Türkiye Halk Kurtuluş Partisi-Cephesi
Halkın Devrimci Öncüleri
Ulusal Sorun Üzerine


"Ulusal Sorun Üzerine", THKP-C/HDÖ Genel Komitesi tarafından, ilk kez 1989 yılında yayınlanmıştır. Eriş Yayınları-1993

Eriş Yayınları tarafından düzenlenmiştir.
erisyay@kurtuluscephesi.org
Özgün biçimiyle Acrobat Reader formatında: Ulusal Sorun Üzerine (1.021 KB)



ÜÇÜNCÜ BÖLÜM
I. BUNALIM DÖNEMİNDE
MARKSİZMDE ULUSAL SORUN


      I. bunalım döneminde Marksist kesimlerde ulusal sorun konusunda farklı görüşler ortaya çıkmıştır. Bunlar içinde iki farklı ulus teorisi ve ulusal program belirginleşmiştir. Bunlardan biri Avusturya Sosyal-Demokrat Partisi'nin belirlediği ve Rusya'da bazı çevrelerin desteklediği teoridir. Diğeri ise Bolşeviklerin savunduğu RSDİP'in ulusal programıdır. Bunların dışında ulusal sorun karşısında değişik tutumlar ve değerlendirmeler mevcuttur. Şimdi bunları sırayla ele alalım:
 
I.
ÜLKE-DIŞI (KİŞİSEL)
ULUSAL ÖZERKLİK TEORİSİ:

 
      1899'da Avusturya SDP'nin Brünn Kongresi'nde kabul edilen ulusal program şu şekildedir:
      "Bir ulusun özyönetimle yönetilen tüm bölgeleri, ulusal işlerin kararlaştırılmasında tam bir özerkliğe sahip olan tek bir ulusal ittifak kurarlar." [1*]       Lenin'in değerlendirmesiyle söylersek, bu program maddesi, ulusal sorun konusundaki farklı çözüm önerilerinin "uzlaştırılması"na dayanan "orta-yolcu" bir çözümdür. Böyle bir "uzlaşma" formülü öncesinde taraflar iki temel tezi savunmaktaydılar: Avusturya ve Almanya'daki Marksistler merkezi bir devlet düşüncesini savunurken; diğer taraf, yani Güney Slav Marksistleri "ülke-dışı ulusal kültürel özerkliği" savunuyorlardı. Güney Slavların tezi, örgütlenme düzeyinde, partinin yürütme komitelerinde birleşik bir federatif yönetim oluşturulmasını da kapsıyordu. Güney Slav Marksistleri -ki Slav milliyetçiliğiyle belirlenmişlerdir- tezlerini şu şekilde formüle etmişlerdi:       "Avusturya'da yaşayan her ulus, üyelerinin bulunduğu bölge hangisi olursa olsun, (dil ve kültür alanına giren) bütün ulusal sorunlarını tam bağımsız olarak düzenleyen özerk bir grup teşkil ederler."       İşte Avusturya'da SDP'nin 1899 ulusal programı, bu iki tezin belli bir uzlaşmasına dayalı olarak formüle edilmişti. Son tahlilde "ulusal-kültürel özerklik" olarak tanımlanan bu program, "ülke-dışı (kişisel) özerklik yerine "toprağa bağlı" özerkliği getirmektedir. Ancak Lenin'in belirlediği gibi, bu program, "orta yolcu, uzlaşmacı bir slogandır, çünkü ülke-dışı (kişisel) ulusal özerkliğin izini taşımamaktadır." [96]
      Güney Slav Marksistlerinin savunduğu "ülke-dışı" yani belli bir ulusal-topluluk toprağına bağlı olmayan bir kültürel özerklik anlayışı, genel olarak "küçük ulusların milliyetçiliğine boyun eğilmesi" anlamına gelmektedir. Rusya'da Bund'çular tarafından da benimsenen bu tez, son tahlilde Avusturya SDP'nin kabul ettiği "uzlaşmacı" programdan da geri niteliktedir.
      Ülke-dışı (bireysel) kültürel özerklik ile toprağa bağlı kültürel özerklik arasında önemli bir farklılık olmamakla birlikte, birincisinde, bir ulusal-topluluk mensupları, oturdukları yere bakılmaksızın ulusal sorunlarında (dil ve kültür alanına giren ulusal sorunlarında) tam bağımsız bir grup olarak kabul edilirken; ikincisinde belli bir toprak üzerinde oturan ulusal-topluluk üyelerinin tam bağımsız bir grup kabul edilmeleri esastır. Bu açıdan aralarındaki fark temel olarak belirlenmiş bir toprak üzerinde bulunup bulunmamaktan kaynaklanmaktadır. Ülke-dışı kültürel özerklik, ulusal ayrışmanın temelden örgütlenmesine hizmet eder ve kesinkes milliyetçilik, ulusal dar görüşlülük ürünüdür. Görünüşte, merkezi bir tek devletin sınırları içinde kalmayı ve bu anlamda proletaryanın bu sınırlar içinde birleşik örgütlenmesini kurmayı amaçlarken, gerçeklikte hiçbir zaman ulus olmamış ya da olmayacak toplulukların ya da ulusal azınlıkların yapay bir ulus olarak yaratılmasına hizmet eder. Ve giderek de yaratılmış bu ulus "ulusların gerçek ve tam eşitliği" temelinde "ayrılma hakkı"na sahip olması amaçlanır. Bu da kaçınılmaz olarak "ayrılma" ile sonuçlanacaktır. Sonal olarak ayrı bir devlet örgütlenmesine gidilmeme durumunda ise, "toprağa bağlı" ulusal kültürel özerklik yolu gündeme gelecektir. Bu da ister istemez değişik yerlerde oturan "ulus" üyelerinin, belli bir topraklar üzerinde toplanmasını getirecektir. (İsrail devletinin oluşumu tipik bir örnektir.)
      Stalin kültürel özerklik teorisini şu şekilde değerlendirmektedir:       "Bu plan, sonunda şuna dayanır: Rusya bir uluslar birliği ve uluslar da, bireyler, devletin hangi bölgesinde yaşarlarsa yaşasınlar, tek bir toplum içinde toplanmış, bireyler birlikleri durumuna dönüşmeli. Bütün Ruslar, bütün Ermeniler vb. Daha sonra tüm Rusya uluslar birliğine girmek üzere, topraktan bağımsız olarak, kendi özel ulusal birlikleri içinde örgütlenmeliler. Bu plan son derece kullanışsız ve usa-aykırıdır. Gerçek şudur ki, kapitalizmin gelişmesi, uluslardan kopmuş dağınık birey topluluklarını, Rusya'nın çeşitli noktaları üzerine saçıp savurmuştur. İktisadi koşullara bağlı ulusal dağılım nedeniyle, sözü geçen ulusların böyle bireylerini biraraya toplamak demek, ulusu yapay olarak örgütlemekle, ulusu kurmakla uğraşmak demektir. Oysa, bireyleri, uluslar biçiminde yapay olarak biraraya toplamakla uğraşmak demek, milliyetçilik açısında yer almak demektir." [97] (abç)       Genel olarak bu dönemde yahudi sorunu olarak ortaya çıkan ve yahudi sosyal-demokratlarınca savunulan bu tez, yapay bir yahudi ulusu yaratmayı amaçlar. Böylece siyonizmle büyük ölçüde uyuşum halindedir. Bir başka deyişle yahudi ırkçılığı olarak siyonizmin Marksizmin temel tezleriyle yeniden biçimlendirilmesinden başka bir şey değildir. Bu nedenle "kültürek özerklik" (ülkedışı) tezi, büyük ölçüde yahudilerce savunulagelmiştir. Kaçınılmaz olarak da bu tez "ulus nedir?" sorusunun yeniden yanıtlanmasını gerektirmektedir. Ancak bu tezin temelinde "yapay ulus" yaratma anlayışı yattığı bilinmelidir. Lenin, "kültürel özerklik" ya da "kültürde ulusal özerklik" biçimindeki programların, "ulusal gelişmenin özgürlüğünü güvence altına alacak kurumların yaratılması" planı olarak ele alıp değerlendirilmesi bunu açıkça tanıtlamaktadır. Uluslaşmamış toplulukların ya da belli bir toprak üzerinde uluslaşmış olmasına rağmen, başka bir yerde ya da ülkede ulusal azınlık durumunda bulunan toplulukların desteklediği bu tezin bu niteliği, kaçınılmaz olarak proletaryaya kendi amaçlarına karşı mücadele etme görevi getirdiği için kesinkes kabul edilemez.       "'Kültürde ulusal özerklik' en incelmiş, bu nedenle de en tehlikeli milliyetçilik demektir; ulusal-kültür sloganıyla ve okulların çok tehlikeli, hatta anti-demokratik bir biçimde ulusal topluluklara göre bölünmesi propagandasıyla işçilerin yozlaştırılması demektir. Kısacası bu program, hiç kuşku yok, proletarya enternasyonalizmiyle çelişir; yalnızca milliyetçi küçük-burjuvazinin ülkülerine uygundur." [98]       Görüldüğü gibi "kültürel özerklik" ulusu oluşturan öğelerin birine -belki de en önemlisine-, yani belli bir topraklar üzerinde bulunma -toprak birliği- öğesine dayanmayan ve böyle bir durumda bulunmayan toplulukların özsel çıkarlarını ifade eder. Böylesi bir çıkar, proletaryanın genel ve nihai amaçlarıyla temelden çatıştığı açıktır. Proletarya tarihsel olarak oluşmuş ve oluşması kaçınılmaz olan ulusların kendi kaderlerini tayin hakkını özenle savunur; ulusların "uyumlu uluslararası işbirliğini sağlamayı" ve nihai olarak ulusların karşılıklı güvene ve gönüllülüğüne dayalı bir uluslararası birlik kurmayı, böylece ulusu aşmayı amaçlar. Engels'in deyişiyle, "bu yoksa proletarya yönetimi var olamaz." Böyle bir amaca yürüyen sınıf ve onun partisi, bu amaca ulaşmayı engelleyen veya geciktiren her hareketin ve istemin karşısındadır. Marksizm, insan topluluklarının uluslar şeklinde biraraya gelip örgütlenmesinin, tarihsel olarak bir ilerleme olduğunu kabul eder, ama bu aynı zamanda ulusların dünya-tarihsel bir olgu olarak gelecekte var olamayacaklarını da belirtir. Bu nedenle yahudiler gibi ya da faklı ülkelerde bulunan farklı ulusların bireylerinin biraraya getirilmesi proletaryanın görevi değildir ve olamaz da. [2*]
 
