Türkiye Halk Kurtuluş Partisi-Cephesi
Halkın Devrimci Öncüleri
Ankara Davası Savunması
ZAFER BİZİM OLACAKTIR!


Bu savunma, Ankara I Nolu Devlet Güvenlik Mahkemesi'nde 1993 tarihinde açılmış olan Türkiye Halk Kurtuluş Partisi-Cephesi/Halkın Devrimc Öncüleri davasında Munis Özgül tarafından 27 Ekim 1994 tarihinde okunmuştur. Eriş Yayınları-1995

Eriş Yayınları tarafından düzenlenmiştir.
erisyayinlari@kurtuluscephesi.org
Özgün biçimiyle Acrobat Reader formatında: Ankara Davası Savunması
ZAFER BİZİM OLACAKTIR! (1.471 KB)



BEŞİNCİ BÖLÜM
ULUSAL SORUN VE PROLETARYANIN ÇÖZÜMÜ

ULUSAL SORUN ÜZERİNE


      Bugün ülkemizin en temel sorununun devrim sorunu olduğu ve bu devrimin emperyalizmin III. bunalım döneminin ilişki ve çelişkileri çerçevesinde gerçekleştirilmesi gerektiği her türlü tartışmanın dışındadır. Bu süreçte, güncel olarak karşımıza çıkan en önemli sorunlardan birisi de ulusal sorundur. Bir başka deyişle, bugün ülkemizde bir Kürt ulusal sorunu mevcuttur ve bu sorunun anti-emperyalist ve anti-oligarşik devrim çerçevesinde çözümlenmesi, gerçek ve kalıcı bir çözüm sürecinin başlatılabilinmesi için zorunludur. Sorunun özü, Kürt ulusunun kendi kaderini tayin hakkına sahip olmasıdır, yani kendi siyasal geleceğini belirleme hakkına sahip olmasıdır. Daha ileride ayrıntılarıyla ortaya koyacağımız gibi, bu sorunun sadece devrimle çözümlenmesi diye bir durum söz konusu değildir. Emperyalist sistem içinde ve emperyalizmle uzlaşarak da bu sorunun kısmi bir çözümlenmesi olanaklıdır. Ancak demokratik halk devrimi çerçevesinde çözümlenmediği sürece, ulusal sorunların gerçek ve kalıcı çözümlenmesine yönelmek olanaksızdır. Ama her durumda Kürt ulusunun kendi kaderini tayin hakkına sahip olması, çözümün temelini oluşturur.
      Ülkemizde karmakarışık hale getirilmiş olan ve Marksist-Leninist bir perspektiften uzak tutulan bu sorunu tarihsel olarak ortaya koymak gerekmektedir.



ULUS VE PROLETARYA


      Ulus, insanlık tarihindeki gelişmenin kapitalist evresinde ortaya çıkmış bir toplumsal-tarihsel örgütlenmedir. Stalin'in tanımlamasıyla, "ulus, tarihsel olarak oluşmuş, kararlı bir dil, toprak, iktisadi yaşam ve kendini kültür ortaklığında dile getiren ruhsal biçimlenme birliğidir". (Stalin: Marksizm ve Ulusal Sorun ve Sömürge Sorunu, s: 15) Tarihsel bir olgu olarak ulus ve buna ilişkin sorunların kavranabilmesi ve çözümlenmesi için, herşeyden önce tarihin materyalist biçimde ele alınması zorunludur.

      Tarih, "birbirinden ayrılmış kuşakların ardıllığı, tüm önceki bir kuşak tarafından diğerine kolayca aktarılmış malzemeler, sanayi fonları, üretici güçlerin kullanımı ve dolayısıyla bir taraftan tamamıyla değişim koşulları içindeki geleneksel etkinliğini sürdürmesi, diğer taraftan tamamiyle değişilmiş bir etkinlikle eski kuşakların değiştirilmesinden başka birşey değildir". (Marks) Bu nedenle tarihsel süreçler süreklilik gösterir. Marksizmin tarihi, bu bağlamda, kesintisiz bir süreç olarak ele alması, ulus ve ulusal sorunun bu kesintisiz sürecin belli bir evresine ilişkin olarak ele alınması gerektiğini gösterir.

I.
ULUSLARIN OLUŞUMU VE BURJUVAZİ

      Ulus, tarihsel bir olgu ve yükselen kapitalizmin ürünüdür. Bu nedenle burjuvaziyle birlikte ortaya çıkmıştır ve burjuvazinin feodalizme karşı mücadelesiyle ilintilidir. Bu açıdan toplumun ulus olarak örgütlenmesi ile toplumun feodal örgütlenmesi arasında açık bir karşıtlık vardır. Bu yüzden toplumun feodal örgütlenmesinin ne olduğu bilinmeden ulusal örgütlenmenin anlaşılması olanaksızdır.
      Feodalizm, köleci toplumların "barbar kavimleri"nin saldırıları ile ortaya çıkmış sosyo-ekonomik bir oluşumdur. Feodalizmin temel özelliği, onun kırsal niteliği, kırsal alanlardaki büyük feodal toprak mülkiyeti ile bunların serfler tarafından işlenmesidir.       İşte burjuvazinin karşı karşıya olduğu tarihsel miras, bu feodal üretim ilişkileri temelinde oluşan siyasal üst yapısıyla bütün feodal toplumdur. Kapitalizm ve dolayısıyla burjuvazi, feodalizmin bağrında ve onun gözenekleri içinde ortaya çıkmış ve gelişmiştir. Burjuva ilişkilerinin ortaya çıkması ve gelişmesi, kapitalizmin alt-yapıda gelişmesi demektir. Gelişen burjuva toplumu, her toplum gibi kendisini örgütlemek zorundaydı. Marks-Engels, 17. ve 18. yüzyıl İngiliz ve Fransız yazarlarının kullandığı kavramla "sivil toplum" olarak ele alınan burjuva toplumunu şöyle tahlil ediyorlardı:       "Alman İdeolojisi" adlı yapıtlarında sorunu böyle koyan Marks ve Engels, ilerki yıllarda toplumun ve üretim sürecinin ayrıntılı bir tahlilini yaparak, burjuvaziyi ortaya çıkaran ve onunla birlikte var olan toplumsal örgütlenmeye kapitalizm adının verilmesinin daha uygun olduğunu saptamışlardır. Kapitalizmin gelişmesi ve kendisini dış ilişkilerinde ulus olarak örgütlemesi süreci, feodalizme karşı burjuvazinin mücadelesiyle birlikte yürümüştür. Burjuvazinin feodal ayrıcalıkların kaldırılması istemi, onun kapitalist üretim ilişkileri önünde feodal üst-yapının engelleyici niteliğiyle ilintilidir.       Feodalizmin bağrında kapitalizmin gelişmesi, 17. yüzyıla kadar kendine özgü bir siyasal üst-yapı ile tamamlanamamıştır. Bu döneme kadar feodal siyasal üst-yapı ile burjuva (kapitalist) ilişkiler bir arada, karmaşık bir ilişkiler ağı oluşturarak varlıklarını sürdürmüşlerdir. Feodalizmden kapitalizme tam geçişin gerçekleşmesinin uzun bir zaman alması, bu geçiş döneminde gelecekte yeni sorunların ortaya çıkacağını gösteren ilişkileri yaratmıştır. İşte ulusal sorun açısından bu ilişkiler özel bir yere sahiptir. Örneğin 15. yüzyılda Batı-Avrupa'yı saran "para hırsı" deniz aşırı keşiflerin yapılabilmesi için seferlerin düzenlenmesine neden oluyordu. Gerçekte bu "para hırsı" feodalizmin, içten kapitalizm tarafından nasıl aşındırılmış ve kemirilmiş olduğunu göstermekteydi.Böyle başlayan deniz aşırı keşif seferleri, yepyeni bir sorun ortaya çıkarıyordu. Bunun nedeni, denizaşırı faaliyetlerin herşeyden önce feodal ya da yarı-feodal biçimler altında yapılmasıydı. Zaten "ana kıta"da siyasal üst-yapı feodal nitelikteydi. Feodalizmin özsel olarak "toprak kazanma" amacı ile "para hırsı" birbirleriyle bağdaşmaz bir çelişki yaratıyordu. Böylece feodal üst-yapı tarafından düzenlenen (toprak kazanma amacıyla), ama burjuva bir sanayiyle gerçekleştirilen (para-meta kazanma hırsı) denizaşırı toprakların fethi olayını yaratmıştı. Gelecekte kapitalizmin devralacağı tarihsel mirastan birisi de bu denizaşırı toprakların işgal edilmesiydi.
      Diğer taraftan toplumun feodal örgütlenmesi, feodal beyler arasında bitmez tükenmez savaşlara yol açıyordu. Bunlar karşısında halk kitleleri, özellikle de serf statüsündeki köylüler, kendi istemlerinin gerçekleşmesi için birbirleriyle dayanışma içine girerken (ki bunun temel aracı dildir), diğer taraftan güçlerini birleştirmeye (ki bunun temeli topraktır) başladılar. Belirli bir dili konuşan bireylerin, belirli toprak üzerinde toplanmaları, kentlerde sanayinin gelişmesiyle birlikte önemli bir gelişme gösteriyordu. Kırsal alanlardaki dağınık nüfus, kentlerde biraraya geliyordu.       "Tüm devrimci ögeler" içinde en önemli kesim, şüphesiz burjuvaziydi. Burjuvaziyle krallığın bu "uzlaşması", doğrudan kapitalist üretim ilişkilerinin kendine ait siyasal bir üst-yapı kuramamış olmasıyla biçimlenmiştir. "Toplum, gitgide daha burjuva duruma gelirken, devlet rejimi feodal kaldı." [117*] Feodal devletçiklere karşı krallıkla burjuvazinin ittifakı, giderek "bağımsız devletler"in oluşması anlamına geliyordu. Ancak bunlar, gerçek anlamda burjuva devletler değildi. Yani ulusal-devlet olarak oluşmamışlardı.
      Feodal aristokrasi, ekonomik planda kendi üretim ilişkilerinin, kapitalizm tarafından yok edilmesi karşısında, kendi ayrıcalıklarını koruyabilmek amacıyla elindeki tek ve son silaha, siyasal zora, silahlı adamlarına başvurmaktan başka yapacak bir şeyi yoktu. Bu durumda kendisi de bir feodal-yerel güç olan krallık ile uzlaşan burjuvazi, krallığın feodal aristokrasiye karşı mücadelesinde önemli bir güç olarak siyasal alanda ortaya çıkıyordu. Bunun ilk ürünü, krallığın burjuvazinin ekonomik gücü ile kendini sınırlayan feodal ordulardan kurtulması oldu. 14. yüzyıldan itibaren Avrupa'da krallar kendilerine yeni ordular kurmaya başladılar. Bu ordular doğrudan kentlerdeki "yurttaşlar"ın askere alınması ile kuruluyordu ve eski feodal orduları oluşturan feodal beylerin kendi özel silahlı adamlarına dayanan askerlik sistemi terkediliyordu. Genellikle topraktan kopartılan köylüler (özellikle de kaçak serfler) bu yeni ordunun temelini oluşturuyordu. Ordunun tüm donatımı ise, burjuvazi tarafından, sanayi tarafından sağlanıyordu. 14. yüzyılda top barutu ve topçuluğun Araplar tarafından Avrupa'ya getirilmesi, krallığın feodal-yerel otoritelere karşı zaferini garantileyecek yeni bir araç sağlamıştı. Doğal olarak top ve barut üretilmek zorundaydı ve bu da doğrudan sanayi demekti. Bu aynı zamanda sanayinin gelişmesi için de önemli bir itici güç oluşturuyordu. Krallığa zorunlu olarak gereksinme duyan burjuvazi, bu yolla krallığı kendisine bağımlı kılıyordu. 14. yüzyıl sonlarında yerel feodal aristokrasi, büyük ölçüde sindirilmiş, yerel ayrıcalıkları sınırlandırılmış durumdaydı. Bu görece düzen, "düzensizlik içinde düzen", yeni bir savaşın gelişmesine yol açıyordu: Krallığa karşı burjuvazinin savaşımı.
      Yerel feodal otoriteleri belirli oranda sindiren veya sınırlandıran krallıklar, giderek düzenli ordularını beslemek amacıyla artan oranda paraya gereksinme duymaya başlamasıyla, burjuvazi ile çatışması gündeme geliyordu. Feodal krallığın gereksinmesi olan para, ancak kırsal ve kentsel alanlardan alınan vergilerin artırılması ile sağlanabilirdi. Bu da savaşın ekonomik temelini ortaya koyuyordu. Artık toplumdaki tüm ayrıcalıkların kaldırılması istemi, burjuvazinin genel istemi olarak belirginleşiyordu. Krallık biçiminde örgütlenmiş olan feodal üst-yapının yıkılabilmesi için, onun silahlı gücünün, silah tekelinin yıkılması şarttı.
      İşte bu tekel, bir yandan kentlerde, feodal ayrıcalıkların gözeneklerinden oluşan burjuva silahlı güçleriyle, öte yandan krallık ordusunda bulunan köylülerin karşı hareketi ile ortadan kaldırıldı. Burada kentlerdeki burjuvazi ile köylülük arasında kurulacak bir birlik, mevcut feodal üst-yapının yıkılmasını getirecekti. Bu en açık biçimde feodal aristokrasi ve kraliyet dışındaki tüm topluluğun birliğinin kurulması demekti. Bu birlik, ancak belirli bir sınıfın (burjuvazi) kendi özsel çıkarlarını yalın bir biçimde ifade etmeksizin, topluluğun genel çıkarı olarak ortaya koyabilmesi ile olanaklıdır.
      Tüm ayrıcalıkların kaldırılması istemi ile ortaya çıkan burjuvazinin, feodalizme karşı yürütülen mücadelenin başına geçmesi böylece gerçekleşmiştir. Bu durum kendisini, bir topluluk içersinde ayrıcalıkların tümden kaldırılması olarak ulusal bilincin oluşmasıyla belirginleşmiştir. Böylece ulus tüm feodal ayrıcalıkların ortadan kaldırıldığı bir topluluk olarak ortaya çıkmaktadır. Bu andan itibaren feodalizme karşı yürütülen her mücadele, her hareket "ulusal hareket" olarak tanımlanmaya başlandı.       Feodalizme karşı mücadelede ortaya çıkan milliyetçilik, burjuvazinin demokratik istemleriyle bütünleşerek, onun bir ideolojisi haline gelmiştir.
      Burjuva anlamda demokrasi, tüm ayrıcalıkların kaldırılması ya da bir kesim için konulmuş olan hakların tüm kesimler için de geçerli hale getirilmesi şeklinde belirginleşiyordu. Böylece kendinden önceki toplumlardan olumlu yanların alındığı ve bunlara yenilerin eklendiği yepyeni bir toplum ortaya çıkıyordu. Burjuva demokrasisi olarak bu yeni oluşum, kendini burjuva hukukunda ifade ediyordu.
      Bu noktada burjuvazinin olumsuz eylemi ile olumlu eylemi açıklık kazanmaktadır. Burjuvazinin feodalizme karşı "tüm ayrıcalıkların kaldırılması istemi" olarak "eşitlik" istemi, ayrıcalıkların olmaması gerektiği anlamında, tüm geçmiş tarihi "olumsuz" olarak niteler. Bu anlamda olumsuz bir eylemdir. Bu temelde başlayan burjuva devrimleri, olumsuz bir eylem olarak tüm halkın birleşik eylemini oluşturabilmektedir (ulusal). Bu da "olumlu içerik yokluğu ve tüm geçmişi açıkça yadsıma biçimi nedeniyle, büyük bir devrim tarafından ayakta tutulmaya" [119*] gereksinme duyar. Bu nokta en açık biçimiyle Fransız Devrimi'nde görülmüştür.Fransa'da 1793'den 1794'e kadar süren "terör" dönemi bu olumsuz eylemin ifadesidir. Tümüyle burjuvazinin formüle ettiği "tüm ayrıcalıkların ortadan kaldırılması"na dayanan "eşitlik" ve "demokrasi" için, eskinin tümüyle yok edilmesi Fransız burjuva devriminde "terör" yoluyla gerçekleştirilmeye çalışılmıştır. Ama bu "terör" burjuvazi için, burjuvazisiz bir halk hareketi olarak ortaya çıkmıştır.       Bir ulusal devrimin, olumsuz eylem döneminde, kendi amaçlarını gerçekleştirebilmesi için sonuna kadar sürdürülmesi, proletaryanın devrim okulunda öğrendiği ilk tarihsel ders oluyordu. Proletaryanın burjuva devrimlerini desteklemesindeki yan, işte bu olumsuz eyleme ilişkindir.
      Ancak ilk büyük burjuva devrimleri döneminde proletarya, Marks'ın belirttiği gibi henüz "ayrı çıkarlara sahip" bir sınıf durumunda değildi. Kaçınılmaz olarak devrim sonucunda iktidar burjuvazinin elinde kaldı. Ama bu durum burjuvazinin saf iktidarı olarak, feodalizmin uzun yıllar elinde tuttuğu kadar güçlü ve yalın bir iktidar olarak ortaya çıkmamıştır. Hareketin genel ve ulusal niteliği nedeniyle, burjuvazi, kendi yalın iktidarını kuramamıştır. Bu da feodalizmden devraldığı mirasla ilintilidir. Böylece kurulan burjuva-ulusal devletin biçimi belirlenmiştir.
      Artık "burjuvazi, nüfusun, üretim araçlarının ve mülkiyetin dağınık durumuna giderek daha çok son veriyor. Nüfusu biraraya toplamış, üretim araçlarını merkezileştirmiş ve mülkiyeti birkaç elde yoğunlaştırmıştır. Bunun zorunlu sonucu, siyasal merkezileşme oldu. Ayrı çıkarlara, yasalara, hükümetlere ve vergi sistemlerine sahip bağımsız ya da birbirleriyle gevşek bağlara sahip eyaletler, tek bir hükümete, tek bir hukuk düzenine, tek bir ulusal sınıf çıkarına, tek bir sınıra ve tek bir gümrük tarifesine sahip tek bir ulus içinde biraraya geldiler." [121*]
      Bu dönem, "feodalizmin ve mutlakiyetin yıkılışı dönemi, ulusal hareketlerin ilk kez yığın hareketleri haline geldikleri ve basın aracılığıyla, temsili kurumlara katılma vb. yoluyla halkın bütün sınıflarının şu ya da bu biçimde politikaya çekildiği burjuva demokratik toplum ve devletlerin kuruluşu dönemi"dir. [122*]
      Bu andan itibaren tarihte ulusal-devletler egemen bir duruma gelmişlerdir. Bu kaçınılmazlığı Lenin şöyle ifade etmektedir:


II.
ULUSAL-DEVLETLER VE PROLETARYA


      Ulusal-devletlerin ortaya çıkması beraberinde üç yeni olgu yaratmıştır.
      Birincisi, ulusal-devlet sınırlarının çizilmesidir. Bu, toprak sorunu olarak kapitalist biçimde ortaya çıkan bir olgudur. Ulusal sınırların belirlenmesi, çeşitli devletler arasında uzun yıllar süren "sınır anlaşmazlıkları" sorununu ortaya çıkararak "ulusal-devletler" arası bir savaş olgusunu yaratmıştır. Feodal nitelikte toprak ilhakları yerini kapitalist ulusal-devletlerin toprak ilhaklarına bırakmıştır.
      İkinci olgu, burjuvazinin "olumlu eylemi"nin başlamasıdır. Feodal üst-yapının ele geçirildiği yerde burjuvazi, kendi düzenini kurmak için devleti biçimlendirmeye başlamıştır. Bu olgu, bir yandan proletaryanın "olumsuz eylemi"ni ortaya çıkarırken, diğer yandan burjuvazi içinde çıkarların ayrışmasını getirmiştir. (Bir bütün olarak burjuvaziyi ifade eden "tiers-etat"ın ayrışması.) Büyük burjuvazi olarak kapitalistler ellerindeki ekonomik gücü kullanarak, diğer burjuva unsurlar üzerinde egemenlik kurmuştur. Bunu yapabilmek için, gerektiğinde ülkesindeki eski feodal aristokrasi ile uzlaşmıştır. Bunun olmadığı yerlerde ise başka bir ülkenin desteğini almıştır. Böylece ulusal sorun uluslararası bir sorun haline dönüşmeye başlamaktadır.
      Üçüncü olgu íse, ulusal-devletler kurulur kurulmaz, yani burjuvazi iktidarı ele geçirir geçirmez, karşıt bir gücün, proletaryanın siyasal hareketinin ortaya çıkmasıdır.

      Ulusal-devletler, kurulduğu her yerde ve kurulduğu anda, burjuvazi ile proletarya arasındaki sınıf mücadelesini tarihsel hareketin birinci maddesi haline getirir.       Ulusların ve ulusal-devletlerin oluşumu ve gelişimi özetle böyledir. Burada ulusun oluşumu ve ulusal-devletlerin kuruluşunun kapitalizmle, burjuvaziyle olan bağlantısı açık biçimde görülmektedir. Yine görülmektedir ki, ulusal-devletlerin kuruluşu proletarya ile burjuvazinin mücadelesini gündemin birinci maddesi haline getirmektedir. Bu yakın ilişki, 19. yüzyıl ortalarında gecikmiş burjuva devrimleri sorunu ile birlikte daha belirgin olarak görülmüş ve proletaryanın siyasal tutumu da buna göre biçimlenmiştir. Artık insanlık tarihinin yeni bir safhası başlamaktadır. Bu, burjuvazi ile proletaryanın sınıf mücadelesine sahne olan kapitalist toplumdur.
      Kapitalist üretim ilişkileri, tarihsel olarak iki zıt eğilimi içinde barındırır. Birincisi, ulusal bir pazara gereksinme duyması ve bu bağlamda ulusal-devletlerin kuruluşunu sağlamasıdır. İkinci yön ise, kapitalist üretim ilişkilerinin üretim güçlerinin artan gelişimi ve üretimin artan toplumsallaşması ile, uluslararası pazarlara gereksinmesi olması ve bu nedenle tüm ulusal kapalılığı, ulusal dargörüşlülüğü yıkmadan var olamamasıdır. Bu konuda "Komünist Manifesto"da şöyle denilmektedir:       Bu durumu Engels, bir başka yerde ulusal-devlet düzeyinde şöyle ifade etmektedir:       Daha ilerki yıllarda Lenin, kapitalizmin bu iki zıt eğilimini ele almış ve şöyle ifade etmiştir:       Kapitalizmin gelişmesinin başlangıcında ortaya çıkan ulusal hareketler ve ulusal-devletler, 1648 İngiliz ve 1789 Fransız Devrimi'yle burjuvazinin ulusal temelde iktidarı ele geçirmesiyle birlikte açık biçim almıştır. Bu iki devrim, burjuva demokratik devrimleri olarak kapitalizmin dünya çapında ekonomik gelişiminin siyasal gelişimiyle tamamlanması için ilk büyük temeli sağlamıştır. Diğer büyük temel ise, ABD'nin İngiltere'den ayrılarak "bağımsız devlet" haline gelmesidir. I. Napolyon döneminde Fransız Devrimi'nin bütün kıta çapında yaygınlaştırılmaya çalışılması (burjuvazinin devrim ihracı dönemi), tüm Avrupa'daki mevcut dengeleri (statüyü) alt-üst etmiş, ulusal sorunu içinden çıkılmaz bir hale getirmiştir. Ama kapitalizmin gelişmesi buna karşın sürmüş ve dünya çapında kapitalizmin egemenliği sağlanmıştır.
      Genel olarak 1825 ekonomik buhranıyla kapitalizmin bir dünya sistemi olduğu yıllarda, tarihsel gelişmenin getirdiği yeni sorunlar ortaya çıkmıştır.
      Bu sorunların genel olarak Avrupa çapında burjuva devrimlerinin tamamlanmamışlığından kaynaklandığı söylenebilir. Bir başka deyişle, feodaliteye karşı burjuvazinin kesin zaferi olarak burjuva demokratik devrimleri kıta çapında tamamlanmamıştı. (Gecikmiş burjuva devrimleri sorunu).
      İkinci olarak, gecikmiş burjuva devrimleri 1815 sonrası Avrupa'sında değişik bir siyasal iktidarlara ilişkin bir sorun haline gelmiştir. 1815'de Napolyon'un Waterloo'da yenilgisiyle birlikte, Avrupa'nın siyasal yapısı yeni bir biçim kazanmıştır. 1822 yılındaki Rus-Osmanlı savaşı ile birlikte, bu yeni durum, karmaşık bir Avrupa siyasal düzeni ve ilişkileri yaratmıştır.
      1825 yılı itibariyle Avrupa'da değişik devlet biçimleri görülmektedir. Bunlar içinde burjuvazinin kesin ve tam zaferini ifade eden demokratik cumhuriyet, İsviçre dışında mevcut değildir. Hemen her yerde feodal devletler (krallık) yeniden güçlenmiş ve kıta çapında egemen siyasal güç haline gelmişlerdir. Bu olgu, burjuvazi içindeki farklılaşma ve ayrışmanın netleşmesini, büyük burjuvazinin (kapitalistler) siyasal ilişkiler alanını "avam"a karşı aristokrasi ile paylaşmasını ya da tümüyle aristokrasiye terk etmesini ifade ediyordu. Tüm devlet sınırları Waterloo'nun ve Rus- Osmanlı savaşının galipleri tarafından belirlenmişti. Böylece yapay, ulusal-devletler ortaya çıkmış ve tarihsel olarak belli bir düzeye gelmiş ulusal-topluluklar parçalanmıştır. Büyük oranda gelecek savaşlara göre "tampon devletler" yaratmaya dayanan bu bölünme, toprak ilhaklarını içinden çıkılmaz bir kargaşa ile meşrulaştırmaya yönelmiştir. Napolyon ordularının önünde Avrupa çapında ulusların dağılması ile birleşen bu olgu, ulusal sorunun yeni içeriğini ortaya çıkarıyordu.
      Ulusal sorunun bu yeni içeriği, dağılmış, bölünmüş ya da birliğini yitirmiş ulusların yeniden örgütlenmesi ve ulusal hareketlerin yayılması ile nitelenebilir. Bu durumda genel olarak iki tip ulusal-topluluk ortaya çıkmıştır:
      a) Kapitalizmin geliştiği ve egemen üretim ilişkisi olduğu ulusal-topluluklar (ya da sadece uluslar),
      b) Feodal ya da yarı-feodal üretim ilişkileri içinde olan ulusal-topluluklar (ya da sadece köylü uluslar)
      Her iki durumda da ulusal birliğin sağlanması ve ulusal-devlet olarak bunun maddeleştirilmesi gündemdedir. Ancak birincisinde, bunun ekonomik temeli güçlüyken (kapitalizm); ikincisinde ya çok zayıftır ya da hemen hiç yoktur. Böylece birinci tip ulusal-topluluklarda ulusal hareket bugünün sorunu iken, ikincilerinde "yarının" sorunu durumundadır. Birincisinde, burjuvazinin ulusal hareket karşısındaki konumu gündemdeyken; ikincisinde, henüz gerçek bir ulusal gelişme için maddi temel yoktur.
      Böylece burjuva demokratik devrimi evrensel bir düzeye yükseliyordu. Bu, doğrudan 1789-1793 arasındaki Fransız Devrimi'yle ortaya çıkan bütünsel bir sosyal ve siyasal düzenleme (yeniden yapılanma) anlamına geliyordu. Bir başka deyişle, ulusal-devlet örgütlenmesinin mevcut olduğu Batı-Avrupa ülkelerinde burjuva demokratik devrimin tamamlanması sorunu, demokratik cumhuriyet istemi ile bütünleşerek, bu istemle nitelenebilir hale gelmektedir.
      Kapitalizmin fazla gelişmediği "bağımsız devletler"de ise, burjuva demokratik devrim, birincil olarak feodalizmin tasfiyesi ve kapitalizmin egemenliğinin sağlanması olarak ön plana geçmektedir. Bunun siyasal üst-yapısının ulusal-devlet olarak biçimlenmesi ve ulusal-devletin biçimi, her ülkenin burjuvazisinin durumuna, burjuvazi içindeki farklılaşmanın geldiği düzeye ve ülkenin dış bağımlılığının oluşturduğu diğer ülkenin niteliğine bağlıdır. Bu ülkelerde burjuvazi, genel olarak aristokrasi ile uzlaşmasını esas alan bir meşruti monarşi için çalışabilmektedir.
      Feodalizmin egemen olduğu ülkelerde ise tümüyle kapitalizmin gelişmesi sorunu gündemdedir ve burjuvazinin siyasal iktidarı ele geçirme sorunu henüz bu ülkelerde gündeme girmemiştir. Bu da, bu ülkelerin Batı-Avrupa ile olan bağımlılık ilişkisinin belirleyiciliğini ifade eder. (Sömürge ve yarı-sömürge ülkeler)
      Bunların dışında Avrupa'nın yeni siyasal düzenlenmesinde yer almayan, yani ulusal-devletine sahip olmayan uluslar vardı. Bu uluslar için "bağımsızlık", yani bağımsız bir devlete sahip olma birincil sorun olarak ortaya çıkmıştır.
      19. yüzyılın ilk çeyreğinde Avrupa'da ortaya çıkan bu durum, yine de tüm tabloyu ortaya koymaktan uzaktır. Sorun yine de ülkeden ülkeye değişen olasılıklar olmaktadır. Örneğin, birinci durumda ele alınabilecek bir ülke olan Almanya, ulusal birliğin sağlanması ve merkezileşmiş bir devlet örgütlenmesi sorunuyla yüz yüzeyken; Fransa'da devlet biçimi sorunu birincil sorun olmaktaydı (Demokrasinin yeniden kazanılması sorunu). Böylece sözcüğün günümüzdeki anlamıyla ulusal sorun, tek bir çözüme bağlı olmayan, her somut tarihsel dönemde ve her özel ülke için ayrı ayrı ele alınması gereken bir sorun olarak ortaya çıkıyordu.
      Özetlersek, burjuvazi kendi devrimini yaptığı bu dönemde, burjuvazi gelişmekte, kapitalizm yükselmekte ve dünya sistemi haline dönüşmekteydi. Burjuvazi altyapıda kapitalizmin gelişmesine ve feodalizme karşı egemenlik kurmasına paralel olarak, siyasal üst-yapıda buna uygun değişikliği gerçekleştirmek amacıyla, köylüleri ve şehirli kitleleri kendi etrafında (ulusal çıkar etrafında) birleştirerek, feodalizme son darbeyi vurur (burjuva demokratik devrim espirisi). Ve bu andan itibaren, belirli bir toprak üzerinde burjuva egemenliği kurulmuş olur. Bu aynı zamanda uluslaşma sürecinin tamamlanması ve ulusal-devletin kurulması demektir.
      Bu açıdan ele alındığında, bir bütün olarak burjuvazinin feodalizme karşı devrimci demokratik mücadele içinde bulunduğu ilk dönem 17. yüzyıldan başlar ve 19. yüzyılın ilk çeyreğinde sona erer. Bu dönemin ayırt edici özelliği, bir bütün olarak kapitalizmin dünya çapında egemen üretim ilişkisi haline gelmesidir. Bir başka deyişle, bu dönem, kapitalizmin ve dolayısıyla burjuvazinin dünya çapında egemenliğinin sarsılmaz bir biçimde sağlandığı bir dönemdir.
      Bu dönemde ulusal sorun, doğrudan uluslaşma sorunu olarak ortaya çıkar ve feodal üst-yapının burjuva demokratik devrimiyle dönüştürülmesine dayanır. Burjuvazi bu dönemde, feodalizmi devirdiği her yerde demokratik cumhuriyet idealini hayata geçirir. Böylece ulus olmanın önündeki feodal engeller kaldırılmakta, devlet demokratik cumhuriyet olarak yeniden örgütlenmektedir (ulusal-devlet olarak). Burjuvazi belli bir toprak üzerinde (ki buna eski feodal devlet sınırları demek pek yanlış olmayacaktır) feodalizme karşı tüm toplumsal sınıf ve tabakaları birleştirerek demokratik devrimi gerçekleştirdiği için, ulusal sorun, bir iç sorun olmakta ve iç gelişmeyle çözümlenmektedir. Zaten ulus, doğrudan bu demokratik devrimlerin bir ifadesidir.




