli iki faktör sürekli ödemeler dengesi açığı ve ABD'deki enflasyon oranının diğer bazı emperyalist ülkelerden daha yüksek olmasıdır. 1971'deki ticaret dengesi açığına kadar ABD'nin sürekli ödemeler dengesi açığı vermesinin tek nedeni askeri harcamalardır. Bu harcamalar Avrupa'daki ABD askerleri, sosyalist blokun üslerle çevrilmesi, ulusal kurtuluş savaşlarının bastırılması, ilerici yönetimlerin devrilmesi vb. amacıyla yapılmaktadır. Ve esas olarak son iki amaç askeri harcamaların büyük kısmını yutmaktadır. (Örneğin 1967'deki açığın en azından % 40'ı Vietnam Savaşı'nın sonucudur.)
[85*] İtiraz olarak ABD'den özellikle diğer emperyalist ülkelere yapılan yoğun sermaye ihracının da ödemeler dengesi açığında önemli bir bölümünü oluşturması gerektiği söylenebilir. Bu görüş iki yönden geçersizdir: Birincisi, ABD'nin toplam dış yatırımlar geliri sermaye ihracından daha fazladır. İkincisi, Batı-Avrupa ülkeleri ellerindeki muazzam dolar stokları karşılığında ABD'den altın yada döviz talep etseler bile, bu durum ABD için ancak kısa vadede kötü sonuçlara yol açar. Uzun dönemde ise ABD'nin sahip olduğu yabancı ülkelerdeki üretim birimleri ve hisse senetleri sonucu yalnız Batı-Avrupa değil, diğer bütün emperyalist ülkeler ABD'ye borçlu olacaklardır. Bu nedenle sermaye ihracından kaynaklanan bir ödemeler dengesi açığı uzun dönemde zayıflık değil, güç belirtisidir. [86*]
      ABD ödemeler dengesi açığı ülkenin Vietnam Savaşı'na girişiyle daha da artmıştır. Vietnam Savaşı ABD ekonomisini de olumsuz yönde etkilemiştir. 1965-70 arasında ABD imalat sanayindeki verimlilik artışı 1960-65 dönemine göre % 50 yavaşlamıştır. Temel neden Vietnam Savaşı'dır; birçok fabrikanın tam kapasitede çalışması sonucu daha az verimli fabrikalar üretime tekrar katılmış ve verimli yatırımlara yöneltilebilecek kaynaklar savaş araçları üretimi için kullanılmıştır.
[87*] 1964 yılında ABD ekonomisi boom dönemindeydi ve esas itici güç askeri masraflardan değil özel yatırımların artmasından geliyordu. 1966'da durum değişti. Askeri harcamalar 1966'nın ilk yarısında 54 milyar iken, 1966'nın üçüncü çeyreğinde 59 milyar dolara çıktı. (1964 fiyatı ile) Bu durumda askeri masraflardaki artış GSMH'daki büyümenin yarısıdır. 1966'nın ikinci yarısında savaşın ekonomi üzerinde boom etkisi başladı. [88*] Vietnam Savaşı'na giriş ekonomisindeki refah dönemini bir süre daha suni olarak devam ettirdi. Örneğin 1964 ile (ABD'nin Vietnam Savaşı'na girmesinden önceki yıl) 1969 arasında ülkede askeri masraflar % 58.6 artarken, fabrika ve donatım için yapılan harcamalar da % 58.2 artmıştır. [89*] Burada askeri harcamalardaki artışın ekonomi üzerindeki itici gücü açıkça görülmektedir. Suni olarak devam ettirilen boom ülkedeki büyük grevlerle birleşince (bilindiği gibi boom döneminde grevler çok daha etkilidir) 1960-65 döneminde üretim sanayindeki işçilerin nominal ücretleri yılda % 3.7 artarken, 1965-70 döneminde artış % 6 olmuştur. [90*]
      ABD'deki enflasyon oranının artışı da Vietnam Savaşı ile yakından ilgilidir. 1965 ile 1971 Mayıs'ı arasında dev askeri harcamaları karşılamak amacıyla piyasaya aşırı miktarda kağıt para çıkarılmıştır. Bu dönemde ABD'de dolaşımdaki kağıt para miktarı 42 milyardan 57 milyar dolara çıkmıştır.
[91*]
      ABD ekonomisinin savaş sayesinde devam eden refah dönemi uzun sürmedi. Vietnam savaşı kısa sürede ekonomi üzerinde yıkıcı etkisini gösterdi. Verimlilik artışının düşmesi, nominal ücretlerin artışı ve artan enflasyon oranı diğer emperyalist ülkelerin geçmişe göre daha etkin olan rekabeti ile birleşince ABD 20. yüzyılda ilk ticaret açığını verdi. 1965'de 4.7 milyar fazla ile kapanan ticaret dengesi, 1971'de 2 milyar dolar açık verdi.
      ABD hegemonyasının somuta yansıması doların rezerv para oluşudur. Doların yıkılışı onun genel olarak ikili fonksiyonu arasındaki çelişkinin şiddetlenmesinden kaynaklanır. ABD parası olarak dolar, ülke içinde ağır krizlere karşı bir silah olarak, enflasyonist politikayı yürütme aracı olarak kullanılır; bu durumda dolar sürekli değişken (düşen) bir değere sahip olmalıdır. Doların rezerv para oluşu ise mümkün olduğu kadar sabit bir değeri gerektirir.
[92*] Doların değerindeki düşüş, diğer emperyalist ülkelerin paralarının değer kaybetmesinden az olduğu sürece çelişki şiddetlenmemiştir. Ödemeler dengesindeki açığı artıran, ülke içinde enflasyonu körükleyen, verimliliği düşüren Vietnam Savaşı bu çelişkiyi şiddetlendiren en önemli etkendir.       O halde ABD ile diğer emperyalist ülkeler arasındaki güç dengesinin bozulmasını hızlandıran, ABD'nin mutlak üstünlüğünü nispi üstünlüğe çeviren temel etken emperyalist ülkeler arasındaki eşitsiz gelişim değil, geri-bıraktırılmış ülke halklarının (özel olarak Vietnam halkının) mücadelesidir. Aslında bu durum, günümüzdeki baş çelişkinin (emperyalist ülkeler ile, özel olarak emperyalist blokun jandarması ABD ile, geri-bıraktırılmış ülke halkları arasındaki mücadele) somuta yansımasından başka birşey değildir. İşte (geniş anlamda düşünülmesi gereken) kapitalizmden sosyalizme geçişin, sistemin iç dinamiğinden doğan sisteme karşı sürekli alternatifin bu iç dinamiği etkilemesi esprisi budur. Bundan dolayı, değil kapitalizmin sürekli ve genel buhranı, özel olarak ekonomik buhran bile, sadece kapitalizmin iç dinamiğiyle anlaşılamaz.       Günümüzde aktüellik kazanan III. yeniden paylaşım savaşının çıkıp çıkmayacağı sorusuna artık açıklık getirebiliriz. II. yeniden paylaşım savaşından sonra emperyalist ülkelerde sermaye temerküzünün yoğunlaşması, buna karşılık pazarların daralması ve dünya sosyalist sistemi ve gelişen ulusal kurtuluş savaşları karşısında emperyalist blok tarihinde ilk kez resmi ve sürekli olarak örgütlenmiştir. Başlangıçta ABD'nin kesin hegemonyası altında olan bu bütünleşme sonucu uluslararası işbölümü ve karşılıklı sermaye yatırımları artmış, üretimin çokuluslaşması geniş ölçüde gerçekleşmiştir. Bunun sonucu, emperyalist ülkelerin güçlerinin esas olarak ulusal sınırlar içinde değerlendirilmesi günümüzde artık geçersizdir; emperyalist sistemin bütününün göz önüne alınması gerekir.
      Bu temelden hareketle, günümüzde emperyalist ülkeler arasındaki ilişkilerde, çelişki-bütünleşme diyalektiğinde ağır basan unsur pasifistlerin iddia ettiği gibi çelişki değil, bütünleşmedir. Hakim unsurun çelişki olduğunu iddia etmek, emperyalist ülkeler arasındaki eşitsiz gelişim kanununun işleyiş biçiminin emperyalist sistemin bir bütün olarak işleyişi tarafından değil de, tersini savunmak olur.
      Emperyalist ülkeler arasındaki ilişkilerde, çelişki-bütünleşme diyalektiğinde bütünleşmenin ağır basması hiçbir zaman emperyalizmin saldırgan karakterinin değiştiği, emperyalizmin çelişkilerini savaşlara ihtiyaç duymadan halledebildiği anlamına gelmez; sadece artık savaşın da çelişkileri halledemeyeceği anlamına gelir, çünkü yeni bir paylaşım savaşı emperyalizmin sonu olacaktır. Günümüzde geri-bıraktırılmış ülke halklarıyla emperyalistler arasında II. yeniden paylaşım savaşını aratmayacak savaşlar sürerken, emperyalist ülkeler arasında yeni bir paylaşım savaşının çıkamayacağını söyleyenlere karşı emperyalizmin saldırgan karakterinin kaybolduğu iddia ediliyor diyerek yaygara koparmak ancak şarlatanların yapacağı iştir. Bu sözde Maocuların devrim için savaşmaya niyeti olmadığı için, emperyalizmin saldırgan yüzünü en iğrenç biçimde açığa çıkartan ve dünyanın her yerinde süren kurtuluş savaşları da tabii ki onları ilgilendirmez.
      Emperyalist ülkeler arasındaki çelişki-bütünleşme diyalektiğinde bütünleşmenin ağır basması ve bu bütünleşme içinde de ABD'nin geçmişte mutlak, günümüzde ise nispi egemenliğini kurması pasifistlerin iddia ettiği gibi diğer emperyalist ülkelerin ABD' nin sömürgesi olduğu anlamına gelmez. Emperyalist ülkeler arasındaki çelişkilerin artık hiçbir önemi kalmadığı anlamına ise hiç gelmez. Aslında bu sözde teorik yazı üzerinde bu kadar durmak bile lüzumsuzdur. Emperyalist blok içindeki bütünleşmeden, kapitalizmi iç dinamikle gelişmiş diğer emperyalist ülkelerde ABD' nin kendine bağımlı bir tekelci burjuvazi oluşturduğu savunuluyor sonucunu çıkarmak için, kişinin ya aptal ya da pasifist olması gerekir.
      Emperyalist ülkelerin belli ölçüde bütünleşmeleri ve aralarındaki çelişkilerin askeri plana yansımaması Kautsky'nin ultra- emperyalizm teorisinin doğrulandığı anlamına da gelmez. Ultra-emperyalizm, emperyalistlerin aralarında anlaşarak dünyayı barış içinde birlikte sömürmeleri demektir. Günümüzde ise, emperyalist ülkeler arasındaki çelişkiler kaybolmamış, sadece alternatif ve potansiyel gücün durumu sonucu çelişkinin askeri plana yansıma olanağı kaybolmuştur. Emperyalistler ultra-emperyalizm teorisinde iddia edildiği gibi kendiliklerinden değil, zorunlu olarak bütünleşmektedir.Özetlersek, günümüzde emperyalistler arası yeni bir paylaşım savaşının çıkamayacağı üç temele dayanır:
      1- Emperyalist sisteme karşı güçlü bir alternatifin sürekli varoluşu ve bunun emperyalist ülkeleri birlikte hareket etmeye zorlaması,
      2- Emperyalist sistemdeki bütünleşmenin uluslararası işbölümünü hızlandırması, yabancı ülkelerde üretim birimlerinin kurulması. (ABD, Batı-Avrupa'da neyi tahrip edecektir; çoğunluğu stratejik sektörlerde olan ve hisse senetlerine veya bizzat mülkiyetine sahip olduğu üretim birimlerini mi?)
      Mahir Çayan yoldaş "Kesintisiz Devrim II-III"de emperyalistler arasında yeni bir savaşın çıkmamasını iki nedene bağlar: Sosyalist sistemin ve ulusal kurtuluş savaşlarının gücü ve nükleer silahların insanlığı yok edecek seviyeye gelmesi. Bu nedene emperyalist ülkeler arasında üretim temeline dayanan bütünleşmeyi ve eşitsiz gelişim kanununun değişen niteliğini de eklemek gerekir.
