Türkiye Halk Kurtuluş Partisi-Cephesi
Halkın Devrimci Öncüleri
Ulusal Sorun Üzerine


"Ulusal Sorun Üzerine", THKP-C/HDÖ Genel Komitesi tarafından, ilk kez 1989 yılında yayınlanmıştır. Eriş Yayınları-1993

Eriş Yayınları tarafından düzenlenmiştir.
erisyay@kurtuluscephesi.org



SEKİZİNCİ BÖLÜM
KÜRDİSTAN VE TÜRKİYE'DE ULUSAL SORUN


      Buraya kadar, ulusal sorunlar karşısında proletaryanın tutumunun değişik tarihsel dönemlerde ve farklı ülkelerde nasıl ortaya konulduğunu gördük. Bu bölümde, ülkemizdeki ulusal sorun karşısında proletaryanın ve partisinin, yani Marksist-Leninistlerin tutumunu ortaya koyacağız. Ancak sorunun alışılagelen bir yolla, yani salt, Türkiye'de ulusal sorunun "Kürt sorunu" kısmını ve bunun çözümünü ele almayacağız. Sorunu, ilkin genel olarak Kürdistan sorunu çerçevesinde ele alacak ve sonra Türkiye'deki Kürt ulusal sorununun çözümünü ele alacağız.
      Şüphesiz böyle bir rota, alışılagelen yaklaşımlardan farklıdır ve dolayısıyla kolayca yadırganabilecektir. Ama ulusal sorunlar karşısında, proletaryanın ve partisinin tutumu ve çözüm yolları açısından bakıldığında, bunun tek doğru yol olduğu görülecektir. Bir başka deyişle, bizim çıkış noktamız sınıfsaldır ve proletarya devriminin gerçekleştirilmesi amacıyla enternasyonalisttir. Marksist-Leninist partilerin uluslararası birliğinin ve örgütünün (Enternasyonal) mevcut olduğu dönemlerle kıyaslandığında sorunun ele alınmasındaki zorluklar hemen görülecektir. Ülkemizde herhangi bir "sol" örgütün, dünyanın herhangi bir yerindeki, bölgesindeki ya da ülkesindeki sorunlarla ilgilenmesi ve bunlar hakkında doğruyanlış bir şeyler ortaya koyması sık sık görülen bir durumdur. Ama sorun Kürdistan olduğunda aynı çevrelerde tam bir suskunluk hüküm sürmektedir.
      Kürdistan genel sorununu oldukça yüzeysel ve çoklukla "Orta-Doğu devrimci mücadelesi" çerçevesinde somut bir sorun olarak ele alan sol örgütlenmeler için, sorunu Türkiye'deki ulusal sorunla sınırlamak ve bunu yalın bir Kürt sorunu haline dönüştür- mek kolay bir yol haline gelmiştir. "Şovenizm", "pasifizm", "Kemalizm" vb. suçlamalara muhatap olmamak gibi kimi endişelerle, ya da 12 Eylül sonrasında örgütsel yapılarını yitirmelerinin getirdiği zayıflıkları gizlemek amacıyla "Kürt örgütleri"ni kendi başlarına bırakmak ve bol keseden "destek mesajları" yayınlamak günümüzde bir moda haline gelmiştir. [42*]
      Bugün Stalin'in en bilinen değerlendirmelerini bile yüksek sesle söylemek başlı başına bir sorun durumundadır.
      Stalin'in 1905 Devrimi'nin yenilgisinden sonra söylediği şu sözleri yeniden okuyalım:       "Rusya'da karşı-devrim dönemi yalnızca 'yıldırım ve gökgürültüsü'nü değil, ama hareket karşısında düş kırıklığını, ortak güçlere inançsızlığı da getirdi. Önceleri 'parlak bir geleceğe' inanılmıştı, ve insanlar, milliyetlerinden bağımsız olarak, birlikte savaşıyorlardı: Her şeyden önce ortak sorunlar ! Daha sonra içe bir kuşku girdi ve insanlar, herkes kendi ulusal yuvasına dönmek üzere, birbirlerinden ayrılmaya başladılar: Kimse kendinden başka kimseye güvenmesin ! Her şeyden önce 'ulusal sorun'...
      Bu güç zamanda, sosyal-demokrasiye büyük bir görev düşüyordu: milliyetçiliğe saldırmak, yığınları genel 'salgın'dan korumak. Çünkü bunu, milliyetçiliğin karşısına enternasyonalizmin denenmiş silahını, sınıflar mücadelesinin birlik ve bölünmezliğini çıkartarak, sosyal-demokrasi, ve yalnızca sosyal-demokrasi yapabilirdi. Ve milliyetçilik dalgası ne kadar yükselirse, sosyal-demokrasinin sesi de, Rusya'nın tüm milliyetleri proleterlerinin kardeşliği ve birliği yararına, o kadar yüksek olmalıydı. Bu durumda, milliyetçi hareketle doğrudan doğruya çatışan çevre-bölge sosyal-demokratları, özel bir sarsılmazlık örneği göstermeliydiler." [234] (abç)
      Ve 1905 Devrimi'nin yenilgisinden sonra Rusya'da gerçekleştirilemeyen bu görev, ülkemizde de gerçekleşememiştir. Daha dün ve hatta bugün Afganistan sorunu karşısında Marksizm-Leninizm adına, eğer kendileri olsaydı Afganistan'da neler yapacaklarını sıralayan "sol" örgütlerin, Kürdistan sorunu karşısında somut bir-şeyler söylemek yerine sessiz kalmaları kolayca anlaşılabilir mi? Bir Kamboçya sorunu ortaya çıktığında Pol Pot yönetiminin "devrimci" tutumunu ya da "karşı-devrimci" uygulamalarını tek tek ele alan, eleştiren ya da Vietnam'ın desteğiyle Pol Pot yönetiminin devrilmesini "emperyalist bir tutum" olduğundan tutun da, "enternasyonalist bir görev"in yerine getirildiğine kadar her düzeyde fikirler ileri süren bir "sol"un, Kürdistan devrimi sorunu karşısında kayıtsız kalmaları nasıl açıklanacaktır? Nikaragua'da iktidarı ele geçirmeden önce "goşist, anarşist, küçük-burjuva maceracıları" olarak ilan edilen FSLN'nin, iktidarı ele geçirdikten sonra nasıl "küçük-burjuva milliyetçi" bir örgüt olduğunu, programlarla, pratik uygulamalarla ve üstelik çoğu zaman "burjuva basını" diye yüzgeri ettikleri iletişim kaynaklarından elde ettikleri bilgilerle kanıtlamaya çalışanlar ve dahası FSLN'nin "devrimci" ve "Marksist-Leninist" bir örgüt olması için neleri yapması gerektiğini, neredeyse madde madde sıralayanların, FSLN'ye "akıl veren"lerin, sıra Kürdistan'a geldiğinde, "her ulusun proletaryası ve örgütleri kendi devrim yollarını belirlemekte özgürdür" demeleri ne kadar anlaşılır bir tutumdur?
      Emperyalist-kapitalist ülkelerdeki Marksist-Leninist hareketin revizyonizm ve Avrupa-Komünizmi karşısında nasıl bir tutum takınmaları gerektiğini, teorik ve felsefi yazılarla ortaya koyan Türkiye sol örgütlerinin, Kürdistan'daki Marksist-Leninist hareketin ne olması gerektiği konusunda en genel sözlerle yetinmelerini açıklamak da olanaksızdır.
