Türkiye Halk Kurtuluş Partisi-Cephesi
Halkın Devrimci Öncüleri
Ulusal Sorun Üzerine


"Ulusal Sorun Üzerine", THKP-C/HDÖ Genel Komitesi tarafından, ilk kez 1989 yılında yayınlanmıştır. Eriş Yayınları-1993

Eriş Yayınları tarafından düzenlenmiştir.
erisyay@kurtuluscephesi.org



YEDİNCİ BÖLÜM
III. BUNALIM DÖNEMİNDE ULUSAL SORUNLARIN
PROLETER DEVRİMCİ ÇÖZÜM YOLU
YA DA
PROLETARYANIN "OLUMLU EYLEMİ"


      Proletarya ve partisi açısından ulusal sorunun, sürekli ve kalıcı çözümü esastır. Bu ise "ulusların aşılması", yani ulusal farkların ortadan kaldırılması nihai amacıdır. Bir başka deyişle, proletaryanın ulusal sorun karşısındaki nihai tutumu, toplumların ulusal esasa göre ayrılmalarının, ulusal esasa göre örgütlenmelerinin sona erdirilmesine yöneliktir.       "Siyasal iktidarı ele geçiren proletaryanın ulusal soruna ilişkin siyaseti ... burjuvaziyi devirmek için verdikleri devrimci savaşta, bütün ulusların işçileriyle köylülerinin birbirine kaynaşması ve gerçekten yaklaşmasını durup dinlenmeden sağlamaktır." [227] (abç)       Böylece "proletaryanın partisi olarak sosyal-demokrat parti, halkların ya da ulusların kendi kaderlerini tayin hakkı yerine, her ulus içindeki proletaryanın kendi kaderinin tayin hakkına geçerlik kazandırmayı kesin temelli görevi sayar." [228] (abç)
      Proletarya ve partisinin temel ve kalıcı görevi olarak belirginleşen ulusların ortadan kaldırılması görevi, birden ve tek girişle gerçekleştirilebilinir olmadığı için, kendi içinde değişik evreleri içermesi kaçınılmazdır. İşte temel ve genel amaç açısından, ulusların kendi kaderlerini tayin hakkı ve emekçi halkın kendi kaderini tayin hakkı bu ara evreleri ifade etmektedir. Kapitalizmin eşitsiz gelişim yasası göstermiştir ki, proletarya devrimi zamandaş olmayacaktır. Proletarya devrimi önce bir ya da birkaç ülkede gerçekleşecektir. Diğer ülkeler bir süre kapitalizm ya da kapitalizm öncesi ilişkiler içinde kalacaklardır. Bu durum proletaryanın örgütlenmesini ve iktidar mücadelesinin "form"unu belirlemektedir.
      Bu form, yani "ulusal" biçim, belli bir devleti ve devlet sınırlarının esas alınması olarak belirginleşir. Böylece proletaryanın, ya da daha genel bir ifade ile emekçi halkın kendi kaderlerini tayin hakkı ile ulusların kendi kaderlerini tayin hakkı, proletaryanın mücadelesinde belli bir yere sahip olmaktadır.
      Bugün uluslaşma, ulusal haklara sahip olma şeklinde bir ulusal sorun emperyalist-kapitalist ülkeler için mevcut değildir. Bu ülkelerde proletaryanın kendi kaderini tayin hakkı gündemdedir. Bu, kesinkes ulusal bir soruna ilişkin değildir. Ve ulusların kendi kaderlerini tayin hakkı gibi burjuva demokratik bir hak olarak ele alınamaz.
      Yine sosyalist ülkeler açısından ise, ulusal sorun, ulusların kaynaştırılması temelinde genel bir sorun durumundadır ve burada emekçi halkın kendi kaderini tayin hakkının elde edildiği koşullarda çözüm gündemdedir. (Daha önceki bölümde görmüştük.)
      Genel olarak ulusal sorun, sömürgeler sorunu haline dönüşmesiyle birlikte, emperyalist hegemonya altındaki tüm ülke ve uluslara ilişkin bir sorun olarak belirginleşmiştir. Stalin'in sözleriyle, "emperyalist sömürüden kurtuluş genel sorunu" olarak tüm geri-bıraktırılmış ülkeler için ulusal sorun mevcuttur. Ama bu, III. bunalım döneminin ilişki ve çelişkilerine göre yeniden biçimlenmiştir.
      Hemen hemen en çok ihmal edilen ya da "unutulan" bu belirleme, geri-bıraktırılmış ülkelerde, proletaryanın anti-emperyalist mücadelesi ile her türden milliyetçi hareketi birbirinden ayıran temel ölçütlerden birini oluşturmaktadır.
      III. bunalım döneminde, eski-sömürgecilik sisteminin çöküşü ve sömürgelerin tasfiyesi, ilkin, emperyalist hegemonya altındaki ülkeler arasında eski tip farklılıkları ortadan kaldırmıştır. I. ve II. bunalım döneminde sömürge ve yarı-sömürge ayrımı, temel olarak, emperyalist sömürü altındaki ülkelerin, görünüşte de olsa bağımsız "devlet"e sahip olup olmamasına dayanıyordu. Bugün bu fark ortadan kalkmıştır. Birkaç istisna dışında eski sömürgeler, devlet olarak örgütlenmişlerdir. Yeni-sömürgecilik yöntemlerinin uygulanmasıyla emperyalist işgal gizlenmiştir. Böylece eskiden olduğu gibi sömürgelerin genel sorunu ile yarı-sömürgelerin sorunları arasındaki fark ortadan kalkmıştır.
      İşte III. bunalım döneminde sömürge ve yarı-sömürge ülkeler açısından eski tip farkların ortadan kalkması, emperyalist sömürü ve hegemonya altındaki tüm ülkelerin geri-bıraktırılmış ülkeler olarak tanımlanmasını gerekli kılmıştır. [35*]
      Bugün geri-bıraktırılmış ülkeler için ulusal sorun emperyalizmin ekonomik, sosyal, politik, askeri ve kültürel hegemonyasının sona erdirilmesi olarak belirginleşmektedir. Bu boyutu ile, ulusal sorun ulusların kendi kaderlerini tayin hakkının çerçevesi içinde çözümlenemez. Bir başka deyişle, geri-bıraktırılmış ülkeler için emperyalist hegemonyanın yeni biçiminden dolayı sadece siyasal kaderi tayin, yani emperyalist-kapitalist devletten bağımsız bir siyasal örgütlenmeye (devlete) sahip olma sorunu yoktur. Üstelik bu düzeyde bir sorun, ulus açısından söz konusu da değildir. Görünüşte bağımsız devlete (siyasal örgütlenmeye) sahip olduğu için ulusların kendi kaderlerini tayin hakkı eski anlamıyla ulus açısından elde edilmiştir ve üstelik kullanılmıştır da. Ama gerçekten bağımsız bir devlet sorunu, emperyalizmden bağımsız "tam bağımsız" bir devlete sahip olma sorunu, böyle bir devlete sahip olma hakkı sorunu vardır. Ve bu özsel olarak emekçi halk için büyük bir değere sahiptir. Yani emperyalizmden ekonomik, sosyal, siyasal, askeri ve kültürel bağımsızlık sorunu, emekçi halkın kendi kaderlerini tayin hakkıyla çakışmaktadır.
      III. bunalım döneminde, ulusal demokratik devrimler (milli demokratik devrim) dönemi, artık sona ermiştir. Ulusal sorun, yani ulusların kendi kaderlerini tayin hakkı, şu ya da bu "ezen ulus" tan ayrılma, ayrı devlet kurma hakkı olarak değil, emperyalizmden ve emperyalist sömürüden (eski ve yeni-sömürgecilikten) kurtulma ve bu çerçevenin dışında devlet kurma hakkı sorunu haline gelmiştir. Bu hak aynı zamanda gerçekten bağımsız devletin yaşama hakkını da içerir. "Halk cumhuriyeti" olarak ortaya çıkan bu yeni devletlerin bileşimi de değişmiştir. II. bunalım döneminde "ulusal birleşik cephe" temelinde kurulan "halk cumhuriyetleri", III. bunalım döneminde "halk kurtuluş cephesi" temelinde kurulan "halk cumhuriyetleri"ne dönüşmüştür. Yani "halk" artık ulusal burjuvaziyi kapsamamaktadır. Bu, burjuva demokratik devrim kavramının kesin ve nihai olarak aşılmasıdır. Ve "ulusal-devlet" sorununun burjuva anlamını kaybetmesidir.