      3- ABD'nin emperyalist blok içindeki mutlak üstünlüğünün nispi üstünlüğe dönüşmesi, ABD'nin zayıflaması birincil olarak emperyalistler arası eşitsiz gelişme kanununun işlemesi sonucu gerçekleşmediğinden emperyalist blok içinde ABD'ye karşı güçlü bir alternatif ortaya çıkamamıştır. (Örneğin, diğer bütün emperyalist ülkelerin toplam askeri gücü ABD'nin yanında çok zayıf kalmaktadır) Zaten III. yeniden paylaşım savaşının kaçınılmazlığı konusunda bin dereden su getirenlerin, bu savaşın kimlerin arasında çıkabileceği konusunda hiçbir fikirleri olmaması da bundandır.
      Günümüzde emperyalist ülkeler arasında yeni bir paylaşım savaşı çıkma ihtimalinin bulunmaması gelecekte de aynı durumun geçerli olacağı anlamına gelmez. Ancak bir nokta kesindir: Emperyalistler arasındaki çelişkilerin şiddetlenmesinde eşitsiz gelişme kanununun rolü ikincildir; günümüzde bu kanun klâsik biçimde işlememektedir. Bu çelişkiyi şiddetlendirecek olan temel unsur, pazarları daraltan, en güçlü emperyalist ülkeleri zayıflatan ulusal kurtuluş savaşlarıdır. Çelişkinin şiddetlenmesiyle emperyalist ülkeler arasında biçimi önceden bilinemeyecek bir savaş çıkabilir. Bize düşen, emperyalistler arasındaki çelişki derinleşecek diye beklememek, Halk Savaşlarını yaygınlaştırarak çelişkiyi derinleştirmektir.
      2- Ekonomik Buhranın Ağırlaşması
      Kapitalizmin sürekli ve genel bunalımının III. dönemi içinde ortaya çıkan önemli değişmelerden ikincisi ekonomik buhranın ağırlaşmasıdır. III. bunalım döneminde ekonomik buhranların şiddeti azalmış, buna karşılık buhran geçmişe göre süreklilik kazanmış, klâsik dört aşamalı cycle iki aşamaya inmiştir (durgunluk ve toparlanma). Böylece kapitalizmin sürekli ve genel bunalımının ekonomik buhrandan etkilenmesi geçmişe göre nispi olarak azalmıştır.
      Günümüzde ise, ekonomik devrevi hareketinde durgunluk döneminin sarsıcı etkisi artmıştır; bunun nedeni emperyalizmin şiddetli buhranlara karşı kullandığı alternatiflerden birisi olan enflasyonist politikanın geri tepmesi, ya enflasyon yada buhran ikileminin kaybolmasıdır. Enflasyon ve buhran artık birlikte görülmektedir.
      Fiyat artışları ve ekonomik buhran ilk kez 1958'de birlikte görülmüştür.
      1958'de ekonomik buhranla beraber görülen fiyat artışları enflasyonist politikanın artık eskisi kadar geçerli olmadığını gösteriyordu; buna rağmen tekelci kapitalizm enflasyonist tedbirlerle buhrandan çıkabildi. Günümüzde ise fiyat artışları, 1958'in aksine büyük boyutlara ulaşmıştır. Buhrandan kurtulmak için enflasyon silahının geniş ölçüde kullanılması fiyatları daha da artırıp buhranı derinleştirecektir.
      Keynesci enflasyonist politika ağır ekonomik buhranlara karşı bir süre başarıyla kullanılmıştır. Yüksek devlet harcamalarına (bunların önemli bölümü silahlanma için kullanılmaktadır) dayanan bu uygulama buhranın gelişimini belli bir aşamada durdurma çabasına dayanmaktadır. Kapitalist ekonomide buhranlar, genellikle tüketim malları sektöründe başlar ve üretim malları sektörüne sıçrayarak gelişir. Buhranın şiddetini ikinci sektöre yansıma derecesi tayin eder. Özellikle bu dönemde çok artırılan devlet harcamaları ve para emisyonu üretim mallarına talep yaratarak buhranın bu sektörü etkileme derecesini azaltır, buhran dondurulur.
      Kapitalist ekonomi ağır krizlerden kurtulabilmek için gittikçe daha fazla desteğe, suni uyarılara ihtiyaç duyar. Ancak enflasyonist nitelikte bir satın alma gücünün yaratılarak buhranın dondurulması ancak enflasyon oranı düşük olduğu zaman mümkündür. Herhangi bir dış etken olmadığı takdirde, özel ve kamu borçlarının büyümesiyle artan enflasyon, yıllarca süren borç birikimi sonucu ekonomiyi tehdit eder duruma gelmiştir. Artık devlet harcamalarını daha fazla artırmak veya geniş ölçüde para emisyonuna başvurmak geçerli çözümler olmaktan çıkmıştır. Bu olgu kendini en açık biçimde ABD'de faiz oranının yükselmesi biçiminde göstermiştir. Durgunluk döneminde düşmesi gereken faiz oranı, enflasyon oranının yükselmesi ve Federal Rezerv Bürosu'nun para arzını kısıtlaması sonucu artmaktadır.
      Günümüzde emperyalist ülkelerde kendini gösteren ekonomik durgunluğun silahlanma harcamalarının oldukça yüksek bir seviyede olduğu sırada ortaya çıkması, ekonominin askerileştirilmesinin de kapitalizmi kurtaramayacağını açıkça ortaya koymuştur; aslında bu durum enflasyonist uygulamanın iflasının yansımasından ibarettir.
      Emperyalist ülkelerde 1974 başlarında ortaya çıkan ekonomik durgunluğun yeni özelliklerini kasıtlı olarak yanlış değerlendiren, buhranı aşırı ölçüde büyüten buhran spekülatörleri türemiştir ülkemizde. İddiaya göre, emperyalizmin tarihinde böyle buhran görülmemiştir. Sorun, sürekli ve genel bunalım yönünden ele alınsaydı doğru olabilirdi; ancak ekonomik buhranın oluşturduğu ve oluşturacağı şartların milli bunalımın şartlarını oluşturacağı iddia edildiğinden, sorun, temelde ekonomik bunalım yönünden ele alınmaktadır.
      Amaç gerçeklerin bilimsel analizi değil de çığırtkanlık olunca, ekonomik bunalımın analizinden doğal olarak bazı yeni metodlar bulunur. Önce üretimde, hisse senetlerinin değerlerinde düşüş, işsizlik ve enflasyon oranının artışı gibi rakamlar, araya yükselip yükselip de birden düşen cinsinden birkaç da grafik yerleştirilir ve ekonomik konularda fazla bilgisi olmayan bir okuyucu da bu dehşet verici kanıtlar karşısında ekonomik buhranın ne kadar ağırlaştığını hemencecik anlar (!)
      1974 başlarında emperyalist sistemde kendini hissettiren ekonomik buhran metropoller açısından bilimsel olarak incelendiğinde gerçeğin hiç de böyle olmadığı görülür. Buhran tüketim malları sektöründe başlamış ve özellikle dayanıklı tüketim malları satışı düşmüştür. ABD'de ev yapımı Ekim 1972'den beri % 50, oto üretimi ise 1974'ün ilk dokuz ayında geçen yılın aynı dönemine göre % 25 düşmüştür.
[97*] Tüketim malları sektöründe başlayan buhran işsizliği artırır ve bu sektörün donatım mallarına olan talebi düşer. Ancak birinci sektörde buhran başladığı halde ikinci sektörde üretim bir süre daha eski seviyesinin altına düşmez; bunun nedeni geçmişte verilen siparişlerdir, üretim malları üretiminin uzun bir süre almasıdır. "Sipariş verildiği anda, siparişin gerçekleştiği an arasındaki gecikme, buhranın hazırlanmasında önemli bir rol oynar." [98*]
      Donatım mallarına olan talep yavaş değil aniden düşer, fabrikalar kapanır ve işsizlik artar. İkinci sektördeki buhran birinci sektördekini daha da ağırlaştırır ve buhran derinleşerek devam eder. Buhranın şiddeti ikinci sektöre yansıma derecesine bağlıdır.
      1974'de ABD'de toplam mal ve hizmet arzı azaldığı halde, sermaye malları için yapılan harcamalar artış göstermiştir. (Sabit fiyatlarla) Harcamalar sadece geçmiş siparişlere ait değildir, yeni istekler de halen artmaktadır.
[99*] 1975 içinde, üretim araçlarında modernleşme eğiliminin güçlü kalması veya pek az düşme göstermesi beklenmektedir. Tüketim malları sektöründe başlayan buhranın üretim malları sektörüne ne ölçüde yansıyacağı henüz belli değildir; buhran iki aşamalı cycle teorisine uygun olarak oldukça yavaş gelişmektedir. Sadece artan enflasyon oranı sonucu durgunluk etkileri geçmişe göre daha fazla şiddetlenmiştir.
      3- Dünya Pazarlarının Önemli Ölçüde Genişlemesi
      Emperyalizmin III. bunalım dönemi içinde meydana gelen önemli değişimlerden üçüncüsü emperyalist-sosyalist blok ilişkilerinin gelişmesidir.
      II. yeniden paylaşım savaşından sonra dünya pazarlarının 1/3'ünün emperyalizmin kontrolü dışına çıkması, özellikle savaşta yıkılan emperyalist ülkelerin imarının tamamlanması ve 1958 buhranından sonra, kendini şiddetle hissettirmiştir. İçeride ekonomisini askerileştirilmesi, üretim sürecinin çokuluslaşması ve geri-bıraktırılmış ülkelerin emperyalizmin güdümü altında pazar ekonomisine açılması, talep yetersizliğine çare olmuyor ve sonunda kaçınılmaz olarak tekeller arasında pazar elde etme savaşı sertleşiyordu. Emperyalizme yeni ve geniş pazarlar gerekti. Bu pazarlar dünyanın 1/3'ünü kaplayan ve sürdürülen soğuk savaş sonucu çeşitli ticaret kısıtlamalarıyla geniş ölçüde emperyalist dünya pazarlarının dışına çıkan sosyalist ülkelerden başkası olamazdı.
      Böylece 1969'dan itibaren "bloklar arası barış", "yumuşama" gibi deyimler emperyalistler tarafından sık sık kullanılır oldu. Emperyalizm için barış sorunu aslında pazar sorunudur. Emperyalizmin yeni pazarlar kazanmasına ve mevcut pazarları genişletmesine yarayacağı için barış istemektedir. Dünya ticaret hacminin genişlemesi ve karşılıklı anlaşmalarla emperyalistlerin sosyalist blokun iç pazarına girmeleri büyük önem taşımaktadır; bunun için gerekirse bazı tavizler de verebilir. (Sovyetler Birliği'nin ABD dış ticaretinde en ayrıcalıklı ülke durumuna getirilmesi, Taiwan'ın bir kenara itilmesi gibi) Böylece emperyalistler önlerinde açılan bu geniş pazar sayesinde nispi olarak ferahlayacaklardır. Bloklar arası yumuşama kapitalizmle sosyalizm arasındaki mücadelenin durduğu anlamına gelmez; sadece mücadelede bazı biçim değişiklikleri olmuş, sosyalist bloka karşı uygulanan ticaret kısıtlamalarının çoğu kaldırılmış, dünya ticaret hacminin büyümesi sağlanmıştır.
      Sosyalist ve emperyalist blok arasında gelişen ticaretin yapısı çok önemlidir. Sosyalist ülkelerin ileri teknolojiye, emperyalist ülkelerin ise üretim sürecini rahatlatacak hammaddelere ve artı-değeri gerçekleştirmeye ihtiyacı vardır. Sosyalist ülkeler, emperyalistlere çeşitli hammaddeler satmakta, karşılığında yiyecek maddeleri, makineler ve işlenmiş ürünler almaktadır. Bu tür ticaretin doğal sonucu, bloklar arasındaki ticaret dengesinin geniş ölçüde emperyalist blok lehine kapanmasıdır. Örneğin, 1973'de ABD'nin Sovyetler Birliği ve Çin ile yaptığı ticaret ABD lehine 2 milyar dolar fazla ile kapanmıştır.