III. BUNALIM DÖNEMİNDE
ULUSAL SORUNUN
EMPERYALİST SİSTEM İÇİ "ÇÖZÜM" YOLLARI


      Daha önce ele aldığımız gibi, serbest rekabetçi dönemde meydana gelen eşitsiz gelişmeler sonucunda, özellikle 1848 sonrasında, Avrupa'da ulusal sorun ortaya çıkmıştır.
      1848'lere kadar ulusal sorun, toplulukların iç sorunu, demokratik burjuva devriminin yapılması sorunu olarak belirginleşirken, bazı ulusların diğer ulusları egemenliği altına alması, topraklarını ilhak etmesi, ulusal sorunu özel bir sorun haline getirmiştir. Böylece, bir başka ulus tarafından egemenlik altında tutulan ulusun diğer uluslarla eşit haklara sahip olması istemi ortaya çıkmıştır. (Ulusların kendi kaderlerini tayin hakkı) Bu dönemde, "ezilen ulus", kapitalist açıdan az çok gelişmiş, ulusal birliğini sağlamış, ancak bunu devlet olarak örgütleme olanağına sahip değildir. Böylece ulusal boyunduruğa karşı mücadele olarak ulusal hareketler ortaya çıkmıştır. Bu hareketlerin temel özelliği, "ezilen ulus" burjuvazisinin kendi ulusal pazarını elde etmesidir. Bu dönemde ulusal sorun, ulusal boyunduruğa karşı bir mücadele sorunu olarak, burjuva ulusal hareketlerinin ortaya çıkışıyla belirlenmektedir. Bu uluslar, devlet kurma hakkı dışında genel olarak kapitalist üretim ilişkileri içinde bulunmaktadır. Emperyalizmin ortaya çıkışı ve gelişimi içinde, özel bir sorun olarak ortaya çıkan ulusal sorun, varlığını bir süre daha devam ettirmiştir. Böylece I. bunalım döneminde de, ulusal sorun, ulusal boyunduruğa karşı savaş gibi özel bir sorun olarak ortaya çıkıyordu.
      Emperyalizmin bunalımının II. döneminde, dünyada ilk proleter iktidarının kurulmasıyla birlikte, ulusal sorun, yalın bir biçimde "ezilen uluslar" sorunu olmaktan çıkmıştır. I. paylaşım savaşından sonra Avrupa'da, geçmiş dönemin "ezilen uluslar"ının devlet olarak örgütlenme olanağını kazanmaları ve sömürgelerde, yarı-sömürgelerde ulusal hareketlerin ortaya çıkması, yeni, genişlemiş bir ulusal sorunun dışa vurumlarıydı.
      Artık, "ulusal sorun, ulusal boyunduruğa karşı savaş gibi özel bir sorun olmaktan çıkıyor, ulusların, sömürgelerin ve yarı-sömürgelerin emperyalizmden kurtuluşu genel sorunu haline geliyor." (Stalin)
      Bir başka deyişle, ulusal boyunduruğa karşı mücadele sorunu genel olarak emperyalist sömürüden kurtuluş sorununun bir parçası haline gelmiştir. Yani, geçmiş dönemde demokratik devrimin bir parçası olan ulusal boyunduruğa karşı mücadele, bugün emperyalizme karşı mücadelenin bir parçası haline gelmiştir.
      Bu en açık biçimiyle, tek başına ve özel olarak ele alınmış bir ulusal baskının, ulusal boyunduruktan kurtulma sorununun söz konusu olamayacağıdır. "Bugün -diyor Stalin- ulusal sorunun özü, sömürgeler ve bağımlı milliyetler halk yığınlarının mali sömürüye karşı, bu sömürgeler ve milliyetlerin, egemen milliyetin emperyalist burjuvazisi tarafından siyasal köleleştirilmesi ve kültürel kişiliksizleştirilmesine karşı mücadelededir."
[130*]
      Görüldüğü gibi, "ulusal sorun, hiç de, kesin olarak mutlak, değişmez bir şey değildir. Mevcut rejimin dönüşümü genel sorununun bir parçası olduğu için, ulusal sorun, tamamen toplumsal koşullar, ülkede kurulmuş olan iktidarın niteliği ve genel olarak, toplumsal gelişmenin tüm seyri tarafından belirlenir." [131*]
      Ulusal sorunun bu tarihsel gelişimi, ulusların kendi kaderlerini tayin hakkı sorununun, genel demokratik sorunun bir parçası olmaktan çıktığını, daha o günden sosyalist, genel proleter devriminin tamamlayıcı parçası durumuna geldiğini göstermektedir. Ve Türkiye'de ulusal sorun açısından bu durum özel öneme sahiptir.
      Ulusal sorunun, ulusal boyunduruğa karşı mücadele şeklindeki özel sorun olmaktan çıkarak, genel olarak emperyalist sömürüden kurtuluş sorununun bir parçası haline gelmesi, dolayısıyla proletarya devrimi genel sorununun bir parçası, proletarya diktatörlüğü sorununun bir parçası olması, ulusal baskı ve ulusal eşitsizliğin yeni bir boyutunu tanımlar. Artık ulusal boyunduruk, bir bütün olarak ulusal sorunu oluşturmamaktadır, tersine bu sorun, yani ulusal boyunduruk artık emperyalist sömürüden kurtuluş sorununun bir parçası durumundadır. Ulusal sorunun bu yeni konuş tarzı, ulusların kendi kaderlerini tayin hakkının yeni, sosyalist yorumu ile birleşerek, proletaryanın ulusal sorun karşısındaki tutumunu belirlemektedir.
      I. ve II. bunalım döneminde, sömürgelerde ve yarı-sömürgelerde, ulusal boyunduruk, ulusal baskı ile emperyalist hegemonya birbirine bağlı bir bütün oluştururlar. Yeni paylaşım savaşının gündemde olduğu bu dönemlerde, "devlet kurma hakkı"na sahip ve bu hakkını "bağımsız" devlet olarak kullanmış uluslar için bile ulusal sorun varlığını sürdürmektedir. Paylaşım savaşı, doğrudan sömürgelerin yeniden paylaşımı sorunu olarak ortaya çıksa da, "bağımsız" ulusların sömürgeleştirilmesini de içermektedir. Ve dolayısıyla ulusal sorun bunlar açısından çözümlenmemiş durumdadır. Nitekim II. paylaşım savaşında görüldüğü gibi, I. paylaşım savaşından sonra kurulmuş olan Avrupa'nın ulusal-devletleri ve eski ulusal-emperyalist devletler, başka bir emperyalist ülkenin ordularının işgaline uğramışlar ve bağımsızlıklarını yitirmişlerdir. Avrupa'da, faşist Alman işgali, ulusların kendi kaderlerini tayin hakkının kesin ihlâli ve bu hakka sahip ulusların bunu yitirmeleri ile sonuçlanmıştır. Bu da en açık biçimiyle uluslar içinde, sömürgeler ve yarı-sömürgeler gibi, ulusal sorunun emperyalist sömürüden kurtuluş sorunu haline geldiğini göstermektedir. II. paylaşım savaşında emperyalist sömürü, emperyalist işgal, özellikle Avrupa açısından ve Kuzey Afrika için faşist Alman emperyalizmi, Asya ülkeleri için militarist Japon emperyalizmi olarak ortaya çıkmaktadır. Emperyalist ülkeler arasında bir bölünmenin bulunduğu bir dönemde, emperyalist sömürünün böylesine parçalı görünümü özel tarihsel koşullarla birleşerek ulusal sorunu, faşizme karşı, faşist-emperyalist ülkelere karşı savaş şeklinde bir sorunla birleştirmiştir. Böylece faşizmin yıkılması, II. paylaşım savaşı süresinde, ulusal sorunun çözümünü getirecek bütünü oluşturmaktadır. Ve dolayısıyla belli bir ülkenin kurtuluşu sorunu, genel olarak faşizmin yıkılışı sorununa tabi olmaktadır.
      Bu koşullar altında, proletarya, nerede bulunursa bulunsun, temel olarak faşizme karşı mücadeleyi öne çıkarmıştır. Bu onun kendi öz sınıfsal mücadelesinden vazgeçtiği demek değildir. Ancak faşizmin dünya çapında ortaya çıkardığı sorun, proletaryanın iktidar mücadelesinin en önemli engeli durumundadır. Bu nedenle proletaryanın, her ülkede, anti-faşist birleşik cephenin kurulması yönünde faaliyet göstermesi gündeme gelmiştir. Kaçınılmaz olarak anti-faşist birleşik cephe, sadece proletarya ve köylülükten oluşmamaktadır. Birleşik cephe, her ulus içindeki, faşist işgalciler ve işbirlikçiler dışında kalan tüm ulusal sınıfları kapsamak durumundadır. Bu açık olarak anti-faşist milli burjuvaziyle proletaryanın tek bir cephede savaşa girmeleri demektir. Ancak bu, cephe içersinde proletaryanın bağımsız siyasal örgütlenmesinin özenle korunmasını ve hatta bu cephede proletaryanın hegemonyasının kurulması görevini de beraberinde getirmektedir.
      Sözün özü, II. paylaşım savaşı döneminde ulusal sorun, şu ya da bu ulusun, sömürgenin ya da yarı-sömürgenin tek başına kurtuluşu sorunu durumunda değildir. Bu dönemde ulusal sorun, faşizme karşı mücadele sorunu haline gelmiştir ve her türlü ulusal kurtuluş istemi bu genel soruna bağlıdır, bu genel sorunun bir parçasını oluşturmaktadır. Bu da ulusların kendi kaderlerini tayin hakkının anti-faşist bir mücadelenin zaferi sorunu haline gelmesi demektir. Böylece tek tek sınıfsal ve ulusal sorunların, faşist emperyalizme karşı mücadele genel sorununa tabi olması ortaya çıkmaktadır. Örneğin, Çin'de ÇKP ile Koumintang arasında kurulan "milli cephe", Japon emperyalizmine karşı bir cephe durumundadır ve son tahlilde genel anti-faşist birleşik cephenin bir parçasını oluşturmaktadır. Bu olgu da, demokratik devrimin çıkarlarının genel anti-faşist mücadelenin çıkarlarına tabi kılınması olarak ortaya çıkmaktadır. Proletarya açısından, bu olgu ayrıca dünyadaki tek ve ilk sosyalist ülkenin faşist emperyalist işgalden kurtarılması sorunu olarak da ortaya çıkar.
      II. paylaşım savaşından sonra, faşist Almanya'nın ve Japon emperyalizminin yenilgisiyle birlikte işgal altındaki ülkelerin ulusal sorunlarının çözümü gündeme gelmiştir. Bu çözüm, faşist emperyalist ülkelerce işgal edilmiş, ilhak edilmiş ulusların yeniden bağımsız devlet olarak örgütlenmelerinin gerçekleştirilmesi olarak birincil planda ortaya çıkmıştır. Bu çözüm, bazı özgül biçimler altında Avrupa uluslarının kendi kaderlerini belirleme hakkını elde etmeleri ile sağlanmıştır. Böylece bazı uluslar emperyalist sistem içinde "ulusal-bağımsız" devletler olarak örgütlenirken, bazıları da (Doğu-Avrupa ülkeleri) sosyalist sistem içinde devlet olarak örgütlenmişlerdir. II. paylaşım savaşı sonrasında ulusların kendi kaderlerini tayin hakkının yeni içeriği açık biçimde ortaya çıkmıştır. Artık yalın bir devlet kurma hakkı olarak ulusların kaderlerini tayin hakkından söz etmek olanaksızdır. Ulusların kendi siyasal kaderlerini tayin etmelerinde, artık sistemler gündemdedir. Uluslar için, artık "ayrılma hakkı", "ayrı devlet kurma hakkı", sistemlere bağlı bir hak haline gelmiştir.
      III. bunalım döneminde, ulusların kendi kaderlerini tayin hakkının, "ulusların ve sömürgelerin emperyalist sistemden ayrılma, emperyalizmden bağımsız devletler kurma hakkı" şeklinde belirginleşmesi söz konusudur. Bu, Stalin'in daha 1921 yılında ortaya koyduğu Marksist-Leninist saptamanın gerçekliğidir. (Bilindiği gibi, Stalin o tarihte, bu belirginleşmeyi slogan düzeyinde ele almaktadır.)
      İşte ulusların kendi kaderlerini tayin hakkı, bu anlamıyla, "genel demokratik hareketin bir parçası olmaktan çıkıyor" ve kesinkes "sosyalist, genel proleter devriminin tamamlayıcı bir parçası durumuna" geliyor. Bu da ulusların kendi kaderlerini tayin hakkının, bir devrim sorunu, devrimin zaferi sorunu haline gelmesi demektir.
      Diyebiliriz ki, III. bunalım döneminde her türlü ulusal baskının, ulusal boyunduruğun ortadan kaldırılması, yani ulusal sorunun hangi özel görünüm altında olursa olsun gerçek, kalıcı ve sürekli çözümü, ancak, bu gerçek anlamıyla (proleter devrimci anlamıyla) ulusların kendi kaderlerini tayin hakkının tanınmasıyla çözümlenebilir.
      İşte proletaryanın, her yerde ve her zaman savunduğu ve gerçekleştirdiği ulusların kendi kaderlerini tayin hakkı budur. Bu aynı zamanda, "ulusların kendi kaderlerini tayin hakkının eski burjuva demokratik yorumu bir düş olması, devrimci anlamını yitirmesi" (Stalin) demektir.
      Burada, Marksist-Leninistler açısından önemli bir sorun ortaya çıkmaktadır. Bu da emperyalizm tarafından savunulan, ulusların kendi kaderlerini tayin hakkının eski burjuva yorumuna karşı mücadele etmektir.
      8 Ocak 1918 yılında ABD başkanı Wilson'un açıkladığı "yeni uluslararası ilişkiler ilkeleri", bu eski burjuva demokratik yorumun emperyalist aşamada ilk açık ifadesi olmuştur. Genel olarak SSCB'de somutlaşan ulusların kendi kaderlerini tayin hakkının devrimci savunusuna karşı emperyalist burjuvazinin ortaya koyduğu bir "alternatif" olan bu "yeni" ilkeler, III. bunalım döneminde emperyalist ülkeler arasındaki sürekli ve resmi örgütlenmelerle birlikte, genel bir olgu haline gelmiştir. II. bunalım döneminde, sadece bir emperyalist ülke burjuvazisinin, ve üstelik sınırlı oranda, yani eski bağımsız uluslar için ortaya koyduğu anlayışın, III. bunalım döneminde dünya çapında bir olgu haline gelmesi, Marksizm-Leninizmin buna karşı mücadelesinin genel niteliğini ortaya koyar.
      1918'de Wilson tarafından ortaya konan, eski burjuva anlamıyla ulusların kendi kaderlerini tayin hakkı, özsel olarak emperyalist sistem içinde ulusal sorunların çözümünü içermektedir. Böylece emperyalist sistemden, salt ve yalın ulusal nedenlerle meydana gelebilecek kopuşların önüne geçilmek istenmektedir. Wilson tarafından ortaya konulan bu anlayış, "Wilson Doktrini" olarak bilinmektedir. Bu doktrinin, ya da emperyalist ülkelerin benimsediği anlamıyla "Wilson İlkeleri"nin beşinci maddesi şöyledir:

      14. maddesi ise şöyle demektedir:       Görüldüğü gibi, Wilson tarafından ortaya konulan "ilkeler" ulusların kaderlerini tayin hakkının, devrimci niteliğinin ortadan kaldırılmasına, sulandırılmasına dayanmaktadır. Ve kurulması istenen "uluslar birliği", bunun yürütülmesini ve çözümlerin kalıcı kılınmasını sağlayacaktır.
      III. bunalım döneminde ABD'nin mutlak hegemonyasının ortaya çıkmasıyla gerçekleştirilen "Birleşmiş Milletler" ve onun kuruluş ilkeleri, Wilson'un ortaya koyduğu ulusların kendi kaderlerini tayin hakkının emperyalist burjuva yorumunun, dünya çapında egemen olmasını getirmiştir. İşte III. bunalım döneminde eski sömürgecilik sisteminin tasfiyesi, bu anlayış temelinde gerçekleştirilmiştir. Kaçınılmaz olarak, bu şekilde bir kendi kaderini belirleme, ulusların yeni sorunlarla yüz yüze gelmelerini sağlamaktan öte bir işe yaramamıştır. Günümüzde varlığını sürdüren pek çok ulusal sorun, bu emperyalist yorumun ve uygulamanın çözücü olmadığını ortaya koymuştur. Ancak buna karşın hâlâ uluslar için bir çözüm olarak görünmektedir.
      Sömürgelerin tasfiyesinde, "yerli halkın çıkarı" ile "hükümetlerin isterleri"nin "eşit önemde göz önüne alınması", "yerli halkın" belli bir toprak üzerinde "devlet"e sahip olmasını sağlamakla birlikte, olası ulusal birleşmelerin engellenmesini, ulusların bölünmesini getirmiştir. Sözcüğün tam anlamıyla "yapay ulusal-devletler" ortaya çıkmıştır.
      Emperyalizmin çıkarlarına uygun ("hükümetlerin isterleri") olarak gerçekleştirilen ulusal sorun çözümleri, herşeyden önce büyük ulusal-toplulukların bölünmesini getirmiştir. Bu bölünme, parçalardaki "devletlerin siyasal bağımsızlıklarının ve ulusal bütünlüklerinin" uluslararası bir kuruluşca (Birleşmiş Milletler) güvence altına alınmasıyla birlikte, parçaların birbirinden uzaklaşmalarına yol açmıştır. III. bunalım döneminde, Birleşmiş Milletler aracılığıyla sağlanan "güvencenin", Kore Savaşı'nda açık bir uygulaması görülmüş, ancak 1960'lardan itibaren bu "güvence" işe yaramaz hale gelmiştir. Bu durum kaçınılmaz olarak emperyalizmin ikili anlaşmaları ya da askeri paktlarıyla yeni "güvenceler" yaratmasını getirmiştir. (Bu konuda sosyalist ülkelerin tutumları belirleyici olmuştur.)
      Yeni-sömürgecilik yöntemleriyle birleşen bu uygulama, geri-bıraktırılmış ülkeler için de ulusal sorunların çözümlenmesini sağlamaktan uzaktır. Kendine özgü koşulları olmasına rağmen, Hindistan bu konuda en tipik örnek durumundadır. Geri-bıraktırılmış ülkelerde, genel olarak toplumsal sürecin feodalizm olduğu koşullarda fazlaca önemli olmayan bazı ulusal farklılıkların, yeni-sömürgecilk uygulamalarıyla birlikte gelişmiş olması, emperyalizmin ortaya koyduğu çerçeve içinde ulusal sorunların çözülemeyeceğini göstermiştir. III. bunalım döneminde görülmüştür ki, emperyalizmden gerçek anlamda bağımsızlığı elde etmeden ve demokratik bir yönetim kurulmadan ve proletaryanın öncülüğü olmaksızın hiçbir ulusal sorun çözümlenemez. Tersine yeni ulusal sorunların ortaya çıkması kaçınılmazdır. Bugün ulusal baskılar varlığını sürdürmektedir, ancak geçmiş dönemden farklı bir biçim kazanmıştır.
      I. ve II. bunalım döneminde, ulusal baskı ile emperyalizm doğrudan (araçsız) ilintiliyken, bugün sömürgelerin tasfiyesi ve yapay ulusal-devletlerin kurulmasıyla, ulusal baskı yerelleşmiş, devletlerin "iç sorunu" görünümü kazanmıştır. Bu durum en açık biçimde Filistin'de ve Kürdistan'da görülmektedir. Geçmişte Filistin'deki ulusal baskı ve ulusal boyunduruk, doğrudan İngiliz emperyalizmine bağlıydı. Bugün ise, İsrail devletinin kurulması, bu baskıyı yerelleştirmiş, içsel bir duruma getirmiştir. Artık eski dönemde olduğu gibi İngiliz emperyalist burjuvazisinin Filistin halkına karşı ulusal baskısı değil, yahudi devletinin siyonizminin (yahudi milliyetçiliği) ulusal baskısı gündemdedir. Aynı şekilde Kürdistan'da, özellikle Güney Kürdistan'da, eski dönemde İngiliz ve kısmen Fransız emperyalizminin işgali bulunuyordu ve ulusal baskı emperyalist sömürü ile doğrudan ve açık biçimde ilintiliydi. (Açık işgal esprisi) II. paylaşım savaşından sonra İran'ın yeniden "bağımsız devlet" haline gelmesi, Irak'ta krallığın kurulması ve Suriye devletinin ortaya çıkmasıyla birlikte, Kürtler üzerindeki ulusal baskı, bu devletlerin dayanağı oldukları ulusların milliyetçiliğinin baskısı haline dönüşmüştür. Emperyalist işgalin gizlenmesi sonucu ortaya çıkan bu durum, günümüzde ulusal sorunların diğer önemli halkasını oluşturmaktadır. Bu durum (olgu) ülkemiz açısından önemli olduğu için üzerinde biraz duralım:
      Bilindiği gibi, yeni-sömürgecilik, eskisömürgecilik yöntemlerinden farklı olarak sermaye ihracının yeni bir durumunu ifade eder. Geçmiş dönemlerde, emperyalizm nakit sermaye ihracı ile, ülkelerdeki hammadde kaynaklarını işletiyor, onları sömürüyordu. Tüm sanayi yatırımları, sömürgelerde ve yarı-sömürgelerde emperyalizmin elindeydi ve nakit sermaye ihracına dayanıyordu. Bu ekonomik ilişkiler, kendisini I. ve II. bunalım döneminde, dünyanın toprak olarak paylaşılması ile bütünleştirmekteydi. Yani ulusal-devletlerin sömürgeleştirilmesi, sömürgelerin emperyalist sömürgeler haline dönüştürülmesi ulusal toprakların emperyalist güçler tarafından işgali ile birlikte gelişiyordu. Emperyalizm, bu ulusal-topluluklar için ve sömürge halklar için dışsal bir olgu ve işgali açık askeri nitelikteydi. Böylece ulusların ve sömürgelerin siyasal ilhakı, ekonomik sömürüyü ucuzlatan bir unsur durumundaydı.
      III. bunalım döneminde emperyalist sömürünün sürdürülüş biçimi değişmiştir. Yeni-sömürgecilik yöntemleri olarak tanımladığımız bu yeni emperyalist sömürü biçimi, esas olarak ihraç edilen sermayenin terkibindeki değişiklikle gerçekleştirilmiştir.       Böylece, sömürgeciliğin tasfiyesi ile eski sömürgelerde kurulan devletler, dışa bağımlı bir kapitalistleşme sürecine girmişlerdir. Bu yolla emperyalizmin yitirdiği pazarların yarattığı talep yetersizliği belli oranda giderilmeye çalışılmıştır. Böylece, "daha az masrafla, daha geniş pazar olanağı" ortaya çıkmıştır. Bu, eskiden ekonomik sömürüyü (ilhakı) ucuzlatan siyasal ilhakın eski önemini yitirmesi demektir. Dolayısıyla eski sömürgelerin tasfiyesinde hiçbir sakınca ortaya çıkmamaktadır. Bu da ulusların kendi kaderlerini tayin hakkının, emperyalizm tarafından, emperyalist sistem içinde ayrı devlet kurma hakkı şeklinde formüle edilmesini getirmiştir.       "Yukardan aşağı kapitalizmin" geliştirilmesi, doğal olarak "yukarının", yani üst-yapının, özel olarak da bu yapının en temel unsuru olan devletin, emperyalizmin denetimi altında olmasını ve bu devletin yaratılacak pazar üzerinde kesin egemenliğini zorunlu kılar. Kapitalizmin normal iktisadi evriminde, temelde egemenliğin, siyasal üst-yapıda, devlet alanında feodal egemenliğin sona erdirilmesiyle tamamlanması süreci, geri-bıraktırılmış ülkelerde tümüyle tersine dönmüştür. Emperyalizmin isteklerine uygun olarak belli bir meta pazarının yaratılabilinmesi için, herşeyden önce bu pazarın sınırlandırılması zorunludur. Yaratılacak bir meta pazarı, belli bir toprağı ve bu topraklar üzerinde belli bir devletin egemenliğini zorunlu kılmaktadır.
      Sömürgelerde devlet (pazar) sınırları emperyalizm tarafından belirlenmiştir. Burada pazarların eski paylaşımı ile ortaya çıkan sınırlar belli oranda korunmakla birlikte, emperyalist sömürünün sürdürülmesine en elverişli arazi parçası belli bir devlet toprağı olarak belirginleşmiştir. Yarı-sömürgelerde ise, durum biraz daha değişik olmuştur. Bu ülkeler feodal nitelikte olmakla birlikte, "görünüşte bağımsız" bir devlete ve devlet sınırlarına sahiptir. Bu anlamda emperyalizmin sömürgelerde gerçekleştirmek durumunda olduğu olgular, bu ülkelerde hazır bulunmaktadır. II. paylaşım savaşında savaş alanının dışında kalmış yarı-sömürgeler, savaş sonrasında önemli bir statü değişikliğine uğramamışlardır. Bu durumda bulunan ülkeler Latin Amerika'da Arjantin, Brezilya, Şili gibi eski "bağımsız" ülkeler ile İspanya, Portekiz ve Türkiye'dir.
      Belirlenmiş sınırlar üzerinde devlet otoritesinin egemen kılınması, sömürgeler açısından olduğu kadar yarı-sömürgeler açısından da bir zorunluluktur. Bu durum merkezi otoritenin güçlendirilmesiyle gerçekleştirilmiştir. Belirlenmiş bir toprak üzerinde merkezi devlet otoritesinin egemenliği, yukardan aşağı kapitalizmin geliştirilmesinin ön koşuludur. İşte devlet sınırları içinde ortaya çıkan ulusal baskının temelinde, emperyalizmin bu yeni-sömürgecilk yöntemleri yatmaktadır.
      Devlet otoritesinin güçlendirilmesi, merkezileştirilmesi herşeyden önce eski dönemin feodal parçalanmış siyasal yönetimine son vermeyi gerektirmektedir. Bu durumda devrimci niteliğini yitirmiş burjuvazinin bulduğu çözüm ikilidir:
      Birinci çözüm yolu, feodal parçalanmışlığı göz önüne alarak sömürgelerin devletleştirilmesi ya da yerel yahut bölgesel feodal siyasal otoritelerin devletleştirilmesidir. Genel olarak Orta-Doğu ve Afrika'da kullanılan bu yöntem, en açık biçimiyle Arap feodal topluluklarının feodal egemenliğe göre devletleştirilmesinde görülür. Ve bu devletler, hemen hemen tüm Arap topluluklarında krallık şeklinde olmuştur. Feodal siyasal yönetim açısından krallığın uygun bir biçim oluşturduğu açıktır. Fas Krallığı, Ürdün Krallığı, Irak Krallığı, Suriye Krallığı, Suudi Arabistan Krallığı, Arap Emirlikleri, Umman Krallığı, Yemen Krallığı, Libya Krallığı emperyalizmin II. paylaşım savaşından sonra Arap feodal toplumunda gerçekleştirdiği yapay devletlerdir. Afrika'da ise, genellikle aşiretler düzeyinde devlet egemenlikleri paylaştırılmaya çalışılmıştır. Ancak kabile ilişkilerinin, sömürge koşullarıyla birleşerek varlıklarını sürdürmüş olmaları, bir devlet içinde birden çok kabilenin varlığını getirmiştir. Bu da Afrika devletlerinde kabileler arası iktidar savaşını gündeme getirmiştir. Ve çoğu zaman bu savaş, "ulusal" bir bayrak altında yürütülmeye çalışılmıştır.
      1950'lerin ortalarına doğru emperyalizmin ulusal sorunu çözümleyiş tarzı, yani sömürgeler sorununu çözümleyiş biçimi, devlet sınırları içinde, bir iç sorun olarak krallığa karşı bir mücadele ortaya çıkarmıştır. Krallık yönetimine karşı cumhuriyet istemi, bu dönemde, bu ülkeler için ulusal bir sorun olarak ortaya çıkmaktadır. Milli burjuvazi, henüz emperyalizmle bütünleşmiş durumda değilken, ya da işbirlikçi burjuvazi henüz palazlanma durumundayken ortaya çıkan bu ulusal sorun, Batı-Avrupa'da İngiliz ve Fransız Devrimlerinde ortaya çıkan ulusal sorunla benzerlikler göstermektedir. Gerçek ulusal-devletlerin kuruluşu, bu bağlamda, feodal parçalanmışlığa son veren bir burjuva demokratik devrimin sonucu olmuştur. Yeni devletlerde ise, genelde ulusal bölünmüşlük, "devletler" şeklinde olduğu için, feodal parçalanmışlığa son vermek şeklinde iç sorun mevcut değildir. Bu sorun, uluslararası bir sorun, emperyalizmle mücadele sorunu durumundadır. Ülke içi sorun feodalizmin tasfiyesi olarak ortaya çıkmaktadır. Gerçekte ise, emperyalizmden bağımsızlaşmaksızın feodalizmin tasfiyesi (devrimci tarzda) söz konusu olamayacaktır. Bu açıdan da feodal krallığa karşı cumhuriyet istemi görünüşte içsel, gerçekte ise uluslararası bir sorun durumundadır.
      Özetle söylersek, II. paylaşım savaşından sonra devletleştirilen eski sömürgelerde ulusal sorun çözümlenmemiş durumdadır. Buralarda ulusal sorun, demokratik devrimin tamamlanması sorununun bir parçası olarak belirginleşmektedir. Ancak demokratik devrimin tamamlanması, feodal devletin destekçisi, "güvencesi" durumunda bulunan emperyalizmden ayrılmaksızın gerçekleştirilemeyecektir. Böylece demokratik devrim sorunu, yalın bir içsel sorun olarak anti-feodal nitelikte değil, anti-emperyalist nitelikte bir devrim sorunu olarak ortaya çıkar. Bu da geçmiş dönemlerde yarı-sömürge ülkelerde ortaya çıkan (Çin Devrimi örneği) devrim sorunu ile aynıdır. (Böylece eski sömürge ve yarı-sömürge ayrımı ortadan kalkmış olmaktadır.) Bu ülkelerde ulusal sorun, anti-feodal ve anti-emperyalist bir devrimle çözümlenebilecek bir sorun olmaktadır ve bu devrimin sonucunda gerçek ulusal-devletler kurulabilir. Ulusal sorunun, bu dönemde, yeni devletlerde ulusal demokratik devrim sorununun bir parçası olması bu şekilde ortaya çıkmaktadır. Doğal olarak ulusların kendi kaderlerini tayin hakkı, emperyalist sistemden ayrılma, emperyalizmden bağımsız devlet kurma hakkı olarak belirginleşmektedir. Bu hakkın elde edilmesi, bu ülkelerde, gerektiğinde parçalanmış ulusun birliğinin sağlanması için de temel niteliktedir. Çünkü ulusların kendi kaderlerini tayin hakkı, ayrı devlet kurma hakkı yanında, parçası olmak istedikleri uluslarla, ulusal-devletlerle birleşme hakkını da içerir.
      Böylece Marksist-Leninistlerin ortaya koyduğu anlamda ulusların kendi kaderlerini tayin hakkı, bu ülkelerin ulusal sorunlarının çözümü için temel teşkil etmeye devam etmektedir. Ancak burada altı çizilmesi gereken yan, ulusal sorunun özel bir sorun olarak ayrı ele alınması değil, genel olarak ulusal demokratik devrim sorununun bir parçası olarak ele alınmasıdır. Böyle bir devrim, proletarya devrimi genel yolunun içindedir. Ve böyle bir devrim olmaksızın ulusal sorun çözümlenemez.
      İşte bu Marksist-Leninist değerlendirme, doğruluğunu, 1950 sonrasında Arap ülkelerinde ortaya çıkan küçük-burjuva milliyetçi iktidarlarıyla bir kez daha tanıtlamıştır.
      Sömürgelerin emperyalizm tarafından ve kendi taleplerine uygun olarak tasfiyesi, yapay ulusal-devletlerin kurulmasının dünya çapında ulusal sorunu çözememesi, kendisini "eşitli ulusal hareketlerin ortaya çıkmasıyla göstermiştir. Özellikle yeni devletlerde, nüfus içinde çoğunluğu oluşturan küçük-burjuvazinin başlattığı ulusal hareketler, ulusal sorunun çözülmemişliğinin kanıtı olduğu gibi, yeni ulusal sorunların da dışavurumudur. Arap ülkelerinde devrimci-milliyetçilerin iktidarlarının ulusal sorunu ele alış tarzı, doğrudan doğruya bunun bir iç sorun olarak görülmesinden ileri gelmektedir. Siyasal üst-yapıda meydana gelebilecek bir değişikliğin, yani devlet biçiminin değişmesinin ulusal sorunu da çözeceği düşüncesi küçük-burjuva milliyetçiliğinin tipik ifadesidir.
      Küçük-burjuvazinin ulusal sorunu, ülke içi ve feodal siyasal egemenliğe ilişkin bir sorun olarak görmesi, onun hareketlerinin sınırlarını belirlemektedir. Yukarda belirttiğimiz gibi, bu ülkelerde ulusal sorun, emperyalizmden bağımsız demokratik bir cumhuriyet kurma sorunu durumundadır. Ve bu amaçla yapılacak bir devrimi zorunlu kılar.
      III. bunalım döneminde sömürgeler ile yarı-sömürgeler arasındaki farkların en aza inmesi, bunların ulusal sorunlarının benzer nitelik kazanmasını getirmiştir. Bazılarında, yerel feodal güçlere göre belirlenmiş sınırlara bağlı olarak ulusal-topluluğun parçalanması, parçalanmış ulusal-toplulukların ulusal sorununu ortaya çıkarırken; bazılarında geri-bıraktırılmış ülkelerdeki ulusal-topluluklara ilişkin bir ulusal sorun ortaya çıkarmıştır. Ama her durumda ulusal sorun, ülkenin emperyalizmden bağımsızlaşması ve demokratik devrimin yapılması genel sorununun bir parçası olarak ortaya çıkmaktadır.
      Diyebiliriz ki, günümüzde ulusal sorun kendisini iki düzeyde ortaya koymaktadır: Birinci düzeyde ulusal sorun, parçalanmış ulusların ve ulusal-devletlerin birliği sorunudur; ikincisi ise, belirli devlet sınırları içindeki özellikle geri-bıraktırılmış ülkelerde "eşitli ulusal-toplulukların karşı karşıya olduğu ulusal baskıdan, ulusal eşitsizlikten doğan sorundur.
      İşte günümüzde proletaryanın çözmek zorunda olduğu, kendi "olumlu eylemi"ni ortaya koyacağı ulusal sorun bunlardır. Proletaryanın kendi devriminin genel yolu içinde çözeceği bu ulusal sorunlar, proletarya partisinin asgari ve azami programının konusu olarak ortaya konur.
      Proletarya ve partisi açısından, ulusal sorunların çözümünde esas olan, her zaman ve her yerde proletaryanın sınıf çıkarları ve proleter sınıf mücadelesidir.
      Proletarya, ulusal köken ayrımı yapmaksızın, dünyanın her yerinde tek bir sınıf düşmanıyla, burjuvaziyle yüzyüzedir. Bu açıdan mücadelesi, burjuvaziye karşı ve onu devirmek amacıyla yürütülür. Ancak proletarya insanlığın gerçek kurtuluşunu sağlayacak tek devrimci sınıf olarak faaliyetini sınıfların ortadan kaldırılmasına kadar sürdürür.
      İşte ulusal sorunların çözümü ve ulusal hareketler proletarya açısından, kendi sınıf mücadelesinin bir parçası olarak bu şekilde ortaya çıkar. Ulusal sorunlar, her zaman ve her yerde proletarya için kendi sınıfının iktidarı sorunundan sonra gelir, ikincildir. Bu sorunun çözümünü "ikincil dereceye koymak, bu mücadelenin çıkarınadır." (Lenin) Bu, ulusal baskıya karşı mücadele sorununun, proletarya için, genel olarak sınıfsal baskıya karşı mücadele sorununa tabi olması, ve bu ikincil sorunun çıkarlarına göre belirlenmesi söz konusudur. Her yerde ve her zaman proletaryanın kendi sınıf örgütlenmesi ve sınıf mücadelesinin temel alınması Marksist-Leninistler için temel bir görevdir. Diğer sorunlar, genel olarak demokrasinin tüm sorunları ve buna yönelik örgütlenmeler bu temel göreve tabidir.
      Proletarya için tek doğru ve tutarlı perspektif budur. Çünkü, ulusal sorunun, proletarya devriminden önce mi, yoksa sonra mı çözümleneceği sorunu, somut tarihsel koşullara, konjonktürel gelişmelere, uluslararası duruma vb. bağlıdır. Tarihsel olarak, ulusal sorun, gerçek ve kalıcı biçimde proletarya devrimiyle çözümlenecektir. O zamana kadar bu sorunun çözümlenmemiş olarak kalması olasıdır.
      Bu durumda, proletarya kendi iktidar mücadelesini yürütür ve örgütler. Proletarya kendi iktidar mücadelesini yürütürken, mevcut tüm toplumsal ve ulusal sorunların çözümünü amaçlar ve kendi iktidarıyla bunların nasıl çözümleneceğini ortaya koyar. Ve bunları, mücadelesinin başlangıcında ilan eder. Bu, proletaryanın bilinen ve tarihsel olarak denenmiş bayrağıdır.
      Söz konusu olan, ulusal baskı, ulusal eşitsizlikse, proletarya, kendi iktidar mücadelesinde, bunlara karşı mücadeleyi de gündemine alır (kendi olumlu eylemiyle birlikte) ve bu mücadeleyi kendi iktidar mücadelesine tabi kılmaya çalışır.
      Bu tutum hiçbir biçimde, bazı sorunların, bazı demokratik hakların (ulusal haklar gibi) proletarya devriminin genel yolu dışında, proletaryanın iktidar koşulları dışında çözümlenemez, "elde edilemez" demek değildir. Tersine bu tutum, proletaryanın, kendi iktidarında bu sorunların çözümlenmesinin, elde edilmesinin nasıl olacağını gösterir. Ancak proletarya, kendi sınıf çıkarları için, kendi iktidarı için örgütlenmiş ve mücadele eder durumdaysa, ortaya çıkabilecek değişik olasılıklar karşısında, kendi sınıf çıkarlarını koruyabilir ve kendi iktidar mücadelesini sürdürebilir. Ve ancak böyle bir proletarya, ulusal sorun gibi tali ve parçasal bir sorunun, kendi devriminin genel yolu dışındaki çözümlerini, gelişmelerin zorla dayattığı çözümleri, kendi çıkarlarına en uygun ve demokratik biçimde gerçekleştirilmesini isteyebilir ve bunun için mücadele edebilir. Aksi halde proletaryanın eli kolu bağlı kalır ve her türlü ulusal çıkarlar için (burjuva nitelikte) kullanılır hale gelir. Bu da, sonal olarak, dünya proletaryasının mücadelesinin karşısına, "ulusal" bir bayrak altında, kendi burjuvazisinin hizmetinde çıkması demektir. Hiçbir Marksist-Leninist bunu kabul edemez, buna izin veremez.
      Ulusal sorunun, genel ve özel olarak, proletarya devriminin genel yolu dışında, proletaryanın iktidar koşulları dışında, eski tarzda çözümlenme olasılığı vardır. Birinci olasılık tarihsel olarak ne kadar fazla olursa olsun, ikinci olasılık mevcuttur ve değişik olgularda da açıkça görülmektedir. Bu olasılık karşısında, proletarya, kendi sınıf tutumunu, emekçi halkın çıkarına en uygun biçimde ortaya koymak ve bu amaçla mücadele etmek durumundadır.
      İşte bu son durum, proletaryanın kendi devriminin genel yolu dışındaki ulusal hareketler ve çözümler karşısında takınacağı tavır sorunu olarak belirginleşir. Bir başka deyişle, proletaryanın "muhalefet" koşulları altındaki tutumu söz konusudur. Ve proletaryanın "koşullaması" işte burada ortaya çıkar. Bu ise, ulusal sorunların ve ulusal hareketlerin, her tarihsel durumda somut olarak ele alınmasını, irdelenmesini, tahlil edilmesini zorunlu kılar.
      Genel olarak ulusal sorunun, proletarya devriminin genel yolu içinde çözümlenmesinin ötesinde ortaya çıkan gelişmeler, proletarya ve partisi için, bunların proletaryanın sınıf mücadelesine nasıl tabi kılınacağı sorununu da yaratır. Bu özel sorun, emperyalizm koşullarında ve emperyalist hegemonya altındaki ülkelerde reformlar ve demokratik haklar için verilcek mücadelenin, sosyalist devrim mücadelesine nasıl bağlanacağı genel sorununun içindedir. Çünkü Lenin'in belirttiği gibi, "ulusal kaderi tayin hakkı, demokratik bir istek olmaktan başka bir şey değildir; ilke olarak, öteki demokratik isteklerden farklı değildir."       Bu açıdan sorun, şu şekilde belirginleşmektedir: III. bunalım döneminde demokratik hak ve özgürlüklerin bir parçası olan ulusların kendi kaderlerini tayin hakkı, proletaryanın öncülüğünde gerçekleştirilecek bir devrim olmaksızın "elde edilebilir", "gerçekleşebilir" bir hak ve istem midir?
      Burada ilk önemli nokta genel olarak bir devrimden değil, proletaryanın öncülüğündeki belirli bir devrimden yola çıkılmasıdır. Bu bağlamda proletaryanın ulusal sorunu kendi iktidar koşullarında, kendi olumlu eylemi ile nasıl çözümleyeceğini ele almadan, bunun dışındaki durumları, varsa "çözüm" yollarını ele almak gerekmektedir.
      III. bunalım söneminde bu dış yolları üç başlık altında ele alabiliriz:
      a) "Ulusal" burjuvazinin öncülüğünde ulusal sorunun çözümü:
      III. bunalım döneminde emperyalizmin yeni-sömürgecilik yöntemleri, herşeyden önce geri-bıraktırılmış ülkelerde ya da bu ülke içindeki ulusal-topluluklar arasında ulusal, yani iç dinamikle kapitalizmin gelişmesini olanaksız kılmıştır. İç dinamikle (ulusal) gelişen kapitalizmin olmayışı, ulusal burjuvazinin gelişmesini engelleyerek, bu sınıfın kendi devriminde öncülük etmesi ya da katılması sorununu ortadan kaldırmıştır. Yeni-sömürgecilik koşullarında geri-bıraktırılmış ülkelerdeki burjuvazi "ulusal" nitelikte değildir, baştan emperyalizmle bütünleşmiştir ve onun işbirlikçisidir. Che'nin deyişiyle, "bugün için, tayin edici unsur, emperyalizm ve milli burjuvazi cephesindeki kaynaşmadır". Bu, geri-bıraktırılmış ülkelerdeki burjuvazinin "milli" ve "devrimci" niteliğini yitirmesidir. Dolayısıyla kendi devrimini yapamaz ve ulusal-devrimci bir hareket ortaya çıkaramaz.
      Bunun ulusal sorun açısından anlamı, yerli burjuvazinin gerçek bir ulusal hareket oluşturamayacağı demektir. İşbirlikçi burjuvaziyle emperyalizm arasındaki çelişkiyi, mutlak bir çelişki, uzlaşmaz bir çelişki olarak ele almak yanlıştır. Ancak bu işbirlikçi-tekelci burjuvazinin, zaman zaman "ulusal çıkar"dan söz etmeyeceği, "ulusal haklar"dan söz etmeyeceği demek değildir. Ve hatta bunu öyle bir yere getirebilir ki, açık bir "anti-emperyalist ulusal hareket" görünümü kazandırabilir. Genellikle bu durum işbirlikçi-tekelci burjuvazi içindeki çelişkilerin ürünü olarak ortaya çıkabilmektedir. Çok-uluslu geri-bıraktırılmış ülkelerde, bu çıkar çelişkisi, zaman zaman ulusal-topluluk farklılaşmasıyla çakışabilir ve böyle durumlarda açık bir "ulusal hareket" gündeme gelebilir. Bu durumda "ezilen ulus" konumu, işbirlikçi-tekelci burjuvazi fraksiyonları içinde bir güç aracı olarak kullanılması gündeme gelir. Böylece "ezilen ulus" işbirlikçi burjuvazisi, oligarşi içinden çıkarak, kendi "ulusal" devletini kurma talebinde bulunabilir. Bu talep, özsel olarak "ezilen ulus" burjuvazisinin (işbirlikçi ve emperyalizmle baştan bütünleşmiş) emperyalist devletlerin, kendisinin "ayrılma talebi"ni desteklemesi girişimleriyle birleşerek uluslararası bir sorun haline gelebilir. Emperyalizmin bu durum karşısındaki ilk tutumu, oligarşi içindeki çelişkiyi çözümleme şeklindedir. Genel olarak askeri ve stratejik çıkarlarını göz önüne alan emperyalizm, uygun gördüğü koşullarda, böyle bir istemi destekleyebilmektedir. Çoğu zaman hareketin gelişme düzeyine bağlı olarak ilk tutumunu sürdürür. Bu konuda emperyalizmin Filistin sorununda takındığı tutum oldukça açıktır.
      Emperyalizm, böyle bir hareket karşısında, "kültürel özerklik"ten, "azınlık hakları"ndan, "bölgesel özerklik" temelinde federatif çözüm ve ayrılmanın gerçekleştirilmesine kadar değişik çözüm yollarını el altında tutar. Ancak burada ortaya konulması gereken husus, bu çözümlerin hiçbirinin ulusların kendi kaderlerini tayin hakkı ile ilişkisi bulunmadığıdır.
      Emperyalizmin, ulusal temelde ortaya çıkan oligarşi içi çelişkilerin çözümünde özellikle "bölgesel özerklik"i kabul ediyor görünmesi, sık sık ulusal sorunun özünün unutulmasına yol açmaktadır. Özellikle "ayrılma", "ayrı devlet kurma"nın emperyalizm tarafından, bu durumda "kabul edilemez" olduğunu düşünmek bu yanılgının temelidir. Oysa genel olarak ulusların kendi kaderlerini tayin hakkı "bölgesel özerkliği" içerir ve proletarya bu çözümü önsel olarak reddetmediği gibi, çoğu durumda çokuluslu devletler için öngörür de. Emperyalizmin "bölgesel özerklik" temelinde bir federatif çözümü desteklediği koşullarda, sorunun özünü unutarak takınılacak bir tavır, her zaman "ulusal" işbirlikçi burjuvazinin güçlenmesine yardım edecektir.
      Sorunun özü, emperyalizmin, çok-uluslu geri-bıraktırılmış ülkelerde ulusal sorunun çözümünde ulusların kendi kaderlerini tayin hakkını tanımamasıdır. Emperyalizm için "ayrılma", "ayrı devlet kurma"ya varan her çözüm yolu, bir ulusal hakla, "ezilen ulus"a ilişkin bir demokratik hakla bağlantılı değildir ve olmamalıdır. Emperyalizmin bütün tutumu, Wilson doktrininde ortaya konulduğu gibi, ulusların kendi kaderlerini tayin hakkının tahrif edilmesine dayanır. Dolayısıyla ulusların kendi kaderlerini tayin hakkı olarak demokratik bir hakkın tanınmadığı koşullarda, kendi çıkarlarına uygun çözümü ortaya koyması gündemdedir. Bu yüzden ulusların kendi kaderlerini tayin hakkının hangi koşullarda ve nasıl kullanılacağı sorunu ile hiçbir ilişkisi yoktur. Emperyalizmin tüm tutumu, sözde ulusların kendi kaderlerini tayin hakkını tanırmışcasına görünerek, pratikte bu hakkın nasıl kullanılacağını kendi çıkarlarına göre belirlemesinden başka birşey değildir.       İşte emperyalizmin, özel olarak ABD emperyalizminin bugün sorunu ele alış tarzı, Stalin'in sözünü ettiği bu çerçeve içinde, "burjuva anlamda" ulusların kendi kaderlerini tayin hakkı ile sınırlıdır. Kesinkes proletaryanın savunduğu ulusların kendi kaderlerini tayin hakkı ile ilişkili değildir.
      Bu durum karşısında, proletarya, herşeyden önce, ulusların kendi kaderlerini tayin hakkının tanınmasını istemelidir ve tanınması yönünde mücadele etmelidir. Böyle bir hakkın, doğrudan ya da dolaylı tanınmışlığı koşullarında nasıl kullanılacağı sorununun, sadece ve sadece ulusal-topluluğun kendisine ait olduğunun ortaya konulması gerekir. Doğal olarak da, proletaryanın savunduğu ulusların kendi kaderlerini tayin hakkının elde edilmesi bir devrim sorunu olarak ortaya çıkmaktadır. Aksi halde, proletaryanın kendi ulusu içinde, bu hakkın değişik çözümlerinin koşullara bağlı olarak uygulanabilmesi için yapabileceği pek birşey olmayacaktır. Lenin'in, Norveç'in İsveç'ten ayrılması konusunda ortaya koyduğu gibi, böyle bir hak söz konusu olmazsa, her düzeyde proletaryanın enternasyonalizmi ulusal çıkarlara feda edilmiş olacaktır.
      Görüldüğü gibi, III. bunalım döneminde emperyalist hegemonya altındaki ülkelerde, burjuvazi gerçek anlamda "ulusal" ve "devrimci" niteliğe sahip değildir, gerçek ulusal-devrimci bir hareket ortaya koyamaz ve ulusların kendi kaderlerini tayin hakkı temelinde ulusal sorunun değişik çözüm yollarını tanımayı kabul edemez. Onlar için, "ezilen ulus" sorunu tümüyle oligarşi içi bir sorun durumundadır ve oligarşi içi çelişkiler eski dönemin ulusal burjuvazisinin "egemen ulus" burjuvazisine karşı mücadelesi olarak ele alınamaz.
      b) Geri-bıraktırılmış ülkelerde egemen sınıflar arası ilişkinin ve çelişkinin bir sonucu olarak ortaya çıkan ikinci yol feodaliteye ilişkindir:
      Oligarşi içindeki büyük toprak sahipleri ile işbirlikçi-tekelci burjuvazi arasında ya da bir bütün olarak oligarşi ile oligarşı dışı feodal kalıntılar arasındaki çelişki, çok-uluslu geri-bıraktırılmış ülkelerde "ulusal" bir görünüm kazanabilmektedir. III. bunalım döneminde kapitalizmin yukardan aşağı geliştirilmesi, yani dış dinamik ile (emperyalizm) geliştirilmesi, devlet sınırları içinde feodalizmin çözülmesine yol açmaktadır. Bir başka deyişle, genel olarak emperyalizmin başlangıçta ittifak kurduğu feodal egemen sınıfların ekonomik olarak güçsüzleşmesi ve tasfiye olması söz konusudur. Tarihsel olarak geri-bıraktırılmış ülkelerde çarpık kapitalizmin gelişmesi, oligarşi içinde çeşitli tasfiyelere yol açma ve artan oranda işbirlikçi-tekelci burjuvazinin, özel olarak tekelci-sanayi burjuvazisinin güçlenmesini sağlayarak oligarşiyi tek başına oluşturması (tabii baştan bütünleşmiş olduğu için emperyalizmle birlikte) yönünde bir eğilim ortaya çıkarmaktadır. "Oligarşi" broşürümüzde ve "Gramsci Üzerine" yazımızda ayrıntılı biçimde ortaya koyduğumuz bu eğilim, geri-bıraktırılmış ülkelerde feodal kesimlerin, siyasal planda devlet üzerindeki etkinliklerini yitirmeleri sonucunu doğurmaktadır. Feodal egemen sınıfların oligarşiyle, özel olarak da işbirlikçi-tekelci burjuvaziyle "çatışma-uyum" ilişkisinde bu açık biçimde görülür. (Bu konuda somut bir değerlendirme için bkz: Mevcut Durum ve Devrimci Taktiğimiz-I, THKP-C/HDÖ yayınları)
      Bu gelişme, feodal egemen sınıfların "çarpık kapitalizme" karşı mücadelesini ortaya çıkarmaktadır. Tarihsel olarak kapitalist üretim ilişkileri tarafından tasfiye olan feodalizm, her zaman kapitalizme karşı mücadele etmiştir. Bu mücadelesi, iktisadi evrime karşı feodal siyasal zor şeklinde geliştiği eski dönemlerde, burjuva demokratik devrimlere yol açmıştır. Kapitalizm karşısınde kimi zaman feodal sınıflar "uzlaşmayı" kabul etmişlerdir. Bu koşullarda Almanya'da olduğu gibi yukardan aşağı demokratik devrim gündeme gelmiştir. Ancak III. bunalım döneminde geri-bıraktırılmış ülkelerde egemen olan kapitalizm, devrimci tarzda gelişmediğinden çarpıktır ve temelinde emperyalizmin istemleri ve çıkarları yatmaktadır. Bu koşullar altında feodal sınıfların gelişen kapitalizm karşısındaki tutumları, kaçınılmaz olarak anti-emperyalist bir görünüm kazanmaktadır. Geçmiş dönemlerde sömürgelerde ortaya çıkan feodal direnişin anti-emperyalist niteliği de bu şekilde belirginleşmiştir.
      Çokluk toprak ağaları, tefeci-tüccar ve feodal ilişkiler içinde bulunan kent küçük-burjuvazisi (esnaflar), geri-bıraktırılmış ülkelerde anti-emperyalist, anti-kapitalist ve anti-tekelci görünümde bir mücadele içinde olmalarının nedeni budur. Bu sınıfların hareketinin yaygınlığı ve gücü, kapsadığı kesimlerin nüfus içindeki niceliği kadar, oligarşi içinde işbirlikçi-tekelci burjuvazi ile "uyum" sağlama koşullarına bağlıdır. Ancak, bu hareketin her zaman açık mücadele şeklinde olacağını düşünmek de yanlıştır. "Çatışma-uyum" ilişkisinde "uyum" koşullarının önde olması, mücadeleyi legal devlet çerçevesinde sınırlandırmaktadır. Bu da, bu kesimlerin "demokratik" bir görünüm kazanmalarıyla çakışır. Gerçekte "siyasal demokrasi" ile uzaktan yakından ilişkileri yoktur. Ama nüfus içinde belli bir niceliğe sahip oldukları için, "temsili demokrasi" bu kesimlerin parlamentoda yer almalarını olanaklı kılmakta ve bu yolla devlet üzerinde etkilerini sürdürme olanağını elde etmektedirler. Temsili demokrasinin (gerçek burjuva demokrasisiyle uzaktan yakından ilişkisi olmayan bir demokrasidir bu -gizli faşizm-) bulunmadığı ülkelerde bu kesimlerin mücadelesi çoğu durumda yasa-dışı bir faaliyet ve örgütlenmeye dönüşmektedir.
      Bu kesimlerin hareketi, çok-uluslu geri-bıraktırılmış ülkelerde de, tek uluslu (homojen) geri-bıraktırılmış ülkelerde de "ulusal" bir niteliğe bürünebilmektedir. Dolayısıyla her türden sınıfsal farklılıkların aşılmasını sağlayabilecek bir ideoloji, bu hareketin üst yapısını oluşturur. Genel olarak, dinsel ideolojiler, bu kesimler açısından hareketin bütünselliğini kurmaya hizmet eder ve feodal sömürücü sınıfların özel çıkarlarının gizlenmesine yardımcı olur. Sınıfsal farklılıkların tek bir "ulusal çıkar" ile bütünleştirilmesine dayanan burjuva milliyetçiliği gibi, bu feodal hareket de, feodalizmin çıkarlarını "dinsel çıkar" temelinde genel bir çıkar olarak sunar. Bu boyutu ile, burjuva milliyetçiliğinin sınırlarını aşarak uluslararası bir duruma geçer. Bir başka deyişle, bu hareketin dinsel ideolojisi, sınıfsal çıkarı "dinsel çıkar" haline dönüştürdüğü gibi, ulusal çıkarları da aynı duruma getirir. Böylece ulusal sorunda belli bir "çözüm" yolunu ve belli bir "olumlu eylemi" içerir. Bu da onu genel olarak burjuva milliyetçiliğinden, özel olarak da işbirlikçi tekelci burjuvazinin "milliyetçiliğinden" ayıran temel noktadır.
      Diyebiliriz ki, geri-bıraktırılmış ülkelerde ortaya çıkan dinsel ideoloji ile bütünleşmiş feodal hareket, kendi ideolojik çerçevesi içinde, hem özel ulusal sorunu hem de parçalanmış uluslar sorununu ortaya koyar. Bu boyutu ile proletaryanın sorunu ele alışı ile çakışır. Ama ortaya koyduğu "çözüm" ile kendi niteliğini ve proletaryanın çözümü ile olan farklarını belirginleştirir.
      Özellikle emperyalist hegemonya altındaki ülkelerde dinsel farklılığa sahip olan toplumlarda büyük güç oluşturabilen bu feodal hareket, özellikle "müslüman ülkelerde" kendine elverişli bir zemin bulmaktadır. Günümüzde İran'da iktidarı ele geçirmiş olan bu hareket, genel olarak teokratik devlet kurma temelinde ulusal sorunun çözümünü ele alır. Özellikle emperyalist üretim ilişkilerinin getirdiği ilişki ve çelişkilerin etkilediği tüm kesimlerin (özellikle proletarya ve kent küçük-burjuvazisi) arasında bu hareket, güçlü bir anti-emperyalist "ulusal" hareket ortaya çıkarabilmektedir. Bu hareketin en önemli yanı, her türlü ulusal sorunu, emperyalist üretim ilişkilerinin tasfiyesi (feodalizm lehinde) genel sorununa bağlama yeteneğidir. Bu boyutuyla ilerde göreceğimiz gibi, küçük-burjuva milliyetçi hareketlerin olduğu kadar, Marksist-Leninist hareketin de çözmeye yöneldiği sorunları, onların yaklaşımlarına benzer bir biçimde ele alır. Kitle güçlerinin temelini köylülüğün oluşturması ve proletaryayla kent küçük-burjuvazisini kapsayabilme özelliğiyle, geri-bıraktırılmış ülkelerde proletaryanın öncülüğünde demokratik halk devriminin temel gücüyle ilgili bir sorun yaratmaktadır.
      Bu feodal-dinci ya da Stalin'in deyişiyle söylersek, "feodal-milliyetçi" hareketin, ulusal sorunun çözümünde "teokratik devlet"i temel alması, onun gerici özelliğini açıkça ortaya çıkarmaktadır. Ulusal sorunu, demokratik bir biçimde çözmekten uzak oluşuyla ulusların kendi kaderlerini tayin hakkını kesinkes dıştalar. Ve doğal olarak bu hakkın "teokratik devlet kurma hakkı" olarak anlaşılmasını ister.
      I. ve II. bunalım döneminde, sömürge ve yarı-sömürge ülkelerde toplumsal süreç feodalizm olduğundan, yani feodal üretim ilişkilerinin egemen olması nedeniyle, böyle bir hareketin "ulusal" görünüm kazanması olanaksızdı. III. bunalım döneminde ise, geri-bıraktırılmış ülkelerde çarpık da olsa kapitalizmin egemen olması, ülke içinde feodalizmin gerici bir tarzda da olsa tasfiyesi ile birlikte, köylülüğün sınıfsal ayrışmasını artırmış, burjuvazi ile proletarya arasındaki çelişkiyi görece olarak keskinleştirmiştir. Bu da ülke içinde yapay ve yukardan aşağı kurulu "ulusal birliğin" bozulması demektir. İşte, egemenliğini yitiren feodal sömürücü sınıfların günümüzdeki etkinliğinin iktisadi temeli budur. Böylece geçmiş dönemde gücü sınırlı olan bu feodal tepkinin yarattığı hareket, günümüzde önemli bir güce ulaşabilmektedir. Yine eskiden gerici özelliğini anti-kapitalist tutumuyla açıkça ortaya koyan bu hareket, günümüzde yeni-sömürgecilik koşullarında anti-emperyalist, yabancı düşmanlığı (gavur alerjisi) temelinde (emperyalist üretim ilişkilerine karşı olup) "ilerici", "ulusal" bir görünüm kazanabilmektedir. Bu da proletarya açısından, geçmiş dönemlerle kıyaslanmayacak ölçüde önemli ve sadece ulusal sorunla sınırlı olmayan bir sorun yaratmaktadır. Özellikle çok-uluslu geri-bıraktırılmış ülkelerde, "ezilen ulus" proletaryası açısından ulusal sorunun demokratik olmayan her türlü çözümünün reddi düzeyinde özel bir görev ortaya çıkarmaktadır. Genel olarak da, geri-bıraktırılmış ülke proletaryası açısından, emperyalist üretim ilişkilerinin ortadan kaldırılmasının bir demokratik halk devrimi sorunu olduğunun ortaya konulması göreviyle somutlaşmaktadır.
      Konunun daha açık hale gelmesi için eğitim konusunu, demokratik eğitimi örnek olarak alabiliriz. Bilindiği gibi, eğitim sorunu ya da eğitimin demokratikleştirilmesi sorunu, diller üzerindeki ulusal baskının kaldırılması sorunuyla ilintilidir. Bu açıdan demokratik eğitim istemi, diller üzerindeki baskının sona erdirilmesinin "olumlu eylemi" olarak ortaya çıkar. Marksist-Leninist literatürde "demokratik devlet" çerçevesinde eğitim sorunu, Lenin tarafından şöyle formüle edilmiştir:       Lenin'in bu tesbitinin, "teokratik devlet" çerçevesindeki bir çözümle ne derecede bağdaşmaz olduğu açıktır.
      Diyebiliriz ki, feodal sömürücü sınıfların dinsel ideolojiyle yürüttükleri hareket, özsel olarak proletaryanın tarihsel-sınıfsal mücadelesiyle çelişir. Proletarya, feodalizmin kesin olarak tasfiye edildiği koşullarda kendi devrimini yapabilir. Onun mücadelesi anti-kapitalist olmak durumundadır. Ve böyle bir mücadele ancak anti-feodal bir mücadele sürecinden sonra olanaklıdır. Anti- feodal mücadele aynı zamanda feodal ideolojilere karşı mücadeleyi zorunlu kılar. Bu açıdan, burjuvazinin kendi devrimini yapmadığı koşullarda, demokratik devrimin öncüsü olacak olan proletarya feodal sınıflara karşı mücadele etmek durumundadır. Onların ulusal sorunları "teokratik devlet" çerçevesindeki çözüm çabalarının karşısına çıkmak, proletaryanın olduğu kadar, her demokratın da görevidir. Feodal sınıfların eski ekonomik ve siyasal güçlerini yitirmeleri karşısında ortaya koydukları hareketin anti-demokratik yanını ve çözümlerinin gerici özelliklerini, taktik bazı amaçlarla görmezlikten gelerek, özel olarak da ulusal baskıya karşı yürütülen mücadelede bir müttefik olarak görmek, dar bir milliyetçi bakış açısı olduğu kadar, anti-Marksist bir tutumdur da. Bu konuda Komintern'in II. Dünya Kongresinde almış olduğu kararı yeniden anımsatalım:       III. bunalım döneminde de, geri-bıraktırılmış ülkelerde feodal kalıntıların (eski egemen sınıf öğelerinin) hareketinin, anti- emperyalist yanının, özünde her türlü kapitalist gelişmeye karşı olma oluşturduğunu unutarak, emperyalizm ve işbirlikçi burjuvazi ile feodal kalıntıların birbirinden uzaklaşmasının karşı-devrim cephesinde bir bölünme yaratmasını abartarak, anti-feodal mücadeleyi geçici olarak durdurmak ya da ikincil bir sorun olarak ele almak, proletaryanın demokratik devrimdeki öncülüğünün ortadan kaldırılmasıyla özdeştir. Doğal olarak bu tutum, anti-feodal unsurların (proletarya, kent küçük-burjuvazisi ve esas olarak da köylülük) oligarşiye siyasal olarak yedeklenmesine de yol açabilecektir.
      I. ve II. bunalım döneminde emperyalizmin dışsal bir olgu ve egemen sınıfın da feodaller olduğundan ulusal mücadele ile sınıfsal (anti-feodal) mücadele birbirinden kesin çizgilerle ayrılabiliniyordu. Bu dönemlerde, bu ülkelerdeki baş çelişki, ülkenin ve nüfusun 3/4'ünü kontrolu altında tutan zayıf feodal birimler ile yarı-serf durumundaki köylülük arasındaydı. (Demokratik mücadele). Anti-feodal sınıfsal mücadelenin gelişimine paralele olarak, bu dönemlerde emperyalizm kendi sömürgesini korumak için ülkeyi bütün olarak işgal ediyordu. O zaman ülkenin baş çelişkisi emperyalizm ve bir avuç hain dışında bütün ulus arasında olmaktaydı. (Ulusal mücadele). İç savaş döneminde savaş, genellikle sınıfsal şiarlarla (toprak devrimi, demokratik devrim) ve sınıfsal planda (anti-feodal) yürürken, devrimci ulusal savaş evresinde, savaş ulusal planda ve ulusal şiarlarla yürütülür.
      III. bunalım döneminde ise, geri-bıraktırılmış ülkelerde toplumsal süreç feodal süreç değildir. Emperyalizm de sadece dışsal bir olgu değildir. Zayıf mahalli otorite yerini, bizzat emperyalizmin de içinde yer aldığı güçlü oligarşik devlet otoritesine bırakmıştır. Ülkedeki egemen sınıfların en büyüklerinin oluşturdukları bir oligarşi mevcuttur. Bu yüzden baş çelişki oligarşi ile halk arasındadır. Oligarşi içinde bizzat emperyalizm yer aldığı için devrimci savaş sadece sınıfsal planda (anti-oligarşik) yürümeyecektir. Savaş sınıfsal ve ulusal planda yürüyecektir. Şüphesiz emperyalist ordular savaşta bizzat yer alana kadar sınıfsal yan ağır basacaktır. (Daha geniş bilgi için bkz: Kesintisiz Devrim II-III)
      Ancak sınıfsal yanın anti-oligarşik olması sık sık bazı hatalı anlayışların ortaya çıkmasına yol açmaktadır. Genellikle ülkemizde oldukça sık karıştırılan bu durumu burada kısaca belirtelim:
      III. bunalım döneminde kapitalizmin yukardan aşağı geliştirilmesi, geçmiş dönemlerde olduğu gibi, demokratik devrimi anti-emperyalist ve anti-feodal çerçeveyle sınırlamayı olanaksız kılmıştır. Eski dönemin MDD ile bu dönemin demokratik halk devrimi arasındaki farklılık, ülkedeki toplumsal sürecin niteliği ile emperyalizmin işgal biçimi tarafından belirlenmektedir. Ülkede çarpık kapitalizmin egemen olması, feodalizmin tümüyle tasfiye edildiği anlamına gelmemektedir. Emperyalist üretim ilişkileri ile iç dinamikle gelişmiş kapitalizm arasındaki temel fark da burada ortaya çıkmaktadır. Dolayısıyla emperyalist üretim ilişkilerinin tasfiyesi, sözcüğün tam anlamıyla kapitalist üretim ilişkilerinin tasfiyesi demek değildir.
      Kısacası, geri-bıraktırılmış ülkelerde proletaryanın öncülüğündeki demokratik devrim, anti-oligarşik mücadele kapsamında anti-feodal mücadeleyi de gerektirir. Doğal olarak bu anti-feodal mücadelenin dinamikleri, her türlü feodal ilişkiye, sömürüye, harekete ve güce karşı mücadelenin dinamikleridir.
      Yine proletarya açısından feodal hareketin, tarihsel, ekonomik, siyasal ve ideolojik gericiliği yanında, emperyalizmle uzlaşabilir olma özelliği de önemlidir. Tarihsel süreç, emperyalizmin talep yetersizliğini gün be gün artırırken, diğer yandan pazarlarını yitirmesini getirmektedir. Bu koşullar altında kapalı üretim birimlerinin pazar için üretime açılması emperyalizm için bir zorunluluktur. Bu, onun feodal sınıflarla olan çelişkisinin maddi temelidir. Ama öte yandan pazarlarını yitirmesi olgusu, yani proletaryanın devrimci mücadelesi karşısında feodalizmle uzlaşmaktadır. Bu iki zıt hareket, emperyalizm açısından yaşamsal öneme sahip olan pazarlarını kesin olarak yitirme tehlikesi karşısında kendisinin uzlaşma noktalarını açığa çıkartmaktadır. Emperyalizmin feodal sınıflarla en elverişsiz koşullarda gerçekleştireceği bir uzlaşma bile, pazarlarının tümüyle yitirilmesi tehlikesi karşısında önemsiz kalmaktadır. Bugün İran ile ABD emperyalizminin ilişkilerinde görüldüğü gibi, en elverişsiz koşullarda bile, pazarın tümüyle yitirilmesinden daha elverişlidir. Ve İran örneğinde olduğu gibi, emperyalizm, gerektiğinde iktidarı feodal sınıflara tümüyle bırakabilmektedir. Daha alt düzeydeki uzlaşma ise, 12 Eylül koşullarında olduğu gibi, devrimci mücadeleye karşı dinsel temelde bir anti-komünist hareket olarak feodal sınıflara geniş hareket olanağı yaratmaktadır.
      Tüm bunlar, bir kez daha devrimci niteliğini yitirmiş burjuvazinin, feodalizm ve demokratik hak ve özgürlükler karşısındaki konumunu açığa çıkarmaktadır.
      Özetlersek, dinsel ideolojiyle harekete geçen ve "ulusal" bir bayrak altında toplanan feodal sınıf hareketinin ulusal sorunun her türlü demokratik çözümünü reddettiğini söyleyebiliriz. Bu açıdan bu hareket için ulusların kendi kaderlerini tayin hakkının mutlak bir hak şeklinde ele alınması önem kazanmaktadır. Dolayısıyla bu hakkın içerdiği "ayrılma" ve "ayrı devlet kurma hakkı", onlar için "feodal" ya da "teokratik" bir devlet kurma hakkı olarak bir değeri vardır. İşte proletarya, ulusların kendi kaderini tayin hakkını savunurken, bu tür saptırmalara karşı mücadele etmek durumundadır. Ve dolayısıyla bu anlamda ulusların kendi kaderlerini tayin hakkının söz konusu olamayacağını açıkça ortaya koymalıdır. Buna karşı mücadele etmeyen bir "ezilen ulus" proletaryası gerçek demokratik görevlerini yerine getiremez. Bununla mücadele etmek ise, ancak ulusların kendi kaderlerini tayin hakkını, bu hakkın içerdiği değişik çözüm yollarıyla ele almaktan geçer. Bir başka deyişle, proletarya enternasyonalizmi, ulusların kendi kaderlerini tayin hakkının, bu hakkın içerdiği bir yolun kullanımı ile mutlaklaştırmak ya da özdeşleştirmek şeklindeki emperyalist ve feodal anlayışlarla mücadele etmek zorundadır.
      c) Günümüzde proletarya devriminin genel yolu dışındaki ulusal sorunların "çözüm" yolu olarak ortaya çıkan üçüncü yol, küçük-burjuva milliyetçiliğine ilişkindir:
      Emperyalist dönemde I. ve II. bunalım döneminin sömürge ve yarı-sömürge ülkeleri ile III. bunalım döneminin geri-bıraktırılmış ülkelerinde küçük-burjuvazi nüfusun önemli bir kesimini oluşturur. Temel olarak emperyalizmin sermaye ihracı ile ortaya çıkan bu ülke küçük-burjuvazisi, III. bunalım döneminde yukardan aşağıya kapitalizmin gelişimi ile nüfusun çoğunluğunu oluşturmaktadır. Geçmiş dönemlerde (toplumsal süreç feodal iken) nüfusun çoğunluğunu köylülerin oluşturmasından farklı olan bu durum, bu dönemde küçük-burjuvazinin çeşitli politik hareketlerine yol açmıştır. Ulusal sorunun dünya çapındaki ikili durumu, yani "parçalanmış ulusların birleştirilmesi" ve ulusların kaynaştırılması sorunu ile devlet örgütlenmesine ilişkin hiçbir hakka sahip olmayan ulusların sorunu, küçük-burjuvazinin milliyetçi hareketinde özel bir yere sahiptir. Ancak küçük-burjuvazinin milliyetçi hareketi, her ulusal-toplulukta ya da ülkede aynı biçimde ortaya çıkmaz. Genellikle emperyalizmin açık işgal koşullarında, yani sömürge ülkelerde, küçük-burjuvazinin sol kanadının güçlü bir ulusal (anti-emperyalist) hareket yaratma yeteneği görülmüştür. Genellikle proletaryanın örgütsüz ya da yetersiz kaldığı koşullarda, küçük-burjuvazinin milliyetçilik temelinde anti-emperyalist (ya da anti-sömürgeci) tavır alışı, ulusal kurtuluş savaşına dönüşerek ülkenin bağımsız bir devlete sahip olmasını getirebilmektedir. Proletaryanın öncülüğünde gerçekleşmeyen (yani küçük-burjuvazinin öncülüğünde gerçekleşen) bir ulusal kurtuluş savaşı, "sömürge ulusun" sorununu devrimle, anti-emperyalist bir devrimle çözümleyebilmektedir. Hareketin burjuva muhtevası, bazı durumlarda anti-feodal mücadeleye de yol açabilmektedir. Bu da anti-emperyalist ve anti-feodal bir devrim yaratarak, ulusal sorunu, belli bir biçimde çözümleyebilmektedir. 1956-62 Cezayir ulusal kurtuluş savaşı, böyle bir hareketin III. bunalım döneminin ilk evresindeki somut örneğidir.
      Küçük-burjuvazinin ulusal sorun karşısındaki tutumunu belirleyen milliyetçiliği, III. bunalım döneminde, genellikle I. bunalım döneminde ortaya çıkmış olan pan-islamizm, pan-slavizm, pan-türkizm, pan-helenizm, pan-afrikanizm ve pan-asyatik türden ırka, dile ve kültüre dayalı milliyetçiliğin küçük-burjuvazi tarafından yeni tarihsel koşullarda sahiplenilmesi ve biçimlendirilmesi olarak tanımlayabiliriz. Stalin'in ifade ettiği gibi, burjuvazinin geminin bordasından attığı "ulus" ve "milliyetçilik" bayrağını, her zaman olduğu gibi, küçük-burjuvazi yeniden yükseltmektedir. (Serbest rekabetçi kapitalizm koşullarında "demokrasi" ve "demokratik cumhuriyet" karşısında küçük-burjuvazinin tutumu aynıdır.) III. bunalım döneminde ulusun bölünmüşlüğü (ayrı devletler olarak ya da ayrı devletler içinde) karşısında yeni bir küçük-burjuva milliyetçiliğinin, eski sloganlarla ortaya çıkması kaçınılmazdı.
      III. bunalım döneminde geri-bıraktırılmış ülkelerde ortaya çıkmış olan ulusal sorun, yani "yapay olarak parçalanmış ulusların birleştirilmesi" sorunu, küçük-burjuva milliyetçiliği yanında değişik olgular da ortaya çıkarmıştır. Özellikle geri-bıraktırılmış ülkelerde dış dinamikle gelişen kapitalizm, bir yandan işbirlikçi (tekelci) burjuvazinin güçlenmesine yol açarken, diğer yandan egemen sınıflar ittifakından, yani oligarşiden tasfiyeleri gündeme getirmektedir. Bu, oligarşi içindeki çelişkiler ve oligarşi ile dışındaki sömürücü sınıflar arasındaki çelişkiler düzeyini belirler.
      Daha önce gördüğümüz gibi, yeni-sömürgecilik yöntemlerinin uygulanmasında ilk adım, geri-bıraktırılmış ülkelerde feodal sınıflar ile emperyalizm arasında bir işbirliği ya da ittifak kurmak yönünde atılmıştır. Bu işbirliği baştan emperyalizmle bütünleşmiş burjuvazi ile feodal sınıfların ittifakı olarak somutlaşır. Ülkeden ülkeye değişmekle birlikte, iç ticaret burjuvazisi, özellikle yarı-sömürgelerde bu ittifakın içinde yer alır. Ancak burada en önemli halka, bu iç ticaret burjuvazisinin emperyalizmin eski sömürgeci yöntemlerine uygun ilişkiler içinde ortaya çıkmış olmasıdır. Yoksa iç dinamikle kapitalizmin geliştiği ülkelerde olduğu gibi, bu iç ticaret burjuvazisi, sözcüğün tam ve devrimci anlamıyla tüccar-kapitalist değildir. Bu nedenle iç ticaret burjuvazisi iç (ulusal) bir pazarın yaratıcısı ve ulusal bağların kurucusu olamaz. I. ve II. bunalım dönemindeki komprador burjuvazi sayıca azdır ve emperyalizmin yeni-sömürgecilik uygulamalarıyla işbirlikçi-tekelci burjuvazi haline dönüşmüştür. Bu durumda, eski dönemdeki işlevlerini yerine getirmek üzere ortaya çıkan tüccar kesimi, günümüzdeki iç ticaret burjuvazisini oluşturmaktadır. Komprador burjuvazi döneminde emperyalizmin mamül mallarının ülke içinde dağıtımı, ülkenin iç kesimlerinde kısmi anlamda feodal tüccarlarla gerçekleştirilirdi. "Tefeci-bezirgan" olarak tanımlanan bu kesim, özsel olarak feodal ilişkilerin içindeki ticareti ellerinde tutarlardı. İşbirlikçi-tekelci burjuvazinin ortaya çıkması ile bu tefeci-bezirgan kesim, sözcüğün yeni anlamıyla iç ticaret burjuvazisi haline gelmiştir. Bunların ilk dönemdeki işlevleri, yeni-sömürgecilik yöntemleriyle, işbirlikçi-tekelci burjuvazinin metalarının ülke içinde dağıtımını yapmaktır. Bunlar eski dönemden kalma ilişkiler olarak feodal üretim ilişkileri içinde ortaya çıkan metaların dolaşımıyla da ilgilendiklerinden, geri-bıraktırılmış ülkelerde, aynı zamanda tarım ürünlerine dayalı bir ihracatı da gerçekleştirirler. Bu yolla işbirlikçi-tekelci burjuvazinin gereksinme duyduğu döviz gelirlerini elinde toplayan ticaret burjuvazisinin bir kısmı, tekelleşerek oligarşi içinde emperyalizmin işbirlikçisi haline dönüşür. Tekelci ticaret burjuvazisi, böylece iç ticaret burjuvazisinin en büyüklerinden oluşurken, aynı zamanda geri kalanlardan da ayrılır.
      İşte III. bunalım döneminde geri-bıraktırılmış ülkelerde egemen sınıfların bileşimi ve çelişkileri bu şekilde ortaya çıkmaktadır. Emperyalizm ve işbirlikçi-tekelci burjuvazi (sanayi ve ticaret burjuvazisi olarak), gelişen gücüne paralel olarak, bir yandan oligarşi içindeki sınıfları ekonomik olarak kendine tabi kılarken, öte yandan bu sınıfların ekonomik temellerini ortadan kaldırmaya yönelir. Bu faaliyet ve karşı faaliyetlerde değişik yöntemler kullanılsa da, özsel olarak köylülüğün ve küçük-burjuvazinin siyasal olarak yedeklenmesi en önemli amaç durumundadır.
      İşbirlikçi-tekelci burjuvazi, henüz bunu başaramadığı koşullarda, küçük-burjuvazinin devrimci milliyetçi hareketleri karşısında tavırsız kalmayı tercih etmektedir. Bu, küçük-burjuvazi ile oligarşi arasında nispi bir denge durumu yaratmaktadır. Küçük-burjuvazinin feodalizme karşı olan tepkisi ve mücadelesi, çoğu zaman oligarşi içinde işbirlikçi-tekelci burjuvazinin "tarafsızlığı" ile bütünleşmektedir. Emperyalizm ve yerli tekelci burjuvazinin küçük-burjuva milliyetçi hareketleri karşısındaki "tarafsızlığı", uzun dönemde bu hareketin kendi çıkarlarına uygun olmasındandır. Özellikle toprak ağaları ile tefecilere karşı küçük-burjuvazinin başarısı, kısa dönemde işbirlikçi-tekelci burjuvaziye kısmi zararlar verse de, uzun dönemde onun için önemli bir engelin (feodal kalıntıların) ortadan kaldırılmasını sağlayacaktır. Ve yine, bu yolla, bir süre için de olsa yeni devletleşmiş sömürgelerde ve yarı-sömürgelerde, devlet olanaklarının feodal sınıflarca paylaşılmasının önü alınmış olunmaktadır.
      İşte Arap ülkelerinde ortaya çıkan BAAS rejimleri, bu tür gelişmenin ürünüdür. "Arap ulusu"nun ayrı devletler içinde bölünmüşlüğünü ortadan kaldırmak amacıyla yola çıkan küçük-burjuva milliyetçilerinin, ilkin Mısır'da askeri bir darbeyle iktidarı ele geçirmeleri, devlet olanaklarından yararlanabilir duruma gelmelerini sağlamıştır. Daha ilerki yıllarda Irak ve Suriye'de aynı biçimde küçük-burjuva milliyetçilerinin iktidara geçmesi, "nihai amaç"ın gündeme gelmesine yol açmıştır: Birleşik ve tek bir Arap ulusal devleti.
      Herşeyden önce tek bir ulusal pazar yaratılması, amacı yönünden burjuvazinin çıkarınadır. Ancak III. bunalım döneminin özellikleri ve ilişkileri, "Arap ulusal burjuvazisi"nin bütünselliğini ve de devrimci niteliğini yitirmesi sonucunu verdiğinden, kesinkes bu kesimin bu harekete katılması söz konusu olmamıştır. Bu durumda küçük-burjuva milliyetçilerinin yapabileceği tek şey, birleşebilen devletlerin siyasal olarak birleştirilmesi, siyasal ortak yönetim organlarının kurulmasıdır. Bu yeni bir "milli" burjuvazi yaratılmasından başka bir anlama gelmeyecektir. (1923 sonrasında Türkiye'de ortaya çıkan durum gibi. Ancak Türkiye açısından bu dönemde uluslararası konjonktürün, özel bir yeri vardır. 1929 genel ekonomik buhranı gibi.)
      Bu yol, sistem dışında, ama kapitalizmin çerçevesi içinde kalarak ulusal sorunu çözmeye çalışmak demektir. Bunun olanaksızlığı kısa sürede ortaya çıkmıştır. SBKP revizyonizminin "kapitalist olmayan yol tezi", bir süre için Arap milli burjuvazisinin yarattığı boşluğu, özel olarak sermaye birikimi eksikliğini doldurmaya hizmet ettiyse de, bir süre sonra yeni sorunlar yaratarak işe yaramaz hale gelmiştir.
      Milli burjuvazinin, devrimci ve milli niteliğini yitirdiği koşullarda (yeni-sömürgecilik koşullarında) SSCB'nin "enternasyonalist" yardımının işe yaramaz hale gelmesi iki olumsuz sonuç yaratmıştır. Birinci olarak, SSCB içinde önemli bir ekonomik sorun yaratmıştır. Bu, küçük-burjuva rejimlere yapılan yardımların proletaryaya anlatılmasında karşılaşılan güçlüklerle birleştiğinden, yardımın içeriğinin değişmesini kaçınılmaz kılıyordu. Öte yandan, bu tür yardımın, henüz iktidarı ele geçirmemiş, ama halk kurtuluş savaşını yürüten örgütlere ve halklara yapılmaması, komünist hareket içinde yeni bir ideolojik bölünmeyi getirmiştir. En bilinen boyutuyla SBKP ile ÇKP arasındaki ayrılık bu noktada uzlaşmaz bir hale gelmiştir. SSCB'nin (SBKP'nin) "destek" konusunda "devlet olmayı" esas alması, kaçınılmaz olarak proletaryanın öncülüğünde yürütülen halk kurtuluş savaşlarının enternasyonalist yardımdan uzak kalmasına neden olmuş ve pek çok hareketin yenilmesine dolaylı olarak hizmet etmiştir. İkinci olarak, SSCB'nin yardımı, küçük-burjuva milliyetçi iktidarların bulunduğu ülkelerde, milliyetçiliğin anti-komünizmle birleşmesini somut hale getirmiştir. Milliyetçiliğin burjuva içeriği ve onun komünizm karşısındaki tarihsel konumu, giderek "her türlü süper güce" karşı "ulusal" bağımsızlığın savunulması temeline oturmuştur. Bu ülkelerde küçük-burjuva milliyetçi iktidarlarının yeni yöneliminde de bu yön belirleyici olmuştur.
      SSCB'nin ekonomik ve askeri yardımlarının etkisizleşmesi ile birlikte, "çok devletli uluslar" sorununun küçük-burjuva ve revizyonist çözümünün bu iflasıyla, yeni bir arayış ortaya çıkmıştır: Bloksuzlar hareketi. Bu hareket, özünde iflas etmiş bir ulusal çözümün kendini kurtarmak için yaptığı son girişimdir. Gelinen noktada, küçük-burjuvazi iktidarı ya proletaryaya bırakacaktır ya da emperyalizme teslim olacaktır. Bu durumda "üçüncü yol" olarak "bağlantısızlık" hareketi ortaya çıkmıştır.
      Küçük-burjuvazinin bu yeni çözüm yolu, "tüm-ulus" planında gerçekleştirilmeyen bağımsız gelişmeyi tüm geri-bıraktırılmış ülkeler düzeyinde gerçekleştirmeye dayanmaktadır. ("Üçüncü dünya ülkeleri" kavramının asıl içeriği budur.) Bu girişim kaçınılmaz olarak anti-emperyalist bir temel üzerinde yükselmek zorundaydı. Daha tam deyişle, küçük-burjuva milliyetçiliği temelinde yükselen anti-emperyalizm, bu yolun temelini oluşturmaktadır. Ama yine de kapitalist çerçeve içinde bir çözüm arayışıdır. Böylece Mısır-Hindistan-Yugoslavya'nın birleşik hareketi ile (Nasır-Nehru-Tito) "Bloksuzlar" hareketi ortaya çıkmıştır. Daha önce gördüğümüz gibi, küçük-burjuvazinin ulusal sorunun çözümünde gelebileceği en son nokta olan bölgesel-coğrafi esasa dayalı federasyon, bu hareket içinde özel bir biçim kazanmaktadır. Özellikle Balkanlarda 1912'den itibaren ortaya atılan ve 1945-55 arasında yeni bir içerikle hazırlıkları yapılan Balkan Federasyonu (Balkan Devletleri Federasyonu) burada ilkeler yönünden esas alınmıştır. Özellikle Yugoslavya Komünist Partisi'nin savunduğu bu tez, Yugoslavya ile SSCB arasındaki ilişkilerin sona ermesiyle birlikte tam bir küçük-burjuva tezi haline gelmiştir.
      Lenin'in "federatif cumhuriyet" konusundaki düşünceleri bu konuda açıklayıcıdır. Lenin, bu konuda federasyonu, kapitalizmin çerçevesi dışında proletarya iktidarlarının bulunduğu sosyalist cumhuriyetlerin tek bir merkezi devlet haline gelmesi için (geçiş biçimi) geçici bir biçim olarak kabul etmektedir. Balkan savaşıyla Osmanlı İmparatorluğunun dağılmasının sonucu ortaya çıkan ve emperyalist devletlerce kurulan küçük Balkan devletlerinin, proletaryanın iktidar mücadelesinde bir engel oluşturacağı açıktır. Bu koşullar altında, Balkanlarda, anti-emperyalist bir Balkan Federasyonu girişimi desteklenmektedir. Ancak Ekim Devrimi'nden sonra, proletarya iktidarının gerçek hale gelmesiyle birlikte, bu çözüm "Balkan Sovyet Sosyalist Cumhuriyetleri Federasyonu" olarak geliştirilmiştir. III. bunalım dönemine kadar bu çözüm varlığını korumuş ve Balkanlarda ilk proleter iktidarlarının kurulmasıyla (Yugoslavya ve Bulgaristan) yeniden gündemin başına geçmiştir. Bulgaristan ve Yugoslavya komünist partileri (Dimitrov ve Tito) bu konuda somut adımlar atılmasını kararlaştırırlar. Bu sırada Yunanistan'da iç savaş sürmektedir. Ve bunun zaferle sonuçlanmasıyla birlikte, gerçek ve tam anlamıyla bir Balkan federatif çözümü ortaya çıkabilecektir. Bu bakış açısıyla Yugoslavya, Yunanistan Komünist Partisi'ni askeri olarak desteklemeyi sürdürür. Ancak Stalin ve SBKP, her iki düzeyde de olumsuz tutum takınır. Stalin ve SBKP, Balkan Federasyonu'nun kurulmasının "zaman" açısından uygun olmadığını, gelecek bir zamana ertelenmesini önerir. Bu öneri, Bulgaristan Komünist Partisi'nce kabul edilmiş, ama Yunanistan Komünist Partisi'nin önderliğindeki halk güçlerinin iç savaşı yitirmeleri bu girişimin sona ermesine yol açmıştır. Bu olgu, yukarda belirttiğmiz gibi, "bloksuzlar hareketi"ne belli bir temel teşkil ederken, diğer yandan proletaryanın, müttefikleriyle birlikte de olsa, iktidara geçtiği ülkelerin ulusal sorunu gerçek ve kalıcı çözüme ulaştırmaları açısından da önem taşımaktadır. (Bu ikinci yanı ilerde daha ayrıntılı olarak ele alacağız.)
      İşte küçük-burjuvazinin kabul edebileceği düzeye indirgenmiş coğrafi-bölgesel federasyon çözümü, Tito tarafından, küçük-burjuvazinin iktidarda bulunduğu ülkelere aktarılmıştır. Bu, tümüyle, "tüm-ulus" (pan-national) için devletler federasyonu düzeyine indirilerek, bölünmüş uluslar ve bu ulusların küçük-burjuva milliyetçileri için uygun bir araç sağlamıştır. Böylece bu şekilde, küçük-burjuvazinin ulusal sorunu çözüm yolu "demokratik" ve "sosyalist" bir içeriğe büründürülmüştür.
      Tarihsel olarak Arap ülkelerinde ortaya çıkan küçük-burjuva iktidarları ve onların çözüm önerileri, 1958 sonrasında emperyalizmin dünya çapında yeni-sömürgecilik uygulamalarını genişletmesine paralel olarak, yeni bir anlayışın kitleler gözünde değer kazanmasına yol açmıştır. Bu deneyimle halk kitleleri, "büyük ulusal-devletler"in "gerçekleşemez" ve "işe yaramaz" olduğu şeklinde bir anlayışa kaymışlardır. Bu anlayış, kaçınılmaz olarak II. paylaşım savaşından sonra sömürgeciliğin tasfiyesiyle ortaya çıkan statünün (Birleşmiş Milletler güvencesinde) benimsenmesi sonucunu doğurmuştur. Artık her ulus için bir devlet değil, her devlet için bir ulus (yapay-bölünerek) gündemdedir. Bu durum, özde yeni-sömürgecilik koşullarında ulusun aşılmasıdır. Ama aynı zamanda yaygın bir biçimde bölgeciliğin ortaya çıkmasıdır da. Burjuvazinin yükseliş döneminde, onun feodalizme karşı mücadelesinde ortaya çıkan ulus, eski bölgecilik karşısında kazandığı zaferini, bu kez kendi elleriyle geri vermektedir. (Partikülarizm) Bu, son tahlilde, kapitalizmin siyasal olarak çözülmesi demektir, yani ulus temelinde oluşan burjuva siyasal birliği ve iktidarı artık çözülmektedir. Diyebiliriz ki, küçük-burjuva milliyetçiliği, ulus temelinde toplumların kuruluş ve gelişmesinin tamamlanmışlığının tanıtı olarak bu dönemde tarih sahnesinde yer almıştır. Ve artık dünya çapında "ulus" ya da "milliyetçilik" görünümü altında tam bir bölgecilik egemen hale gelmiştir.