II.
TOPRAĞA BAĞLI
ULUSAL KÜLTÜREL ÖZERKLİK

 
      Yukarda gördüğümüz gibi ülke-dışı kültürel-özerklik ile Avusturya SDP'sinin programında formüle edildiği biçimiyle "toprağa bağlı" kültürel özerklik arasında farklar olmasına karşın, sonal olarak aynı niteliktedirler. Toprağa bağlı kültürel özerklik, doğrudan konfedere ya da federe bir çözüme denk düşer. Bu çözüm 1848'lerden sonra tüm Avrupa'da, özellikle de Almanya'da ulusal birliğin kurulmasında esas alınan "federal" çözümle önemli farklılıklar oluşturmaz. Genel olarak burjuvazinin proletarya karşısında, aristokrasiyle anlaşarak gerçekleştirdiği ulusal birlikler -ki özsel olarak egemen sınıflar ittifakıdır- bu tür federal çözüme dayanmaktadır. Engels, 1891'de Erfurt programını elştirirken, federal bir devletin özelliklerini şöyle tanımlamaktadır:
      "Federal bir devleti, bütün halindeki devletten, iki nokta ayırdeder: birinicisi, federasyonun üyesi olan her devletin, her kantonun kendi medeni hukukuna ve ceza yasasına sahip bulunması, kendi adli örgütlenmesine sahip bulunmasıdır; ikincisi, halkın meclisi yanında, her kantonun, büyük olsun, küçük olsun, oyunu kullanabileceği bir devletler temsilcileri meclisinin bulunmasıdır." [99]       Bu çözüm, burjuvazinin 1848 devrimleriyle ortaya çıkmış olan siyasi gericilik döneminin bir ürünüdür. Bir başka deyişle, burjuvazinin proletarya karşısında feodallerle "uzlaşma"sının ürünüdür. Bu federal çözüm, aristokrasinin yerel ayrıcalıklarını, görünüşte kaldırarak, genelleştirilmesinden başka birşey değildir. Üstelik bu yolla bunların ayrıcalıkları daha da güçlendirilmiş olmaktadır. Bu çözüm, daha önce gördüğümüz gibi, feodal imparatorlukların (monarşik yönetimlerin) "uzlaşma" ile sağlanan "ulusal birlik" şeklinde bir iç dönüşümüne denk düşer ve sonuçta yönetim meşruti-monarşi haline gelir. Örneğin 8 Haziran 1815'de Viyana Kongresi ile kurulan Alman Konfederasyonu böyle bir birliktir, yani feodal-monarşist Alman devletlerinin "üstten" kurulmuş birliğidir. Ve bu birlik Almanya'nın siyasal ve ekonomik bölünmüşlüğüne resmi bir biçim veriyordu. Yine 1866'da bu konfederasyonun dağıtılmasıyla 1867'de Bismarck'ın önerisiyle kurulan Kuzey Alman Federasyonu aynı niteliktedir. [3*]
      Görüldüğü gibi, bu tür ulusal birlikler, uluslar arasında gerçek bir birlik sağlamak yerine, uluslar arasındaki ayrılığın resmileştirilmesine hizmet etmektedir ve demokratik devrimin "yukardan aşağı" gerçekleştirilmesinin ürünüdür. (Bilindiği gibi yukardan aşağı demokratik devrim Almanya'da feodalizmden kapitalizme "junker tipi" geçişi ifade eder ve temelinde burjuvazi ile aristokrasinin uzlaşmasına dayanır. Bu nedenle "aşağıdan yukarı" devrimlerden farklıdır. Bu açıdan "yukardan aşağıya" demokratik devrim ile burjuva demokratik reformu arasında kapsam olarak bir fark yoktur.)
      Ama yine de bu tür bir çözüm, Lenin'nin de belirttiği gibi, "kapitalist ülkelerin iktisadi koşullarıyla çelişir" [100] "siyasi gericilik"in sürekli ve genel bir nitelik kazandığı emperyalist aşamada, bunu, proletarya adına ileri sürmek geri bir adımdan başka bir şey olmayacaktır. Proletaryanın böylesine bir çözümü kabul etmek zorunda kalması ile bu çözümün geri bir çözüm olduğu birbirine karıştırılmamalıdır. Lenin'in uzlaşmalar konusunda söyledikleri anımsanacak olursa, bu tür geri çözümlerin kabul edilebilinmesi için -ki "geçici çözüm" olarak- iktidara geçen proletaryanın, daha büyük bir tehlike ile karşı karşıya bulunması gerekmektedir. Bir başka deyişle, böylesi geri bir çözümün önsel olarak reddedilmesi (koşulsuz) diyalektik materyalizmin esaslarına aykırıdır. "Federatif cumhuriyet" olarak, ama meşruti monarşi değil, demokratik bir cumhuriyet olarak, bu tür çözüm için Engels, henüz "bölünmez tek bir cumhuriyetin" ya da "merkezi tek bir devletin" bulunmadığı ülkeler için bir "ilerleme" olacağını söyleyerek, koşullu bir olumlama ortaya koyar. [101]
      Aynı konuda Lenin şöyle demektedir:       "Zaman zaman koşullar sosyal-demokratları, belli bir süre için, bu tür orta yolcu, uzlaşmacı kararlara boyun eğmeye zorlayabilir." [102]       Lenin, Avusturya SDP'sinin Brünn Kongresi'nde kabul ettiği ulusal programın, bu tür niteliğe sahip olduğunu belirterek, onun "orta-yolcu" ve "uzlaşmacı" bir çözüm yolu olduğunu, dolayısıyla iki uluslu, iki devletli, iki bölgeli federal cumhuriyete denk düştüğünü tespit eder. [4*] Lenin, Avusturya SPD'sinin "ülke-dışı (kişisel) ulusal özerkliğin izlerini" taşıyan programını şöyle yorumlamaktadır:       "...gerçekten demokratik kurumlar getirmekte umutsuzluğa kapılan ve bir dizi ('kültürel') sorunda her ulusun proletaryasıyla burjuvazisini yapay olarak birbirinden ayrı tutarak, burjuvazinin ulusal kavgalarından kurtulmaya çalışan kişilerin oportünist düşünden başka bir şey değildir." [103] (abç)       Demek ki, sorun, herhangi bir çözümün niteliğini bilme, koşullara bağlı olarak nasıl ortaya çıktığını saptamaya ve proletaryanın önsel çıkarı ile en uygun olan çözümü belirleme sorunudur. Sonucu bugünden belli ve işe yaramazlığı tarihsel deneyimle ortaya çıkmış bir çözümün kabul edilmesi, Lenin'in deyişiyle, "hiç de akıllıca olmaz". Bu anlaşılabilir bir şeydir. Proletarya ve partisi, koşullara boyun eğmeyi değil, koşulları değiştirmeyi hedefler. Şüphesiz bu değiştirme hareketi, belli koşullar içinde gerçekleşir. Ama koşullara boyun eğmek ayrıdır, koşullara göre mücadele etmek ayrıdır. Sorun, hangi çözüm için mücadele edileceği sorunudur.
 
III.
EMPERYALİST-EKONOMİZMİN
ULUSAL SORUN TEZLERİ

 
      Lenin'in "emperyalist-ekonomizm" olarak adlandırdığı teori genel olarak emperyalist dönemde ulusal sorunun mevcut olmadığını, ulusal hareketlerin olamayacağını, var olanların ise gerici nitelikte olduğunu savunan "sol" bir teoridir. Lenin bu teoriyi şöyle özetlemektedir:
      "Emperyalizm, yüksek düzeyde gelişmiş kapitalizmdir; emperyalizm gelişmecidir; emperyalizm demokrasinin yadsınmasıdır -'bundan ötürü' kapitalizmde demokrasi 'erişilebilir' birşey değildir. Emperyalist savaş, geri monarşilerde olsun, ileri cumhuriyetlerde olsun, tüm demokrasinin açıktan ihlalidir- 'bundan ötürü', 'haklar'dan (yani demokrasiden) söz etmenin anlamı yoktur. Emperyalist savaşın 'karşısına konabilecek' 'tek' şey sosyalizmdir; yalnızca sosyalizm 'çıkış yolu'dur; 'bundan ötürü' bizim asgari programımızda (RSDİP' nin programı kastediliyor) yani kapitalizmde demokratik sloganlar öne sürmemiz bir aldanıştır ya da hayaldir, sosyalist devrimin saptırılması ya da ertelenmesidir." [104]       Görüldüğü gibi, bu teori, genel olarak emperyalizm tahlilinden yola çıkmaktadır. Çıkış noktası aynı olan, ama buna karşın iki farklı teori ortaya çıkmıştır. Tıpkı 1900'lerin Rusya'sında "ekonomizm"in ortaya çıktığı dönemdeki gibi. Lenin, buradan hareketle, 1900-1903 yılları arasında ekonomizm ile Iskra arasındaki ayrılıkla, "emperyalist-ekonomizm" ile olan farklılığı birbirine benzetir.
      Bilindiği gibi 1900'lerde Rusya'da ekonomistler, siyasetin ekonominin devamı ve onun yoğunlaşmış bir ifadesi olması doğru önermesinden yola çıkarak, işçilerin ekonomik mücadele ile ilgilenmeleri gerektiğini ileri sürüyordu. Iskra ise, aynı önermeden politik mücadelenin yürütülmesi gerektiği sonucunu çıkartıyordu. Emperyalist ekonomizm de, emperyalizm tahlilinden -doğru bir tahlilden- yola çıkarak, proletarya partisinin asgari programının öneminin kalmadığı sonucunu çıkarıyor ve dolayısıyla bu program için mücadele edilmesinin yanlış olduğunu söylüyordu. Asgari program, diğer demokratik hakların yanında ulusların kendi kaderlerini tayin hakkını da içerdiği için konu, kaçınılmaz olarak, emperyalist dönemde ulusal hareketlerin ve ulusal savaşların devrimci, ilerici nitelikte olup olamayacağı noktasında toplanmaktaydı.
      Aynı konuda Leninist değerlendirme ise şöyledir:       "Genel olarak kapitalizm ve özel olarak emperyalizm, demokrasiyi bir hayal haline getirir, ama aynı zamanda kapitalizm, yığınlarda demokratik esinler uyandırır, demokratik kurumlar yaratır, emperyalizmin demokrasiyi yadsıyışıyla demokrasi için yığınsal mücadele arasındaki çatışmayı şiddetlendirir. Kapitalizm ve emperyalizm ancak iktisadi devrimle devrilebilir; demokratik dönüşümlerlerle, (reformlar), en 'ideal' demokratik dönüşümlerle bile devrilemez. Ne var ki, demokrasi mücadelesi okulunda okumamış olan bir proletarya, iktisadi bir devrim yapma yetisine sahip değildir... Emperyalist savaşın, demokrasiyi üç ayrı yönden yadsıdığı söylenebilir (a. Her savaş 'haklar'ın yerine zorbalığı koyar; b. emperyalizm, bu haliyle demokrasinin yadsınmasıdır; c. emperyalist savaş, cumhuriyeti monarşi ile eşitler), ne var ki, emperyalizme karşı sosyalist başkaldırının uyanışı ve büyümesi, demokratik direnç ve huzursuzluğun artışıyla ayrılmaz biçimde bağlantılıdır. Sosyalizm, her devletin, dolayısıyla her demokrasinin yavaş yavaş silinip ortadan kalkmasına yol açar; fakat sosyalizm, burjuvaziye, yani nüfusun azınlığına karşı zorbalıkla demokrasinin tam gelişimini, yani tüm halk yığınlarının bütün devlet işlerine ve kapitalizmin ortadan kaldırılmasının tüm örgün sorunlarına gerçekten eşit ve gerçekten evrensel biçimde katılmasını, ancak proletarya diktatörlüğü yoluyla bağdaştırabilir." [105]       Lenin, "emperyalist-ekonomizm"i eleştirirken işte bu temel saptamalardan yola çıkmaktadır. Böylece emperyalist aşamada, ulusların ekonomik ve siyasal olarak kendi kaderlerini belirleyebileceklerine ve bu durum karşısında proletaryanın elinin kolunun bağlanmasına karşı çıkmaktadır. Marksizm, insanlığın somut sorunlarına somut çözümler üretebildiği anlamda, dünyanın değiştirilmesinde kılavuz rolünü oynayabilir. Lenin, emperyalizmin doğru bir tahlilinden sonuçlar çıkararak şöyle demektedir:       "... küçük ulusların her birine diledikleri kadar demokratik özgürlük vermek, siyasal bağımsızlığa izin vermek, böylece 'kendi' askeri girişimlerini zarar görme tehlikesine atmamak, mali-sermaye açısından yalnızca 'gerçekleştirilebilir' birşey olmakla kalmaz, ama bazen tröstler için, onların emperyalist siyaseti için, onların emperyalist savaşı için daha kârlıdır. Siyasal ve stratejik ilişkilerin kendine özgü niteliğini görmezlikten gelmek ve ezberlenmiş bir 'emperyalizm' sözcüğünü ayrım gözetmeksizin yinelemek, Marksizmden başka bir şeydir." [106]       Böylece ortaya çıkmış ulusal-devletler proletaryanın kapitalizme karşı mücadelesinin başatlık kazanmasına hizmet edeceği açıktır. "Ulusal eşitlik daha tam hale geldikçe (ayrılma özgürlüğü olmaksızın bu eşitlik tam olamaz) ezilen uluslar işçileri, eziliş nedenlerinin hak eksikliği değil, kapitalizm olduğunu daha açıkça göreceklerdir." [107] (abç)
      Tüm bunlardan çıkan sonucu Lenin şöyle ifade etmektedir:       "Bizim, emperyalizme karşı her mücadeleyi destek-lememizin gerekmediğidir. Gerici sınıfların emperyalizme karşı mücadelesini desteklemeyeceğiz. Gerici sınıfların emperyalizme ve kapitalizme karşı başkaldırısını desteklemeyeceğiz." [108]       Diyebiliriz ki, emperyalist-ekonomizmin savladığı gibi, emperyalizm koşullarında ortaya çıkan her ulusal-devlet proletaryasının karşı çıkmasını gerektiren ve ona karşı savaşacağı bir durum yaratmaz. Emperyalizm, siyasal olarak bağımsızlığını tanıdığı, gerekirse bizzat bunların siyasal bağımsızlığının garantisini verdiği durumlarda bile, tek bir yol yoktur. Siyasal olarak bağımsız, ama ekonomik olarak emperyalizme bağımlı ulusal-devletlerin ortaya çıkması olasıdır ve böyle devletlerde proletarya, emperyalizmden ekonomik olarak bağımsızlığın elde edebilmesi için mücadele edebilir ve etmelidir de. Bu mücadelenin verilmesi için de, ulusların kendi kaderlerini tayin hakkının kesinkes tanınmış olması zorunludur.
      Görüldüğü gibi, emperyalist ekonomizm, ulusal sorunu, belli bir çözüm biçimi içinde ele almaz, tersine, ulusal sorunu tümüyle yadsıyarak ortaya çıkar. Bu da onu diğer hatalı anlayışlardan ayırır. Ancak gelecekte, anti-emperyalist mücadele açısından oldukça önemli bir yere sahiptir. [5*] Özellikle anti-emperyalist mücadele ile anti-kapitalist mücadelenin ilişkisi sorunu olarak demokratik halk devrimi programı (asgari program) ile sosyalist devrim programı (azami program) konusunda ortaya çıkmaktadır. Örneğin, Latin Amerika'da ortaya çıkan demokratik devrim sorununda revizyonist KP'ler anti-kapitalist devrimin aynı zamanda anti-emperyalist mücadeleyi içerdiğini söyleyerek, anti-emperyalist ve anti-oligarşik mücadelenin reddine yönelmişlerdir. (Aynı tezler ülkemizde TİP tarafından savunulmuştur.) Yine bir başka kesimde anti-emperyalist mücadelenin anti-kapitalist mücadele ile ilişkisinden anti- emperyalist mücadelenin bazı anti-kapitalist hedefleri de içermesi gerektiğini savunmuşlardır. (Latin-Amerika'daki troçkist örgütlerin resmi çizgisi budur.) Bu değerlendirmelerin sonucunda, revizyonist KP'ler, anti-emperyalist mücadeleyi siyasal bağımsızlığa sahip ulusal devletin bir sorunu olarak ele alıp, bunun ekonomik bağımsızlıkla tamamlanması gerektiğini ileri sürerek "ulusal burjuvazi" ile birleşik cephe kurmayı temel görev olarak belirlemişlerdir. (Bu ülkemizde 70'lerde T"K"P'nin "Ulusal Demokratik Cephe" anlayışının ta kendisidir.) Anti-emperyalist mücadele, sözcüğün tam anlamıyla emperyalist çerçevenin dışına çıkmak ile sonuçlanan bir mücadeledir. Eğer bu mücadelede proletaryanın öncülüğü söz konusu olursa, emperyalizmin çerçevesi dışında ekonomik ve siyasal bağımsızlık elde edilebilir. Bu bağlamda anti-emperyalist ve anti-oligarşik mücadele, ulusal sorunun kapitalizm dışında çözümünü içerir ve dolayısıyla dünya çapındaki sosyalizm mücadelesi ile birleşir. Ancak yine de emperyalist aşamada, bu çerçeve içinde siyasal bağımsızlık elde edilebilirliğinin yanında, ekonomik olarak da bağımsızlık elde edilebilir. 1960-70 döneminde özellikle Orta-Doğuda bu görülmüştür. Ama bu abartılmamalıdır. Nitekim Orta-Doğudaki gelişmeler, bunun ancak sosyalist sistemin yoğun desteğinde gerçekleşmesinin uzun bir tarihsel evreyi gerektirdiğini göstermiştir. Yine de revizyonizmin "kapitalist olmayan yol" tezini, her ne kadar Lenin'in emperyalizm tahliline dayanıyorsa da, emperyalizm koşullarında ve çerçevesi içinde ulusal devletlerin ekonomik olarak bağımsızlaştırılmasını ve bu amaçla "ulusal burjuvazinin" güçlendirilmesini amaçladığından anti-Marksist niteliktedir ve proletaryanın iktidar mücaledesini engelleyicisidir. Bu sonuç, bugün Orta-Doğu ülkelerinde açıkça ortaya çıkmıştır.       "Bütün 'demokrasi', kapitalizmde ancak çok ufak ölçüde ve yalnızca göreli olarak elde edilebilen 'haklar'ın ilanını ve gerçekleştirilmesini içerir. Ama bu hakları ilan etmeksizin, bu hakları hemen şimdi getirmek için mücadele vermeksizin, yığınları bu mücadele ruhuyla eğitmeksizin, sosyalizm olanaksızdır." [109]
 