      II. bunalım döneminde sömürge ve yarı-sömürge ülkelerde burjuva demokratik devriminin anti-emperyalist ve anti-feodal nitelikte bir ulusal demokratik devrim biçimini aldığını daha önceki bölümlerde görmüştük. III. bunalım döneminde ise, yeni-sömürgecilik koşullarında demokratik devrim, sözcüğün tam anlamıyla demokratik halk devrimi halini almıştır. Demokratik halk devrimi, bu dönemde anti-emperyalist ve anti-oligarşik niteliktedir ve "ulusal-devlet" ancak böyle bir devrimin sonucunda kurulabilir. Ancak buradaki ulusallık burjuvazinin dışında, proletaryanın öncülüğünde gerçekleştirilen yeni tip ulusallıktır. Bu ise, geri-bıraktırılmış ülkelerde ulusal burjuvaziyle her türlü ittifakın ortadan kalkmışlığına denk düşer (burjuvazinin devrimci ve milli niteliğini yitirmesi esprisi).
      Diyebiliriz ki, III. bunalım döneminde geri-bıraktırılmış ülkelerde bir hareketin ulusal ve demokratik niteliğinin eski burjuva anlamıyla ele alınması olanaksızdır. Artık hareketin "ilericiliği" nin, "devrimciliği"nin ve "demokratikliği"nin ölçütü, onun soyut ulusal taleplerde bulunmasına ve bunlara yönelmesine bakılarak değerlendirilemez. Bir hareketin ilerici, ulusal, devrimci, demokrat olabilmesi için temel ölçüt, onun anti-emperyalist ve anti-oligarşik niteliğe sahip olup olmadığında aranmalıdır.
      İşte III. bunalım döneminde geri-bıraktırılmış ülkelerde, halk kurtuluş savaşlarının ve demokratik (ulusal) devrimin yeni içeriği böyledir. Marksist-Leninistler bu içeriğe sahip her türlü hareketi desteklemek durumundadır. Burada proletaryanın ve partisinin öncülüğü temel ve somut ölçüt olarak ortaya çıkmaktadır. [36*] Daha tam deyişle, III. bunalım döneminde geri-bıraktırılmış ülkelerde proletarya ve partisinin görevi, köylülükle birlikte demokratik halk devrimini yapmaktır. Bu, demokratik halk iktidarlarının kurulması olarak ulusal sorunun yeni çözümüdür. Bu, emperyalist sömürünün dışına çıkarak, kapitalizmin çerçevesi dışında yeni bir bağımsızlık biçimidir. Eskiden kapitalizmin çerçevesi dışında tek çözümün proletarya diktatörlüğü ile mümkün olduğu düşünülürdü. Bugün, artık proletarya diktatörlüğü genel yolu üzerinde ve bu yol içinde yeni bir çözümün demokratik halk devrimiyle sağlanabileceği ortaya çıkmıştır. Bu, kapitalizmin iç dinamikle gelişmediği, emperyalist hegemonya altındaki ülkelerde proletarya diktatörlüğünün kurulmasının gerekli koşullarının kapitalizmin çerçevesi dışında gerçekleştirilmesidir. [37*]
      Bu dönemde ulusların kendi kaderlerini tayin hakkı, yani ayrılma ve ayrı devlet kurma hakkı emperyalist sistemden ayrılma ve bu temelde halk devletini kurma hakkı olarak belirginleşmektedir. Bu yeni devlet, işçilerin ve köylülerin devrimci demokratik diktatörlüğü olarak halk cumhuriyeti biçimindedir. Bu, sınıfsal yanın ulusal yana ağır basması demektir. Eski dönemde, "ulusal-devletler"in temeli olan ulusal birlik, bu yeni tip devlette, eski biçimi ve içeriğiyle mevcut değildir. Daha önce belirttiğimiz gibi, bu ulusal kurtuluş hareketlerinin yeni içeriğidir. Artık eski içeriği ile (milli burjuvazinin içinde yer aldığı) ulusal birleşik cephe temelinde yürütülen ulusal kurtuluş hareketleri ve ulusal demokratik devrimin (MDD) gerçekleştirilmesi, ulusal-devlet kurulması sürecinin muhtevası değişmiştir. Bu, eski MDD'nin dar muhtevasıyla anti-emperyalist ve anti-oligarşik devrimin geniş muhtevası arasındaki değişime denk düşer. Bu nedenle, bu değişimi tanımlamak açısından, halk kurtuluş mücadelesinin, halk kurtuluş cephesi temelinde yürütülerek, demokratik halk devriminin yapılması ve bu devrimle halk-devletinin (demokratik halk cumhuriyeti) kurulmasından söz etmek gereklidir. Bu, proletaryanın geri-bıraktırılmış ülkelerde uğruna mücadele edeceği içeriği belirlemektedir ve doğal olarak ulusların kendi kaderlerini tayin hakkı çerçevesi dışına taşmaktadır.
      Bu durum, emekçi halkın kendi kaderlerini tayin hakkı sorununu ortaya çıkarmaktadır. Bu sorun, en açık biçimde emperyalist sistemin mevcut olduğu koşullarda böyle bir hakkın "elde edilebilirliği" sorusunun yanıtlanmasını gerektirmektedir. II. yeniden paylaşım savaşı sonrasında Doğu-Avrupa'da kurulan "halk cumhuriyetleri" bunun "gerçekleşebilir" olduğunu göstermiştir. Yine Kore, Vietnam, Küba, Angola, Etiopya, Laos, Kamboçya ve en son olarak da Nikaragua devrimlerinin gösterdiği gibi, sosyalist ülkelerin etkin müdahalesiyle birleşen halk savaşının zaferiyle bu hak elde edilebilmektedir.
      Bugün özellikle Nikaragua ve Angola'da emekçi halkın kendi kaderlerini tayin hakkı sorunu en açık biçimde ortaya çıkmıştır.
      Görüldüğü gibi, III. bunalım döneminde geri-bıraktırılmış ülkelerde "emperyalist sömürüden kurtuluş genel sorunu" olarak ulusal sorun, emekçi halkın kendi kaderini tayin hakkı ile çözümlenmek durumundadır. Ancak bunun gerçekleşebilmesi için, herşeyden önce, burjuva demokratik anlamda ulusların kendi kaderlerini tayin hakkının elde edilmiş olması şarttır. Böylece geri-bıraktırılmış ülkelerde çok-uluslu devletlerdeki ulusal sorunlar ve çözümü açığa çıkmaktadır.
      Daha önceki kısımda gördüğümüz gibi, geri-bıraktırılmış ülkelerde, özellikle eski-sömürgelerde uluslaşma süreci kendi tarihsel evrimini izleyememiştir. Bu nedenle, Marksist-Leninist literatürde Stalin tarafından tanımlandığı biçimiyle "modern ulus" bu ülke toplulukları için geçerli değildir. Geri-bıraktırılmış ülkelerde kapitalizm devrimci tarzda gelişmediği için, gerçek bir ulusal pazar ortaya çıkmamıştır. Var olan iç pazar, yukardan aşağıya, emperyalizmin istemlerine uygun olarak geliştirilmiştir. Dolayısıyla ulusal nitelikte değildir. İç pazarın tüm ilişkileri ve dengeleri, uluslararası düzeyde ortaya çıkmaktadır ve kendi iç dengesi mevcut değildir. Doğal olarak mevcut tüm dengeler dışsaldır. Ülke açısından yapay dengelerdir. Bu suni dengenin en önemli aracı da emperyalist ülkelerden sağlanan dış borçlardır (krediler vb.). Bu nedenle, geri-bıraktırılmış ülkelerde gerçek anlamda bir kapitalist iktisadi yaşam birliği yoktur. Bunun sonucu olarak devlet sınırları içindeki eşitsiz gelişim kapitalist nitelikte değildir. Bazı bölgeler çarpık kapitalizmin yarattığı ekonomik ilişkiler (iktisadi yaşam) içindeyken, bazı bölgeler feodal ya da yarı-feodal ilişkiler içinde bulunmaktadır. Dolayısıyla bu geri bölgelerde feodal ilişkiler temelinde bir iktisadi yaşam ortaya çıkmaktadır. Bu bölgelerin diğer bölgelerle entegrasyonu, daha tam deyişle, bu bölgelerin emperyalist üretim ilişkileri temelinde iktisadi yaşam birliğine katılmaları, temel olarak devlet gücüyle, yani siyasal zorla sağlanmaktadır.