      Bugün dünya çapında örgütlü, merkezi tek bir Marksist-Leninist örgüt yoktur. Bu durum, tek tek ülke sınırları içinde örgütlenen Marksist-Leninistlerin, dünyanın çeşitli sorunlarını belli bir düzen ve sistem içinde ele alması, tahlil etmesi ve sonuç olarak bağlayıcı kararlarla çözümlenmesi olanağı olmadığı demektir. Kaçınılmaz olarak kendine Marksist-Leninist diyen her kişi ve örgüt, bu sorunları ayrı ayrı ele almak ve az çok çözümlemek zorunda kalmaktadır. Ve doğal olarak bu tahliller yüzeysel, çözümler ise yetersiz olmaktadır. Üstelik doğru bir çözüm ortaya konulsa bile, bunu uygulamaya sokacak hiçbir araç da mevcut değildir. Yıllar boyu legal ve yarı-legal dergilerde, yayın organlarında ortaya konulmuş çeşitli tahlil ve çözümler irdelenecek olursa, karşımıza tam bir kargaşa, keşmekeş ve tutarsızlık çıkacaktır.
      Şüphesiz Türkiye solunda az çok "tutarlı", ama yalnızca revizyonizmde tutarlı örgütlenmeler de mevcuttur. Örneğin SBKP çizgisini izleyen ya da izlediğini savlayan çevreler bu tür tutarlılığı az çok sergilemişlerdir. Onların tüm tahlil ve çözümlemeleri, uluslararası düzeyde SBKP ve "kardeş KP"lerde yapılmış olduğundan, her yeni durumun ve değişikliğin ideolojik ve teorik gerekçeleri de buralardan sağlanabilmiştir. SSCB'de yayınlanan "Sosyalizmin Sorunları" ya da "Dünya Sorunları" gibi süreli yayınları izlemek ve bunları Türkçe'ye çevirip yayınlamak, onlar için yeterli olmuştur. Aynı durum, bir dönem ÇKP çizgisini izleyen çevreler için de geçerliydi.
      Ama bu iki uluslararası revizyonist ve oportünist çizgi dışında kalan tüm Marksist-Leninist unsurlar, sorunları ayrıca tek tek ele almak zorundaydılar. İşte bu zorunluluk, ulusal sorunlar karşısında, dünya çapında proleter enternasyonalizmi temelinde Marksist-Leninist tutumu belirleme şeklinde özelleşmektedir. İşte bu bağlamda ve koşulda daha önceki bölümlerde yaptığımız belirlemeler ışığında Kürt ulusal sorununu ele alabiliriz.
      Bir bütün olarak Kürt ulusunun karşısındaki temel sorunlar, ulusal-devlet kurma hakkına sahip olmak ve demokratik devrimi gerçekleştirmektir. Bu iki görev, sistemin bütününde devrimci niteliğini yitirmiş bir burjuvazinin bulunduğu bir tarihsel koşullar içinde yerine getirilmek durumundadır. Birbirinden ayrılmaz bu iki görevin yerine getirilmesi tümüyle proletaryanın ve Kürt ulusunun çıkarınadır. Ancak bu görevlerin birbirinden ayrılması, bölgede yeni bir küçük-burjuva milliyetçilerinin egemenliğinde bir devlet kurulmasından başka bir anlama gelmeyecektir. Bu ise Kürt emekçi halkının ve proletaryasının (bir bütün olarak bölge uluslarının proletaryasının) çıkarlarına ters düşecektir.
      Kürt ulusal sorunu karşısında proletaryanın ve partisinin görevi, Kürdistan tanımının ortaya koyduğu gerçekleri açıklamak, Kürt halkına bu görevlerin ayrılmazlığını göstermek, bilinçlendirmek ve bu görevlerin yerine getirilmesi için örgütleme olacaktır. Ve ancak bu sayededir ki, proletarya, Kürt ulusal hareketinin öncüsü olabilir.
      Her bir parçasının kendi özgül koşulları olmakla birlikte, bir bütün olarak Kürt ulusunun ulusal baskılardan kurtulması ve kendi kaderini tayin hakkına sahip olması demek, bulundukları topraklar üzerinde "idari ve askeri" olarak egemen olması demektir. Böyle bir egemenlik, bugün için "idari ve askeri" olarak egemen olan güçlerin egemenliklerini yitirmeleriyle mümkündür. Bu nedenle mevcut egemenliğin dayanakları belirlenmek zorundadır. Bu aynı zamanda, Kürt ulusunun üzerindeki baskıların ve kendi kaderlerini belirleme haklarının gaspedilmesinin nedenlerinin belirlenmesi demektir.
      Bugün, bu dayanakların başında emperyalizm ve onun yeni-sömürgeciliği gelmektedir. Emperyalizmin etkinliğinin, küçük-burjuva milliyetçi hareketleri tarafından sınırlandırılmış olduğu Suriye ve Irak ile ABD emperyalizmi ile ilişkilerini sınırlandırmış olan İran'da, bu dayanak kendisini açık biçimde ortaya koymamaktadır. Suriye ve Irak'ta Baas rejimlerinin kurulması ve bu küçük-burjuva milliyetçi iktidarlarının SSCB ile yakın ilişki içinde bulunması, uzun süre emperyalizm olgusunun Kürt ulusal sorununun dışında görülmesine yol açmıştır. Bu da sosyalizmin Kürt ulusal örgütlerinin üzerindeki prestijini büyük ölçüde sarsmıştır. Öyle ki, bazı Kürt örgütleri (ki hemen tamamı milliyetçi-feodal örgütlerdir) bu olgunun görünüşüne bakarak AT ve ABD emperyalizminden destek arama yoluna girmektedirler. [43*] Özellikle 1974 yılında Irak Kürtleri'nin Barzani önderliğinde Irak Baas iktidarına karşı savaşında bu durum çok açık biçimde ortaya çıkmıştır.
      Gerçekte ise, Baas rejimleri emperyalizme karşı belli bir tavır alış içinde bulunsalar da, bu tavırları emperyalist sistemden ayrılmayı ifade etmemektedir. SBKP revizyonizminin ideolojik saptamalarıyla, "kapitalist olmayan yol tezi" ile ilerici küçük-burjuva milliyetçi iktidarlarının anti-emperyalist bir iktidar olarak sunulması söz konusudur. Gerçekte ise, bu tür küçük-burjuva iktidarlarının anti-emperyalizmi, milliyetçilik tabanında geliştiği için, kendisini ulusallık içinde anti-feodal yanla bütünleştiremediği için ve emperyalizmi sadece dışsal bir olgu olarak ele aldığı için uzun dönemde emperyalizmin çıkarlarına hizmet etmektedir. Özellikle yukardan aşağı kapitalizmi geliştirmeleri ve belli oranda burjuvazinin ortaya çıkması, alt-yapı yatırımlarının devlet tarafından büyük oranda yerine getirilmesi, kapitalizmin gelişimi için oldukça büyük olanaklar sağlamaktadır. Bu koşullar altında emperyalizmin yeni-sömürgecilik yöntemlerinin uygulamaya sokulabilmesi, bu ülkeleri bir süre sonra yeniden emperyalist-kapitalist sistemle her alanda ilişkiye girmelerini getirecektir. (1923'te kurulan Türkiye Cumhuriyeti bu konuda önemli bir örnektir. Keza Nasır sonrasında Mısır'da meydana gelen gelişmeler son tarihsel örneği teşkil etmektedir.)