IV.
ROSA LUXEMBURG VE ULUSAL SORUN

 
      Emperyalizmin I. bunalım döneminde R. Luxemburg'un özel bir yeri olduğu tartışmasız tüm Marksistler tarafından kabul edilmektedir. Ancak ulusal sorun konusunda getirdikleri, uzun yıllar onun Bolşevikler ve Lenin'le ayrı düşmesine neden olan konulardan birini oluşturduğu da açıktır. R. Luxemburg, genel olarak Marks-Engels'in "büyük devletler" konusundaki tezlerini temel çıkış noktası olarak ele almaktadır. Neredeyse mutlaka varan ölçüde, büyük devletlerin yaratılmasını savunur. Engels, "orta-çağın sonundan beri, tarih büyük ulusal-devletlerden oluşmuş bir Avrupa'ya doğru ilerlemekteydi" demektedir. Bundan Luxemburg'un çıkardığı sonuç, madem böyle bir tarihsel gelişme vardır ve sosyalizm dünya çapında gerçekleşecektir, neden ulusal-devletlerin varlığı her koşulda savunulsun demektedir.
      Luxemburg'un ulusal sorun karşısındaki tutumu, tümüyle Marks-Engels'in "büyük devletler" tezine dayanması, onun, özellikle Polonya sorunu karşısında Bolşeviklerle ters düşmesinin temelini oluşturmaktadır. Luxemburg, Polonya'nın kendi kaderini tayin hakkını kullanarak ulusal-devlet haline dönüşümünün Doğu Avrupa'daki proletaryanın ortak mücadelesini engelleyeceğini savunmaktadır. Özellikle Lenin'in ulusların kendi kaderlerini tayin hakkını, geçici ve taktik bir sorun olarak değil, her zaman geçerli olan ve özsel olarak "ayrılma hakkı" şeklinde ifade eden bir tarzda sunuşuna karşıdır. Böyle bir tarz, Luxemburg'a göre, bütün büyük devletlerin ayrışmasına ve bir dizi küçük devletlerin kurulmasına neden olacaktır, ki, bu da proletaryanın dünya devrimi yolundaki mücadelesini engelleyecektir.
      Polonya konusunda PSP (Polonya Sosyalist Partisi), "Çarlığı ancak Polonya'yı ondan kopararak zayıflatabiliriz; Çarlığı devirmek Rus yoldaşların görevidir" şeklinde ortaya çıkarken; bazıları da "Çarlık devrildikten sonra Rusya'dan ayrılarak kendi kaderimizi tayin edebiliriz" demektedir. Luxemburg, bu tezin (ki özsel olarak küçük-burjuva milliyetçiliğinin ifadesidir) karşısına, Polonya'nın bağımsızlığının işçilerin sınıf mücadelesini böleceğini söyleyerek karşı çıkar. Bunun gerekçesi olarak Çarlık Rusya'sında kapitalizmin geliştiğini ve gündemdeki devrimin sosyalist devrim olduğunu söyleyen Luxemburg, aynı durumda bulunan Osmanlı İmparatorluğu için ise tersi bir politikanın izlenmesini savunur. Ona göre, Osmanlı İmparatorluğu, kapitalist gelişme aşamasına girememiştir ve hiçbir biçimde kendini "yeniden üretecek" durumda değildir. Bu nedenle Osmanlı İmparatorluğu'nun "dağılmasını" desteklemek gerekir. Böylece Luxemburg'da "büyük devletlerin yararı ve bu devletler içinde proletaryanın birleşik hareketi" doğrudan doğruya kapitalist gelişmeye bağlı olarak ortaya konulmaktadır. Bunu şöyle ifade eder:       "Proletaryanın görevi, yeni sınıf devletleri yaratmak değildir. Eğer Enternasyonal (II. Enternasyonal) ezilen halkların kendi kaderlerini belirlemesi doğrultusunda bir karar aldıysa, bu kapitalist temeller üzerinde yeni bir ülkenin kurulması için değil, sosyalist bir toplumun oluşturulmasını amaçlayan bir karardı."       Bir başka deyişle, Rosa Luxemburg, ulusların kendi kaderlerini tayin hakkını değil, proletaryanın kendi kaderini tayin hakkını kabul ediyordu. Ancak feodalizm koşulları altında bulunan devletlerde yaşayan ulusların, kapitalist temel üzerinde ulusal-devlet kurmaları, onun bu tezinin dışında değerlendirilmeliydi. Ona göre, kapitalizm feodalizme karşı bir ilerleme olarak ele alınmalıydı. Bu nedenle, feodal-askeri yönetim altında bulunan ülkelerde, bağımsız ulusal-devletler kurulması desteklenmeliydi. Ve Marks-Engels, 1850'lerde bağımsız bir Polonya'dan söz ederken, feodal-askeri Çarlığa karşı kapitalist gelişme içinde olan Polonya'dan söz ediyorlardı.
      Lenin, Luxemburg'un bu tezlerini, temelde ulusal sorunun sınıf mücadelesiyle ve proletaryanın iktidar mücadelesiyle bağını ve onun önünde zaman zaman engel olarak ortaya çıkmasını anlamamakla eleştirerek, her zaman sınıf mücadelesine göre "ikincil" olan ulusal sorun, belli bir zamanda bu mücadelenin önüne geçebileceği görülmeliydi. Ayrıca aralarında yüzyılların getirdiği "ulusal kinlere" sahip ulusların proletaryasının, sanıldığı gibi kolayca ve "ulusal kinler, önyargılar" giderilmeden ve de gönüllü olarak birleşme durumuna gelmeden birleştirilmesinin mümkün olmayacağını Luxemburg görmüyordu. Son olarak da, ulusların kendi kaderlerini tayin hakkının demokrasi sorunu olması, onun "taktik" bir manevra düzeyine indirgenmesine engel olduğunu söyleyen Lenin, sorunun tarihsel bir ilke durumuna getirilmesinin doğru olduğunu da belirtiyordu.
      Diyebiliriz ki, Rosa Luxemburg ulusların kendi kaderlerini tayin hakkını, kapitalizm ile feodalizm arasındaki bir mücadele sorunu olarak sınırlamaktadır ve giderek bunun yerine işçi sınıfının kendi kaderini tayin hakkını koymaktadır. Yani tarihsel olarak ulusların ve ulusal-devletlerin kapitalizmle birlikte ortaya çıktığı tezinden yola çıkan Luxemburg, bu doğru tezden, sorunun sadece burjuvaziyi ilgilendirdiği sonucunu çıkarmaktadır. Böylece proletaryanın ulusal sorun konusunda elini kolunu bağlamakta, tavırsız kalmasına neden olmaktadır.
 