III. BUNALIM DÖNEMİNDE ULUSAL SORUNLARIN
PROLETER DEVRİMCİ ÇÖZÜM YOLU
YA DA PROLETARYANIN "OLUMLU EYLEMİ"


      Proletarya ve partisi açısından ulusal sorunun, sürekli ve kalıcı çözümü esastır. Bu ise "ulusların aşılması", yani ulusal farkların ortadan kaldırılması nihai amacıdır. Bir başka deyişle, proletaryanın ulusal sorun karşısındaki nihai tutumu, toplumların ulusal esasa göre ayrılmalarının, ulusal esasa göre örgütlenmelerinin sona erdirilmesine yöneliktir.

      Böylece "proletaryanın partisi olarak sosyal-demokrat parti, halkların ya da ulusların kendi kaderlerini tayin hakkı yerine, her ulus içindeki proletaryanın kendi kaderinin tayin hakkına geçerlik kazandırmayı kesin temelli görevi sayar." [138*]
      Proletarya ve partisinin temel ve kalıcı görevi olarak belirginleşen ulusların ortadan kaldırılması görevi, birden ve tek girişimle gerçekleştirilebilinir olmadığı için, kendi içinde değişik evreleri içermesi kaçınılmazdır. İşte temel ve genel amaç açısından, ulusların kendi kaderlerini tayin hakkı ve emekçi halkın kendi kaderini tayin hakkı bu ara evreleri ifade etmektedir. Kapitalizmin eşitsiz gelişim yasası göstermiştir ki, proletarya devrimi zamandaş olmayacaktır. Proletarya devrimi önce bir ya da birkaç ülkede gerçekleşecektir. Diğer ülkeler bir süre kapitalizm ya da kapitalizm öncesi ilişkiler içinde kalacaklardır. Bu durum proletaryanın örgütlenmesini ve iktidar mücadelesinin "form"unu belirlemektedir.
      Bu form, yani "ulusal" biçim, belli bir devleti ve devlet sınırlarının esas alınması olarak belirginleşir. Böylece proletaryanın, ya da daha genel bir ifade ile emekçi halkın kendi kaderlerini tayin hakkı ile ulusların kendi kaderlerini tayin hakkı, proletaryanın mücadelesinde belli bir yere sahip olmaktadır.
      Bugün uluslaşma, ulusal haklara sahip olma şeklinde bir ulusal sorun emperyalist-kapitalist ülkeler için mevcut değildir. Bu ülkelerde proletaryanın kendi kaderini tayin hakkı gündemdedir. Bu, kesinkes ulusal bir soruna ilişkin değildir. Ve ulusların kendi kaderlerini tayin hakkı gibi burjuva demokratik bir hak olarak ele alınamaz.
      Yine sosyalist ülkeler açısından ise, ulusal sorun, ulusların kaynaştırılması temelinde genel bir sorun durumundadır ve burada emekçi halkın kendi kaderini tayin hakkının elde edildiği koşullarda çözüm gündemdedir.
      Genel olarak ulusal sorun, sömürgeler sorunu haline dönüşmesiyle birlikte, emperyalist hegemonya altındaki tüm ülke ve uluslara ilişkin bir sorun olarak belirginleşmiştir. Stalin'in sözleriyle, "emperyalist sömürüden kurtuluş genel sorunu" olarak tüm geri-bıraktırılmış ülkeler için ulusal sorun mevcuttur. Ama bu, III. bunalım döneminin ilişki ve çelişkilerine göre yeniden biçimlenmiştir.
      Hemen hemen en çok ihmal edilen ya da "unutulan" bu belirleme, geri-bıraktırılmış ülkelerde, proletaryanın anti-emperyalist mücadelesi ile her türden milliyetçi hareketi birbirinden ayıran temel ölçütlerden birini oluşturmaktadır.
      III. bunalım döneminde, eski-sömürgecilik sisteminin çöküşü ve sömürgelerin tasfiyesi, ilkin, emperyalist hegemonya altındaki ülkeler arasında eski tip farklılıkları ortadan kaldırmıştır. I. ve II. bunalım döneminde sömürge ve yarı-sömürge ayrımı, temel olarak, emperyalist sömürü altındaki ülkelerin, görünüşte de olsa bağımsız "devlet"e sahip olup olmamasına dayanıyordu. Bugün bu fark ortadan kalkmıştır. Birkaç istisna dışında eski sömürgeler, devlet olarak örgütlenmişlerdir. Yeni-sömürgecilik yöntemlerinin uygulanmasıyla emperyalist işgal gizlenmiştir. Böylece eskiden olduğu gibi sömürgelerin genel sorunu ile yarı-sömürgelerin sorunları arasındaki fark ortadan kalkmıştır.
      İşte III. bunalım döneminde sömürge ve yarı-sömürge ülkeler açısından eski tip farkların ortadan kalkması, emperyalist sömürü ve hegemonya altındaki tüm ülkelerin geri-bıraktırılmış ülkeler olarak tanımlanmasını gerekli kılmıştır.
      Bugün geri-bıraktırılmış ülkeler için ulusal sorun emperyalizmin ekonomik, sosyal, politik, askeri ve kültürel hegemonyasının sona erdirilmesi olarak belirginleşmektedir. Bu boyutu ile, ulusal sorun ulusların kendi kaderlerini tayin hakkının çerçevesi içinde çözümlenemez. Bir başka deyişle, geri-bıraktırılmış ülkeler için emperyalist hegemonyanın yeni biçiminden dolayı sadece siyasal kaderi tayin, yani emperyalist-kapitalist devletten bağımsız bir siyasal örgütlenmeye (devlete) sahip olma sorunu yoktur. Üstelik bu düzeyde bir sorun, ulus açısından söz konusu da değildir. Görünüşte bağımsız devlete (siyasal örgütlenmeye) sahip olduğu için ulusların kendi kaderlerini tayin hakkı eski anlamıyla ulus açısından elde edilmiştir ve üstelik kullanılmıştır da. Ama gerçekten bağımsız bir devlet sorunu, emperyalizmden bağımsız "tam bağımsız" bir devlete sahip olma sorunu, böyle bir devlete sahip olma hakkı sorunu vardır. Ve bu özsel olarak emekçi halk için büyük bir değere sahiptir. Yani emperyalizmden ekonomik, sosyal, siyasal, askeri ve kültürel bağımsızlık sorunu, emekçi halkın kendi kaderlerini tayin hakkıyla çakışmaktadır.
      III. bunalım döneminde, ulusal demokratik devrimler (milli demokratik devrim) dönemi, artık sona ermiştir. Ulusal sorun, yani ulusların kendi kaderlerini tayin hakkı, şu ya da bu "ezen ulus"tan ayrılma, ayrı devlet kurma hakkı olarak değil, emperyalizmden ve emperyalist sömürüden (eski ve yeni-sömürgecilikten) kurtulma ve bu çerçevenin dışında devlet kurma hakkı sorunu haline gelmiştir. Bu hak aynı zamanda gerçekten bağımsız devletin yaşama hakkını da içerir. "Halk cumhuriyeti" olarak ortaya çıkan bu yeni devletlerin bileşimi de değişmiştir. II. bunalım döneminde "ulusal birleşik cephe" temelinde kurulan "halk cumhuriyetleri", III. bunalım döneminde "halk kurtuluş cephesi" temelinde kurulan "halk cumhuriyetleri"ne dönüşmüştür. Yani "halk" artık ulusal burjuvaziyi kapsamamaktadır. Bu, burjuva demokratik devrim kavramının kesin ve nihai olarak aşılmasıdır. Ve "ulusal- devlet" sorununun burjuva anlamını kaybetmesidir.
      II. bunalım döneminde sömürge ve yarı-sömürge ülkelerde burjuva demokratik devriminin anti-emperyalist ve anti- feodal nitelikte bir ulusal demokratik devrim biçimini aldığını daha önceki bölümlerde görmüştük. III. bunalım döneminde ise, yeni-sömürgecilik koşullarında demokratik devrim, sözcüğün tam anlamıyla demokratik halk devrimi halini almıştır. Demokratik halk devrimi, bu dönemde anti-emperyalist ve anti-oligarşik niteliktedir ve "ulusal-devlet" ancak böyle bir devrimin sonucunda kurulabilir. Ancak buradaki ulusallık burjuvazinin dışında, proletaryanın öncülüğünde gerçekleştirilen yeni tip ulusallıktır. Bu ise, geri-bıraktırılmış ülkelerde ulusal burjuvaziyle her türlü ittifakın ortadan kalkmışlığına denk düşer (burjuvazinin devrimci ve milli niteliğini yitirmesi esprisi).
      Diyebiliriz ki, III. bunalım döneminde geri-bıraktırılmış ülkelerde bir hareketin ulusal ve demokratik niteliğinin eski burjuva anlamıyla ele alınması olanaksızdır. Artık hareketin "ilericiliği" nin, "devrimciliği"nin ve "demokratikliği"nin ölçütü, onun soyut ulusal taleplerde bulunmasına ve bunlara yönelmesine bakılarak değerlendirilemez. Bir hareketin ilerici, ulusal, devrimci, demokrat olabilmesi için temel ölçüt, onun anti-emperyalist ve anti-oligarşik niteliğe sahip olup olmadığında aranmalıdır.
      İşte III. bunalım döneminde geri-bıraktırılmış ülkelerde, halk kurtuluş savaşlarının ve demokratik (ulusal) devrimin yeni içeriği böyledir. Marksist-Leninistler bu içeriğe sahip her türlü hareketi desteklemek durumundadır. Burada proletaryanın ve partisinin öncülüğü temel ve somut ölçüt olarak ortaya çıkmaktadır. Daha tam deyişle, III. bunalım döneminde geri-bıraktırılmış ülkelerde proletarya ve partisinin görevi, köylülükle birlikte demokratik halk devrimini yapmaktır. Bu, demokratik halk iktidarlarının kurulması olarak ulusal sorunun yeni çözümüdür. Bu, emperyalist sömürünün dışına çıkarak, kapitalizmin çerçevesi dışında yeni bir bağımsızlık biçimidir. Eskiden kapitalizmin çerçevesi dışında tek çözümün proletarya diktatörlüğü ile mümkün olduğu düşünülürdü. Bugün, artık proletarya diktatörlüğü genel yolu üzerinde ve bu yol içinde yeni bir çözümün demokratik halk devrimiyle sağlanabileceği ortaya çıkmıştır. Bu, kapitalizmin iç dinamikle gelişmediği, emperyalist hegemonya altındaki ülkelerde proletarya diktatörlüğünün kurulmasının gerekli koşullarının kapitalizmin çerçevesi dışında gerçekleştirilmesidir.
      Bu dönemde ulusların kendi kaderlerini tayin hakkı, yani ayrılma ve ayrı devlet kurma hakkı, emperyalist sistemden ayrılma ve bu temelde halk devletini kurma hakkı olarak belirginleşmektedir. Bu yeni devlet, işçilerin ve köylülerin devrimci demokratik diktatörlüğü olarak halk cumhuriyeti biçimindedir. Bu, sınıfsal yanın ulusal yana ağır basması demektir. Eski dönemde, "ulusal-devletler"in temeli olan ulusal birlik, bu yeni tip devlette, eski biçimi ve içeriğiyle mevcut değildir. Daha önce belirttiğimiz gibi, bu ulusal kurtuluş hareketlerinin yeni içeriğidir. Artık eski içeriği ile (milli burjuvazinin içinde yer aldığı) ulusal birleşik cephe temelinde yürütülen ulusal kurtuluş hareketleri ve ulusal demokratik devrimin(MDD) gerçekleştirilmesi, ulusal-devlet kurulması sürecinin muhtevası değişmiştir. Bu, eski MDD'nin dar muhtevasıyla anti-emperyalist ve anti-oligarşik devrimin geniş muhtevası arasındaki değişime denk düşer. Bu nedenle, bu değişimi tanımlamak açısından, halk kurtuluş mücadelesinin, halk kurtuluş cephesi temelinde yürütülerek, demokratik halk devriminin yapılması ve bu devrimle halk-devletinin (demokratik halk cumhuriyeti) kurulmasından söz etmek gereklidir. Bu, proletaryanın geri-bıraktırılmış ülkelerde uğruna mücadele edeceği içeriği belirlemektedir ve doğal olarak ulusların kendi kaderlerini tayin hakkı çerçevesi dışına taşmaktadır.
      Bu durum, emekçi halkın kendi kaderlerini tayin hakkı sorununu ortaya çıkarmaktadır. Bu sorun, en açık biçimde emperyalist sistemin mevcut olduğu koşullarda böyle bir hakkın "elde edilebilirliği" sorusunun yanıtlanmasını gerektirmektedir. II. yeniden paylaşım savaşı sonrasında Doğu-Avrupa'da kurulan "halk cumhuriyetleri" bunun "gerçekleşebilir" olduğunu göstermiştir. Yine Kore, Vietnam, Küba, Angola, Etiopya, Laos, Kamboçya ve en son olarak da Nikaragua devrimlerinin gösterdiği gibi, sosyalist ülkelerin etkin müdahalesiyle birleşen halk savaşının zaferiyle bu hak elde edilebilmektedir.
      Bugün özellikle Nikaragua ve Angola'da emekçi halkın kendi kaderlerini tayin hakkı sorunu en açık biçimde ortaya çıkmıştır.
      Görüldüğü gibi, III. bunalım döneminde geri-bıraktırılmış ülkelerde "emperyalist sömürüden kurtuluş genel sorunu" olarak ulusal sorun, emekçi halkın kendi kaderini tayin hakkı ile çözümlenmek durumundadır. Ancak bunun gerçekleşebilmesi için, herşeyden önce, burjuva demokratik anlamda ulusların kendi kaderlerini tayin hakkının elde edilmiş olması şarttır. Böylece geri-bıraktırılmış ülkelerde çok-uluslu devletlerdeki ulusal sorunlar ve çözümü açığa çıkmaktadır.
      Geri-bıraktırılmış ülkelerde, özellikle eski-sömürgelerde uluslaşma süreci kendi tarihsel evrimini izleyememiştir. Bu nedenle, Marksist-Leninist literatürde Stalin tarafından tanımlandığı biçimiyle "modern ulus" bu ülke toplulukları için geçerli değildir. Geri-bıraktırılmış ülkelerde kapitalizm devrimci tarzda gelişmediği için, gerçek bir ulusal pazar ortaya çıkmamıştır. Var olan iç pazar, yukardan aşağıya, emperyalizmin istemlerine uygun olarak geliştirilmiştir. Dolayısıyla ulusal nitelikte değildir. İç pazarın tüm ilişkileri ve dengeleri, uluslararası düzeyde ortaya çıkmaktadır ve kendi iç dengesi mevcut değildir. Doğal olarak mevcut tüm dengeler dışsaldır. Ülke açısından yapay dengelerdir. Bu suni dengenin en önemli aracı da emperyalist ülkelerden sağlanan dış borçlardır (krediler vb.). Bu nedenle, geri-bıraktırılmış ülkelerde gerçek anlamda bir kapitalist iktisadi yaşam birliği yoktur. Bunun sonucu olarak devlet sınırları içindeki eşitsiz gelişim kapitalist nitelikte değildir. Bazı bölgeler çarpık kapitalizmin yarattığı ekonomik ilişkiler (iktisadi yaşam) içindeyken, bazı bölgeler feodal ya da yarı-feodal ilişkiler içinde bulunmaktadır. Dolayısıyla bu geri bölgelerde feodal ilişkiler temelinde bir iktisadi yaşam ortaya çıkmaktadır. Bu bölgelerin diğer bölgelerle entegrasyonu, daha tam deyişle, bu bölgelerin emperyalist üretim ilişkileri temelinde iktisadi yaşam birliğine katılmaları, temel olarak devlet gücüyle, yani siyasal zorla sağlanmaktadır.
      İşte bu devlet gücü (oligarşik dikta), yani siyasal zor, din ya da dil-kültür farklılıklarına sahip toplulukların bulunduğu bazı geri-bıraktırılmış ülkelerde, bu toplulukların üzerinde kullanılmasıyla ulusal baskı biçimini almaktadır. Bu feodal ya da yarı- feodal iktisadi yaşam içindeki bölge toplulukları üzerindeki devlet zoru, onların birleşmelerini sağlamaktadır. Ama iktisadi yaşam birliğine dayalı bir uluslaşma ve ulusal bilinç oluşumu söz konusu değildir. İşte bu iktisadi temeldeki eksiklik, oligarşik zorun uygulanmasıyla, bölge-topluluklarının ulusal bilince ulaşmalarını sağlamaktadır. Böylece sözcüğün geniş anlamında bir ulusal hareket ortaya çıkmaktadır. Feodal temelde bir iktisadi yaşam üzerinde yükselen bu ulusal hareket, 19. yüzyılın burjuva ulusal hareketlerinden olduğu kadar, ulusal-devrimci hareketlerden de farklıdır. Deyim yerindeyse, bu durum "burjuvazisiz" bir uluslaşmayı gündeme getirmektedir. Bu nedenle Komintern'in 1920'de ortaya koyduğu gibi, gerçek ulusal birliğin proletarya tarafından devrimci bir mücadele yoluyla sağlanmasından başka bir yol kalmamaktadır.
      Çok-uluslu geri-bıraktırılmış ülkelerde feodal ve yarıfeodal iktisadi ilişkiler içinde bulunan toplulukların uluslaşması ve ulusal birliğinin kurulmasında proletaryanın tarihsel rolü bu şekilde açığa çıkmaktadır. Ancak bu ülkelerde, "ulusal" proletarya nicelik olarak az ve büyük oranda yukardan aşağıya kapitalizmin geliştiği bölgelerde bulunmaktadır. "Ulusal-topluluk" topraklarında meydana gelen yoksullaşma, mülksüzleştirme ve proleterleşme süreci, "ulus" köylülüğünün çözülmesi ve kapitalist merkezlerde toplanmasını getirmektedir. Ve bu merkezler ulusal-topluluğun topraklarının dışında bulunmaktadır. (Örneğin, Türkiye'de Kuzey Kürdistan bölgesindeki köylülüğün yoksullaşması ve proleterleşmesi, metropollere yönelik bir göç yaratmaktadır. Ve Kürt köylüleri buralarda proleterleşmektedir.)
      Genel olarak kapitalizmin gelişmesi, eski dönemlerde de çok-uluslu feodal devletlerde aynı biçimde sonuçlar doğurmuştur. Örneğin Çarlık Rusyası'nda kapitalizmin gelişmesi, Petersburg gibi sanayi merkezlerinde çeşitli ulustan köylülerin toplanmasına ve proleterleşmesine yol açmıştır. Lenin, "Rusya'da Kapitalizmin Gelişmesi"nde, Doğu-Avrupa'daki boş toprakları doğu ve güney Rusya'dan göçleri tahlil ederken, bu durumu ortaya koyuyor. Ancak Çarlık Rusyası'nda her ulusal-topluluk içinde de, zayıf da olsa iç dinamikle gelişen bir kapitalizm ve bunun sonucu olarak ulusal-burjuva sınıfı bulunmaktadır. Bu özellik de, her ulusal-toplulukta kapitalist bir iktisadi yaşam birliğinin sağlanmasına olanak tanımaktadır.
      Çarlık Rusyası'nda devlet gücü, Rus burjuvazisinin diğer ulus burjuvazisi üzerinde bir zor aracı işlevi de görmesi, III. bunalım döneminin geri-bıraktırılmış ülkelerinde oligarşinin ulusal-topluluğun feodal kesimler üzerinde bir ulusal-baskı aracı olmasıyla karıştırılmamalıdır. Çok-uluslu geri-bıraktırılmış ülkelerde, "ezilen ulus" kendi kapitalist iç pazarına sahip değildir. Ve dolayısıyla burjuva ulusal hareketi söz konusu olmamaktadır. Bu ise, Çarlık Rusyası uluslarından ve ulusal hareketlerinden temel farklılığıdır.
      İşte I. bunalım dönemindeki Çarlık Rusyası gibi çok-uluslu bir kapitalist ülke ile III. bunalım döneminin çok-uluslu geri-bıraktırılmış ülkeleri arasındaki bu temel farklılıklar ve benzerlikler, proletaryanın ulusal sorun karşısındaki tutumunu belirlemektedir.
      Çarpık da olsa kapitalizmin gelişmesi sonucunda, ulusal ya da dinsel kökenleri farklı köylülerin, belli sanayi merkezlerine göçü ve buralarda proleterleşmeleri tarihsel olarak proletaryanın "ulusal" farklılıkları kendi sınıfsal özellikleriyle aşmasına olanak tanır. Böylece geri-bıraktırılmış ülkelerde, proletaryanın tek ve merkezi bir örgütlenmeye sahip olmasının maddi koşulları ortaya çıkmaktadır. Üstelik ayrı ayrı "ulusal iç pazarlar" bulunmadığı için, bu, geçmiş dönemlerden çok daha olgun durumdadır.
        İster tek dil ve kültür birliğine sahip homojen devlet olsun, ister "çok-uluslu" devlet olsun, tüm geri-bıraktırılmış ülkelerde gerçek ve "modern" uluslar mevcut değildir. Bu toplumlar için uluslaşma süreci tamamlanmamıştır. Devlet olarak siyasal örgütlenmeye sahip olmayan topluluklar için, bu sürecin tamamlanması, bağımsız devlet kurma hakkı ile bütünleşmektedir. Bu topluluklar için "devlet"e sahip olma ile uluslaşma sürecinin tamamlanması çakışmaktadır. Bir başka deyişle, uluslaşma sürecinin tamamlanabilmesi için devlet örgütlenmesi sorunu çözümlenmek zorundadır. Bu uluslaşma süreci, kaçınılmaz olarak, anti- feodal niteliktedir ve demokratik devrimi zorunlu kılmaktadır.
      Kapitalizmin çerçevesi dışında ve emperyalist sistemden ayrı olarak uluslaşma sürecinin tamamlanması, doğrudan bu ulusal-topluluklardaki proletaryanın ve partisinin mücadelesini gerektirmektedir. Bu mücadelede proletaryanın öncülüğü esastır. Bir başka deyişle, bu ülkelerde proletarya tek bir süreçte ikili görevle karşı karşıyadır (kesintisiz devrim esprisi). Bu durumda ulusların kendi kaderlerini tayin hakkının elde edilmesi, proletaryanın öncülüğünde anti-emperyalist bir kurtuluş savaşıyla mümkündür (halk kurtuluş savaşı). Burada ulus ile halk bir ve aynı olmaktadır. Böylece ulusal-topluluk için uluslaşma ve ulusun kendi kaderini tayin hakkı, demokratik halk devrimi sorununun bir parçasıdır.
      III. bunalım döneminde geri-bıraktırılmış ülkelerdeki ulusal sorunların çözümünde proletaryanın "olumlu eylemi" doğrudan sorunun genel ve somut durumuna bağlıdır. Görünüşte bağımsız devlet örgütlenmesine sahip ulusal-topluluklar açısından ulusal sorun, emperyalist sömürüden kurtulma sorunu olarak belirginleşmektedir. Ülkedeki egemen sınıf ya da sınıflar ittifakı demokratik devrimin önündeki diğer (içsel) engel durumundadır. Ancak demokratik devrim, anti-emperyalist yanın yanında yalın bir anti-feodal yan olarak sınırlandırılamaz. Ülkede kapitalizm yukardan aşağı geliştirildiğinden ve tekelci burjuvazi baştan emperyalizmle bütünleşerek geliştiğinden, demokratik devrim, eski burjuva muhtevasından uzaklaşmıştır. Geri-bıraktırılmış ülkelerde demokratik devrim, artık bir halk devrimi niteliğini almıştır ve dolayısıyla feodal kalıntılar başta olmak üzere demokratik devrimin önündeki tüm engellerin kaldırılmasına yöneliktir. Bu boyutu ile anti-oligarşik devrim gündemdedir. Böylece anti-emperyalist ve anti-oligarşik stratejik hedeflere yönelik demokratik halk devrimi ile ülkenin bağımsızlığını elde etmesi ve demokratik devrimini tamamlaması mümkündür.
      "Çok-uluslu" geri-bıraktırılmış ülkelerde ise, genel toplumsal sorun, tüm diğer geri-bıraktırılmış ülkelerde aynıdır. Farklı olan noktası, bu ülkelerin homojen bir ulusal-topluluğa sahip olmamasıdır. Ancak bu ülkelerde her ulusal-topluluk açısından iç dinamikle gelişen bir kapitalizm bulunmadığından, ayrı ulusal (iç) pazarlar mevcut değildir. Devlet sınırları içinde ortaya çıkan tek "ulusal" pazar mevcuttur. Ama bu pazar dış dinamikle geliştirilmiş bir kapitalizmin pazarı olduğu için, sözcüğün tam anlamıyla ulusal nitelikte değildir. "İç pazar" diyebileceğimiz bu pazarın, tüm dengeleri içsel değil, dışsaldır ve emperyalist metropollerdeki dengelere bağlıdır. Kapitalizm devrimci bir tarzda gelişmediğinden, yani emperyalizm tarafından yeni-sömürgecilik yöntemleriyle geliştirildiğinden, kapitalistler, feodaller ve iç ticaret burjuvazisinin dışsal etmenlerle ittifakı gündemdedir. İşte oligarşi kavramının içeriği budur.
      Birden çok ulusal-topluluğa sahip geri-bıraktırılmış ülkelerde oligarşi tek bir ulusal-topluluğun üyelerinden oluşmamaktadır. Oligarşide egemen olan yan sınıfsallıktır ve bu ülkelerde tek bir sınıfın damgasını taşımaz. Farklı ulusal-topluluk üyelerinin oligarşi içinde yer alışları, doğrudan ülkedeki kapitalizmin (çarpık) gelişme ritmine ve gelişme düzeyine bağlıdır. Emperyalizmin bu ülkelerdeki varlığı (yeni-sömürgecilik yöntemleriyle), bir yandan kendisiyle baştan bütünleşmiş işbirlikçi ve tekelci burjuvazinin yaratılmasını ve geliştirilmesini içerirken, diğer yandan feodal egemen sınıflar ile iç ticaret burjuvazisinin tedrici tasfiyesini içermektedir. Bu tasfiye iki yönlüdür: Bir yandan gelişen meta ekonomisine bağlı olarak feodal sınıfların ve ticaret burjuvazisinin belli unsurları mülksüzleştirilirken; diğer yandan bunlar içinden en irileri (büyük toprak sahipleri, büyük sürü sahipleri, büyük tefeciler, büyük tüccarlar) emperyalist üretim ilişkilerinin içine entegre edilmektedir. Bu entegrasyon kaçınılmaz olarak oligarşi içindeki ulusal farklılıkların ikincil plana geçmesine yol açmaktadır.
      Eski ulusal toplulukların ticaret burjuvazisi, feodal üretim ilişkilerinin çerçevesi dışına çıkarak yukardan aşağı gelişen kapitalizmin çerçevesi içinde yer almaya yöneltilmektedir. Belli bir süre eski bağımsız (görece özerk) konumunu sürdüren ticaret burjuvazisi, bu dönem boyunca eski ilişkileri içinde gelişen kapitalist üretimin ürünlerinin dağıtımını sağlamaktaydı. Zaman içinde tekelci burjuvazinin gücünün artmasına paralel olarak, bir yandan tekelci burjuvazinin doğrudan uzantısı durumuna gelen bazı ticaret burjuvaları tekelleşerek oligarşi içinde kalırken, bazıları hızla tasfiye ediliyorlardı. Şüphesiz bu süreç, her zaman düz bir hat izlememektedir. Zaman zaman geri dönüşler olabilmektedir, ama yine de süreç belirttiğimiz yönde ilerlemek durumundadır.
      Aynı durum çeşitli ulusal topluluklara mensup feodal egemen sınıflar için de geçerlidir.
      Diyebiliriz ki, çok-uluslu geri-bıraktırılmış ülkelerde egemen sınıflar, kendi içinde zümreleşmiş, asalaklaşmış belirli bir azınlığın oluşturduğu oligarşi haline gelmiştir. Ve bu oligarşi içinde ulusal ayrım ikincildir. Diğer sömürücü sınıflar ise, oligarşi dışında bırakılmış ve oligarşi ile sürekli bir çatışma içindedirler. Bu çatışmanın içeriği, bu sınıf üyelerinin oligarşi içinde yer alma istemleriyle belirlenmektedir. Bu açıdan bu çatışma ulusal nitelikte değildir ve ulusal baskı ile belirlenmemiştir.
      Bu tür geri-bıraktırılmış ülkelerde egemen ve sömürücü sınıflar arasındaki bu ilişki karşısında her ulusal-topluluk üyesi ezilen sınıfların durumu benzerlikler göstermektedir. Genel olarak aynı sınıfsal sömürü ile yüz yüze olan bu topluluk üyeleri, bir bütün olarak oligarşi karşısında halkı oluşturmaktadır. Tek tek her ulusal-topluluğun genel çıkarı ile bir bütün olarak devlet sınırları içinde halkın genel çıkarı bir ve aynıdır. Bu boyutu ile halkın birliğinin sağlanması halkın kurtuluşu genel sorununu oluşturmaktadır. İşte bu ülkelerde proletarya ve partisinin "olumlu eylemi" bu noktada, yani halkın birliğinin sağlanması noktasında ortaya çıkar. Ve bu birliğin temellerini ifade eder. (Demokratik devrimde proletaryanın hegemonyası sorunu).
      Proletarya tarafından gerçekleştirilebilecek böyle bir birlik, (proletarya ile birlikte) köylülük ve şehir küçük-burjuvazisinin sınıfsal olarak örgütlenmesine dayanmak durumundadır. Böylece "uluslar arasındaki dikilmiş olan ulusal engeller nasıl yıkılabilir, bu emekçileri olabildiğince birbirine yakınlaştırmak ve onları daha sağlam bir biçimde birleştirebilmek için ulusal kapalılık nasıl ortadan kaldırılabilir?" soruları somut olarak yanıtlanabilecektir.
      Proletarya açısından, uluslar arasındaki engelleri belli bir devlet sınırları içinde aşma sorunu, herşeyden önce uluslar arasındaki eşitsizliğin ortadan kaldırılmasıyla olanaklıdır. Bu eşitsizlik sadece siyasal eşitsizlik olarak değil, aynı zamanda ekonomik, sosyal ve kültürel farklılıklara dayanan bir eşitsizliği de içerir. Bu durumda proletarya, tüm ulusal-topluluklar karşısında aynı konumda bulunmak durumundadır. Siyasal olarak eşit olmayan ulusların ya da ulusal toplulukların kaynaştırılması olanaksızdır. Demokratik halk devrimi diğer temel demokratik hak ve özgürlüklerin yanında, bu eşitsizliği de çözmek durumundadır. Bunun çözümü ise, ulusların siyasal olarak eşit haklara sahip olmalarıdır ve belli bir devlet sınırları içinde bulunan ulusların siyasal hak eşitliği sağlanması zorunludur. Bunun anlamı, ulusların kendi kaderini tayin hakkının gündeme girmesidir. Bu hakka, yani siyasal kaderini belirleme hakkına sahip olmayan, siyasal bir örgütlenmeye, yani devlet örgütlenmesine sahip olmayan ulusal-topluluklar açısından böyle bir örgütlenme hakkının tanınması, proletaryanın öncülüğündeki demokratik halk devriminin hedefleri içerisindedir. Ancak proletarya eski dönemlerde olduğu gibi, demokratik devrimde sadece olumsuz eylemle yetinemez. Çünkü devrim ancak onun önderliği altında yürütülecek olursa kalıcı sonuçlar verebilir. Bu ise, öncünün kendi "olumlu eylemi"ni ortaya koyması demektir. Proletaryanın olumlu eylemi, daha mücadelenin başlangıcında ortaya konacaktır ve bu onun demokratik devrim programı olarak (asgari program) somutlaşır.
      Çok-uluslu bir ülkede proletaryanın demokratik devrim programı, doğrudan doğruya ulusal esas gözetmeksizin, sınıfsal düzeyde proletaryanın öncülüğünde bir halk iktidarının kurulmasını kapsamak durumundadır. Bu program, her düzeydeki demokratik hak ve özgürlüklerin gerçekleştirilmesine ilişkindir ve bunların özgürce kullanımı için gerekli önlemlerin alınmasını içerir. Ancak bu program, eski burjuva demokratik ya da ulusal-demokratik devrim programlarından farklı olarak, emekçi halkın kendi kaderini tayin hakkını kapsar ve bu hakkın emekçiler tarafından istenildiği gibi kullanılmasının güvenceye alınmasını gözetir.
      Burada kavranılması gereken temel halka, halkın birliği temelinde gerçekleştirilen demokratik halk devriminin "ortak düşmana karşı ortak mücadele" şeklinde bir tez temelinde ortaya çıkmamasıdır. Siyasal ittifaklar açısından ortaya çıkan ve son tahlilde farklı sınıfların ayrı örgütlenmelerinin birleşik hareketini esas alan "ortak düşmana karşı ortak mücadele" tezi, burada proletaryanın öncülüğünde, yani hiçbir ulusal köken ve sınır tanımayan bir sınıfın öncülüğünde, halkın birleşik hareketinin yaratılması ile yer değiştirir. "Yukardan birleşik cephe" olarak da tanımlayabileceğimiz, değişik sınıfların siyasal örgütlerinin birleşik halk cephesi yerine, doğrudan proletarya partisinin öncülüğünde halkın doğrudan siyasal örgütlenmesi olarak halk kurtuluş cephesi gündemdedir. İşte proletaryanın ulusal sorun karşısındaki ilk "olumlu eylemi", bu kurtuluş cephesinin kurulmasıyla ve bu cephe içinde ortaya çıkacaktır. Bu boyutuyla halk kurtuluş cephesi, eski dönemlerin ulusal kurtuluş cephelerinden farklıdır.
      Proletaryanın ulusal sorun karşısındaki diğer olumlu eylemi ise, sosyalist ve halk devrimlerinin tek ülke sınırlarını aştığı bir dönemde, ama emperyalizmin ve kapitalizmin dünya çapında varlığını sürdürdüğü koşullarda emekçi halkın kendi kaderini tayin hakkı temelinde ulusların devlet sınırlarının ötesinde birleştirilmeleri ve ulusal engellerin aşılmasına ilişkindir. Bu aynı zamanda parçalanmış ulusların sorununun da olumlu çözümünü içerir.
      Ulusların birleştirilmesi ve kaynaştırılmasında 1917 yılından bu yana Sovyetler Birliği'nde uygulanan sosyalist sovyetik federasyon biçimini daha önce görmüştük. Şimdi ise, sosyalist devrim sürecinde olmakla birlikte, sözcüğün gerçek anlamında sosyalist ekonominin inşasında gelişmeler olmamış ya da çok az olmuş halk cumhuriyetlerinin birleştirilmesi sorununu ele alacağız. Ancak bu ele alışımız, verili halk cumhuriyetlerini değil, daha henüz demokratik devrimini tamamlamamış, geri-bıraktırılmış ülkeler açısından, proletaryanın bugünden yarına ulusal sorunların çözümüne ilişkin olumlu eylemini içermektedir.
      Yukarda gördüğümüz gibi, çok-uluslu geribıraktırılmış ülkeler açısından da, birden çok yapay devlete bölünmüş ya da parçalanmış ulusal-toplulukların bulunduğu geribıraktırılmış ülkeler açısından da ortaya koyabileceğimiz yeni ve devrimci çözüm, halk cumhuriyeti ve halk cumhuriyetleri federasyonudur. Bu çözüm yolunun asıl içeriği, ulusal temelin aşılması ve proletaryanın kesintisiz devrim perspektifine uygun olarak belirlenmesidir. Teorik ve pratik olarak geliştirilmemiş olan bu yeni çözüm, Latin-Amerika'da Küba Devrimi'yle ve Asya'da Vietnam Devrimi'yle ortaya çıkmıştır.
      Bu çözümün buralarda ortaya çıkması tarihsel bir temele sahiptir. Latin-Amerika'da yabancı işgallere karşı Latin-Amerika çapında ortak mücadeleler, aynı şekilde Çin-Hindi'ndeki ortak mücadeleler bu tarihsel temeli oluşturmaktadır. (Latin-Amerika'da Bolivar, Jose Marti, Tupac-Amaru hareketleri; Vietnam, Laos, Kamboçya'daki Çin hanedanlarına ve Fransız sömürgecilerine, Japon militaristlerine karşı yürütülen ortak mücadeleler.)
      Somutta Che ve Ho Chi Minh tarafından ortaya atılmış yeni çözümün temel ilkeleri şunlardır:
      a) Yeni içeriği ile her ulusun kendi kaderlerini tayin hakkının tanınması, yani ayrı ve bağımsız devlet kurma hakkının tanınması. Bu, yukarda belirttiğimiz biçimde, yani demokratik halk devrimi ile elde edilen bağımsız devlet (halk cumhuriyeti biçiminde) kurma hakkı olarak belirginleşmektedir. Proletaryanın ve partisinin önderliğinde gerçekleştirilen birleşik işçi-köylü (halk) cephelerinin iktidarı esastır.
      b) Bu hakkını ayrı devlet kurma olarak kullanmayan halk cumhuriyetlerinin bölgesel federasyonu. Bu federasyonda ulusal eşitlik değil, eski "devlet" sınırları içindeki işçilerin ve köylülerin eşitliği esas alınmaktadır.
      c) Bu federasyon yoluyla bölgede sosyalizme geçiş için birleşik bir ekonominin (demokratik halk ekonomisi olarak) yaratılması.
      d) Sosyalizme geçiş koşullarının oluşmasına paralel olarak tek bir merkezi proletarya (sosyalist) cumhuriyetinin kurulması.       Görüldüğü gibi, bu çözüm, proletaryanın kesintisiz devrim esprisi içinde ikili tarihsel görevine denk düşen bir ulusal çözüm yolu olarak da düşünülmüştür. Ve "sosyalist (sovyet) federasyonu" bu çözümde bir "geçiş" biçimi olarak ortaya çıkmaktadır. Daha önceki evrede (demokratik halk iktidarında) bunu gerektiren koşullar ortadan kaldırıldığından, böylesine bir geçiş gereksiz olmaktadır.
      Ho Chi Minh ve Che tarafından ortaya atılan ve savunulan bu çözüm, herşeyden önce geliştirilmemiş ve terkedilmiş olarak kalmıştır. Bunda pek çok etken rol oynamışsa da, teorik planda en önemli sorun devrimin eşitsiz gelişimine ilişkin olanıdır, yani devrimlerin zamandaş olamayacağı tezi, burada nitelik belirleyici durumdadır. Bu teorik sorunun, komünist hareketin merkezi işleyişinin olmadığı ve üstelik önemli ayrılıkların bulunduğu bir dönemde çözümlenmesi olanaksızdır. Çünkü böyle bir çözümleme, son tahlilde, proletaryanın birleşik hareketini (ulus çerçevesini aşarak) gerektirmektedir. Bu nitelikteki bir çözümün, proletaryanın komünist hareketinin bölündüğü bir dönemde, teorik olarak belli bir ülkede çözümlenmiş olsa da, pratik olarak gerçekleştirilemeyeceği açıktır. (Nitekim Hindi-Çin'inde Vietnam ile Kamboçya arasındaki birleşik hareketin en önemli engeli SBKP ile ÇKP arasındaki ayrılık olmuştur.)
      Bu yeni çözüm yoluna ilişkin olarak ilk adım, Ho Chi Minh önderliğinde kurulan "Hindi-Çin Komünist Partisi" örgütlenmesiyle atılmıştır. Bu örgütlenme, bir bütün olarak Hindi-Çin'in Fransız emperyalizminin sömürgesi durumunda bulunmasıyla ilintiliydi. Ancak II. yeniden paylaşım savaşında Hindi-Çin'in Japonlar tarafından işgali koşullarında önemli bir engelle karşılaşmaksızın varlığını sürdürebilen bu parti, savaş sonunda Japonya' nın yenilgisiyle birlikte devlet iktidarının somut olarak kurulması sorunu ortaya çıktığında, devlet sınırları açısından aşılmaz bir engel yaratmıştır. SSCB'nin bu dönemdeki politikası ile çeliştiği için de uygulama şansı kalmamıştır. 1965'den sonra ABD'nin Vietnam savaşını "domino teorisi"ne uygun olarak Laos ve Kamboçya'ya yayması, yeniden bu konunun canlanmasına olanak sağ lamıştır. Özellikle Kuzey Vietnam Sosyalist Cumhuriyeti'nin varlığı ve Güney Vietnam'da kurulan "Ho Chi Minh Yolu"nun üç ülkeyi kapsaması, gelecek için olumlu bir gelişme sağlayacak nitelik taşıyordu. 1975 sonrasında ise, Kamboçya'da Kızıl Kmer yönetiminin devrim anlayışı (program olarak) ile Vietnam İşçi Partisi'nin devrim anlayışı arasındaki farklılık, günümüze kadar Ho Chi Minh'in 1930'larda attığı ilk adımın gelişmesine olanak tanımamıştır. 1980 sonrasında ise, bu kez de sosyalist ülkelerin karşılıklı ilişkileri ve birleşik bir sosyalist ekonomi yaratılması konusundaki tutarsızlıkları ve farklılıkları daha sonraki olumsuzluğun ana noktasını oluşturmaktadır.
      Bu yeni ulusal sorunun, yani "parçalanmış uluslar" sorununun çözümünü içeren yolun diğer girişimi Latin-Amerika'da Küba Devrimi'yle ortaya çıkmıştır. Che'de simgeleşen bu girişim, Latin-Amerika çapında bir birleşik devlet kurmayı amaçlamaktadır. Burada herhangi bir ulus ya da uluslar değil, doğrudan "Latin-Amerikalılık" esas alınmaktadır. OLAS bildirisinde ifade edildiği gibi, bu Amerika, Rio Bravo'nun güneyinden Malvinas adalarına kadar uzanan tüm kıtayı kapsamaktadır. Bu konuda en önemli adım, Küba'nın OLAS Kongresi'ni toplamasıyla atılmıştır. Latin-Amerika Birleşik Devleti, bir devrim sorunu olarak ele alınmakta ve bir bütün olarak Latin-Amerika devriminin yapılmasını öngörmekteydi. Bunun ilk örgütlenmesi olarak OLAS (Latin-Amerika Dayanışma Örgütü) kıta çapında tüm Marksist-Leninistler ile devrimci-milliyetçileri (ve örgütlerini) tek bir devrim stratejisi ve devrim programı temelinde birleştirmeyi hedef almaktaydı. Bunun örgütü ELN (Ulusal Kurtuluş Örgütü) olacaktı. Che'nin ünlü "kıtasal devrim" adını verdiği bu mücadele her türlü ulusal-devlet sınırlarının mücadelenin başlangıcından itibaren yadsınmasına dayanmaktaydı. Ve bu mücadelede ulusal burjuvazi tümüyle mücadelenin dışında bırakılıyordu (işbirlikçi burjuvazi esprisi). Böylece devrimin stratejik hedefi, anti-emperyalist ve anti-oligarşik olmaktaydı. Böylece gerçekleşecek bir devrimin sonucunda Latin-Amerika bütününde merkezi bir halk cumhuriyeti kurulacaktı. Bu devrimin birinci aşamasıdır. Bu andan itibaren devrim sürekli kılınarak Latin-Amerika çapında sosyalist devrim gerçekleştirilecek ve Latin-Amerika Sosyalist Cumhuriyeti kurulacaktı.
      Gerçek anlamda Küba Devrimiyle canlanan enternasyonalizm bu çözümün temelini oluşturmaktadır. Bu çözüme başta Latin-Amerika'nın resmi revizyonist Komünist (!) Partileri şiddetle karşı çıkmışlardır. Bu durum OLAS Kongresi'nde Bolivya KP'si dışında -ki onlarda gözlemci olarak- hiçbir KP'nin katılmamasıyla açığa çıkmaktadır. (Şüphesiz bu aynı zamanda SBKP' nin bu konudaki tutumunu da ifade etmektedir.) Teorik düzeyde resmi-revizyonist KP'ler "ulusal burjuvazi" ve ulusal-devlet sınırları açısından eleştiriler yapmaktaydılar. Bunlara göre, ulusal burjuvazi geri-bıraktırılmış ülkelerde henüz devrimci niteliğini yitirmemişti ve anti-emperyalist bir ulusal hareket içinde yer alabilirdi. Bu nedenle temel devrimci görev, ulusal demokratik cepheyi oluşturmaktı. Öte yandan, emperyalizm tarafından belirlenmiş ve yaratılmış da olsa, aradan geçen 70 yıl, Latin-Amerika'daki devletler içinde, belli bir "ulus" bilinci yaratmış ve Latin-Amerika kitlelerini birbirinden uzaklaştırmıştı. Bu son noktada KP'lerin eleştirisi oldukça üstü kapalı, deyim yerindeyse bilinçsizce ileri sürülen bir sav durumundaydı. Sonuç olarak, resmi-revizyonist KP'ler, Latin-Amerika'daki her devleti, homojen bir ulusal-devlet olarak ele alıp, devrimci mücadelenin buralarla sınırlandırılması gerektiğini düşünüyorlardı. Bunu aşan her düşünce ve eylem, onlara göre, "maceracılık"tı!
      Latin-Amerika KP'lerinin karşı çıkış noktalarından bir diğeri de, demokratik devrimi, proletaryanın öncülüğünde gerçekleştirilecek bir devrim olarak değil, tüm ulusun gerçekleştireceği bir devrim olarak ele almalarıydı. Bu açıdan anti-emperyalist mücadele ile anti-kapitalist mücadele arasında kesin sınırlar çekilmeye çalışılıyordu. Daha önce gördüğümüz gibi, bunlar anti-kapitalist mücadele ile anti-oligarşik mücadele arasındaki ilişkiyi doğru biçimde kavramadıkları gibi, anti-emperyalist mücadelenin anti-kapitalist mücadele tarafından içerildiği savıyla anti-emperyalist mücadeleyi tümüyle devrimci-milliyetçilere, yani küçük-burjuvaziye bırakmaktaydılar. Diğer taraftan da, devrimin yolu konusunda silahlı mücadelenin ve kırsal alanların temel alınması, bu revizyonist örgütlere göre, tümüyle "maceracılık"tı.
      Bu ve benzeri engellere rağmen OLAS kongresi gerçekleştirilmiş ve pratik örgütlenme için ileri adımlar atılmıştır. Bunda Küba Devrimi'nin kıta çapında kazandığı olağanüstü prestiji etkin olmuştur. Ancak atılan adımlar bununla sınırlı bırakılmamış, "bloksuzlar" hareketi ile bağlantı kurularak bunun karşısında alternatif bir örgütlenme oluşturulmaya çalışılmış ve Tricontinental Konferansı düzenlenerek bu konuda somut adımlar atılmıştır. Tüm bu girişimlerin yanında eylemli girişimlerde gerçekleştirilmiştir. 1964 yılında Kongo savaşında Che'nin yönetimindeki Küba'lıların Afrika'ya gitmeleri ve savaşta yer almaları bu konudaki ilk büyük adım olmuştur. Ancak burada da (tıpkı teorik düzeyde olduğu gibi) SSCB'nin olaya müdahalesi gündeme gelmiş ve sonuçta Che ve gerillaları Kongo'dan ayrılmışlardır. İkinci eylemli girişim de Bolivya'da gerçekleştirilmiştir. "İki, Üç Daha Fazla Vietnam" sloganı ile başlayan Bolivya hareketi, Che'nin öldürülmesiyle kesilmiş ve zaman içinde yavaş yavaş dumura uğramıştır. Daha ilerki yıllarda Küba dışında bazı girişimler olduysa da, bunlar herhangi bir devletin desteğine sahip olmadıkları için kalıcı olamamışlardır (MLN, FMLN, MİR, ECR ve ELN'nin Birleşik Koordinasyon Komitesi kurması).
      Ulusal sorunun demokratik halk devrimiyle çözümlenmesi yolunda Çin Devrimi'nin zaferi sonrasında (1949) ortaya çıkan gelişmeler genel olarak böyledir. Ancak bunlar dünya proleter hareketinin, dolayısıyla proletaryanın birleşik ve merkezi bir örgütlenmesinin bulunmadığı bir dönemde geliştirilemediği gibi, yeni çözümler de tartışılamamıştır.
      1957-58 dünya kapitalist ekonomik buhranıyla birlikte, emperyalizmin işleyişindeki değişmelerin her yönden belirginleşmiş olması, ulusal sorunların, anti-emperyalist bir kurtuluş savaşıyla (Halk Savaşıyla) zafere ulaşacak demokratik halk devrimleriyle çözümlenmesi sorunu haline gelmesiyle yeni çözüm formüle edilebilir olmuştur. Bu çözüm, Halk Savaşını, zayıf bir halkın, maddi ve teknik olarak güçlü bir düşmana karşı (emperyalizm ve işbirlikçileri), siyasal üstünlük temelinde verilmesi ile ilintilidir. Bu konuda somut tarihsel koşulları sergileyen en önemli olgu Vietnam Savaşı'dır.
      1960 sonrasında ABD emperyalizminin fiilen savaşa girmesi Vietnam Savaşının, 15 yıl süreyle uluslararası sorunların başında yer almasını getirmiştir. Gerçek boyutlarıyla emperyalizm koşullarında bir ülkenin bağımsızlığının ve bu bağımsızlığı elde etmesinin ne anlama geldiği görülmüştür. Bir başka deyişle, bir ulusun, kendi kaderini tayin hakkını elde etmesinin, bir bütün olarak emperyalist sistemle savaşmasına yol açması olgusu, bu hakkın proleter demokratik anlamda tanımlanmasına olanak sağlamıştır. Vietnam halk savaşının tanıtladığı gibi, artık burjuvaziyi ilgilendiren ulusal-devlet ya da bağımsızlık değildir. Dolayısıyla, tam anlamıyla kapitalizmin çerçevesi dışında ve proletaryanın hegemonyası altında kendi kaderini tayin hakkı gündemdedir. Demokratik devrim mücadelesi başlangıçtan itibaren proletaryanın öncülüğünde yürütülmelidir. Yerli (ulusal) burjuvazi her açıdan emperyalizmle bütünleşmiştir ve emperyalizmin desteği ile bir ulusal-devlet örgütlenmesine sahiptir. Güney Vietnam Devrimi, açıkça iki ulusun, iki ulusal-devletin savaşı olarak başlamış ve ABD emperyalizminin katılımıyla uluslararası bir savaş haline gelmiştir.
      Vietnam savaşı, ulusal tanımının yeni ve proleter demokratik içeriği ile eski ve burjuva içeriği (ama emperyalist ve oligarşik biçimiyle) arasındaki farkı netleştirmiştir.
      Bu yeni ve proleter demokratik içeriği ile ulus, kesinkes "sosyalist ulus" tanımıyla karıştırılmamalıdır. "Sosyalist ulus", tam anlamıyla sosyalist bir devletin sınırları içindeki halk kitlesini tanımlayan bir kavramdır. "Sosyalist ulus", "kapitalizmin devrilmesinden sonra burjuvazinin ve onun milliyetçi partilerinin tasfiyesinden sonra, sovyet rejiminin kurulmasından sonra, eski burjuva uluslarının temeli üzerinde oluşan ve gelişen sovyet ulusu"dur. (Stalin) Ancak yine de ulusun yadsınması olarak, sosyalizmin dünya çapında zaferinin sağlanması açısından, bu tanım yeni bir içerik elde ettiği bağlamda kullanılabilir olmaktadır. Stalin, bu yeni içeriği, "ulusal kültür"ü tanımlarken şöyle belirtiyordu:       Ama yine de "sosyalist ulus", ulus kavramı ile ilintili olduğu için terminolojik bir sorun yarattığı da unutulmamalıdır. Bu ve benzeri terminoloji sorunları üzerine Engels şöyle demektedir:       Burada konuyu biraz daha açmak için, Stalin'in ele aldığı yeni içeriği ile "ulusal-kültür" konusuna değinelim. Bu tanımlanan kavram gerçekte proletarya kültürü kavramının kısmi ve özgül kullanımını içermektedir. Sosyalizmin tek ülkede inşası koşullarında, sözcüğün tam anlamıyla (enternasyonalist anlamda) bir proleter kültürü oluşturulamaz. İşte bu özgül durum, kendi ifadesini terminolojide "sosyalist içerikli ulusal-kültür" tanımlamasında bulmaktadır. Aynı şekilde, tek ülkede sosyalizm, ulusların yadsınmasını ve ulusların enternasyonalist olarak kaynaştırılmasını sağlayamayacağı gerçeği de, özgül olarak kendisini "sosyalist ulus" kavramı ile ifade etmektedir.
      Bizim sözünü ettiğimiz yeni ve proleter demokratik içerikli ulus, "sosyalist ulus" değildir. Bu, III. bunalım döneminde her yönden gelişmiş olan burjuva ulusun ilk aşılması düzeyine denk düşmektedir. Burada gelişmemiş ya da dış dinamikle geliştirilmiş kapitalizm koşullarında ortaya çıkan sınıflar bileşimi olarak ulus gündemdedir. Bu "ulus" içinde kapitalistler ve feodal sınıflar bulunmazlar. Ama öte yandan da, "sosyalist ulus"un bileşenleri olarak anti-kapitalist sınıflarla sınırlı değildir. Bu "ulus", proletarya ile birlikte köylülük ve şehir küçük-burjuvazisini içeren bir bileşimdir. Bu bağlamda, burjuva anlamda ulusu aşar; çeşitli uluslardan belirli sınıfları kapsar. Bu nedenle yeni ve proleter demokratik içerikli ulus ile halk özdeşleşir ve dolayısıyla yeni içeriği ile "ulusal-devlet" ve ulusal hareket kavramları yerine halk devleti ve halk kurtuluş hareketi kavramını kullanmak daha doğrudur. Bu durum Lenin'in ortaya koyduğu "burjuva demokratik" tanımının yerine "ulusal-devimci" tanımını kullanması şeklindeki tarihsel evrimin III. bunalım dönemindeki biçimlenişidir. Bu konuda Lenin'in söylediklerini anımsatalım:       Lenin'in 1920 yılında sorunu bu biçimde ele alışı, III. bunalım döneminde çok daha belirginleşmiş olgularla birlikte değerlendirilmek durumundadır. Bu da, yukarda ortaya koyduğumuz tanımlamanın tarihsel olarak ne kadar doğru olduğunu kanıtlar. Bugün artık, emperyalist burjuvaziyle "güç birliği" ve "uzlaşma" içinde olan "sömürülen ülke burjuvazisi" değil, emperyalizmle baştan bütünleşmiş işbirlikçi-tekelci burjuvazi gündemdedir. Artık emperyalizmden bağımsız bir kapitalist gelişme ve milli burjuvazinin oluşması ve gelişmesi olanağı kalmamıştır. Bu konu aynı zamanda bir ulusun ayrılma istemini kimin dile getireceği sorununa da açıklık getirmektedir. Her durumda emperyalizmle uzlaşmış ve dahası onunla bütünleşmiş olan burjuvazinin bu istemi dile getirmesi, proletarya tarafından kesinkes kabul edilemez bir durum olduğu artık yeterince açığa çıkmıştır. II. bunalım döneminde bir hareketin gerçekten ulusal hareket olmasının ölçütü olan "devrimci" niteliği, III. bunalım döneminde proletaryanın öncülüğünde yürütülen devrimci bir hareket olarak ortaya çıkmaktadır.
      Ancak yine de ulus ve milliyetçilik "bayrağı"nın anti-emperyalist mücadele açısından halk kitleleri üzerinde etkisinin sürdüğü göz önüne alınmalıdır. Bu açıdan emperyalizmin halk kitlelerini aldatmasının önüne geçmek gerekmektedir. 1975 sonrasında, özellikle 1980'den itibaren ABD emperyalizminin yükselttiği milliyetçilik hareketlerinin, artık geçmiş dönemlerin burjuva-demokratik hareketleri olmadıkları, özsel olarak bölgecilik esasını getiren partikülarizm olduğu ortaya konulmalıdır.
      Sözün özü, Vietnam Devrimi'nin tanıtladığı gibi, artık burjuva anlamda ulus olarak kapitalizmin çerçevesi dışına çıkarak kendi kaderlerini tayin etmek olanaksızlaşmıştır. Artık anti-feodal ve anti-sömürgeci ulusal devrimler dönemi kapanmıştır; anti-emperyalist ve anti-oligarşik halk devrimleri dönemi açılmıştır. Emperyalist hegemonya altındaki ülke halkları (ulusları) için tam ve gerçekleşebilir kurtuluş yolu budur ve proletarya için bu ülkelerde bu yolun dışında sosyalizme geçme olanağı kalmamıştır.
      Ama yine de, tarihsel gelişim, her zaman olduğu gibi, eski dönemden devraldığı bazı ulusal sorunların çözümlenmesini gerektirmektedir. Ancak yine de, bu tarihsel gelişmeler, artan oranda çok-uluslu bir devlet içindeki proletaryanın ve diğer emekçi halk kitlelerinin, ulusal ayrıma dayanmayan birleşik bir örgütlenmesi ve mücadelesi gündemdedir. Geçmiş dönemlerde Lenin'in sözünü ettiği proletaryaya ilişkin örgütlenme ilkesi, artık diğer emekçi kitleler için de geçerlidir. "Tarihin geçirdiği bütün değişimler boyunca, burjuvazinin (bugün için emperyalizmin-b.n) birey olarak devletlerin sınırlarında meydana getirdiği değişiklikler ne olursa olsun" [142*] belli bir devlet sınırları içinde halkın birleşik ve tek bir mücadelesi ve örgütlenmesi zorunludur. Artık belirli bir devlet sınırları içinde gücü kırılması gereken, sadece belli bir "ulusal-devlet" değil, bir bütün olarak emperyalizmdir. Yeni-sömürgecilikle birlikte, emperyalist hegemonya altındaki ülkelerde ortaya çıkan güçlü merkezi otorite (oligarşik yönetim), bu sınırlar içindeki ulusal-toplulukların işçi ve köylülerinin birleşik mücadelesini daha da zorunlu hale getirmiştir. III. bunalım döneminde, eski dönemden kalma ulusal sorunların çözümü ve demokratik halk devriminin başarısı ancak bu şekilde gerçekleştirilebilinir. (Diğer yol emperyalizmle bütünleşmekten geçer ve emperyalizmin askeri ve stratejik çıkarlarıyla ilintilidir.) Bu, aynı zamanda Lenin'in belirttiği kapitalizmin iki tarihsel eğiliminden ikincisinin ön plana geçmesi demektir. Ancak yine de bunlar, ulusların kendi kaderlerini tayin hakkını ortadan kaldırmamaktadır. Bu hak, artık sözcüğün tam anlamıyla anti-emperyalist niteliktedir. Bu nedenle anti-sömürgeci bir hedef bu dönemde dar ve belirsiz bir slogan haline dönüşmüştür.