      Marksist-Leninist hareket içinde revizyonizmin uzun yıllar yönlendirici bir güç olarak varlığını sürdürmesi, Kürt sorununun bir parçasını oluşturan Baas rejimleri karşısında yanlış tavırların ortaya çıkmasına yol açmıştır. Özellikle revizyonizmin emperyalizmi I. ve II. bunalım döneminde olduğu gibi dışsal bir olgu olarak ele alması ve tavırlarını buna göre belirlemesi, Baas yönetimlerine gereğinden çok misyon yüklenmesini getirmiştir. Dolayısıyla anti-emperyalist yan, ABD ve diğer emperyalist ülkelerin askeri üslerinin mevcut olup olmayışına göre belirlenir olmuştur.       "Ülkemizdeki revizyonist ve pasifistler, emperyalizmin II. yeniden paylaşım savaşından sonra istismar metodlarında yaptığı değişikliği yani ekonomik, politik, ideolojik ve askeri gizli işgal esprisini gözden kaçırarak, emperyalizmin eski sömürü metodunun ağırlıklı olduğu dönemlerdeki geri-bıraktırılmış ülkelerin devrimcilerinin yaptığı gibi, emperyalizmi dışsal bir olgu kabul edip, onunla hakim sınıfları kalın çizgilerle ayırmaktadırlar. İster baş çelişkiyi feodalizmle köylüler arasında tespit eden oportünistler olsun, ister yerli tekelci burjuvazi ile emekçi kitleler arasında tespit eden oportünistler olsun, bu tespitleri ile Amerikan emperyalizminin ekmeğine yağ sürmektedirler. Amerikalı işgalcilerin bizzat kendileri bütün güçlerini kullanarak, her çeşit ince metodları kullanarak işgallerini gizlemeye çalışmaktadırlar. Bu kesin ayrımlı tespit, Amerikalı emperyalistlerin bu yöndeki gayretlerini 'soldan' takviye etmekten başka birşey değildir." [235]       Bu devrimci saptamanın doğruluğunu zaman içinde nasıl tanıtladığını uzun boylu ortaya koymaya gerek yoktur. Ama yine de Suriye ve Irak'taki Baas rejimlerinin, bazı özel durumlarına rağmen, öz olarak aynı olduklarını ortaya koymak gerekir. (Özellikle bunlar arasındaki pratik farklılıkları abartarak, bölgede devrimci güçlerin önemli bir destek gücü olarak Suriye'nin öne çıkarılması koşullarında bu önemlidir.) Bu iki ülke de, milliyetçilik tabanında anti-emperyalist bir tavır alan küçük-burjuva iktidarlara sahiptirler. Ancak bunların milliyetçiliği, Pan-Arap milliyetçilik olarak, bütünsel bir niteliğe sahiptir. Parçalanmış ve her bir parçasında ayrı devletler olarak örgütlenmiş Arap ulusal-topluluğunun bütünleştirilmesi amacını güden Baas milliyetçiliği bu amacı gerçekleştiremediği oranda ülke içinde artan bir baskı ve sömürü ortamı yaratmak durumundadır. Öte yandan bu olgu, parçalanmış ulus sorunu karşısında proletaryanın, burjuva anlamda bütünsel bir ulusal-devlet yaratma yerine (yani sınıflı, yeni ve güçlü bir burjuva devlet yaratma yerine), kendi çözümünü ortaya koyması karşısında da önemli bir engel oluşturmaktadır. [44*]
      Ve yine III. bunalım döneminde emperyalizmin eski-sömürgecilik yöntemlerinin yerine yeni-sömürgecilik yöntemlerini ikame ettiği koşullarda, küçük-burjuva milliyetçiliğinin anti-emperyalizminin ilerici özelliği eskisi gibi belirlenemez. Bu nedenle I. ve II. bunalım döneminde tek başına milliyetçilik tabanında anti-emperyalist tavır alış ilerici nitelikteyken, III. bunalım döneminde böylesine yalın bir tavır alış sadece bir aldatmacadan ibarettir. Çünkü I. ve II. bunalım döneminde emperyalist devletlerin siyasi ilhakları, ekonomik sömürü için zorunlu bir temel oluşturmaktaydı. Emperyalizmin bu dönemlerde sömürge ve yarı-sömürge ülkelerde askeri ve idari yönetimi mevcuttu (açık işgal esprisi). Günümüzde ise, emperyalizm siyasi ilhaklara başvurmaksızın, ülkeleri ve ulusları ekonomik olarak ilhak edebilmektedir. İşte bu değişen ilişkilerin en tipik biçimi Suriye ve Irak'ta görülmektedir.
      Suriye'nin Hafız Esat yönetiminde ülkenin dış ticaretinin önemli ölçüde SSCB ile olduğu sanılır. Oysa emperyalizmin yeni-sömürgecilik yöntemleri açısından, dış ticarette özel olarak ithalat önem kazanmaktadır. Bu açıdan ele alındığında, Suriye'nin emperyalist ülkelerden yaptığı ithalatın önemli bir yere sahip olduğu görülmektedir. Örneğin, 1983 yılında Suriye'nin 4 milyar dolarlık ithalatında AET-ABD ve Japonya'nın payı %43,4'tür. Bu ülkelere Suriye'nin ihracatı ise, toplam içinde %30,5'tir. Bu mutlak olarak Suriye'nin emperyalist ülkelerle ticaretinde 1.366 milyon dolar açık vermesi ile sonuçlanmıştır. Bu 1983 yılında Suriye'nin dış ticaret açığının %52'sini oluşturmaktadır. Bunun ödemeler dengesinde kapatılabilinmesi için artan oranda bir dış borçlanma kaçınılmazdır. Ve bu dönemde Suriye'nin dış borçlarının toplamı 2.300 milyon dolardır. Buna rağmen 1983 yılında Suriye'nin ödemeler dengesi 800 milyon dolar açık vermiştir. (Karşılaştırma olması için aynı yıl içinde Türkiye'nin durumunu belirtelim: 1983 yılında Türkiye'nin dış ticaret açığı 2.900 milyon dolardır. Ödemeler dengesi açığı ise, 1.400 milyon dolardır.)
      Aynı durum Irak için de geçerlidir. 1980 sonrasında savaş koşullarında bulunduğu için, daha eski bir dönemin verilerini ele alacak olursak, örneğin 1978 yılında Irak'ın ithalatında AET-ABD ve Japonya'nın payı %66,8'dir. Bu ülkelerin Irak'ın ihracatındaki payları ise %56,9'dur. Mutlak rakamlar açısından Irak'ın dış ticareti, petrol nedeniyle fazlalık vermektedir. Bu durum Irak'ı Suriye'ye göre görece daha az dışa bağımlı göstermektedir.
      Görüldüğü gibi, Suriye ve Irak'ta emperyalist ülkelerin tek bir askeri bulunmamasına karşın, emperyalizmle yoğun bir ilişki içinde bulunmaktadırlar. Ancak bu ülkelerde dış ticaret devletleştirilmiş olduğundan, emperyalist ülkelerle yapılan ticaret, özel olarak ithalat, ülke içinde emperyalizmle baştan bütünleşmiş tekelci bir burjuvazinin gelişmesini engellemektedir. Ama öte yandan yeni-sömürgecilik açısından temel öneme sahip olan dayanıklı tüketim malları ithalatı serbest durumdadır. Özellikle beyaz eşya ve otomotiv sektörü açısından bu ithal serbestliği, emperyalist ülkelerin doğrudan ihracat yapmasına olanak tanımaktadır. Böylece Suriye ve Irak emperyalist ülkeler için önemli bir pazar olma niteliğini sürdürmektedir. Zaten emperyalizm için önemli olan pazar sorununu çözümlemektir. Bunun mutlak olarak işbirlikçi-tekelci burjuvaziyle genişlemiş pazar koşulları içinde olması gerekmemektedir.