V.
LENİN VE ULUSAL SORUN

 
      Lenin'in ulusal sorun karşısındaki tutumunu, yukardaki teorileri ele alırken az çok belirginleştirmiş bulunuyoruz. Şu ana kadar, temel olarak Lenin'in tezleri doğrultusunda yanlış tavırları sergiledik. Şimdi bir bütün olarak Lenin'in ulusal sorun, ulusların kendi kaderlerini tayin hakkı konusundaki görüşlerini ifade edeceğiz.
      Lenin, proletarya partisinin (RSDİP olarak) hedefleri konusunda hazırlanan program üzerinde -ki bu bir asgari programdır- değerlendirmesinde ulusal sorunu şu şekilde ifade etmektedir:
      "Devleti oluşturan tüm ulusların kendi kaderlerini tayin hakkının tanınmasını güvence altına alan demokratik bir anayasaya dayalı bir cumhuriyet." [110]       Böyle bir asgari program hedefinin ortaya konulması, doğrudan doğruya burjuva demokratik devrimini tamamlamış Çarlık Rusyası'nda proletaryanın nihai hedeflerine ulaşması için gerekli ve kaçınılmaz bir evrenin sorunlarından birini çözümlemeye yöneliktir. Bunun anlamı, proletarya partisinin, ulusların kendi kaderlerini tayin etmeyi, dışarıdan, şiddete başvurarak ve de haksız biçimde etkilemeye dönük her türlü çabayla savaşılması demektir. Böylece bir yandan demokratik cumhuriyet için mücadele edilirken, diğer yandan böyle bir cumhuriyetin temel ilkelerini oluşturan demokratik haklardan taviz verilmeyeceği ortaya konulmuş bulunmaktadır.
      Bu noktaya kadar, herşey RSDİP'nin programında yer alan "ulusların kendi kaderlerini belirleme hakkının tanınması" maddesi, yeterli olmaktadır. Ancak, zaman içinde ortaya çıkan farklılıklar, özellikle çok uluslu Çarlık Rusyası'nda, her ulusal-topluluğun Marksist örgütlenmeleri ve Marksistlerin bölgesel ya da yerel istemleri ortaya çıktıkça, sorun, böyle bir program maddesinin (diğer maddelerde olduğu gibi) tek başına yeterli olmadığı görülmüştür. İşte bu andan itibaren, programda ifadesini bulan ulusların kendi kaderlerini tayin hakkının ne anlama geldiği ortaya konulmak durumundadır.
      Lenin, herşeyden önce "ulusların kendi kaderlerini tayin hakkı"nın, doğrudan doğruya, her ulusun "kendi siyasal geleceğini belirleme hakkı" olarak ele alınabileceğini ve bununda her ulusun "bağımsız devlet" olarak örgütlenme hakkı olarak somutlaştırılabileceğini ifade eder.
      Bilindiği gibi, devlet örgütlenmesi siyasal bir örgütlenmedir. Böylece ulusal sorun, "ezilen ulusların", yani "bağımsız ulusal devlet" olarak örgütlenememiş ulusların, "ezen ulustan" "ayrılma hakkının" kabul edilmesi olarak ortaya çıkmaktadır. (Ayrılma hakkı, ayrı devlet kurma hakkıdır.) Ancak böyle bir hak, her zaman ve her yerde proletaryanın iktidar mücadelesine hizmet etmeyeceği de açıktır. Özellikle Marks-Engels'in "büyük devletler" konusundaki söyledikleri dikkate alınacak olursa, sorunun bir dizi "küçük ve zayıf ulusal-devletler" yaratmak olarak ele alınamayacağı ortaya çıkar. Proletaryanın çıkarı, "büyük devletlerin" var olmasındadır, ama şu ya da bu biçimde bir devletin değil, demokratik-merkezi devlet esastır.
      "Demokratik merkezi bir cumhuriyet" proletaryanın iktidar mücadelesini hızlandıracaktır. Çünkü, böyle bir cumhuriyet, ulusal önyargıların ya da burjuva milliyetçiliğinin engelleyici etkisinden kurtulmayı sağlayacaktır. Bilindiği gibi, milliyetçilik, proletaryanın değişik uluslar olarak ayrı kalmasına ve mücadelelerinin birleştirilmesine engel teşkil eder. Bu öylesine bir engeldir ki, proletaryanın, sosyalist siyasal bilince ulaşmasını engeller, geciktirir. Çünkü, ulusal sorunun çözümlenmediği yerlerde, proleterler için (ve onun tarihsel müttefikleri için) baş çelişki "ezen ulus ve onun burjuvazisi" durumundadır. Diyalektik çelişki yasasının gösterdiği gibi, temel çelişki (emek-sermaye çelişkisi olarak) her zaman ve her yerde baş çelişki durumunda değildir. Zaman zaman diğer çelişkiler (tali, ikincil) baş çelişki haline gelerek temel çelişkinin çözümünü geciktirir.
      Ulusal sorunun Leninist çözüm yöntemi, görüldüğü gibi, çelişkinin diyalektiğinden kaynaklanmaktadır. Böyle bir yöntem kullanıldığında, ulusların ayrılma hakkının tanınmasının getireceği olumlu ve olumsuz yönler kolayca ortaya çıkabilmektedir.
      "Ezilen ulusun ayrılma hakkı"nın tanınması iki yönden proletaryanın nihai amacıyla uygunluk taşır:
      1- "Ezen ulus" açısından, bu ulusun proletaryasında gerçek bir demokratik anlayış ortaya çıkarır ve hiçbir ayrım gözetmeksizin proleterler arasında ortak faaliyetin ortaya çıkmasını sağlar. Bir başka deyişle, içinde yaşadıkları ulusun egemenliğinden gelen ve tarihsel olarak yaratılmış olan ulusal önyargılar bir tarafa bırakılabilir. Proleterler arası dayanışma, soyut bir ilke ile istem olmaktan çıkar. Somut ve gerçekleştirilmesi zorunlu bir amaç olarak ortaya çıkar. "Ezen ulus" proletaryası, sosyalist siyasal bilince erişmiş olsa bile, içinde bulunduğu toplumsal-tarihsel ilişkilerden az ya da çok etkilenmek durumundadır. Bu etkilenme, proletaryanın burjuvaziye karşı daha da güçlendirilmesi olarak ortaya çıksa bile (ki bu ayrılma hakkının tanınmaması şeklinde kendini belirginleştirir) şovenizmden kendisini tam olarak arındıramama şeklinde görülür. "Ayrılma hakkı"nın tanınmasını benimseyen ve savunan bir proletarya, bu tür ulusal önyargılardan kurtulacaktır.
      2- "Ezilen ulus" açısından, proletarya, herşeyden önce, halk kitlelerinin (ki bunlar köylülük ve küçük-burjuvazi olarak proletaryanın devrimci müttefikleridir) ve proleterlerin, kendi burjuvazisi tarafından, kendi çıkarları doğrultusunda kullanılmasının önüne geçmiş olacaktır. Bir başka deyişle, "ezilen ulus" burjuvazisinin "milliyetçiliği"nin aşılması gündemdedir. Ulusal baskının ortadan kalktığı koşullarda, burjuvazi milliyetçi duygularla -ki bu sınıfların varlığının reddedilmesi ve sınıf çıkarlarının ikincil plana konulması istemi olarak ortaya çıkar- kitlelerin, özellikle proletaryanın aldatılması sona erecektir. [6*] Diğer taraftan, özellikle 19. yüzyıl sonları ile 20. yüzyıl başlarında yaygın olan feodal-merkezi imparatorluklardan "ayrılma", önemli bir askeri gücün proletaryanın iktidar mücadelesinden çıkartılmış olacaktır. [7*]
      Lenin, ulusal sorun açısından, ezen ve ezilen ulusların proletaryasının fiili koşullarının farklılığını şöyle ortaya koyar:       "1) Ekonomik bakımdan farklılık şudur: Ezen ulusların işçi sınıfı içindeki kesimler, bu uluslar burjuvazisinin, ezilen uluslar işçilerini fazladan sömürü yoluyla elde ettikleri aşırı kârdan kırıntılar alırlar. Bundan başka, ekonomik istatistikler, ezilen uluslara bakışla, burada işçilerin daha geniş bir yüzdesinin 'kağıttan patron' haline geldiğini, daha geniş bir yüzdesinin işçi aristokrasisine yükseldiğini gösteriyor.
      2) Siyasal bakımdan farklılık şudur: Ezilen ulusların işçilerine bakışla, ezen ulusların işçileri, siyasal yaşamın birçok cephesinde ayrıcalığı olan yerler tutarlar.
      3) İdeolojik olarak ya da mânen farklılık şudur: Ezen ulusların işçilerine okulda ve yaşamda, ezilen uluslar işçilerine tepeden bakmaları, onları küçük görmeleri öğretilir." [111] (abç)
      Ama, "... ulusların kendi kaderlerini tayin hakkını tanımak, gerçekte her ulusun kendi kaderini tayin isteğini desteklemek anlamına gelir? Herşey bir yana, bütün yurttaşların özgür biçimde dernekleşme hakkını tanımamız demek, biz sosyal-demokratların, kesinkes, her yeni dernekleşmeyi destekleme yükümlülüğü altına girmemiz demek değildir. Hatta bu hakkı, tanımış olmamız, bizim, uygunsuz ve akılsız bir adım olarak göreceğimiz belli bir derneğe karşı çıkmamızı, ona karşı kampanya açmamızı da önlemez." [112]
      Demek ki, sorun, proletarya partisinin, her zaman ulusal bağımsızlığı, ulusların ayrılmasını, hiçbir koşul ileri sürmeksizin desteklemeyi görev olarak alıp almadığı sorunu haline dönüşür.
      Lenin, sorunun proletarya partisinin görevleri açısından ele alındığında, bunun "belli koşullara bağlı" olarak gündeme geleceğini belirtir. Yani proletarya ve onun partisi, ulusal bağımsızlık ya da bu ulusun ayrılma hakkını kullanması konusunda, belli bir "koşullama" koymak zorundadır. Bu koşul, doğrudan proletaryanın nihai amaçlarından çıkar. Böylece sorun, bir yandan ulusların kendi kaderlerini tayin etme, yani ayrı bir devlet kurma hakkının tanınması iken, diğer yandan bu hakkın nerede, ne zaman ve nasıl kullanılacağını belirlemek sorunudur. Bu ikinci kısım doğrudan, proletarya ve partisinin mücadelesini kapsadığından özel öneme sahiptir ve ulusal sorun konusunda belli bir tavır belirleme, genel olarak "ayrılma hakkının" tanınması ile geçiştirilemez. Böyle bir şey, tümüyle oportünist bir tutum olur ve proletaryanın aldatılmasından başka bir anlama gelmez. (Sorunun çözümlenmesi yerine, üstünden atlanarak geçiştirme yöntemi)       "Kendi kaderini tayin etme özgürlüğü, yani bağımsızlık, yani ezen uluslardan ayrılma özgürlüğü istiyoruz. Bunu, ülkeyi ekonomik bakımdan bölmeyi, ya da küçük devletler idealini düşlediğimiz için değil, tam tersine, yalnızca gerçekten demokratik, gerçekten enternasyonalist bir temel üzerinde, geniş büyük devletin ve ulusların yakın birliği, hatta kaynaşmasından yana olduğumuz için istiyoruz. Ancak ayrılma özgürlüğü olmaksızın böyle bir temel düşünülemez." [113]       Ama, "ulusların özgürce ayrılma hakları, belli bir ulusa belli bir zamanda ayrılmasının öğütlenir olup olmayışıyla karıştırılmamalıdır. Proletaryanın partisi bu ikinci sorunu, her olayda ayrı ayrı düşünüp kararlaştırmalı, bunu yaparken toplumsal gelişmenin bir bütün olarak gereklerini ve proletaryanın sosyalizm için verdiği sınıf mücadelesinin çıkarlarını dikkate almalıdır." [114] (abç)
      Ancak burada altı çizilmesi gereken bir nokta vardır: Ulus ile burjuvazi ve dolayısıyla kapitalizm birbirinden ayrılmaz. Ulusal hareketler, tarihsel olarak burjuvazinin feodalizme karşı mücadelesini ifade etmiştir. Bir başka deyişle, demokratik devrimin bir sonucudur. Burjuva demokratik devrim, alt-yapıda feodal üretim ilişkilerinin yerini alan ve egemen olan kapitalist üretim ilişkilerinin feodal üst-yapıyla çatışması ve bu feodal üst-yapının yerine kapitalist üretim ilişkilerinin üst-yapısının konulması demektir. Bu burjuva devrimlerinde, demokratik cumhuriyet şeklinde bir ulusal-devletin ortaya çıkmasını sağlar. Bu noktada ulusların kendi kaderlerini tayin hakkı ve bu hakkın kullanımı konusunda proletaryanın ve partisinin tutumu oldukça nettir. Feodalizme karşı mücadele söz konusu olduğu yerde, proletarya her zaman kapitalist gelişmenin tarihsel olarak ileri bir adım olduğunu kabul eder ve feodalizme karşı mücadeleye katılır. Ama sorun kapitalist üretim ilişkilerinin gelişmediği ya da yeterince gelişmediği, bu nedenle feodal ya da yarı- feodal üretim ilişkileri içinde bulunan ülkelerde aynı biçimde açık ve kolay çözümlenemez. Çünkü buradaki ilişkiler oldukça karmaşıktır ve sınıfsal ayrışma tam olarak gerçekleşmemiştir. Ve özellikle köylülük feodal bir sınıf olarak varlığını korur, sınıfsal ayrışma içinde değildir. Bu tür ülkelerde, ulusal sorun, merkezi bir devletin ortaya çıkması durumunda ya da çıkması koşullarında ayrı durumlar yaratmaktadır. Ve Marksizmin "koşullama"sı burada özel bir önem kazanır.
      Kapitalist olmayan, yani kapitalizmin gelişmediği yerlerde, sözcüğün tam anlamıyla bir ulustan söz etmek olanaksızdır. Ancak yine de bir ulus olarak varolmak durumunda bulunan topluluklar vardır. (Ulusal-topluluklar) Gerçek bir burjuva ulus, burjuvazinin üretim ilişkilerinden aldığı güçle oluşmuş bir ulus ve ulusal birlik mevcut değildir. Ama kendilerini ulus olarak kabul eden ya da öyle olmak isteyen bir topluluk mevcuttur. Böylece ulusların kendi kaderlerini tayin hakkı, salt bir ulusal-devlet kurma sorunu olmaktan çıkmakta, aynı zamanda ulus olma anlamı kazanmaktadır. Bir başka deyişle, uluslaşma ile ulusal-devlet kurma sorunu birbirinin içinde ve birlikte ortaya çıkmıştır. Yahudi sorununda Lenin, gerçek anlamda bir ulus olmayan ve ulus olamayacak yahudilerin "uluslaşması"nın desteklenmesinin doğrudan yahudi siyonizminin (yahudi milliyetçiliğinin) çıkarlarına hizmet etmek olduğunu belirtirken, uluslaşma ile ulusal devlet kurma sorununun iç içe geçmişliğini belirtir. Böylece sorun öncelikle "ulus nedir?"in belirlenmesini zorunlu kılmaktadır. Rusya'da bu sorun, doğrudan "yahudiler bir ulus mudur?" tartışmasıyla başlamıştır. Bu sorunun yanıtlanması, hangi hareketlerin gerçekte ulusal hareket olduğunu, hangilerinin ise mevcut toplumsal ve tarihsel koşullar tarafından yaratılmış ve son tahlilde belli bir topluluğun feodal sınıflarıyla geri burjuvazisinin hareketi olduğunu belirlemeye olanak tanır. "Bağımsız devlet kurma" hakkının tanınması, kimi zaman belli bir bölgedeki feodal toprak sahipleri ve bölgesel burjuvazinin (genellikle ticaret burjuvazisidir) kendi egemenliklerini pekiştirmek anlamına geldiği tarihsel olarak görülmüştür. Kapitalizmin dünya çapında gelişmesi sonucu bölgesel olarak feodal ayrıcalıklarını yitiren toprak sahiplerinin (feodallerin) ulusal sloganlarla ve ulusal bağımsızlık amacıyla ortaya çıkmışlardır. Çarlık Rusyası'nda özellikle Kafkaslar ve Kafkas-ötesi bölgelerde bu tür ulusal (!) hareketler görülmüştür.
