Türkiye Halk Kurtuluş Partisi-Cephesi
Halkın Devrimci Öncüleri
Ulusal Sorun Üzerine


"Ulusal Sorun Üzerine", THKP-C/HDÖ Genel Komitesi tarafından, ilk kez 1989 yılında yayınlanmıştır. Eriş Yayınları-1993

Eriş Yayınları tarafından düzenlenmiştir.
erisyay@kurtuluscephesi.org



BEŞİNCİ BÖLÜM
EMPERYALİZMİN III. BUNALIM DÖNEMİ
VE ULUSAL SORUN


      II. yeniden paylaşım savaşından sonra emperyalizm yeni bir bunalım dönemine girmiştir. Kapitalizmin sürekli ve genel bunalımının bu üçüncü evresinin ayırt edici özelliklerini şu şekilde sıralıyabiliriz:
      1- Dünya sosyalist sisteminin kurulması, ulusal kurtuluş savaşlarının dev boyutlara ulaşması:

      Kapitalizm tarihinin hiçbir döneminde bu kadar hızla gerilememiş, darbe üstüne darbe yememiştir. Dünya sosyalist sisteminin kuruluşu ve zafere ulaşan sömürge kurtuluş savaşları bütün dönem boyunca devam etmiştir. Savaşın içinde Doğu-Avrupa'da sosyalizmin zaferini savaştan sonra 1948'de Kuzey Kore, 1949'da Çin Devrimlerinin kesin zaferi ve 1954'de Dien Bien Fu zaferiyle Fransızların Kuzey Vietnam'ı boşaltmaları izlemiştir. 1958, Küba Devrimi'nin zafere doğru ilerlediği yıllardır. Afrika'da bazı ülkeler gerçek bağımsızlıklarını kazanmışlardır. Dünyanın diğer sömürge ülkelerinde ise ulusal kurtuluş hareketlerinin daha fazla yükselmesini önlemek amacıyla emperyalistler ülkedeki açık işgallerine son vererek geri çekilmişlerdir. Eski-sömürgecilik yerini yeni-sömürgecilik metodlarına bırakmaya başlamıştır.
      2- Emperyalist ülkelerin sürekli ve resmi olarak örgütlenmeleri:

      1944 yılında Bretton Woods'da Uluslararası Para Fonu (IMF) ve Dünya Bankası'nın kurulmasına karar verildi. Dünya Bankası savaşta yıkılmış kapitalist ülkelere ve geri-bıraktırılmış ülkelere imar ve kalkınma kredisi sağlayacak; IMF ise dolara bağlı olarak kurulacak olan yeni altın kambiyo standardının işleyişini garanti altına alacak ve sık sık meydana gelen kur değişmelerinin emperyalist bloku tehdit eder bir nitelik kazanmasını önlemeye çalışacaktır. Hiçbir ülke IMF'e danışmadan parasının değişim oranını değiştiremeyecektir.
      Uluslararası finans kurumlarının faaliyetlerinin doğru değerlendirilmesi, bu kurumların emperyalist ülkeler arasında yapılmış herhangi bir ittifaktan çok farklı olduğunun anlaşılmasıyla mümkündür. II. yeniden paylaşım savaşından önce de emperyalist ülkeler arasında çeşitli ittifaklar kurulurdu. Genellikle saldırmazlık paktı şeklinde olan bu ittifaklar temelde geniş bir ekonomik işbirliğine dayanmazdı.
      Uluslararası finans kurumları, emperyalist ülkelerden bazılarının diğerlerine karşı kurdukları bir ittifak değildir. Bu kurumlar tüm emperyalist ülkelerin biraraya gelip dünyanın ekonomik ve politik gelişimini kontrol edebilme çabasını yansıtır. Emperyalist ülkeler tarihlerinde ilk kez resmi ve sürekli olarak örgütlenmektedir.

      Uluslararası finans kurumları, emperyalist ülkelerin temelde geniş ekonomik işbirliğine dayanan politik örgütleridir. Savaşta yıkılan kapitalist ülkelere imar kredileri vererek bu ülkelerde sosyalizmin zaferini engellemeye çalışmış, geri-bıraktırılmış ülkelere kalkınma kredisi adı altında çeşitli krediler vererek bu ülkelerin sosyalist bloka katılmasını önlemeye, bu ülkelerin ekonomik ve politik gelişimini kontrol altına almaya çalışmıştır.
      Emperyalist ülkelerin resmi ve sürekli olarak örgütlenmelerinin temel nedeni sosyalist sisteme ve ulusal kurtuluş savaşlarına karşı bir bütün olarak karşı durmak zorunluluğunu duymalarıdır. (Emperyalist sistemin iç dinamiğinden doğan sisteme karşı sürekli alternatifin bu iç dinamiğin gelişimini etkilemesi, emperyalist ülkelerin birliğe zorlanması.)
      3- Emperyalist ülkeler arasındaki çelişkilerin geçmişe göre çok azalması; ABD'nin emperyalist blok içindeki mutlak hegemonyası:

      Sistemi korumada ABD emperyalizminin üstlendiği "jandarmalık" görevi, ABD'nin mutlak hegemonyası olarak ortaya çıkmıştır. Bu da doların rezerv para olarak Bretton-Woods'da belirlenmesiyle ekonomik planda da tamamlanmıştır.
      4) Emperyalist ekonomi askerileştirilmiş ve çok-uluslu şirketler dünya kapitalist pazarına egemen olmuştur.
      5) Ekonominin devrevi hareketinde değişiklik olmuştur.
Klâsik cycle dört aşamadan iki aşamaya (durgunluk-toparlanma) inmiştir. Ekonominin askerileştirilmesiyle, yani devlet siparişleriyle üretim malları üretimi yapan sektörlere sağlanan sürekli talep, ekonomik buhranın tüketim malları sektöründen diğerine geçmesini engellemekte, geciktirmektedir. Bu da klâsik cycle'nin iki aşamadan geçmesi demektir. Sürekli enflasyon bunun bir aracıdır.
      6) Eski sömürgecilik yerini yeni-sömürgeciliğe bırakmıştır.
Konumuz açısından oldukça önemli olduğu için bu konuyu biraz açalım:       "Yankee emperyalizmi, özellikle 1946'dan sonra, yeni-sömürgecilik metodunu geliştirdi. Ve bu yeni-sömürgecilik politikasını, Trumann, Marshall doktrinleri ve askeri paktlarla, ikili anlaşmalarla tezgahladı.
      Bu politikanın esası, daha az masrafla, daha geniş pazar imkanı sağlayan, daha sistemli ve ulusal savaşlara yol açmayacak, daha üst seviyeye çıkmış emperyalizmin problemlerini daha fazla tatmin etmeye dayanmaktadır. En temel metodu, sermaye ihraç ve transferinin terkibindeki değişikliktir. Sermayenin 5-6 elemanı arasında yeni bir oran yaratılmıştır. Şöyle ki, savaş öncesi nakit sermaye ihracı, sermayenin isim, patent hakkı, yedek parça, teknik bilgi, teknik eleman, vs. gibi diğer elemanlarına kıyasla çok daha fazla yer tutarken, savaş sonrası dönemde özellikle 1960'dan sonra bu işleyiş tersine dönmüş, nakit sermaye ihracının dışındaki sermayenin yukarda özetlediğimiz elemanları ağırlık kazanmıştır.
      Bugün geri-bıraktırılmış ülkelerde, yabancı nakit sermaye oranının yerli nakit sermayeye oranla çok az olduğu fakat mutlak dışa bağımlı birçok sanayi kuruluşu mevcuttur. (Örneğin oto sanayi) Birkaç yüzde yüz dışa bağımlı temel sanayi tesisi kurulmakta ve bunlara bağımlı olmaya mahkum hafif ve orta sanayi belli ölçülerde geliştirilmektedir. (Bu sanayi kuruluşlarının temelinde ise, yabancı sermayenin nakit sermaye dışında kalan elemanları yatmaktadır)." [193]
      Yeni-sömürgecilik yöntemleri, herşeyden önce II. paylaşım savaşından sonra sömürgelerin tasfiyesi ile birlikte gelişmiştir. Merkantalist dönemden beri varlıklarını sürdüren kolonyalizm ve eski metodlara dayalı emperyalist sömürgecilik sistemi terkedilerek, sömürgelerde "bağımsız devletler" kurulması gerçekleştirilmiştir. Herhangi bir ulusal temel aranmaksızın, "Balkanlaştırma" politikasına uygun olarak "bağımsız" devletlerin kurulması yeni-sömürgecilik metodlarının işlemesinin ve sürdürülmesinin önkoşuludur. Bu durumda eski ve yeni devletlerde, emperyalizmin yeni-sömürgecilik metodları, "bir yandan emperyalizmin ülkeye iyice yerleşmesi (yani emperyalizmin sadece dışsal bir olgu değil aynı zamanda içsel bir olgu haline gelmesi) sonucunu doğururken, öte yandan geri-bıraktırılmış ülkelerde, geçmiş dönemlere kıyasla, izafi olarak -feodalizmin etkin olduğu, eski-sömürgecilik dönemine kıyasla- belli ölçülerde pazarın genişlemesine paralel olarak toplumsal üretim ve nispi refahı artırmıştır.
      Bunun sonucu olarak, geri-bıraktırılmış ülke içindeki çelişkiler görünüşte yumuşamış (feodal döneme kıyasla) halk kitlelerinin düzene karşı tepkisi ile oligarşi arasında suni bir denge kurulmuştur. Emperyalist işgal gizlendiği için -emperyalizm aynı zamanda içsel bir olgu haline geldiği için- halk kitlelerinin milliyetçi tepkileri, gavura alerjisi nötralize olmuştur. Merkezi devlet aygıtı, geçmiş döneme kıyasla çok güçlenmiş ve ittifak projeleri, ikili anlaşmalar, askeri pakt ilişkileri ile oligarşik devlet cihazı, devrimci savaş dikkate alınarak militarize edilmiştir. (Emperyalist yardımların 3/4' ü askeri yadımlardan oluşmaktadır.)" [194] (abç)
      "Ülke içinde pazarın genişlemesine paralel olarak şehirleşme, haberleşme ve ulaşım çok gelişmiş ve ülkeyi gibi sarmıştır. Eski dönemlerdeki halkın üzerindeki zayıf feodal denetim -emperyalizmin fiili durumu bütün ülke çapında değil ticari merkezlerde ve ana haberleşme yerlerindeydi- yerini, çok daha güçlü oligarşik devlet otoritesine bırakmıştır. Oligarşik devletin ordusu, polisi ve de her çeşit pasifikasyon ve propaganda araçları ülkenin her köşesinde egemenliğini kurmuştur." [195] (abç)
      Yeni-sömürgecilik döneminde emperyalist hegemonya altında olan ülkelerde (ki bunlara artık geri-bıraktırılmış ülkeler demek daha doğrudur) meydana gelen bu değişimi Che şöyle ifade eder:       "Hâlâ ayakta duran eski feodal yapıları yıkmak ve milli burjuvazinin en ilerici unsurları ile ittifak kurmak onların da (emperyalistlerin de) işine gelmekte, bazı mali reformlar yapmaya, toprak mülkiyeti rejiminde bazı değişiklikler meydana getirmeye, tercihen tekniği ve hammaddeleri ABD'den ithal edilen tüketim mallarına dayanan mutedil sanayileşmeye bir itirazları bulunmamaktadır.
      En mükemmel formül, milli burjuvazinin yabancı çıkarlarla işbirliği yapmasıdır; böylece birlikte o ülkede yeni sanayiler kurarlar, bunlar için gümrük indirimleri elde ederek, bu sayede rakip emperyalist ülkeleri tamamen bertaraf ederler ve ayrıca bu suretle elde ettikleri kârların gevşek kambiyo yönetmeliklerinin himayesinde ülkeden dışarıya çıkmasını sağlarlar.
      Bu çok yeni ve daha akıllıca sömürü sistemi sayesinde, (milliyetçi) ülkenin bizzat kendisi, muazzam kârlara imkan veren imtiyazlı gümrük tarifeleri çıkarmak suretiyle ABD'nin çıkarlarını korumayı üzerine alır." [196]
      Che, yeni geelişmelerden şu sonucu çıkarır:       "Bugün için, tayin edici unsur, emperyalizm ve milli burjuvazi cephesindeki kaynaşmadır." [197] (abç)       Artık emperyalist hegemonya altındaki ülkelerde burjuvazinin -sınırlı da olsa- anti-emperyalist mücadeleye katılım koşulları ortadan kalkmıştır. Bu ülkelerdeki burjuvazi, baştan emperyalizmle bütünleşmiştir, işbirlikçi-tekelci niteliktedir. I. ve II. bunalım döneminde özellikle yarı-sömürge ülkelerde ortaya çıkan egemen sınıf ittifakı, bu dönemde önemli değişikliğe uğramıştır. Emperyalizmle baştan bütünleşmiş işbirlikçi-tekelci burjuvazi, artık emperyalizmin ülke içindeki temel dayanağı durumundadır. Ancak başlangıçta işbirlikçi-tekelci burjuvazi emperyalist sömürünün devamını sağlayabilecek güçte olmadığı için, değişik egemen sınıflarla ittifak zorunlu olmaktadır. Böylece başta işbirlikçi-tekelci burjuvazi olmak üzere, ülke içindeki sömürücü sınıfların en büyüklerinden oluşan bir oligarşi ortaya çıkmıştır. Bu oligarşi içinde büyük toprak sahipleri, büyük ticaret burjuvazisi, en etkin ve iri feodal unsurlar yer almaktadır. Yukardan aşağıya gelişen kapitalizm zaman içinde oligarşi içinde yer alan bazı kesimlerin tasfiyesine ve böylece oligarşi içinde işbirlikçi-tekelci burjuvazinin artan egemenliğine yol açmaktadır.
      III. bunalım döneminin bu özellikleri, ulusal sorunda yeni bir durum yaratmıştır, dedik. Stalin'in 1923 yılında ifade ettiği ulusların kendi kaderlerini tayin hakkı "belirsiz sloganı", bu dönemde açık biçimde kendisini ortaya koymuştur. Üstelik Stalin'in "belirgin" hali olarak ifade ettiği yeni tanımlaması da aynı sonuçla karşı karşıyadır. Yani "ulusların ve sömürgelerin ayrılma hakkı, bağımsız devletler kurma hakkı" şeklinde ifade ettiği yeni tanım, sömürgelerin tasfiyesi, "bağımsız" devletlerin kurulması ile önemli bir aşınmaya uğramıştır. Bu, "bağımsız devlet"in yeni bir tanımı yapılmasını, yani yeni bir içerik kazandırılmasını zorunlu kılmaktadır. Bunun açık anlamı ulusların kendi kaderlerini tayin hakkı ile bu hakkın nasıl ve hangi biçimde kullanılacağı sorununun iç içe geçmesi demektir.
      Bu konu II. paylaşım savaşından beri süregelen birçok olayın anlaşılması açısından oldukça önemlidir. Bir başka deyişle, "bağımsız" devletlerin sosyalist ülkeler tarafından tanınması sorunu olarak ortaya çıkan bir dizi sorunun asıl içeriğidir. Örneğin, bugün, açık ya da kapalı bir biçimde de olsa bazı ülkeler (devletler) sosyalist ülkeler tarafından tanınmamaktadır. Güney Kore bugün bu konuda en somut örnektir. Güney Yemen, Nikaragua, Küba, Etiyopya ve Angola'nın bu konudaki tavrı ile, SSCB'nin tavrı birbirinden farklı olmakla birlikte, son tahlilde, sorunun ne olduğunu gösterebilecek niteliktedir. Diğer taraftan, emperyalistler açısından ise Kuzey Kore aynı durumdadır. Bu konuda III. bunalım döneminde ortaya çıkmış en önemli olgu Çin Halk Cumhuriyeti'nin emperyalist ülkeler tarafından tanınmaması ile tanınması arasında ortaya çıkmıştır. Aynı şekilde Çin Halk Cumhuriyeti de, Formoza' daki "bağımsız" Çin "devleti"ni tanımamaktadır.
      Tüm bunlar, II. bunalım döneminde ortaya çıkan gelişmelerin bu dönemde başatlık kazanmasından başka birşey değildir. Böylece Marksist-Leninist örgütler açısından önemli bir ideolojik sorun ortaya çıkmış bulunmaktadır. Bunun kavramsal, tanımsal boyutları da düşünülecek olursa, sorunun nasıl bir teorik içeriğe sahip olduğu anlaşılabilir.
      III. bunalım döneminde ulusların kendi kaderlerini tayin hakkının demokratik niteliği, burjuva demokrasisinden sosyalist demokrasiye doğru bir geçişi ifade ettiği artık görülmektedir. Birleşmiş Milletler'in kurulmasıyla birlikte devletler arası ilişkilerde bir hukuk sorunu haline gelen ulusların kendi kaderlerini tayin hakkı, "self determination", sosyalist devletler ile emperyalist devletler arasında varılmış ortak bir hak düzeyine gelmiştir. Ama bu durumda ulusal hareketler karşısında Marksist-Leninist partilerin tutumu sorunu, kaçınılmaz olarak emperyalist devletlerin tutumu ile aynılaşma tehlikesini içermektedir. Bunun kaçınılmaz sonuçları, gerçekleştiği boyutu ile, ulusların kendi kaderlerini tayin hakkını elde etme mücadelesinde Marksist-Leninistlerin nasıl bir tutum takınacakları ve emperyalist yeni-sömürgecilikten nasıl ayrılacaklarını belirlemek olarak, proletaryanın iktidar mücadelesinin geleceği ve iktidarı için kaçınılmazdır.
      Bu açıdan da, genel olarak III. bunalım döneminin ilişki ve çelişkilerini, ulusal sorun açısından ayrı ayrı ele almak gerekmektedir. Bu ilişki ve çelişkileri üç düzeyde ele alacağız:
     
      1) Emperyalist-Kapitalist Ülkeler Arasındaki İlişki ve Emperyalist Sömürünün Sürdürülüş Biçimi:

     
      Yukarda III. bunalım döneminin özelliklerini genel olarak ortaya koyarken, emperyalist ülkelerin tarihlerinde ilk kez resmi ve sürekli olarak örgütlendiklerini belirtmiştik. Bu olgu, emperyalizmin daha önceki dönemlerinden farklı olarak, ortaya çıkan uluslararası ilişkiler alanını oluşturmaktadır. I. ve II. bunalım döneminde de, çeşitli emperyalist ülkeler arasında çeşitli ittifaklar, paktlar kurulmaktaydı. Örneğin, I. bunalım döneminde Almanya-Avusturya-Macaristan arasında İtilâf anlaşması ile İngiltere-Fransa-İtalya arasında Mihver anlaşması; II. bunalım döneminde Almanya ve Japonya arasında kurulmuş olan "Anti-Komintern" pakt, ya da İngiltere-Fransa-ABD arasında kurulmuş olan müttefiklik ilişkileri bu türden ittifaklardır. Bu ittifakların temelinde, şu ya da bu emperyalist ülkenin, şu ya da bu emperyalist ülkeye karşı güç birliği oluşturulması ve buna göre dünya pazarlarının paylaşılmasını sağlamak yatmaktadır. Bu temel olarak, bu dönemlerde emperyalistlerarası çelişkilerin askeri plana yansıması ile ilintilidir. Bu dönemler emperyalistlerarası ilişkilerin sistemin işleyişini belirlediği dönemlerdir.
      III. bunalım döneminde ise, emperyalist ülkelerin birbirlerine karşı kurdukları ittifaklar ya da paktlar yerine, bir bütün olarak emperyalizmin çıkarlarının korunması temelinde, tümünün katılımını esas alan örgütlenmeler ortaya çıkmıştır. Bunlar emperyalistlerarası sürekli ve resmi örgütlenmeler olarak, ekonomik, siyasal ve askeri niteliktedirler.
      III. bunalım döneminde emperyalistlerarası entegrasyonun somut görüngüleri olan uluslararası kurumların belli başlıları şunlardır:
      a) Ekonomik alandaki örgütlenmeler: Dünya Bankası/ IBRA, IMF, IFC, IDA, GATT'tır. Bu örgütlenmeler bu dönemde dünya emperyalist ekonomisinin bütünsel örgütlenmesini ifade etmektedir.
      b) Askeri alanda: NATO ve ABD ile yapılan ikili askeri anlaşmalar.
      Bu olguların ortaya çıkması, doğrudan ulusal sorunların çözümünde emperyalistlerarası bir savaşın sonuçlarına bağlı olarak ortaya çıkabilecek ya da "gerçekleştirilebilecek" "devlet" sahibi olma olgusunun ortadan kalkması demektir. Bilindiği gibi, özellikle I. bunalım döneminde ulusların kendi kaderlerini tayin hakkını elde etmelerinde, şu ya da bu emperyalist ülkenin ya da ülkeler grubunun yeniden paylaşım savaşından galip çıkması "gerçekleşebilirlik" için ölçü olabilmekteydi. Bu olgu günümüzde ortadan kalkmıştır. Lenin'in 1916 yılında yaptığı şu değerlendirmeyi anımsayalım:       "Şimdiki savaşın belli bir sonuca ulaşması durumunda, Avrupa'da yeni devletler (Polonya, Finlandiya, vb.) kurulmasının, emperyalizmin ve onun iktidarının gelişmesi koşullarını bozmaksızın tam olarak 'gereçekleştirilmesi' mümkündür... Fakat savaşın daha başka bir sonuca ulaşması halinde de yeni Macaristan, Çekoslovakya vb. devletlerinin kurulması, aynı şekilde 'gerçekleştirilebilir'. Britanya emperyalistleri, zafer kazanacaklarını hesaplayarak, şimdiden bu ikinci sonucu planlıyorlar." [198]       Lenin'in sözünü ettiği biçimde ulusların kendi kaderlerini tayin hakkının "gerçekleştirilebilirliği"nin III. bunalım döneminde ortadan kalkmasının ilk sonucu, daha önceki dönemde "ezilen ulus burjuvazisinin bir yandan pratikte, kendi halklarından gizli olarak ve ona karşı, ezen ulusun burjuvazisiyle gerici anlaşmalara" girmesinin, yani bu yolla kendi kaderini tayin hakkını elde etmesinin tek başına birşey ifade etmediğidir.
      Bu olgu, sömürgelerin tasfiyesi ile birleşerek, emperyalist ülkelerle "ulusal" burjuvazinin yeni bir ilişkisini yaratmıştır. Bu, doğrudan emperyalizmin ekonomik ve askeri şemsiyesi altında kendi ulusal egemenliğini ve ulusal sınırlarını güvenceye almaktır. Bu da, özel olarak, "ulusal" burjuvazi ile emperyalizm arasında karşı-devrimci bir ittifakın kurulmasıdır.
      İkinci olarak, emperyalist ülkelerin sürekli ve resmi olarak örgütlenmeleri, özellikle askeri pakt olarak NATO'nun kurulması, emperyalist ittifak sistemi içindeki ülkelerdeki proletarya, salt kendi ülke sınırları içindeki burjuvaziyle değil, tüm emperyalist burjuvaziyle (finans kapital) mücadele etmeksizin iktidarı ele geçiremez. Bu olgu özel olarak ülkemizi yakından ilgilendirdiği için üzerinde biraz duralım:
      Bilindiği gibi emperyalistlerarası sürekli ve resmi örgütlenmelerin en önemlisi olan NATO (Kuzey Atlantik Antlaşması Örgütü) ABD, Kanada, Fransa, İngiltere, Almanya, İtalya, Belçika, Hollanda, Lüksemburg, İsveç, Norveç, Avusturya gibi, kapitalizmin yükseliş döneminde ortaya çıkmış ulusal-devletlerin ittifakıdır. NATO, sözcüğün tam anlamıyla, emperyalist-kapitalist büyük ve küçük ulusal-devletler arasında yapılmış bir askeri pakttır. Temelinde kapitalizmin iç dinamikle geliştiği ve dolayısıyla tekelci kapitalizmin egemen olduğu ülkeler arası ilişkilerin askeri düzeyde bütünleştirilmesi yatmaktadır. Ancak askeri ve stratejik nedenlerle ittifak zaman içinde Yunanistan, Türkiye, İspanya ve Portekiz'i kapsayarak, sosyalist ülkeler dışındaki tüm Avrupa devletlerini içine almıştır. Bu yeni katılımlar NATO'nun askeri olarak daha geniş bir alanı kapsamasını sağlamakla birlikte, oluşturuluş amaçlarını hiçbir biçimde değiştirmemiştir. Bu da sosyalist ülkelere ve potansiyel proleter devrimci mücadeleye karşı emperyalistlerin askeri güç birliği yaratmasıdır.
      NATO anlaşmasının en önemli hükmü, doğrudan saldırı yanında dolaylı saldırıyı da kapsamına almış olmasıdır. Yani iç savaş koşullarında NATO, iç savaşın sürdüğü ittifak üyesi ülkelerin, doğrudan saldırıya uğramışçasına aktif biçimde savunulmasını üstlenmektedir. Böylece proletaryanın ittifak üyesi ülkelerde vereceği bir iç savaş, tüm NATO ülkelerinin askeri güçlerine karşı bir savaş haline dönüşmek durumundadır.
      Proleter bir iç savaşı temel alan NATO örgütlenmesi, aynı zamanda, ulusal baskı karşısında yükselen bir ulusal-devrimci harekete karşı birleşik karşı koyuşu da içermektedir. Bunun en tipik örneği, İspanya'da Bask Bölgesine ilişkin takınılan tutumdur. Ayrıca Türkiye açısından Kürt ulusal hareketleri açısından da önemli sonuçlara sahiptir. NATO anlaşması gereğince, üye ülkenin mevcut ulusal sınırları, NATO ülkelerinin tümü tarafından korunması söz konusudur. Bu durumda NATO sınırları içinde bulunan bir ulusal hareket, doğrudan doğruya NATO ile yüzyüze gelmek durumundadır. Böylece proletaryanın kendi sınıf iktidarı için mücadelesinde birleşik kapitalistlere karşı oluşturması gereken bütünsellik, tek tek ulusal hareketler açısından da gerçekleşmiştir. [24*]
      Bu olgu açıkça, NATO ülkelerinde proletaryanın birleşik ve merkezi bir örgütlenmeye gereksinmesi olduğunu tanıtlamaktadır. Bir başka deyişle, proleter enternasyonalizmi, günümüzde herşeyden çok daha acil ve önemli olmuştur. Ama yine de proletarya hareketinin dünya çapında birleşik ve merkezi olarak yürütülemediği koşullarda -ki bugünkü tarihsel durum bunun daha büyük olasılık olduğunu göstermektedir-, her ülkenin proletaryasının ve partisinin enternasyonalist bir tutum içinde, diğer ülkelerdeki olası bir iç savaşta o ülkenin proletaryası ve müttefiklerini yalnız bırakmamasını zorunlu kılmaktadır. Bu olmadığı sürece, diğer ülkelerin sosyalistleri, komünistleri, birer sosyal-şovenist olmaktan kurtulamayacaklardır. Ancak bu, yalın ve eski biçimiyle ulusların kendi kaderlerini tayin hakkının savunulmasıyla sınırlandırılamaz. Çünkü bu hak, doğrudan doğruya burjuva demokratik hak olarak "bütün ulusun" kaderini tayin hakkını içermektedir. Oysa söz konusu olan proletaryanın ve müttefiklerinin kendi sınıfsal iktidarlarını kurması olgusudur. Bu nedenle NATO ülkelerindeki proletarya ve partilerinin görevi, kesinkes NATO'nun "dolaylı saldırı"ya ilişkin hükümlerinin uygulanmasına aktif olarak karşı çıkmaktır. Bu ise, son tahlilde NATO'nun dağıtılması demektir.
      Diyebiliriz ki, NATO ülkelerinde proletarya ve partilerinin ortak istemi ve hedefi, NATO'dan çıkmaktır. Ancak böyle bir istem, bugünkü koşullar içinde ve oligarşik yönetimler tarafından gerçekleştirilebilecek bir istem değildir. Bir başka deyişle, mevcut düzenin sınırları içinde ve oligarşik yönetim tarafından NATO'dan çıkılması istemi gerçekleştirilemez bir istemdir. Bu nedenle NATO' dan çıkılması bir devrim sorunudur. Ve devrim programı içinde mütalaa edilmelidir. Ancak bunun mevcut koşullar içinde bir devrim olmaksızın "gerçekleştirilemez" olması, bu istemin ortaya atılmasını gereksiz kılmaz. Tersine bu istemin genelde, proletaryanın ortak hedefi olarak formüle edilmesini gerektirir.
      Bugünkü koşullarda, bu ülkelerde devrimin zamandaş olmayacağı gerçeği, her ülke proletaryasına özel görevler getirmektedir. Bu görev, demokratik bir görev olarak NATO'nun "dolaylı saldırı" doktrinine karşı tavır almak, bunu ortadan kaldırmak ya da fiilen kullanılmaz kılmaktır. Bunun yolu ise, böyle bir durumda proletaryanın, kendi ulusal sınırları içinde bir iç savaş örgütlenmesidir. Bu iç savaş, I. bunalım döneminde Basel Bildirisi'nde açıklandığı gibi emperyalistlerarası yeniden paylaşım savaşı koşullarında ve gerektiğinde böyle bir savaşı engellemenin bir aracı olan iç savaştan farklıdır. Bu iç savaş, doğrudan bir başka ülkedeki proleter iktidar mücadelesine karşı emperyalizmin topyekün müdahalesini engellemek ve iktidarı ele geçirmek için yürütülür. Bu noktada, ulusların kendi kaderlerini tayin hakkının eski belirlenmiş hali yetersizdir. Çünkü, bu slogan, Stalin'in son tanımlamasıyla, "ulusların ve sömürgelerin ayrılma, bağımsız devletler kurma hakkı"nı ifade etmektedir. Oysa bugün, böyle bir ayrılma hakkı yeterli değildir. Gündemde olan proletarya ve müttefiklerinin kendi kaderlerini belirlemeleridir, yani kendi iktidarlarını kurmalarıdır, bu bağlamda devlet olmalarıdır. Bu nedenle, II. bunalım döneminde Stalin tarafından belirgin hale getirilmiş bulunan ve I. bunalım döneminin "belirsiz"liğinin aşılması, bugün için de gündemdedir. Artık bu ülkeler için ulusların kendi kaderlerini tayin hakkı belirsiz bir hale gelmiştir. (Bu belirsizliği ilerde başka olgularla birlikte ayrıca ele alacağız.)
      Emperyalist ülkelerin kendi aralarında sürekli ve resmi olarak örgütlenmelerinin bir başka sonucu da ekonomik düzeyde gerçekleşmiştir. Geçmiş dönemlerde, özellikle I. bunalım döneminde, iç dinamikle gelişen kapitalizme sahip ülkelerin eşitsiz ve sıçramalı bir gelişme ile diğer emperyalist ülkelere yetişmesi ve böylece emperyalist ülkeler içinde giderek dünyanın yeniden paylaşımını talep etmesi ya da paylaşımından pay alması mümkündü. Bu eşitsiz gelişme, sömürge durumunda bulunan bir ABD için geçerli olabildiği gibi, ezilen ulus durumundaki bir Doğu-Avrupa ülkesi için de geçerliydi. Ve yine Japonya'da görüldğü gibi, feodal bir ülkenin kapalı ve içe kapanık bir durumda kapitalizmini geliştirerek emperyalist aşamaya geçebilmesi mümkün olabilmektedir. Bir başka deyişle, siyasal olarak bağımsız ülkelerin kapitalizmlerini bağımsız olarak geliştirmesi geçmiş dönemlerde olanak içindeydi. Böylece bir ulusun siyasal kaderini belirlediği oranda, ekonomik kaderini belirleyebilmesi de olanaklıydı.
      III. bunalım döneminde emperyalist ülkeler arasındaki sürekli ve resmi örgütlenmeler, eşitsiz gelişme yasasının eski biçimde, yani klâsik biçimde işlemesini engellemektedir. Daha tam deyişle, günümüzde kapitalizmin eşitsiz gelişim yasası klâsik biçimde işlememektedir. Bu olgu, kapitalizmin çerçevesi içinde geri bir ülkenin eşitsiz bir gelişimle ileri ülkelere (emperyalist) yetişmesinin eskisine göre değişiklikler gösterdiğidir.       "İşletmelerin, sanayilerin ve farklı ülkelerin, eşit olmayan ve kesintili gelişmeler içinde oluşu, kapitalist rejimde, kaçınılmazdır." [199]       Geçmiş dönemlerde, geri bir ülke (bunun emperyalist olup olmaması önemli değildir) değişik nedenlerle eşitsiz ve sıçramalı bir gelişme ile ileri kapitalist ülkelere yetişmekteydi. "Geri ülkenin" tarihsel olarak uzun bir geçmişi olan "bağımsız" ya da "emperyalist ve kapitalist" bir ülke olması gerekmiyordu. Gerekli koşullar ortaya çıktığında -ki paylaşım savaşları ve emperyalistlerarası uzlaşmaz çelişkinin düzeyi nedeni ile bu sık sık oluşuyordu- ABD gibi "sömürge" bir ülke bile eşitsiz bir gelişimle, emperyalist-kapitalist bir ülke haline gelmesi olanaklıydı. Ya da Japonya gibi feodal bir ülke aynı eşitsiz gelişim sonucu emperyalist-kapitalist bir ülke haline gelebilmekteydi. Bu durum, doğrudan doğruya emperyalist-kapitalist ülkeler arasındaki çelişkilerin askeri plana yansıması olasılığı ve olanağı koşullarında ortaya çıkmaktaydı. Ancak günümüzde bu olasılığın ortadan kalkmasıyla bu tür bağımsız gelişme olanaklı değildir. Şüphesiz bu, eşitsiz gelişim yasasının ortadan kalktığı anlamına gelmemektedir.
      III. bunalım döneminde işletmelerin, sanayinin ve ülkelerin eşitsiz gelişmesi gündemdedir. Ancak eşitsiz ve sıçramalı gelişme, doğrudan emperyalist-kapitalist ülkeler arasında ortaya çıkmaktadır. Çünkü eşitsiz gelişimin gerçekleşebilmesi için, geri olan ülkenin en son teknolojik gelişmeleri üretime uygulaması zorunludur. Bunun önkoşulu ise, ülke içinde önemli bir sermaye birikiminin ortaya çıkması ve bunun teknolojik alanda yeni buluşlarla birleşmesidir. Günümüzde üretim teknolojisinin gelmiş olduğu düzey, herhangi bir ülkenin bu tür gelişmeleri kolayca gerçekleştiremeyeceğini göstermektedir. Geçmiş dönemlerde ileri emperyalist-kapitalist ülkeyi geçmenin temel koşulu olan ileri teknolojinin üretime uygulanması, üretim maliyetinin düşürülmesi ve dolayısıyla kapitalist pazara daha ucuz meta sürülmesi ve de bu yolla pazarlarda diğer emperyalist-kapitalist ülkelerle rekabet edilmesi bugün sadece mevcut emperyalist-kapitalist ülkeler için geçerli bir olgudur. [25*] Ancak bu ülkeler açısından da, ileri emperyalist-kapitalist ülkenin bu şekilde geri kalması, pazarlarını diğer emperyalist-kapitalist ülkelere kaptırması ya da kaptıracak durumda olması belirleyici konumdan çıkmıştır. Bugün ileri emperyalist ülke olarak ABD'nin diğer emperyalist-kapitalist ülkeler tarafından sıkıştırılması, ya da bir başka deyişle, diğerlerinin eşitsiz bir gelişimle ABD'nin pazarlarını ele geçirmesi olgusu ikincildir. ABD emperyalizminin diğer emperyalist ülkelerle arasındaki farkın kapanmasının birincil nedeni, ABD'nin kendi pazarlarını devrim sonucu yitirmesindendir. Teknoloji etmeni, geri ülkenin ileri geçmesinde ikincildir. İşte günümüzde kapitalizmin eşitsiz gelişme yasasının farklı işleyiş biçimi buradan kaynaklanmaktadır.
      Yine belirttiğimiz gibi, bu yasa ancak emperyalist-kapitalist ülkeler için geçerli hale gelmiştir. Feodal ya da yarı-feodal üretim ilişkileri içinde bulunan bir ülkenin siyasal bağımsızlığını kazandığı koşullarda, eşitsiz bir gelişimle ileri emperyalist ülkelere yetişmesi, III. bunalım döneminde olanaksız hale gelmiştir. Bir başka deyişle bu, ulusların siyasal bağımsızlıklarını ekonomik bağımsızlıkla bütünleştirmeleri sistem içinde kalarak gerçekleştirmesi olanaksızdır. Böyle bir şeyin gerçekleşebilmesinin tek koşulu, bu ülkelerin, belli bir süre emperyalist sistem dışına çıkmaları ve bu yolla bağımsız gelişmelerini sağlamalarıdır. Ancak bu koşullar içinde, geri ülkenin ileri teknolojiyi uygulaması da olanaksızdır. Çünkü böyle bir teknolojinin ortaya çıkabilmesi için olağanüstü bir teknolojik bir birikim olması şarttır. Bu da günümüzde sadece emperyalist sistem ile sosyalist sistemde mevcuttur. Bu iki sistem dışında bir gelişme olanaksızdır. Bu sorun, özellikle eski dönemde yarı-sömürge ülkelerin, ve günümüzde görece gelişmiş geri-bıraktırılmış ülkelerin sorunudur. Bu ülkelerin eşitsiz ve sıçramalı bir gelişme göstererek ileri emperyalist ülkeleri yakalaması diye bir olgu, sistem içinde mevcut değildir. Sözün özü, günümüzde geri-bıraktırılmış ülkelerin kendi iç dinamizmi ile kapitalizmi geliştirmeleri olanaksızdır. Bu ülkeler, ancak ve ancak "alt-emperyalizm" olarak tanımlanabilecek bir konuma gelebilirler, ki bu da emperyalist ülkelerin bölgesel sızma aracı olmaktan öte birşey değildir
      III. bunalım döneminde ortaya çıkan üçüncü bir olgu da, üretimin çokuluslaşmasıdır. Çok uluslu üretim yapan şirketlerin varlığı, ulusal-devlet sınırları içinde bağımsız kapitalist gelişmenin önünde önemli engellerden biri olarak ortaya çıkmaktadır. Bu, Lenin'in sözünü ettiği, kapitalizmin iki tarihsel eğiliminden ikincisinin ağır basmasıdır. Lenin şöyle diyordu:       "Kapitalizm, gelişmesi sırasında, ulusal sorun konusunda iki tarihsel eğilim gösterir: Birincisi, ulusal yaşamın ve ulusal hareketlerin uyanışıdır, her türlü ulusal baskıya karşı mücadele, ulusal-devletlerin yaratılmasıdır. İkincisi, uluslar arasında her türlü ilişkilerin gelişmesi ve çoğalmasıdır, ulusal çitlerin yıkılması ve sermayenin, genel olarak iktisadi yaşamın, siyasetin, bilimin vb. enternasyonal birliğinin yaratılmasıdır.
      Bu iki eğilim, kapitalizmin evrensel yasasını oluşturur. Kapitalist gelişmenin başlangıcında birinci eğilim egemendir, ikinci eğilim olgunlaşmış olan ve sosyalist bir topluma dönüşmeye doğru yolalan kapitalizmin niteliğidir." [200]
      Böylece III. bunalım döneminde kapitalizmden sosyalizme geçişin koşulları, geçmiş dönemlerden çok daha fazla olgunlaşmış durumdadır. Eksik olan sadece öznel koşullardır. Bu da proletaryanın kendi kaderini tayin etmesinin gündemde olması demektir.
      III. bunalım döneminde dördüncü olgu ise, emperyalizmin, özellikle ABD emperyalizminin, ekonomisini askerileştirmesidir. Bu ise, emperyalizstlerarası entegrasyon koşullarında, sistem dışına çıkma yönündeki hareketlerin, emperyalizmin bütünsel askeri güçleri ile yüzyüze kalacağı demektir. Bunun geri-bıraktırılmış ülkeler açısından anlamı ise, bu ülkelerde devrimin ancak bir halk savaşı ile zafere ulaşabileceği demektir. Baştan emperyalizmle bütünleşmiş olarak doğan ve gelişen bir "ulusal" burjuvazinin bulunduğu bu ülkelerde, emperyalizmin sömürüsünden kurtulama mücadelesinde burjuvazi kesinkes yer almayacaktır. Böylece anti-emperyalist mücadele ile anti-oligarşik mücadele bir bütün oluşturmakta ve aralarındaki sınır çizgileri ortadan kalkmaktadır. Devrimci ulusal kurtuluş hareketleri yerini devrimci halk kurtuluş hareketlerine bırakmıştır. Bu hareketlerin emperyalizme karşı bir Halk Savaşı vermesi zorunludur.
      Beşinci olgu, sömürgelerin tasfiyesi ve sömürgelere "ulusal-devlet" kurma hakkının tanınmasıdır. Bu olgu, dünya çapında bir uluslar örgütünün (Birleşmiş Milletler) kurulmasıyla birlikte, bu dönemin yeni bir özelliğini oluşturmaktadır.
     