      İşte bu devlet gücü (oligarşik dikta), yani siyasal zor, din ya da dil-kültür farklılıklarına sahip toplulukların bulunduğu bazı geri-bıraktırılmış ülkelerde, bu toplulukların üzerinde kullanılmasıyla ulusal baskı biçimini almaktadır. Bu feodal ya da yarı-feodal iktisadi yaşam içindeki bölge toplulukları üzerindeki devlet zoru, onların birleşmelerini sağlamaktadır. Ama iktisadi yaşam birliğine dayalı bir uluslaşma ve ulusal bilinç oluşumu söz konusu değildir. İşte bu iktisadi temeldeki eksiklik, oligarşik zorun uygulanmasıyla, bölge-topluluklarının ulusal bilince ulaşmalarını sağlamaktadır. Böylece sözcüğün geniş anlamında bir ulusal hareket ortaya çıkmaktadır. Feodal temelde bir iktisadi yaşam üzerinde yükselen bu ulusal hareket, 19. yüzyılın burjuva ulusal hareketlerinden olduğu kadar, ulusal-devrimci hareketlerden de farklıdır. Deyim yerindeyse, bu durum "burjuvazisiz" bir uluslaşmayı gündeme getirmektedir. Bu nedenle Komintern'in 1920'de ortaya koyduğu gibi, gerçek ulusal birliğin proletarya tarafından devrimci bir mücadele yoluyla sağlanmasından başka bir yol kalmamaktadır.
      Çok-uluslu geri-bıraktırılmış ülkelerde feodal ve yarı-feodal iktisadi ilişkiler içinde bulunan toplulukların uluslaşması ve ulusal birliğinin kurulmasında proletaryanın tarihsel rolü bu şekilde açığa çıkmaktadır. Ancak bu ülkelerde, "ulusal" proletarya nicelik olarak az ve büyük oranda yukardan aşağıya kapitalizmin geliştiği bölgelerde bulunmaktadır. "Ulusal-topluluk" topraklarında meydana gelen yoksullaşma, mülksüzleştirme ve proleterleşme süreci, "ulus" köylülüğünün çözülmesi ve kapitalist merkezlerde toplanmasını getirmektedir. Ve bu merkezler ulusal-topluluğun topraklarının dışında bulunmaktadır. (Örneğin, Türkiye'de Kuzey Kürdistan bölgesindeki köylülüğün yoksullaşması ve proleterleşmesi, metropollere yönelik bir göç yaratmaktadır. Ve Kürt köylüleri buralarda proleterleşmektedir.)
      Genel olarak kapitalizmin gelişmesi, eski dönemlerde de çok-uluslu feodal devletlerde aynı biçimde sonuçlar doğurmuştur. Örneğin Çarlık Rusyası'nda kapitalizmin gelişmesi, Petersburg gibi sanayi merkezlerinde çeşitli ulustan köylülerin toplanmasına ve proleterleşmesine yol açmıştır. Lenin, "Rusya'da Kapitalizmin Gelişmesi"nde, Doğu-Avrupa'daki boş toprakları doğu ve güney Rusya'dan göçleri tahlil ederken, bu durumu ortaya koyuyor. Ancak Çarlık Rusyası'nda her ulusal-topluluk içinde de, zayıf da olsa iç dinamikle gelişen bir kapitalizm ve bunun sonucu olarak ulusal-burjuva sınıfı bulunmaktadır. Bu özellik de, her ulusal-toplulukta kapitalist bir iktisadi yaşam birliğinin sağlanmasına olanak tanımaktadır.
      Çarlık Rusyası'nda devlet gücü, Rus burjuvazisinin diğer ulus burjuvazisi üzerinde bir zor aracı işlevi de görmesi, III. bunalım döneminin geri-bıraktırılmış ülkelerinde oligarşinin ulusal-topluluğun feodal kesimler üzerinde bir ulusal-baskı aracı olmasıyla karıştırılmamalıdır. Çok-uluslu geri-bıraktırılmış ülkelerde, "ezilen ulus" kendi kapitalist iç pazarına sahip değildir. Ve dolayısıyla burjuva ulusal hareketi söz konusu olmamaktadır. Bu ise, Çarlık Rusyası uluslarından ve ulusal hareketlerinden temel farklılığıdır.
      İşte I. bunalım dönemindeki Çarlık Rusyası gibi çok-uluslu bir kapitalist ülke ile III. bunalım döneminin çok-uluslu geri-bıraktırılmış ülkeleri arasındaki bu temel farklılıklar ve benzerlikler, proletaryanın ulusal sorun karşısındaki tutumunu belirlemektedir.
      Çarpık da olsa kapitalizmin gelişmesi sonucunda, ulusal ya da dinsel kökenleri farklı köylülerin, belli sanayi merkezlerine göçü ve buralarda proleterleşmeleri tarihsel olarak proletaryanın "ulusal" farklılıkları kendi sınıfsal özellikleriyle aşmasına olanak tanır. Böylece geri-bıraktırılmış ülkelerde, proletaryanın tek ve merkezi bir örgütlenmeye sahip olmasının maddi koşulları ortaya çıkmaktadır. Üstelik ayrı ayrı "ulusal iç pazarlar" bulunmadığı için, bu, geçmiş dönemlerden çok daha olgun durumdadır.
      İster tek dil ve kültür birliğine sahip homojen devlet olsun, ister "çok-uluslu" devlet olsun, tüm geri-bıraktırılmış ülkelerde gerçek ve "modern" uluslar mevcut değildir. Bu toplumlar için uluslaşma süreci tamamlanmamıştır. Devlet olarak siyasal örgütlenmeye sahip olmayan topluluklar için, bu sürecin tamamlanması, bağımsız devlet kurma hakkı ile bütünleşmektedir. Bu topluluklar için "devlet"e sahip olma ile uluslaşma sürecinin tamamlanması çakışmaktadır. Bir başka deyişle, uluslaşma sürecinin tamamlanabilmesi için devlet örgütlenmesi sorunu çözümlenmek zorundadır. Bu uluslaşma süreci, kaçınılmaz olarak, anti-feodal niteliktedir ve demokratik devrimi zorunlu kılmaktadır.
      Kapitalizmin çerçevesi dışında ve emperyalist sistemden ayrı olarak uluslaşma sürecinin tamamlanması, doğrudan bu ulusal-topluluklardaki proletaryanın ve partisinin mücadelesini gerektirmektedir. Bu mücadelede proletaryanın öncülüğü esastır. Bir başka deyişle, bu ülkelerde proletarya tek bir süreçte ikili görevle karşı karşıyadır (kesintisiz devrim esprisi). Bu durumda ulusların kendi kaderlerini tayin hakkının elde edilmesi, proletaryanın öncülüğünde anti-emperyalist bir kurtuluş savaşıyla mümkündür (halk kurtuluş savaşı). Burada ulus ile halk bir ve aynı olmaktadır. Böylece ulusal-topluluk için uluslaşma ve ulusun kendi kaderini tayin hakkı, demokratik halk devrimi sorununun bir parçasıdır.