      Emperyalizmin yeni-sömürgecilik uygulamalarının bu ülkelerde bu biçimde sınırlandırılmış olması, ülke içinde işbirlikçi- tekelci sanayi burjuvazisinin gelişmesini engellemektedir. Ama buna karşın küçük-burjuvazinin feodalizmle belli bir ittifaka girmesi ortaya çıkmaktadır. Zaten tersi bir tutum, küçük-burjuva milliyetçi iktidarın yaşam süresini kısaltacaktır. Dış ticaretin devlet kuruluşları aracılığıyla yapılması, ülke içinde iktidar dışı bir ticaret burjuvazisinin gelişmesini de engellediği görülmektedir. Ama bu, iç ticaret burjuvazisinin iktidarla bütünleşmesini ve büyük bir güç haline gelmesini getirmiştir. İç ticaret burjuvazisi ise, henüz kapitalist meta ticareti ile ilgili değildir. İç ticaret burjuvazisi, geleneksel olarak feodalizm koşullarında ve feodalizmle birlikte gelişen tüccar durumundadır (bezirganlar). Yaptığı bütün iş, feodal üretim ilişkileri içinde üretilen ürünleri, doğal koşullara bağlı olarak meydana gelen artışlar yoluyla pazara götürmek durumundadır. Ve devlet iktidarının küçük-burjuvazinin elinde bulunması önemli ölçüde bürokrat bir burjuva sınıfının ortaya çıkmasına yol açmıştır. Bu durum, iktidar olanaklarından yararlanarak bazı küçük-burjuva unsurların zenginleşmesini sağlamıştır. Bu ülkelerde yoğun biçimde görülen rüşvetler ve suistimallerin altında iktidarın küçük-burjuva niteliği yatmaktadır.
      Bugün Suriye ve Irak, ekonomik bakımdan emperyalizmin önemli bir pazarı durumundadır. Ancak küçük-burjuva milliyetçiliğinin gücü, siyasal alanda görece bağımsız bir konum oluşturmaktadır. Bunun sonucu Suriye'deki Kürt topluluğu üzerindeki ulusal baskı sınırlı ve örtük durumdadır. Irak'ta ise, ekonominin petrole dayalı olması ve petrol bölgesinin Kürt topluluğunun yaşadığı ya da sınırlarında bulunduğu yerler olması nedeniyle, ulusal baskı, zaman zaman askeri savaş durumuna kadar uzanmaktadır. Küçük-burjuva milliyetçilerinin Irak'ta krallığı devirmelerinden sonra, Kürdistan Demokrat Partisi'nin (KDP) yasallaşması, Kürtlerin Irak sınırları içinde belli bir özerklik elde etmeleri yönünde gelişmeler ortaya çıkarmıştır. Bu gelişmede özellikle SSCB'nin iktidarı desteklemesi özel bir öneme sahiptir. Ancak Irak Baas yönetimi, özerk Kürt bölgesinin sınırları ve özerkliğin boyutları konusunda oldukça kesin bir tutum takınmıştır. Yukarda belirttiğimiz gibi, bu tutum Irak ekonomisinin petrole dayalı niteliğinden kaynaklanmakta ve Arap milliyetçiliği ile geliştirilmektedir. Eylül 1961'de Baas yönetiminin Kürtlere verdiği özerklik "sözünün" gerçek bir hukuki temele oturtulmaması ve sürüncemede bırakılması üzerine, Barzani yönetiminde KDP ayaklanması başlamıştır. Bu savaş durumu, SSCB'nin aktif tutumuyla sona erdirilmekle birlikte, özerklik sorunu fiili ilişkilerle ve kısmi yasallıkla çözümlenmeye çalışılmıştır.
      Irak'ta petrolün bulunması, doğal olarak Kürt sorununun demokratik ve barışçıl bir çözümünü zorunlu olarak Arap milliyetçilerine dayatmıştı. Ama bunda Kürt küçük-burjuvazisinin örgütlü ve uzun bir mücadele deneyimine sahip olması da etkin unsur durumundadır. Ancak Irak petrolünün emperyalist ülkeler ekonomisi açısından, özellikle AT açısından büyük bir önemi bulunmaktadır. Bu nedenle petrol alanlarının Araplar'ın elinde bulunması ya da bulunmaması emperyalist ülkeleri birincil dereceden ilgilendirmektedir.
      Diyebiliriz ki, bugün için Suriye'de açık olmamakla birlikte yakın gelecekte açıklık kazanacak durumuyla ve daha görünür haliyle Irak'taki Kürt topluluğu üzerindeki ulusal baskının temelinde, bu ülkelerdeki Arap topluluğunun emperyalizmle olan ilişkileri yatmaktadır. Zaten tarihsel olarak, bu ülkelerde Kürtler'in bölünmüşlüğünün sorumlusu da emperyalizmdir.
      İran'a gelecek olursak, 1979 yılında Şah yönetiminin devrilmesi ve yerine mollaların iktidara gelmelerinin yarattığı yeni durumu ele almak gerekmektedir. Çünkü Şah döneminde İran, emperyalizmin, özellikle Amerikan emperyalizminin en gözde müttefiki olduğu, tüm dünya tarafından bilinmektedir. Amerikan emperyalizmi İran'da yeni-sömürgecilik yöntemlerini uygulamaya başladığı andan itibaren ve uygulamayı geliştirdiği oranda, ülke içinde önemli bir muhalefetle karşı karşıya kalmıştır. Bu muhalefet, 1950-60'larda büyük oranda yeni kentlerde bulunan şehir küçük-burjuvazisinden kaynaklanıyordu. Milliyetçilik temelinde ortaya çıkan bu muhalefet, İran'ın çok-ulusluluğu ile şekillenerek, demokratik unsurları da bünyesinde barındırıyordu.
      İran'da yeni-sömürgecilik, ilk dönemde petrole dayalı sanayilerin kurulması ile sınırlı iken, zaman içinde Amerikan emperyalizminin talep yetersizliğine bağlı olarak ağırlıklı bir duruma gelmiştir. Yeni-sömürgeciliğin tüm geri-bıraktırılmış ülkeler içindeki gelişmeleri İran'da da görülmüştür. Amerikan ekonomisinin askerileştirilmesinin ürünü olan devletlerin silahlandırılması uygulaması ve bölgede emperyalizmin önemli bir askeri gücü ve müttefiki olan bir ya da birkaç ülkenin ortaya çıkarılması, İran açısından özel bir öneme sahip olmuştur. Büyük petrol gelirlerinin ülke içinde ekonomik ve toplumsal gelişme için kullanılması, İran'ın güçlü bir kapitalist ülke olmasına yol açabilecekti. Bu ise, emperyalizm koşullarında olanaksız bir durumdur. Böyle bir gelişme ancak emperyalist sistemden ayrılma ile mümkündür. Ama proletarya devriminin genel yolu dışında bunun ortaya çıkabilmesi ülkede güçlü bir ulusal burjuvazinin bulunmasını gerektirir. Oysa III. bunalım döneminde geri-bıraktırılmış ülkelerde ulusal burjuvazi emperyalizmle baştan bütünleşmiştir. Bu ise burjuvazinin ulusal niteliğini (devrimci niteliği ile birlikte) yitirmesi demektir.
      İran'ın büyük petrol gelirleri, doğrudan emperyalist ülkelerden satın alınan askeri araçlara harcanmıştır. Böylece İran, emperyalizmin askeri metaları için büyük bir pazar özelliği kazanmıştır. Ama bu pazarın da belli oranda tüketim gücü bulunmaktadır. İşte bu sınırlılık, İran'ın kaçınılmaz olarak yeni-sömürgeciliğin tüm boyutlarıyla uygulama alanı haline gelmesini uzun bir zaman sonra getirmiştir. Özellikle 1974 petrol bunalımından sonra emperyalizm, İran'da iç tüketimi artırmak ve kapalı ekonomik birimleri pazar için üretim yapar hale getirmek için girişimlerde bulunmasını Şah'tan istemiştir. Şah'ın "Ak Devrim" adını verdiği bu kapitalizmi yukardan aşağı geliştirme uygulaması, bir yandan kırsal alanlara yeni yolların yapılması, sulama kanallarının açılması gibi alt-yapı yatırımlarına yönelirken; diğer yandan da orta ve hafif sanayinin kurulması ile ortaya çıkmıştır.