      1969'de Comecon-AET ticaretinin yapısı incelenecek olursa: Makineler, kimyasal maddeler ve ulaştırma malzemeleri Comecon'un ithalatının % 82'sini; yiyecek, hammadeler ve yakıtlar ise ihracatın % 60'ını meydana getirmektedir. Aynı durum Sovyetler Birliği-ABD ticareti için de geçerlidir, tek fark ABD'nin büyük miktarda tarım ürünleri ihracıdır. 1973'de ABD'nin Sovyetler Birliği'ne ihracatı 1.171 milyon dolar (809 milyon yiyecek ve içecek, 195 milyon makine, 16 milyon kimyasal maddeler, 151 milyon diğerleri), ithalatı ise 208 milyon dolardır. (112 milyon hammaddeler, 76 milyon petrol ve ürünleri, 20 milyon kürk ve elmas)
      Genişleyen ticaret hacmi sosyalist ülkelerin çeşitli tekellerle yaptıkları üretim birimleri kurma anlaşmaları düşünüldüğünde önemsiz kalmaktadır. Bir ABD şirketiyle gübre fabrikası kurulması için yapılan tarihin kaydettiği en büyük anlaşma (8-20 milyar dolar) sadece bir örnektir.
      Çin Halk Cumhuriyeti ile emperyalist blok arasındaki ticaret de benzer bir durum gösterir.
      1950-1971 arasında Çin-ABD ticareti azdır. 1971 Mayıs'ında ABD, Çin için konan ticaret kısıtlamalarının bir kısmını kaldırdı. Şubat 1972'de Nixon'un Pekin ziyaretinden sonra Çin-ABD ticareti genişlemeye başladı. 1971'de toplam 5 milyon dolar olan ticaret hacmi, 1972'de 92.3 milyon dolara yükseldi. (60 milyon dolar ABD'nin ihracatı) Ayrıca Çin, ABD'den 190 milyon dolarlık çeşitli uçaklar almış ve ABD tekellleriyle üretim birimleri kurulması için anlaşmalar imzalamıştır.
      ABD-Çin ticaretinde tarım ürünleri önemli yer tutmaktadır. 1972'de 60 milyonluk ABD ihracatının 33 milyonu buğday, 23 milyonu mısır, 2 milyonunu da bitkisel yağ satışlarıdır. Şubat 1973' de Çin'in 78 milyon dolar değerinde pamuk aldığı açıklandı; bu 1973' de ABD'nin bütün dünyada satmayı planladığının % 10'udur. İki hafta sonra Çin 17 milyonluk bir alım daha yaptı.
      ABD ekonomisi yıllardır tarımsal ürün fazlasının sıkıntısını çekmektedir. ABD tarım ürünleri, AET ülkelerinin kendi tarım ürünlerini korumak için koydukları gümrük duvarları sonucu bu ülkelere girememektedir. Zaman zaman bu gümrük duvarlarının kaldırılması için işi açık tehdide kadar vardırmaktadır. ABD Sovyetler Birliğinin büyük tahıl ithalatı ile birlikte düşünüldüğünde Çin'in tarım ürünleri almasının ABD ekonomisinde nasıl bir ferahlama yaratacağı açıktır. (Örneğin, 1972'de Sovyetler Birliği ABD tarım üretiminin 1/4'ünü satın almıştır)
      ABD-Sovyetler Birliği ticaret anlaşmalarının feshedilmesi ticaretin gelişimini engellemeyecektir. Sovyetler Birliği artan ticaret hacminden yanadır; ABD için ise sorun büyük önem taşımaktadır ve ABD gerekirse daha fazla taviz verecektir.
      4- Yeni-Somürgecilikte Değişim
      Kapitalizmin sürekli ve genel bunalımının III. döneminde ortaya çıkan değişmelerden bizi en çok ilgilendiren geri-bıraktırılmış ülkelerle ilgili olanıdır.
      Geri-bıraktırılmış ülkelerde uygulanan yeni-sömürgecilik metodları kısa sürede başlıca iki sorunla karşılaşmıştır: Birincisi, halk kitlelerinin durumuyla ilgilidir. III. bunalım döneminde yeni-sömürgecilik metodlarıyla emperyalizm kitlelerin günlük somut hayatından geniş ölçüde çekilmiş, varlığını gizleyebilmiştir. Ancak III. bunalım döneminde geri-bıraktırılmış ülkelerde uygulanan yöntemler emperyalizmin eski sorunlarını bir dereceye kadar çözmüş, yerine eskilerinden hiç de daha az tehlikeli olmayan yeni sorunlar getirmiştir. Ülkede emperyalizme bağımlı olarak yukardan aşağıya geliştirilen kapitalizm, üretici güçlerin gelişimini iç dinamiğin doğrultusundan saptırarak dışa bağımlı kılmıştır. Saptırılan iç dinamiğin sonucu kapitalizmin sürekli ve genel bunalımı ülkeye şiddetle yansımakta ve henüz olgunlaşmamış olsa bile ülke altından en üstüne kadar sürekli kriz içinde yaşamaktadır. Geri-bıraktırılmış ülkelerdeki sürekli kriz ve bundan kaynaklanan kitlelerin yüksek potansiyeli emperyalizm için büyük tehlikedir.
      İkinci sorun, ülkedeki iç pazarın daha fazla genişletilmesi ve buna bağlı olarak emperyalizmle yerli hakim sınıflar arasındaki ittifakta meydana gelen değişimlerdir. Emperyalizm başlangıçta ülkedeki hakim sınıfların tümüyle ittifak kurar. Başlangıçta tekelci burjuvazi henüz güçsüz olduğundan feodaller ve ticaret burjuvazisinin çeşitli kesimleri ittifak içinde emperyalizmin temel dayanağı olurlar. Zaman içinde tekelci burjuvazi emperyalizmin en gözde müttefiki olarak gelişir; emperyalizmle baştan bütünleşmiş olan işbirlikçi-tekelci burjuvazi içinde, sanayi burjuvazisi ağır basar.
      Bu ağır basış iki temelden kaynaklanmaktadır: Birincisi, ülkede dışa bağımlı olarak kapitalizmin geliştirilmesi ve dayanıklı tüketim malları üreten bir sanayinin kurulması (donatım malları, temel bazı maddeler ve patent hakları dışardan gelir).
      İkincisi, geliştirilen kapitalizm ve genişletilen iç pazar bir süre sonra öyle bir seviyeye gelmiştir ki, iç pazarın hakim sınıflar arasındaki uyum veya pek az sürtüşme devam ettirilerek daha fazla genişletilmesi artık olanaksızdır. Ülkedeki feodal ilişkiler geniş ölçüde tasfiye edilmiş, merkezi devletin otoritesi yayılmış ve tekelci burujuvazi sanayi malları dağıtım örgütünü kurmuştur; artık feodaller ve özellikle ticaret burjuvazisinin bir kısmı iç pazarın genişlemesini engellemekte ve yerli tekelci burjuvazinin zararına artı-değerin bir kısmına el koymaktadır. Hakim sınıflar içindeki hiyerarşinin yeniden düzenlenmesi gereklidir; bazı sınıfların etkinliğinin azalması bazılarının ise tamamen silinmesi gerekmektedir. Bu düzenlemeden en çok toprak ağaları ve aracı-tefeci zarar görür; ancak ülkenin durumuna göre işin ucu tarım ve büyük ticaret burjuvazisine kadar uzanabilir. Emperyalizmle bütünleşmiş olarak güçlenen tekelci burjuvazi içindeki hakim unsuru oluşturan sanayi burjuvazisi diğer sınıflar üstünde etkinlik kurmaya, sömürüyü kendi lehine disipline etmeye, iç pazarın daha fazla gelişimini önleyen engelleri ortadan kaldırmaya çalışır.
      Sanayi burjuvazisi emperyalizmle bütünleşmiş olarak geliştiğinden, ülkedeki kapitalizm gerçek bir sanayi kapitalizmi olmadığından, sömürüyü kısa sürede diğer sınıflar aleyhine disipline edecek güce tek başına sahip değildir. Bu durumda iki alternatif vardır: Birincisi, uzun dönemde diğer sömürücü sınıflarla anlaşarak, onların çıkarlarını da geniş ölçüde gözeterek gerekli düzenlemeleri yapmak; bu durumda iç pazarın genişlemesi oldukça yavaş olacaktır. İkincisi ise, tekelci sanayi burjuvazisinin kendisine (dolayısıyla emperyalizme) kısa süreli de olsa yeni destekler bulmasıdır, bunlar orta ve küçük-burjuvazi olabilir.
      Kapitalizmin sürekli ve genel bunalımının III. döneminde geri-bıraktırılmış ülkelerde özünde reformist bir strateji uygulanmıştır. Ülkede kapitalizmin dışa bağımlı olarak geliştirilmesi ve gerçekleştirilen bazı reformlar yerli hakim sınıfların bütünüyle birlikte yürütülmüştür. Günümüzde ise ülkede geliştirilen kapitalizmin ve genişletilen iç pazarın ulaştığı seviye, kısa dönemde iç pazarın hızla geliştirilmesinin sınıflar arasında uyum veya pek az sürtüşme ile gerçekleştirilmesini olanaksız kılmaktadır. Ülkede, aynı zamanda saptırılan iç dinamik sonucu en altından en üstüne kadar bütün alanlarda henüz olgunlaşmamış da olsa bir sürekli milli kriz içindedir. Artık ülkedeki kapitalizmin sosyal zıtlıkları daha az artırıcı, daha dengeli biçimde geliştirilmesi söz konusudur. Emperyalistler bu ikili amaca ulaşmak için tarım ve tarım dışı küçük üreticiliği destekleyeceklerdir. Bütün tarihi gelişim sürecinde küçük üreticiliği tasfiye etmeye çalışmış olan tekelci kapitalizm can çekişmesini biraz daha uzatmak için geri-bıraktırılmış ülkelerde küçük üreticiliği destekleyecektir.
      Bu stratejinin temelinde, tarımda ve tarım dışında (geri-bıraktırılmış ülkelerde nüfusun çoğunluğu genellikle tarımda toplandığından) özellikle tarımda, küçük üreticiliğin desteklenmesi, onların kooperatifler ve diğer vasıtalarla örgütlenerek tekelci sermayeye bağlanması ve böylece küçük üreticiliğin ömrünün uzatılması, yani proleterleşme sürecinin yavaşlatılması yatar. Böylece ülkede kapitalizmin daha dengeli, sosyal zıtlıkları daha az artırıcı biçimde geliştirilmesi mümkün olacaktır. İşbirlikçi-tekelci burjuvazi ve özel olarak tekelci sanayi burjuvazisi toprak ve tarım reformu, vergi reformu, üretim ve tüketimin daha örgütlü şekle getirilmesini (kooperatifleşme) savunacaktır. Bu reformlar emperyalizmin koyduğu sınırlar içinde yapıldığında ona zarar değil fayda getirir.
      Böylece tekelci sanayi burjuvazisi yüzüne ilerici ve reformcu maskesini takarak ve küçük üreticiliğin desteklenmesi ve örgütlenmesini sağlayacak reformları savunarak orta ve küçük-burjuvaziyi yanına çekecek ve böylece yeni uygulamaya karşı direnen hakim sınıfların diğer kesimlerine karşı etkin biçimde mücadele edebilecektir. Emperyalizm-yerli hakim sınıflar ortaklığı böylece emperyalizm-yerli tekelci sanayi burjuvazisi ve orta ve de küçük burjuvazinin desteğine dönüşecek; geri-bıraktırılmış ülkelerde reformizmin sosyal tabanı değişecektir.
      Bu uygulama esas olarak ülkede dışa bağımlı olarak geliştirilen kapitalizmin belli bir seviyeye geldiği (Türkiye de buna dahildir) ülkeler için geçerlidir. Emperyalizmin ülkeye geniş ölçüde girişi ve kapitalizmin geliştirilmesinin nisbeten geri olduğu ülkelerde küçük üreticiliğin desteklenmesi, kapitalizmin sosyal zıtlıklara daha az yol açıcı ve daha dengeli geliştirilmesi amacına yönelmiştir.