      III. bunalım döneminde geri-bıraktırılmış ülkelerdeki ulusal sorunların çözümünde proletaryanın "olumlu eylemi" doğrudan sorunun genel ve somut durumuna bağlıdır. Görünüşte bağımsız devlet örgütlenmesine sahip ulusal-topluluklar açısından ulusal sorun, emperyalist sömürüden kurtulma sorunu olarak belirginleşmektedir. Ülkedeki egemen sınıf ya da sınıflar ittifakı demokratik devrimin önündeki diğer (içsel) engel durumundadır. Ancak demokratik devrim, anti-emperyalist yanın yanında yalın bir anti-feodal yan olarak sınırlandırılamaz. Ülkede kapitalizm yukardan aşağı geliştirildiğinden ve tekelci burjuvazi baştan emperyalizmle bütünleşerek geliştiğinden, demokratik devrim, eski burjuva muhtevasından uzaklaşmıştır. Geri-bıraktırılmış ülkelerde demokratik devrim, artık bir halk devrimi niteliğini almıştır ve dolayısıyla feodal kalıntılar başta olmak üzere demokratik devrimin önündeki tüm engellerin kaldırılmasına yöneliktir. Bu boyutu ile anti-oligarşik devrim gündemdedir. Böylece anti-emperyalist ve anti-oligarşik stratejik hedeflere yönelik demokratik halk devrimi ile ülkenin bağımsızlığını elde etmesi ve demokratik devrimini tamamlaması mümkündür.
      "Çok-uluslu" geri-bıraktırılmış ülkelerde ise, genel toplumsal sorun, tüm diğer geri-bıraktırılmış ülkelerde aynıdır. Farklı olan noktası, bu ülkelerin homojen bir ulusal-topluluğa sahip olmamasıdır. Ancak bu ülkelerde her ulusal-topluluk açısından iç dinamikle gelişen bir kapitalizm bulunmadığından, ayrı ulusal (iç) pazarlar mevcut değildir. Devlet sınırları içinde ortaya çıkan tek "ulusal" pazar mevcuttur. Ama bu pazar dış dinamikle geliştirilmiş bir kapitalizmin pazarı olduğu için, sözcüğün tam anlamıyla ulusal nitelikte değildir. "İç pazar" diyebileceğimiz bu pazarın, tüm dengeleri içsel değil, dışsaldır ve emperyalist metropollerdeki dengelere bağlıdır. Kapitalizm devrimci bir tarzda gelişmediğinden, yani emperyalizm tarafından yeni-sömürgecilik yöntemleriyle geliştirildiğinden, kapitalistler, feodaller ve iç ticaret burjuvazisinin dışsal etmenlerle ittifakı gündemdedir. İşte oligarşi kavramının esas içeriği budur.
      Birden çok ulusal-topluluğa sahip geri-bıraktırılmış ülkelerde oligarşi tek bir ulusal-topluluğun üyelerinden oluşmamaktadır. Oligarşide egemen olan yan sınıfsallıktır ve bu ülkelerde tek bir sınıfın damgasını taşımaz. Farklı ulusal-topluluk üyelerinin oligarşi içinde yer alışları, doğrudan ülkedeki kapitalizmin (çarpık) gelişme ritmine ve gelişme düzeyine bağlıdır. Emperyalizmin bu ülkelerdeki varlığı (yeni-sömürgecilik yöntemleriyle), bir yandan kendisiyle baştan bütünleşmiş işbirlikçi ve tekelci burjuvazinin yaratılmasını ve geliştirilmesini içerirken, diğer yandan feodal egemen sınıflar ile iç ticaret burjuvazisinin tedrici tasfiyesini içermektedir. Bu tasfiye iki yönlüdür: Bir yandan gelişen meta ekonomisine bağlı olarak feodal sınıfların ve ticaret burjuvazisinin belli unsurları mülksüzleştirilirken; diğer yandan bunlar içinden en irileri (büyük toprak sahipleri, büyük sürü sahipleri, büyük tefeciler, büyük tüccarlar) emperyalist üretim ilişkilerinin içine entegre edilmektedir. Bu entegrasyon kaçınılmaz olarak oligarşi içindeki ulusal farklılıkların ikincil plana geçmesine yol açmaktadır.
      Eski ulusal toplulukların ticaret burjuvazisi, feodal üretim ilişkilerinin çerçevesi dışına çıkarak yukardan aşağı gelişen kapitalizmin çerçevesi içinde yer almaya yöneltilmektedir. Belli bir süre eski bağımsız (görece özerk) konumunu sürdüren ticaret burjuvazisi, bu dönem boyunca eski ilişkileri içinde gelişen kapitalist üretimin ürünlerinin dağıtımını sağlamaktaydı. Zaman içinde tekelci burjuvazinin gücünün artmasına paralel olarak, bir yandan tekelci burjuvazinin doğrudan uzantısı durumuna gelen bazı ticaret burjuvaları tekelleşerek oligarşi içinde kalırken, bazıları hızla tasfiye ediliyorlardı. Şüphesiz bu süreç, her zaman düz bir hat izlememektedir. Zaman zaman geri dönüşler olabilmektedir, ama yine de süreç belirttiğimiz yönde ilerlemek durumundadır.
      Aynı durum çeşitli ulusal topluluklara mensup feodal egemen sınıflar için de geçerlidir.
      Diyebiliriz ki, çok-uluslu geri-bıraktırılmış ülkelerde egemen sınıflar, kendi içinde zümreleşmiş, asalaklaşmış belirli bir azınlığın oluşturduğu oligarşi haline gelmiştir. Ve bu oligarşi içinde ulusal ayrım ikincildir. Diğer sömürücü sınıflar ise, oligarşi dışında bırakılmış ve oligarşi ile sürekli bir çatışma içindedirler. Bu çatışmanın içeriği, bu sınıf üyelerinin oligarşi içinde yer alma istemleriyle belirlenmektedir. Bu açıdan bu çatışma ulusal nitelikte değildir ve ulusal baskı ile belirlenmemiştir.
      Bu tür geri-bıraktırılmış ülkelerde egemen ve sömürücü sınıflar arasındaki bu ilişki karşısında her ulusal-topluluk üyesi ezilen sınıfların durumu benzerlikler göstermektedir. Genel olarak aynı sınıfsal sömürü ile yüz yüze olan bu topluluk üyeleri, bir bütün olarak oligarşi karşısında halkı oluşturmaktadır. Tek tek her ulusal-topluluğun genel çıkarı ile bir bütün olarak devlet sınırları içinde halkın genel çıkarı bir ve aynıdır. Bu boyutu ile halkın birliğinin sağlanması halkın kurtuluşu genel sorununu oluşturmaktadır. İşte bu ülkelerde proletarya ve partisinin "olumlu eylemi" bu noktada, yani halkın birliğinin sağlanması noktasında ortaya çıkar. Ve bu birliğin temellerini ifade eder. (Demokratik devrimde proletaryanın hegemonyası sorunu).
      Proletarya tarafından gerçekleştirilebilecek böyle bir birlik, (proletarya ile birlikte) köylülük ve şehir küçük-burjuvazisinin sınıfsal olarak örgütlenmesine dayanmak durumundadır. Böylece "uluslar arasındaki dikilmiş olan ulusal engeller nasıl yıkılabilir, bu emekçileri olabildiğince birbirine yakınlaştırmak ve onları daha sağlam bir biçimde birleştirebilmek için ulusal kapalılık nasıl ortadan kaldırılabilir?" soruları somut olarak yanıtlanabilecektir.