      2) Alternatif Güçlerin Durumu ya da Sosyalist Sistem

     
      II. yeniden paylaşım savaşının bitimiyle, proletaryanın iktidarda bulunduğu tek ülke olan SSCB'nin yalnızlığı sona ermiştir. 1945-54 yılları arasında Doğu-Avrupa'da Bulgaristan, Çekoslovakya, Macaristan, Polonya, Romanya, Yugoslavya, Demokratik Almanya ile Asya'da Çin, Kore ve Vietnam'da proletarya ve müttefiklerinin iktidarı ele geçirmeleriyle, bu ülkeler arasında bir "sosyalist blok"un kurulması olanaklı olmuştur. Böylece "tek ülkede sosyalizmin inşası" sorunu, tümüyle tarih sahnesinden çıkmış bulunmaktadır. Artık birden çok ülkede sosyalizmin inşası gündemdedir.
      Bu olağanüstü olgu, kaçınılmaz olarak SSCB'nin, tek ülkede sosyalizmin inşasıyla belirlenen dış politakasıyla özdeşleşen uluslararası ilişkiler ve ulusal sorunlar karşısındaki tutumunu değiştirmiştir. Proletaryanın genel çıkarları, artık sadece SSCB'nin çıkarları olarak değil, sosyalist blokun çıkarları olarak ifade edilmek durumundadır. Bu da ulusların kendi kaderlerini tayin hakkı gibi bir demokratik hakkın bütün içindeki yerini değiştirmiştir. Eskiden dünya çapındaki demokratik hareketin çıkarları ile belirli bir ulusun kendi kaderini tayin hakkı ilişkisi ön planda tutulurken, şimdi artık bütün olarak sosyalist blokun çıkarlarıyla birlikte ele alınmak durumundadır. Böylece bu dönemde ulusal sorunun burjuva çözümü yanında, sosyalist çözümü açık biçimde gündeme girmiştir. Ama öte yandan kapitalizmin az gelişmiş bulunduğu, yani yarı-feodal ülkelerde proletarya ile müttefiklerinin iktidarı ele geçirmeleri, bu iki çözüm dışında yeni bir çözümü de ortaya çıkarmıştır. Bir başka deyişle, proletarya diktatörlüğü altında ulusal sorunun proleter "olumlu eylemi" ile çözümü dışında, işçilerin ve köylülerin devrimci demokratik diktatörlüğü olarak (proletarya diktatörlüğünün özgül bir biçimidir) halk iktidarı koşullarında proleter "olumlu eylem" gündeme gelmiştir.
      Böylece sosyalist blokda, ulusal sorunun çözümü üç ayrı siyasal örgütlenme ile birlikte ortaya çıkmıştır.
      İlk çözüm
, 1917 Ekim Devrimi'yle birlikte SSCB'nin oluşumuyla ortaya çıkan çözümdür. Daha önceki bölümde ayrıntılı olarak ele aldığımız bu sovyetik çözüm, proletaryanın iktidarı ele geçirdiği ulusal-devletlerin sosyalist federatif cumhuriyet olarak birleştirilmelerini içermektedir. Merkezi sosyalist cumhuriyete bir "geçiş biçimi" olarak ele alınan bu çözüm, SSCB içindeki ulusların geçmiş dönemden gelme eşitsizliğinin yarattığı koşulları ("fiili eşitsizliği") ortadan kaldırmayı amaçlamaktadır. Merkezi sosyalist cumhuriyet ancak bu eşitsizlik ortadan kalktığı oranda gerçekleşebilecektir. Bu amaçla yapılan düzenlemeler ve atılan adımlar II. bunalım dönemi boyunca fiili eşitsizlik açısından istenen sonuçları vermemiştir. Ancak II. paylaşım savaşında faşizmin Sovyetler Birliği'ne saldırısıyla "anayurdun savunulması", sovyet ulusları arasındaki farklılaşmayı aşmak için uygun bir ortam yaratmıştır. Özellikle fiili eşitsizlik koşullarında etkin hale gelen "Büyük Rus milliyetçiliği" ile "yerel milliyetçilik", "anayurdun savunulması" ile birlikte büyük ölçüde etkisizleştirilmiştir.
      İkinci olarak, proletaryanın ulusal sorunun çözümündeki "olumlu eylemi", Doğu-Avrupa'daki homojen ulusal-devletlerde ortaya çıkmıştır. Genel olarak "halk cumhuriyetleri"nin kurulmasıyla, eski dönemin "ulusal-devlet"i yerini "halk devleti"ne bırakmıştır. Böylece Doğu-Avrupa'nın ezilen ulusları açısından ulusların kendi kaderlerini tayin hakkı, yalın bir devlet kurma hakkı olarak değil, belirli bir nitelikte devlet kurma hakkı olarak ortaya çıkmış ve uygulanmıştır. Bir başka deyişle, ulusların kendi kaderlerini tayin hakkı olarak ayrı devlet kurma hakkı, eski ulusal-burjuva içeriği ile değil, yeni halk-proleter içeriği ile ortaya çıkmıştır. Bu ülkelerin en tipik özelliği, devlet sınırları içinde burjuvazinin (kapitalistler) iktidarda bulunmayışıdır. Bu ülkelerde burjuvazi şu ya da bu biçimde de olsa iktidarda değildir. Bu, II. paylaşım savaşı koşullarında Nazi Almanyası'nın işgali altında, bu ülke kapitalistlerinin Alman emperyalizmi ve faşizm ile işbirliği içinde bulunmaları, yeni iktidarların "ulusal demokratik"ten daha ileri olan bir "halk demokratik" niteliği kazanmasına yol açmıştır. Burjuvazi bu ülkelerde anti-faşist bir savaş ile tasfiye edilmiştir. Bu ülkelerde anti-faşizm, bir bütün olarak anti-emperyalizm ve anti-feodalizmi de kapsamaktadır. Böylece anti-faşist halk cephesi iktidarı olarak, işçilerin, köylülerin ve şehir küçük-burjuvazisinin iktidarı ortaya çıkmıştır. (Halk iktidarı esprisi)
      Asya'daki homojen ulusal-topluluklarda ise, (ki bunlar sömürge ve yarı-sömürge ülkelerdi) halk devleti, anti-emperyalist ve anti-feodal bir devrimle gerçekleştirilmiştir. Ancak Kore Devrimi'nin gösterdiği gibi, artık anti-emperyalizm, belirli bir ya da birkaç emperyalist ülkeye yönelik olmayıp, bir bütün olarak tüm emperyalist bloka karşı olmayı gerektirmektedir. Kore Devrimi'nde görüldüğü gibi, eski dönemlerin "ulusal devrimci" hareketleri yerini halk kurtuluş hareketlerine bırakmıştır. Kore burjuvazisi, bir bütün olarak emperyalizmin saflarında yer aldığından savaş temel olarak sınıfsal planda ve sınıfsal hedeflere yönelik olarak yürütülmüştür. Burada ulusallık, sadece anti-emperyalizm olarak ortaya çıkmamaktadır. Ancak geçmiş dönemlerde olduğu gibi, bu, anti-sömürgeci boyutta değildir. Yerli burjuvazinin emperyalizmle çelişkisi ve buna bağlı olarak devrimci harekete (anti-emperyalist) katılımının, Kore Devrimi ile kesinkes olanaksız hale geldiği görülmüştür. Böylece ulusların kendi kaderlerini tayin hakkı, burada da belirsiz bir hak haline dönüşmüştür. Herşeyden önce, Kore, ulusların kendi kaderlerini tayin hakkını elde etmesi sonucu ulusal-devlet olarak örgütlenmiş, ancak bu örgütlenme burjuvazinin (dolayısıyla emperyalizmin) "olumlu eylemi" ile pekiştirilmeden proletarya ve müttefiklerinin devrimci mücadelesine sahne olmuştur. Lenin'in I. bunalım döneminde kapitalizmin çerçevesi içinde ulusların kendi kaderlerini tayin hakkının elde edilebilirliği karşısında proletaryanın duraksamaksızın, yani burjuvazinin "olumlu eylemi"nin gerçekleşmesini beklemeksizin, iktidarı ele geçirmesi gerektiği şeklindeki değerlendirmesi, Kore'de (ve Vietnam'da) uygulanmıştır. Böylece ulusal sorun, bu boyutu ile çözümlenmiş bir sorun olmaktadır. Ama gene Kore Devrimi göstermiştir ki, ulusların kendi kaderlerini tayin hakkının gerçekleştiği koşullarda halkın kendi siyasal geleceğini belirlemesi gündeme girmektedir. İşte Kore savaşı, halkın kendi kaderini belirleme yönündeki hareketlerinin emperyalist blok tarafından engellenmesinin bir ürünüdür. Böylece ulusların kendi kaderlerini tayin hakkının kapsamı içinde düşünülebilecek bir başka yön, yani ulusal-devletlerin iç işlerine karışmama ön plana geçmiştir. Artık ulusların kendi kaderlerini tayin hakkının, tek başına bir "ayrılma hakkı", "devlet kurma hakkı" olarak sınırlandırılması, proletaryanın elini kolunu bağlamaktadır.
      Doğu-Avrupa'da heterojen, yani çok-uluslu ülkelerde ise, ulusal sorun federatif biçimde çözümlenmiştir. Çekoslovakya ve Yugoslavya'da uygulanan bu çözüm biçimi, temel olarak sovyetik çözümü ifade etmektedir. Ancak burada sovyetler, işçi ve köylü sovyetleri olarak ortaya çıkmıştır ve federasyon, bu tip sovyetlerin birliği olarak ele alınmıştır. Stalin'in 1925 yılında Yugoslavya KP'nin ulusal programı için ortaya koyduğu tezler, bu dönemde uygulanmıştır. Böylece bir kez daha proletaryanın ulusal sorun konusunda "olumlu eylemi" gündeme gelmiştir.
      Ama Asya'da çok-uluslu ülke olan Çin'de aynı tür çözüm uygulanmamıştır. Çin'de ulusal sorun, doğrudan "halk cumhuriyeti" temelinde çözümlenmiştir. Bir başka deyişle, Doğu-Avrupa'nın homojen ulusal-topluluklardakine benzer bir çözüm ortaya çıkmıştır. Bu da, doğal olarak mevcut ulusların ayrı devlet kurma hakkını kullanmaması ile ilintilidir. Burada Çin ulusu, kendi ulusal-devletini kurma hakkını kullanmayarak, diğer ulusal-toplulukların da kullanmamasının öncüsü olmuştur. Bir başka deyişle, ülke sınırları içinde, hiçbir ulusal-topluluk devlet kurma hakkını kullanmamaktadır. Bu da ulusal-topluluklar arasında bir hak eşitsizliğini gündeme almadan çözümlemek demektir. Böylece Çin Halk Cumhuriyeti, kuruluşundan itibaren merkezi tek bir cumhuriyet olarak ortaya çıkmıştır. Ancak bu, geniş bölgesel özerkliği dıştalamamaktadır. Ulusal-toplulukların bölgesel özerkliği olmakla birlikte, bu özerklik "federe cumhuriyet" düzeyinde değildir. Şüphesiz böyle bir çözüm, Çin'deki ulusal-toplulukların niteliğiyle yakından ilintilidir. Uluslaşma sürecini tamamlamamış topluluklar için bölgesel- kültürel özerklik esas alınmıştır. Bu boyutu ile SSCB' nin Asya'daki uygulamaları esas alınmış olunmaktadır.
      Bilindiği gibi, SSCB'de Stalin dönemindeki yeni düzenlemeyle dört tip siyasal örgütlenme bulunmaktadır: a) Federe Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti, b) Özerk Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti, c) Özerk Bölgeler, d) Ulusal İlçeler. Bunlar bir bütün olarak SSCB'yi oluşturmaktadır. Bunlar ulusal sorunun proleter "olumlu eylemi" ile ilintilidir. Bu durumun en önemli yeniliği, 1922 yılında tek bir federe cumhuriyet içinde bulunan ulusal-toplulukların ayrı devletler olarak (federe) örgütlenmeleridir. 1922 yılında Kafkas-ötesi Sovyet Sosyalist Federatif Cumhuriyeti, Gürcistan, Azerbaycan ve Ermenistan'ı içerirken yeni durumda bunların her biri ayrı federe cumhuriyet haline gelmiştir. Yine aynı şekilde "Rusya Sovyet Sosyalist Federatif Cumhuriyeti" de bazı yeni federal cumhuriyetlerin kurulması ile daralmıştır. Son durumda SSCB'de bir tek "federatif cumhuriyet" olarak Rusya kalmıştır. Diğerleri federal cumhuriyetler olarak ayrı devlet örgütlenmesine sahiptirler. İşte Çin koşullarında, sovyet deneyimi, özerk bölgeler ve ulusal ilçeler düzeyinde ele alınmıştır. Bu da son tahlilde ulusal azınlıklara ilişkin bir çözümlemedir. Sözün özü, nüfusun '%90'ını bir ulusun (Çinliler) oluşturduğu bir ülkede ulusların kendi kaderlerini tayin hakkı, halk cumhuriyeti olarak merkezi bir biçimde çözümlenmiştir.
      Şüphesiz bunların herbiri, ayrı ayrı irdelenmesi ve değerlendirilmesi gereken uygulamalardır. Bu çözümleri, kesinkes tamamlanmış çözümler olarak ele almak, yani proletaryanın "olumlu eylemi"nin tek doğru biçimleri olarak benimsemek olanaksızdır. Ama burada dikkati çekmek istediğimiz nokta, burjuvazisiz ulus olarak halkın kendi kaderilerini tayin etmelerinde merkezi cumhuriyetin yeni bir çözüm olarak ortaya çıkmasıdır. [26*]
      Tüm bunlardan çıkan sonuç, artık kapitalizmin çerçevesi içinde ve burjuvaziyi kapsayan bir ulusal sorun çözümünün büyük oranda ortadan kalktığıdır. Artık kapitalizmin çerçevesi dışında ve proletaryanın "olumlu eylemi" ile çözümlenen ulusal sorun gündemdedir. Bu da ayrılma hakkının kullanılmaması, yani kendi kaderini tayin hakkının birleşik ve merkezi sosyalist ya da halk cumhuriyeti yönünde kullanımı demektir. Artık proletarya için ("ezilen ulus" proletaryası için) genel olarak "ezen ulus" proletaryası ile birleşik eylem yönünde hareket etmesi, somut olarak tüm proleter iktidarlarıyla birleşme istemi ile tamamlanmak durumundadır. Bu da emperyalist-kapitalist sistemden ayrılma ve sosyalist sistemle birleşme hakkı olarak formüle edilebilir. Bunlar birbirinden ayrı ve eş anlamlı olarak değil, bir bütün olarak ortaya konulmak durumunda olan istemlerdir. Proletarya bu koşulların altında sadece "geçici" bir biçimi ya da uzlaşmayı kabul edebilir. Bu da, "bağlantısızlık"tır. Fiili eşitsizlik koşullarında ve sosyalizmin inşasında geçen uzun yıllar açısından böyle bir ara çözüm, ya da geçiş biçimi ancak halk cumhuriyeti içinde merkezileşme ile olanaklıdır. Bu, sosyalist cumhuriyetler birliğine geçiş olarak kavranılmak durumundadır. Böyle bir geçiş, daha önce iktidarı ele geçirmiş proletaryanın önündeki ekonomik sorunların görece hafifletilmesi demektir. Bir başka deyişle, fiili eşitsizliğin, sosyalist cumhuriyetler birliği içinde değil, bunun dışında, halk cumhuriyeti koşullarında aşılması gerekmektedir. (İlerde bu konuyu ayrıntılı olarak ele alacağız.)
      Sosyalist blok, 1958 sonrasında önemli bir bunalımla yüzyüze gelmiştir. Genel olarak SBKP ile ÇKP arasındaki ideolojik mücadele ve ayrışma olarak tanımlayabileceğimiz bu yeni gelişme, pekçok konu içermekle birlikte, ulusal sorun açısından SSCB'nin diğer sosyalist ve halk cumhuriyetlerine karşı tutumuna özel bir yer vermektedir. Sosyalist blokun örgütlenme sorunu olarak ortaya çıkan bu tartışma, her iki tarafın da kesin bir üstünlük sağlayamadığı koşullarda uzun yıllar sürüp gitmiştir.
      Sosyalist bloktaki bölünmenin ulusal sorun açısından ele alınması göstermiştir ki, proletaryanın iktidar koşullarında uluslar arası eşitsizlikler büyük öneme sahiptir. 1958 yılını temel alacak olursak sosyalist blokta değişik gelişme düzeyinde olan uluslar ve topluluklar bulunmaktadır. Bir yanda kendi içinde fiili eşitsizliği taşıyan, ama uzun yıllar sosyalizmi inşa faaliyetlerinde bulunan SSCB bulunurken, öte yanda sömürge ya da yarı-sömürge koşullarından gelen ülkeler bulunmaktadır. Her ülkenin ya da topluluğun önündeki ekonomik sorunlar farklılıklar göstermektedir. Fiili koşullardaki farklılık kendisini ekonomik, politik, ideolojik ve kültürel alanlarda ortaya koymaktadır.
      Ekonomik bakımdan, kapitalizmin görece gelişkin olduğu ülkeler (Doğu-Avrupanın bazı ülkeleri) ile sosyalizmin inşasında 40 yıllık bir yol katetmiş olan ülkeler (SSCB bütün olarak) sömürge ve yarı-sömürge koşullardan çıkmış ülkelerle aynı durumda değildir. Birinci tip ülkelerde kapitalizm ve sosyalizm, halk içinde belli bir iktisadi yaşam birliği sağlamıştır. Meta üretimine ilişkin belli bir geçmişe sahiptirler; feodalizm büyük oranda tasfiye edilmiştir. İkinci tip ülkelerde ise, feodalizm büyük oranda varlığını sürdürmektedir. Buralarda proletaryanın önünde sadece sosyalizmin inşası sorunu bulunmamaktadır. Hatta sosyalizmin inşası sorunu daha ilerki bir döneme ilişkindir. Herşeyden önce sanayi ve tarım geliştirilmelidir. Ülke içinde bu gelişmeler sağlanmadığı koşullarda önemli sorunlar çıkabilecektir. Üstelik sosyalist ülkelerle birleşik ve bütünsel bir ekonomik gelişme yürütülecek olursa, yer yer sosyalizmin genel çıkarı ile çelişkiler ortaya çıkma olasılığı vardır. Bu durumda geri ülkenin daha fazla özveride bulunması kaçınılmaz hale gelmektedir. Ama öte yandan buralarda proletarya diktatörlüğü değil, halk iktidarı mevcuttur.
      Diğer yandan asıl olarak SSCB ile diğer ülkeler arasında ideolojik olarak ya da manevi olarak farklılıklar bulunmaktadır. Bu farklılığın temelinde SSCB yurttaşlarının 40 yıldır aralıksız sürdürdükleri özverili yaşam yatmaktadır. Tek ülkede sosyalizmin zaferi için gösterilen özverilerin belli bir sonuca ulaşma beklentisi, bu ülke halklarında yaygın bir ekonomik beklentiler ve buna uygun bir bilinç oluşturmuştur. Oysa geri ülkelerin sosyalist bloka katılmalarıyla, ekonomik gelişme araçlarının bu ülkelerde öncelikli kullanımı gündeme gelmektedir. Diğer ülkelerde ise, emperyalist sömürüden yeni kurtulmanın getirdiği çoşku, halk kitlelerinde aynı, ama ters yönde bir beklenti yaratmıştır. Bir taraf, geçen 40 yılı hesaba katarak, yeni ülkelerin daha özverili olmasını beklerken, yeni katılan ülkeler ise proleter iktidarının bu konularda açık ve tartışmasız bir özveride bulunması gerektiğini düşünmektedirler.
      İşte bu ekonomik, siyasal, ideolojik ve kültürel koşullardaki farklılıklar, birleşik bir sosyalist ekonominin ortaya çıkmasını engellemiş ve giderek de siyasal olarak sosyalist blokun parçalanmasını getirmiştir. Burada ÇKP ile SBKP'nin dünyayı yorumlamalarındaki farklılıkta belirginleşen Marksizm-Leninizmin temel tezlerine ilişkin tartışma, sorunun teorik boyutunu, daha tam deyişle, teorik düzeyde ortaya konuşunu içermektedir.
      ÇKP'ye göre, günümüzde emperyalizm gerçek ve nihai olarak çöküş aşamasına girmiştir. Halk kurtuluş savaşları dünyanın her yerinde yükselmektedir. Böylece emperyalizm, tarihinde hiç görülmedik oranda toprak kaybedecektir. Bu koşullar altında proletaryanın görevi, kendi ülkesinde ekonomisini düzenlemek ve ekonomik gelişmeyi sağlamak değil, dünya çapında halk kurtuluş hareketlerinin zaferi için aktif bir mücadeleye girmek olmalıdır. Dünyanın büyük bir kısmı emperyalist sömürüden kurtulduğu oranda birleşik bir ekonomi yaratılmasına girişilebilir. (Emperyalizmin kağıttan kaplan olma esprisi)
      SBKP'ye göre ise, dünya çapında devrimci mücadelelerin yükselişi, sürekli değil, konjonktüreldir. Konjonktürel olduğu için de, böyle bir ortamda emperyalist sömürünün dışına çıkmış olan ülkelerin, diğer konjonktürde, yani devrim dalgasının düşmeye başladığı evrede kendi ülkelerinde ekonomiyi geliştirmeleri esas alınmalıdır. Bir başka deyişle, belli bir konjonktür sonucu emperyalist sömürüden kurtulmuş ülkeler, bunun peşine gelecek olan ve gelmesi kaçınılmaz olan dönemde, kendi iktidarlarını pekiştirmek görevi ile yüzyüzedirler. Nasıl ki, I. paylaşım savaşından sonra geçen 7 yıl boyunca bir Avrupa Devrimi olasılığı gündemde olduğu dönemi 1924 sonrasındaki dönem takip etmiş ise, bugün de aynı durum mevcuttur. II. yeniden paylaşım savaşının alt-üst oluş koşullarında ortaya çıkan proleter iktidarlar, artık kendi ülkelerinde ve diğer sosyalist ülkelerle birlikte sosyalizmin inşasına, sosyalizmin zaferine yönelmelidirler.
      Görüldüğü gibi, tartışma, özsel olarak devrimin eşitsiz gelişimi ile ilintilidir. SBKP 20. Kongresi, açık biçimde Stalin'i eleştirmesine ve hatta mahkum etmesine karşın, Stalin'in tek ülkede sosyalizmin zaferi teorisini sıkı sıkıya korumuştur. Tek fark, tek ülke yerine "sosyalist blok" gündemdedir. Böylece tarihsel süreç mekanik biçimde bölümlere ayrılmaktadır. Bir başka deyişle, SBKP'ye göre, dünya çapında devrim durumu, ya da sosyalist devrimlerin nesnel koşulları bir bütün olarak sürekli mevcut değildir. Bu yüzden konjonktürel bir dalgalanma gündemdedir. Bu da dünya çapında devrim aşaması ile evrim aşamasının birbirinden kesin çizgilerle ayrılmasını gerektirmektedir. Devrim dalgasının yükseldiği dönem (devrim aşaması) kısa bir aşamadır; devrim dalgasının inişe geçtiği evre ise (evrim aşaması) uzun bir süreçtir. İşte proletarya bu durumu göz önüne alarak kendi ülkesinde sosyalizmin inşasına girişmelidir.
      Özsel olarak SBKP revizyonizminin niteliğini belirleyen bu değerlendirme, sistemin bütünü açısından devrimlerin nesnel koşullarının mevcudiyeti ile milli krizi birbirinden kesin çizgilerle ayırmaktadır. Böylece onlar, devrimin sistemin bütününde mevcudiyetini oluşturan kapitalizmin sürekli ve genel bunalımı ile ekonomik buhranı bir ve aynı görmektedirler. Onlar, sürekli ve genel bunalımın ekonominin (kapitalist) devrevi hareketinden görece bağımsızlığını anlamamışlardır. Böylece savaş dönemlerini takip eden bir "barış" döneminde proleter iktidarlarının pekiştirilmesini, herşeyin önüne çıkartmaktadırlar. Bu da kaçınılmaz olarak "barış" döneminin olduğunca uzun sürmesi için aktif bir tutum takınılmasını getirerek, dünya çapında devrimci mücadeleleri sosyalist ülkelerin ekonomilerinin ve iktidarlarının pekiştirilmesine tabi kılmaktadır. Bu, SSCB'nin ilk ve tek proleter iktidarı olduğu koşullarda, proletaryanın genel çıkarıyla SSCB'nin çıkarının bir ve aynı olduğu şeklindeki Stalin'in değerlendirmesini, değişik koşullar için de mutlaklaştırmaktan başka bir anlama gelmemektedir. Bu da revizyonizmin zaman ve mekan kavramlarını dikkate almayarak, Marksizmi revize etmesinin tipik bir görüngüsüdür.