      Stalin, 1904 yılında Gürcistan'ı tahlil ederken şunları söylüyordu:       "...Gürcü aristokrasisi, 'Gürcistan'ın, Rusya'ya bağlanmasından sonra, Gürcü krallarının yönetiminde sahip olduğu eski ayrıcalıkları ve iktidarı yitirmesinin kendisi için ne kadar yararsız olduğunu anlayıp 'Gürcistan'ın kurtuluşunu' istediği zaman 'aristokrasinin ulusal sorunu' denilen ulusal sorun vardı. Aristokrasi bununla, Gürcistan'ın başına Gürcü krallarıyla aristokrasiyi getirmek ve böylece Gürcü halkının kaderini bunlara teslim etmek istiyordu. Bu bir feodal krallık 'milliyetçiliği'idi." [115]       Bu tip "milliyetçilik"in, kapitalist gelişme ile (iç ya da dış dinamikle) nasıl yok olma sürecine girdiğini Stalin aynı yerde anlatırken, bu hareketin kaçınılmaz olarak bölündüğünü, bir kısmının Rus otokrasisine sığındığını, diğer kesiminin ise "kilisenin kanatları altına girerek" hareketini sürdürmeye çalıştığını söyler. Böylece, "feodal krallık milliyetçiliği yaşamının son anlarında dinsel bir kılığa bürünür." [116] Lenin "gerici sınıfların emperyalizme karşı mücadelesini desteklemeyeceğiz. Gerici sınıfların emperyalizme ve kapitalizme başkaldırısını desteklemeyeceğiz" derken bu hareketi kastetmektedir. [117] [8*]
      Bu tür "ulusal" (!) hareketlerin mevcudiyeti, yeniden "ulus" kavramını ön plana geçirmiştir. Stalin tarafından belirginleştirilmiş haliyle, ulus, Marksistler için, "tarihsel olarak oluşmuş, kararlı bir dil, toprak, iktisadi yaşam ve kendisini kültür ortaklığında dile getiren ruhsal biçimlenme birliğidir." [118] Buna yapılacak bir ekleme, Stalin'in de belirttiği gibi, "ne teorik bakımdan, ne pratik bakımdan ve politik bakımdan haklı gösterilemez." [119] Çoğunlukla "ulusal-devlet"in "varlığı"nın bir ulusun olmasının bir özelliği olduğu şeklinde bir anlayışa karşı Stalin'in tutumu tanımın doğruluğu şeklinde olmuştur. Yani, bir ulusun ulus olabilmesi için yukarda belirtilen dört temel özelliğin dışında, bir de "ulusal-devlete sahip olmak" gerekli değildir. Zaten sonal olarak, ulusların kendi kaderlerini tayin hakkı, bu tür "ulusal-devlet" olarak ulusların örgütlenmesinin engellenmesi koşullarının yarattığı bir haktır. "Devlet"i ulusun niteliklerinden birisi olarak kabul etmek ve hatta en önemli ögesi olarak kabul etmek, doğrudan her "devlet"in "bir ulus" oluşturduğunu söylemek ya da kabul etmek demektir ki, bu tümüyle ulusal baskının üstünün örtülmesi anlamına gelir.
      Bunlarla, yine de gelişmelerin eşitsizliği ve çarpıklığı ile ortaya çıkmış durumların tam bir çözümlenmesine ulaşılmış olunmamaktadır. Henüz kapitalist gelişme evresine girmemiş ve dolayısıyla uluslaşmamış halklar vardır. Bu halklar, kimi yerde "bağımsız bir devlet" içinde bulunmaktadırlar, kimi yerde ise, "ilhak edilmiş topraklar" üzerinde yaşamaktadırlar. Bunlar, bu nedenlerle ulus haline gelememektedirler. Ve bundan ayrı olarak kapitalist gelişme evresine girmemiş, zayıf da olsa burjuvazinin yaratıldığı, ama henüz feodal bağlardan kurtulunmadığı ülkeler vardır. Buraların bir kısmında feodal devlet (mutlak monarşi olarak) bulunurken, bazılarında, "bağımlı feodal krallık" bulunmaktadır. Feodal devlet koşulları altında, uluslaşma demokratik devrimle birlikte "devlet"in içsel sorunu olarak ortaya çıkar. "Bağımlı" durumunda ise, uluslaşma ve bağımsız ulusal-devlet kurma hakkı, dış koşullara bağlı, yani uluslararası bir sorun durumundadır. Örneğin Çin'de uluslaşma demokratik devrimin yapılması olarak içsel bir sorun iken, Polonya'da demokratik devrimin tamamlanması sorunu olarak uluslararası bir sorun durumundadır. Bu ikinci durumda, önce "bağımsız ulusal-devlet", yani kendi kaderini tayin hakkını kazanma; sonra demokratik devrim şeklinde bir sıralama mekaniktir ve tümüyle proletaryanın çıkarlarına ters düşer. Proletarya bu iki görevin birlikte birbirine bağlı olarak gerçekleştirilmesini savunur. Böylece, bu tür ülkelerde burjuva demokratik devrimi, bir yandan "içsel olarak" feodalizme karşı bir mücadele olurken, diğer yandan "ezen ulus"a karşı bir mücadele olmaktadır. Bir başka deyişle, demokratik devrim yeni bir içerik kazanmaktadır. Çin durumunda ise, "ezen ulus" doğrudan emperyalizm olarak kendini ortaya koyduğundan, demokratik devrim anti-emperyalist bir mücadele ile birleşiktir.
      İşte bu nedenlerle, ulusal sorun karşısında proletaryanın nasıl bir tutum takınacağı, yani ulusların kendi kaderlerini tayin hakkının nasıl kullanılacağı sorunu, "her olayda ayrı ayrı düşünülüp kararlaştırmasına" bağlıdır. Bu, herhangi bir ülke düzeyinde Lenin ve Bolşeviklerin tavrını -tıpkı daha önceki dönemde Marks ve Engels'in tavrını- "evrensel" bir tutum olarak ele almak yanlıştır. Ulusal sorun karşısında Leninist tutum şu şekilde genelleştirilebilir:       1) Sosyalizm dünya çapında gerçekleştirilecek bir toplumsal örgütlenmedir ve bunu ancak proletarya başarabilir.
      2) Böyle bir toplumun yaratılabilmesi için, her türlü ulusal, bölgesel ve yerel ayrılıklar, farklılıklar, ayrıcalıklar ortadan kaldırılmış olması gerekir.
      3) Ulusal, bölgesel ve yerel ayrılıklar vb. temelini, tarihsel olarak özel mülkiyet düzeninden, yani üretim araçlarının özel mülkiyetinden kaynaklanan işbölümü üzerinde yükselen tarihsel gelişim ortaya çıkarmıştır. Bunun kapitalist evredeki bir görünümü de ulusal sorunu ortaya çıkarır ve bazı ulusların baskı altında tutulmasıyla nitelenebilir.
      4) Bu uluslar arası ayrım ve ulusal baskı, halkların ve proleterlerin, kendi ulusları temelinde karşı karşıya gelmelerine, karşılıklı önyargılara, hoşgörüsüzlüklere ve güvensizliklere yol açmıştır.
      5) Ulusal ayrılıkların yarattığı hoşgörüsüzlük ve güvensizliğin ortadan kaldırılmasının yolu, her türlü ulusal baskının, uluslar üzerindeki zor kullanımının reddinden ve ulusların kendi kaderlerini tayin etmede özgür olmalarından (bu hakkın tanınmasından) geçer.
      6) Bu tür engellerin, tarihsel burjuva niteliğini bilen proletarya ve partisi, her yerde uluslararası proletaryanın birleşik ve merkezi mücadelesini savunur. Ulusal sınırlar içinde örgütlenen proletaryanın, tüm halk kitlelerinin öncüsü olarak, "ezen ulus" proletaryası düzeyinde, ulusların kendi kaderlerini tayin hakkını, yani ulusların ayrılma hakkını savunur ve bu yönde propaganda yaparken, "ezilen ulus" proletaryası düzeyinde, demokratik ve sosyalist bir temelde "birleşme" yönünde hareket eder ve bu yönde propagandasını yoğunlaştırır.       "Burjuvazi, her zaman, kendi ulusal taleplerini ön plana çıkarır. Bunları kesinlikle ileri sürer. Ama proletarya için bu talepler, sınıf mücadelesinin çıkarlarına bağımlıdır. Teorik bakımdan, belirli bir ulusun başka bir ulustan ayrılmasının ya da bu ulusun bir başka ulusla eşitliğinin, burjuva demokratik devrimi tamamlayıp tamamlayamayacağını önceden kestirmek olanaksızdır. Her iki halde de proletarya için önemli olan şey, kendi sınıfının gelişmesini garantiye almaktır. Burjuvazi için önemli olan şey, bu gelişmeyi baltalamak ve 'kendi' ulusunun amaçlarını proletaryanınkilerden öne almaktır. Bu nedenle proletarya, kendi kaderini tayin etme hakkının tanınması isteğini, deyim uygun düşerse, olumsuz yönüyle yetinir ve hiçbir ulusa bir başka ulusun sırtından üstünlük garanti etmez; bu konuda taahhütlerde bulunmaya kalkışmaz." [120]
      "Feodal uyuşukluktan çıkan yığınların uyanışı ilerici bir şeydir, nasıl ki bu yığınların halkın egemenliği uğruna, ulusun egemenliği uğruna her türlü ulusal baskıya karşı savaşımı da ilerici bir şeyse. Marksistin en kararlı ve en tutarlı demokratizmi, ulusal sorunu bütün yönlerinde mutlak savunma görevi, buradan gelmektedir. Bu, özellikle olumsuz bir görevdir. Proletarya, milliyetçiliği desteklerken aşırı davranışlara gidemez, çünkü daha ileride, milliyetçiliği güçlendirmeyi hedef tutan burjuvazinin olumlu eylemi başlar." [121] (abç)
      Ulusal sorun konusunda Lenin'in bu değerlendirmeleri, bu dönemde olduğu kadar, diğer dönemlerde de temel bir tez niteliğindedir. Proletarya ulusal sorunda, ulusların kendi kaderlerini tayin hakkını savunur, ama bunu burjuva demokratik devrim sorunundaki proletaryanın tutumu ile birleştirilmediği sürece yalın bir milliyetçilik haline geleceği de açıktır. Proletarya, burjuva demokratik devrimde, bu devrime en enerjik biçimde katılır. Ama katılımın temelinde, bu devrimin feodalizme karşı tarihsel ilericiliğinden kaynaklanır. Daha tam deyişle, proletaryanın burjuva demokrasisine bakışı onun tarihsel ilericiliğinden ve proletarya iktidarına tam ve gelişmiş bir demokratik cumhuriyetle geçmenin en kolay ve olanaklı oluşundan ileri gelir. Lenin, bunu, kesintisiz devrim esprisi içinde tanımlamıştır; yani proletarya, burjuva demokratik devrimini olumsuz anlamda destekler ve burjuvazinin devrimi bitirmeye yönelik tutumu (olumlu eylemi) karşısında devrimin sürekliliğini sağlayarak sosyalist devrimi yapmaya yönelir. Bu, proletaryanın sınıf olarak olumsuz eylemidir ve tüm kapitalist üst-yapının yadsınmasıdır.
      Genel olarak demokratik devrimin bir parçası olarak ele alınan ulusların eşitliği, ulusların kendi kaderlerini tayin hakkı, proletarya açısından, feodalizme karşı burjuva milliyetçiliğinin tarihsel ilericiliği ile bağlantılıdır. Bir başka deyişle, proletaryanın ulusların kendi kaderlerini tayin hakkını savunması, doğrudan feodalizme karşı burjuvazinin olumsuz eyleminin proletaryanın tarihsel gelişimini hızlandırmasından ve onun sınıf çıkarlarına uygun olmasındandır. Ancak bu noktada bazı belirlemeler yapılması gerekmektedir.
      Herşeyden önce Lenin'in yazılarında açığa çıkan proletaryanın olumsuz anlamda ulusların kendi kaderlerini tayin hakkını savunması, onun burjuva demokratik devrimi karşısındaki tutumu ile ilintilidir. Demokratik devrimin burjuva niteliği ile burjuvazinin devrimci olduğu ve kendi devrimini gerçekleştirdiği tarihsel koşullarda ve ülkelerde, proletarya, onun feodalizme karşı "olumsuz eylemini" destekler ve bu eylemin amaçlarına sahip çıkar. Burada burjuva demokratik devrimin ilk ve yakın hedeflerine ulaşır ulaşmaz, burjuvazi tarafından sona erdirilmek istenir. Fransız Devrimi'nde olduğu gibi, bu tutum burjuvazinin demokratizminin sınırlarını gösterir. Bu noktada burjuvazinin olumlu eylemi ortaya çıkar. Daha önce Marks ve Engels'in demokratik küçük-burjuvazi için bu sorunu ele alışını görmüştük. Ve Fransız Devrimi deneyiminden çıkan dersler, burjuva demokratik devrimin tüm mantıki sonuçlarına kadar götürülmesi gerektiğidir. Ancak bu şekilde burjuva demokratik devrimi "merkezileşmiş demokratik bir cumhuriyet" ile tamamlanabilir. Fransız Devrimi'nde "terör" dönemi, bu bağlamda burjuva devriminin sonuna kadar götürülmesidir. Marks'ın deyimiyle, burjuvazi kendi devrimini nihai hedeflerine ulaşmadan sona erdirmek isterken, "avam" bunu burjuvazisiz gerçekleştirmiştir. Ancak Fransız Devrimi sırasında proletaryanın bağımsız bir sınıf olarak gelişmemiş olması, bu durumu genel halk kitlesi olarak ("avam") gerçekleştirmesini sağlamıştır. Ama 1848-50 döneminde proletaryanın artık kendi bağımsız siyasal tavrını ortaya koyabilecek ve bağımsız sınıf hedefleri uğruna mücadele edebilecek hale gelmiş olması, bu olumsuz eylemde proletaryanın konumunda değişimlere yol açmıştır.