      Proletarya açısından, uluslar arasındaki engelleri belli bir devlet sınırları içinde aşma sorunu, herşeyden önce uluslar arasındaki eşitsizliğin ortadan kaldırılmasıyla olanaklıdır. Bu eşitsizlik sadece siyasal eşitsizlik olarak değil, aynı zamanda ekonomik, sosyal ve kültürel farklılıklara dayanan bir eşitsizliği de içerir. Bu durumda proletarya, tüm ulusal-topluluklar karşısında aynı konumda bulunmak durumundadır. Siyasal olarak eşit olmayan ulusların ya da ulusal toplulukların kaynaştırılması olanaksızdır. Demokratik halk devrimi diğer temel demokratik hak ve özgürlüklerin yanında, bu eşitsizliği de çözmek durumundadır. Bunun çözümü ise, ulusların siyasal olarak eşit haklara sahip olmalarıdır ve belli bir devlet sınırları içinde bulunan ulusların siyasal hak eşitliği sağlanması zorunludur. Bunun anlamı, ulusların kendi kaderini tayin hakkının gündeme girmesidir. Bu hakka, yani siyasal kaderini belirleme hakkına sahip olmayan, siyasal bir örgütlenmeye, yani devlet örgütlenmesine sahip olmayan ulusal-topluluklar açısından böyle bir örgütlenme hakkının tanınması, proletaryanın öncülüğündeki demokratik halk devriminin hedefleri içerisindedir. Ancak proletarya eski dönemlerde olduğu gibi, demokratik devrimde sadece olumsuz eylemle yetinemez. Çünkü devrim ancak onun önderliği altında yürütülecek olursa kalıcı sonuçlar verebilir. Bu ise, öncünün kendi "olumlu eylemi"ni ortaya koyması demektir. Proletaryanın olumlu eylemi, daha mücadelenin başlangıcında ortaya konacaktır ve bu onun demokratik devrim programı olarak (asgari program) somutlaşır.
      Çok-uluslu bir ülkede proletaryanın demokratik devrim programı, doğrudan doğruya ulusal esas gözetmeksizin, sınıfsal düzeyde proletaryanın öncülüğünde bir halk iktidarının kurulmasını kapsamak durumundadır. Bu program, her düzeydeki demokratik hak ve özgürlüklerin gerçekleştirilmesine ilişkindir ve bunların özgürce kullanımı için gerekli önlemlerin alınmasını içerir. Ancak bu program, eski burjuva demokratik ya da ulusal-demokratik devrim programlarından farklı olarak, emekçi halkın kendi kaderini tayin hakkını kapsar ve bu hakkın emekçiler tarafından istenildiği gibi kullanılmasının güvenceye alınmasını gözetir.
      Burada kavranılması gereken temel halka, halkın birliği temelinde gerçekleştirilen demokratik halk devriminin "ortak düşmana karşı ortak mücadele" şeklinde bir tez temelinde ortaya çıkmamasıdır. Siyasal ittifaklar açısından ortaya çıkan ve son tahlilde farklı sınıfların ayrı örgütlenmelerinin birleşik hareketini esas alan "ortak düşmana karşı ortak mücadele" tezi, burada proletaryanın öncülüğünde, yani hiçbir ulusal köken ve sınır tanımayan bir sınıfın öncülüğünde, halkın birleşik hareketinin yaratılması ile yer değiştirir. "Yukardan birleşik cephe" olarak da tanımlayabileceğimiz, değişik sınıfların siyasal örgütlerinin birleşik halk cephesi yerine, doğrudan proletarya partisinin öncülüğünde halkın doğrudan siyasal örgütlenmesi olarak halk kurtuluş cephesi gündemdedir. İşte proletaryanın ulusal sorun karşısındaki ilk "olumlu eylemi", bu kurtuluş cephesinin kurulmasıyla ve bu cephe içinde ortaya çıkacaktır. Bu boyutuyla halk kurtuluş cephesi, eski dönemlerin ulusal kurtuluş cephelerinden farklıdır.
      Proletaryanın ulusal sorun karşısındaki diğer olumlu eylemi ise, sosyalist ve halk devrimlerinin tek ülke sınırlarını aştığı bir dönemde, ama emperyalizmin ve kapitalizmin dünya çapında varlığını sürdürdüğü koşullarda emekçi halkın kendi kaderini tayin hakkı temelinde ulusların devlet sınırlarının ötesinde birleştirilmeleri ve ulusal engellerin aşılmasına ilişkindir. Bu aynı zamanda parçalanmış ulusların sorununun da olumlu çözümünü içerir.
      Ulusların birleştirilmesi ve kaynaştırılmasında 1917 yılından bu yana Sovyetler Birliği'nde uygulanan sosyalist sovyetik federasyon biçimini daha önce görmüştük. Şimdi ise, sosyalist devrim sürecinde olmakla birlikte, sözcüğün gerçek anlamında sosyalist ekonominin inşasında gelişmeler olmamış ya da çok az olmuş halk cumhuriyetlerinin birleştirilmesi sorununu ele alacağız. Ancak bu ele alışımız, verili halk cumhuriyetlerini değil, daha henüz demokratik devrimini tamamlamamış, geri-bıraktırılmış ülkeler açısından, proletaryanın bugünden yarına ulusal sorunların çözümüne ilişkin olumlu eylemini içermektedir.
      Yukarda gördüğümüz gibi, çok-uluslu geri-bıraktırılmış ülkeler açısından da, birden çok yapay devlete bölünmüş ya da parçalanmış ulusal-toplulukların bulunduğu geri-bıraktırılmış ülkeler açısından da ortaya koyabileceğimiz yeni ve devrimci çözüm, halk cumhuriyeti ve halk cumhuriyetleri federasyonudur. Bu çözüm yolunun asıl içeriği, ulusal temelin aşılması ve proletaryanın kesintisiz devrim perspektifine uygun olarak belirlenmesidir. Teorik ve pratik olarak geliştirilmemiş olan bu yeni çözüm, Latin-Amerika'da Küba Devrimi'yle ve Asya'da Vietnam Devrimi'yle ortaya çıkmıştır. [38*]
      Bu çözümün buralarda ortaya çıkması tarihsel bir temele sahiptir. Latin-Amerika'da yabancı işgallere karşı Latin-Amerika çapında ortak mücadeleler, aynı şekilde Çin-Hindi'ndeki ortak mücadeleler bu tarihsel temeli oluşturmaktadır. (Latin-Amerika'da Bolivar, Jose Marti, Tupac-Amaru hareketleri; Vietnam, Laos, Kamboçya'daki Çin hanedanlarına ve Fransız sömürgecilerine, Japon militaristlerine karşı yürütülen ortak mücadeleler.)
      Somutta Che ve Ho Chi Minh tarafından ortaya atılmış yeni çözümün temel ilkeleri şunlardır:       a) Yeni içeriği ile her ulusun kendi kaderlerini tayin hakkının tanınması, yani ayrı ve bağımsız devlet kurma hakkının tanınması. Bu, yukarda belirttiğimiz biçimde, yani demokratik halk devrimi ile elde edilen bağımsız devlet (halk cumhuriyeti biçiminde) kurma hakkı olarak belirginleşmektedir. Proletaryanın ve partisinin önderliğinde gerçekleştirilen birleşik işçi-köylü (halk) cephelerinin iktidarı esastır.
      b) Bu hakkını ayrı devlet kurma olarak kullanmayan halk cumhuriyetlerinin bölgesel federasyonu. Bu federasyonda ulusal eşitlik değil, eski "devlet" sınırları içindeki işçilerin ve köylülerin eşitliği esas alınmaktadır.
      c) Bu federasyon yoluyla bölgede sosyalizme geçiş için birleşik bir ekonominin (demokratik halk ekonomisi olarak) yaratılması.
      d) Sosyalizme geçiş koşullarının oluşmasına paralel olarak tek bir merkezi proletarya (sosyalist) cumhuriyetinin kurulması.
      Görüldüğü gibi, bu çözüm, proletaryanın kesintisiz devrim esprisi içinde ikili tarihsel görevine denk düşen bir ulusal çözüm yolu olarak da düşünülmüştür. Ve "sosyalist (sovyet) federasyonu" bu çözümde bir "geçiş" biçimi olarak ortaya çıkmaktadır. Daha önceki evrede (demokratik halk iktidarında) bunu gerektiren koşullar ortadan kaldırıldığından, böylesine bir geçiş gereksiz olmaktadır.