      Geri-bıraktırılmış ülkelerde emperyalizmin yeni stratejisi en iyi biçimde Dünya Bankası programı ve verilen krediler incelenerek anlaşılabilir. Emperyalist ülkelerin tarihinde ilk kez resmi ve sürekli olarak örgütlenişini temsil eden Dünya Bankası, faaliyetinin ilk 5 yılında (1947-52) esas olarak yıkılan emperyalist ülkelerin onarımı amacıyla kredi vermiştir.
      1959'da IFC ve 1961'de IDA'nın kurulması ve 1968'den sonra emperyalist ülkelere verilen kredilerin çok azalmasıyla Dünya Bankası faaliyetini tamamen geri-bıraktırılmış ülkelere yöneltmiştir.
      Bu dönemde ABD'nin ekonomik gücünün zayıflamasıyla AID kredileri de çok azalmış ve Dünya Bankası'ndaki oy oranları ülkelerin ekonomik gücüne göre ayarlandığından ABD bu örgütteki eski etkinliğini kaybetmiştir. ABD oylarının toplam içinde yüzdesi 1947'de 35,07 iken, 1972'de 23,24'dür. 1972'de Dokuzlu AET'nin oy oranı ise 27,80'dir. Böylece Dünya Bankası ABD'nin oy oranının azalmasıyla gerçek anlamda bütün emperyalistlerin çıkarlarını temsil eden bir örgüt olmuştur.
      Dünya Bankası'nın kredilerinin birinci amacı geri-bıraktırılmış ülkelerdeki bazı alt yapı tesislerini tamamlamak ve böylece iç pazarın genişletilmesi ve sanayi yatırımları için ilk adımları atmaktır.
      Dünya Bankası kredilerinin gelişiminde sadece Banka ve AID'yi incelemek yeterlidir. Bütünüyle sanayi kredileri veren IFC' nin rolü küçüktür. (30.6.1971'e kadar verilen toplam kredi 19.953 milyondur. IFC'nin payı ise 200 milyon dolardır.)
      Dünya Bankası ve IDA'nın günümüze kadar, değişik dönemlerde geri-bıraktırılmış ülkelere başlıca amaçlarla verdikleri krediler incelenecek olursa: (Rakamlar toplam içindeki yüzdeyi göstermektedir)

1963'e kadar1964-681969-731974
Tarım% 8,6% 12,3% 20% 22
Endüstri [88**] % 14 % 12 %14 %17,5%
Enerji % 35 % 29 % 17,5 % 18
Ulaşım % 38 % 29 % 25 % 22


      Tarıma verilen kredilerdeki belirgin artış açıkça görülmektedir. 1963'e kadar önemsiz olan tarım kredileri, 1974'de ulaşım için verilenle birlikte toplam kredilerin en büyük bölümünü oluşturmaktadır.

      Gelişimden sağlanacak faydaları özellikle toplumun fakir tabakaları arasında yayacak projelere önem verilmiştir.
      Tarımsal kredilerin yapısı da önemlidir; daha önceleri kredilerin çoğunluğu genellikle zengin çiftçilerin işine yarayan sulama için gerekli baraj ve kanal yapımına ayrılmışken, şimdi de çiftçilik faaliyetlerine yönelmiştir. Kredilerden fakir küçük çiftçilerin faydalanmasına özellikle dikkat edilmektedir. 1968-72 arasında 5 hektardan az toprağa sahip olanlar için uygulanan tarımsal projelerin yüzdesi 17'den 50'ye, 10 hektardan az toprağa sahip olanlar için yüzde 37'den 67'ye çıkmıştır. Buna karşılık 100 hektardan fazla toprağa sahip olanlar için yüzde 17'den 4'e düşmüştür. Bu rakamlar tarımsal kredilerin esas olarak kime yöneltildiğini açıkça ortaya koymaktadır.
      Emperyalizmin geri-bıraktırılmış ülkelerde uyguladığı bu yeni yöntemi ülkemize gelen bir Dünya Bankası uzmanı da doğrulamıştır:
      Emperyalizmin geri-bıraktırılmış ülkelerde uyguladığı bu yeni strateji karşısında özellikle pasifistlerimiz derin bir şaşkınlık içindedir. Bir yandan 12 Mart sonrasında ülkemizde oynanan oyunu doğru kavrayarak, eylemlerini sürdüren ve tekelci sanayi burjuvazisinin orta ve küçük-burjuvazinin desteğini kazanmak için oynadığı oyunu bozan silahlı devrim hareketine saldırırlar; diğer yandan da yeni stratejinin baş uygulayıcısı 11 Bakanı burjuva reformisti ya da küçük burjuva radikali olarak değerlendirirler. Emperyalizmin sol gösterip sağ vururken pasifistlerimiz de sağlarını sollarını şaşırmışlardır!
      Ülkemizde tekelci sanayi burjuvazinin bir teorisyeni yeni uygulamayı sosyalist geçinenlerden daha iyi anlamıştır:
      Tarımın ve özel olarak küçük üreticiliğin desteklenmesi esas olarak 1968'den sonra uygulandı. Geri-bıraktırılmış ülkelerde Dünya Bankası adına araştırmalar yapan Pearson Komisyonu ayrıca kooperatifçiliğin de desteklenmesi gerektiğini belirtti. 1969' dan itibaren geri-bıraktırılmış ülkelerin herbiri için gelişme planı hazırladı. Dünya Bankası başkanı yeni gelişme planının nasıl uygulanması gerektiğini şöyle anlatır:       Emperyalizmin geri-bıraktırılmış ülkelerde uyguladığı bu yeni strateji değişik ülkelerde değişik biçim alır. Yeni stratejinin uygulanmasının demokratik görünümlü bir yönetim altında yapılması ideal olmakla beraber zorunlu değildir. Günümüzde bu yeni strateji Afrika ülkelerinden Brezilya'ya ve Türkiye'ye kadar değişik yönetim biçimlerinin mevcut olduğu pek çok ülkede uygulanmaktadır. Yeni stratejinin uygulanmasında şu anda iki özellik görülmektedir: Birincisi, uygulama çok esnektir. Emperyalizm ülkedeki duruma göre bazen reformizmin sosyal tabanının değişimi için gerekli uygulamalara bütün gücü ile girişmekte, bazen de tasfiye etmek ya da etkisini azaltmak istediği sınıflarla olan ittifakını sürdürmektedir. Geri-bıraktırılmış ülkelerde uygulanan yeni strateji yaygınlık kazanmakla birlikte henüz tam bir kararlılık kazanmamıştır. Kapitalizmin sürekli ve genel bunalımının günümüzde çok ağırlaşması ve geri-bıraktırılmış ülkelerdeki devrimci hareketlerin güçlenmesi ve her ülkede ortaya çıkabilecek beklenmeyen olaylar sonucu yeni stratejide zaman zaman geriye dönüşler olmakla birlikte, uzun dönemde yeni uygulama kesinlikle ağır basacaktır. Yerli egemen sınıfların bir bölümünün direnmesi halinde bile bu uygulama yürütülecektir. Dünya Bankası başkanı yeni stratejinin emperyalizmin daha geniş pazarlar ihtiyacından çok politik yönden gerekli olduğunu açıkça söylemektedir:       Emperyalizmin geri-bıraktırılmış ülkelerdeki yeni stratejisinin uygulamada ikinci özelliği, birincisine bağlı olarak, uygulamanın ülke çapında değil bölgesel olmasıdır. Bunun nedeni tasfiye edilmek veya etkisi azaltılmak istenen hakim sınıflarının bir kesiminin direnişi ve ülkede hızla yeni politik düzenlemelere geçişin şartlarının olmamasıdır. Ancak küçük üreticiliğin desteklenmesi ve örgütlenmesi ülke içinde seçilmiş bazı bölgelerde geniş ölçülerde uygulanmakta, yapılan bazı reformlar ve düzenlemelerle bölge halkının potansiyeli, düzene karşı hoşnutsuzluğu hiç olmazsa bir süre için düşürülmeye çalışılmaktadır. Yeni uygulama için seçilen bölgeler ya özellikle stratejik yerlerdir veya Guetamala ve Kolombiya'da olduğu gibi gerillaların başlıca faaliyet alanlarıdır.
      V. Emperyalizmin Yeni Baskı, Sızma ve Kontrol Yöntemleri
      Kapitalizmin sürekli ve genel bunalımının III. döneminde ortaya çıkan geri-bıraktırılmış ülkelerle ilgili (reformizmin sosyal tabanının değişmesinin yanısıra) diğer bir olgu da, bir ülkenin belli bir bölgede emperyalizm adına ekonomik sızma, denetim ve müdahele görevini yüklenmesidir. Bu üçlü amaç, bazen Brezilya gibi tek bir ülke ile gerçekleştirilebileceği gibi, çeşitli ülkeler arasında da bölünebilir. Örneğin, 1970'li yıllarda Orta-Doğu'da ekonomik sızma aracı Türkiye iken, denetim ve müdahale aracı İran'dı.
      Bazen "alt-emperyalizm" olarak da adlandırılan bu olgu temelinde gizli işgalin bölgesel uygulanması yatar. Emperyalizmin tek tek ülkelerde ortalıktan çekilmesinin, varlığını gizlemesinin bölgesel olarak genişletilmiş şeklidir.
      Ne var ki, "alt-emperyalizm" olgusu, süreç içersinde gelişmemiş, tersine şiddetlenen ekonomik buhran ve İran ile Brezilya'daki gelişmelerle dumura uğramıştır. Dolayısıyla bu olgu, artık emperyalizm için bir ideal olarak vardır.




SON GELİŞMELER
VE YENİ-SÖMÜRGECİLİK


      Genel kural olarak, kapitalist-emperyalist ülkelerde ekonomik buhranlar derinleşmeye yöneldiğinde, bir dizi "kriz teorileri" ortaya atılır. Bu öylesine bir kural haline gelmiştir ki, son yirmi yılda görülen iki büyük ekonomik buhran döneminde yapılan tüm tahliller hep bu "kriz teorileri"ni kanıtlamak için kullanılır olmuştur.
      İlk bakışta kriz teorileri mevcut durumun bir tahlili gibi görünse de, kapitalizmin yapısal sorunlarıyla ilgili olduğu için, aynı zamanda, aynı dönemde nelerin yapılabileceğinin belirlenmesidir. Daha tam deyişle, ekonomik buhranların derinleşmeye yöneldiği dönemlerde yapılan "kriz teorileri", buhranların çözümünü içermek durumundadır. Ama kapitalizmin ekonomik, toplumsal (sosyal) ve politik bunalımlarının ve bu bunalımların derinleşmesi durumlarının tahlili, her zaman iki yöne sahip olmaktadır. Birinci yön, kapitalizmin çerçevesi içinde bunalımların gelişimi ve çözümü; ikinci yön ise, kapitalizmin çerçevesi dışında bunalımların çözümü. İşte bu iki farklı ve birbirine zıt yönler, aynı zamanda kriz teorilerinin içeriğini oluşturur.
      Kapitalizmin çerçevesi içinde bunalımların gelişiminin irdelenmesi ve bundan belli sonuçların çıkartılması, tüm burjuva ekonomistlerinin temel uğraşısı durumundadır. 1929 Dünya ekonomik buhranı döneminde ortaya atılan kriz teorilerinden Keynesci teorinin uygulama alanı bulması bu bağlamdaki tahlil ve çözümlemelerin bir görüngüsüsdür. Aynı şekilde 1980 dünya ekonomik buhranı döneminde Friedmancı kriz teorisinin popülerliği de aynı özelliklere sahip olmasından kaynaklanmaktadır.
      Marksist-Leninistler için, kapitalist bunalımlar mevcut durumun doğru bir tahlilinin yapılması için gerekli olduğu kadar, bunalımların yarattığı ya da yaratacağı durumların devrimci mücadele sürecinde ne yönde etkide bulunacağının belirlenmesi açısından da gereklidir. Marks, 1850 yılında "Yeni bir devrim, ancak yeni bir bunalımın ardından gelebilir. Ama biri ne kadar kesinse, öteki de o kadar kesindir." derken, devrim ile kapitalizmin bunalımları arasındaki ilişkiyi kesin bir biçimde ifade etmiş bulunmaktadır.