      ÇKP'nin tezleri ise, ilk zamanlarda dünya çapında devrimci hareketlerin desteklenmesi olarak büyük bir yankı yapmakla birlikte, Çin'de sosyalizmin inşası sorunu ile birleşerek yeni bir boyut kazanmıştır. "Sovyet sosyal emperyalizmi" teorisinin formüle edilmesiyle, sosyalist blok içindeki fiili eşitsizlikler, uluslararası eşitsizlik ve "ezen ulus" ile "ezilen ulus" arasındaki eşitsizlik olarak ele alınmaya başlanmıştır. SBKP'nin sosyalizmin birleşik inşasına ilişkin tezi "Büyük Rus şovenizmi" olarak değerlendirilirken, ekonomik, siyasal, ideolojik ve kültürel farklılıklar, emperyalist "ezen ulus" ile sömürge "ezilen ulus" düzeyine indirgenmiştir. Şüphesiz bu ancak SSCB'nin kapitalizme geri dönmesini gerektiren bir değerlendirmedir. Ve sonal olarak bu "olgu" bulunmuştur !
      Diyebiliriz ki, sosyalist blokun kurulması ve dağılması süreci, doğrudan doğruya ulusal sorun açısından, proletaryanın olumlu eylemi, yani sorunun proleter devrimci çözümü ile ilintili olarak ele alındığında, genel olarak sosyalizmin inşası sorunu ile karşı karşıya kalınacaktır. Geçmiş dönemlerde ulusların kendi kaderlerini tayin hakkı ile somutlaşan ulusal sorun, nasıl ki, genel olarak demokrasi sorununun (burjuva) parçasını oluşturuyor idiyse, bugün, proletarya diktatörlüğü sorununun bir parçası olarak ortaya çıkmaktadır. Ama proleter ulusal sorun çözümü, özsel olarak ulusların yadsınması demek olduğundan, herşeyden önce ulusların kendi kaderlerini tayin hakkı çerçevesi içinde ele alınamaz. Sorun, artık gerçek anlamıyla, ulusların gönüllü ve bilinçli birliğinin kurulması halini almıştır. Bu, proletaryanın enternasyonalist örgütüne ulaşmak demektir. Ama dünya çapında sosyalizmin zaferi bugün için gerçekleştirilmiş değildir. Ama her durumda sosyalist ve halk iktidarları bu özgül durumu göz önüne alarak ve gelecekte sosyalizmin dünya çapında zaferi koşullarını hesaba katarak, mevcut ülkeler arasında ulusal sorunu yeni niteliği ile çözümlemelidir. Böyle bir çözümleme, bir bütün olarak sosyalizmin dünya çapında zaferine kadar sürecek zamanı kapsayacaktır.
      İşte ulusal sorunun, gerçek ve kalıcı çözümlenmesi için nesnel koşulların ortaya çıktığı koşullarda yanlış iki yaklaşım ortaya çıkmıştır. Birincisi, bu sorunun dünya çapında sosyalizmin zaferine kadar, yani bir dünya devrimine kadar ertelenmesi anlayışıdır. Bu, ulusal sınırlar içinde iktidarı ele geçiren proletaryanın, genel ilişkiler dışında diğer ülkelerle bağlantısız, yalıtık olarak kendi geleceğini belirlemesi istemi demektir. Büyük ölçüde küçük devletlerin ortaya çıktığı bir dönemde, böyle bir istem, partikülarizmin yaygınlaşmasından başka bir sonuç vermeyecektir. Üstelik böyle bir uygulama, proletaryanın kendisine, sınıf olarak yabancı olan milliyetçiliği mal etmek demektir.
      İkinci yaklaşım ise, SBKP revizyonistleri tarafından formüle edilen ve uygulanan "sosyalist blok"a ilişkindir. Genel olarak "Warşova Paktı Ülkeleri" olarak bilinen ülkelerin, bütünsel bir ekonomik ve askeri planlamasını amaçlayan ve bu yönde faaliyet gösteren örgütlere dayanan bu yaklaşım, revizyonist dünya tahlili ile ilintili olarak biçimlendirilmiştir. Bu yaklaşım, son tahlilde, sosyalizmin inşası sorununda ortaya çıkan revizyonizmle birlikte ele alınmak durumundadır.
      Bilindiği gibi, COMECON, Doğu Avrupa ülkeleri, SSCB, Küba, Vietnam ve Moğolistan'ı kapsayan sosyalist uluslararası bir örgüt durumundaydı. Ancak bu örgütlenme, büyük oranda emperyalist ülkeler arasında ortaya çıkan sürekli ve resmi örgütlenmelere benzemekte ve işleyiş olarak aynı özellikleri taşımaktaydı. Bir başka deyişle, COMECON sosyalist ülkelerin ekonomik düzeyde organik ilişkilerini değil, devlet temelinde dışsal ekonomik ilişkilerini esas almaktaydı. Bu örgütlenmenin en büyük zaafı da buradan gelmekteydi. Yine de bu tür örgütlenmenin geliştirilmesi ya da yeniden biçimlendirilmesi olanaklıydı. Yani sosyalist ülkeler arasındaki fiili eşitsizliğin ortadan kaldırılmasını amaçlayan bir sosyalist ekonomik üst örgüt kurulması kaçınılmaz hale gelmişti.
      Böyle bir örgüt, herşeyden önce ülkelerin eşitsizliklerini dikkate almak durumunda olacaktı. Ama sadece bununla yetinmeyip, ayrıca gelecekteki sosyalist ülkelerin olası durumlarını da hesaba katacak biçimde örgütlenmeliydi. Bir başka deyişle, dünya çapında bir sosyalist-birleşik ekonominin örgütlenmesine ilişkin ilkeleri belirginleştirerek ve bu ilkelere bağlı olarak yeni bir ekonomik sosyalist örgütlenme yaratılması gerekliydi. Aksi halde devrimini yeni gerçekleştiren ülkeler ile aralarında büyük bir eşitsizlik ortaya çıkacaktı.       "Ulusal/ülkesel sınırlar içinde iktidarı ele geçiren proletarya, ekonominin sosyalist inşasında, dünya çapında sosyalizmin kurulması hedefini gözönüne alarak merkezi planlamaya geçecektir. Dünya çapında sosyalizmin kurulmasının olası uzun zaman alması durumu, bu hedefin değerini hiçbir biçimde azaltmayacaktır...
      Sosyalist toplumun inşasının yarım yüzyılı aşkın süredeki deneyimi göstermiştir ki, proletarya iktidarı ele geçirdiği her yerde, varolan diğer proleter iktidarlarıyla sıkı bir ortaklığa (elbirliğine) girmek ve geniş bir perspektifle ortak ve birleşik planlamalara yönelmek zorundadır. Aksi halde, sosyalist inşa sürecinde bir dizi fiili farklılıklar ortaya çıkacaktır ve çıkmıştır da.
      Bu ortak ve birleşik faaliyetin ilk alanı, ulusal sınırların ve ulusal ölçütlerin aşılması olmalıdır. Bugün proletaryanın iktidarda olduğu ülkelerin karşı karşıya bulundukları en önemli sorun budur...
      Üretimin alabildiğine toplumsallaştığı ve üretim araçlarının toplumsal mülkiyetinin bir zorunluluk olduğunun kapitalistler açısından bile görüldüğü bir dünyada, proletarya iktidarlarının ayrıksı tutumları dünya çapında sosyalizmin zaferi için en önemli engel durumundadır. Emperyalistlerarası entegrasyonun ürünü olan ve temelinde artı-değer sömürüsü yatan uluslararası emperyalist kuruluşların örgütlenme düzeyinden çok daha geri konumdaki 'sosyalist' girişimler terk edilmelidir. 'Varşova Paktı' ve 'COMECON'un mevcut yapısı, sosyalizmin engeli durumuna gelmektedir. Ve son tahlilde, NATO ve AET'nin basit bir taklidi görünümündedirler.
" [201]
      Ancak sosyalist ülkelerde birleşik sosyalist düzenin yaratılması sadece ekonomik ve askeri alanlarda sınırlandırılamaz. Özellikle toplumsal yaşam ve kültür alanında birleşiklik esas alınmalıdır. Bu amaçla enternasyonalist proleter kültürün oluşması yönünde engeller teşkil eden ulusal-kültür alanındaki bazı uygulamalar terkedilmelidir. Tek ülkede sosyalizmin zaferi koşullarında geçerli olan ulusal-kültürel özerklik, sosyalist ülkelerin proletaryasının kaynaşması yönünde engeller oluşturmaktadır. Öte yandan da artan oranda partikülarist eğilimler doğurmaktadır. Bu açıdan sosyalist anlamda proletaryanın serbest dolaşımını esas alan bir örgütlenmeye gidilmesi gerekmektedir. Belirli bir ülkeyle sınırlı olmayacak biçimde kültürel faaliyetlere tam bir özgürlük tanınmalıdır. Ulusal-kültürel özerkliğin aşılmasının tek güvencesi budur.
      Bunların yanında sosyalist ülkeler arasında, tüm proletaryanın temsili ile oluşacak ve tüm proletaryanın genel oyu ile seçilecek bir sosyalist ülkeler sovyeti kurulmalıdır. Böyle bir sovyet, genel olarak tek tek ülkelerde uygulanacak her türlü politikaları ve bunların ilkelerini belirleyen bir yasama organı olarak oluşturulmalıdır. Son tahlilde sosyalist ülkelerin tek ve merkezi bir sosyalist cumhuriyetini esas alan ve buna yönelen bir siyasi örgütlenme yaratılmalıdır. Bu, komünist partilerinin enternasyonal örgütü ile tamamlanarak geniş bir uygulama alanı kazanmalıdır. Kurulacak bir Komünist Enternasyonal, böyle bir siyasal örgütlenmenin gelecekteki proleter iktidarlarının göz önünde tutulması açısından da zorunludur.
      Yaratılacak sosyalist örgütlenmeler ile bölgeler arası eşitsiz gelişim ortadan kaldırılabilinecektir. Günümüzde partikülarizmin yaygınlaşmasına yol açan bu eşitsizlik giderilmediği sürece sosyalist ülkelerin geniş bir bölgede de olsa ulusal sorunu kalıcı çözüme ulaştırması olanaksızdır. [27*]
      III. bunalım döneminde sosyalist ülkeler açısından ele alacağımız son olgu ulusların kendi kaderlerini tayin hakkına ilişkindir.
      1956 Macaristan, 1968 Çekoslovakya ve 1980 Polonya ve Afganistan, 1983 Kamboçya olayları, sosyalist ülkeler açısından ulusların kendi kaderlerini tayin hakkının anlamı ve yeri konusunu sürekli olarak gündemde tutmuştur. Ulusların kendi kaderlerini tayin hakkı gibi bir burjuva demokratik hakkın proletaryanın iktidarı koşullarında tanınıp tanınmaması, Stalin döneminde teorik olarak çözümlenmiştir. 1930'larda yeniden düzenlenen SSCB anlaşmasında da yinelendiği gibi "her cumhuriyet SSCB'den özgürce çıkma hakkına sahiptir." Ancak yukarda ortaya koyduğumuz olgular, sorunun bir hakkın tanınması ile sınırlandırılamayacağını göstermektedir. Bu noktada Lenin'in dikkat çektiği gibi, sorun bu hakkın kimin tarafından kullanılacağı, ayrılma istemini kimin ifade edeceği noktasında yoğunlaşmaktadır. Bu, yeni içerikle tanımlanmış bir "ayrılma hakkı"nın kayıtsız şartsız tanınmasına ilişkin bir sorundur. Burada proletaryanın ve emekçi halkın kendi kaderini tayin hakkı ortaya çıkmaktadır. Bir başka deyişle, ulusların kendi kaderlerini tayin hakkını kimin dile getireceği ile bu hakkın tanınması bir ve aynı şey durumundadır. Artık bir bütün olarak "ulus"un kendi kaderini tayin hakkından söz etmek, proleter enternasyonalizmini inkâr etmeksizin olanaksızdır. 1956'da Macaristan' da görüldüğü gibi, "ayrılma hakkı", sosyalist bloktan ayrılma olarak yani sosyalizmin çerçevesi dışına çıkma hakkı olarak ortaya çıkmıştır. Bu, burjuva-demokratik açıdan gerçek bir ulusların kendi kaderlerini tayin hakkı olarak savunulabilir. Oysa proletarya iktidarı koşullarında "ulusal" istemler tümüyle gerici ve karşı-devrimci nitelik taşır. Bu da "ayrılma hakkı" gibi soyut bir haktan söz edilemeyeceği demektir.
      Böylece ulusların kendi kaderlerini tayin hakkı, "ezen burjuva ulus" ile "ezilen ulus" arasındaki eşitsizliğe ilişkin burjuva demokratik bir hak olarak belirginleşmektedir. Proletaryanın iktidar koşullarında "ezen sosyalist ulus" ile "ezilen ulus" ayrımı yapılamaz. Ve dolayısıyla bunlar arasında bir eşit hak olarak ulusların kendi kaderlerini tayin hakkı söz konusu değildir.
      İşte günümüzde emperyalizmin "çifte standart" olarak teşhir etmeye çalıştığı ve Marksizm-Leninizme karşı yoğun bir ideolojik saldırıya geçtiği konu budur.
      Proletarya, burjuvazinin ulusal eşitlik, sınıf ayrıcalıklarının kaldırılması istemi karşısındaki tutumu, doğrudan ve dolayısıyla sınıfların ortadan kaldırılmasını istemekten ibarettir. Ulusal eşitliğin sağlandığı her yerde, feodal ayrıcalıkların kaldırıldığı her yerde, hatta bunların kaldırılması isteminin ortaya atıldığı her yerde, proletarya hiç duraksamaksızın sınıf ayrıcalıklarının kaldırılmasını ve tümüyle sınıfların kaldırılmasını istemeli ve bu yönde mücadele etmelidirler. Proletaryanın gerçek enternasyonalist ve sosyalist siyasal bilinci ancak bu şekilde gelişebilir. Ve emperyalist-burjuvazinin ideolojik saldırısı ancak bu şekilde etkisizleştirilebilinir.       "Ulusların eşitliği istemi, burjuvazi için pratikte ulusal özgünlüğü ve şovenizmi savunmaya varır; genellikle de buna, ulusların bölünmesi ve birbirine yabancılaşmasının savunulması eşlik eder. Bu ise, yalnızca ulusal-topluluklar arasında daha yakın ilişkileri değil, ama onun yanı sıra, belli bir devlet içindeki bütün ulusal-topluluklar işçilerinin birleşmiş proletarya örgütlerinde bir araya gelmesini savunan proleter enternasyonalizmiyle kesinlikle bağdaşmaz." [202] (abç)       Burjuvazinin eşitlik istemi karşısında, proletaryanın eşitlik isteminin ortaya atılması, Engels'in deyişiyle, "eşitlik yalnızca görünüşte, sadece devlet alanında değil, ekonomik ve toplumsal alanda da gerçek olarak kurulma"sı demektir. [203] (abç) Ulusların kendi kaderlerini tayin hakkı, burjuva anlamda siyasal alana, yani devlet alanına ilişkin bir eşitlik istemidir. Proleter eşitlik açısından, bu ekonomik ve toplumsal eşitlikle tamamlanması gerekir. Bu da ulusların kendi kaderlerini tayin hakkının aşılması demektir.
      III. bunalım döneminde, sömürgelerde "ulusal-devletler"in kurulması ulusların kendi kaderlerini tayin hakkının, büyük oranda tanınması olarak ortaya çıkmaktadır. Bu koşullarda devlet sınırları içinde, emekçi halk kitlelerinin sınıf mücadelesi yükselmektedir. Ancak bu devletlerin özgül durumu nedeniyle, bu mücadele doğrudan sosyalist devrim için bir mücadele niteliğinde değildir. Demokratik bir hak olarak ulusların kendi kaderlerini tayin hakkının tanınması, bu ülkelerde demokratik devrimin tamamlanması ile çakışmamıştır. Bu nedenle proletarya, bu ülkelerde kesintisiz devrim esprisi içinde ikili bir mücadeleye girmek durumundadır. Egemen sınıflar ittifakı (oligarşi), sömürücü ulusal sınıfların birliğini ifade ettiğinden, halkın mücadelesi bu sınıflara karşı yürütülmek durumundadır. Böylece, bu ülkelerde emekçi halk kitlelerinin kendi geleceklerini belirleme mücadelesi yükselmektedir.
      Bu koşullarda sosyalist ülkeler, özellikle bunlar arasında etkin bir güç durumunda bulunan SSCB, ulusların kendi kaderlerini tayin hakkının uluslararası hukuk içinde tanınmasına sıkı sıkıya bağlı kalmıştır. Ancak eski dönemde olduğu gibi, bu hak, ulusların ayrı devlet kurma hakkı ile sınırlandırılamamaktadır. Artık kurulmuş devletlerin var olma hakkı, yaşama hakkı da gündemdedir. Bu var olan ve var olacak devletleri, niteliğine bakılmaksızın, yaşamalarının kabul edilmesi demektir. Böylece devletlerin iç işlerine karışmama şeklinde formüle edilen yeni bir hukuk ortaya çıkmıştır. Bu, ulusların kendi kaderlerini tayin hakkının kullanım biçimine ilişkin bir kural olmaktadır. Bir başka deyişle, devletin, (biçimi ne olursa olsun) her koşulda sürekli bir temel oluşturması kabul edilmektedir.
      SSCB tarafından (ve dolayısıyla diğer sosyalist ülkeler tarafından da) kabul edilen bu yeni kural, ilk anda ulusların kendi kaderlerini tayin hakkının doğal ve mantıki sonucu olarak ele alınmıştır. Devlet kurma hakkını kullanan ulusal-topluluğun, bu devlet sınırları içinde egemenliğinin kabul edilmesi ve bu sınırlar içinde dış müdahalenin reddedilmesi aynı zamanda devlet sınırları içinde emekçi halk kitlelerinin politik iktidarı ele geçirmelerine de olanak sağlar. Lenin'in işaret ettiği gibi, "uluslar arasında etkin biçimde düzenlenmiş demokratik ilişkiler olmadıkça -bunun sonucu olarak ayrılma özgürlüğü tanınmadıkça- genel olarak tüm ulusların işçilerinin ve emekçi halkının burjuvaziye karşı savaş vermesi olanaksızdır." [204]
      SSCB tarafından emperyalist-kapitalist ülkelerin, genişletilmiş biçimiyle ulusların kendi kaderlerini tayin hakkını tanımaları önemli bir gelişme olarak görülmüştür. Ancak emperyalistlerin, özellikle ABD emperyalizminin çeşitli askeri paktlar ve ikili askeri anlaşmalar yoluyla, devletlerin iç işlerine karışmama ilkesini fiilen işlemez hale getirmiştir. Bir başka deyişle, bu askeri paktlar ve ikili anlaşmalar, emperyalist sistem içindeki devletlerin bir blok oluşturmaları demektir. Ve böylece emekçi halkın kendi kaderlerini belirleme yönündeki mücadeleleri engellenmektedir. Artık bu ülkelerde, proletarya ve müttefiklerinin iktidarı ele geçirmeleri, bir bütün olarak emperyalizmin kendi ülke sınırları içinde alt edilmesiyle bağlantılı hale gelmiştir. Bu durum, pratikte, devletlerin ikiye bölünmeleri süreci, yani sınıfsal olarak ayrışma süreci olarak görünmektedir. (Kuzey-Güney Kore, Kuzey-Güney Vietnam, Kuzey-Güney Yemen gibi) Uzun ve kanlı savaşlar sonucunda ortaya çıkan denge durumları, devlet sınırları içinde sınıfların ayrışmasıyla birleşerek, her kesimin kendi devletini kurması olarak gelişmektedir. Bu, dünya tarihinde ilk kez olarak, ulusal esas dışında, bir devlet sınırı içinde iki sınıf devletinin kurulması olgusudur. Bu olgu, emekçi halkın iktidar mücadelesinde, yani iç savaşlardaki ikili iktidar durumlarının resmileştirilmesi demektir.
      Böylece emekçi halkın kendi kaderlerini tayin hakkı fiilen ortaya çıkmakta, ama aynı zamanda emperyalizmin fiili müdahalesiyle, egemen sınıfların kendi devletlerine sahip olma durumunun proletarya ve müttefiklerine kabul ettirilmesiyle birlikte gelişmektedir. Bu gelişme, son tahlilde, dünya proletaryasının, özellikle de sosyalist ülkelerin emekçi halkının, kendi kaderlerini tayin hakkı konusundaki revizyonist-pasifist görüşler tarafından etki altında tutulmasının ürünüdür. Bu durum dönemin koşulları ileri sürülerek, yani nükleer silahların gelişme düzeyleri ortaya konarak, emperyalizmle yapılmış bir "uzlaşma" (komprime) olarak sunulmuştur. SBKP revizyonizmi devrimlerin uluslararası ve sistemler arası bir nükleer savaşa yol açabileceğini ileri sürerek, bu "uzlaşma"yı haklı ve masum göstermeye çalışmıştır. Bu tutum, diğer yandan, emperyalizmin hegemonyası altındaki ülkelerde devrimci mücadelenin şiddet araçlarıyla sürdürülmesine, Halk Savaşının verilmesine karşı olmakla tamamlanmıştır. Bu ise, en genelde, devrimci iç savaşların reddi demektir. SBKP revizyonistleri, iç savaşların sınıfın sınıfa karşı bir savaşı olması gerçeği karşısında, proletaryanın siyasi örgütü olarak tarafsız kalınamayacağını çok iyi biliyorlardı. Dolayısıyla, böyle bir savaş koşullarında, sosyalist bir ülke olarak bu savaşa fiilen ve maddi bir güç olarak girmek zorunda kalacaklardı. İşte onların karşı çıkışlarının özü burada yatmaktadır.
      Görüldüğü gibi, bir kez daha ulusların kendi kaderlerini tayin hakkı, kayıtsız şartsız savunulan bir hak olmaktan çıkmakta ve içinde hareket edilemez bir hak, belirsiz bir hak, haline gelmektedir.
      III. bunalım döneminde genel olarak sosyalist ülkelerin ve dünya proleter hareketinin içinde bulunduğu durum öz olarak böyledir. Ancak SSCB'nin dağıtılmışlığı koşullarında bu belirlemelerin bazı yönleri geleceğin konuları haline gelmiştir. Ancak yine de bu belirlemeler, genelde ulusal sorunun çözümü açısından (proletaryanın olumlu eylemi ile) tam bir açıklık sağlamaktan uzaktır. Bu dönemde ortaya çıkan yeni olguları ve gelişmeleri, proletaryanın tarihsel olarak ilk olumlu eylemi olan sovyetik çözümün bazı ülkelerdeki uygulamalarıyla birlikte ele almak gerekmektedir. Ama bunlar, Lenin ve Komintern'in şu belirlemelerinin ışığında ele alınmaldır:       "Federasyon, çeşitli uluslara mensup emekçi halkın tam birliğinde, bir ara (transitional) biçimdir.
      Bu bakımdan, Komünist Enternasyonal'e düşen ödev, sovyet sistemi ve sovyet hareketi temeli üzerinde yükselen bu yeni federasyonları daha geliştirmek, incelemek ve deneyimin sınavından geçirmektir. Herşeyden önce, tüm dünyanın emperyalist devletleriyle -ki askeri açıdan ölçülemeyecek kadar güçlüdürler- çevrilmiş bulunan Sovyet Cumhuriyetlerinin, yakın bir ittifak içinde olmadıkça yaşayamayacakları; ikincisi Sovyet Cumhuriyetleri arasında yakın bir iktisadi ittifak gerektiği, bu yapılmazsa, emperyalizmin harap ettiği üretici güçlerin ihya edilemeyeceği ve emekçi halkın gönencinin güven altına alınamayacağı; üçüncüsü, bütün ulusların proletaryası tarafından ortak bir plana göre düzenlenen, parçalardan oluşmuş bir bütün olarak tek bir dünya ekonomisi yaratma eğilimi olduğu düşünülürse, federasyonun tam birliğe giden yolda bir ara biçim olduğu kabul edilerek, gittikçe daha yakın federal bağlar kurmaya çaba harcanması gereği açıkça ortaya çıkar. Bu eğilim kapitalizmde, kendini oldukça açıklıkla ortaya koymuştur; sosyalizmde daha da gelişmesi, olgunlaşması beklenir." [205]
     