      Ho Chi Minh ve Che tarafından ortaya atılan ve savunulan bu çözüm, herşeyden önce geliştirilmemiş ve terkedilmiş olarak kalmıştır. Bunda pek çok etken rol oynamışsa da, teorik planda en önemli sorun devrimin eşitsiz gelişimine ilişkin olanıdır, yani devrimlerin zamandaş olamayacağı tezi, burada nitelik belirleyici durumdadır. Bu teorik sorunun, komünist hareketin merkezi işleyişinin olmadığı ve üstelik önemli ayrılıkların bulunduğu bir dönemde çözümlenmesi olanaksızdır. Çünkü böyle bir çözümleme, son tahlilde, proletaryanın birleşik hareketini (ulus çerçevesini aşarak) gerektirmektedir. Bu nitelikteki bir çözümün, proletaryanın komünist hareketinin bölündüğü bir dönemde, teorik olarak belli bir ülkede çözümlenmiş olsa da, pratik olarak gerçekleştirilemeyeceği açıktır. (Nitekim Hindi-Çin'inde Vietnam ile Kamboçya arasındaki birleşik hareketin en önemli engeli SBKP ile ÇKP arasındaki ayrılık olmuştur.)
      Bu yeni çözüm yoluna ilişkin olarak ilk adım, Ho Chi Minh önderliğinde kurulan "Hindi-Çin Komünist Partisi" örgütlenmesiyle atılmıştır. Bu örgütlenme, bir bütün olarak Hindi-Çin'in Fransız emperyalizminin sömürgesi durumunda bulunmasıyla ilintiliydi. Ancak II. yeniden paylaşım savaşında Hindi-Çin'in Japonlar tarafından işgali koşullarında önemli bir engelle karşılaşmaksızın varlığını sürdürebilen bu parti, savaş sonunda Japonya'nın yenilgisiyle birlikte devlet iktidarının somut olarak kurulması sorunu ortaya çıktığında, devlet sınırları açısından aşılmaz bir engel yaratmıştır. SSCB'nin bu dönemdeki politikası ile çeliştiği için de uygulama şansı kalmamıştır. [39*] 1965'den sonra ABD'nin Vietnam savaşını "domino teorisi"ne uygun olarak Laos ve Kamboçya'ya yayması, yeniden bu konunun canlanmasına olanak sağlamıştır. Özellikle Kuzey Vietnam Sosyalist Cumhuriyeti'nin varlığı ve Güney Vietnam'da kurulan "Ho Chi Minh Yolu"nun üç ülkeyi kapsaması, gelecek için olumlu bir gelişme sağlayacak nitelik taşıyordu. 1975 sonrasında ise, Kamboçya'da Kızıl Kmer yönetiminin devrim anlayışı (program olarak) ile Vietnam İşçi Partisi'nin devrim anlayışı arasındaki farklılık, günümüze kadar Ho Chi Minh'in 1930'larda attığı ilk adımın gelişmesine olanak tanımamıştır. 1980 sonrasında ise, bu kez de sosyalist ülkelerin karşılıklı ilişkileri ve birleşik bir sosyalist ekonomi yaratılması konusundaki tutarsızlıkları ve farklılıkları daha sonraki olumsuzluğun ana noktasını oluşturmaktadır.
      Bu yeni ulusal sorunun, yani "parçalanmış uluslar" sorununun çözümünü içeren yolun diğer girişimi Latin-Amerika'da Küba Devrimi'yle ortaya çıkmıştır. Che'de simgeleşen bu girişim, Latin-Amerika çapında bir birleşik devlet kurmayı amaçlamaktadır. Burada herhangi bir ulus ya da uluslar değil, doğrudan "Latin-Amerikalılık" esas alınmaktadır. OLAS bildirisinde ifade edildiği gibi, bu Amerika, Rio Bravo'nun güneyinden Malvinas adalarına kadar uzanan tüm kıtayı kapsamaktadır. Bu konuda en önemli adım, Küba'nın OLAS Kongresi'ni toplamasıyla atılmıştır. Latin-Amerika Birleşik Devleti, bir devrim sorunu olarak ele alınmakta ve bir bütün olarak Latin-Amerika devriminin yapılmasını öngörmekteydi. Bunun ilk örgütlenmesi olarak OLAS (Latin-Amerika Dayanışma Örgütü) kıta çapında tüm Marksist-Leninistler ile devrimci-milliyetçileri (ve örgütlerini) tek bir devrim stratejisi ve devrim programı temelinde birleştirmeyi hedef almaktaydı. Bunun örgütü ELN (Ulusal Kurtuluş Örgütü) olacaktı. Che'nin ünlü "kıtasal devrim" adını verdiği bu mücadele her türlü ulusal-devlet sınırlarının mücadelenin başlangıcından itibaren yadsınmasına dayanmaktaydı. Ve bu mücadelede ulusal burjuvazi tümüyle mücadelenin dışında bırakılıyordu (işbirlikçi burjuvazi esprisi). Böylece devrimin stratejik hedefi, anti-emperyalist ve anti-oligarşik olmaktaydı. Böylece gerçekleşecek bir devrimin sonucunda Latin-Amerika bütününde merkezi bir halk cumhuriyeti kurulacaktı. Bu devrimin birinci aşamasıdır. Bu andan itibaren devrim sürekli kılınarak Latin-Amerika çapında sosyalist devrim gerçekleştirilecek ve Latin-Amerika Sosyalist Cumhuriyeti kurulacaktı.
      Gerçek anlamda Küba devrimiyle canlanan enternasyonalizm bu çözümün temelini oluşturmaktadır. Bu çözüme başta Latin-Amerika'nın resmi revizyonist Komünist (!) Partileri şiddetle karşı çıkmışlardır. Bu durum OLAS Kongresi'nde Bolivya KP'si dışında -ki onlarda gözlemci olarak- hiçbir KP'nin katılmamasıyla açığa çıkmaktadır. (Şüphesiz bu aynı zamanda SBKP' nin bu konudaki tutumunu da ifade etmektedir.) Teorik düzeyde resmi-revizyonist KP'ler "ulusal burjuvazi" ve ulusal-devlet sınırları açısından eleştiriler yapmaktaydılar. Bunlara göre, ulusal burjuvazi geri-bıraktırılmış ülkelerde henüz devrimci niteliğini yitirmemişti ve anti-emperyalist bir ulusal hareket içinde yer alabilirdi. Bu nedenle temel devrimci görev, ulusal demokratik cepheyi oluşturmaktı. Öte yandan, emperyalizm tarafından belirlenmiş ve yaratılmış da olsa, aradan geçen 70 yıl, Latin-Amerika'daki devletler içinde, belli bir "ulus" bilinci yaratmış ve Latin-Amerika kitlelerini birbirinden uzaklaştırmıştı. Bu son noktada KP'lerin eleştirisi oldukça üstü kapalı, deyim yerindeyse bilinçsizce ileri sürülen bir sav durumundaydı. Sonuç olarak, resmi-revizyonist KP'ler, Latin-Amerika'daki her devleti, homojen bir ulusal-devlet olarak ele alıp, devrimci mücadelenin buralarla sınırlandırılması gerektiğini düşünüyorlardı. Bunu aşan her düşünce ve eylem, onlara göre, "maceracılık"tı.
      Latin-Amerika KP'lerinin karşı çıkış noktalarından bir diğeri de, demokratik devrimi, proletaryanın öncülüğünde gerçekleştirilecek bir devrim olarak değil, tüm ulusun gerçekleştireceği bir devrim olarak ele almalarıydı. Bu açıdan anti-emperyalist mücadele ile anti-kapitalist mücadele arasında kesin sınırlar çekilmeye çalışılıyordu. Daha önce gördüğümüz gibi, bunlar anti-kapitalist mücadele ile anti-oligarşik mücadele arasındaki ilişkiyi doğru biçimde kavramadıkları gibi, anti-emperyalist mücadelenin anti-kapitalist mücadele tarafından içerildiği savıyla anti-emperyalist mücadeleyi tümüyle devrimci-milliyetçilere, yani küçük-burjuvaziye bırakmaktaydılar. Diğer taraftan da, devrimin yolu konusunda silahlı mücadelenin ve kırsal alanların temel alınması, bu revizyonist örgütlere göre, tümüyle "maceracılık"tı.