      Marksist-Leninist tahliller, burjuva ekonomistleriyle aynı olgulardan yola çıkılmasına karşın, bu olguların yorumlanmasında temelden farklıdır. Bu nedenle, kimi zaman burjuva ekonomist tahliller Marksist-Leninist bir tahlilmişçesine kullanılabilinmektedir. Böylece, devrimci mücadele burjuva ekonomik tahlillerine tabi kılınabilmektedir. Bu tabiyet, çoğu zaman burjuva ekonomist görüşlerin "sol" bir görünüm altında sunulmasıyla birlikte ortaya çıkmaktadır. 1980'lerde açık biçimde görüldüğü gibi, isimlerinin başında "Prof." ünvanı bulunan kimi ekonomistlerin kriz teorileri ve tahlilleri "sol" etiketle sunulmuş ve bunun sonucu olarak 1980 ekonomik buhranının çarpık bir kavranışı solda egemen olmuştur. İlhan Tekeli, A. Savaş Akad, Çağlar Keyder gibi ekonomistlerin kriz tahllileri, F. Fröbel, J. Heinrichs, O. Kreye, Wallerstein gibi "Batılı" ekonomistlerin tahlilleriyle birleştirilerek ülkemizde egemen kılınmıştı.
      Aynı dönemde politika alanında Gramsci'nin "keşfedilmesi" bir rastlantı değildi. Gramsci' nin "sivil toplum" üzerine yaptığı belirlemeler (politik toplumun, yani -iktidarın- fethinden önce sivil toplumda hegemonya kurmak gibi) ile bu ekonomist tahliller arasında paralellik bulunuyordu. Emperyalist ülke ideologlarının teorilerinin, bu yolla ülkemizde egemen kılınmasıyla birlikte, solda tam bir ideolojik çürüme ortaya çıkması da kaçınılmaz olmuştu.
      1980 döneminde sözünü ettiğimiz ekonomistler aracılığıyla yaygın olarak kabul edilen kavramlar "ihracata yönelik sanayileşme", "yeni ekonomik düzen", "kapitalizmin yapısal krizleri" ve "birikim dönemleri" olmuştur.
      Bilineceği gibi, "ihracata yönelik sanayileşme", geri-bıraktırılmış ülkelerde var olduğu kabul edilen "ithal ikameci sanayileşme"ye karşıt olarak sunulmuştu. Oysa, "ihracata yönelik sanayileşme", emperyalizmin 1980'de içine girdiği ekonomik krizin (derinleşmiş buhran) faturasının geri-bıraktırılmış ülkelere öddettirilmesinden başka birşey değildi. "İhracata yönelik sanayileşme" adı altında, emperyalizmin yeni-sömürgecilik yöntemlerinin içine girdiği tıkanıklığın aşılması esas alınmıştı. Yeni-sömürgecilik yöntemleri, geri-bıraktırılmış ülkelerde dışa bağımlı bir sanayileşmenin yaratılmasıyla birlikte yürütülüyordu. Dışa bağımlı bu sanayileşme, kaçınılmaz olarak geri-bıraktırılmış ülke ekonomilerinin sürekli dış ödemeler dengesi açığı vermesi demekti. 1980 dünya ekonomik buhranıyla birlikte, geri-bıraktırılmış ülkelerin dış borçları en üst düzeye çıkmış ve geri ödenmesi hemen hemen olanaksız hale gelmişti. İşte bu borçların tasfiye edilebilmesi için geri-bıraktırılmış ülkelerin ellerindeki herşeyi satmaları gerekiyordu. Böylece elde edecekleri dövizler, emperyalist ülkelere olan borçların ödenmesini sağlayacak ve emperyalist ülke ekonomileri de bu "taze para" ile ekonomik buhranını aşabilecekti. "İhracata yönelik sanayileşme", bu amaçla ortaya atılmışır. Bu teorinin sol görünüm altında geri-bıraktırılmış ülkelerde sunulması ise, sadece ideolojik niteliktedir. Amaç, bu ülkelerdeki toplumsal muhalefeti, bir yandan zorun askeri biçimde maddeleştirilmesiyle baskı altında tutmak, diğer yandan ideolojik olarak saptırmaktı.
      Yine aynı dönemde ortaya atılan "yeni ekonomik düzen" kavramı ve teorileri (ki ülkemizde bunun savunucularının başında Çağlar Keyder ve A. Savaş Akad gelmekteydi), 1990 sonrasında Amerikan emperyalizminin açıkça ilan ettiği "yeni dünya düzeni" nin ilk ideolojik oluşumu olarak metropollerde biçimlendirilmişti.
      "Yapısal krizler" ya da "birikim dönemleri" teorileri de, hemen hemen benzer tarzda ideolojik saptırma araçları olarak sunulmuştur. Ancak bunlar diğer iki kavrama göre daha teorik ve uzun dönemli kavramlar olduğu için, etkileri daha kalıcı olmuştur. Emperyalist ekonomilerin son iki yıldır karşı karşıya oldukları durgunluk bu kavramların ve bunlarla oluşturulan teorilerin ne denli etkili olduğunu bir kez daha ortaya çıkarmıştır. Son dönemde yapılan kimi ekonomik tahlillerde bu kavramların temel işlevi taşıdığı görülmektedir.
      İşte bu olgunun en son örneği Özgür Gündem sayfalarında "Krizin Açık Tanımı" başlığıyla şöyle ifade edilmektedir:

      Yazarın herhangi bir amaç gütmediği varsayılacak olursa, bu "tanım" sadece "bilgi" olarak ele alınabilir. Böyle bir "bilgi" ise, herşeyden önce nesnel olmak zorundadır. Ama "tanım" hiç de nesnel bir özelliğe sahip değildir. Dolayısıyla bu "tanım"dan yola çıkacak her tahlil baştan sakatlanmış olacaktır.
      Kapitalizm üretim araçlarının özel mülkiyetine dayanan bir üretim tarzı olarak kendi içinde sürekli bir dengesizlik ve bunalım üretir. Kapitalist üretimin niteliği gereği (kâr için üretim) ekonomi devrevi olarak buhranlarla yüz yüze kalır. "Kapitalizmin irsi hastalığı" olarak tanımlanan bu ekonomik buhranlar, sözcüğün tam anlamıyla "aşırı üretim buhranları"dır. Kapitalist üretimde tek tek alanlarda görülen "aşırı üretim buhranları", kapitalizmin bir dünya sistemi haline gelmesiyle birlikte genel nitelik kazanmıştır. Bu nedenle kapitalizmde ekonomik buhranlar (aşırı üretim buhranları) kapitalizmin egemen olduğu tüm alanlarda kendisini ortaya koyar, yani genel niteliktedir.
      Serbest rekabetçi kapitalizm koşullarında (ki yukarda aktardığımız "tanım"da "19. yüzyıl" olarak ifade edilmektedir) ekonominin devrevi hareketi 7-10 yıllık bir dönemi kapsar. Bu döneme cycle ya da çevrim adı verilir.
      Bir cycle (çevrim), bu evrede, dört aşamadan oluşur: durgunluk, çöküş, canlanma ve refah (boom). Durgunluk ve çöküş aşamasında kapitalist üretim hemen hemen durur ve bu evrelerden çıkış koşulları, serbest rekabetçi dönemde, sabit sermayenin yenilenmesiyle ortaya çıkar. Üretim sürecine yeni makine ve tekniklerin uyarlanmasıyla yenilenen sabit sermaye, kâr oranlarını yukarıya çeker. Buhran ve çöküş aşamalarında aşırı üretim ortadan kalktığı için, kapitalist üretim daha yoğun ve hızla artar.
      Marks'ın sözleriyle söylersek, "burjuva toplumunun üretici güçlerinin, burjuva ilişkileri çerçevesi içinde mümkün olanca hız ve bereketiyle geliştirdiği" genel refah dönemi kapitalizm koşullarında böyle ortaya çıkar.
[108*]
      Ancak her durumda aşırı üretim buhranları, kapitalizmin temel çelişkisini (üretimin toplumsal niteliği ile üretim araçlarının özel mülkiyeti arasındaki çelişkiyi) keskinleştirir. Serbest rekabetçi dönemde kapitalizm üretici güçleri geliştirdiğinden, temel çelişkinin keskinleşmiş olması devrim durumu ortaya çıkarmaz. Marks'ın deyişiyle, bu dönemde "gerçek bir devrim söz konusu olamaz".
[109*] Ekonomik buhran sonrasında sabit sermayenin yenilenmesi, aynı zamanda yeni teknolojinin üretime uygulanması demektir. Serbest rekabetçi kapitalizm tekelci kapitalizme dönüşmesiyle birlikte ortaya çıkan sürekli ve genel bunalım ise, üretici güçler ile kapitalist üretim ilişkileri arasındaki çelişkinin antagonizma kazanmasıyla ortaya çıkmıştır. Dolayısıyla aşırı üretim buhranlarından farklıdır.
      Kapitalizmin sürekli ve genel bunalımı (ya da emperyalizmin bunalım dönemleri) kapitalizmin temel çelişkisinden kaynaklanan bir dizi çelişkinin keskinleşmesine yol açar. Böylece sosyalist devrimin nesnel koşullarının ortaya çıkışının ifadesidir. Kapitalizmin sürekli ve genel bunalımının varlığının devrimlerin nesnel koşulunu ortaya çıkarması bu bunalımın asıl içeriğidir. Dolayısıyla bu bunalımın kendi içinde kesikli olduğu ya da dönemsel olarak (örneğin 25-30 yıl gibi) ortaya çıktığını iddia etmek, sosyalist devrimlerin nesnel koşullarının dönemsel olarak ortaya çıktığını ileri sürmekle özdeştir. İşte bu nedenle burjuva ekonomistleri "sol" görünüm altında kapitalizmin sürekli ve genel bunalımını çarpıtırlar ve onu kesikli olarak sunmaya gayret ederler. Bu aynı zamanda tüm pasifist devrim teorilerinin ideolojik kaynağı durumundadır.
      Daha önce belirttiğimiz gibi, 1980'lerde geniş biçimde ekonomik ve güncel yazında ortaya çıkan "kriz" teorileri böylesine bir özellik taşımaktaydı. Burjuva iktisadından devriklenen bu "kriz" teorilerinin temelinde, kapitalist "birikim" ve bu birikimin "dönemsel olarak" kendini yeniden yenilemesi oturtulmaktaydı. Bu dönemde bu teorinin sunucularından Ç. Keyder şöyle yazıyordu:
      Görüldüğü gibi, Ç. Keyder, daha 1983'de kapitalizmin "kriz" lerinin teorisini yaparken, 1994'de teori yapmaya kalkanlardan çok daha bütünsel bir "tanım"a sahiptir. Bu nedenle Özgür Gündem'de E. Kılıç'ın kriz "tanım"ının kulakta kalmış bir teoriye ait olduğunu söylemek pek yanlış olmayacaktır.
      Gerek Ç. Keyder'in, gerekse E. Kılıç'ın benimsedikleri bu "uzun dalgalar" halinde ortaya çıkan ve "birikim dönemleri" olarak adlandırılan bu "büyük kriz"e biraz daha yakından bakalım:
      Bu kriz teorilerinin bütün çıkış noktası 1920'lerde, gerek Marksist araştırmacıların, gerekse burjuva iktisatçılarının kapitalizmin bunalımlarının yasalarını bulmaya yönelmeleriyle ortaya atılan çeşitli değerlendirmelerdir. Bunlar içinde en çok sözü edileni Sovyet ekonomisti N. D. Kondratiev'in dönemlemesi olmuştur.