      1848-50 devrimleri döneminde Marks-Engels'in formüle ettikleri kesintisiz devrim teorisi, proletaryanın burjuva demokratik devrimi karşısındaki tutumunu iyice netleştirmiştir. Artık proletarya, burjuva demokratik devrimini tüm hedeflerine ulaşana kadar sürdürülmesi için burjuvaziyi ("olumlu eylemi") zorlayacaktır. Ve bu hedeflere ulaşıldığı oranda, devrimi sona erdirmeye çalışan burjuvaziye karşı, devrimi, sosyalist devrime dönüştürerek sürdürmek, proletaryanın kendi olumsuz eylemi olarak ortaya çıkmalıdır. Ancak bu taktiğin uygulanabilmesi için, 1848-50 döneminde gerekli nesnel ve öznel koşullar mevcut değildi. Nesnel koşulların yetersizliğini gören Marks ve Engels, bu teoriyi sonra terk etmişlerdir. Ve emperyalist dönemde, proletarya devriminin nesnel koşullarının bir bütün olarak mevcut olmasıyla, Rusya'da Lenin ve Bolşevikler, "kesintisiz devrim teorisi"ni, demokratik devrimin tamamlanmadığı bir ülke olarak kendilerine devrim teorisi olarak almışlardır. İşte Lenin'in ulusal sorun karşısındaki tutumu, bu devrim teorisinden çıkar.
      Emperyalist aşamada proletarya devrimi için nesnel koşulların mevcudiyetini tespit eden Lenin, bu koşulların öznel koşullar tarafından tamamlandığı koşullarda proletaryanın kendi devrimini yapabileceğini belirtmiştir. Bu noktada burjuva demokratik devriminin tamamlanması ve bunun gerçekleştirilmesinde proletaryanın üstüne düşen görevler sorunu ortaya çıkmıştır. Proletarya, burjuvazinin demokratik devriminin feodalizme karşı olumsuz eylem düzeyinde sonuna kadar sürdürmesinden yana olacaktır. Burada burjuvazi, devrimi kesintiye uğratmak, en yakın hedeflere ulaşarak bitirmek istediğinde, proletarya demokratik devrimi tamamlamak için ileri atılır ve işçilerin-köylülerin demokratik devrimci diktatörlüğünü kurarak bu devrimi gerçekleştirir. Burada fazla beklemeyecek olan proletarya, köylülüğün sınıfsal ayrışmasıyla birlikte, tarım proletaryası ve yoksul köylülükle birlikte sosyalist devrime hızla geçer. Bu, proletaryanın sınıf olarak, kapitalizme karşı olumsuz eylemidir.
      Görüldüğü gibi, Leninist kesintisiz devrim teorisinde burjuva demokratik devrimi bazı özgünlükler taşımaktadır. Bu, burjuvazinin Rusya'da devrimciliğini yitirdiğinden çok, devrimden kısa sürede yüz çevirmesinden esas almıştır. Bu nedenle demokratik devrim sonrası proletarya ve köylülüğün, yani işçi-köylü devrimci demokratik diktatörlüğünün olumlu eylemleri söz konusu değildir. İktidarın bu dönüşümü ile demokratik devrim tamamlanmış olarak kabul edilir. (Nitekim Şubat 1917'de Lenin, devrimin iktidarı burjuvaziye teslim ettiğini ve bu anlamda demokratik devrimin tamamlandığını söyler.) Siyasal üst-yapıdaki bu dönüşümün demokratik devrimin tamamlanması olarak ele alınması, temelde kapitalist üretim ilişkilerinin feodalizmin yerini aldığı gerçeğinden kaynaklanır. Bu açıdan proletarya ve köylülerin devrimci demokratik diktatörlüğünün olumlu eylemi gündeme gelmez. Ve devrim, sürekli kılınarak burjuvaziye karşı proletaryanın olumsuz eylemi ile sürdürülür. Ve politik iktidar proletaryanın eline geçmesiyle birlikte, artık proletaryanın olumlu eylemi gündemdedir ve bu da sosyalizmin inşasıdır.
      Görüldüğü gibi, kesintisiz devrim teorisinde, demokratik devrim ve sosyalist devrim tek bir süreçte proletaryanın ikili tarihsel görevini olumsuz bir eylem sürecinde ele almaktadır.
      İşte Lenin'de ulusal sorun konusunda olumlu bir program olmamasının nedeni buradan kaynaklanmaktadır. Bolşeviklerin ulusların kaderlerini tayin hakkının tanınması şeklinde RSDİP programında yer alan ulusal sorunun çözümüne ilişkin saptama karşısındaki tutumları, çeşitli kesimlerce "muğlak" ve "belirsiz" kabul edilmesinin nedeni budur. Lenin, bu konuda proletaryanın herhangi bir olumlu eylemde bulunmasının söz konusu olamayacağını belirtir. Olumlu eylem düzeyinde proletaryayı ilgilendiren kendi devrimidir, ama ulusal sorun açısından burjuvazinin olumsuz eylemi ortaya çıktığında takınılacak tutum belirlenmek zorundadır. Çünkü tarihsel olarak böyle bir olasılık mevcuttur. (En azından proletarya iktidar mücadelesini yitirebilir ve yenilgiyle karşılaşabilir.) İşte Lenin'de bu konu, proletaryanın ulusal hareketler karşısındaki tutumu ile, yani "destekleme" sorunu ile ilintili olarak ortaya çıkar ve desteklemenin koşullara bağlılığı ortaya konulur. Koşulsuz destek asla söz konusu olamaz.
      Bu son noktada, en çok karıştırılan sorun ortaya çıkmaktadır. Lenin'in bu tutumu, son tahlilde ulusların kendi kaderlerini tayin hakkının koşullandırılması ile nitelenebilecek hale gelmektedir. Ancak daha önce belirttiğimiz gibi, sorun demokratik bir hakkın tanınması ile bu hakkın kullanılması arasındaki farkta yatmaktadır. Bu açıdan Lenin, ulusların kendi kaderlerini tayin hakkının kayıtsız şartsız tanınmasından söz ederken, bu hakkın belirli koşullarda kullanılabileceğini belirtir. Bu koşullarda burjuvazinin hangi olumlu eylemlerinin destekleneceği ve desteklenmesinin koşullarıdır. Lenin, bu dönemde proletaryanın öncülüğünde gerçekleştirilecek bir ulusal hareketi gündeme almaz ve böyle bir olasılık üzerine fikir ileri sürmez.
      Ancak Ekim Devrimi'yle proletarya iktidarının gerçekleştirilmesiyle birlikte, proletaryanın olumsuz eylem dönemi sona ermiş bulunmaktadır. (Şüphesiz bu sona eriş, tam olarak 1923 yılından sonra kıtasal nitelikte gerçekleşmiş ve tek ülkede sosyalizmin inşası sorunu haline gelmiştir.) Artık proletaryanın olumlu eylemi olarak sosyalizmin inşası gündemdedir. Ancak sosyalizmin dünya çapında gerçekleşebilirliği, yeni ve ek sorunlar yaratmıştır. İkinci olarak, sanıldığı gibi, Rusya'da kapitalizmin tam anlamıyla, bütün ülke çapında egemen üretim ilişkisi durumuna gelmediği görülmüştür. Bu koşullar altında sosyalist devrim, bir yandan sosyalizmin inşasına girişilmesi anlamında olumlu proleter eylemle sürdürülürken, öte yandan demokratik devrimin yarım kalmış ya da çözülmemiş bazı problemlerini de çözmek zorundadır. Daha tam deyişle, Ekim Devrimi'yle birlikte, proletaryanın ikili bir olumlu eylemi Rusya'da gündeme gelmiştir: Burjuvazi tarafından tamamlanmamış demokratik devrimin sorunlarının çözümü ve sosyalizmin inşası. Bu birincisi, proletaryanın burjuva demokratik anlamda olumlu eylemini içermektedir. İşte bu burjuva demokratik anlamda olumlu eylemin en temel iki konusu, feodalizmi, kapitalizmi geliştirmeden tasfiye etmek ve ulusal sorunu çözmektir.
      Bundan sonraki kısımda göreceğimiz gibi, Ekim Devrimi'yle birlikte dünya çapında yeni bir dönem başlamıştır. Bu tarihsel dönemin ulusal sorun açısından değeri, ulusal sorunların proletarya tarafından olumlu anlamda çözülmesidir. (Stalin bu dönemi tarihsel evrimin üçüncü dönemi olarak adlandırmaktadır.)
      Lenin ve Bolşeviklerin emperyalizmin I. bunalım döneminde ulusal sorun karşısındaki tutumları özetle böyledir.
      Görüldüğü gibi, Lenin, her zaman uluslararası düzeyde sosyalizm ve proletaryanın sınıf çıkarlarını ön planda tutmaktadır. Bu da kendini en açık biçimde proletaryanın örgütlenmesinde ortaya koyar. (Proletaryanın parti örgütlenmesi)
      Lenin, proletaryanın sınıf olarak örgütlenmesinin, ulusal-devlet sınırları içinde bir örgütlenme olacağını belirtir. Lenin, bunu tartışmasız bir biçimde şöyle ortaya koyar:       "Mücadelemizde belli bir devleti kendimize temel olarak alıyoruz; o belirli devlet içindeki bütün ülkelerden işçileri birleştiriyoruz; biz hiçbir özel ulusal gelişme yolunu savunamayız, biz bütün olanaklı olan yollardan sınıf hedefimize doğru yürüyoruz." [122] (abç)
      "Belirli bir devlet içinde, tarihinin geçirdiği bütün değişmeler boyunca, burjuvazinin birey olarak devletlerin sınırlarında meydana getirdiği değişiklikler ne olursa olsun, bütün ulusların proleterlerinin sınıf mücadelesinde en sıkı ve bölünmez bir ittifakı gerçekleştirmek için mücadele verir." [123] (abç)
      Görüldüğü gibi, proletaryanın iktidar mücadelesinde temel alınan ulusal-devlet, bunun sınırları içinde sınıfsal olarak proletaryanın örgütlenmesiyle birleştirilmektedir. Homojen ulusal-devletler- de sorun, yalın bir biçimde ortaya çıkmakla birlikte, heterojen, ya da çok-uluslu devletlerde aynı yalınlık ortaya çıkmamaktadır. Oysa yapılması gereken budur ve bu bir ilke sorunudur. Proletarya, Lenin'in ortaya koyduğu çerçevede hareket etmediği sürece, gerçeklikte kendisi için bir sınıf olamaz. Proletaryanın, hangi ulustan ya da hangi devlet içinde olursa olsun, kendisi için sınıf olabilmesinin koşulu budur.
      Bu konu "Komünist Manifesto"da şöyle ortaya konulmaktadır:       "İşçilerin vatanı yoktur. Onlardan sahip olmadıkları bir şeyi alamayız. Proletarya herşeyden önce, siyasal gücü ele geçirmek, ulusun önder sınıfı durumuna gelmek, bizzat ulusu oluşturmak zorunda olduğuna göre, kendisi, bu ölçüde ulusaldır, ama sözcüğün burjuva anlamında değil." [124] (abç)       Ve yine Marks "Gotha Programının Eleşirisi"nde aynı konuda şöyle demektedir:       "Besbelli ki, işçi sınıfı, mücadele verebilmek için, sınıf olarak kendi ülkesinde örgütlenmelidir ve her ülke, ayrı ayrı bu sınıf mücadelesinin doğrudan alanıdır. İşte işçi sınıfının mücadelesi, bu anlamda ulusal nitelik taşır, içeriği bakımından değil, ama Komünist Manifesto'nun dediği gibi, 'biçimi bakımından' ulusal." [125]       Şimdi bu temel üzerinde Leninist örgütlenme anlayışının ulusal sorunun çözümü ışığında nasıl biçimlendiğine bakalım. (Tabii burada kendimizi çok-uluslu bir devletle sınırlıyoruz.)
      Ekonomik mücadele düzeyinde proletaryanın örgütü sendikalardır. Birer meslek örgütü olarak sendikalar, işyeri ve işkolu temelinde örgütlenir. Bu nedenle, burada işin nerede ve hangi ulusta olduğu değil, doğrudan işin kendisi esastır. İşyeri düzeyinde örgütlenen sendikalar, aynı işkolunda tek bir sendika oluştururlar. Bu sendika doğrudan ulusal-devlet sınırları içindeki tüm işyerlerini kapsar ve merkezi niteliktedir. Daha sonra değişik işkollarındaki proletarya örgütlerinin (sendikalar) aynı sınırlar içinde birleşik ve merkezi örgütlenmesi sorunu ortaya çıkar. Bu örgütlenme doğrudan federasyon ya da konfederasyon şeklinde oluşur. Federasyonlar, federasyona katılan sendikaların kendi işyeri ve işkolu düzeyindeki çıkarlarını ve istemlerini göz önüne alan bir örgütlenmedir. (Aynı şey konfederasyonlar için de geçerlidir.) Böylece -ve bu amaçla- sendikal örgütlenmeyle, proletaryanın mesleklere göre ayrıştırılmasının getirdiği yabancılaşma ve rekabet koşullarından çıkartılması olanaklı hale gelir. Bu proletaryanın, ekonomik mücadele alanında, karşılıklı dayanışması ve birleşik hareketi için örgütsel bir temel oluşturmaktadır. Bu nedenle, sonal amaç yönünden ileri bir adımdır. Uluslararası yasalardaki eşitsizlik yüzünden, ulusal-devlet sınırları ötesinde federasyon ya da konfederasyonlar kurarak proletaryanın ekonomik örgütlerini yaratmak oldukça zordur. Yine de uluslararası ekonomik yaşama ilişkin yasaların birleştirilmesi yönünde bir amaçla uluslararası bir örgütlenmeye gidilir. Bu örgütlenme, ilk planda eşitsiz koşulların eşitlenmesini amaçlar, giderek, dünya çapında bir ekonomik mücadele örgütü haline dönüşür. Daha ilerki yıllarda ortaya çıkan "Kızıl Sendikalar Enternasyonali" böyle bir amaç için oluşturulmaya çalışılan ekonomik mücadele örgütlenmesinin uluslararası biçimidir. (Ancak bunun, uluslararası planda proletaryanın ekonomik mücadelesini "birleştirici" değil, "ayrıştırıcısı" olduğu görüldüğü için sürdürülmemiştir. Ama bunun nedeni, örgütlenme değil, örgütlenmenin, yalnızca "Kızıl Sendikalar" düzeyinde ele alınmış olmasıdır. Yani uluslararası düzeyde, Leninist ekonomik mücadele ilkelerinden uzaklaşılmıştır.) [9*]
      Proletaryanın ekonomik mücadele örgütlenmesinde (sendikal örgütlenme) görüldüğü gibi ulusallık sadece bir biçim olarak mevcuttur, muhtevada sınıf esası vardır. Bir başka deyişle, ulusal-devlet sınırları içinde ulusal ayrım yapılmaksızın (ulusal köken ayrımı yapılmaksızın) proleter olanların ekonomik mücadele için örgütlenmesi esas alınmaktadır.