      Bu ve benzeri engellere rağmen OLAS kongresi gerçekleştirilmiş ve pratik örgütlenme için ileri adımlar atılmıştır. Bunda Küba Devrimi'nin kıta çapında kazandığı olağanüstü prestiji etkin olmuştur. Ancak atılan adımlar bununla sınırlı bırakılmamış, "bloksuzlar" hareketi ile bağlantı kurularak bunun karşısında alternatif bir örgütlenme oluşturulmaya çalışılmış ve Tricontinental Konferansı düzenlenerek bu konuda somut adımlar atılmıştır. Tüm bu girişimlerin yanında eylemli girişimlerde gerçekleştirilmiştir. 1964 yılında Kongo savaşında Che'nin yönetimindeki Küba'lıların Afrika'ya gitmeleri ve savaşta yer almaları bu konudaki ilk büyük adım olmuştur. Ancak burada da (tıpkı teorik düzeyde olduğu gibi) SSCB'nin olaya müdahalesi gündeme gelmiş ve sonuçta Che ve gerillaları Kongo'dan ayrılmışlardır. [40*] İkinci eylemli girişim de Bolivya'da gerçekleştirilmiştir. "İki, Üç Daha Fazla Vietnam" sloganı ile başlayan Bolivya hareketi, Che'nin öldürülmesiyle kesilmiş ve zaman içinde yavaş yavaş dumura uğramıştır. Daha ilerki yıllarda Küba dışında bazı girişimler olduysa da, bunlar herhangi bir devletin desteğine sahip olmadıkları için kalıcı olamamışlardır (MLN, FMLN, MİR, ECR ve ELN'nin Birleşik Koordinasyon Komitesi kurulması).
      Ulusal sorunun demokratik halk devrimiyle çözümlenmesi yolunda Çin Devrimi'nin zaferi sonrasında (1949) ortaya çıkan gelişmeler genel olarak böyledir. Ancak bunlar dünya proleter hareketinin, dolayısıyla proletaryanın birleşik ve merkezi bir örgütlenmesinin bulunmadığı bir dönemde geliştirilemediği gibi, yeni çözümler de tartışılamamıştır.
      1957-58 dünya kapitalist ekonomik buhranıyla birlikte, emperyalizmin işleyişindeki değişmelerin her yönden belirgenleşmiş olması, ulusal sorunların, anti-emperyalist bir kurtuluş savaşıyla (Halk Savaşıyla) zafere ulaşacak demokratik halk devrimleriyle çözümlenmesi sorunu haline gelmesiyle yeni çözüm formüle edilebilir olmuştur. Bu çözüm Halk Savaşının zayıf bir halkın maddi ve teknik olarak güçlü bir düşmana karşı (emperyalizm ve işbirlikçileri), siyasal üstünlük temelinde verilmesi ile ilintilidir. Bu konuda somut tarihsel koşulları sergileyen en önemli olgu Vietnam Savaşı'dır.
      1960 sonrasında ABD emperyalizminin fiilen savaşa girmesi Vietnam Savaşının, 15 yıl süreyle uluslararası sorunların başında yer almasını getirmiştir. Gerçek boyutlarıyla emperyalizm koşullarında bir ülkenin bağımsızlığının ve bu bağımsızlığı elde etmesinin ne anlama geldiği görülmüştür. Bir başka deyişle, bir ulusun, kendi kaderini tayin hakkını elde etmesinin, bir bütün olarak emperyalist sistemle savaşmasına yol açması olgusu, bu hakkın proleter demokratik anlamda tanımlanmasına olanak sağlamıştır. Vietnam halk savaşının tanıtladığı gibi, artık burjuvaziyi ilgilendiren ulusal-devlet ya da bağımsızlık değildir. Dolayısıyla, tam anlamıyla kapitalizmin çerçevesi dışında ve proletaryanın hegemonyası altında kendi kaderini tayin hakkı gündemdedir. Demokratik devrim mücadelesi başlangıçtan itibaren proletaryanın öncülüğünde yürütülmelidir. Yerli (ulusal) burjuvazi her açıdan emperyalizmle bütünleşmiştir ve emperyalizmin desteği ile bir ulusal-devlet örgütlenmesine sahiptir. Güney Vietnam Devrimi, açıkça iki ulusun, iki ulusal-devletin savaşı olarak başlamış ve ABD emperyalizminin katılımıyla uluslararası bir savaş haline gelmiştir.
      Vietnam savaşı, ulusal tanımının yeni ve proleter demokratik içeriği ile eski ve burjuva içeriği (ama emperyalist ve oligarşik biçimiyle) arasındaki farkı netleştirmiştir.
      Bu yeni ve proleter demokratik içeriği ile ulus, kesinkes "sosyalist ulus" tanımıyla karıştırılmamalıdır. "Sosyalist ulus", tam anlamıyla sosyalist bir devletin sınırları içindeki halk kitlesini tanımlayan bir kavramdır. "Sosyalist ulus", "kapitalizmin devrilmesinden sonra burjuvazinin ve onun milliyetçi partilerinin tasfiyesinden sonra, sovyet rejiminin kurulmasından sonra, eski burjuva uluslarının temeli üzerinde oluşan ve gelişen sovyet ulusu"dur. [229] Ancak yine de ulusun yadsınması olarak, sosyalizmin dünya çapında zaferinin sağlanması açısından, bu tanım yeni bir içerik elde ettiği bağlamda kullanılabilir olmaktadır. Stalin bu yeni içeriği "ulusal kültür"ü taınmlarken şöyle belirtiyordu:       "Ereği yığınları enternasyonalizm anlayışı içinde eğitmek ve proletarya diktatörlüğünü pekiştirmek olan, içeriği bakımından sosyalist ve biçimi bakımından ulusal bir kültür." [230]       Ama yine de "sosyalist ulus", ulus kavramı ile ilintili olduğu için terminolojik bir sorun yarattığı da unutulmamalıdır. Bu ve benzeri terminoloji sorunları üzerine Engels şöyle demektedir:       "Bununla birlikte okuru, gene de bir güçlükten kurtarabilmiş değiliz: bazı terimlerin yalnız günlük yaşamda değil, ekonomi-politikte kullanılan anlamından farklı anlamda kullanılması. Ama bu, kaçınılmazdı. Bir bilimin her yeni yönü, bu bilimin teknik terimlerinde bir devrim içerir. Hemen hemen her yirmi yılda bir, terminolojisinin tümü köklü olarak değişen ve bir dizi farklı adlar almamış tek bir organik bileşim bulmanızın zor olduğu kimya biliminde, bu, en iyi biçimde görülür... Ayrıca, modern kapitalist üretimi, insanlığın iktisat tarihinde yalnızca bir geçiş aşaması olarak gören bir teorinin, bu üretim biçimine değişmez ve sonsuz gözüyle bakan yazarların alışkın oldukları terimlerden farklı terimler kullanmak zorunda kalacağı apaçıktır."[231] (abç)       Burada konuyu biraz daha açmak için, Stalin'in ele aldığı yeni içeriği ile "ulusal-kültür" konusuna değinelim. Bu tanımlanan kavram gerçekte proletarya kültürü kavramının kısmi ve özgül kullanımını içermektedir. Sosyalizmin tek ülkede inşası koşullarında, sözcüğün tam anlamıyla (enternasyonalist anlamda) bir proleter kültürü oluşturulamaz. İşte bu özgül durum, kendi ifadesini terminolojide "sosyalist içerikli ulusal-kültür" tanımlamasında bulmaktadır. Aynı şekilde, tek ülkede sosyalizm, ulusların yadsınmasını ve ulusların enternasyonalist olarak kaynaştırılmasını sağlayamayacağı gerçeği de, özgül olarak kendisini "sosyalist ulus" kavramı ile ifade etmektedir.