      "Kondratiev dönemlemesi" olarak da bilinen bu dönemleme, kapitalist pazardaki fiyat hareketlerinden yola çıkarak, ekonomik buhranlar ve siyasal olaylarla bu fiyat hareketlerinin bir iç bağlantısı olup olmadığını araştırmaya dayanmaktadır. İncelemelerini 1925 yılına kadar sürdüren Kondratiev, 20-25 yıllık ekonomik gelişme yıllarını, yine aynı zaman süresinde ekonomik gerileme dönemlerinin izleyebildiğini söylemiştir.
      Kondratiev'in incelemelerinin 1990'lara kadar genişletilmiş bir modelinde görüleceği gibi, bu 50'şer yıllık "uzun dalga"lar, neredeyse düzenli bir ritimde ortaya çıkmaktadır. İşte 1980 dünya ekonomik buhranı döneminde burjuva ekonomistlerin dört elle sarıldıkları "uzun dalgalar" teorisinin dış görünüşü böyledir.
      Ama yakından bakıldığında, kapitalizmin evriminin aynı biçimlerde gelişmediği görülmektedir. Herşeyden önce serbest rekabetçi kapitalizmin tekelci kapitalizme dönüşmesiyle birlikte, kapitalist dünya ekonomisinin işleyişinde bazı değişiklikler olmuştur. Lenin'in "Emperyalizm" kitabında açık biçimde sergilediği bu değişiklikler, kaçınılmaz olarak "uzun dalgalar"ın içeriğinde değişiklikler ortaya çıkarmıştır. Bu değişikliğin en temel unsuru, kapitalizmin üretici güçleri eskisi gibi ve eski tarzda geliştiremediği, bu güçlerin geliştiricisi olmaktan çıktığıdır. Bu nedenle tekelci aşamada, kapitalizmin sürekli ve genel bunalıma girdiği kesin bir belirleme olmuştur. Bu bunalım, kapitalist ekonominin devrevi hareketinden görece bağımsızdır. Bu nedenle, bu sürekli ve genel bunalımın kendi içindeki evrimi ile ekonominin devrevi ("çevrimsel") hareketi arasında bire bir ilişki kurulamaz.
      Ama bu tekelci aşamada kapitalizmin sürekli ve genel bunalımının kendi içinde evrilmediği demek değildir. Bu bunalım kendi içinde evrilmekte ve yer yer biçimsel değişimlere uğramaktadır. İşte bu değişimlere bağlı olarak, sürekli ve genel bunalımın değişik evrelerinden (dönemlerinden) söz etmek olanaklı olmaktadır. "Emperyalizmin III. bunalım dönemi" belirlemesi işte bu evrelemenin bir ifadesidir.
      Kondratiev'in dönemlemesinde de görüleceği gibi, kapitalist ekonominin devrevi hareketi ile sürekli ve genel bunalım aynı şey değildir. Bu nedenle de, "uzun dalgalar" teorisi, sadece kapitalizmin kendi bunalımlarını kendisinin ve kendi kendine aşacağının düşüncesini yaygınlaştırmaya yönelik bir ideolojik saptırma olmaktadır.
      Tekelci aşamada kapitalizmin içine girdiği sürekli bunalımın asıl içeriği, kapitalizmin üretici güçlerin gelişiminde sürekli bir engel niteliği kazanmasıdır. Böyle bir süreçte, kapitalizmin temel çelişkisi giderek keskinlik kazanmaktadır. Ancak yukarda da belirttiğimiz gibi, bu süreç düz bir çizgi izlememektedir. Sürekli ve genel bunalımın değişik dönemlerinin ortaya çıkması, emperyalist sistemin bir bütün olarak işleyişinin biçimsel değişiklikleriyle bağlantılıdır.
      Sözün özü, emperyalist dönem kapitalizmin sürekli ve genel bunalımlar çağıdır. Ancak emperyalist dönem içinde de emperyalizmin değişen özellikleriyle belirlenen bunalım dönemleri vardır. Daha öncede ele aldığımız gibi, emperyalizmin bunalım dönemlerinin ayırt edici özellikleri şu kriterlerle açıklanabilir:
      1- Emperyalist sömürünün sürdürülüş biçimi,
      2- Emperyalistler arası çelişkinin durumu,
      3- Emperyalizmle alternatif ve potansiyel güçler arasındaki durum.
      Bu üç unsurun sentezi emperyalist sistemin bir bütün olarak işleyişini belirler ve buna göre bunalım dönemlerinin tanımlanması olanaklı olur. Bu belirlemeler ışığında bu güne kadar emperyalizmin bunalım dönemleri şunlardır:
      a) I. bunalım dönemi (1903-1917)
      b) II. bunalım dönemi (1917-1945)
      c) III. bunalım dönemi (1945 sonrası)
      Bu dönemlerin her biri kendi içinde birden çok ekonomik çevrime sahne olmuştur. Bu nedenle de bu dönemler ile ekonominin devrevi hareketi arasında bire bir ilişki kurulamaz.
      Bunalım dönemlerinin belirlenmesinin devrim durumu ve devrimci stratejiyle olan ilişkisi nedeniyle, bu konuda yapılan her türlü çarpıtma ya da yanlışlık, doğrudan proletaryanın ve partisinin mücadelesinde sonuçlar doğuracak nitelikte olduğu için, gerek revizyonistler, gerekse burjuva ideologları bu konuyu sürekli belirsizlikler içinde tutmak isterler. 1980 dünya ekonomik buhranı sırasında yeniden ortaya atılan "birikim modeline göre dönemleme" teorilerinin kapitalizmin kendi "yapısal bunalım"ını kendisinin aşacağı anlayışıyla birlikte varedilmiş olmasının nedeni de budur.
      Bu nedenledir ki, günümüzde kapitalist dünya ekonomisinin metropollerden gelişerek derinleşen yeni ekonomik buhranıyla birlikte, aynı çarpık bunalım teorilerinin gündeme sokulması beklenilmelidir.
      Emperyalizmin bunalımlarının varlığı, sistemin bütününde devrimlerin nesnel koşullarının mevcudiyeti demektir. Bir bunalım döneminde ortaya çıkan ekonomik buhranlar, bunalımın derinleşmesi üzerinde etkide bulunur. Ama bunalımın ortaya çıkardığı bir dizi çelişki ve ilişki, ekonominin devrevi hareketinden görece bağımsız olarak geliştiğinden, devrim durumunun gelişmesi ekonomik buhranlarla bire bir ilişkilendirilemez. Aksi halde dönemsel olarak ortaya çıkan ve günümüzde devrenin süresinin kısalması koşullarında, bu anlayışlar devrimci mücadelenin sürekli bir çaba ve kararlılık gerektirmeyeceği düşüncesinin yayılmasına neden olur. Bunun sonucu ise, ekonomik buhranın derinleştiği evrelerde mücadelenin yükseltilmesi gerektiği ve buhranın etkisinin azalmasına paralel geri çekilme döneminin başladığı şeklinde pasifist bir anlayıştır.
      Bugün kapitalist dünya ekonomisinin buhranı yeni bir durgunluk evresine girmiştir. Pasifist teorilere göre, bu evrede (ki birkaç yıl sürecektir) mücadele yükseltilmeli ve "yüklenilmelidir". Aksi halde "tren kaçacaktır".
      Görüleceği gibi, kapitalist ekonominin aşırı üretim buhranlarına göre devrimci mücadeleyi yönlendirmek isteyenler yıllar önce ortaya çıkmışlardır. Onlar, gerek 1974 buhranından, gerekse 1980 buhranından derslerini almasalar da, bunlara pek kulak asan kalmamıştır. İşte, 1980 dünya ekonomik buhranı, bu nedenledir ki, "uzun dalgalar" teorisinin yapılmasını getirmiştir. Tüm amaç, kapitalizmi evrensel bir sistem olarak insanların bilincine yerleştirmektir. Böylece kitlelere, kapitalizmin kendi bunalımlarını "yeni birikim modeli" ile çözebileceği beklentisi yerleştirilir. Oysa sözü edilebilecek bir şey varsa, o da, emperyalizmin sürekli ve genel bunalımının, onun yok oluş sürecinde olduğunun göstergesi olduğudur. Ve kapitalizm, ancak bir devrimler zinciriyle yeni bir bunalım dönemine girmeden ortadan kaldırılamamış olursa, yeni bir bunalım dönemine, "yeni birikim modeli" ile değil, diğer iki temel ilişki ve çelişkiyle birlikte yeni sömürü biçimlerinin ortaya çıkmasıyla birlikte girecektir. Bu da sömürünün olmadığı bir dünya için mücadeleyi daha da şiddetlendirmekten başka birşeye yaramayacaktır.
      Bu gerçekler 1994 başlarında ortaya çıkan olgularla bir kez daha tanıtlanmaktadır.
      1994 yılbaşından itibaren ekonomide görülen "anormallikler", birbiri ardına yapılan devalüasyonlar ve doların 16.000'den 40.000 liraya fırlamasıyla "para bunalımı" ya da mali kriz denilen yeni bir döngüye girdi. Birbiri ardına iflas eden TYT Bank, İmpexbank ve Marmarabank mali krizin boyutlarının ne denli geniş olduğunu gösterdi. Ancak ekonomik buhranın bu görüngüleri ülkedeki bunalımı bütün olarak sergilemekten de uzaktı. Sadece iflas eden bankalara yüksek faiz için yatırılmış devlet paraları bile, bunalımın politik boyutları da bulunduğunu gösteriyordu. Aynı şekilde TYT Bank, İmpexbank ve Marmarabank ile Türk-İnvest, binlerce insanın küçük tasarruflarının (ve de umutlarının) bir kalemde yok edildiği yerler olarak bunalımın sosyal niteliğini de göstermektedir. Ülkemizdeki sorun, ne salt ekonomik bir buhrandır, ne de "güven eksikliği"nden kaynaklanan bir "para bunalımı"dır. Bu bunalımın adı, ekonomik, sosyal ve siyasal alanları kapsayan milli krizdir. Yönetenleri de, yönetilenleri de, ezeni de ezileni de etkileyen bu milli (ulusal) krizin temelinde ise, ülkemiz ekonomisindeki çarpıklık yatar. Ancak bu çarpıklığın nedeni ise, ülkenin emperyalizme bağımlılığıdır. Bu yüzden ülke ekonomisinin emperyalizme bağımlı olmasından gelen çarpıklığı, emperyalist ülkelerdeki buhranların ülkeye aktarılmasını sağlamaktadır. Bir başka deyişle, ülkemizdeki ekonomik buhranın temel nedeni, ülke ekonomisinin dengesini ülke içinde değil, emperyalist metropollerde tamamlamasıdır.
      Emperyalizmin III. bunalım dönemi olarak tanımladığımız günümüz koşullarında, yeni-sömürgecilik yöntemleri emperyalist sömürünün biçimini belirlemektedir. Yeni-sömürgecilik yöntemleri tam olarak kavranılmadan, değil günümüzdeki ekonomik buhranlar, daha önceki on yıllardaki ekonomik buhranları bile açıklamak olanaksızdır. Ülkemiz solunda sık sık unutulan ya da unutturulan bu durum, aynı zamanda ülkenin emperyalizme bağımlılığının ifadesidir. Emperyalizme olan bağımlılık bir bütün olarak ülkedeki gelişmelerin temel yönünü belirler. İşte bu temel yön içinde yeni-sömürgecilik yöntemlerinin işleyişi, mevcut tüm sorunların belirleyicisi durumundadır.
      Yeni-sömürgecilik yöntemlerinin temelinde emperyalizmin kendisine yeni pazarlar açması, mecvut pazarlarını genişletmesi yatar. Yani yeni-sömürgecinin amacı, geri-bıraktırılmış ülkelerde iç pazarın genişletilmesidir. Bu pazar genişletmenin bir yanı, emperyalizme bağımlı bir sanayi yaratmakken, diğer yanı kapalı ekonomik birimleri yıkarak buraları pazara açmaktır.