      Proletaryanın siyasal örgütlenmesi olarak partide de durum bununla benzeştir. Proletarya partisinde esas olan, sınıf örgütlenmesi olarak, proletaryanın bağımsız siyasal örgütü olmaktır. Proletarya nihai (sonal) amaçları yönünden yani dünya sosyalizminin kurulması açısından bunun örgütü tek bir dünya partisidir, yani Enternasyonal'dir. Ancak politik örgütlenmedeki enternasyonal örgütlenme ile sendikal enternasyonal örgütlenme aynı biçimde örgütlenemez. Sendikalar enternasyonali, ulusal-devlet sınırları içindeki federasyon ya da konfederasyonların merkezi uluslararası örgütü iken, politik mücadelenin örgütü olarak Enternasyonal, dünyanın tüm işçilerinin tek partisi durumundadır. Yani biçim olarak ortaya çıkan ulusal-devlet sınırları içindeki örgütlenmenin doğrudan ve dolaysız olarak aşılmasına dayanır. Ulusal-devlet sınırları içinde örgütlenen Enternasyonal, buralarda "seksiyon" (bölüm) örgütler. Ancak yine de, her biri bu sınırlar içinde örgütlendiğini gösteren adlar alırlar. Komintern'in tüzüğünde açıkça yazıldığı gibi, tüm partiler, "... ülkenin Komünist Partisi (Komünist Enternasyonal'in Seksiyonu)" adını taşırlar.
      Lenin, bu temel ilkelere bağlı kalarak, her zaman somut durumların somut tahliline özel bir önem vermiştir. 1905 Devrimi'nden sonra ayrı sosyal-demokrat örgütlerin, partilerin "birleştirilmesi" sorunu yeniden gündeme geldiğinde, devrim döneminde yürütülen ortak mücadelenin eskiden var olan bazı güvensizlikleri ortadan kaldırmak için uygun bir zemin teşkil ettiğini düşünen Lenin, birleşik ve tek bir RSDİP yaratmak için önerilerde bulunur:       "Parti, her ulusun sosyal-demokrat proletaryasının tüm parti çıkarlarının ve gereksinmelerinin karşılanmasını, bu arada proletaryanın kültür ve yaşam biçimindeki özelliklerinin de dikkate alınmasını uygulamada güvenceye bağlamalıdır; bunun araçları ve yolları şunlar olabilir: İlgili ulusun sosyal-demokratlarının özel toplantılarının düzenlenmesi, ulusal azınlıkların partinin yerel, bölgesel ve merkez kuruluşlarında temsil edilmesi, özel yazar, yayımcı ve ajitasyon gruplarının vb. oluşturulması. (Not: Parti, MK'da ulusal azınlıkların temsili örneğini şöyle düzenlenebilir: Genel Parti Kongresi MK'ne kendi adayları arasından belli sayıda üye alır, bu adaylar Rusya'nın halen ayrı sosyal-demokrat örgütlerinin bulunduğu bölgelerinin bölgesel parti kongreleri tarafından saptanır.)" [126]       Görüldüğü gibi birbirinden ayrı olarak örgütlenmiş ve uzun süre ayrı faaliyet göstermiş çeşitli Marksist örgütlerin birleştirilmesi ("kaynaştırılması") konusunda Lenin, hiçbir biçimde "federatif bir parti" örgütlenmesini savunmamaktadır. Ancak "halen ayrı" Marksistlerin birleştirilmesi için, yani böyle bir "özel bir sorun"da, "özel" bazı mekanizmaların olması gerektiğini savunmaktadır. Çünkü "ayrı" faaliyet yılları içinde karşılıklı bazı sorunların ortaya çıkması kaçınılmazdır. Lenin'in parti konusunda bu özel önerisi, yani bir bakıma, "kaynaşmış" tek bir parti haline gelmeye "geçiş" aşamasında önerdiği özel mekanizmalar daha ilerki yıllarda Ekim Devrimi'nden sonra, gerek parti konusunda, gerekse ulusların "birleşmesi" konusunda da önerilmiş ve uygulanmıştır. Ulusal birleşmede bu geçiş biçimi""federasyon"a denk düşerken, parti düzeyinde 1905 sonrası önerdiği biçim gündemdedir. Ve bu durum Komintern tüzüğünde son halini almıştır. (Seksiyon örgütlenmesi)
      Lenin'in tek bir devlet sınırları içinde proletaryanın ulusal esasa göre örgütlenmesine karşı çıkışı kesinkes anlaşılmalıdır. Görünüşte proletarya birleşik ve merkezi örgütlense de, ulusların kendi kaderlerini belirleme hakkına sahip oldukları ve bunu "ayrı devlet kurma" şeklinde kullandıkları koşullarda nasıl olsa "ayrı örgütlenme" gündeme gelecektir, şeklinde bir düşünce Lenin'de bulunmamaktadır. Çünkü bu düşünce, çözüm yollarından birisini mutlaklaştırarak, sonal olarak bu mutlaklığı ele alıp, baştan ayrı örgütlenmeyi getirecektir. Ve böylece baştan itibaren kendi proletaryası ile daha sıkı bağlar kuracağını ileri sürecektir.
      Bu yanlış düşünce Marksist-Leninist kesintisiz devrim anlayışına tamamen ters düşer. Kesintisiz devrim teorisi, proletaryanın öncülüğünde olsun olmasın, demokratik devrimin gerçekleşmesine paralel olarak hızla sosyalist devrime geçmeyi ifade eder. Bu teori, burjuva demokratik devrimini, burjuvazinin "olumlu eylemi" ile sürdürmesinin engellenerek, "olumsuz eylem"in proletarya ve yoksul köylülük tarafından tam ve gerçek hedefine kadar sürdürülmesini esas alır. Böylece burjuvazinin kendi iktidarını sağlamlaştırmadan sosyalist devrime geçilir. Bu nedenle proletaryanın birleşik ve merkezi örgütlenmesi zorunludur. Bunun tersine ulusal esasa göre bölünmüş ve bu esasa göre örgütlenmiş proletarya, kendi güçlerini bölmüş olacağından burjuvazi karşısında güçsüzlüğe düşecektir. Diyebiliriz ki, Leninist anlayış, devrim aşamasına gelindiğinde, proletaryanın kendi iktidarını kurmasının koşullarını ortaya koyar.
      Çok-uluslu merkezi bir devlet sınırları içinde proletarya partisinin örgütlenmesinde ulusal ayrılıkların olmaması anlaşılabilir bir şeydir. Ama yine de uluslara göre örgütlenmenin, bu ülkelerde öne sürüldüğü görülmüştür. Bunlar RSDİP içinde Bund'çularda olduğu gibi, belirli bir ulusun -ki yahudiler ulus da değildirler üstelik- "tek temsilcisi" olarak tanıma ve bu bağlamda "kendi" ulusal bölgesi içinde ya da ulusal topluluğunda tek örgütlenme hakkına sahip örgüt olma, dolayısıyla "özerklik" isteme şeklinde ortaya çıkmıştır. Bu da proletarya partisinin merkeziyetçi niteliğine, yani Leninist parti anlayışına aykırıdır. Partinin "federatif" bir yapıya dönüştürülmesi istemidir. Ülkemizde de bu ve buna benzer tezler ileri sürüldüğünden, konuyu biraz açalım:       "Bürokrasiye karşı demokrasi, gerçekte merkeziyetçiliğe karşı özerklik demektir; devrimci sosyal-demokrasinin örgütlenme ilkesine karşı, oportünist sosyal-demokrasinin örgütlenme ilkesidir. İkincisi, tabandan yukarı doğru yürür, bu nedenle de nerede ve ne ölçüde mümkün olabilirse, o ölçüde, (aşırı gayretkeşler tarafından) anarşizm noktasına vardırılan bir özerkliği ve 'demokrasi'yi yüce tutar. Birincisi tepeden aşağı doğru ilerlemeye çalışır, ve parçalarla ilişkisinde merkezin haklarını ve iktidarını genişletmeyi öne alır." [127] (abç)       Leninist parti anlayışını menşevik anlayıştan ayıran bu fark, tüm Marksist-Leninistlerin bildiği ve kabul ettiği bir gerçektir. Buna karşın, sorun, ulusal sorunla birleştirilerek (mümkün olduğu her yerde) "özerklik" istemi ortaya atılabilinmektedir. Bu konuda temel dayanak noktası olarak Komintern'in örgütlenme biçimi ile Stalin'in ortaya koyduğu ve geliştirdiği SBKP örgütlenmesi alınır.
      Herşeyden önce bu iki Marksist-Leninist örgütün, Leninizmin örgütlenme konusundaki temel örgütlenme ilkelerine aykırı biçimde örgütlendiğini düşünmenin ne derecede safdillik olduğunu söylemek gereksizdir. Komintern'in kesinkes bir "federatif" örgütlenme olmadığını yukarda da görmüştük. SBKP (B) ise, doğrudan Sovyetler Birliği sınırları içinde tek bir merkezi partiyi ifade eder. Ama buna karşın Sovyetler Birliği'nde Rusya Federal Cumhuriyeti dışındaki birlik cumhuriyetlerinin ayrı komünist partileri bulunmaktadır. İşte bu son durum örgütlenmede "federatif" tezlerin dayanak noktası olarak kullanılmaktadır. Bu konudaki yanılgıları ortaya koymadan Stalin'in "federatif örgütlenme" üzerine değerlendirmesine bakalım:       "Ulusal özerklik ile örgütlenmede federatif ilkenin birlikte gitmeleri rastlantı değildir. Bunun anlaşılması da güç değildir. Çünkü her ikisi de milliyetlerin sınırlandırılmasını isterler. Her ikisi de milliyetler bakımından örgütlenmeye dayanırlar. Benzerlik yadsınamaz. Tek ayrım, birinde genel olarak nüfusun, öbüründe sosyal-demokrat işçilerin sınırlanmasıdır.
      İşçilerin milliyetler bakımından sınırlandırılmasının neye yol açtığını biliyoruz. Tek işçi partisinin parçalanması, sendikaların milliyetler bakımından bölünmesi, ulusal sürtüşmelerin kızışması, öteki milliyetler işçileri karşısında ihanet, sosyal-demokrasi saflarında tam bir çöküntü -örgütlenmede federalizmin sonuçları işte bunlardır. Avusturya'da sosyal-demokrasinin tarihi ve Rusya'da Bund'un etkinliği buna açıkça tanıklık ederler.
      Böyle bir duruma karşı tek çıkar yol, enternasyonalizm ilkelerine dayanan örgütlenmedir.
      Rusya'nın bütün milliyetler işçilerinin, hemen tek ve birleşmiş topluluklar içinde toplanması, bu toplulukların tek bir parti içinde birleştirilmesi -görev işte budur.
      Partinin bu kuruluş biçiminin, bölgelerin tek bir bütün içindeki, parti içindeki geniş bir özerkliği dıştalamadığı, ama içtelediği kolay anlaşılır." [128] (abç)
      Stalin'in tarihsel tanık olarak gösterdiği Avusturya SDP'sinin durumunu daha önce gördüğümüz için, burada Bund'çular hakkında kısaca bir anımsatma yapmak gerekmektedir.
      Bund, yani "Yahudi İşçileri Birliği", 1897'de kurulmuştur. Bu tarihte tüm Çarlık Rusyası'nda değişik gruplar kurulmakta ya da faaliyetlerini sürdürmekteydi. Bu grupların RSDİP olarak birleştirilmesi ve tek bir merkezi partinin yaratılması sorunu bu dönemin temel sorunu olarak kabul ediliyordu. 1898'de yapılan I. RSDİP Kongresinin kararı şöyledir:       "'İşçi Sınıfının Kurtuluşu İçin Mücadele Birliği', 'Raboçaya Gazeta' ve 'Rusya ve Polonya Genel Yahudi İşçi Birliği' (Bund) örgütleri, Rus Sosyal-Demokrat İşçi Partisi adı altında tek bir örgüt olarak birleşmişlerdir. 'Rusya ve Polonya Yahudi İşçileri Birliği' yalnızca yahudi proletaryasını ilgilendiren sorunlarda bağımsız olmak üzere, partiye özerk bir örgüt olarak katılmaktadır."       1903 yılında yapılan RSDİP II. Kongresi, bilindiği gibi Bolşevik/Menşevik anlayışların ortaya çıktığı kongre olmuştur. Bu kongrede, Bund, "Bund'un parti içindeki yeri hakkında tüzük" hazırlamış ve bunun kabul edilmesini istemiştir. Bu tüzük, onların RSDİP içinde kalmalarının koşulu olarak ortaya konulmuştur. Bund'un hazırladığı tüzüğün 1. maddesi "Bund, RSDİP'nin federatif bir bölümüdür" şeklindedir. Yine bu tüzükte, "yahudi işçilerinin sadece Bund tarafından temsil edilmesi ve ayrıca Parti Merkez Yönetim Kurulunun, yahudi proletaryaya seslenmesine ve Bund'un bölümleriyle ayrı ayrı haberleşmesine ancak Bund Merkez Yönetim Kurulunun rızasıyla" olanak tanınacağı belirtilmektedir. Bund bu tür istemlerini, parti içindeki bölgelerin ya da birimlerin hakları ve bunların merkezle ilişkileri konusundaki genel ilkelerini savunarak sunmaktaydı. Özellikle partinin bütün kesimlerinin, her bölge örgütünün, her yönetim kurulunun, her grubun RSDİP içinde sahip olduğu hakkı, yani parti kongresinin herhangi bir biçimde karara bağlamadığı genel sorunları parti programıyla uyuşumlu olarak bir sonuca bağlama hakkını (bölgelerin, birimlerin özerkliğinin anlamı budur) kendi istemlerine dayanak yaparak.
      RSDİP II. Kongresinde Bund'un bu tüzüğü reddedilmiş ve bunun üzerine Bund delegeleri Kongreyi terketmişlerdir. Lenin, Bund tüzüğünü şöyle yorumlamaktadır:       "Milliyetçilik görüşünü benimseyen kişi, doğal olarak, kendi milliyetçiliğinin çevresine, kendi ulusal işçi sınıfı hareketinin çevresine bir Çin Seddi dikmek isteyecektir; bunun her kentte, her küçük kasabada, her köyde ayrı bir Çin Seddi demek anlamına geldiğine aldırmaz; bölme ve parçalara ayırma taktiği ile, bütün ulusların, bütün soyların, bütün dillerin proletaryasının birliğini amaçlayan büyük çağrıyı sıfıra indirmekte olması umurunda değildir." [129] (abç)       Lenin, bir başka yerde "ezilen ulus" Marksistlerinin örgütlenme anlayışlarının ne olması gerektiğini Polonya örneğini izleyerek şöyle koyar:       "Polonya sosyal-demokratları, şimdilik, Polonya'nın bağımsızlığı sloganını ileri sürmeden, hem küçük hem büyük ülkelerde proleter savaşımın birliği için mücadele verirler." [130]       "Değişik ulusal topluluk işçilerinin birleşmiş proletarya örgütleri içinde kaynaşması"nı savunan Lenin, bu değerlendirmeleriyle Stalin'in sözlerini daha da anlaşılır kılmaktadır. Diyebiliriz ki, Stalin'in birleşmiş ve kaynaşmış tek bir proletarya partisinde "bölgelerin tek bir bütün içindeki, parti içindeki geniş bir özerkliği" sözleri, doğrudan Lenin'in Bund hakkında söylediği gibi "parti kongresinin herhangi bir karara bağlamadığı genel sorunların parti programına uygun olarak bir sonuca, karara bağlama hakkı"na sahip olmasından başka birşey değildir.       "Orta yol yoktur: İlkeler yenerler, ama 'uzlaşmazlar'. Demek ki, işçilerin uluslararası birleşme ilkesi, ulusal sorunun çözümünde zorunlu dayanak noktasıdır." [131] (abç)