      Bizim sözünü ettiğimiz yeni ve proleter demokratik içerikli ulus, "sosyalist ulus" değildir. Bu, III. bunalım döneminde her yönden gelişmiş olan burjuva ulusun ilk aşılması düzeyine denk düşmektedir. Burada gelişmemiş ya da dış dinamikle geliştirilmiş kapitalizm koşullarında ortaya çıkan sınıflar bileşimi olarak ulus gündemdedir. Bu "ulus" içinde kapitalistler ve feodal sınıflar bulunmazlar. Ama öte yandan da, "sosyalist ulus"un bileşenleri olarak anti-kapitalist sınıflarla sınırlı değildir. Bu "ulus", proletarya ile birlikte köylülük ve şehir küçük-burjuvazisini içeren bir bileşimdir. Bu bağlamda, burjuva anlamda ulusu aşar; çeşitli uluslardan belirli sınıfları kapsar. Bu nedenle yeni ve proleter demokratik içerikli ulus ile halk özdeşleşir ve dolayısıyla yeni içeriği ile "ulusal-devlet" ve ulusal hareket kavramları yerine halk devleti ve halk kurtuluş hareketi kavramını kullanmak daha doğrudur. Bu durum Lenin'in ortaya koyduğu "burjuva demokratik" tanımının yerine "ulusal-demokratik" tanımını kullanması şeklindeki tarihsel evrimin III. bunalım dönemindeki biçimlenişidir. Bu konuda Lenin'in söylediklerini anımsatalım:       "Geri ülkelerdeki burjuva-demokratik hareket sorununu özellikle vurgulamak istiyorum. Bu sorun bazı görüş ayrılıklarına yol açmıştır. Komünist Enternasyonal'in ve komünist partilerin, geri ülkelerdeki burjuva-demokratik hareketi desteklemeleri gerektiğini ifade etmenin, ilke ve teori açısından doğru mu, yanlış mı olduğunu tartıştık. Görüşmemizin sonunda, 'burjuva demokratik hareketten' çok, ulusal devrimci hareketten söz etmeye oybirliğiyle karar verdik ... Burjuva-demokratik hareketten söz edersek, reformcu ve devrimci hareketler arasındaki bütün farklılıkları ortadan kaldırmış olacağımız itirazı öne sürülmüştür. Oysa emperyalist burjuvazi, boyunduruk altındaki ülkelerde de reformcu bir hareket aşılamak için elinden gelen her şeyi yaptığı için, geri ve sömürge ülkelerde bu farklılık son zamanlarda çok açıkça gözler önüne serilmiştir. Sömüren ülkelerin burjuvazisiyle, sömürge ülkeler burjuvazisi arasında belli bir rapprochement [41*] görülmektedir. Öyle ki, ezilen ülkeler burjuvazisi, sık sık -belki hemen her durumda- bir yandan ulusal hareketi desteklerken, bir yandan da emperyalist burjuvaziyle tam bir uyuşum içindedir, yani bütün devrimci hareketlere ve devrimci sınıflara karşı emperyalist burjuvaziyle güçbirliği yapmaktadır. Bu durum, komisyonda reddedilemeyecek biçimde kanıtlandı ve biz, tek doğru davranışın, söz konusu farklılığı dikkate alarak, hemen her durumda 'burjuva-demokratik' terimi yerine, 'ulusal-devrimci' terimini koymak olduğuna karar verdik. Bu değişikliğin önemi şuradadır: Komünistler olarak biz, sömürgelerdeki burjuva-kurtuluş hareketlerini, bu hareketler ancak gerçekten devrimci olduğu ve bizim, sömürülen yığınlarla köylüleri devrimci bir ruhla örgütleyip eğitme çalışmalarımızı engellemediği ölçüde desteklemeliyiz ve destekleyeceğiz." [232] (abç)       Lenin'in 1920 yılında sorunu bu biçimde ele alışı, III. bunalım döneminde çok daha belirginleşmiş olgularla birlikte değerlendirilmek durumundadır. Bu da, yukarda ortaya koyduğumuz tanımlamanın tarihsel olarak ne kadar doğru olduğunu kanıtlar. Bugün artık, emperyalist burjuvaziyle "güç birliği" ve "uzlaşma" içinde olan "sömürülen ülke burjuvazisi" değil, emperyalizmle baştan bütünleşmiş işbirlikçi-tekelci burjuvazi gündemdedir. Artık emperyalizmden bağımsız bir kapitalist gelişme ve milli burjuvazinin oluşması ve gelişmesi olanağı kalmamıştır. Bu konu aynı zamanda bir ulusun ayrılma istemini kimin dile getireceği sorununa da açıklık getirmektedir. Her durumda emperyalizmle uzlaşmış ve dahası onunla bütünleşmiş olan burjuvazinin bu istemi dile getirmesi, proletarya tarafından kesinkes kabul edilemez bir durum olduğu artık yeterince açığa çıkmıştır. II. bunalım döneminde bir hareketin gerçekten ulusal hareket olmasının ölçütü olan "devrimci" niteliği, III. bunalım döneminde proletaryanın öncülüğünde yürütülen devrimci bir hareket olarak ortaya çıkmaktadır.
      Ancak yine de ulus ve milliyetçilik "bayrağı"nın anti-emperyalist mücadele açısından halk kitleleri üzerinde etkisinin sürdüğü göz önüne alınmalıdır. Bu açıdan emperyalizmin halk kitlelerini aldatmasının önüne geçmek gerekmektedir. 1975 sonrasında, özellikle 1980'den itibaren ABD emperyalizminin yükselttiği milliyetçilik hareketlerinin, artık geçmiş dönemlerin burjuva-demokratik hareketler olmadıkları, özsel olarak bölgecilik esasını getiren partikülarizm olduğu ortaya konulmalıdır.
      Sözün özü, Vietnam Devrimi'nin tanıtladığı gibi, artık burjuva anlamda ulus olarak kapitalizmin çerçevesi dışına çıkarak kendi kaderlerini tayin etmek olanaksızlaşmıştır. Artık anti-feodal ve anti-sömürgeci ulusal devrimler dönemi kapanmıştır; anti-emperyalist ve anti-oligarşik halk devrimleri dönemi açılmıştır. Emperyalist hegemonya altındaki ülke halkları (ulusları) için tam ve gerçekleşebilir kurtuluş yolu budur ve proletarya için bu ülkelerde bu yolun dışında sosyalizme geçme olanağı kalmamıştır.
      Ama yine de, tarihsel gelişim, her zaman olduğu gibi, eski dönemden devraldığı bazı ulusal sorunların çözümlenmesini gerektirmektedir. Ancak yine de, bu tarihsel gelişmeler, artan oranda çok-uluslu bir devlet içindeki proletaryanın ve diğer emekçi halk kitlelerinin, ulusal ayrıma dayanmayan birleşik bir örgütlenmesi ve mücadelesi gündemdedir. Geçmiş dönemlerde Lenin'in sözünü ettiği proletaryaya ilişkin örgütlenme ilkesi, artık diğer emekçi kitleler için de geçerlidir. "Tarihin geçirdiği bütün değişimler boyunca, burjuvazinin (bugün için emperyalizmin-b.n) birey olarak devletlerin sınırlarında meydana getirdiği değişiklikler ne olursa olsun" [233] belli bir devlet sınırları içinde halkın birleşik ve tek bir mücadelesi ve örgütlenmesi zorunludur. Artık belirli bir devlet sınırları içinde gücü kırılması gereken, sadece belli bir "ulusal-devlet" değil, bir bütün olarak emperyalizmdir. Yeni-sömürgecilikle birlikte, emperyalist hegemonya altındaki ülkelerde ortaya çıkan güçlü merkezi otorite (oligarşik yönetim), bu sınırlar içindeki ulusal-toplulukların işçi ve köylülerinin birleşik mücadelesini daha da zorunlu hale getirmiştir. III. bunalım döneminde, eski dönemden kalma ulusal sorunların çözümü ve demokratik halk devriminin başarısı ancak bu şekilde gerçekleştirilebilinir. (Diğer yol emperyalizmle bütünleşmekten geçer ve emperyalizmin askeri ve stratejik çıkarlarıyla ilintilidir.) Bu, aynı zamanda Lenin'in belirttiği kapitalizmin iki tarihsel eğiliminden ikincisinin ön plana geçmesi demektir.. Ancak yine de bunlar, ulusların kendi kaderlerini tayin hakkını ortadan kaldırmamaktadır. Bu hak, artık sözcüğün tam anlamıyla anti-emperyalist niteliktedir. Bu nedenle anti-sömürgeci bir hedef bu dönemde dar ve belirsiz bir slogan haline dönüşmüştür.



Gelecek Bölüm SEKİZİNCİ BÖLÜM