      İran'da o güne kadar süregelen egemen sınıflar ittifakı emperyalizmin bu dayatmasıyla birlikte büyük oranda bozulmak durumundaydı. Özellikle emperyalizmin feodalizmle kurduğu ittifak bu gelişmenin en önemli engeli durumundaydı. Amerikan emperyalizmi bu engelin kent küçük-burjuvazisinin yedeklenmesi temelinde aşılabileceğini düşünmekle birlikte, buna tali bir önem veriyordu. Böylece Şah yönetimi bir yandan feodal egemenlerle ilişkilerini önemli bir noktaya getirirken; şehir küçük-burjuvazisini yedeklemek gibi bir uygulama içine girmemişti. Ve böyle bir uygulamanın başarı şansı da oldukça azdı. Bu koşullarda Şah'ın tüm gücü, emperyalizmin tam denetimi altında bulunan kendine bağlı askeri güçler olmaktaydı. En önemli iç sorun olarak Kürt sorunu da 1974 Kürt-Arap savaşıyla önemli ölçüde çözümlendiği düşünülüyordu.
      1974 sonrasında İran'da uygulamaya konulan yeni-sömürgecilik yöntemlerinin kırsal alanlarda feodal ilişkilerle çatışması, gelişen süreci tümüyle belirleyecek önemdeydi. Yukardan aşağı kapitalizmin geliştirilmesi, dolayısıyla feodalizmin tasfiyesinin, kısmi uzlaşmalar ve zor uygulamalarıyla gerçekleştirilebilineceği düşüncesi, 1979 yılında tümüyle iflas etmiş olarak tarihin çöplüğüne atılmıştır. İşbirlikçi burjuvazinin gerçek bir demokratik devrimi yapamayacağı ve bunu yeni-sömürgecilik koşullarında ve bu yolla yapabilmesinin olanaksız olduğu 1979 yılında Şah'ın ülkeyi terk etmesiyle açığa çıkmıştır. [45*]
      Bugün emperyalizmin açıkça kabul ettiği gibi, Şah'ın ülke içindeki gücü ve denetimi yanlış hesaplanmıştır. Feodalizmin direnişi ve örgütlülüğünün göz önüne alınmamasından kaynaklanan bu "hesap hatası", gerçekte, demokratik devrim dışında feodalizmin tasfiyesinin olanaksız olduğunu göstermektedir.
      "Ak Devrim", kapalı feodal ekonomik birimlerin yıkılarak pazar ilişkileri içine çekilmesini, yeni kurulan hafif ve orta sanayi kuruluşları için yeni emek-gücü bulunmasını amaçlarken, tarımda kapitalizmin geliştirilmesine özel bir ağırlık vermiştir. "Toprak reformu" Şah'ın en büyük propaganda unsuru olarak kullanılmaya çalışılmıştır. Ancak feodalizmin kırsal alanlardaki gücü ve içsel örgütlenmesi dağıtılamamıştır. Özellikle çok-uluslu İran'da feodalizmi tek bir halka olarak ele almak olanaksızdır.
      İran nüfusunun %97,8'i müslüman dinine mensup olmakla birlikte tek bir ulustan oluşmamaktadır. Nüfusun çoğunluğunu oluşturan Farslılar, toplam nüfus içinde %45'i oluşturmaktadırlar. Feodal ilişkiler içinde bulunan Azeriler nüfusun %16'sını, Kürtler %8,1'ini oluşturmaktadırlar. Geri kalan nüfus ise (%30,9) çeşitli azınlık topluluklardan oluşmaktadır.
      Bu toplumsal yapıda özellikle Azeriler, Kürtler ve diğer azınlıklar nüfusun çoğunluğunu oluşturmaktadırlar. Bunların en önemli yanı, üzerlerindeki ulusal baskıya, dil baskısına, din baskısına vb. karşısında kendilerini kapalı bir toplumsal yapı içinde tutuyor olmalarıdır. Bir başka deyişle, bunlar feodal ilişkiler içinde, feodal bir siyasal yönetim koşullarında yaşayan ve böylece görece özerk durumda bulunan kesimlerdir. Feodalizmin yukardan aşağıya tasfiye edilmesi demek, bunlar üzerindeki ulusal baskının büyük oranda artacağı demektir. Bunu kendi tarihsel deneyimleriyle çok iyi bilen halk "Ak Devrim"e karşı tavır almak durumundaydı. Öte yandan feodalizmin tasviyesine girişilmesi feodal egemen sınıf açısından bir var oluş sorunu durumundaydı. Bu koşullar altında değişik ulusal-topluluk üyesi feodal sınıf üyeleri, gerek sınıfsal, gerekse ulusal planda muhalefeti yükseltebilme olanağına sahipti. Bundan sonra bütün sorun, bu değişik feodal muhalefet kesimlerinin birliğini sağlamakta toplanıyordu. [46*] Bunun milliyetçilik temelinde gerçekleştirilmesi olanaksızdı. Çünkü çok-uluslu bir ülke durumunda bulunuyordu. Bu olanaksızlık küçük-burjuvaziyi İran' da sorunun çözümünde bir güç olmaktan çıkarmıştır. Öte yandan böyle bir birliği proletaryanın sağlayabilmesi olanaksızdı. Çünkü proletarya da burjuvazi kadar feodalizmin tasfiyesini gerçekleştirecek bir güç durumundadır. Genel olarak bir İran ulusu bulunmadığı ya da oluşmadığı koşullarda ulusal birlik sağlama yönündeki her türlü çabanın sonuçsuz kalacağı ortadadır. Bu durumda proletarya ve partisi doğrudan doğruya demokratik halk devrimini örgütlemek ve bu amaçla halkın birliğini sağlamak zorundaydı. Ama ulusal-toplulukların feodal ilişkileri ve onlar üzerindeki çeşitli ulusal baskılar proletarya ve partisinin görevlerini zorlaştırıcı unsurlar durumundaydı. Tarihsel olarak burjuvazinin kendi devrimini yaparak aştığı sorunların proletaryanın önüne çıkması, görece zayıf bir kapitalizm koşullarında bile büyük güçlükler içerir.
      Bu koşullar altında, gerek feodal muhalefeti birleştirecek, gerekse halk kitlelerinin tepkilerini toplayacak tek güç dinsel ideolojiyle ortaya çıkabilmiştir. Daha önceki bölümde gördüğümüz gibi, dinsel ideoloji bu koşullarda önemli bir "alternatif" durumundadır. Ulusal-toplulukların ulusal hareketlerini bağımsız kılmaksızın, feodal sınıfın özel çıkarlarına tabi kılmaya hizmet edebilen bu ideoloji, Şii mezhebinin içsel ilişkileriyle kendisini maddeleştirecek koşullar bulabilmiştir Şiiliğin belli oranda gizliliğe dayanan dinsel ayinleri ve bunların yapıldığı tekke, zaviye vs. mekanlar, bu faaliyetin temelini oluşturmuştur. Diyebiliriz ki, Şiilerin içsel örgütlenişi, bu dönemde İran'da tek kitle örgütlenmesi durumundadır.
      Dinsel temelde örgütlenen düzene muhalefetin temelinde, yeni-sömürgeciliğe karşı feodal sınıfların direnişi yatmaktadır. Yukardan aşağıya geliştirilmeye çalışılan kapitalist üretim ilişkileri karşısındaki feodalizmin direnişi kaçınılmaz olarak anti-emperyalist nitelik almaktadır. Ancak bunun anti-emperyalizmi tümüyle sınıfsal nitelikte çıkara dayalı olduğu için anti-kapitalist özellikleri içinde taşımaktadır. Böylece sınıfsal ve ulusal planda emperyalizme ve kapitalizme karşı olan sınıfların tümünü kapsayacak bir nitelik taşımaktadır. Ancak daha önce belirttiğimiz gibi, burada görülen anti-emperyalizm, gerçek anti-emperyalizmden farklıdır ve feodal egemen sınıfların tavrı olarak belirginleşmektedir. Bu açıdan özel olarak gerici niteliktedir.