      3) Potansiyel Güçlerin Durumu-Geri-Bıraktırılmış Ülkeler
     
      III. bunalım döneminde eski-sömürgecilik yöntemlerinin yerini yeni-sömürgecilik yöntemlerinin aldığını söyledik. Bu olgu, ulusal sorun açısından yeni bir durum yaratmıştır. Sömürünün sürdürülüş biçimindeki bu değişim, aynı zamanda eski sömürgecilik sisteminin tasfiyesini zorunlu kılmıştır. Merkantilist dönemden bu yana varlığını sürdüren sömürgecilik sisteminin tasfiyesi, birincil olarak, sömürgelerin "bağımsızlığını" elde etmeleri, yani devlet olarak örgütlenmeleri sonucunu doğurmuştur. Artık I. ve II. bunalım döneminde olduğu gibi, sömürge ve yarı-sömürge ayrımı anlamını yitirmiştir. Genel olarak eski sömürgelerin tasfiyesi, emperyalizm tarafından belirlenmiş bir toprak üzerinde toplulukların devlet olarak örgütlenmesinin ortaya çıkması, bu dönemin ayrıt edici özelliklerindendir.
      Ancak bu dönemde ortaya çıkan devletler (sömürgelerdeki), sözcüğün gerçek ve tam anlamıyla ulusal-devletler değillerdir. Devletler, eski sömürgecilik sisteminin toprak olarak bölüşülmesi temelinde ortaya çıkmıştır. Öyle ki, devletlerin sınırları, geçmiş dönemlerde emperyalistlerin kendi gereksinmelerine göre (ekonomik ve askeri) belirledikleri sömürge yönteminin sınırlarıyla çakışmaktadır. Sömürgecilik, sömürgelerde kapitalizmin gelişmesini engellediği için, bu ülkelerde gerçek bir uluslaşma olmamıştır. Ulusu oluşturan temel unsurlardan birisi olan iktisadi yaşam birliği yerini siyasal birliğe bırakmıştır. Bir başka deyişle, ancak kapitalizm tarafından yaratılabilen iktisadi yaşam birliği, bu ülkelerde egemen olan feodalizm ve sömürgecilik nedeniyle gerçekleştirilememiştir. Bu da uluslaşma sürecinin tamamlanmamış olması demektir. Böylece III. bunalım döneminde ortaya çıkan devletler, ulus niteliğine sahip olmayan topluluklara dayanmaktadır. (İşte bu toplulukları halk olarak tanımlamak yanlış olmayacaktır.) Bir başka deyişle, normal ekonomik ve toplumsal evrimlerini, dışsal bir müdahale olmaksızın sürdürmüş olsalar bir ulus olabilecek topluluklar, emperyalist müdahale ile yapay olarak birbirinden ayrılmıştır.
      Sömürgeciliğin tasfiyesi ile Amerika, Afrika ve Asya'da ortaya çıkan devletlerin uluslaşma açısından olduğu kadar, ulusun temelini oluşturan kapitalist iktisadi yaşam birliği açısından da geri durumdadırlar. Ülkede iç dinamikle gelişmiş gerçek bir kapitalizm olmadığından, var olan kapitalist ilişkiler ise, eski sömürgecilik döneminden kalmadır. [28*] Yeni-sömürgecilikle birlikte bu ülkelerde yukardan aşağıya kapitalistleşme gündemdedir. Bu ise, demokratik devrimin tamamlanmamışlığı, dolayısıyla ulusal sorunun çözümlenmemişliği demektir.
      Yeni-sömürgecilik, esas olarak, emperyalist-kapitalist sistemin, II. paylaşım savaşından sonra pazarlarının büyük bir kısmını yitirmesiyle ilintilidir. Yeni-sömürgecilik, I. ve II. bunalım döneminin sömürge ve yarı-sömürge ülkelerinde iç pazarın yaratılması ya da geliştirilmesi ile belirlenir. Bu ülkelerde egemen olan feodal ve yarı-feodal üretim ilişkileri, kapitalist gelişmenin en önemli engeli durumundadır. Ancak bu ülkelerin burjuvazisi (yerli burjuvazi), emperyalizmle bütünleşmiş bulunduğundan devrimci niteliğini yitirmiştir. Bu yüzden kendi devrimini yapamaz. Dolayısıyla kapitalizmin gelişimi önündeki engeller, devrimci bir tarzda değil, "uzlaşmalar" yoluyla, ittifaklar yoluyla giderilmeye çalışılır. Emperyalizm için en önemli sorun feodalite ile ittifaka girmektir. Ancak bu ittifak, eski dönemlerdeki yarı-sömürgelerde olduğu gibi gerçekleştirilememiştir. Eskiden yarı-sömürgelerde emperyalizmin uzantısı olan komprador burjuvazinin varlığı, emperyalizmin ana merkezlerdeki açık işgali ile birleşerek, emperyalist sömürünün sürdürülebilmesi için bir temel teşkil etmekteydi. Sömürgelerde ise, ülke tam olarak işgal altında olduğundan, belli oranlarda da olsa komprador burjuvazinin yaratılması gerekmemiştir. Doğrudan emperyalist sömürgeci ülkenin ekonomik, askeri, siyasi ve kültürel yönetimi altında bulunan sömürgelerin durumu, III. bunalım döneminde bazı geciktirici sonuçlar doğurmuştur. II. paylaşım savaşından sonra sömürgelerin tasfiyesi olgusunun zamandaş olarak gerçekleştirilmemesinin nedeni de budur.
      Emperyalizm, yarı-sömürge ülkelerde, elinde az-çok güç bulunduran her kesimle ilişki kurarak, kendisiyle işbirliği yapacak bir kesim ortaya çıkarmıştır. Bu kesimler baştan itibaren emperyalizmle bütünleşmekte ve ülkedeki yeni-sömürgeci yöntemlere uygun yatırımların ve ilişkilerin temel dayanağı olmaktadırlar. (İşbirlikçi burjuvazi) Ancak ülkede iç dinamikle kapitalizm gelişemediğinden, emperyalizmin işbirlikçi yerli burjuvaziyle giriştiği yatırımlar, doğrudan tekelci nitelikte olmaktadır. Böylece işbirlikçi-tekelci burjuvazi ortaya çıkmakta ve bu kesim emperyalizmin temel müttefiki olmaktadır. Bu işbirlikçi-tekelci burjuvaların, daha önceki dönemlerde hangi kesimlerde yer aldığının burada önemi yoktur. Bu burjuvazi, temel olarak I. ve II. bunalım dönemlerindeki komprador burjuvaziden farklıdır.
      Daha önce belirttiğimiz gibi, emperyalizm kendi temel dayanağını ülke içinde yaratır yaratmaz, ülkedeki egemen sınıf ve tabakalarla ittifakını yeniden düzenlemeye yönelir. Bu ittifak her şeyden önce feodalleri kapsamaktadır. Yarı-sömürge ülkelerde, görünüşte bağımsız bir devlet örgütlenmesi bulunduğu için, egemen sınıf feodallerdir ve onlar devlete egemendirler. Meta dolaşım süreci ile belirginleşmiş olan ticaret burjuvazisi de, bu ülkelerde, belli bir ağırlığa sahiptir. İşte ülke içindeki tekelci burjuvazi (emperyalizmin temel dayanağı olarak) ile feodal kalıntılar ve ticaret burjuvazisi bir egemen sınıflar ittifakı oluştururlar. Ama bu ittifak, bu sınıfların tüm üyelerinden değil, en irilerinden oluşmaktadır. İttifakın ayırıcı özelliği, sözü geçen sınıfların en irilerinin bir araya getirilmesidir. Yani bu ittifak, sözcüğün tam anlamıyla bir oligarşi oluşturur.
      Oligarşi içinde işbirlikçi-tekelci burjuvazi, başlangıçta görece zayıf durumdadır. Ticaret burjuvazisi ile feodal kesimler ittifakın ağır basan yanını oluştururlar. Ancak ülkede kapitalist ilişkilerin gelişmesine paralel olarak (bu kapitalistleşme iç dinamikle değil de, dış dinamikle, emperyalizmin taleplerine uygun olarak geliştiğinden, buna "emperyalist üretim ilişkileri" demek yanlış olmayacaktır) işbirlikçi-tekelci burjuvazinin gücü artmıştır. Emperyalizm için ideal olan, oligarşiyi tekelci burjuvazinin oluşturmasıdır. Zaman içinde emperyalizmin yeni-sömürgeci yöntemlerinin ülkeye tam olarak egemen olmasıyla, oligarşi içinde bulunan bazı kesimler tasfiye edilmektedir.
      Yukardan ve emperyalizm tarafından oluşturulan bu oligarşi, mevcut devletin sınıfsal temelini oluşturmaktadır. Bu yüzden, bu ülkelerde devlet, ulusal değil, oligarşik niteliktedir. Emperyalizm her türlü ekonomik ve askeri yardımlarla, hem böyle bir egemen sınıflar ittifakını oluşturmuş, hem de bu ittifakın devlet içinde ve ülke çapında egemen olmasını sağlamıştır. Böylece ülke çapında güçlü bir merkezi otorite olarak oligarşik yönetim kurulmuştur. Bu yönetim, merkezi niteliğiyle, eski devletin feodal örgütlenmesini tasfiye etmiştir. Bu anlamda yukardan aşağı demokratik devrim belli ölçüde tamamlanmıştır. Fakat ülkede kapitalizm egemen üretim ilişkisi olsa bile, iç dinamikle gelişmiş olmadığından, gerçek bir demokratik devrimden (isterse 19. yüzyıl Almanyası'ndaki gibi yukardan aşağı olsun) söz edilemez. Proletaryanın bu ülkelerde görece gelişmişliği ile, demokratik devrimde görevleri, geçmiş dönemlerden farklıdır. Ülkede demokratik bir yönetim bulunmadığı için, proletaryanın birincil görevi demokrasiyi "kazanmaktır". Ancak ülkedeki gerici yönetimin temelinde emperyalist üretim ilişkileri bulunduğundan, demokrasinin "kazanılması", yalın bir içsel (sınıfsal) mücadele ile değil, aynı zamanda anti-emperyalist bir mücadeleyle sağlanabilir. Öte yandan anti-emperyalizm, eski dönemlerde olduğu gibi, dışsal bir olgu olan emperyalizme karşı değil, içsel olgu haline gelmiş ve işgalini gizlemiş emperyalizme karşı olmak demektir. Bu boyutu ile anti-emperyalist mücadele ülkedeki mevcut üretim ilişkilerinin (çarpık kapitalizm) tasfiyesini amaçlamak durumundadır. Bu hareket geçmiş dönemlerde olduğu gibi anti-sömürgeci (emperyalist) mücadele hedefinden farklıdır. Demokratik devrim artık anti-feodal ve anti-sömürgeci (emperyalist) mücadele olarak sınırlandırılamamaktadır. Demokratik halk devrimi olarak devrimde ulusal sorun, emperyalist sistemden ayrılma, emperyalist sistem dışında devlet kurma ve devlet olarak yaşama sorunu haline gelmiştir. Bu ise, ülkedeki burjuva unsurların kesinkes tasfiyesi ile birlikte gelişebilir. Çünkü ülkede bulunan burjuvazi, büyük oranda emperyalizmle bütünleşmiş durumdadır. Ancak yine de, bu doğrudan anti-kapitalist devrim demek değildir. Emperyalist üretim ilişkilerinin tasfiyesi ve oligarşik yönetimin yıkılması, anti-kapitalist nitelik taşısa da kapitalist üretim ilişkilerinin bütünsel tasfiyesi ile eş anlamlı değildir. Kapitalizmin ve meta üretiminin kökleri daha derinde olduğu için, anti-kapitalist mücadele, demokratik halk devriminden sonra, ve bu devrimle kurulmuş iktidarın dönüşümüyle sürdürülür. (Sosyalist devrim) Bu iki görev, bu ülkelerde proletaryanın önündeki görevlerdir ve bunlar tek bir sürecin iki halkası olarak ele alınmak zorundadır.
      Özellikle yarı-feodal ve yarı-sömürge ülkelerde daha gelişkin haliyle görülen bu gelişme, ulusal sorunun yeni içeriğini ortaya çıkartmaktadır. İç dinamikle gelişen kapitalizm temelinde ve feodalizmin tasfiyesi ile toplumun iç bağları kurulamamış olduğundan, bu ülkelerde uluslaşma süreci çarpık biçimde ortaya çıkmaktadır. Deyim yerindeyse, normal tarihsel evrime göre kapitalizmin egemen üretim ilişkisi olmasıyla birlikte oluşan ulus ve bunun siyasal tanımlanması olarak demokratik devrimle (demokratik devrimin sonucunda) gerçekleşen ulusal-devlet, bu ülkelerde sonuç değil, başlangıç durumundadır.
      Eski dönemin "ezilen uluslar"ının, kapitalizm koşulları altına, yani emperyalizmin çerçevesi içinde devlet kurma hakkını elde etmeleri, son tahlilde ülkedeki kapitalist gelişmenin belirli bir evresinde, bir başka ülkenin egemenliği altında bulunmalarıyla ilintilidir. Bu açıdan "ezilen ulus"un kendi kaderini tayin etme hakkını elde etmesi, yani devlet kurma hakkını elde etmesi, sonal olarak ülkedeki kapitalizmin dışsal engellerden arındırılması demektir. Ulusların baskı altına alınması ve toprak olarak ilhak edilmesi, ülkenin kendi iç evrimini engelleyici durumdaydı. Genellikle bu durum, egemen "ulus"un buralardaki feodallerle işbirliğini de getiriyordu. Ülkedeki kapitalizmin ekonomik üstünlüğü, dış müdahale ile, ülkenin iktisadi yaşamını da geriletiyordu. Kendi tarihsel evrimini dış müdahalesiz ya da ilhak olmaksızın yaşayacak olan bir toplumun demokratik devrimi tamamlaması gündemdeyken (uluslaşmanın tamamlanmışlığı ve ulusal-devlet olarak örgütlenmenin gündemde olması), bu, toprak ilhaklarıyla ortadan kaldırılmaktadır. Çünkü ulus bir bütün olarak demokratik devrimin konusu olan devlet iktidarına sahip değildir. Bir başka deyişle, "ezilen uluslar" açısından, kapitalizmin ekonomik alandaki egemenliğinin feodal siyasal yönetimin bertaraf edilmesiyle, siyasal alanda tamamlanması olan demokratik devrim, ulusun baskıdan kurtarılması ile birleşmektedir. Bu uluslar için, demokratik devrimin gerçekleştirilmesi için, herşeyden önce devlete sahip olmaları gerekmektedir. İşte bu olanağın elde edilmesi ulusların kendi kaderlerini tayin hakkı ile bağlantılıdır. Bu hakkın elde edilmesi, ülkede kapitalizmin gerçek ve tam egemenliğini sağlayacaktır.
      I. ve II. bunalım döneminde "ezilen uluslar"ın bu özgül durumu, yani demokratik devrimin nesnel olarak olgunlaştığı koşullarda, bunun, devlet kurma hakkının olmaması nedeniyle gerçekleşmemesi durumu, ulusların kendi kaderlerini tayin hakkı ile çözümlenmektedir. Böylece de, ulusların kendi kaderlerini tayin hakkı bir çeşit demokratik devrim sorunu olarak ortaya çıkmaktadır. Ülkede uluslaşma tamamlanmış, kapitalizmin egemen üretim ilişkisi olmuş bulunduğu koşullarda, ulusların kendi kaderlerini tayin hakkını, yani bağımsız devlet kurma hakkını elde etmesi, demokratik devrimin tamamlanması demektir. Görüldüğü gibi, "ezilen ulus" açısından ulusların kendi kaderlerini tayin hakkı, örtük biçimde anti-emperyalist bir nitelik kazanmaktadır. Ancak "ezilen ulus" açısından, "ezen ulus" her zaman emperyalist-kapitalist ülke durumunda olmamaktadır. 19. yüzyılda Çarlık Rusyası'nda, "ezilen uluslar" açısından anti-emperyalizm değil, anti-sömürgeci bir mücadele bu nitelikte bir ulusal kurtuluş mücadelesi, ulusun içsel evriminin dış engellerden arındırılması olarak ortaya çıkarken, tekelci kapitalizm koşullarında emperyalist-kapitalist ülkelerin egemenliği altında, yani onlar tarafından ilhak edilmiş uluslarda, anti-sömürgecilik ile anti-emperyalizm, yani emperyalist sömürgeciliğe karşı mücadele birleşmektedir. Böylece "ezilen ulus" ile sömürgeler arasındaki ayrım giderek belirsizleşmektedir. Ama "ezilen ulus" açısından, özsel bir farklılık vardır: Toplum, dış koşulları açısından engellerle karşı karşıya olsa da, içsel evrimi kapitalist aşamaya ulaşmıştır ve burjuvazinin gelişmesiyle birlikte uluslaşma sürecini tamamlamıştır. Bu açıdan, "ezilen ulus" yabancı bir ülkenin egemenliği altına sokulmuş kapitalist bir toplumu ifade eder. (Kapitalizmin eşitsiz gelişimi nedeniyle, bunların bir kısmının görece geri kapitalizme sahip olmaları genel özelliği değiştirmez.) "Ezilen ulus" durumunda kapitalist gelişim siyasi olarak tamamlanmadığı gibi, ülke içinde feodalizm tam olarak tasfiye edilememektedir. Çünkü mevcut feodal ilişkiler, egemen, "ezen" ulus tarafından korunmaktadır. Kapitalizmin gelişmesi, buralarda feodalizmin gücünü yok ettiğinden, feodal sınıf eski ayrıcalıklarını, ancak "ezen ulus" ile işbirliği yaparak sürdürebilmek durumundadır. İşte bu açıdan "ezilen ulus"un kendi kaderini tayin hakkını elde etmesi, aynı zamanda topluluk içindeki feodal kalıntıların tam tasfiyesini de getirmektedir. Örtük olarak ortaya çıkan bu anti-feodal yan, tümüyle anti-sömürgeci mücadelenin içinde yer alır.
      Eğer ilhak, kapitalist gelişme içinde belli bir dönem için bağımsız devlete sahip bir ülkede gerçekleşmiş olursa -ki Doğu Avrupa'da sık sık olan bir durumdur- "ezen ulus" açısından, "ezilen ulus" içinden "işbirlikçiler" feodaller olmaktan uzaktır. Bu işbirlikçiler, genellikle "ezen ulus" burjuvazisiyle ekonomik ilişkiler içinde bulunan ulusal burjuva kesimlerden oluşmaktadır. II. paylaşım savaşı sırasında, Avrupa'da Nazi işgali koşullarında, "ezilen uluslar"daki işbirlikçilerin Almanya ile ticari ilişkileri olan burjuva unsurlar olması gibi.
      "Ulus" kavramının, kapitalist bir toplumun dışsal görünümünü, bütünsel durumunu ifade etmesi unutularak, kapitalizmin dışında her topluluğu ulus olarak ilan etmek ve buradan hareket ederek "ezilen ulus" saptamasına varmak, önemli bir yanlışlık oluşturmaktadır. Bu durum, sömürge ülkelerdeki gelişmeyi bir yana bırakarak, onları salt belli bir toprak üzerinde oturan, belli bir dil birliğine sahip olmalarıyla ele alıp, "ulus" kabul etmek, sömürgeler sorununun küçük-burjuva çözümünü içermektedir. Karmaşık ulusal sorunların çözümünde umutsuzluğa kapılmış ve bıkmış küçük-burjuvazinin bu yaklaşımının, geçmiş dönemde Avrupa sosyal-demokrasisi içinde yaygın biçimde ortaya çıktığını daha önce görmüştük. II. bunalım döneminden itibaren ulusal sorunun, genel olarak sömürgeler sorunu ile birleşmesi ve genişlemesi, ulusların kendi kaderlerini tayin hakkının belirginleştirilmesi ile birlikte düşünülmelidir.