KÜRDİSTAN
VE TÜRKİYE'DE ULUSAL SORUN


      Buraya kadar, ulusal sorunlar karşısında proletaryanın tutumunun değişik tarihsel dönemlerde ve farklı ülkelerde nasıl ortaya konulduğunu gördük. Bu bölümde, ülkemizdeki ulusal sorun karşısında proletaryanın ve partisinin, yani Marksist-Leninistlerin tutumunu ortaya koyacağız. Ancak sorunun alışılagelen bir yolla, yani salt, Türkiye'de ulusal sorunun "Kürt sorunu" kısmını ve bunun çözümünü ele almayacağız. Sorunu, ilkin genel olarak Kürdistan sorunu çerçevesinde ele alacak ve sonra Türkiye'deki Kürt ulusal sorununun çözümünü ele alacağız.
      Şüphesiz böyle bir rota, alışılagelen yaklaşımlardan farklıdır ve dolayısıyla kolayca yadırganabilecektir. Ama ulusal sorunlar karşısında, proletaryanın ve partisinin tutumu ve çözüm yolları açısından bakıldığında, bunun tek doğru yol olduğu görülecektir. Bir başka deyişle, bizim çıkış noktamız sınıfsaldır ve proletarya devriminin gerçekleştirilmesi amacıyla enternasyonalisttir. Marksist-Leninist partilerin uluslararası birliğinin ve örgütünün (Enternasyonal) mevcut olduğu dönemlerle kıyaslandığında sorunun ele alınmasındaki zorluklar hemen görülecektir. Ülkemizde herhangi bir "sol" örgütün, dünyanın herhangi bir yerindeki, bölgesindeki ya da ülkesindeki sorunlarla ilgilenmesi ve bunlar hakkında doğru-yanlış bir şeyler ortaya koyması sık sık görülen bir durumdur. Ama sorun Kürdistan olduğunda aynı çevrelerde tam bir suskunluk hüküm sürmektedir.
      Kürdistan genel sorununu oldukça yüzeysel ve çoklukla "Orta-Doğu devrimci mücadelesi" çerçevesinde somut bir sorun olarak ele alan sol örgütlenmeler için, sorunu Türkiye'deki ulusal sorunla sınırlamak ve bunu yalın bir Kürt sorunu haline dönüştürmek kolay bir yol haline gelmiştir. "Şovenizm", "pasifizm", "Kemalizm" vb. suçlamalara muhatap olmamak gibi kimi endişelerle, ya da 12 Eylül sonrasında örgütsel yapılarını yitirmelerinin getirdiği zayıflıkları gizlemek amacıyla "Kürt örgütleri"ni kendi başlarına bırakmak ve bol keseden "destek mesajları" yayınlamak günümüzde bir moda haline gelmiştir.
      Bugün Stalin'in en bilinen değerlendirmelerini bile yüksek sesle söylemek başlı başına bir sorun durumundadır. Stalin'in 1905 Devrimi'nin yenilgisinden sonra söylediği şu sözleri yeniden okuyalım:

      Ve 1905 Devrimi'nin yenilgisinden sonra Rusya'da gerçekleştirilemeyen bu görev, ülkemizde de gerçekleşememiştir. Daha dün ve hatta bugün Afganistan sorunu karşısında Marksizm-Leninizm adına, eğer kendileri olsaydı Afganistan'da neler yapacaklarını sıralayan "sol" örgütlerin, Kürdistan sorunu karşısında somut birşeyler söylemek yerine sessiz kalmaları kolayca anlaşılabilir mi? Bir Kamboçya sorunu ortaya çıktığında Pol Pot yönetiminin "devrimci" tutumunu ya da "karşı-devrimci" uygulamalarını tek tek ele alan, eleştiren ya da Vietnam'ın desteğiyle Pol Pot yönetiminin devrilmesini "emperyalist bir tutum" olduğundan tutun da, "enternasyonalist bir görev"in yerine getirildiğine kadar her düzeyde fikirler ileri süren bir "sol"un, Kürdistan devrimi sorunu karşısında kayıtsız kalmaları nasıl açıklanacaktır? Nikaragua'da iktidarı ele geçirmeden önce "goşist, anarşist, küçük-burjuva maceracıları" olarak ilan edilen FSLN'nin, iktidarı ele geçirdikten sonra nasıl "küçük-burjuva milliyetçi" bir örgüt olduğunu, programlarla, pratik uygulamalarla ve üstelik çoğu zaman "burjuva basını" diye yüzgeri ettikleri iletişim kaynaklarından elde ettikleri bilgilerle kanıtlamaya çalışanlar ve dahası FSLN'nin "devrimci" ve "Marksist-Leninist" bir örgüt olması için neleri yapması gerektiğini, neredeyse madde madde sıralayanların, FSLN'ye "akıl veren"lerin, sıra Kürdistan'a geldiğinde, "her ulusun proletaryası ve örgütleri kendi devrim yollarını belirlemekte özgürdür" demeleri ne kadar anlaşılır bir tutumdur?
      Emperyalist-kapitalist ülkelerdeki Marksist-Leninist hareketin revizyonizm ve Avrupa-Komünizmi karşısında nasıl bir tutum takınmaları gerektiğini, teorik ve felsefi yazılarla ortaya koyan Türkiye sol örgütlerinin, Kürdistan'daki Marksist-Leninist hareketin ne olması gerektiği konusunda en genel sözlerle yetinmelerini açıklamak da olanaksızdır.
      Bugün dünya çapında örgütlü, merkezi tek bir Marksist-Leninist örgüt yoktur. Bu durum, tek tek ülke sınırları içinde örgütlenen Marksist-Leninistlerin, dünyanın çeşitli sorunlarını belli bir düzen ve sistem içinde ele alması, tahlil etmesi ve sonuç olarak bağlayıcı kararlarla çözümlenmesi olanağı olmadığı demektir. Kaçınılmaz olarak kendine Marksist-Leninist diyen her kişi ve örgüt, bu sorunları ayrı ayrı ele almak ve az çok çözümlemek zorunda kalmaktadır. Ve doğal olarak bu tahliller yüzeysel, çözümler ise yetersiz olmaktadır. Üstelik doğru bir çözüm ortaya konulsa bile, bunu uygulamaya sokacak hiçbir araç da mevcut değildir. Yıllar boyu legal ve yarı-legal dergilerde, yayın organlarında ortaya konulmuş çeşitli tahlil ve çözümler irdelenecek olursa, karşımıza tam bir kargaşa, keşmekeş ve tutarsızlık çıkacaktır.
      Şüphesiz Türkiye solunda az çok "tutarlı", ama yalnızca revizyonizmde tutarlı örgütlenmeler de mevcuttur. Örneğin SBKP çizgisini izleyen ya da izlediğini savlayan çevreler bu tür tutarlılığı az çok sergilemişlerdir. Onların tüm tahlil ve çözümlemeleri, uluslararası düzeyde SBKP ve "kardeş KP"lerde yapılmış olduğundan, her yeni durumun ve değişikliğin ideolojik ve teorik gerekçeleri de buralardan sağlanabilmiştir. SSCB'de yayınlanan "Sosyalizmin Sorunları" ya da "Dünya Sorunları" gibi süreli yayınları izlemek ve bunları Türkçe'ye çevirip yayınlamak, onlar için yeterli olmuştur. Aynı durum, bir dönem ÇKP çizgisini izleyen çevreler için de geçerliydi.
      Ama bu iki uluslararası revizyonist ve oportünist çizgi dışında kalan tüm Marksist-Leninist unsurlar, sorunları ayrıca tek tek ele almak zorundaydılar. İşte bu zorunluluk, ulusal sorunlar karşısında, dünya çapında proleter enternasyonalizmi temelinde Marksist-Leninist tutumu belirleme şeklinde özelleşmektedir. İşte bu bağlamda ve koşulda daha önceki bölümlerde yaptığımız belirlemeler ışığında Kürt ulusal sorununu ele alabiliriz.
      Bir bütün olarak Kürt ulusunun karşısındaki temel sorunlar, ulusal-devlet kurma hakkına sahip olmak ve demokratik devrimi gerçekleştirmektir. Bu iki görev, sistemin bütününde devrimci niteliğini yitirmiş bir burjuvazinin bulunduğu bir tarihsel koşullar içinde yerine getirilmek durumundadır. Birbirinden ayrılmaz bu iki görevin yerine getirilmesi tümüyle proletaryanın ve Kürt ulusunun çıkarınadır. Ancak bu görevlerin birbirinden ayrılması, bölgede yeni bir küçük-burjuva milliyetçilerinin egemenliğinde bir devlet kurulmasından başka bir anlama gelmeyecektir. Bu ise Kürt emekçi halkının ve proletaryasının (bir bütün olarak bölge uluslarının proletaryasının) çıkarlarına ters düşecektir.
      Kürt ulusal sorunu karşısında proletaryanın ve partisinin görevi, Kürdistan tanımının ortaya koyduğu gerçekleri açıklamak, Kürt halkına bu görevlerin ayrılmazlığını göstermek, bilinçlendirmek ve bu görevlerin yerine getirilmesi için örgütleme olacaktır. Ve ancak bu sayededir ki, proletarya, Kürt ulusal hareketinin öncüsü olabilir.
      Her bir parçasının kendi özgül koşulları olmakla birlikte, bir bütün olarak Kürt ulusunun ulusal baskılardan kurtulması ve kendi kaderini tayin hakkına sahip olması demek, bulundukları topraklar üzerinde "idari ve askeri" olarak egemen olması demektir. Böyle bir egemenlik, bugün için "idari ve askeri" olarak egemen olan güçlerin egemenliklerini yitirmeleriyle mümkündür. Bu nedenle mevcut egemenliğin dayanakları belirlenmek zorundadır. Bu aynı zamanda, Kürt ulusunun üzerindeki baskıların ve kendi kaderlerini belirleme haklarının gaspedilmesinin nedenlerinin belirlenmesi demektir.
      Bugün, bu dayanakların başında emperyalizm ve onun yeni-sömürgeciliği gelmektedir. Emperyalizmin etkinliğinin, küçük- burjuva milliyetçi hareketleri tarafından sınırlandırılmış olduğu Suriye ve Irak ile ABD emperyalizmi ile ilişkilerini sınırlandırmış olan İran'da, bu dayanak kendisini açık biçimde ortaya koymamaktadır. Suriye ve Irak'ta Baas rejimlerinin kurulması ve bu küçük-burjuva milliyetçi iktidarlarının SSCB ile yakın ilişki içinde bulunması, uzun süre emperyalizm olgusunun Kürt ulusal sorununun dışında görülmesine yol açmıştır. Bu da sosyalizmin Kürt ulusal örgütlerinin üzerindeki prestijini büyük ölçüde sarsmıştır. Öyle ki, bazı Kürt örgütleri (ki hemen tamamı milliyetçi-feodal örgütlerdir) bu olgunun görünüşüne bakarak AT ve ABD emperyalizminden destek arama yoluna girmektedirler. Özellikle 1974 yılında Irak Kürtleri'nin Barzani önderliğinde Irak Baas iktidarına karşı savaşında bu durum çok açık biçimde ortaya çıkmıştır.
      Gerçekte ise, Baas rejimleri emperyalizme karşı belli bir tavır alış içinde bulunsalar da, bu tavırları emperyalist sistemden ayrılmayı ifade etmemektedir. SBKP revizyonizminin ideolojik saptamalarıyla, "kapitalist olmayan yol tezi" ile ilerici küçük-burjuva milliyetçi iktidarlarının anti-emperyalist bir iktidar olarak sunulması söz konusudur. Gerçekte ise, bu tür küçük-burjuva iktidarlarının anti-emperyalizmi, milliyetçilik tabanında geliştiği için, kendisini ulusallık içinde anti-feodal yanla bütünleştiremediği için ve emperyalizmi sadece dışsal bir olgu olarak ele aldığı için uzun dönemde emperyalizmin çıkarlarına hizmet etmektedir. Özellikle yukardan aşağı kapitalizmi geliştirmeleri ve belli oranda burjuvazinin ortaya çıkması, alt-yapı yatırımlarının devlet tarafından büyük oranda yerine getirilmesi, kapitalizmin gelişimi için oldukça büyük olanaklar sağlamaktadır. Bu koşullar altında emperyalizmin yeni-sömürgecilik yöntemlerinin uygulamaya sokulabilmesi, bu ülkelerin bir süre sonra yeniden emperyalist-kapitalist sistemle her alanda ilişkiye girmelerini getirecektir. (1923'te kurulan Türkiye Cumhuriyeti bu konuda önemli bir örnektir. Keza Nasır sonrasında Mısır'da meydana gelen gelişmeler son tarihsel örneği teşkil etmektedir.)
      Marksist-Leninist hareket içinde revizyonizmin uzun yıllar yönlendirici bir güç olarak varlığını sürdürmesi, Kürt sorununun bir parçasını oluşturan Baas rejimleri karşısında yanlış tavırların ortaya çıkmasına yol açmıştır. Özellikle revizyonizmin emperyalizmi I. ve II. bunalım döneminde olduğu gibi dışsal bir olgu olarak ele alması ve tavırlarını buna göre belirlemesi, Baas yönetimlerine gereğinden çok misyon yüklenmesini getirmiştir. Dolayısıyla anti-emperyalist yan, ABD ve diğer emperyalist ülkelerin askeri üslerinin mevcut olup olmayışına göre belirlenir olmuştur.       Bu devrimci saptamanın doğruluğunu zaman içinde nasıl tanıtladığını uzun boylu ortaya koymaya gerek yoktur. Ama yine de Suriye ve Irak'taki Baas rejimlerinin, bazı özel durumlarına rağmen, öz olarak aynı olduklarını ortaya koymak gerekir. (Özellikle bunlar arasındaki pratik farklılıkları abartarak, bölgede devrimci güçlerin önemli bir destek gücü olarak Suriye'nin öne çıkarılması koşullarında bu önemlidir.) Bu iki ülke de, milliyetçilik tabanında anti-emperyalist bir tavır alan küçük-burjuva iktidarlara sahiptirler. Ancak bunların milliyetçiliği, Pan-Arap milliyetçilik olarak, bütünsel bir niteliğe sahiptir. Parçalanmış ve her bir parçasında ayrı devletler olarak örgütlenmiş Arap ulusal-topluluğunun bütünleştirilmesi amacını güden Baas milliyetçiliği bu amacı gerçekleştiremediği oranda ülke içinde artan bir baskı ve sömürü ortamı yaratmak durumundadır. Öte yandan bu olgu, parçalanmış ulus sorunu karşısında proletaryanın, burjuva anlamda bütünsel bir ulusal-devlet yaratma yerine (yani sınıflı, yeni ve güçlü bir burjuva devlet yaratma yerine), kendi çözümünü ortaya koyması karşısında da önemli bir engel oluşturmaktadır.
      Ve yine III. bunalım döneminde emperyalizmin eski-sömürgecilik yöntemlerinin yerine yeni-sömürgecilik yöntemlerini ikame ettiği koşullarda, küçükburjuva milliyetçiliğinin anti-emperyalizminin ilerici özelliği eskisi gibi belirlenemez. Bu nedenle I. ve II. bunalım döneminde tek başına milliyetçilik tabanında anti-emperyalist tavır alış ilerici nitelikteyken, III. bunalım döneminde böylesine yalın bir tavır alış sadece bir aldatmacadan ibarettir. Çünkü I. ve II. bunalım döneminde emperyalist devletlerin siyasi ilhakları, ekonomik sömürü için zorunlu bir temel oluşturmaktaydı. Emperyalizmin bu dönemlerde sömürge ve yarı-sömürge ülkelerde askeri ve idari yönetimi mevcuttu (açık işgal esprisi). Günümüzde ise, emperyalizm siyasi ilhaklara başvurmaksızın, ülkeleri ve ulusları ekonomik olarak ilhak edebilmektedir. İşte bu değişen ilişkilerin en tipik biçimi Suriye ve Irak'ta görülmektedir.
      Suriye'nin Hafız Esat yönetiminde ülkenin dış ticaretinin önemli ölçüde SSCB ile olduğu sanılır. Oysa emperyalizmin yeni-sömürgecilik yöntemleri açısından, dış ticarette özel olarak ithalat önem kazanmaktadır. Bu açıdan ele alındığında, Suriye'nin emperyalist ülkelerden yaptığı ithalatın önemli bir yere sahip olduğu görülmektedir. Örneğin, 1983 yılında Suriye'nin 4 milyar dolarlık ithalatında AET-ABD ve Japonya'nın payı %43, 4'tür. Bu ülkelere Suriye'nin ihracatı ise, toplam içinde %30, 5'tir. Bu mutlak olarak Suriye'nin emperyalist ülkelerle ticaretinde 1.366 milyon dolar açık vermesi ile sonuçlanmıştır. Bu 1983 yılında Suriye'nin dış ticaret açığının %52'sini oluşturmaktadır. Bunun ödemeler dengesinde kapatılabilinmesi için artan oranda bir dış borçlanma kaçınılmazdır. Ve bu dönemde Suriye'nin dış borçlarının toplamı 2.300 milyon dolardır. Buna rağmen 1983 yılında Suriye'nin ödemeler dengesi 800 milyon dolar açık vermiştir. (Karşılaştırma olması için aynı yıl içinde Türkiye'nin durumunu belirtelim: 1983 yılında Türkiye'nin dış ticaret açığı 2.900 milyon dolardır. Ödemeler dengesi açığı ise, 1.400 milyon dolardır.)
      Aynı durum Irak için de geçerlidir. 1980 sonrasında savaş koşullarında bulunduğu için, daha eski bir dönemin verilerini ele alacak olursak, örneğin 1978 yılında Irak'ın ithalatında AET-ABD ve Japonya'nın payı % 66, 8'dir. Bu ülkelerin Irak'ın ihracatındaki payları ise %56, 9'dur. Mutlak rakamlar açısından Irak'ın dış ticareti, petrol nedeniyle fazlalık vermektedir. Bu durum Irak'ı Suriye'ye göre görece daha az dışa bağımlı göstermektedir.
      Görüldüğü gibi, Suriye ve Irak'ta emperyalist ülkelerin tek bir askeri bulunmamasına karşın, emperyalizmle yoğun bir ilişki içinde bulunmaktadırlar. Ancak bu ülkelerde dış ticaret devletleştirilmiş olduğundan, emperyalist ülkelerle yapılan ticaret, özel olarak ithalat, ülke içinde emperyalizmle baştan bütünleşmiş tekelci bir burjuvazinin gelişmesini engellemektedir. Ama öte yandan yeni-sömürgecilik açısından temel öneme sahip olan dayanıklı tüketim malları ithalatı serbest durumdadır. Özellikle beyaz eşya ve otomotiv sektörü açısından bu ithal serbestliği, emperyalist ülkelerin doğrudan ihracat yapmasına olanak tanımaktadır. Böylece Suriye ve Irak emperyalist ülkeler için önemli bir pazar olma niteliğini sürdürmektedir. Zaten emperyalizm için önemli olan pazar sorununu çözümlemektir. Bunun mutlak olarak işbirlikçi-tekelci burjuvaziyle genişlemiş pazar koşulları içinde olması gerekmemektedir.
      Emperyalizmin yeni-sömürgecilik uygulamalarının bu ülkelerde bu biçimde sınırlandırılmış olması, ülke içinde işbirlikçi- tekelci sanayi burjuvazisinin gelişmesini engellemektedir. Ama buna karşın küçük-burjuvazinin feodalizmle belli bir ittifaka girmesi ortaya çıkmaktadır. Zaten tersi bir tutum, küçük-burjuva milliyetçi iktidarın yaşam süresini kısaltacaktır. Dış ticaretin devlet kuruluşları aracılığıyla yapılması, ülke içinde iktidar dışı bir ticaret burjuvazisinin gelişmesini de engellediği görülmektedir. Ama bu, iç ticaret burjuvazisinin iktidarla bütünleşmesini ve büyük bir güç haline gelmesini getirmiştir. İç ticaret burjuvazisi ise, henüz kapitalist meta ticareti ile ilgili değildir. İç ticaret burjuvazisi, geleneksel olarak feodalizm koşullarında ve feodalizmle birlikte gelişen tüccar durumundadır (bezirganlar). Yaptığı bütün iş, feodal üretim ilişkileri içinde üretilen ürünleri, doğal koşullara bağlı olarak meydana gelen artışlar yoluyla pazara götürmek durumundadır. Ve devlet iktidarının küçük-burjuvazinin elinde bulunması önemli ölçüde bürokrat bir burjuva sınıfının ortaya çıkmasına yol açmıştır. Bu durum, iktidar olanaklarından yararlanarak bazı küçük-burjuva unsurların zenginleşmesini sağlamıştır. Bu ülkelerde yoğun biçimde görülen rüşvetler ve suistimallerin altında iktidarın küçük-burjuva niteliği yatmaktadır.
      Bugün Suriye ve Irak, ekonomik bakımdan emperyalizmin önemli bir pazarı durumundadır. Ancak küçük-burjuva milliyetçiliğinin gücü, siyasal alanda görece bağımsız bir konum oluşturmaktadır. Bunun sonucu Suriye'deki Kürt topluluğu üzerindeki ulusal baskı sınırlı ve örtük durumdadır. Irak'ta ise, ekonominin petrole dayalı olması ve petrol bölgesinin Kürt topluluğunun yaşadığı ya da sınırlarında bulunduğu yerler olması nedeniyle, ulusal baskı, zaman zaman askeri savaş durumuna kadar uzanmaktadır. Küçük-burjuva milliyetçilerinin Irak'ta krallığı devirmelerinden sonra, Kürdistan Demokrat Partisi'nin (KDP) yasallaşması, Kürtlerin Irak sınırları içinde belli bir özerklik elde etmeleri yönünde gelişmeler ortaya çıkarmıştır. Bu gelişmede özellikle SSCB'nin iktidarı desteklemesi özel bir öneme sahiptir. Ancak Irak Baas yönetimi, özerk Kürt bölgesinin sınırları ve özerkliğin boyutları konusunda oldukça kesin bir tutum takınmıştır. Yukarda belirttiğimiz gibi, bu tutum Irak ekonomisinin petrole dayalı niteliğinden kaynaklanmakta ve Arap milliyetçiliği ile geliştirilmektedir. Eylül 1961'de Baas yönetiminin Kürtlere verdiği özerklik "sözünün" gerçek bir hukuki temele oturtulmaması ve sürüncemede bırakılması üzerine, Barzani yönetiminde KDP ayaklanması başlamıştır. Bu savaş durumu, SSCB'nin aktif tutumuyla sona erdirilmekle birlikte, özerklik sorunu fiili ilişkilerle ve kısmi yasallıkla çözümlenmeye çalışılmıştır.
      Irak'ta petrolün bulunması, doğal olarak Kürt sorununun demokratik ve barışçıl bir çözümünü zorunlu olarak Arap milliyetçilerine dayatmıştı. Ama bunda Kürt küçük-burjuvazisinin örgütlü ve uzun bir mücadele deneyimine sahip olması da etkin unsur durumundadır. Ancak Irak petrolünün emperyalist ülkeler ekonomisi açısından, özellikle AT açısından büyük bir önemi bulunmaktadır. Bu nedenle petrol alanlarının Araplar'ın elinde bulunması ya da bulunmaması emperyalist ülkeleri birincil dereceden ilgilendirmektedir.
      Diyebiliriz ki, bugün için Suriye'de açık olmamakla birlikte yakın gelecekte açıklık kazanacak durumuyla ve daha görünür haliyle Irak'taki Kürt topluluğu üzerindeki ulusal baskının temelinde, bu ülkelerdeki Arap topluluğunun emperyalizmle olan ilişkileri yatmaktadır. Zaten tarihsel olarak, bu ülkelerde Kürtler'in bölünmüşlüğünün sorumlusu da emperyalizmdir.
      İran'a gelecek olursak, 1979 yılında Şah yönetiminin devrilmesi ve yerine mollaların iktidara gelmelerinin yarattığı yeni durumu ele almak gerekmektedir. Çünkü Şah döneminde İran'ın, emperyalizmin, özellikle Amerikan emperyalizminin en gözde müttefiki olduğu, tüm dünya tarafından bilinmektedir. Amerikan emperyalizmi İran'da yeni-sömürgecilik yöntemlerini uygulamaya başladığı andan itibaren ve uygulamayı geliştirdiği oranda, ülke içinde önemli bir muhalefetle karşı karşıya kalmıştır. Bu muhalefet, 1950-60'larda büyük oranda yeni kentlerde bulunan şehir küçük-burjuvazisinden kaynaklanıyordu. Milliyetçilik temelinde ortaya çıkan bu muhalefet, İran'ın çokulusluluğu ile şekillenerek, demokratik unsurları da bünyesinde barındırıyordu.
      İran'da yeni-sömürgecilik, ilk dönemde petrole dayalı sanayilerin kurulması ile sınırlı iken, zaman içinde Amerikan emperyalizminin talep yetersizliğine bağlı olarak ağırlıklı bir duruma gelmiştir. Yeni-sömürgeciliğin tüm geri-bıraktırılmış ülkeler içindeki gelişmeleri İran'da da görülmüştür. Amerikan ekonomisinin askerileştirilmesinin ürünü olan devletlerin silahlandırılması uygulaması ve bölgede emperyalizmin önemli bir askeri gücü ve müttefiki olan bir ya da birkaç ülkenin ortaya çıkarılması, İran açısından özel bir öneme sahip olmuştur. Büyük petrol gelirlerinin ülke içinde ekonomik ve toplumsal gelişme için kullanılması, İran'ın güçlü bir kapitalist ülke olmasına yol açabilecekti. Bu ise, emperyalizm koşullarında olanaksız bir durumdur. Böyle bir gelişme ancak emperyalist sistemden ayrılma ile mümkündür. Ama proletarya devriminin genel yolu dışında bunun ortaya çıkabilmesi ülkede güçlü bir ulusal burjuvazinin bulunmasını gerektirir. Oysa III. bunalım döneminde geri-bıraktırılmış ülkelerde ulusal burjuvazi emperyalizmle baştan bütünleşmiştir. Bu ise burjuvazinin ulusal niteliğini (devrimci niteliği ile birlikte) yitirmesi demektir.
      İran'ın büyük petrol gelirleri, doğrudan emperyalist ülkelerden satın alınan askeri araçlara harcanmıştır. Böylece İran, emperyalizmin askeri metaları için büyük bir pazar özelliği kazanmıştır. Ama bu pazarın da belli oranda tüketim gücü bulunmaktadır. İşte bu sınırlılık, İran'ın kaçınılmaz olarak yeni-sömürgeciliğin tüm boyutlarıyla uygulama alanı haline gelmesini uzun bir zaman sonra getirmiştir. Özellikle 1974 petrol bunalımından sonra emperyalizm, İran'da iç tüketimi artırmak ve kapalı ekonomik birimleri pazar için üretim yapar hale getirmek için girişimlerde bulunmasını Şah'tan istemiştir. Şah'ın "Ak Devrim" adını verdiği bu kapitalizmi yukardan aşağı geliştirme uygulaması, bir yandan kırsal alanlara yeni yolların yapılması, sulama kanallarının açılması gibi alt-yapı yatırımlarına yönelirken; diğer yandan da orta ve hafif sanayinin kurulması ile ortaya çıkmıştır.
      İran'da o güne kadar süregelen egemen sınıflar ittifakı emperyalizmin bu dayatmasıyla birlikte büyük oranda bozulmak durumundaydı. Özellikle emperyalizmin feodalizmle kurduğu ittifak bu gelişmenin en önemli engeli durumundaydı. Amerikan emperyalizmi bu engelin kent küçük-burjuvazisinin yedeklenmesi temelinde aşılabileceğini düşünmekle birlikte, buna tali bir önem veriyordu. Böylece Şah yönetimi bir yandan feodal egemenlerle ilişkilerini önemli bir noktaya getirirken; şehir küçükburjuvazisini yedeklemek gibi bir uygulama içine girmemişti. Ve böyle bir uygulamanın başarı şansı da oldukça azdı. Bu koşullarda Şah'ın tüm gücü, emperyalizmin tam denetimi altında bulunan kendine bağlı askeri güçler olmaktaydı. En önemli iç sorun olarak Kürt sorunu da 1974 Kürt-Arap savaşıyla önemli ölçüde çözümlendiği düşünülüyordu.
      1974 sonrasında İran'da uygulamaya konulan yenisömürgecilik yöntemlerinin kırsal alanlarda feodal ilişkilerle çatışması, gelişen süreci tümüyle belirleyecek önemdeydi. Yukardan aşağı kapitalizmin geliştirilmesi, dolayısıyla feodalizmin tasfiyesinin, kısmi uzlaşmalar ve zor uygulamalarıyla gerçekleştirilebilineceği düşüncesi, 1979 yılında tümüyle iflas etmiş olarak tarihin çöplüğüne atılmıştır. İşbirlikçi burjuvazinin gerçek bir demokratik devrimi yapamayacağı ve bunu yeni-sömürgecilik koşullarında ve bu yolla yapabilmesinin olanaksız olduğu 1979 yılında Şah'ın ülkeyi terk etmesiyle açığa çıkmıştır.
      Bugün emperyalizmin açıkça kabul ettiği gibi, Şah'ın ülke içindeki gücü ve denetimi yanlış hesaplanmıştır. Feodalizmin direnişi ve örgütlülüğünün göz önüne alınmamasından kaynaklanan bu "hesap hatası", gerçekte, demokratik devrim dışında feodalizmin tasfiyesinin olanaksız olduğunu göstermektedir.
      "Ak Devrim", kapalı feodal ekonomik birimlerin yıkılarak pazar ilişkileri içine çekilmesini, yeni kurulan hafif ve orta sanayi kuruluşları için yeni emek-gücü bulunmasını amaçlarken, tarımda kapitalizmin geliştirilmesine özel bir ağırlık vermiştir. "Toprak reformu" Şah'ın en büyük propaganda unsuru olarak kullanılmaya çalışılmıştır. Ancak feodalizmin kırsal alanlardaki gücü ve içsel örgütlenmesi dağıtılamamıştır. Özellikle çok-uluslu İran'da feodalizmi tek bir halka olarak ele almak olanaksızdır.
      İran nüfusunun %97,8'i müslüman dinine mensup olmakla birlikte tek bir ulustan oluşmamaktadır. Nüfusun çoğunluğunu oluşturan Farslar, toplam nüfus içinde %45'i oluşturmaktadırlar. Feodal ilişkiler içinde bulunan Azeriler nüfusun %16'sını, Kürtler % 8,1'ini oluşturmaktadırlar. Geri kalan nüfus ise (% 30,9) çeşitli azınlık topluluklardan oluşmaktadır.
      Bu toplumsal yapıda özellikle Azeriler, Kürtler ve diğer azınlıklar nüfusun çoğunluğunu oluşturmaktadırlar. Bunların en önemli yanı, üzerlerindeki ulusal baskıya, dil baskısına, din baskısına vb. karşısında kendilerini kapalı bir toplumsal yapı içinde tutuyor olmalarıdır. Bir başka deyişle, bunlar feodal ilişkiler içinde, feodal bir siyasal yönetim koşullarında yaşayan ve böylece görece özerk durumda bulunan kesimlerdir. Feodalizmin yukardan aşağıya tasfiye edilmesi demek, bunlar üzerindeki ulusal baskının büyük oranda artacağı demektir. Bunu kendi tarihsel deneyimleriyle çok iyi bilen halk "Ak Devrim"e karşı tavır almak durumundaydı. Öte yandan feodalizmin tasviyesine girişilmesi feodal egemen sınıf açısından bir var oluş sorunu durumundaydı. Bu koşullar altında değişik ulusal-topluluk üyesi feodal sınıf üyeleri, gerek sınıfsal, gerekse ulusal planda muhalefeti yükseltebilme olanağına sahipti. Bundan sonra bütün sorun, bu değişik feodal muhalefet kesimlerinin birliğini sağlamakta toplanıyordu. Burada kesinkes bir ulusal birlik söz konusu değildir Bunun milliyetçilik temelinde gerçekleştirilmesi olanaksızdı. Çünkü çok-uluslu bir ülke durumunda bulunuyordu. Bu olanaksızlık küçük- burjuvaziyi İran'da sorunun çözümünde bir güç olmaktan çıkarmıştır. Öte yandan böyle bir birliği proletaryanın sağlayabilmesi olanaksızdı. Çünkü proletarya da burjuvazi kadar feodalizmin tasfiyesini gerçekleştirecek bir güç durumundadır. Genel olarak bir İran ulusu bulunmadığı ya da oluşmadığı koşullarda ulusal birlik sağlama yönündeki her türlü çabanın sonuçsuz kalacağı ortadadır. Bu durumda proletarya ve partisi doğrudan doğruya demokratik halk devrimini örgütlemek ve bu amaçla halkın birliğini sağlamak zorundaydı. Ama ulusal-toplulukların feodal ilişkileri ve onlar üzerindeki çeşitli ulusal baskılar proletarya ve partisinin görevlerini zorlaştırıcı unsurlar durumundaydı. Tarihsel olarak burjuvazinin kendi devrimini yaparak aştığı sorunların proletaryanın önüne çıkması, görece zayıf bir kapitalizm koşullarında bile büyük güçlükler içerir.
      Bu koşullar altında, gerek feodal muhalefeti birleştirecek, gerekse halk kitlelerinin tepkilerini toplayacak tek güç dinsel ideolojiyle ortaya çıkabilmiştir. Daha önceki bölümde gördüğümüz gibi, dinsel ideoloji bu koşullarda önemli bir "alternatif" durumundadır. Ulusal-toplulukların ulusal hareketlerini bağımsız kılmaksızın, feodal sınıfın özel çıkarlarına tabi kılmaya hizmet edebilen bu ideoloji, Şii mezhebinin içsel ilişkileriyle kendisini maddeleştirecek koşullar bulabilmiştir Şiiliğin belli oranda gizliliğe dayanan dinsel ayinleri ve bunların yapıldığı tekke, zaviye vs. mekanlar, bu faaliyetin temelini oluşturmuştur. Diyebiliriz ki, Şiilerin içsel örgütlenişi, bu dönemde İran'da tek kitle örgütlenmesi durumundadır.
      Dinsel temelde örgütlenen düzene muhalefetin temelinde, yeni-sömürgeciliğe karşı feodal sınıfların direnişi yatmaktadır. Yukardan aşağıya geliştirilmeye çalışılan kapitalist üretim ilişkileri karşısındaki feodalizmin direnişi kaçınılmaz olarak anti-emperyalist nitelik almaktadır. Ancak bunun antiemperyalizmi tümüyle sınıfsal nitelikte çıkara dayalı olduğu için anti-kapitalist özellikleri içinde taşımaktadır. Böylece sınıfsal ve ulusal planda emperyalizme ve kapitalizme karşı olan sınıfların tümünü kapsayacak bir nitelik taşımaktadır. Ancak daha önce belirttiğimiz gibi, burada görülen anti-emperyalizm, gerçek anti-emperyalizmden farklıdır ve feodal egemen sınıfların tavrı olarak belirginleşmektedir. Bu açıdan özel olarak gerici niteliktedir.
      İran'da 1979 yılında halk kitlelerinin bütünsel katılımıyla Şah'ın iktidarının sona erdirilmesinden sonra iktidar bir süre için halk hareketinin çeşitli örgütlerinin ortak iktidarı olarak sürmüştür. Ancak bu şekilde görece "ikili iktidar" koşullarında uzun süre bulunulması olanaksızdır. Ve nitekim bir süre sonra yeni düzen ve iktidar ortaya çıkmıştır. Bunda en etkin kesim, kaçınılmaz olarak en örgütlü kesim olmak durumundadır. Bu kesim de, dinsel temelde örgütlenmiş olan feodal muhalefettir.
      İran'daki rejimin niteliği böylece feodal olmuştur. Bu aynı zamanda proletaryanın örgütlerinin dağıtılması ve yok edilmesine paralel olarak pekişmiştir. Bu açıdan bakıldığında da iktidarın karşı-devrimci niteliği kolayca görülebilir.
      İran'da feodalitenin yeniden egemenlik kurması, ulusal sorunların çözümü açısından önemli bir değişiklik getirmemiştir. Şah döneminde olduğu gibi, ulusal-topluluklar karşısında molla yönetimi de, tümüyle ulusların kendi kaderlerini tayin hakkını reddetmek şeklinde ortaya çıkmaktadır. Dinsel ideoloji açısından "ulusal çıkar" değil, "ümmet çıkarları" esastır. Bu açıdan feodal sınıfların çıkarlarına uygun tutum için gerekli ideolojik temel bulunmuş olmaktadır. Molla yönetimi kendi kaderlerini tayin hakkını talep etmeyen ulusaltopluluklar için "yaşama" koşulları sağlamaktadır. Tersi tutum içinde bulunan ulusal-topluluklar ise, zor yoluyla ve "Allah adına" baskı altına alınmak durumundadır.
      Diyebiliriz ki, İran'da feodalitenin yeniden siyasal iktidara sahip olmasıyla birlikte, ulusal sorun karşısında feodalizmin tutumu belirgin olarak ortaya çıkmıştır. Ulusal baskının ardındaki diğer bir gücün feodalizm olduğu İran'da açıkça görülmüştür. Herşeyden önce feodalizmle ulus birbirleri ile uyumlu bir bütün oluşturmaz. Devletin feodal örgütlenmesiyle ulusal örgütlenmesi tümüyle birbirine karşıttır ve birbirlerini dıştalarlar. Bu açıdan feodal egemen sınıflar ulusal-devlete özsel olarak karşıdırlar. (Ama bu, onların devlete karşı oldukları anlamında yorumlanmamalıdır. Feodalizm ile devlet birbirleriyle çelişmez, ama ulusal-devlet feodalizmin yadsınmasına bağlı olarak ortaya çıkar.)
      Diğer taraftan ulusal sorun bir köylü sorunudur. Yani köylülüğün feodalizmden kurtuluşu sorunudur. Ancak öte yandan da ulusal-topluluklar, çoğunluk ulusun köylülüğünün tutuculuğu ve milliyetçiliğinden kaynaklanan bir ulusal baskıyla karşı karşıyadırlar. Ve Kürt topluluğu açısından özellikle İran'da bu milliyetçilik (isterse "dinsel" ideolojiyle üstü örtülmüş olsa bile) büyük öneme sahiptir. Bu olgu, ulusal hareketlerin feodalizm karşısındaki tutumunun belirlenmesi açısından oldukça önemlidir.
      Bilindiği gibi, iç dinamikle kapitalizmin geliştiği Çarlık Rusyası'nda, devlet feodal-askeri nitelikteydi. Bu, demokratik devrimin gerçekleştirilmesi sorununu Rus toplumu açısından birincil tarihsel görev olarak ortaya çıkartmaktaydı. Çarlık Rusyası'nda tüm ulusal baskıların arkasında devletin bu feodal niteliği bulunuyordu. Rus burjuvazisi kendi devrimini yapmaktan uzaklaşmıştı, yani devrimci niteliğini büyük oranda yitirmiş bulunuyordu. Bu durum demokratik devrimin yapılması görevini proletaryanın omuzlarına yüklerken, diğer yandan da Rus burjuvazisinin feodalizmle uzlaşmasını getiriyordu. İşte bu uzlaşma, Rusya'yı bir "uluslar hapishanesi" haline getirmişti.
      Rus feodal-askeri devleti, bir yandan kendi sınırları içindeki ulusal-toplulukları baskı altında tutmak; öte yandan yeni ulusları baskı altına almak zorundaydı. Bu onun var oluş sorunuydu. Çarlık Rusyası'nda ulusal baskı ve ilhaklar, devletin var oluş sorunu olduğu için temel nitelikteydi. Moskova'da oturan Çar'ın, ülke çapında egemenliğini sürdürebilmesi için, yeni ekonomik kaynaklara gereksinmesi olduğu kadar, mevcut kaynakları en yoğun biçimde kullanmaya ihtiyacı bulunuyordu. Birincisi, ulusların Çarlık tarafından baskı altında tutulması ve toprak olarak ilhakını gerektirirken; ikincisi, Rusya'daki ulusların baskı altına alınmasını ve ulusal hareketlerin yok edilmesini gerektiriyordu.
      Devletin feodal niteliği gereği, kapitalist üretime dayalı bir devlet gelirinin bulunmayışı en temel olgulardan birisiydi. Feodal Rus toprak sahipleri ise, artan gereksinmelerini karşılayabilmek için köylüleri (yarı-serf statüsünde köylüleri) artan oranda sömürmek zorundaydı. Tarımsal üretimin feodal niteliği ile ürünlerin metalaştırılması arasındaki çelişki, ancak kapitalist tarım üretimi ile aşılabilirdi. Bu ise feodalizmin tasfiyesinden başka birşey değildir. İşte feodalizmin devrimci tarzda tasfiye edilmediği koşullarda, gelişen kapitalizm karşısında feodal egemen sınıfın tek gelir kaynağı toprak ve buradaki temel üretici güç olan köylülük olmaktadır. Bunun köylülük açısından anlamı ise, çalışma gününün uzun olması ve zor unsurunun artan oranda uygulanmasıdır. Bu durum, Rus olmayan köylülük üzerinde ise, doğrudan ulusal baskı olarak ortaya çıkmaktadır. Lenin, 1914 yılında ulusal sorunu irdelerken "asıl sorun ... Rus mujiğidir" [144*] diyerek, bu gerçeğin altını çizmektedir. Ve gene aynı yerde Lenin, en büyük tehlikenin "Rus mujiğinin milliyetçiliği" olduğunu belirtir.
      Ulusal sorun ile köylülüğün ilişkisi, özel olarak da feodalizmin egemen olduğu toplumlarda ulusal baskının feodalizmle olan bağları, Kürt ulusal sorununda dikkate alınması gereken en temel olgulardan birisidir. Çoğunluk ulusunun emperyalist üretim ilişkileri içinde olduğu koşullarda, ulusal sorun ile köylülüğün ilişkisi bazı özellikler taşımaktadır. Bilindiği gibi, ulusal sorun son tahlilde köylü sorunudur. Bu, feodal bağlardan kurtulan köylülüğün toprak istemi ile birlikte gelişir ve kapitalizmin tarımda gelişmesine paralel olarak mülksüzleşen köylülerin, bağımsız ulusal-devlete sahip olma ile toprak sorununun çözümü arasında doğrudan bir ilişki görmeleriyle, eyleme dönüşür. Bu boyutlarıyla ulusun kendi kaderini tayin istemi köylülerin toprak istemi ile çakışır. Uzun dönemde bunun köylüler için kurtuluş olmadığı açıktır, ama bunun kalıcı olmayışını onlara gösterecek olan gene proletarya ve partisinden başkası değildir. Ulusal hareketin gerçek ve kalıcı bir çözüme ulaşmasının tek yolu, günümüzde proletaryanın ulusal hareketin önderliğini yapmasına bağlıdır. Aksi halde küçük-burjuvazi başta olmak üzere değişik sınıflar tarafından köylülük yedeklenecektir. İşçi-köylü ittifakının ulusal-topluluk temelinde kurulabilmesi için bu yedekleme durumunun ortadan kaldırılması zorunludur. Bu ise köylülüğün toprak isteminin doğru bir biçimde çözümlenmesi ile mümkündür.
      Feodal-aşiret ilişkileri içinde bulunan Kürt köylülerinin toprak sorunun bağımsız bir devlet içinde çözümlenmesinin, ancak feodalizmin tasfiyesi ile mümkün olabileceği gerçeği, ulusal hareketin kaçınılmaz olarak anti-feodal nitelik almasını zorunlu kılar. Aksi halde köylülüğün, milliyetçilikle ya da dinsel ideolojiyle silahlanmış olarak, çeşitli devletlerin kuruluşundan sonra görüldüğü gibi topraklarının diğer devletlerin aleyhine genişletilmesi istemini ortaya koymasına yol açacaktır. Bu ise ulusal-devletler arasında "sınır anlaşmazlıkları"yla başlayan bir savaş sürecinin yaşanması demektir. Anti-feodal devrim gerçekleştirilmediği sürece, ulusal-devletin bu yönde eğilim göstermesi kaçınılmaz olacaktır. (Şüphesiz bunun yaşam bulabilmesi için başka etmenlerin ortaya çıkması gerekir. Bu etmenler, ulusal-devletler arasındaki güç dengesinin biri lehine bozulmasını sağladığı oranda, "yayılmacı" bir amaç olarak pratikte yaşam olanağı bulabilecektir. İran-Irak savaşı açık bir görüngüdür.)
      Bu olgunun diğer yönü de, çoğunluğu oluşturan ulus köylülerinin emperyalist üretim ilişkilerinin gelişmesine paralel olarak mülksüzleştirilmeleriyle ilintilidir. Mülksüzleşmenin hızlandığı koşullarda, topraktan kopan köylülerin kentlere göçleri toplumsal bunalımın derinleşmesini getirecektir. Bu durumdaki yarı-proleter unsurların değişik sınıflar tarafından yedeklenmeleri gündemdedir. Proletarya ve partisinin bu konuda etkin olduğu koşullarda gelişim devrim yönünde olacakken, küçük-burjuvazi ve oligarşi tarafından yedeklendiği koşullarda karşı-devrimci ve şovenist bir güç ortaya çıkacaktır. Mülksüzleştirilmiş köylülerin (çoğunluk ulus), azınlık ulusunun köylülerinin toprak istemlerini desteklemesi olanaklıdır ve bu onların köylü kitlesi olarak ortak tavırlarını açığa çıkartır. Ancak aynı olgu ters yönde etkide bulunur. Bu ters yöndeki etki, azınlık ulusunun "bağımsız devlet" istemi ile mevcut devlet sınırları içindeki bazı toprakların "kaybedilmesi" endişesi şovenistler için önemli bir propaganda olanağı yaratır. Ve böyle bir istemle yola çıkan ulusal hareketin ezilmesi ve de ulusal-topluluğun soykırımı noktasına kadar uzanan bir yenilgisiyle, mülksüzleştirilmiş köylüler için yeni topraklar sağlayacağı düşüncesinin yaygınlaşması olasıdır.
      Her iki ulusal-topluluk açısından köylülüğün bu ikili karakteri proletarya ve partisinin mücadelesi açısından önemli bir yere sahiptir. Bu ikili karakteri gözetmeyen Marksist-Leninistler, her zaman süreçte ikilemlerle karşı karşıya kalacaklardır.