      İran'da 1979 yılında halk kitlelerinin bütünsel katılımıyla Şah'ın iktidarının sona erdirilmesinden sonra iktidar bir süre için halk hareketinin çeşitli örgütlerinin ortak iktidarı olarak sürmüştür. Ancak bu şekilde görece "ikili iktidar" koşullarında uzun süre bulunulması olanaksızdır. Ve nitekim bir süre sonra yeni düzen ve iktidar ortaya çıkmıştır. Bunda en etkin kesim, kaçınılmaz olarak en örgütlü kesim olmak durumundadır. Bu kesim de, dinsel temelde örgütlenmiş olan feodal muhalefettir.
      İran'daki rejimin niteliği böylece feodal olmuştur. Bu aynı zamanda proletaryanın örgütlerinin dağıtılması ve yok edilmesine paralel olarak pekişmiştir. Bu açıdan bakıldığında da iktidarın karşı-devrimci niteliği kolayca görülebilir.
      İran'da feodalitenin yeniden egemenlik kurması, ulusal sorunların çözümü açısından önemli bir değişiklik getirmemiştir. Şah döneminde olduğu gibi, ulusal-topluluklar karşısında molla yönetimi de, tümüyle ulusların kendi kaderlerini tayin hakkını reddetmek şeklinde ortaya çıkmaktadır. Dinsel ideoloji açısından "ulusal çıkar" değil, "ümmet çıkarları" esastır. Bu açıdan feodal sınıfların çıkarlarına uygun tutum için gerekli ideolojik temel bulunmuş olmaktadır. Molla yönetimi kendi kaderlerini tayin hakkını talep etmeyen ulusal-topluluklar için "yaşama" koşulları sağlamaktadır. Tersi tutum içinde bulunan ulusal-topluluklar ise, zor yoluyla ve "Allah adına" baskı altına alınmak durumundadır.
      Diyebiliriz ki, İran'da feodalitenin yeniden siyasal iktidara sahip olmasıyla birlikte, ulusal sorun karşısında feodalizmin tutumu belirgin olarak ortaya çıkmıştır. Ulusal baskının ardındaki diğer bir gücün feodalizm olduğu İran'da açıkça görülmüştür. Herşeyden önce feodalizmle ulus birbirleri ile uyumlu bir bütün oluşturmaz. Devletin feodal örgütlenmesiyle ulusal örgütlenmesi tümüyle birbirine karşıttır ve birbirlerini dıştalarlar. Bu açıdan feodal egemen sınıflar ulusal-devlete özsel olarak karşıdırlar. (Ama bu, onların devlete karşı oldukları anlamında yorumlanmamalıdır. Feodalizm ile devlet birbirleriyle çelişmez, ama ulusal-devlet feodalizmin yadsınmasına bağlı olarak ortaya çıkar.)
      Diğer taraftan ulusal sorun bir köylü sorunudur. Yani köylülüğün feodalizmden kurtuluşu sorunudur. Ancak öte yandan da ulusal-topluluklar, çoğunluk ulusun köylülüğünün tutuculuğu ve milliyetçiliğinden kaynaklanan bir ulusal baskıyla karşı karşıyadırlar. Ve Kürt topluluğu açısından özellikle İran'da bu milliyetçilik (isterse "dinsel" ideolojiyle üstü örtülmüş olsa bile) büyük öneme sahiptir. Bu olgu, ulusal hareketlerin feodalizm karşısındaki tutumunun belirlenmesi açısından oldukça önemlidir. [47*]
      Bilindiği gibi, iç dinamikle kapitalizmin geliştiği Çarlık Rusyası'nda, devlet feodal-askeri nitelikteydi. Bu, demokratik devrimin gerçekleştirilmesi sorununu Rus toplumu açısından birincil tarihsel görev olarak ortaya çıkartmaktaydı. Çarlık Rusyası'nda tüm ulusal baskıların arkasında devletin bu feodal niteliği bulunuyordu. Rus burjuvazisi kendi devrimini yapmaktan uzaklaşmıştı, yani devrimci niteliğini büyük oranda yitirmiş bulunuyordu. Bu durum demokratik devrimin yapılması görevini proletaryanın omuzlarına yüklerken, diğer yandan da Rus burjuvazisinin feodalizmle uzlaşmasını getiriyordu. İşte bu uzlaşma, Rusya'yı bir "uluslar hapishanesi" haline getirmişti.
      Rus feodal-askeri devleti, bir yandan kendi sınırları içindeki ulusal-toplulukları baskı altında tutmak; öte yandan yeni ulusları baskı altına almak zorundaydı. Bu onun var oluş sorunuydu. Çarlık Rusyası'nda ulusal baskı ve ilhaklar, devletin var oluş sorunu olduğu için temel nitelikteydi. Moskova'da oturan Çar'ın, ülke çapında egemenliğini sürdürebilmesi için, yeni ekonomik kaynaklara gereksinmesi olduğu kadar, mevcut kaynakları en yoğun biçimde kullanmaya ihtiyacı bulunuyordu. Birincisi, ulusların Çarlık tarafından baskı altında tutulması ve toprak olarak ilhakını gerektirirken; ikincisi, Rusya'daki ulusların baskı altına alınmasını ve ulusal hareketlerin yok edilmesini gerektiriyordu.
      Devletin feodal niteliği gereği, kapitalist üretime dayalı bir devlet gelirinin bulunmayışı en temel olgulardan birisiydi. Feodal Rus toprak sahipleri ise, artan gereksinmelerini karşılayabilmek için köylüleri (yarı-serf statüsünde köylüleri) artan oranda sömürmek zorundaydı. Tarımsal üretimin feodal niteliği ile ürünlerin metalaştırılması arasındaki çelişki, ancak kapitalist tarım üretimi ile aşılabilirdi. Bu ise feodalizmin tasfiyesinden başka birşey değildir. İşte feodalizmin devrimci tarzda tasfiye edilmediği koşullarda, gelişen kapitalizm karşısında feodal egemen sınıfın tek gelir kaynağı toprak ve buradaki temel üretici güç olan köylülük olmaktadır. Bunun köylülük açısından anlamı ise, çalışma gününün uzun olması ve zor unsurunun artan oranda uygulanmasıdır. Bu durum, Rus olmayan köylülük üzerinde ise, doğrudan ulusal baskı olarak ortaya çıkmaktadır. Lenin, 1914 yılında ulusal sorunu irdelerken "asıl sorun ... Rus mujiğidir" [236] diyerek, bu gerçeğin altını çizmektedir. Ve gene aynı yerde Lenin, en büyük tehlikenin "Rus mujiğinin milliyetçiliği" olduğunu belirtir.