      I. bunalım döneminde Lenin, "ezilen uluslar" ile sömürge ve yarı-sömürgeleri birbirinden ayırırken, ikincilerin kapitalist açıdan geri kalmışlığını ve dolayısıyla henüz uluslaşmayı tamamlayamamış olmalarını göz önünde tutuyordu. Bu yüzden sömürge ve yarı-sömürgeler için ulusal hareketleri "geleceğin sorunu" olarak ele alıyordu. Bu da bu dönemde, ulusların kendi kaderlerini tayin hakkının Doğu-Avrupa ile ilintili somut bir sorun olması demekti. Ancak I. yeniden paylaşım savaşından sonra Doğu-Avrupa'da ulusal-devletlerin "gerçekleşmesi", sömürgeler ve yarı-sömürgeler sorununun öne geçmesine yol açmıştır. Lenin'in, tekelci kapitalizm koşullarında, sömürgeciliğin sermaye ihracı temelinde bir emperyalist sömürgecilik olduğunu saptaması, ihraç edilen ülkelerde kapitalizmi belli ölçülerde geliştireceği sonucuna varmıştır. Böylece sermaye ihraç edilen ülkelerin, gerek bu yolla, gerekse kendi iç dinamikleriyle uluslaşmaları, yani iktisadi yaşam birliğini kurmaları söz konusudur. Bu durum Komintern'in II. Dünya Kongresi'nde kabul edilen temel ayrımda kendi ifadesini bulmuştur. Bu kararda, komünist partilerin ulusal sorunda doğru bir politika izleyebilmeleri için, politikayı üç temel noktadaki belirlemeye dayandırmaları gerektiği ifade edilmiştir.
      Bunlar:
      1) Tarihsel özel durumun veya hepsinin üstünde ekonomik koşulların doğru bir değerlendirmesi yapılmalıdır.
      2) Ezilen sınıfların, sömürülen, emekçi halkın çıkarlarıyla genel ulusal çıkar kavramı, yani egemen sınıfın çıkarları arasında açık bir ayrım yapılması.
      3) Küçük bir ileri ve zengin kapitalist ülkeler azınlığının dünya nüfusunun geniş çoğunluğunu sömürgesi haline getirmesi ve mali yönden köleleştirmesini, yani finans-kapital ve emperyalizm çağının karakteristik bu özelliğinin hesaba katılması.
      Böylece, "komünist partileri, siyasetini, ezilen bağımlı ve uyruk uluslar ile ezen, sömüren, egemen uluslar arasında bir ayrıma" dayandırmalıdır.
      Burada görüldüğü gibi, ulus kavramı, genel olarak tüm topluluklar için kullanılmaktadır. Yani ulus ile kapitalizm birbirine bağlı, kapitalist toplumun, belirli sınırlar içindeki dışsal tanımı olarak ulus kavramı yerine, emperyalist dönemde, belirli sınırlar içinde oturan tüm topluluklar ulus olarak ele alınmaktadır. Nitekim, aynı yerde Lenin, "feodal ya da ataerkil ve ataerkil-köylü ilişkilerinin egemen olduğu daha geri devletlerle uluslara" [206] ilişkin politikadan söz etmektedir. Bu tanımlamanın, ulusu, genel olarak "yükselen kapitalizmin bir kategorisi" olarak tanımlayan Stalin ile çeliştiği ileri sürülebilir. Ancak bunlar arasında çelişki yoktur. Lenin, ulusların doğuşu ve gelişimini, ulusal-devletlerin kuruluşunu, Stalin'in yazılarında ortaya konulduğu gibi kapitalizmin gelişimi ve kapitalist toplumun siyasal üst-yapısı olarak ele alır. Ancak burada tek tek ülkeler değil, bir bütün olarak dünya çapında kapitalizmin durumu esas alınmaktadır. Bu, doğrudan doğruya emperyalizm tahlilinden çıkmaktadır. Tekelci kapitalizm öncesinde, ülkeler tek tek ele alınıyor ve her bir ülkedeki kapitalist gelişme ayrı ayrı değerlendiriliyordu. Emperyalist aşamada ise, ülkeler tek bir dünya ekonomisinin parçaları haline gelmiştir. Yani artık bir dünya kapitalist sistemi ortaya çıkmıştır. Bu koşullar altında tek tek ülkelerde uluslaşma sürecinin irdelenmesi yeterli değildir. Emperyalist aşamada, artık, topluluklar hangi üretim biçimi altında bulunurlarsa bulunsunlar, genel olarak ulus şeklinde tanımlanabilmektedirler.
      Komintern, II. Dünya Kongresinde, Lenin'in tezleri temelinde kabul edilen bir kararda şöyle denilmektedir:       "1914 emperyalist savaşı, bütün dünyanın köleleştirilmiş uluslarına ve ezilen sınıflarına, burjuva-demokratik safsataların sahtekârlığını büyük açıklıkla gösterdi. Ulusları kurtarma ve ulusların kaderlerini tayin hakkı safsatalarıyla gerçekleştirilen Brest-Litovsk ve Bükreş barış anlaşmaları bir yandan, Versailles ile St. Germain barış anlaşmaları diğer yandan, zafer kazanan burjuvazinin hiçbir şeye aldırış etmeksizin 'ulusal' sınırları da kendi ekonomik çıkarlarına göre belirlediğini gösterdi. 'Ulusal' sınırlar da burjuvazi için sadece pazarlık konusudur. Cemiyet-i Akvam ('Milletler Cemiyeti') adı verilen kuruluş, savaş galiplerinin birbirlerine karşılıklı soygun garantisi verdiklerini belgeleyen bir güvenlik anlaşmasından başka bir şey değildir. Ulusal birliğin yeniden sağlanması ve 'ayrılmış ülke topraklarıyla yeniden birleşme' yönündeki çabalar, burjuvazi açısından yenilenlerin yeni bir savaş için güç toplamalarından başka bir şey değildir. Yapay biçimde parçalanan ulusların yeniden birleşmesi, proletaryanın da çıkarına uygundur; ancak proletarya gerçek ulusal özgürlüğünü ve birliğini sadece devrimci mücadele yoluyla ve devrik bir burjuvazinin üzerine basarak elde edebilir." [207] (abç)       Stalin "Leninizmin İlkeleri"nde emperyalist dönemde ülkelerin durumunu şöyle belirtmektedir:       "Eskiden proletarya devrimine hazırlık döneminin önkoşullarının tahlili, genellikle tek başına ele alınan şu ya da bu ülkenin ekonomik durumu bakımından yapılırdı. Şimdi artık sorunun bu tarzda alınması yetersizdir. Şimdi sorunu bütün ülkelerin ya da ülkelerin çoğunluğunun ekonomik durumu açısından, dünya ekonomik durumu bakımından ele almak gerekir; çünkü ülkeler ve ulusal ekonomiler kendi kendilerine yeter birimler olmaktan çıkmışlar, dünya ekonomisi denilen bir zincirin halkaları haline gelmişlerdir, çünkü eski 'uygar' kapitalizm gelişerek emperyalizm olmuştur; emperyalizm ise dünya nüfusunun büyük çoğunluğunun bir avuç 'ileri' ülke yararına, mali bakımdan köleleştirilmesi ve sömürgeci baskı altına alınmasıdır." [208]       Bu gelişmeler, şüphesiz "ezen ulus-ezilen ulus" ayrımının kullanımına olanak tanımaktadır. Ancak III. bunalım dönemindeki bu gelişmeleri tam olarak ifade edebilmek için "emperyalizm-ezilen halklar" ayrımının yapılması zorunludur.
      III. bunalım döneminde, özellikle sömürgelerde, emperyalizm kendi ekonomik çıkarlarına göre belirlediği "ulusal" sınırlar içinde bulunan halkın merkezi bir devlet otoritesine tabi kılınması gündemdedir. Bu durum, devlet aracılığıyla (güçlü merkezi otorite) emperyalizmin taleplerine uygun olarak, bu ulusal sınırlar içinde belli bir iktisadi yaşam birliği sağlamaya girişilmesi demektir. Böylece "ulusal" devlet bu ülkelerde "ulusal" birliği sağlayan güç olmaktadır. Bir başka deyişle, bu ülkelerde topluluğun birliğini sağlayan ve sürdüren temel unsur devlettir, siyasal zordur. Yine de siyasal zor temelinde ortaya çıkan bu toplumsal birlik, günümüzde ulus olarak tanımlanmaktadır ve bunu sağlayan devlet de "ulusal-devlet" olarak kabul edilmektedir.
      Marks, kapitalizmin iç dinamikle gelişimiyle ortaya çıkan ulusal birliği (gerçek uluslaşma sürecinin ürünüdür) şöyle ifade etmektedir:       "Demek ki, gerçek bağı siyasal yaşam tarafından değil, ama uygar yaşam tarafından oluşturulmuş bulunan burjuva toplum üyelerini birleşik tutan şey, doğal zorunluluktur, ne kadar yabancılaşmış görünürlerse görünsünler, insanın özsel özellikleridir, çıkarıdır. Burjuva toplum atomlarının birliğini sağlayan şey, demek ki, devlet değil, bu atomların ancak tasarımda, ancak kendi imgelemlerinin göğünde atomlar olmaları, ve gerçeklikte atomlardan şaşılacak derecede ayrı varlıklar: tanrısal bencillikler değil, ama bencil insanlar olmaları olgusudur. Günümüzde uygar yaşamın birliğinin devletin işi olduğunu sanan, sadece siyasal kör inançtır; oysa gerçeklikte, tersine, korunmuş bulunan devlet birliği, uygar yaşamın işidir." [209] (abç)       İşte bu iki farklı "ulus" ve "ulusal birlik" durumu, III. bunalım dönemindeki ulusal sorunun tanımlanmasına olanak sağlamaktadır.
      Diyebiliriz ki, III. bunalım döneminde, geri-bıraktırılmış ülkelerde, herşeyden önce devletler kurulmuş ve sonra bu devletler için "ulus" yaratılmıştır. Böylece pek çok topluluk doğal evrimleriyle tek bir ulus haline gelmeleri olanaklıyken, dış müdahaleyle (emperyalist sömürü ve hegemonya) bu devrim çarpıtılmıştır. İktisadi ve toplumsal evrimin bu çarpıtılmasında emperyalizmin siyasal ve askeri zoru belirleyici durumdadır. Yaratılmış olan devletler de, bu zorun, devlet sınırları içinde somut biçimlenişidir.
      İşte emperyalist hegemonya altındaki ülkelerde ulusal sorun III. bunalım döneminde bu şekilde biçimlenmektedir. Bu sorunun çözümü, kaçınılmaz olarak, ülke üzerindeki emperyalist tahakkümün ve oligarşinin siyasal zorunun bertaraf edilmesi ve yıkılmasıyla mümkündür. Bu da anti-emperyalist ve anti-oligarşik devrim demektir. Böylece artık ulusların kendi kaderlerini tayin hakkı, emperyalizmin yeni-sömürgecilik sisteminden ayrılma hakkı ve bağımsız devlet kurma hakkı ve bağımsız devlet olarak yaşama hakkı şeklinde belirginleştirilmek zorundadır.
      Şüphesiz bu formülasyon, özsel olarak Lenin ve Stalin'in formülasyonlarıyla benzeştir. Örneğin Stalin bu konuda şöyle söylemektedir:       "Leninizm, ulusların kendi kaderlerini kendilerinin tayin etmesi kavramını, bağımlı ülkelerin ve sömürgelerin ezilen halklarının egemen devletten tamamıyla ayrılma hakkı, ulusların bağımsız devlet olarak yaşama hakkı şeklinde yorumlayarak, bu kavramı genişletti." [210] (abç)       Yine de Stalin'in ortaya koyduğu biçimdeki formülasyonun II. bunalım döneminin özelliklerine göre yapılmış olduğu unutulmamalıdır. Bu açıdan, III. bunalım döneminin ilişki ve çelişkilerine bağlı olarak ortaya çıkan sorunları tam olarak karşılayamayacaktır. Çünkü bugün bağımlı ülke ve sömürge ülke, II. bunalım döneminden farklıdır. Yeni-sömürgecilik koşullarında ortaya çıkan yeni bağımlılık biçimleri bulunduğundan "sömürge" sözcüğü eski içeriğiyle kullanılamaz.
      Yeni-sömürgecilik yöntemlerinin ilk olarak II. bunalım döneminin yarı-sömürge ülkelerinde uygulanmaya başlandığını söyledik. Bunun nedeni, gördüğümüz gibi, bu ülkelerin görünüşte bağımsız bir devlete sahip olmalarıdır. Sömürgelerde ise, emperyalizm için hemen kullanılabilecek bir devlet örgütlenmesi içsel olarak mevcut değildir. Bu durumda sömürgeler az ya da çok hızla devletleştirilmişlerdir. Bu olgu, II. bunalım döneminin sömürge ülkelerinde emperyalist işgalin açık durumunun ortadan kalkması sonucunu vermektedir. Ancak bu, emperyalizmin hegemonyasının sonu, ülkenin bağımsızlığını ifade etmesi demek değildir. Sömürgelerin III. bunalım döneminde "bağımsızlık"larını elde etmeleri, bu şekilde devlet kurma hakkını elde etmeleri, emperyalist işgalin gizlenmesi ile birlikte ortaya çıkmıştır. Sömürgeler devletleştirilirken, büyük ölçüde, devlet sınırları içindeki feodal egemen sınıflarla ittifaka girilmiştir. Öte yandan sermaye ihracı, yani geçmiş dönemin nakit sermaye ihracı bu ülkelerde belli oranda bir kapitalist gelişme olanakları yaratmıştır. Tüm sermaye yatırımları emperyalist kuruluşlara ait olmakla birlikte, önemli sayıda kent ve kentleşme ortaya çıkmıştır. Bu kentlerde önemli sayıda küçük-burjuva bir nüfus oluşmuştur. Proletarya, eski sömürgecilik yöntemlerine bağlı olarak, genellikle hammadde kaynaklarının bulunduğu kırsal alanlarda toplanmıştır (iç dinamikle gelişen kapitalizmden farklı olarak). Kentlerdeki proleter unsurlar ise çokluk ticari işlerde istihdam edilmektedir. (Gemicilik, yükleme vb.) Yani kentlerde proleter nüfus, doğrudan komprador burjuvazinin ve emperyalizmin ticari faaliyetleri içinde bulunmaktadırlar. Zaten geçmiş dönemlerde sömürgeler, emperyalist sanayi için gerekli hammadde kaynağı idi ve esas olarak hammaddelerin talan edilmesine dayanıyordu. Sömürgelerde ücretli-emek sömürüsü, bu bağlamda ortaya çıkıyordu.
      III. bunalım döneminde sömürgelerin devletleştirilmesi esas olarak dış dinamikle gerçekleştirilmiştir. Emperyalizm sömürgeleri, belli bir sürede ve topyekün olarak terketmiştir. "Bağımsızlık" için "gerekli" alt-yapıyı oluşturmak emperyalizmin sömürgelerdeki açık işgalini sona erdirişinin temel ölçütü olarak ele alınmıştır. Ancak bazı sömürgelerde uzun süredir devam eden ve kitleselleşmiş bulunan ulusal-devrimci hareketlerin varlığı, bu "terk" sürecini hızlandırmıştır. Bu tip ülkelerde emperyalizm, yeni-sömürgecilik yöntemlerini uyguluyabilmesi için, gerekli alt-yapıyı hazırlayamadığı için, bağımsızlıkları son tahlilde anti-emperyalist bir nitelik almıştır. Ancak çoğunda proletaryanın öncülüğünde bir devrimle gerçekleşmediğinden, emperyalizmle belli bir "uzlaşma" yoluyla gerçekleştirildiğinden, bir süre sonra emperyalizmin ülkeye yeniden egemen olması söz konusu olmuştur.
      1970'lere gelindiğinde büyük emperyalist ülkeler, birkaç yer dışında, tüm sömürgeleri devletleştirmiş bulunuyorlardı. Kalanlar ise, genellikle askeri-stratejik nedenlerle üs bölgeleri olarak elde tutulmaktaydı. Tam sömürge statüsünde kalan ülkelerin sayısındaki hızlı azalış, yeni-sömürgeciliğin gelişme ritmini belirlemiştir. Ama yine de 70'lere gelindiğinde, dünyanın çeşitli bölgelerinde sömürge ülkeler bulunmaktaydı. Özellikle Afrika'da İspanyol ve Portekiz sömürgeleri mevcuttu. Bu ülkelerin sömürgelerinin tasfiyesi oldukça gecikmeli gerçekleşmiştir. (Bunda belirleyici etmenlerin başında İspanya ve Portekiz'de faşist-milliyetçi yönetimin iktidarda bulunması gelmektedir.) Bu ülkelerde Afrika'daki sömürgelerinden değer transfer eden, sömürgelerin hammaddelerini yarı-mamül meta haline getirerek ihraç eden bir sanayinin bulunuşu, bu ülkelerde sömürgelerin tasfiyesine karşı güçlü bir burjuva milliyetçi hareketi ortaya çıkartmıştır. Ülkede iktidarda bulunan faşist-milliyetçilerin maddi temelini teşkil eden bu sanayi, emperyalizmin dış zorlamalarıyla sık sık yüz yüze kalıyordu. Geçmiş dönemlerde olduğu gibi, İspanya ve Portekiz'in, emperyalist ülkelerin himayesinde sömürgelerini elde tutabilmesi, yani emperyalistlerarası çelişkilerin askeri plana yansıma olanağının bulunduğu koşullarda, bu çelişkilerden yararlanarak sömürge sahibi ülke konumunda bulunması artık olanaksızdır. Ancak çok-uluslu şirketlerin hammadde gereksinmesi, geçmiş dönemdeki emperyalistlerarası çelişkinin yarattığı duruma benzer bir durum yaratarak, bu ülkelerin sömürgeleri elde tutmasına belli oranda yardımcı oluyordu. Bu koşullarda, bu ülkelerin sömürgelerinin kendi kaderlerini tayin hakkını elde etmelerinin ancak bir devrimle ya da büyük bir halk ayaklanmasıyla elde edilebilir olduğu görülüyordu.
      İşte 1974 Portekiz Karanfil Devrimi, ilkin sömürgelerin bağımsızlıklarını elde etmeleri sonucunu doğurmuştur. Ancak Portekiz sömürgelerinde güçlü bir devrimci ulusal hareketlerin mevcudiyeti, bu ülkelerin anti-emperyalist nitelikte bir gelişim içine girmelerine yol açmıştır. Aynı yıllarda İspanya'da Franco rejiminin çöküşü, emperyalizmin bu yıllardaki ağır ekonomik buhranı ile birleşerek ülke içindeki dengelerin değişmesine yol açmıştır. O güne kadar sömürgeci-devlet desteğinde egemen unsur olan yarı-mamül hammadde ihracı 74 ekonomik buhranından büyük oranda etkilenmiştir. Bu kesimde büyük iflasların ortaya çıkması büyük emperyalist şirketlerin iç piyasaya egemen olmasını getirmiştir. Böylece İspanyol sömürgelerinin tasfiyesi önündeki en önemli engeller de ortadan kalkmış bulunuyordu.