      Özetlersek, Kürt topluluğunun bölünmüşlüğü temelinde, kendi kaderlerini tayin etme hakkını elde etmeleri ve bu hakkı gerektiğinde "birleşik ve bağımsız bir Kürdistan devleti" yönünde kullanmaları yalın bir ulusal mücadele ile sınırlandırılamaz. Herşeyden önce "birleşik ve bağımsız bir Kürdistan devleti"nin kurulabilmesinin önündeki içsel engellerin ortadan kaldırılması gerekir. Bu içsel engellerin birincisi her parçada emperyalist üretim ilişkileri ile bütünleşmiş (işbirlikçi) burjuvazidir. İkinci olarak (ikincil değil), Kürt toplumunda egemen üretim ilişkisinden gelen egemen sınıftır. Bu sınıf emperyalist dönemin özelliklerine göre biçimlenmiş feodal niteliktedir. Diyebiliriz ki, "birleşik ve bağımsız bir Kürdistan devleti"nin kurulabilmesi için, işbirlikçi-burjuvazi ile feodal egemen sınıf tasfiye edilmelidir. Bu gerçekleştiği oranda Kürdistan'ın birleşik bir devlete sahip olması olanaklıdır.
      Bu temel gerçek karşısında proletarya ve partisinin görevi, bu sürecin bütününe ilişkin bir programı ortaya koymaktır. Bu program demokratik halk devrimi programı olarak anti-feodal ve anti-oligarşik nitelikte olacaktır. Anti-oligarşik yön, Kürt burjuvazisinin içinde bulundukları devlet sınırları içindeki yerli oligarşiler içinde yer almalarından kaynaklanır ve onları oligarşinin diğer unsurlarından ayırmak olanaksızdır. Bunların oligarşi dışına çıkabileceklerini düşünmek, yani ulusal harekete katılacaklarını düşünmek tümüyle yanlıştır. Böyle bir düşünce emperyalist dönemde, özel olarak da III. bunalım döneminde burjuvazinin devrimci niteliğini az da olsa koruduğu anlayışına dayanır ki, bu tümüyle bir yanılsamadır.
      Burada Kürt hareketinin proletarya öncülüğünde yürütülüş koşullarını irdelerken, onun ulusal niteliği ile sınıfsal niteliği arasındaki zorunlu birleşmeyi ortaya koymak kaçınılmazdır. Bugün kavranılması gereken en önemli halka budur. Bu açıdan demokratik halk devrimi sorununun anti-feodal ve anti-oligarşik yönünü belirginleştirmek gerekmektedir.
      III. bunalım döneminde geri-bıraktırılmış ülkelerde emperyalist üretim ilişkilerinin egemenliği anti-feodal devrim sorununun daha geniş bir kapsamda ele alınmasını getirmiştir. Ülkede kapitalizmin yukarıdan aşağıya gelişmesiyle ortaya çıkan işbirlikçi- tekelci burjuvazi (emperyalizmin temel dayanağı olarak), feodalizmle ittifak kurarak bir oligarşi oluşturmuştur. I. ve II. bunalım döneminde olduğu gibi, emperyalizmin temel dayanağı olan burjuvazi kesinkes komprador nitelikte değildir. Bu açıdan emperyalizmin dışsal bir olgu olduğu koşullarda feodalizmle kurduğu ittifak ve bu ittifak içinde komprador burjuvazinin yer alış biçimi burada mevcut değildir. İşbirlikçi-tekelci burjuvazi, kimi zaman eski komprador burjuvazinin bir dönüşümü, kimi zaman bazı feodal toprak sahiplerinin burjuvalaştırılması, kimi zaman ise orta-burjuvazinin işbirlikçi haline getirilmesi ile oluşmuştur. Hangi kökene sahip olursa olsun, tümünün ortak özelliği burjuvalaşmalarında emperyalizm ile bütünleşmelerinin belirleyici olmasıdır. İlk dönemde oligarşi içinde belirleyici ve ağır basan unsur feodal sınıftır. Bu sınıf emperyalizmin çeşitli kredi ve yardımlarıyla işbirlikçi burjuvaziyle birlikte egemenliği paylaşmayı kabul etmiştir. Burada emperyalizmin ekonomik gücü ile askeri zoru, çeşitli ülkelerde değişik biçimlerde kullanılmakla birlikte esas belirleyiciler durumundadır.
      Ülke içinde kapitalizmin gelişmesine paralel olarak işbirlikçi burjuvazinin güçlenmesi, oligarşi içindeki dengeleri değiştirme yönünde etkiler yapmaya başlamıştır. Bunun sonucu ise, feodal egemen sınıfın oligarşi içinden tasfiye edilmesidir. Bu tasfiye onların devlet üzerindeki etkinliklerini yitirmeleriyle sonuçlanır. Böylece oligarşi içinden tasfiye edilen feodal egemen sınıf kesimleri anti-oligarşik bir tutum içine girmektedirler. Ama bu, feodalizmin gerçek ve tam tasfiyesi demek değildir. Özellikle üstyapıda feodal ilişkiler ve feodal ideoloji korunur. Bir başka deyişle, devletin feodal örgütlenmesi belli oranda varlığını korur. Bunun "temsili demokrasi" koşullarında anlamı ise, "koalisyon hükümetleri"dir. Oligarşinin gücü, hem geliştirilen kapitalizmden, hem de belli oranda korunan feodalizmden kaynaklanır. Oligarşi içinde feodalizme karşı alınan tedbirler devrimci nitelikte, yani burjuva demokratik devrimine ilişkin bir konumda olmadığı için, bu tasfiye hareketinin proletarya tarafından desteklenmesi sözkonusu değildir. Ama öte yandan salt tasfiye edildikleri için anti-oligarşik tavır içine giren feodal kesimlerin de desteklenmesi sözkonusu değildir. Proletaryanın bu konudaki tutumu özsel olarak her iki kesime de karşı olmaktır. Oligarşi ile feodal egemen sınıf arasında belli bir farklılaşma ortaya çıktığında meydana gelen yanılgılar hep bu tutumun gözardı edilmesinden kaynaklanır.
      Özellikle ülkemizde, geçmiş dönemde oligarşi içinde feodal egemen sınıf bir bütün olarak yer aldığı için anti-oligarşik devrim ile anti-feodal devrim arasında bir ayrılık ortaya çıkmamıştır. Ama bazı ki oldukça önemli oranda- feodal unsurların tasfiyesi, oligarşinin giderek daha da azınlık haline gelişi, solda anti-feodal yan ile anti-oligarşik yan arasındaki ayrılmaz bağın gözden kaçırılmasına yol açmıştır. Oysa anti-oligarşik yan, tümüyle anti-feodal yanı içermektedir, ama sadece bununla sınırlı değildir. Ayrıca emperyalist üretim ilişkilerine karşı tutumu da içerir. Bu nedenle geçmiş dönemlerin anti-feodal demokratik devrimlerinden daha geniş kapsamlıdır.       Kürt ulusal-topluluğu açısından, bu olgu, kendisini parçalarda farklı biçimlerde ortaya koyar. Türkiye, İran, Irak ve Suriye, bir bütün olarak geribıraktırılmış ülkeler olmalarına karşın, birbirlerinden görece farklılıklar taşır ve her bir ülkedeki egemen sınıflar ittifakı değişik biçimlerde ortaya çıkmaktadır. Bu eşitsiz gelişim, kendisini en açık biçimde oligarşinin bileşiminde ortaya koyar. Bu aynı zamanda her bir ülkedeki işbirlikçi-tekelci burjuvazinin gelişim düzeyindeki farklılıktır. Bu ülkeler içinde Kürt ulusal-topluluğunun, nüfus olarak en fazla olduğu Türkiye, diğerlerinden görece farklı ilişkiler ve çelişkiler içerir. Bu açıdan Türkiye diğer ülkelerin tarihsel olarak gelişimlerinin, devrim dışı koşullarda nasıl bir yol izleyeceğinin göstergesidir.
      Türkiye'deki Kürt ulusal-topluluğu içinde feodalizm önemli oranda çözülme sürecindedir. Bu çözülme, sınır bölgelerinden iç kesimlere doğru gidildikçe artmaktadır. III. bunalım döneminin özelliklerinden dolayı Kürt burjuvazisi, baştan emperyalizmle bütünleşmiş olarak gelişmiştir. Bu açıdan kesinkes ulusal niteliğe sahip değildir. Ancak Kürt burjuvazisinin emperyalizmle bütünleşmesi, ulusal-devlet örgütlenmesine sahip olunmadığı için, bazı özgül koşullarla gerçekleşmiştir. Yani Kürt burjuvazisinin ortaya çıkışı ve emperyalizmle bütünleşmesi, tümüyle Türkiye oligarşisi içinde ve onun aracılığıyla olmuştur. Bu konuda tipik örnek olarak Toprak Holding gösterilebilir.
      Toprak Holding, Diyarbakır'ın Lice ilçesinden Toprak ailesine aittir. Holdingin sahibi Halis Toprak, Kürt aşiret reislerinden biri olup, 1968 yılında elinde bulunan servetin bir kısmıyla Adana'daki Paktaş tekstil fabrikasını satın almasıyla burjuvalaşmaya başlamıştır. 1980'lere kadar orta büyüklükte bir tekstil işletmesi olan Paktaş, 1976 yılında I. MC'nin iktidarı döneminde, dışardan uzun vadeli krediyle makinalar alma olanağına kavuşmuştur. Alınan yeni tekstil makinalarıyla Paktaş-II kurulmuş ve üretim büyük oranda artmıştır. 1978 yılında Ecevit hükümeti döneminde bu borçlanma için sağlanan "kur garantisi"nin (devlet garantisidir) kaldırılmasıyla Toprak ailesi büyük bir borç altına girmiştir. 1979 yılında 2 milyar olan borçları, 1986 yılında 35 milyarı devlete, 7 milyarı piyasaya olmak üzere 42 milyarlık bir borçu bulunuyordu. Bu koşullar altında Özal hükümeti, Paktaş'ın 25 milyar liraya hazine tarafından satın alınmasını sağlayarak borçların ödenmesini sağladı. Ve daha sonra çıkartılan "faiz silme operasyonu" ile de faizler ortadan kaldırılarak, Toprak şirketlerinin tüm borçları ortadan kaldırılmış oldu. 1986 yılı itibariyle Toprak Holding'in 16 şirketi bulunmaktadır. Bu şirketler kağıt, seramik, armatür, ampul pazarında önemli bir yere sahiptirler.
      Halis Toprak'ın büyümesinde Türkiye devletinin rolü açık biçimde görülmektedir. Diğer taraftan bu gelişme feodal-aşiret ailesi durumunda bulunan Toprak ailesinin kendi içinde parçalanmasını da getirmiştir. Başlangıçta tüm aileye ait olan Paktaş'ın satılmasıyla, bugün holding tüm aileyi temsil etmemektedir. Oligarşi ile olan ilişkileri hiçbir şeyi gizleyemeyecek kadar açıktır. Örneğin sıhhi tesisat sektöründe diğer tekelci kuruluşlarla (Eczacıbaşı ve ECA) fiyatları ortak olarak belirlemektedirler.
      Tarımda ise, büyük toprak sahipleri tümüyle oligarşi içinde yer almaktadırlar. Bu konuda Bitlis ve Van'daki Gaydalı ve Kartal aileleri tipik örnektir. Yine bir dönem oldukça çok sözü edilen Bucak ailesi de bütünleşmeye ilişkin bir başka örnektir.
      Tarımdaki büyük toprak mülkiyeti ve bu topraklar üzerinde makinalı tarımın yapılması, feodalizmin devrimci olmayan tarzda tasfiyesinin ürünleri durumundadır. Ancak burada toprak sahipliğinin feodal niteliği, yani aşirete ilişkin oluşu, Lenin'in sözünü ettiği "emek-hizmeti sistemi"nin varlığı ile tanımlanabilir. Aşiret ilişkilerinin egemenliği, yani "kişisel bağımlılık" ilişkisinin egemenliği, doğrudan büyük topraklar üzerinde kapitalist gelişimin sınırlarını belirlemektedir. Ama aynı zamanda bu gelişme tarımda feodalizmin artan oranda çözülmesini de getirmektedir. Son yıllarda tarımdan sübvansiyonların kaldırılması, büyük ölçüde küçük-üreticilerin yoksullaşmasını getirdiği için, büyük topraklar üzerinde yeni bir ücretlilik sisteminin doğmasına yol açmıştır.
      Bu olgular, Türkiye'deki Kürt burjuvazisinin işbirlikçi niteliği ile büyük feodal toprak sahiplerinin oligarşi içinde yer alışlarını belirginleştirmektedir. Kürt ulusal-topluluğu içinde tarımsal üretime elverişli büyük toprakların mülkiyetine sahip kesim nüfusun çok küçük bir azınlığını oluşturduğu bir gerçektir. Buna bakarak, bunların ulusal hareket karşısında özel bir yere sahip olamayacağı ileri sürülebilir. Oysa özel mülkiyete dayalı her sınıflı toplumda egemen sınıfların sayısal azlığı genel bir durumdur ve bundan daha çok şeyi de kapsar. Egemen sınıfın gücü hiçbir zaman nüfus içindeki sayısı ile ilintili değildir. Egemen sınıfın ekonomik ve siyasal gücü onun sayısallığının ötesindedir. Onlar ekonomik alandaki egemenliklerini siyasal yönetim ve askeri güç tekeli aracılığıyla sürdürürler. Bu sınıfların III. bunalım döneminde geri- bıraktırılmış ülkelerde ulusal ve devrimci niteliğini yitirmiş olması her türlü tartışmanın dışındadır. Ama bu kesimin, varlığını sürdüren feodal ilişkiler aracılığıyla, yani "kişisel bağımlılık" yoluyla (aşiret reisi statüsü yoluyla) bulundukları yerdeki halk üzerinde büyük bir güce ve etkiye sahip oldukları da unutulmamalıdır. Örneğin Bitlis ve Van'da sözü edilen büyük toprak sahiplerinin etkisi, doğrudan seçim sonuçlarına yansıyabilmektedir.
      Ancak Kürt ulusal-topluluğu içindeki gelişmeler sadece bunlarla sınırlı değildir. Yukarda sözünü ettiğimiz kesimler dışında kalan büyük bir feodal sınıf kesimi de bulunmaktadır. Bunların Kürt köylüleriyle (aşiret mensupları) olan ilişkilerinde geçici bir biçim olarak köylülerin aşiret reislerine (ki aynı zamanda toprağın ve köylülerin evlerinin mülkiyetine sahiptirler) bağımlılığı, pazar için üretimin gelişmesine paralel olarak geçici biçimler ortaya çıkarmıştır. Lenin'in "emek-hizmet sistemi" olarak tanımladığı bu biçim, köylülerin aşiret reisine "kişisel bağımlılığı"nı öngerektirmektedir. Bu durumda kaçınılmaz olarak "iktisadi baskı" ile "iktisadi baskı dışında baskı"yı az ya da çok gerektirmektedir. Türkiye'deki Kürt aşiretlerinin içinde aşiret reisliğinin konumu, bir yandan feodal mülkiyeti kişisel mülkiyet haline getiren yasalar tarafından, diğer yandan aşiret reisinin silahlı adamları aracılığıyla sağlanmakta ve sürdürülmektedir. Ama merkezi otoritenin artan gücü bu durumda geçici biçimler de ortaya çıkarmıştır. Eski feodal dönemlerde, aşiret reisi, aşiret üyelerinin tüm uyuşmazlıklarının tek çözücüsü durumundaydı. Bir bakıma yargı hakkı doğrudan aşiret reislerine ait bulunuyordu. Vergilendirme de doğrudan aşiret reisleri aracılığıyla yapılıyordu. Ancak gelişen çarpık kapitalistleşme koşullarında köylüler, bir yandan aşiret üyesi olarak "emek-hizmeti" içinde bulunurken, diğer yandan devletin vergi ve yargı sistemi ile ilişki içinde bulunmaktadırlar. Böylece aşiret reisleri, devlet ile aşiret üyeleri arasında aracı durumuna geçmektedir. Geniş ölçüde yerleşik duruma geçmiş olan Kürt aşiretlerinin yönetici ailesinin, kentlere yerleşmesi bu aracılık işlemlerinin yapılabilmesini olanaklı kılmıştır. Bu sürecin egemen olduğu yerlerde aşiret üyeleri, "emek-hizmeti sistemi" ile köylülük haline dönüşmüş olur. Aşiret reislerinin aşiretin bulunduğu kırsal alanların dışına çıkmaları, aynı zamanda üyelerin hızla "bağımsız köylü" sınıfı olmaktan sınıfsal ayrışmaya uğramış köylülük haline dönüşmesini de getirmektedir. Aşiret ilişkilerini feodal bey/köylü ilişkisinden farklı kılan "kan-bağı" "emek-hizmeti sistemi"ni daha da özelleştirmektedir. Ancak feodalizmin çözülmesi ilkin aşiret tipi ilişkileri, kendi içinde karı-koca ailesi şeklinde dönüşüme zorlamıştır. Bu da büyük oranda "kişisel bağımlılık" ilişkisinin, "kanbağı" dışında, tarihsel olarak ortaya çıkmış olan feodal bağımlılık halinde ortaya çıkmasını sağlamıştır. Bu da artan oranda "iktisadi baskı dışında baskı"yı kaçınılmaz kılmaktadır. Bu baskının yukardan aşağı kapitalizmin gelişmesinin getirdiği çözülme koşullarındaki artışı, feodal aşiret reislerinin devletle olan ilişkilerini yoğunlaştırmaya yöneltmektedir. Burada ulusal yan, tümüyle sınıfsal yanın gerisine itilmiştir. Böylece yukardan aşağı kapitalizmin gelişimi ile tasfiye olan feodal ilişkiler feodal-aşiret reislerinin gücünü azaltırken, diğer yandan baskıyı artırmaktadır. Ama zaman zaman feodalizmin tasfiyesi, feodal-aşiret ilişkisi içindeki köylülerin yoksulllaşmasını feodal-aşiret reisinin yoksullaşmasıyla birlikte getirmektedir. Bu durumda da karşılıklı ilişkilerde önemli bir çözülme ortaya çıkmaktadır. Böylece her düzeyde "emek-hizmeti sistemi" kendisini gösterecek duruma gelmiştir.       Bu sarsma, ilkin toprak beyinin emek-hizmetine ödediği paranın azalması ile kendini gösterir. Ürünün iyi olmaması, pazarda yüksek fiyat bulmaması vb. gerekçelerle bu ödeme en aza indirilebilir. Bu yarı-serf durumundaki köylülerin "refah"ının artan oranda azalışı, daha da yoksullaşması sonucunu doğurarak, bu kitlenin mevcut düzene karşı tepkisini yoğunlaştırır. Ancak üst-yapının feodal niteliği ya da feodal ideolojilerin varlığını sürdürmesi, bu tepkileri kapitalist gelişmeye ve somutta makinalara yöneltir. Çokluk bu, kent küçük-burjuvazisiyle çatışmaya ulaşır. (Aynı şekilde proletaryayla da çatışma ortaya çıkar.)
      Eğer feodal bey, siyasal ilişkiler alanında gücünü yitirmişse, bu koşullarda, köylülerin tepkisi siyasal yönetime ve somutta hükümete (ve partisine) yönelir. Toplam nüfus içinde azınlık durumunda bulunan ulusal-topluluklar açısından bu durum ulusal tepkiye dönüşebilir. Burada "kişisel bağımlılık" içindeki köylünün, bu bağımlılıktan kurtulma istemi ile kurtuluş yolu arasındaki çelişki, doğrudan siyasal alana ve siyasal bilince ilişkindir. "İktisadi baskı dışındaki baskı"nın devletle olan bağının açığa çıktığı koşullarda -ki devrimci mücadeleyle bu olanaklıdır- feodal egemen sınıf "ulusal-devlet" istemini öne çıkarabilir. Feodalitenin "ulusal-devlet" istemi, tümüyle feodal devlete ilişkindir. Kendisinin mevcut devlet karşısında yitirdiği gücünü ancak böyle bir biçim altında geri alabileceğini görmüştür. (Ulusal sorunun bu şekilde çözümlenmesinin olanaksızlığı karşısında bu feodal kesimler, burjuva ideolojisi olarak milliyetçiliği kendilerine bayrak edinebilirler ve demokrat görünmeye özel bir önem verirler. Ancak bunlar tümüyle biçimsel olduğu için, bu gerçekler köylülük tarafından açık biçimde görüldüğü koşullarda, köylülerin küçük-burjuvaziyle ve proletarya ile çatışması, yerini ittifaka bırakır.)
      Tüm bu ilişki ve çelişkileri ile bir bütün olarak Kürt ulusunun kendi kaderini tayin hakkına sahip olması, proletaryanın iktidar mücadelesi açısından önemli bir yere sahip olmaktadır. Böyle bir hakka sahip olan Kürt ulusu, değişik parçalardaki eşitsiz gelişmeyi aştığı oranda proletarya devriminin genel yoluna tam olarak girmiş olacaktır. Ancak parçalardaki eşitsiz gelişim ve topluluğun değişik bileşimlerinin mevcudiyeti, Kürt ulusunun kendi kaderini tayin hakkını bir bütün olarak elde etmelerini zorlaştırmaktadır. "Birleşik, demokratik ve bağımsız" bir Kürdistan'ın kurulması doğrudan proletarya devriminin genel yolu içinde olanaklıdır.
      Bu nedenle, Kürt ulusunun kendi kaderini tayin hakkını elde etmesi, proletaryanın öncülüğünde gerçekleştirilecek bir devrimle olanaklıdır. Böyle bir devrimin anti-emperyalist ve anti- oligarşik niteliği, kaçınılmaz olarak bölgedeki tüm halk güçlerinin aynı yöndeki hareketiyle bütünleşmeyi zorunlu kılmaktadır.
      Bugünkü koşullarda "bağımsız ve demokratik bir Kürdistan" sorunu, Kürt ulusunun kendi kaderini tayin hakkının önüne geçecek biçimde ortaya konamaz. Ulusun kendi kaderini belirli bir tarzda tayinini önkoşullayan böyle bir tutum, kaçınılmaz olarak devrim dışı çözüm yollarının aranmasını getirecektir. Kürt ulusunun parçalanmışlığı ve bölgedeki eşitsiz gelişim koşullarında, proletarya ve partisinin her bir ulusal-devlet sınırları içinde demokratik halk devriminin gerçekleştirilmesi için yaptığı mücadeleler, Kürt ulusunun kendi kaderini tayin hakkını ve "bağımsız ve demokratik Kürdistan"ın kurulabilmesinin koşullarını yaratabilecektir. Bu açıdan Kürt ulusundan gelen Marksist-Leninistler bulundukları ülke sınırları içinde proletaryanın birleşik ve merkezi örgütlenmesi içinde yer almak ve demokratik halk devriminin gerçekleştirilmesi için mücadele etmek durumundadırlar.
      Bu tutum, her zaman Kürt ulusu üzerinde çeşitli oyunların oynanmasının ve ulusal hareketin değişik amaçlar için (sınıfsal da olabilir) kullanılmasının önüne geçilebilecektir. Başka biçimler altında geliştirilecek her türlü birleşik mücadeleler (ittifaklar) genel olarak demokratik devrim sürecinde kesintilere yol açabilecektir. Özellikle Türkiye'de demokratik halk devriminin bir Halk Savaşıyla zafere erişmesi yolunda yapılacak bu tür hatalar Halk Savaşının kesintiye uğramasına ya da önemli yenilgiler almasına yol açabilecektir. Proletarya ile köylülüğün Kürt köylülüğü açısından ittifakını, salt ulusların kendi kaderini tayin hakkı ile sınırlandırmak, doğrudan milliyetçiliğin köylü kitlesini yedeklemesi sonucunu doğuracaktır. Böyle bir durumda, Halk Savaşı sürecinin belli bir evresinde halk güçlerinin bölünmesine neden olabilecek ve bir kesiminin savaşı terketmesine yol açabilecektir. Böyle bir durum proletaryanın her iki düzeyde de öncülüğünü ortadan kaldıracaktır. Bağımsız ve demokratik bir Kürdistan gerçekliği, ancak bölgedeki önemli bir demokratik devrim ile olanaklıdır. Bu açıdan proletarya ve partisinin görevi, demokratik devrim programında ulusun kendi kaderini tayin hakkına sahip olmasının yer aldığı geniş bir perspektif içinde proletarya ve köylülüğün sınıfsal ittifakını sağlamak zorundadır. Böyle bir ittifak ise, ayrı örgütlenmeyi önsel olarak dışlar. Proletaryanın ve Marksist-Leninistlerin görevlerini, Kürt ulusunun kendi kaderini tayin hakkı ve bu hakkı belli bir biçim altında kullanması ile sınırlandırmak, tüm burjuva ve küçük-burjuva milliyetçilerinin çıkarınadır. Proletarya köylülükle kuracağı ittifakla demokratik devrimi tamamlamak ve hızla sosyalist devrime geçmek durumundadır. Kürt halkının gerçek kurtuluşu ancak bu yolla olanaklıdır.
      Bugün herbir parçadaki Kürt küçük-burjuvazisi de, oligarşilerle bütünleşememiş ve tasfiye olan feodal egemen kesimler de, "bağımsız bir Kürdistan" isteminde bulunmaktadırlar. Bu istemin bizzat proletarya ve partisi tarafından önselsiz kabul edilebilecek ve gerçekleştirilecek bir istem olarak ele alınması olanaksızdır. Ayrılmayı mutlaklaştıran bu istem, proletaryanın sonal olarak ulusu aşan mücadelesiyle çelişir. Proletarya ve partisi, kendi öncülüğünde böyle bir mutlak amaç için mücadele yürütemez. Proletarya, ulusun kendi kaderini tayin hakkı ile bu hakkın hangi koşullarda nasıl kullanılacağını birbirinden ayırmak durumundadır. Birincisi genel demokratik bir hak iken, ikincisi koşullara bağlı olarak bu hakkın kullanımını içermektedir.
      Özellikle Türkiye'de proletarya ve partisi demokratik halk devrimi için mücadele etmek durumundadır. Bu mücadelede proletaryanın öncülüğü sorunu özel bir değere sahiptir. Devrimin Halk Savaşı ile zafere erişmesi, iktidarın parça parça alınmasını gerektirecektir. Bu parça parça iktidar koşullarında, ayrılıkçı tutumu ya da "ayrılma, ayrı devlet kurma"yı mutlaklaştıran anlayışlar, doğrudan proletaryanın mücadelesine zarar veren sonuçlar doğurabilir. Bu koşullar altında Kürt Marksist-Leninistlerinin propagandada temel almaları gereken yan, demokratik halk devrimi ve Halk Savaşının zaferi olmak zorundadır. Türkiye sınırları içinde ulusal ayrım gözetmeksizin proletarya ve köylülüğün çıkarlarının bir ve tek olduğunun anlatılması gerekmektedir. Kürt proletaryasının ve köylülüğünün, ulusal baskı yanında, daha sürekli bir olgu olarak sınıfsal ezilmişliğinden kurtuluşunun bu şekilde gerçekleşebileceğini ortaya koymak ve örgütlemek en temel sorundur. Çünkü emperyalizmin III. bunalım döneminde, küçük ya da büyük tüm ulusların bağımsızlığı, ancak demokratik halk devrimi ile olanaklı olması gerçeği kavranmadan, ulusal sorunun kalıcı çözümü olanaksızdır.
      Kürt küçük-burjuvazisinin ve köylülüğünün, tüm parçalarda tek ve sürekli müttefiki proletaryadan başkası olamaz. Özellikle küçük-burjuva milliyetçilerinin iktidarda bulunduğu ülkelerde bu gerçek açık biçimde ortaya çıkmıştır. Feodal-dinsel iktidarın bulunduğu Iran'da ise, Kürt ulusunun kendi kaderini belirlemesi (ki bu belirleme diğer Kürt ulusu üyeleriyle birleşmeyi de içerir) anti-feodal bir devrimi kaçınılmaz kılmaktadır. Feodal molla yönetiminin yıkılması bu açıdan bir zorunluluk durumundadır. Ama tüm bu ülkelerde, her zaman Kürt feodalleri ve küçük-burjuvazisi iktidardaki sınıfla uzlaşma arayışı içinde olmuşlardır. Bu arayış Kürt ulusunun bütünü için değil, belli bir sınıfın çıkarı içindir. Marksist-Leninistler bu gerçeği kavramak ve buna karşı mücadele etmek zorundadır. Aksi halde 1980 ortalarında olduğu gibi, iki ulusaldevlet arasındaki haksız bir savaşın, genişleyerek Kürt ulusunu kapsayacak hale getirilmesi gündeme gelecektir.
      Özellikle İran-Irak savaşında, her iki taraf, Kürt "kozunu" kullanma çabası içine girmiştir. Bu çaba, kendilerini ilgilendirmeyen ve her iki tarafın yayılmacı ideolojilerinin ürünü olan bir savaşta Kürt proletaryası ve köylülerinin savaşa çekilmesi içindir. Böyle bir savaşta proletarya ve partisi kesinkes taraf durumunda değildir ve bu savaşta genel olarak kendi ülkelerinin yenilgisi için çaba sarfetmek durumundadır. Böyle bir savaşta savaşın olası galibini belirleyerek, onun saflarında savaşa girmek yoluyla Kürt ulusunun kendi kaderini tayin hakkını elde edebileceğini düşünmek, tümüyle ulusa ihanetle özdeştir. I. yeniden paylaşım savaşında Avrupa'da görülen bu tür politikalar, "ezilen ulus" burjuvazisinin uzlaşmacı politikasının ifadesi olarak ortaya çıkmıştır. İran-Irak savaşında bu politikayı izlemeye kalkan kesim, küçük-burjuva milliyetçilerinden başkası değildir. Bunlar savaşan her iki ülkedeki iktidarların niteliğini ve bu iktidarların savaş amaçlarını görmezlikten gelmek eğilimindedirler. Her iki ülkenin petrol dışı üretime dayalı bir ekonomilerinin olmaması, bugün için ulusal-devletin ikisi açısından bir savaş durumu yaratsa da, yarın bunun başka uluslara da yöneleceğini kesinlikle unutmamak gerekir.
      Savaş koşullarında kendi kaderini tayin hakkına sahip olmayan bir ulusun yada bu hakka görünüşte sahip olsa bile geri olan bir ulusun, bir tarafın yanında, kendi ulusunun savaşa girmesini istemesi, savaşan ulusal-devletlerin özsel çıkarlarına hizmetten öte bir anlam taşımayacaktır. Bu aynı zamanda kendi kaderini belirleme hakkını sınırlamaktan ya da tümüyle yitirmekten öte bir sonuç veremez. İran-Irak savaşında "taraf olma" tutumunun ilk somut sonucu Halepçe katliamıdır. Bu katliamı yapanlar kadar, yapılmasına yol açanlar da suçludur. Ve bu bağlamda İran molla yönetiminin önemli bir suçu bulunmaktadır. Öte yandan bu sonuca "taraf olmak" politikasıyla yol açan Kürt örgütleri de bundan sorumlu tutulmak zorundadır.
      Bugün Kürt ulusunun yaşadığı ülkelerde proletaryanın öncülüğünde gerçekleştirilecek bir devrim için koşulların en olgun olduğu yer Türkiye'dir. Türkiye sınırları içinde büyük bir Kürt nüfusu bulunmasına karşın, ulus çapında etkin bir küçük-burjuva milliyetçi hareketi bulunmamaktadır. Kürt küçük-burjuvazisi, feodal ilişkilerin dışına çıktığı oranda, sınıfsal bir mücadele içine girmektedir. Geleneksel olarak yerel güç durumunda olan feodaller ise, etkisizleşme durumlarına bağlı olarak, ya oligarşi ile uzlaşmıştır ya da dinsel ideoloji etrafında toplanmıştır.
      Kuzey Kürdistan'da bu olguların getirdiği olumlu öğelerin devrimci mücadele açısından önemi büyüktür. Özellikle yeni-sömürgecilik yöntemlerinin Türkiye genelinde gelişmesine paralel olarak, Kürt feodal sınıflarının eski güçlerini yitirmeleri önemli bir "dini" hareket yaratmıştır. "Dinsel ideoloji"nin etkisini Türkiye'de yapılan son genel seçim sonuçlarında bile görmek mümkündür. 1987 Kasım Genel Seçimleri'nde "dini" parti görünümüne en fazla sahip olan Refah Partisi (RP)'nin genel oy ortalaması % 6,9'dur. Bu partinin, ülke çapında en yüksek oy oranına ulaştığı yerler Diyarbakır I. ve II. seçim çevreleri ile Siirt'tir. (Sırasıyla % 22,7; % 28,6; %24,7.) En yüksek oy oranını elde ettiği Diyarbakır II. seçim çevresi şu ilçeleri kapsamaktadır: Dicle, Hani, Lice, Kulp, Hazro, Silvan ve Bismil. Eski Kürt feodal egemenlerinin (aşiret düzeyinde özellikle) mülksüzleşmeleri ya da en azından tam bir mülksüzleşmeye ulaşmadan büyük kentlere göç etmiş kesimlerinin bulunduğu yerlerde "dinsel ideoloji", tarikatlar düzeyinde etki sağlamaktadır. Aşiretlerin bu tarz dağılması koşullarında, topraktan kopan aşiret üyesi köylüler, sanayi merkezlerinden daha çok, bölgesel düzeyde, kent ve kasabalarda toplanmışlardır. "Dinsel ideoloji"nin tarikatlar düzeyinde maddeleşmesinin nesnesi olan bu insanlar, iç dinamikle gelişen bir kapitalizmin bulunmayışı nedeniyle, sanayide emek-gücü olarak ya da yedek emek-gücü deposu olarak yer alamamışlardır. Öte yandan, geleneksel-kapalı tarımsal üretimden kopan köylülerin, kent ve kasabalara göçü sonucu ortaya çıkan sorunlarını çözecek, kendilerine belli oranda geçim araçları sağlayacak, ne "beyi", ne de "devleti" vardır. Böylece onlar belli oranda sahipsiz kalmışlardır. İşte bu konumda, bu insanlarla doğrudan ve geleneksel yolla bağ sahibi olan "din adamları", onlar üzerinde yönetici ve yönlendirici bir güç haline gelmektedirler. 12 Eylül koşullarında ülke çapında örgütlü ve faal bir küçük-burjuva reformist partinin bulunmayışı, tarihsel olarak bölgedeki Kürt küçük-burjuvazisinin milliyetçi hareketinin cılızlığı ile birleşerek, bu "dinsel" gücü, "tek güç" haline getirmektedir.
      Dinsel ideolojilerin gerek sınıfları, gerekse ulusları inkâr eden içeriği karşısında, proletaryanın devrimci mücadelesi ve örgütlenmesi, gerek mevcut devletle somutlaşan toplumsal düzene, gerekse "dinsel ideoloji"ye karşı gerçek tek alternatif güç durumundadır. Dinsel ideolojinin mezhepler düzeyinde değil de, tarikatlar düzeyinde etkinlik sağlaması da, devrimci mücadele açısından diğer bir olumlu öğeyi oluşturur.
      Pragmatik bir anlayışla, daha tam bir ifadeyle söylersek, "fiili ilişkiler" kavrayışıyla, somutun gelişim dinamiklerini değil de, fiili-aktüel güç ilişkisine ve bu ilişkilerin görece kalıcılığına dayanarak Türkiye Kürdistan'ında bu olguları ele almak ve buna göre politikalar ve ittifaklar oluşturmak yanlıştır. Bu yanlışlık, giderek, "dinsel ideoloji"nin örgütlenmesi olan tarikatların kitlesel bir politik güç olarak maddeleşmesinin soldan meşrulaştırılmasına ulaşacaktır. Bunun anlamı ise, anti-feodal hedeflerden ("taktik gereği" (!)) vazgeçmektir. (Zaten mezheplere bölünme ve bunun ötesinde tarikatlara ayrışma, tümüyle feodal ilişkilerin ürünüdür. Her biri belli bir feodal yerel gücün çıkarını ifade eder.)
      Tüm bu gerçeklere karşın, çeşitli "güvensizlikler"i ya da devrimci mücadelenin önemli bir darbe yemesini gerekçe göstererek, proletarya adına ayrı mücadeleyi öne çıkarmak, proletaryayı diğer sınıfların çıkarlarına tabi kılmaktan öte değer taşımayacaktır. Bu konuda özel olarak Amerikan emperyalizminin yaklaşımı önemli göstergeler vermektedir.
      Değişik küçük-burjuva milliyetçi örgütlerinin emperyalizmle uzlaşma çabaları, günümüzde Amerikan emperyalizminin Kürt sorunu karşısındaki tutumu ile açığa çıkmaktadır.
      Amerikan emperyalizminin Kürt sorununu, "uluslararası bir sorun", ama emperyalist sistem içinde tutulacak ve çözülecek bir sorun olarak ortaya konulmasından büyük yararı bulunmaktadır. Özellikle Filistin küçük-burjuvazisinin, son yıllardaki uzlaşmacı politikası, etkin bir örnek durumundadır. Bu politika, ulusal sorunun "uluslararası bir sorun" haline getirilmesi ve bu yolla özel uluslararası konferansta çözümlenmesi şeklinde özetlenebilir. Böyle bir çözüm, daha önce gördüğümüz gibi, Amerikan emperyalizminin ulusların kendi kaderini tayin hakkı konusunda geliştirdiği "Wilson Prensip"ine tam olarak uygun bulunmaktadır. Ancak ABD emperyalizmi için buradaki temel, emperyalist sistemdir.
      Bugün Irak'ta etkin ve önder güç durumunda olan Kürt küçük-burjuvazisi bu yolla sorunun çözümlenmesini planlamaktadır. Bu plan, Amerikan emperyalizmi açısından, Kuzey Irak'ta (Güney Kürdistan) kurulacak "bağımsız" bir Kürdistan'ı da içermektedir. Baştan emperyalizme (yeni-sömürgecilik yöntemleriyle) bağımlı "bağımsız Kürdistan", aynı zamanda, Türkiye'deki Kürt sorununun da çözümü olacaktır. Türkiye'deki Kürt ulusu, bu koşullar altında, "ulusal azınlık" statüsüne kavuşturulacaktır. (Bu statü, son tahlilde, "kültürel özerklik"ten başka birşey değildir.) Bu, doğrudan Kürt proletaryasının ve köylülüğünün milliyetçiliğe teslim edilmesi demektir. Böyle bir planda NATO'nun güneydoğu sınırları önemli bir koz olarak küçük-burjuvazi tarafından kullanılmak istenmektedir. Bu da, Türkiye'deki Kürt topluluğu üzerine pazarlık edilmesi ile eş anlamlıdır. (Güney Kürdistan'da örgütlenmiş küçük-burjuva hareketlerinin, Türkiye Kürdistanı'ndaki sol örgütlerle, özel olarak da PKK ile yaptıkları ya da yapmayı düşündükleri ittifakların altında bu pazarlık olanağını elde tutma isteği yatmaktadır.)
      Bu koşullar altında, proletaryanın tutumu açık biçimde ortaya çıkmaktadır. Koşulsuz olarak, Kürt ulusunun kendi kaderini tayin hakkına sahip olması şarttır. Bu hakkın pazarlık konusu yapıldığı koşullarda, proletarya, bu hakkın koşulsuz olarak tanınmasını savunmak durumundadır. Bu ise, proletaryanın öncülüğünde bir devrimci mücadelenin program ve mücadele hedefi olarak ortaya çıkar. Bugün bu olanak, en güçlü biçimde Türkiye'de mevcuttur. Bu yüzden Marksist-Leninistler, tüm ilkelere ve değerlere aykırı biçimde oluşturulmuş olan ayrı örgütlenmeleri sona erdirmelidirler. Bu görev, diğer parçalardaki Kürt ulusal hareketinin geleceği açısından da büyük önem taşımaktadır.
      Ancak proletaryanın öncülüğünde demokratik halk devrimi mücadelesinin gelişmediği yerlerde ortaya çıkan ya da çıkacak olan ulusal hareketler karşısında, proletaryanın tutumu da belirlenmek zorundadır. Bu tutum, doğrudan, ulusların kaderlerini tayin hakkı ile ilintilidir ve bu temelde olacaktır. Ancak bu hareketlerin desteklenmesi, III. bunalım döneminin ilişki ve çelişkileri tarafından belirlenen koşullara bağlıdır. Bu koşullamaları, şöyle sıralayabiliriz:       Bu koşullarla, salt Kürt ulusal devrimci hareketini değil, dünyanın her yerindeki ulusal hareketleri desteklemek sözkonusudur.
      Ancak burada, geri-bıraktırılmış ülkelerdeki, yani görünüşte bağımsız devletlere sahip ülkelerdeki anti-emperyalist ve anti-oligarşik devrimci mücadelelerin desteklenmesini bu çerçevenin dışında ele aldığımızı belirtmek gerekmektedir. Bu tür mücadeleler, doğrudan doğruya proletaryanın öncülüğünde yürütüleceğinden, bunların desteklenmesi, proletaryanın enternasyonalist ilkeleri temelinde olacaktır.
      Bu ilişkiler altında Türkiye'deki proleter devrimci hareket, herşeyden önce Kürt ulusunun kendi kaderini tayin hakkına sahip olmadığı koşullarda, meydana gelmiş sınıfsal ayrışmayı göz önüne almak zorundadır. Küçük-burjuvazi, bu sınıfsal ayrışma koşullarında tek güvenilir müttefikin proletarya olduğunu görmüştür. Ancak kırsal alanlarda, küçük köylüler, özel ilişkiler ve "kişisel bağımlılık" nedeniyle, gerek kent küçük-burjuvazisine, gerekse proletaryaya iyi gözle bakmamaktadır. Bu kesimin devrimci harekete sokulabilmesinin yolu, sınıfsal durumunun ortaya konulması ve özel ilişki ve bağımlılıklarının kırılması ile olanaklıdır. Bu ise, anti-feodal mücadele demektir.
      Tüm bunlar, Türkiye Kürtleri açısından kendi kaderini tayin hakkını demokratik halk devrimine bağlı kılmaktadır. Stalin'in deyişiyle, "devrimsiz" bu hakkın elde edilmesi olanaksızdır. Böyle bir devrim, ancak Türkiye'de oligarşinin yıkılmasıyla olanaklıdır. Bu da, Kürt ulusal sınıflarının demokratik halk devrimi amacına yönelik olarak Türkiye bütünündeki devrimci sınıflarla ittifakını gerektirir.
      Ancak böyle bir ittifakın kurulması proletaryanın öncülüğünde olanaklıdır. Çünkü emperyalist dönemde, özel olarak da III. bunalım döneminde ulusların kurtuluşu proletarya devriminin genel yolu üzerinde olunduğu takdirde gerçekleşebilir.
      Proletaryanın Kürt ulusal sorunu karşısındaki tutumu bu şekilde belirginleşmektedir.
      Bu tutumu şu şekilde özetleyebiliriz:       Marksist-Leninistlerin ve emekçi halkın birleşik ve merkezi örgütlenmesi ve mücadelesi, bu açıdan stratejik bir sorun ve zorunluluk olarak ortaya çıkmaktadır. Taktik ittifakların olumsuz stratejik sonuçlar yaratmaması için de, bu kaçınılmazdır. Aksi halde, halk güçleri dışındaki güçlerle ilişki ön plana geçecek ya da kurulacak ittifaklarda devrimin ilkelerinden ve programından tavizler verilecektir.
      Şüphesiz böyle bir merkezi ve birleşik örgütlenme belli ilkeler, programlar ve devrimci strateji temelinde ortaya çıkabilir ve gerçekleştirilebilinir.
      Biz bu bağlam içinde, proletaryanın merkezi ve birleşik örgütlenmesinin temellerini şu şekilde ortaya koyuyoruz:



Dipnotlar

(111*) Lenin: Ulusların Kaderlerini Tayin Hakkı, s: 60
(112*) Marks-Engels: Alman İdeolojisi, s: 32-33
(113*) Marks-Engels: Alman İdeolojisi, s: 53
(114*) Engels: Anti-Dühring, s: 189
(115*) Engels: Anti-Dühring, s: 601
(116*) Engels: Anti-Dühring, s: 602
(117*) Engels: Anti-Dühring, s: 190
(118*) Lenin: Ulusların Kaderlerini Tayin Hakkı, s: 55
(119*) Engels: Anti-Dühring, s: 517
(120*) Marks-Engels: Seçme Yapıtlar, C: I, s: 171
(121*) Marks-Engels: Komünist Manifesto, Seçme Yapıtlar, C: I, s: 137
(122*) Lenin: Ulusların Kaderlerini Tayin Hakkı, s: 60
(123*) Lenin: Ulusların Kaderlerini Tayin Hakkı, s: 55
(124*) Engels: Anti-Dühring, s: 192
(125*) Marks: Fransa'da İç Savaş, Seçme Yapıtlar, C: II, s: 288-89
(126*) Marks-Engels: Seçme Yapıtlar, C: I, s: 135-136
(127*) Engels: Tarihte Zorun Rolü, s: 60
(128*) Lenin: Ulusların Kaderlerini Tayin Hakkı, s: 25
(129*) Lenin: Ulusal Sorun ve Ulusal Kurtuluş Savaşları, s: 133
(130*) Stalin: Marksizm ve Ulusal Sorun ve Sömürgeler Sorunu, s: 274
(131*) Stalin: Marksizm ve Ulusal Sorun ve Sömürgeler Sorunu, s: 87
(132*) Mahir Çayan: Kesintisiz Devrim II-III
(133*) Mahir Çayan: Kesintisiz Devrim II-III
(134*) Stalin: Marksizm ve Ulusal Sorun ve Sömürgeler Sorunu, s: 235
(135*) Stalin: Marksizm ve Ulusal Sorun ve Sömürgeler Sorunu, s: 235
(136*) Lenin: Ulusal Sorun ve Ulusal Kurtuluş Savaşları, s: 391
(137*) Lenin: Ulusal Sorun ve Ulusal Kurtuluş Savaşları, s: 346
(138*) Lenin: Ulusal Sorun ve Ulu-sal Kurtuluş Savaşları, s: 12
(139*) Stalin: Marksizm ve Ulusal Sorun ve Sömürge Sorunu, s: 336
(140*) Engels: İngilizce Baskıya Önsöz, Kapital, C: I, s: 37
(141*) Lenin: Ulusal Sorun ve Ulusal Kurtuluş Savaşları, s: 404-405
(142*) Lenin: Ulusların Kaderlerini Tayin Hakkı, s: 99
(143*) Stalin: Marksizm ve Ulusal Sorun ve Sömürge Sorunu, s: 7-10
(144*) Lenin: Ulusal Sorun ve Ulusal Kurtuluş Savaşları, s:147