      Ulusal sorun ile köylülüğün ilişkisi, özel olarak da feodalizmin egemen olduğu toplumlarda ulusal baskının feodalizmle olan bağları, Kürt ulusal sorununda dikkate alınması gereken en temel olgulardan birisidir. Çoğunluk ulusunun emperyalist üretim ilişkileri içinde olduğu koşullarda, ulusal sorun ile köylülüğün ilişkisi bazı özellikler taşımaktadır. Bilindiği gibi, ulusal sorun son tahlilde köylü sorunudur. Bu, feodal bağlardan kurtulan köylülüğün toprak istemi ile birlikte gelişir ve kapitalizmin tarımda gelişmesine paralel olarak mülksüzleşen köylülerin, bağımsız ulusal-devlete sahip olma ile toprak sorununun çözümü arasında doğrudan bir ilişki görmeleriyle, eyleme dönüşür. Bu boyutlarıyla ulusun kendi kaderini tayin istemi köylülerin toprak istemi ile çakışır. Uzun dönemde bunun köylüler için kurtuluş olmadığı açıktır, ama bunun kalıcı olmayışını onlara gösterecek olan gene proletarya ve partisinden başkası değildir. Ulusal hareketin gerçek ve kalıcı bir çözüme ulaşmasının tek yolu, günümüzde proletaryanın ulusal hareketin önderliğini yapmasına bağlıdır. Aksi halde küçük-burjuvazi başta olmak üzere değişik sınıflar tarafından köylülük yedeklenecektir. İşçi-köylü ittifakının ulusal-topluluk temelinde kurulabilmesi için bu yedekleme durumunun ortadan kaldırılması zorunludur. Bu ise köylülüğün toprak isteminin doğru bir biçimde çözümlenmesi ile mümkündür.
      Feodal-aşiret ilişkileri içinde bulunan Kürt köylülerinin top- rak sorunun bağımsız bir devlet içinde çözümlenmesinin, ancak feodalizmin tasfiyesi ile mümkün olabileceği gerçeği, ulusal hareketin kaçınılmaz olarak anti-feodal nitelik almasını zorunlu kılar. Aksi halde köylülüğün, milliyetçilikle ya da dinsel ideolojiyle silah- lanmış olarak, çeşitli devletlerin kuruluşundan sonra görüldüğü gibi topraklarının diğer devletlerin aleyhine genişletilmesi istemini ortaya koymasına yol açacaktır. [48*] Bu ise ulusal-devletler arasında "sınır anlaşmazlıkları"yla başlayan bir savaş sürecinin yaşanması demektir. Anti-feodal devrim gerçekleştirilmediği sürece, ulusal-devletin bu yönde eğilim göstermesi kaçınılmaz olacaktır. (Şüphesiz bunun yaşam bulabilmesi için başka etmenlerin ortaya çıkması gerekir. Bu etmenler, ulusal-devletler arasındaki güç dengesinin biri lehine bozulmasını sağladığı oranda, "yayılmacı" bir amaç olarak pratikte yaşam olanağı bulabilecektir. İran-Irak savaşı açık bir görüngüdür.)
      Bu olgunun diğer yönü de, çoğunluğu oluşturan ulus köylülerinin emperyalist üretim ilişkilerinin gelişmesine paralel olarak mülksüzleştirilmeleriyle ilintilidir. Mülksüzleşmenin hızlandığı koşullarda, topraktan kopan köylülerin kentlere göçleri toplumsal bunalımın derinleşmesini getirecektir. Bu durumdaki yarı-proleter unsurların değişik sınıflar tarafından yedeklenmeleri gündemdedir. Proletarya ve partisinin bu konuda etkin olduğu koşullarda gelişim devrim yönünde olacakken, küçük-burjuvazi ve oligarşi tarafından yedeklendiği koşullarda karşı-devrimci ve şovenist bir güç ortaya çıkacaktır. Mülksüzleştirilmiş köylülerin (çoğunluk ulus), azınlık ulusunun köylülerinin toprak istemlerini desteklemesi olanaklıdır ve bu onların köylü kitlesi olarak ortak tavırlarını açığa çıkartır. Ancak aynı olgu ters yönde etkide bulunur. Bu ters yöndeki etki, azınlık ulusunun "bağımsız devlet" istemi ile mevcut devlet sınırları içindeki bazı toprakların "kaybedilmesi" endişesi şovenistler için önemli bir propaganda olanağı yaratır. Ve böyle bir istemle yola çıkan ulusal hareketin ezilmesi ve de ulusal-topluluğun soykırımı noktasına kadar uzanan bir yenilgisiyle, mülksüzleştirilmiş köylüler için yeni topraklar sağlayacağı düşüncesinin yaygınlaşması olasıdır.
      Her iki ulusal-topluluk açısından köylülüğün bu ikili karakteri proletarya ve partisinin mücadelesi açısından önemli bir yere sahiptir. Bu ikili karakteri gözetmeyen Marksist-Leninistler, her zaman süreçte ikilemlerle karşı karşıya kalacaklardır.
      Özetlersek, Kürt topluluğunun bölünmüşlüğü temelinde, kendi kaderlerini tayin etme hakkını elde etmeleri ve bu hakkı gerektiğinde "birleşik ve bağımsız bir Kürdistan devleti" yönünde kullanmaları yalın bir ulusal mücadele ile sınırlandırılamaz. Herşeyden önce "birleşik ve bağımsız bir Kürdistan devleti"nin kurulabilmesinin önündeki içsel engellerin ortadan kaldırılması gerekir. Bu içsel engellerin birincisi her parçada emperyalist üretim ilişkileri ile bütünleşmiş (işbirlikçi) burjuvazidir. İkinci olarak (ikincil değil), Kürt toplumunda egemen üretim ilişkisinden gelen egemen sınıftır. Bu sınıf emperyalist dönemin özelliklerine göre biçimlenmiş feodal niteliktedir. Diyebiliriz ki, "birleşik ve bağımsız bir Kürdistan devleti"nin kurulabilmesi için, işbirlikçi-burjuvazi ile feodal egemen sınıf tasfiye edilmelidir. Bu gerçekleştiği oranda Kürdistan'ın birleşik bir devlete sahip olması olanaklıdır.
      Bu temel gerçek karşısında proletarya ve partisinin görevi, bu sürecin bütününe ilişkin bir programı ortaya koymaktır. Bu program demokratik halk devrimi programı olarak anti-feodal ve anti-oligarşik nitelikte olacaktır. Anti-oligarşik yön, Kürt burjuvazisinin içinde bulundukları devlet sınırları içindeki yerli oligarşiler içinde yer almalarından kaynaklanır ve onları oligarşinin diğer unsurlarından ayırmak olanaksızdır. Bunların oligarşi dışına çıkabileceklerini düşünmek, yani ulusal harekete katılacaklarını düşünmek tümüyle yanlıştır. Böyle bir düşünce emperyalist dönemde, özel olarak da III. bunalım döneminde burjuvazinin devrimci niteliğini az da olsa koruduğu anlayışına dayanır ki, bu tümüyle bir yanılsamadır.
      Burada Kürt hareketinin proletarya öncülüğünde yürütülüş koşullarını irdelerken, onun ulusal niteliği ile sınıfsal niteliği arasındaki zorunlu birleşmeyi ortaya koymak kaçınılmazdır. Bugün kavranılması gereken en önemli halka budur. Bu açıdan demokratik halk devrimi sorununun anti-feodal ve anti-oligarşik yönünü belirginleştirmek gerekmektedir.