      Emperyalizm, geri-bıraktırılmış ülkelerde iç pazarı genişletmek için, kendisine bağımlı orta ve hafif sanayilerin kurulmasına yönelik finansmanı ilk dönemde doğrudan kendisi sağlamıştır. Bu amaçla "proje kredileri" adı altında sadece kendi çıkarlarına uygun yatırımların yapılması için geri-bıraktırılmış ülkeleri borçlandırmıştır. Bu borçlar emperyalizme bağımlı sanayi kuruluşlarının kurulmasında kullanılmasına karşın, tümüyle geri-bıraktırılmış ülke devletleri tarafından garanti altına alınmıştır. Bir başka deyişle, "devlet garantisine sahip borçlar" olarak verilen krediler, bir yandan emperyalist tekellerin ve işbirlikçi burjuvazinin aç gözlü sömürüsü için gerekli temelleri sağlarken, diğer yandan ülkenin tüm kaynakları, borçlara verilen devlet garantisi ile emperyalizme ipotek edilmektedir.
      Yeni-sömürgecilik yöntemlerinin bu işleyişinde, nakit sermaye olarak aktarılan paranın "proje kredisi" olarak emperyalist tekeller ve onun işbirlikçileri tarafından kullanılırken, devlet kasasına tek bir dolar bile girmemektedir. Emperyalist ülkeden gelen kredi, işbirlikçi burjuvazi eliyle yatırım için gerekli makine ve donanımın emperyalist ülkelerden satın alınması için kullanıldığından, tüm işlemler sadece kağıt üzerinde gerçekleşmektedir. Bu bağlamda emperyalist ülkelerden gelen krediler, ülke içinde dolaşıma girmemektedir. Emperyalist tekellerin (ve tabi işbirlikçi burjuvazinin) yapacağı bütün iş, yatırımın tamamlanması ve üretime geçerek ürünleri iç pazara sürmesidir. Bu ürünlerin satın alınabilinmesi için gerekli talep, doğrudan emperyalizme bağımlı ülkenin devleti tarafından yaratılacaktır. Bir yandan emperyalizme bağımlı ülke devleti, emperyalist ülkenin yatırımlarını yüksek gümrük duvarlarıyla korumaya alırken, ilk büyük tüketici olarak bu yatırımların ürünlerinin alıcısı olur. Örneğin ülkemizde oto sanayinde açık biçimde görüldüğü gibi, üretilen otomobiller uzun bir süre devlet tarafından sağlanan kredilerle üst düzey devlet memurlarına ve subaylara satılmıştır. (OYAK-Renault işbirliği) Böylece devlet, yüksek maliyetle elde ettiği kaynaklarını, çok düşük faizlerle emperyalist tekellerin mallarının satın alınması için tüketmek durumunda kalmaktadır. Öte yandan devletin elinde bulundurduğu temel sanayi kollarındaki ürünler (özellikle demir-çelik), aynı tekellerin daha düşük maliyet-daha yüksek kâr sağlamaları amacıyla maliyet fiyatlarının altında bu sanayi kuruluşlarına girdi olarak satılmaktadır. Diğer yandan iç pazarda emperyalist tekellerin ürünlerine daha fazla talep sağlamak amacıyla, yüksek taban fiyatları, yüksek maaşlar devreye sokulmaktadır. Ülkenin milli gelirindeki gerçek artışlarla karşılanmayan bu talep artırıcı uygulamalar, devlet bütçesinin sürekli açık vermesiyle somutlaşmaktadır. Ekonomistlerin subvansiyon adını verdikleri bu uygulama, doğrudan emperyalist sömürüden ve ülkenin emperyalizme bağımlılığından kaynaklanmaktadır.
      Öte yandan emperyalizme bağımlı sanayi, emperyalist ülkelerden artan oranda ithalat yapılmasını zorunlu hale getirmektedir. Emperyalizme bağımlı sanayinin her üretim artışı, aynı oranda ithalatın artmasını getirdiğinden, ülke ekonomisi, sürekli ödemeler dengesi açığı ile yüz yüze kalmaktadır.
      Gerek devlet bütçesinin sürekli açık vermesi, gerekse dış ödemeler dengesinin sürekli ülke aleyhine olmasının ürünü ise, sürekli enflasyon ve sürekli döviz sorunudur. Bir başka deyişle, enflasyon ve döviz sorunu, emperyalizme bağımlı ülkelerin sürekli gündemindedir ve bu olmaksızın ekonominin işlemesi olanaksızdır. Artan enflasyon oranları ve artan dış borçlar geri-bıraktırılmış ülkelerin emperyalizme bağımlı kılınması sonucu ortaya çıkan bir bedel olmaktadır.
      Emperyalist ülkelerdeki ekonomi kendi "normal" işleyişi içinde olduğu dönemlerde, bu sorunlar geri-bıraktırılmış ülkelere verilen yeni borçlarla belli bir denetim altında tutulabilinse de, emperyalist ülke ekonomilerinin buhrana girmesiyle birlikte denetimden çıkmaktadır. 1960 sonrasında emperyalist ekonomilerin, özellikle Amerikan ekonomisinin askerileştirilmesiyle birlikte ekonomik buhranın şiddetinin azaltılması ve zamana yayılması (ekonominin devrevi hareketinin iki aşamaya inmesi) görece uzun bir süre bu çarkların önemli ve bütünsel bir sorunla karşılaşmadan işlemesini getirmiştir. Zaman zaman tek tek geri-bıraktırılmış ülkelerde ortaya çıkan sorunlar ise, yerel düzeyde IMF'nin "istikrar tedbirleri paketi" ile giderilmeye çalışılmıştır. Ve her zaman bu uygulamanın siyasal sonucu askeri darbeler olmuştur. Ve her askeri darbe de, emperyalizme bağımlı bir ekonominin ortaya çıkardığı toplumsal ve siyasal sorunların, siyasal zorun askeri biçimde maddeleştirilmesiyle geçiştirilmesinin aracı olarak kullanılmıştır. Brezilya bu konuda tipik bir örnektir.
      Brezilya'nın yakın tarihi nerdeyse tüm geri-bıraktırılmış ülkelerin tarihi gibidir. 1929 dünya ekonomik buhranı koşullarında "himayecilik" politikalarının uygulandığı bir dönemde bir askeri darbe ile iktidara gelen Vargas, azçok gelişmiş tüm geri-bıraktırılmış ülkelerde olduğu (ve olacağı) gibi "devletçilik" politikasının yürütücüsü olmuştur. Devlet, bir kollektif kapitalist gibi, birbiri ardına temel sanayi kuruluşları ve alt yapı tesisleri (demir-çelik fabrikaları, barajlar, yollar vb.) oluştururken, öte yandan da yerli bir burjuva kesiminin oluşması için geniş teşviklere girişmiştir.
          Ancak II. yeniden paylaşım savaşından sonra Amerikan tekelleri (başta otomobil tekelleri, Chreysler, GM, Ford) Brezilya'da fabrikalar kurmaya başlamışlardır. 1957 ekonomik buhranı koşullarında Brezilya ekonomisi yüksek enflasyon ve ödenemeyen dış borç yükü ile tam bir çıkmaza girdiğinde IMF devreye girmiştir. Ancak mevcut hükümetlerin IMF' nin koşullarını kabul etmemeleri üzerine Nisan 1964'de yapılan bir darbeyle sivil hükümet devrilmiş ve askeri yönetim kurulmuştur. Ocak 1965'de IMF ile askeri yönetim "stand-by" anlaşması imzalamıştır.
      IMF ile yapılan "stand-by" anlaşması alınacak "istikrar tedbirlerini" şu şekilde sıralıyordu:
      a) "Talep enflasyonu" olarak tanımlanan enflasyonu sınırlamak amacıyla sıkı para politikaları ve "gerçekçi faiz oranları" uygulaması,
      b) Bütçe açıklarını kapatmak amacıyla kamu harcamalarının kısıtlanması ve vergi gelirlerinin artırılması,
      c) Daha önceki sivil hükümetlerin koyduğu fiyat denetimlerinin kaldırılması, yani fiyatların serbest bırakılması,
      d) Ücret artışlarının sınırlandırılması,
      e) Ödemeler dengesi açığının kapatılması ve bu amaçla "gerçekçi kur politikaları"nın uygulanması,
      f) İhracatın teşvik edilmesi ve ithalatın liberasyonu.
      Ancak 1965'de IMF'nin Brezilya'ya dayattığı "istikrar tedbirleri" bunlarla sınırlı değildir. Bu tedbirler paketinin en önemli halkası ise "denationalization", yani Vargas döneminde kurulmuş olan sanayi kuruluşlarının satılmasıdır. Bugün ülkemizde en çok konuşulan konu olarak "özelleştirme" Brezilyalıların karşısına "gayri-millileştirme" olarak 1964 askeri darbesiyle birlikte çıkmıştır. Brezilya'ya emperyalizmin dayattığı bu "özelleştirme" uygulamasının ana nedeni, emperyalist finans kuruluşlarının Brezilya'ya verdikleri kredileri tahsil etmek istemeleridir. Böylece emperyalist tekeller, devlet garantisindeki borçlarını tahsil ederken, öte yandan da çok düşük fiyatlarla temel sanayi kollarındaki birçok devlet kuruluşunu satın alma olanağı bulmuşlardır.
      Brezilya'da adı çok açık biçimde ifade edildiği gibi "gayri-millileştirme" olan "özelleştirme", yeni-sömürgecilik uygulamalarının kaçınılmaz bir gelişim evresine denk düşmektedir. Emperyalizmin içsel bir olgu olmasının en açık görünümü olan bu uygulama, ülkedeki işbirlikçi-tekelci burjuvazinin güçlenmesiyle açıklanamaz. Böyle bir uygulamanın gündeme getirilebilinmesi için, geri-bıraktırılmış ülkelerdeki devrimci ve millici hareketlerin bastırılmış olması şarttır. Yoksa emperyalizm için, "gayri-millileştirme" her dönemde bir amaçtır. Zaten bu uygulamanın Brezilya'da 1965'de gündeme getirilmesine rağmen, ülkemizde 1985'lerin beklenilmesi bunu açıkça göstermektedir.
      Ülkemizde IMF aracılığıyla emperyalizmin dayattığı "istikrar tedbirleri", hiçbir zaman, gerek Brezilya'da uygulananlardan, gerekse diğer geri-bıraktırılmış ülkelerde uygulananlardan pek farklı olmamıştır. 24 Ocak Kararları'nda açık biçimde görülen bu durum, "istikrar tedbirleri"nin, son tahlilde, emperyalist ekonomilerin içinde bulundukları ekonomik durgunlukla bağlantılı olduğunu gösterir.
      Bizim gibi ülkelerin ekonomik dengeleri, ülke içinde değil, dışında, yani emperyalist metropollerde ortaya çıkar. Bu nedenle, geri-bıraktırılmış ülke ekonomileri, her koşulda emperyalist ekonomilerin durumu tarafından belirlenir. 1994 yılbaşından bu yana ülkemizde ortaya çıkan gelişmeler de bunu bir kez daha tanıtlamıştır.
      1994 Ocak ayından itibaren dolarda meydana gelen büyük değişiklik, bankaların iflasın eşiğine gelmeleri, yapılan devalüasyonlar, Fransa ve İngiltere'de üç yıl önce başlayan, son iki yılda Almanya'yı içine alan ve giderek Japonya'yı da etkilemeye başlayan ekonomik durgunlukla bağlantılıdır.
      Emperyalist ekonomilerdeki durgunluk, kendi iç pazarlarında meta satışlarındaki düşüşle birlikte başlamıştır. Tüketim malları sektörünü bir bütün olarak kapsamayan ilk durgunluk belirtileri, 1980 dünya ekonomik buhranından sonra büyük yatırımlara sahne olan elektronik metalar alanında ortaya çıkmıştır. Giderek diğer dayanıklı tüketim malları sektörünü etkisi altına alan durgunluk geldiği noktada banka kredilerinin geri ödenmesinde önemli sorunlar yaratmaya başlamıştır. İşte emperyalist finans kuruluşlarının geri-bıraktırılmış ülkelere kredileri kısmalarının ve eski kredileri geri ödemelerini talep etmelerinin nedeni bu gelişme olmuştur.