Gelecek Bölüm DÖRDÜNCÜ BÖLÜM



Dipnotlar


[1*] Bu maddenin bir başka çevirisi şöyledir: "Tek bir ve aynı ulusun özerk yönetim bölgeleri, birlik halinde ulusal sorunların tam bağımsız olarak düzenleyen tek bir ulusal birlik oluştururlar."
[2*] Bugün İsrail devleti, siyonizmin gerçekleştirilmesi olarak, yapay çulus" yaratılabileceğini göstermiştir. Bunun yarattığı sorunlar ise Filistin halkının içinde bulunduğu durumla açıklık kazanmaktadır. Rusya'da Bundcular, aynı durumun Rusya içinde gerçekleştirilmesini savundukları düşünülürse, ortaya çıkabilecek sorunların neler olabileceği anlaşılabilir.
[3*] 1871'de bu konfederasyon da Alman İmparatorluğu olarak kendisini ortadan kaldırmıştır.
[4*] Bugün Kıbrıs konusunda buna benzer çözümler ileri sürülmektedir. Resmi TC. tezi Kıbrıs'ta "iki toplumlu, iki bölgeli federal cumhuriyet"tir. Bu tezin 1974 Kıbrıs işgalinden sonra iktidarda buluna CHP hükümeti tarafından formüle edilmesi hiç de şaşırtıcı değildir. Kendisine "sosyal-demokrat" diyen bir partinin 20. yüzyıl başlarındaki "oportünist sosyal-demokrasiyi" kılavuz alması son derece doğaldır. Karşı-tez olarak ileri sürülen "toprak- dışı" ulusal özerklik tezi ise, aynı şekilde Yunanistan'ın resmi tezi olarak belirginleşmektedir. Her iki tez de iki ülkenin önsel çıkarlarını ifade etmektedir. Ve temelde adanın iki ülkeden birine ya da ikisine birden ilhak edilmesine yöneliktir. Yapılmak istenen sadece böyle bir gelişme için "resmi" bir durum, bir statü ve hukuk oluşturmaktır.
[5*] Burada "sol" sapmaların bir özelliği ortaya çıkmaktadır: Koşulların ötesinde -ileri ya da geri, ama çokluk ileri- genellikle düşünsel olarak kurulabilecek bir geleceğe ilişkin teoriler üretmek.
[6*] Şüphesiz bu mutlak değildir. Ayrılma hakkına sahip olan burjuvazi, kendi ulusal-devlet örgütlenmesine sahip olsa bile, bu kez yayılmacı bir yöne girebilir ve girmektedir. Bir çeşit emperyalist "yayılmacılık" olarak ifade edilebilecek bu tutum, burjuva milliyetçiliğinin, bağımsız ulusal-devlet koşullarında aldığı yeni biçimdir.
[7*] Bu gelişme karşısında, emperyalizm yeni bir politika geliştirmiştir. Temelinde ikili ittifak anlaşmaları bulunan bu yeni politika -karşı önlem-, kendi proletaryası karşısında acze düşen ulusal-burjuvazinin diğer ülke burjuvazisi tarafından desteklenmesi ve gerekli olduğunda fiilen mücadele alanına girmesi şeklinde olmaktadır. Emperyalist müdahale olarak ortaya çıkan bu durum, II. bunalım döneminde ve sonrasında emperyalizmin ayrılmaz bir parçası ve özelliği olagelmiştir.
[8*] Şüphesiz, Stalin'in kullandığı bu "milliyetçilik" kavramı tarihsel bir görüngüdür ve sonal olarak feodalizmin egemen sınıflarının "ilhak", "fetih" ya da "emperyalizmin" karşısındaki tutumunu dile getirmek için kullanmıştır. Yani gerçek anlamda, burjuvaziyle birlikte ortaya çıkan ve burjuva ilişkilerden kaynaklanan "milliyetçilik" ile karıştırılmamalıdır. Burada feodallerin bazı burjuva ideallerini kendi amaçları için paravan olarak kullanması gündemdedir.
[9*] Bugün pek çok uluslararası işçi federasyonları, örgütleri mevcuttur. Ancak bunlar salt uluslararası bir dayanışma simgeleri durumundadır ve pasif biçimde uluslararası çalışma yasalarının birleştirilmesi, tekleştirilmesi yönünde çalışmaktadır. Bazıları ise, doğrudan doğruya "sarı sendikalar enternasyonali" olarak çalışmaktadır ki, bunlardan söz etmeye gerek yoktur.


[96] Lenin: Ulusal Sorun ve Ulusal Kurtuluş Savaşları, s: 99
[97] Stalin: Marksizm ve Ulusal Sorun ve Sömürge Sorunu, s: 79
[98] Lenin: Ulusal Sorun ve Ulusal Kurtuluş Savaşları, s: 129
[99] Engels: Erfurt Programının Eleştirisi, Seçme Yapıtlar, C: III, s: 529, Sol yay.
[100] Lenin: Ulusal Sorun ve Ulusal Kurtuluş Savaşları, s: 100
[101] Engels: Seçme Yapıtlar, C: III, s: 529
[102] Lenin: Ulusal Sorun Ve Ulusal Kurtuluş Savaşları, s: 100
[103] Lenin: Ulusal Sorun ve Ulusal Kurtuluş Savaşları, s: 100
[104] Lenin: Marksizmin Bir Karikatürü ve Emperyalist Ekonomizm, s: 22
[105] Lenin: Marksizmin Bir Karikatürü ve Emperyalist Ekonomizm s: 23-24
[106] Lenin: Marksizmin Bir Karikatürü ve Emperyalist Ekonomizm, s: 60
[107] Lenin: Marksizmin Bir Karikatürü ve Emperyalist Ekonomizm, s: 90
[108] Lenin: Marksizmin Bir Karikatürü ve Emperyalist Ekonomizm, s: 76
[109] Lenin: Marksizmin Bir Karikatürü ve Emperyalist Ekonomizm, s: 91
[110] Lenin: Ulusal Sorun ve Ulusal Kurtuluş Savaşları, s: 11
[111] Lenin: Marksizmin Bir Karikatürü ve Emperyalist Ekonomizm, s: 66
[112] Lenin: Ulusal Sorun ve Ulusal Kurtuluş Savaşları, s: 12-13
[113] Lenin: Ulusal Sorun ve Ulusal Kurtuluş Savaşları, s: 237
[114] Lenin: Ulusal Sorun ve Ulusal Kurtuluş Savaşları, s: 316
[115] Stalin: Milli Mesele, s: 15
[116] Stalin: Milli Mesele, s: 15
[117] Lenin: Marksizmin Bir Karikatürü ve Emperyalist Ekonomizm, s: 76
[118] Stalin: Milli Mesele, s: 15
[119] Stalin: Milli Mesele, s: 15
[120] Lenin: Ulusların Kaderlerini Tayin Hakkı, s: 70-71
[121] Lenin: Ulusların Kaderlerini Tayin Hakkı, s: 33
[122] Lenin: Ulusların Kaderlerini Tayin Hakkı, s: 71
[123] Lenin: Ulusların Kaderlerini Tayin Hakkı, s: 99
[124] Marks-Engels: Komünist Manifesto, Seçme Yapıtlar, C: I, s: 151
[125] Marks: Seçme Yapıtlar, C: III, s: 26
[126] Lenin: İşçi Sınıfı Partisi Üzerine, s: 261
[127] Lenin: Bir Adım İleri İki Adım Geri, s: 245, Sol yay. IV. Baskı
[128] Stalin: Marksizm ve Ulusal Sorun ve Sömürge Sorunu, s: 76-77
[129] Lenin: İskra, No: 46, 1903, Ulusların Kaderlerini Tayin Hakkı, s: 26-27
[130] Lenin: Ulusların Kaderlerini Tayin Hakkı, s: 196
[131] Stalin: Marksizm ve Ulusal Sorun ve Sömürge Sorunu, s: 79


Gelecek Bölüm DÖRDÜNCÜ BÖLÜM