      1975 yıllarında artık dünyada tam sömürge durumunda hemen hiç ülke kalmamıştı. Artık sömürgeler sorunu yeni bir içerik kazanmıştır ve geçmiş dönemlerin siyasal ilhaka dayalı sömürgeleri, yerlerini ekonomik olarak bağımlı geri-bıraktırılmış ülkelere bırakmışlardır.
      III. bunalım döneminde eski sömürgecilik sisteminin tasfiyesi, ulusal sorunda, geçmiş dönemlerde tali öneme sahip bazı yanların önem kazanmasını, başat hale gelmesini getirmiştir. Bunların başında kendi iktisadi-tarihsel evrimiyle tek bir ulus oluşturabilecek toplulukların yapay olarak bölünmeleridir. Sömürgelerin "bağımsızlık"larını kazanması, "ulusal" sınırların emperyalizmin çıkarlarına ve devrimci mücadelenin olası gelişmesine göre belirlenmesini getirmiştir. Bu durum, toplulukların mevcut ilişkilerinin üst-yapıda korunması demektir. Feodal ve yarı-feodal topluluklarda feodal ayrıcalıkların yeni-sömürge devletlerin sınırlarını belirlerken özenle korunması gündeme gelmiştir. Afrika'da kabile esası egemen kılınırken, Asya ve Kuzey Afrika'da yerel feodal otoriteler yeni devletlerin egemenleri haline getirilmişlerdir. Bu durum, sömürgelerin tarihsel olarak çeşitli emperyalist ülkeler tarafından bölüşümüne de denk düşmektedir. Emperyalizmin, sömürgelerin "bağımsızlık"larında kullandığı yöntemi, genel olarak "Balkanlaştırma" şeklinde tanımlamak pek yanlış olmayacaktır.
      Özet olarak, eski dönemde belli bir dil ve kültür birliğine sahip topluluklar, emperyalizm koşullarında dış müdahalelerle bütünsel bir dönüşümle uluslaşamamışlardır. Emperyalizm tarafından belirlenmiş topraklar üzerindeki topluluk üyeleri, bu dış müdahalenin sürekliliği sonucu yeni bir iktisadi yaşam birliğine yöneltilmişlerdir. Bu da kaçınılmaz olarak kültürün, parçalarda yeniden biçimlenmesine yol açarak, az da olsa kültürel farklılıklar yaratmıştır. Ve sonuçta feodal siyasal örgütlenmeye dayalı yapay sınırlar içinde yeni uluslar oluşmuştur. Ama bu durum diğer yandan da bölgecilik eğilimlerini güçlendirmiştir.
      III. bunalım döneminde sömürgelerin tasfiyesi ve yeni-sömürgecilik özetle böyledir. Bu genel tabloyu şöyle unsurlarına ayırabiliriz:
      1) Birleşmiş Milletlerin kurulması ve zaman içinde kalıcı olması, [29*] uluslararası ilişkilerde yeni bir norm getirmiştir. Bu normun niteliği, özel-somut durumlarda yorumlanması farklı olabilecek kadar esnek olmasıdır. Yani emperyalist devletler ile sosyalist devletlerin üzerinde anlaştıkları genel ve ortak bir kurallar-tanımlar ortaya çıkmıştır. Bu normun asıl içeriği "devletler arası ilişkiler"in temel alınmasıdır. Uluslararası anlaşmalarda "resmi devlet"in, yani Birleşmiş Milletlere üye devletlerin varlığı esas alınmaktadır. Bunun sonuçları ise ikilidir:
      Birincisi, devlet sınırlarının kesinleştirilmesi
ve tartışmaların dışında tutulmasıdır. Birleşmiş Milletler anlaşmasıyla garanti altına alınmış "resmi devlet sınırları" bu dönemde hemen hemen kalıcı bir nitelik arz etmektedir. Bu, "self-determination"in, yani ulusların kendi kaderlerini tayin hakkının resmi devlet sınırları içinde kullanılacak siyasi geleceğini belirleme hakkı haline gelmesidir. Bu, hangi biçimde ve nasıl kurulursa kurulsun, herhangi bir "devletin" Birleşmiş Milletlere üye alınmasıyla birlikte var olma güvencesi olmaktadır. (Birleşmiş Milletler'e üye alınması ise, ulusal-devletin güvenlik konseyinin daimi 5 üyesi, yani Fransa, İngiltere, ABD, Sovyetler Birliği (Rusya) ve Çin tarafından tanınması demektir.)
      İkincisi
, resmileşmiş devlet sınırlarının içinde kendi kaderini tayin hakkının ortaya çıkması, bu ülkelerdeki her türlü siyasal hareketin "ülkenin iç sorunu" olarak ele alınması ve emperyalist hegemonya altında bulunan geri-bıraktırılmış ülkelerdeki devrimci mücadelenin topyekün emperyalizmle boğuşmak durumunda kalmasıdır. Emperyalizmin içsel bir olgu olması bunun maddi koşullarını yaratmaktadır. Bu, sosyalist devletlerin, bu ülkelerdeki devrimci mücadeleye karşı tutumunu, yani desteğinin niteliğini belirlemiştir. Bir ülkede devrimci mücadele "devlet" olarak var olmadığı sürece sosyalist ülkeler tarafından maddi olarak desteklenmesi olanaksız hale getirilmiştir. Bu uluslararası hukuku kabul etmeyen ülkeler ise (özellikle Küba) tecrit koşulları ve ağır ekonomik sorunlar içinde kalmayı kabul ettikleri sürece bu tutumlarını uzun süre sürdüremez hale getirilmektedirler. (Küba'nın karşı karşıya kaldığı bu durum SSCB'nin dağıtılmışlığı koşullarında Birleşmiş Milletler'in genel tutumu haline gelmiştir.)
      Böylece 1920 yılında Komintern kararı ile genelleştirilmiş olan "devrimci kurtuluş hareketlerini eylemli biçimde destekleme", sosyalist ülkeler açısından ve dolayısıyla dünya proleter hareketi açısıdan önemli bir aşınmaya uğramış ve "eylemli biçimde destekleme" sınırlı ve istisnai bir durum olarak ortaya çıkmıştır. Bu durum da SSCB'nin dağıtılmışlığı koşullarında tümüyle ortadan kalkmıştır. Ancak III. bunalım döneminin ilişki ve çelişkileri Komintern'in aynı kararındaki şu ifadelerin daha da belirginleşmesini ve somutlaşmasını sağlamıştır:       "Bu sıralanan ilkelerden çıkan sonuç, Komünist Enternasyonal'in milliyetler ve sömürgeler sorunundaki bütün politikasının temelde, tüm ulusların ve ülkelerin proleterlerinin ve emekçi kitlelerinin toprak sahiplerini ve burjuvaziyi devirmek için verilecek ortak devrimci mücadele içinde birleştirilmesine yönelik olması gerektiğidir. Çünkü ancak böyle bir birlik, kapitalizmin karşısındaki zaferi güvence altına alır -ki bu zafere erişmeksizin ulusal baskıyı ve eşitsizliği ortadan kaldırmak mümkün değildir." [211]       Avrupa devriminin yakın olduğu düşünüldüğü bir dönemde ortaya konulan bu değerlendirme, Lenin ve Komintern'in ileri görüşlülüklerinin bir ifadesidir. Ama asıl önemli olan bu tesbitin III. bunalım döneminde temel ve somut bir ilke olarak varlığını sürdürme zorunluluğudur.
      2) III. bunalım döneminde ortaya çıkan ikinci olgu, yeni-sömürgecilik koşullarında "milli burjuvazi"nin "milli" niteliğini yitirmesi ve böylece geri-bıraktırılmış ülkelerde de karşı-devrimci nitelik kazanmasıdır. II. bunalım döneminde, Stalin'in deyişiyle, "emperyalist ülkelerde, burjuvazi, devrimin tüm aşamalarında karşı-devrimcidir, ... sömürgelerde ve bağımlı ülkelerde, (ise) ulusal burjuvazi, belirli bir aşamada ve belli bir zaman için, ülkesinin emperyalizme karşı devrimci hareketini destekleyebilir." [212] olması, IIII. bunalım döneminde ortadan kalkmıştır. "Devlet" ve "devlet sınırları içinde egemenlik" konusundaki gelişmeleri gören ve Kore Savaşı'yla bunu somut olarak yaşayan geri-bıraktırılmış ülke burjuvazisi, milli pazarın birleştirilmesi amacını terk etmiştir. Onun için belirli sınırlar içinde, ulusal pazarın (ulusal toprak olarak da) belirli bir kısmında "egemen" olmak yeterlidir. Bu hem "ulusal burjuvaziyi" bölümlere ayırmakta, hem de onun anti-emperyalist ulusal hareketlere karşı tutum almasına neden olmaktadır. Artık "milli burjuvazi", kendi ulusunun ve pazarının "birliğini", belirli bir zaman için oluşturmayı değil, emperyalizmin, belirlenmiş sınırlar içinde temel dayanağı olmayı hesaplamaktadır. Ayrılma hakkı, devlet kurma hakkı burjuvazi için, ulusal sorun olarak değil, emperyalizmle resmi işbirliği yapabilmek için gereklidir. Bu en açık biçimde Filistin sorununda ortaya çıkmıştır. Geçmiş dönemlerde "bütün Filistin" konusunda kararlı olan Filistin burjuvazisi, bugün açık biçimde "sınırlandırılmış" bir alanda kurulacak "Filistin devleti"ni istemektedir. Bu, İsrail'in askeri olarak "yenilmezliği"nden ve arkasında ABD emperyalizminin tüm askeri gücünün bulunmasından çok, bu olgulara dayalı olarak ortaya çıkmış olan yeni uluslararası ilişkilerden kaynaklanmaktadır.
      3) Emperyalizmin hegemonyası altında bulunan ülkelerde III. bunalım döneminde ortaya çıkan diğer olgu da küçük-burjuvaziye ilişkindir. Yeni-sömürgecilik metodlarının uygulanmasına paralel olarak, geri-bıraktırılmış ülkelerde ortaya çıkan nispi refah, küçük-burjuvazinin sağ ve orta kesiminin anti-emperyalist mücadeleden uzaklaşmasını, giderek de emperyalist üretim ilişkilerinin korunması temelinde "statükocu" bir konuma getirmiştir. Bu, küçük-burjuva reformizmi olarak politik düzeyde sosyal-demokrat örgütlenmelerin oluşmasına yol açmaktadır. Küçük-burjuvazinin sol kanadı ise, milliyetçilik temelinde anti-emperyalist bir tutum almanın, emperyalist işgalin gizlenmesiyle birlikte, gitgide politik arenadan silinmek olduğunu görmüşlerdir. Bu da "sol" kesimin küçük-burjuva reformizmine kayması ile sonuçlanmaktadır. Böylece küçük-burjuvazinin demokratik ve milliyetçi özellikleri, yeni-sömürgecilik koşullarında (emperyalizmin gizli işgali ve içsel olgu olması) yasal düzeyde küçük-burjuva reformizmi biçiminde kendisini ortaya koymaktadır. (Küçük-burjuva radikalizminin sonu)
      4) Emperyalist hegemonya altındaki ülkelerde "bağımsız devletler" kurulması, devletin resmi ve uluslararası anlaşmalarda garanti altına alınmış sınırlara (toprağa) sahip olması, yeni bir devlet biçimini ortaya çıkarmıştır. Bu da oligarşik diktadır. Devlet örgütlenmesi, emperyalizmin ekonomisini askerileştirmesi ile birleştiğinde, temel olarak militarizmin olağanüstü güçlendirilmesi ve devlet sınırları içindeki devrimci bir iç savaşa göre düzenlenmesini getirmiştir. Bu ülkelerde silahlı güçlerin (ordunun) olağanüstü güçlenmesi oligarşik yönetimin ülke çapındaki merkezi bir güç olarak ortaya çıkmasına paralel olarak gelişmiştir. Kaçınılmaz olarak, ordu, bu ülkelerde oligarşi için kullanılabilecek "bağımsız" bir "politik güç" haline gelmesi olanaklı olmuştur. Ülke içinde sınıfsal ayrışmanın ve sınıf çıkarlarının mücadele düzeyinde kendini ortaya koyduğu koşullarda, yönetimin askerileştirilmesi oligarşik yönetimin temel özelliklerinden birisidir. (Açık icra) Sömürge tipi faşizm olarak tanımladığımız bu uygulama, geri-bıraktırılmış ülkelerdeki devletin biçimi sorununun öne çıkması ile nitelenebilir.
      Ancak küçük "bağımsız" devletlerde düzenli ordunun ("ulusal" ordu) iktidarın tek dayanağı ve tek gücü olması, küçük-burjuva milliyetçiliği için yeni bir olanağın ortaya çıkmasına yol açmıştır. Askeri darbeler yoluyla küçük-burjuva milliyetçilerinin anti-emperyalist bir tutum içine girmeleri, devletler arası ilişkiler ve sosyalist ülkelerin ulusal hareketlere desteklerinin bu koşullarda maddeleşebilmesi ile ilintilidir. Bu dönemde Cezayir Devrimi, küçük-burjuvazinin önderliği altında yürütülmüş ve zafere ulaşmış son ulusal kurtuluş mücadelesi olarak belirirken, Arap ülkelerindeki küçük-burjuva milliyetçi askeri yönetimler bu dönemin geçici bir evresini oluşturmaktadır. Bu geçicilik, oligarşinin "bağımsız devlet" içinde silahlı kuvvetlere tam olarak egemen olamaması ile ilintilidir. Burada en önemli nokta, bu olguların II. bunalım döneminde ortaya çıkmış olan "bağımsız" devletlerde görülmesidir. Oligarşi içinde işbirlikçi-tekelci burjuvazinin ve dolayısıyla emperyalizmin egemen ve yönlendirici unsur haline geldiği her ülkede,, ordu içinde, küçük-burjuva milliyetçiliğinin etkin olması sona ermiştir. Ve böylece askeri darbeler, oligarşinin düzeni yasal yollardan sürdüremez haline geldiğinde yönetimin askerileştirilmesinden başka bir şey olmamaktadır. Bu gelişmenin olmadığı ülkelerde ise, "bağımsız devlet" içinde ordunun olağanüstü güçlendirilmesi, yine de küçük-burjuva milliyetçileri için ulusal bir amaçla kullanılmasına olanak tanımaktadır.
      Stalin, bu gelişmeleri SBKP'nin 19. Kongresinde şöyle değerlendiriyordu:       "Eskiden burjuvazi liberalizm oyununu oynayabilirdi, burjuva demokratik özgürlükleri savunur ve böylelikle halka hoş görünürdü. Şimdi artık burjuva liberalizminden iz kalmamıştır ... Burjuva demokratik özgürlükler bayrağı, geminin bordasından denize atılmıştır. Eğer siz komünist ve demokratik partiler temsilcileri, halkın çoğunluğunu çevrenizde toplamak istiyorsanız, bence, bu bayrağı başınızın üstünde yükseltmek ve ilerilere taşımak size düşmektedir. Bu bayrağı sizden başkası yükseltemez.
      Eskiden burjuvazi ulusun başı sayılırdı, ulusun haklarını ve bağımsızlığını savunurdu, bunları 'herşeyin üstünde' sayardı. Bugün artık 'ulusal ilke'den iz kalmamıştır. Bugün burjuvazi, ulusun haklarını ve bağımsızlığını dolarla trampa etmektedir. Ulusal bağımsızlık ve ulusal egemenlik bayrağı geminin bordasından denize atılmıştır." [213]
      5) III. bunalım döneminde Doğu-Avrupa'da ve Çin' de proletaryanın iktidarı ele geçirmesi ile birlikte birden çok sosyalist devlet ortaya çıkmıştır. Artık "tek ülkede sosyalizmin zaferi" sorunu aşılmak zorundadır. Ve ulusların kendi kaderlerini tayin hakkı proletaryanın iktidara geldiği ülkeler için bu hakkın kullanılması ve örgütlendirilmesinde yeni bir içerik kazanmıştır. Sorun, ulusal-devletler olarak proletarya iktidarlarının karşılıklı ilişkisi ve birleşik hareketleri sorunu olarak genelleşmektedir. Bir başka deyişle artık, Marksist-Leninistlerin önünde birden çok ülkedeki sosyalist iktidarların birliği sorununu çözmek bulunmaktadır. Ekim Devrimi'yle ortaya çıkmış olan, "federatif cumhuriyet" biçimi, devrimin gerçekleştirildiği çok-uluslu ülke temelinde bir çözüm biçimi olmayı sürdürürken, farklı uluslar olarak ortaya çıkan sosyalist devletlerin birliği sorunu çözümlenmeden kalmıştır.
      Bu olgu, ulusların kendi kaderlerini tayin hakkı sloganının belirginleşmesi açısından önem taşımaktadır. Emperyalizmden bağımsız ve kapitalizmin çerçevesi dışında gelişen devlet kurma ve var olma hakkı olarak ortaya çıkan ulusların kendi kaderlerini tayin hakkı, bu koşullar içinde emperyalizmden yalıtık ve tek başına devlet olarak var olmanın mümkün olup olmadığı sorununu ortaya çıkarmaktadır. Bir başka deyişle, Lenin'in sözünü ettiği gibi, ayrılma hakkı ile bu hakkın öğütlenip öğütlenemeyeceği sorunu, emperyalizmin III. bunalım döneminde bu biçimde ortaya çıkmaktadır. Marksist-Leninist partiler, her yerde kapitalizmin çerçevesi dışında ve emperyalizmden bağımsız devlet kurma hakkı için mücadele eden her türlü anti-emperyalist devrimci hareketi desteklemek durumundadırlar. Bu, halk kurtuluş savaşlarının desteklenmesi olarak somutlaşmaktadır. Ve bu hakkın elde edilmesiyle bunun nasıl kullanılacağı artık sosyalist ülkelerin birliği sorunu ile birleşmiştir.
      Ancak sosyalist ülkelerde egemen olan revizyonizm, tüm bu gelişmeleri yanlış değerlendirmiş ve giderek de emperyalizmin etkinlik alanını genişletmesine hizmet etmiştir. III. bunalım döneminde ulusal ve halk kurtuluş savaşlarıyla geriletilen emperyalizm, SBKP revizyonizmi sayesinde yeni olanaklar elde etmiştir. Doğal olarak emperyalizm, devrim güçleri lehine olan pek çok gelişmeyi kendi çıkarlarına uygun olarak kullanabileceği bir zemin bulmuştur. SSCB'nin dağıtılmasıyla birlikte Birleşmiş Milletler ve burada ortaya çıkan kurallar-tanımlar (ki bunların oluşturulmasında sosyalist ülkeler ile emperyalist ülkeler arasındaki güçler dengesi belirleyiciydi) bunun ilk unsurları olmuştur.