      Ancak emperyalist ülkelerin içinde bulundukları durgunluğu kontrol altında tutabilmek için uyguladıkları temel politika, düşük maliyetle üretim yaparak, meta fiyatlarını aşağı çekmektir. Maliyetlerin aşağıya çekilmesi için kendi ülkelerinde uygulayabilecekleri her türlü tedbiri devreye sokarken, dış pazarlardan çok daha düşük maliyetle hammadde ya da yarı-mamül madde alma yollarını denemektedirler. Bu amaçla ellerinde bulunan kaynaklardan birisi dağıtılmış SSCB iken, diğeri de geri-bıraktırılmış ülkelerdir. Özellikle demir-çelik ürünleri ile doğal enerji kaynakları (kömür, doğal gaz vb.) açısından Rusya ve çevresi ülkeler emperyalist tekellere kısa vadede önemli avantajlar sağlayacağı düşünülmektedir.
      Burada geri-bıraktırılmış ülkelerin işlevi ise, düşük fiyatlı tüketim malları ile emperyalist ülkelerin iç pazarlarındaki talep daralmasını aşmayı sağlamak ve dış borç ödemelerini yaparak emperyalist finans kuruluşlarının içine girdikleri likidite sorununu aşmalarını sağlamaktır. Zaten geri-bıraktırılmış ülkelere de, en düşük fiyatlarla ürünlerini ihraç etmekten başka da şeçenek bırakılmamıştır.
      5 Nisan'da Çiller Hükümeti'nin ilan ettiği ekonomik istikrar tedbirlerinin tüm hükümleri, yukarda ortaya koyduğumuz konularla ilintilidir. Bir başka deyişle, 5 Nisan Kararları klâsik IMF istikrar tedbirleri olarak, emperyalist sistemin bütün olarak işleyişiyle bağlantılı bir uygulamaya denk düşmektedir. Bu yüzden, kararların "IMF ile görüşme yapılmadan" alınmış ve daha sonra IMF'ye gidilmesi hiçbir ekonomik ve politik değere sahip değildir. Sıradan bir iktisatçının bile ezbere bildiği IMF istikrar tedbirlerinin, IMF tarafından özel bir yazı haline getirilmesi hiç de gerekli olmamaktadır. DYP-SHP koalisyon hükümetinin 5 Nisan Kararları'nı IMF'ye danışmadan aldıkları yönündeki "övünme"leri, sadece kitlelerin IMF'ye duydukları tepkileri pasifize etmeyi amaçlayan bir demagojidir.
      5 Nisan Kararları'nın klâsik IMF istikrar tedbirleri olmasına rağmen, ülkemiz için yeni uygulama olan kısmı KİT'lerin tasfiye edilmesidir. Bu tasfiye ediliş, 1965'lerin Brezilyasında uygulanan gayri-millileştirme ile birlikte, bir başka özelliğe de sahiptir. Halkımızın da çok iyi bildiği gibi KİT'lerin "özelleştirilmesi" söz konusu değildir. Söz konusu olan verimli KİT'lerin yabancı tekellere satılması, yani "yabancılaştırılması"dır. Bu yanıyla 1965 Brezilyasındaki uygulamalar gündemdedir. Ancak diğer yandan, bazı KİT' lerin kapatılması gündeme alınmıştır. İşte bu yön uygulamanın yeni kısmıdır. "Bazı KİT'lerin kapatılması", yani demir-çelik sanayi, kömür ve tekstil sanayi kuruluşları başta olmak üzere bazı KİT'lerin kapatılması, bugün emperyalist ülkelerin, özellikle de AT ülkelerinin içinde bulundukları durgunlukla bağlantılıdır. Almanya ve Fransa'nın demir-çelik ve kömür sektöründe faaliyet gösteren pekçok fabrika ve maden ocağını kapatmayla yüz yüze oldukları bir ortamda, Türkiye'ye bu sanayilerin kapatılmasını dikte ettirebilmesi yeni bir olanak sağlamıştır.
      İlk dönemde ağırlıklı olarak dağıtılmış SSCB devletlerinden ucuz demir-çelik ve kömür alarak kendi maliyetlerini düşürmeyi hesaplayan bu emperyalist ülkeler, kendi ülkelerindeki işçi hareketlerinin yükselmesi karşısında geri adım atmak durumunda kalmışlardır. İşte tam bu sırada Türkiye'deki ekonomik buhran derinleşmiştir. Daha önce AT ile yoğun ilişki içinde olan ve bu emperyalist ülkelerin (özellikle de Alman emperyalizminin) işbirlikçisi olan İshak Alaton aracılığıyla gündeme getirilen kömür madenlerinin kapatılması (ki bu ilk adımdır), bu ülkelerden ithalat yapılmasını getirecekti. Bu da, Almanya ve Fransa'nın kendi madenlerini kapatmadan, dünya standartlarına göre yüksek maliyetli kendi kömürlerinin ve demir-çelik ürünlerinin ülkemize satılması demekti. Böylece emperyalizm, bir yandan kendi ülkelerindeki sosyal huzursuzluğu da en aza indirirken, dağıtılmış SSCB devletlerinden alacağı ucuz hammadde ile kendi maliyetlerini aşağıya çekebilecekti.
      İşte AT ülkelerinin içinde bulundukları durgunluk, 5 Nisan Kararları'nda demir-çelik ve kömür sanayindeki KİT'lerin kapatılması şeklinde yansımıştır. Bu yansıma, aynı zamanda AT ülkelerinin IMF içindeki artan ağırlığı ile bağlantılıdır. Bu yönüyle 5 Nisan Kararları, ülkemizin emperyalizmin açık pazarı haline getirilmesinin yeni bir evresini ifade etmektedir. 1994 başında patlak veren "para bunalımı" yeni-sömürgecilik yöntemlerinin ürünü olan ve aynı zamanda yeni-sömürgecilik yöntemlerinin tıkanmasını ifade eden bir ekonomik buhrandır. Ve artık yeni-sömürgeciliğin de emperyalizmi kurtaramayacağı görülmektedir. Ancak yeni bir uygulama da ortaya çıkmamıştır. Doğal olarak, emperyalizm, sorunlarını yeni-sömürgecilik çerçevesinde çözmek zorundadır. Bu zorunluluk, kendilerine alternatif bir gücün bulunmadığı, anti-emperyalist hareketlerin güçten düştüğü bir dönemin ilişki ve çelişkileri içinde biçimlenmektedir. Ve ayrıca emperyalist ülkeler arasındaki entegrasyonun yeni biçimleriyle de belirlenmektedir. 5 Nisan Kararları'nda görüldüğü gibi, Amerikan emperyalizmi yanında Alman emperyalizminin de içinde bulunduğu ekonomik durgunluğun gerekleri doğrudan ifadesini bulmaktadır. Bu açıdan 5 Nisan Kararları'na karşı mücadele, topyekün emperyalist ülkelerin somut çıkarlarına karşı mücadele olarak somutlaşmaktadır. Kısacası, 5 Nisan Kararları'na karşı mücadele, anti-emperyalist mücadelenin ta kendisidir.



Dipnotlar

(50*) Marks: Kapital, I. Cilt-II. Kitap, s: 404, Odak yay.
(51*) Marks: Ekonomi Politiğin Eleştirisine Katkı, Sunuş, s: 9
(52*) Engels: Fransa'da Sınıf Mücadeleleri, Önsöz, s: 15-16
(53*) Mahir Çayan: Kesintisiz Devrim-I
(54*) Lenin: Proletarya İhtilâli ve Dönek Kautsky, s: 31
(55*) Marksizm-Leninizmin İlkeleri-II, s: 94, Yar yay.
(56*) Lenin: Emperyalizm, s: 81
(57*) Marksizm-Leninizmin İlkeleri-II, s: 110, Yar yay.
(58*) Lenin: Revizyonizm Üzerine, s: 64, Koral yay.
(59*) Kapitalizmin Genel Buhranı, Kitle, Sayı: 31
(60*) Kapitalizmin Genel Buhranı, Kitle, Sayı: 31
(61*) Kapitalizmin Genel Buhranı, Kitle, Sayı: 31
(62*) Türkiye'de Sol Sapma, İlke, Sayı: 16, s: 85
(63*) E. Varga: 20. Yüzyıl Kapitalizmi, s: 40
(64*) Nikitin: Ekonomi Politik, s: 215. Sol yay. 3. Baskı
(65*) Nikitin: Ekonomi Politik, s: 215, Sol Yay.
(66*) World Bank Since Bretton-Woods, s: 65
(67*) P. Sweezy: Çokuluslu Şirketler, Yeni Adımlar, Sayı: 19-20, s: 41
(68*) E. Mandel: Marksist Ekonomiye Giriş, s: 79
(69*) P. Baran: Büyümenin Ekonomi Politiği, s: 250-251
(70*) Nikitin: Ekonomi Politik: s: 224
(71*) E. Mandel: Marksist Ekonomi El Kitabı, C: II, s: 266, Ant yay.
(72*) E. Mandel: Avrupa Amerika'ya Karşı, s: 123-4, Köz yay.
(73*) E. Mandel: Marksist Ekonomi El Kitabı C: II, s: 267, Ant yay.
(74*) Günümüzde Emperyalist Sömürü Mekanizması, s: 12, TİB yay.
(75*) P. Baran: Büyümenin Ekonomi Politiği, s: 288
(76*) Magdoff: Çağdaş Kapitalizmin Bunalımı, s: 242-243
(77*) Emperyalistler Arası Rekabetin Yeni Bir Aşaması, Ürün, Sayı: 9, s: 63-64
(78*) G. Kazan: 100 Soruda Ortak Pazar ve Türkiye, s: 59-60
(79*) E. Mandel: Avrupa Amerika'ya Karşı, s: 116
(80*) Ürün, Sayı: 9, s: 73
(81*) E. Mandel: Avrupa Amerika'ya Karşı, s: 38
(82*) Kapitalizmin Ekonomi Politiği, s: 324, Bilim yay.
(83*) Kapitalizmin Ekonomi Politiği, s: 325, Bilim yay.
(84*) P. Sweezy: Çokuluslu Şirketler, Yeni Adımlar, Sayı: 19-20, s: 36
(85*) Sweezy-Magdoff: The Dynamics of U. S. Capitalism, s: 160
(86*) E. Mandel: Decline of The Dollar, s: 38
(87*) E. Mandel: Decline of The Dollar, s: 8
(88*) M. Kalocky:The Last Phase in The Transformation of Capitalism, s:108-110
(88**) Finans kurumlarının gelişimi için verilen krediler dahil. Dünya Bankası Yıllık Raporları
(89*) Sweezy-Magdoff: The Dynamics of U. S. Capitalism, s: 169
(90*) E. Mandel: Decline of The Dollar, s: 8
(91*) Kapitalizmin Ekonomi Politiği, s: 334
(92*) E. Mandel: Decline of The Dollar, s: 105
(93*) Sweezy-Magdoff: 1970' lerde Emperyalizm, s: 28
(94*) Kapitalizmin Ekonomi Politiği, s: 336
(95*) Günümüzde Emperyalist Sömürü Mekanizması, s: 12, TİB yay.
(96*) H. Magdoff: Enflasyon Üzerine, Aşama, Sayı: 2, s: 9
(97*) U. S. News and World Report, 11 Kasım 1974
(98*) E. Mandel: Marksist Ekonomi El Kitabı, Sayı: 2, s: 65, Ant yay.
(99*) Fortune: Haziran 1974, s: 32
(100*) World Bank Since Bretton-Woods, s: 460
(101*) World Bank / IDA-Annual Report, 1971, s: 7
(102*) A. Karaosmanoğlu ile Sohbet - Özgür İnsan, Sayı: 16, s: 21
(103*) A. Gevgilili: Batı Köylüyü Destekliyor
(104*) One Hundred Countries Two Billion People, s: 11
(105*) One Hundred Countries Two Billion People, s: 12
(106*) Ercan Kılıç: Soğuk Savaş Sonrası Kapitalizm, Özgür Gündem, 25 Ocak 1994
(107*) Marks: Kapital, C: I, s: 404, Odak yay.
(108*) Marks: Ekonomi Politiğin Eleştirisine Katkı, s: 9
(109*) Marks: Ekonomi Politiğin Eleştirisine Katkı, s: 9
(110*) Çağlar Keyder: Toplumsal Tarih Çalışması, s: 320