Gelecek Bölüm ALTINCI BÖLÜM



Dipnotlar


[24*] Bu konuda, son yıllarda ülke basınına yansıyan NATO planlamaları içinde olası bir Kürt ayaklanması karşısında Türkiye'ye, yani oligarşiye nasıl yardım (askeri) yapılacağına ilişkin planı oldukça ilginçtir. Bu plan Kürt ulusal hare-ketlerinin NATO çerçevesi içinde nasıl zafere ulaşamayacağını da göstermek-tedir.
[25*] Sosyalist ülkeler sistem dışı olduğu için burada ele almıyoruz.
[26*] Burada ülkemizde sık sık tartışma ya da polemik konusu yapılan "halk" ile "halklar" ayrımına dikkat edilmelidir. Çin'de sadece Çin halkı (ulusu değil) bulunmamaktadır, Çin içinde birden çok halk topluluğunun bulunduğu tartışma götürmez bir gerçektir. Buna karşın devlet "Çin Halk Cumhuriyeti" olarak belirlenmiştir. Eğer ülkemizde yapıldığı gibi "halk" ile "halklar" arasındaki yapay ayrım öne sürülürse, devletin "Çin Halklarının Cumhuriyeti" olarak ifade edilmesi gerekirdi. Bu ise bir çeşit halklar federasyonu ile aynı şeydir. Bu belki, dünya sosyalist cumhuriyetinin kurulmasına yönelik bir alt-evre olarak tasar-lanabilir. Bundan öte bu kavramlara yüklenecek her anlam, halkın tarihsel-politik bir tanımlama olduğunu/olmasını ortadan kaldıracaktır. Nitekim, Kruşçev-Brejnev döneminde SSCB'nin bir "halk devleti" haline geldiği ileri sürülmüştür. Burada da ulusun aşılması yönünde bir durum vardır.
[27*] Sektörler arası eşitsiz gelişim, bugüne kadarki sosyalizmin inşası deneyimlerinde büyük oranda çözümlenmiş durumdadır. Merkezi ekonomik planlama bu konunun aşılmasının aracı durumundadır.
[28*] Emperyalizmin temel özelliklerinden olan sermaye ihracı, "ihraç edilmiş ülkelerde, kapitalizmin gelişmesini etkiler, hızlandırır. Böylece sermaye ihracı, ihracatçı ülkelerdeki gelişmeyi bir parça durdurma eğilimi taşısa da, bunun, bütün dünyadaki kapitalizmi derinlemesine ve genişlemesine geliştirmek pahasına olduğunu unutmamalı." (Lenin: Emperyalizm, s: 78) (abç)
[29*] III. bunalım döneminin ilk on yılında (1945-58) bu olgu tam olarak belirginleşmemiştir. 1951 yılında Stalin şöyle diyordu: "Barışın kalesi olmak için kurulan Birleşmiş Milletler, bir savaş aracı, yeni bir dünya savaşı tezgahlamak için bir araç haline dönüşmektedir." (Son Yazılar, s: 159) 1990'lara kadar şiddeti azalarak süren "soğuk savaş" bu belirlemeyi doğrular. Ancak sömürgelerin tasfiyesi ve yeni-sömürgeciliğin yaygınlaşması ve Vietnam Halk Savaşının zaferi Birleşmiş Milletler'in Stalin'in belittiği pozisyonunu büyük oranda değiştirerek, kuruluş amacının öne geçmesininin koşullarını yaratmıştır. Ancak SBKP revizyonizmi yüzünden bu koşullar değerlendirilememiştir. Biz burada, süreçte temel ve kalıcı unsurları esas alıyoruz. Stalin'in sözünü ettiği gibi Birleşmiş Milletler'in "savaşın" aracı olmaktan çıkması, onun kuruluş ilke ve kurallarının öne geçmesi demektir.


[193] Mahir Çayan: Kesintisiz Devrim II-III
[194] Mahir Çayan: Kesintisiz Devrim II-III
[195] Mahir Çayan: Kesintisiz Devrim II-III
[196] Che Guevara, Akt. Mahir Çayan: Kesintisiz Devrim II-III
[197] Che Guevara: age
[198] Lenin: Marksizmin Bir Karikatürü ve Emperyalist Ekonomizm, s: 63
[199] Lenin: Emperyalizm, s: 74
[200] Lenin: Ulusların Kaderlerini Tayin Hakkı, s: 25
[201] THKP/HDÖ Sosyalist Devrim Programı, Devrim Programları, s: 74-79
[202] Lenin: Ulusal Sorun ve Ulusal Kurtuluş Savaşları, s: 186-87
[203] Engels: Anti-Dühring, s: 192
[204] Lenin: Marksizmin Bir Karikatürü ve Emperyalist Ekonomizm, s: 26
[205] Lenin: Ulusal Sorun ve Ulusal Kurtuluş Savaşları, s: 388-89
[206] Lenin: Ulusal Sorun ve Ulusal Kurtuluş Savaşları, s: 391
[207] III. Enternasyonal-Belgeler, s: 43-44
[208] Stalin: Leninizmin İlkeleri, s: 29-30
[209] Marks-Engels: Kutsal Aile, s: 185
[210] Stalin: Marksizm ve Ulusal Sorun ve Sömürge Sorunu, s: 236
[211] III. Enternasyonal-Belgeler, s: 44
[212] Stalin: Marksizm ve Ulusal Sorun ve Sömürge Sorunu, s: 284
[213] Stalin: Son Yazılar, s: 190-91


Gelecek Bölüm ALTINCI BÖLÜM