      III. bunalım döneminde geri-bıraktırılmış ülkelerde emperyalist üretim ilişkilerinin egemenliği anti-feodal devrim sorununun daha geniş bir kapsamda ele alınmasını getirmiştir. Ülkede kapitalizmin yukarıdan aşağıya gelişmesiyle ortaya çıkan işbirlikçi-tekelci burjuvazi (emperyalizmin temel dayanağı olarak), feodalizmle ittifak kurarak bir oligarşi oluşturmuştur. I. ve II. bunalım döneminde olduğu gibi, emperyalizmin temel dayanağı olan burjuvazi kesinkes komprador nitelikte değildir. Bu açıdan emperyalizmin dışsal bir olgu olduğu koşullarda feodalizmle kurduğu ittifak ve bu ittifak içinde komprador burjuvazinin yer alış biçimi burada mevcut değildir. İşbirlikçi-tekelci burjuvazi, kimi zaman eski komprador burjuvazinin bir dönüşümü, kimi zaman bazı feodal toprak sahiplerinin burjuvalaştırılması, kimi zaman ise orta-burjuvazinin işbirlikçi haline getirilmesi ile oluşmuştur. Hangi kökene sahip olursa olsun, tümünün ortak özelliği burjuvalaşmalarında emperyalizm ile bütünleşmelerinin belirleyici olmasıdır. İlk dönemde oligarşi içinde belirleyici ve ağır basan unsur feodal sınıftır. Bu sınıf emperyalizmin çeşitli kredi ve yardımlarıyla işbirlikçi burjuvaziyle birlikte egemenliği paylaşmayı kabul etmiştir. Burada emperyalizmin ekonomik gücü ile askeri zoru, çeşitli ülkelerde değişik biçimlerde kullanılmakla birlikte esas belirleyiciler durumundadır.
      Ülke içinde kapitalizmin gelişmesine paralel olarak işbirlikçi burjuvazinin güçlenmesi, oligarşi içindeki dengeleri değiştirme yönünde etkiler yapmaya başlamıştır. Bunun sonucu ise, feodal egemen sınıfın oligarşi içinden tasfiye edilmesidir. Bu tasfiye onların devlet üzerindeki etkinliklerini yitirmeleriyle sonuçlanır. Böylece oligarşi içinden tasfiye edilen feodal egemen sınıf kesimleri anti-oligarşik bir tutum içine girmektedirler. Ama bu, feodalizmin gerçek ve tam tasfiyesi demek değildir. Özellikle üst-yapıda feodal ilişkiler ve feodal ideoloji korunur. Bir başka deyişle, devletin feodal örgütlenmesi belli oranda varlığını korur. Bunun "temsili demokrasi" koşullarında anlamı ise, "koalisyon hükümetleri"dir. Oligarşinin gücü, hem geliştirilen kapitalizmden, hem de belli oranda korunan feodalizmden kaynaklanır. Oligarşi içinde feodalizme karşı alınan tedbirler devrimci nitelikte, yani burjuva demokratik devrimine ilişkin bir konumda olmadığı için, bu tasfiye hareketinin proletarya tarafından desteklenmesi sözkonusu değildir. Ama öte yandan salt tasfiye edildikleri için anti-oligarşik tavır içine giren feodal kesimlerin de desteklenmesi sözkonusu değildir. Proletaryanın bu konudaki tutumu özsel olarak her iki kesime de karşı olmaktır. Oligarşi ile feodal egemen sınıf arasında belli bir farklılaşma ortaya çıktığında meydana gelen yanılgılar hep bu tutumun gözardı edilmesinden kaynaklanır.
      Özellikle ülkemizde, geçmiş dönemde oligarşi içinde feodal egemen sınıf bir bütün olarak yer aldığı için anti-oligarşik devrim ile anti-feodal devrim arasında bir ayrılık ortaya çıkmamıştır. Ama bazı -ki oldukça önemli oranda- feodal unsurların tasfiyesi, oligarşinin giderek daha da azınlık haline gelişi, solda anti-feodal yan ile anti-oligarşik yan arasındaki ayrılmaz bağın gözden kaçırılmasına yol açmıştır. Oysa anti-oligarşik yan, tümüyle anti-feodal yanı içermektedir, ama sadece bununla sınırlı değildir. Ayrıca emperyalist üretim ilişkilerine karşı tutumu da içerir. Bu nedenle geçmiş dönemlerin anti-feodal demokratik devrimlerinden daha geniş kapsamlıdır.       "Bizim gibi ülkelerdeki oligarşik dikta ise sadece finans kapitalin damgasını taşımamaktadır. Çünkü ülkedeki kapitalizm, kendi iç dinamiği ile değil, 'yukardan aşağıya' geliştirilmiştir. Dolayısıyla yerli tekelci burjuvazi, daha baştan, çekirdek halindeyken emperyalizmle bütünleşerek gelişmiştir. (Emperyalizm içsel bir olgu durumuna geldiği için bu oligarşi içindedir.) Ancak bu gelişen tekelci-burjuvazi tek başına emperyalizmle ittifakını sürdürecek, emperyalist üretim ilişkilerini muhafaza edecek güçte değildir. Dolayısıyla, yabancı ve yerli tekellere zorunlu olarak bağlı olan toprak burjuvazisi ve feodal kalıntılarla yönetimi paylaşmaktadır." [237]       Kürt ulusal-topluluğu açısından, bu olgu, kendisini parçalarda farklı biçimlerde ortaya koyar. Türkiye, İran, Irak ve Suriye, bir bütün olarak geri-bıraktırılmış ülkeler olmalarına karşın, birbirlerinden görece farklılıklar taşır ve her bir ülkedeki egemen sınıflar ittifakı değişik biçimlerde ortaya çıkmaktadır. Bu eşitsiz gelişim, kendisini en açık biçimde oligarşinin bileşiminde ortaya koyar. Bu aynı zamanda her bir ülkedeki işbirlikçi-tekelci burjuvazinin gelişim düzeyindeki farklılıktır. Bu ülkeler içinde Kürt ulusal-topluluğunun, nüfus olarak en fazla olduğu Türkiye, diğerlerinden görece farklı ilişkiler ve çelişkiler içerir. Bu açıdan Türkiye diğer ülkelerin tarihsel olarak gelişimlerinin, devrim dışı koşullarda nasıl bir yol izleyeceğinin göstergesidir.
      Türkiye'deki Kürt ulusal-topluluğu içinde feodalizm önemli oranda çözülme sürecindedir. Bu çözülme, sınır bölgelerinden iç kesimlere doğru gidildikçe artmaktadır. III. bunalım döneminin özelliklerinden dolayı Kürt burjuvazisi, baştan emperyalizmle bütünleşmiş olarak gelişmiştir. Bu açıdan kesinkes ulusal niteliğe sahip değildir. Ancak Kürt burjuvazisinin emperyalizmle bütünleşmesi, ulusal-devlet örgütlenmesine sahip olunmadığı için, bazı özgül koşullarla gerçekleşmiştir. Yani Kürt burjuvazisinin ortaya çıkışı ve emperyalizmle bütünleşmesi, tümüyle Türkiye oligarşisi içinde ve onun aracılığıyla olmuştur. Bu konuda tipik örnek olarak Toprak Holding gösterilebilir. [49*]
      Toprak Holding, Diyarbakır'ın Lice ilçesinden Toprak ailesine aittir. Holdingin sahibi Halis Toprak, Kürt aşiret reislerinden biri olup, 1968 yılında elinde bulunan servetin bir kısmıyla Adana'daki Paktaş tekstil fabrikasını satın almasıyla burjuvalaşmaya başlamıştır. 1980'lere kadar orta büyüklükte bir tekstil işletmesi olan Paktaş, 1976 yılında I. MC'nin iktidarı döneminde, dışardan uzun vadeli krediyle makinalar alma olanağına kavuşmuştur. Alınan yeni tekstil makinalarıyla Paktaş-II kurulmuş ve üretim büyük oranda artmıştır. 1978 yılında Ecevit hükümeti döneminde bu borçlanma için sağlanan "kur garantisi"nin (devlet garantisidir) kaldırılmasıyla Toprak ailesi büyük bir borç altına girmiştir. 1979 yılında 2 milyar olan borçları, 1986 yılında 35 milyarı devlete, 7 milyarı piyasaya olmak üzere 42 milyarlık bir borçu bulunuyordu. Bu koşullar altında Özal hükümeti, Paktaş'ın 25 milyar liraya hazine tarafından satın alınmasını sağlayarak borçların ödenmesini sağladı. Ve daha sonra çıkartılan "faiz silme operasyonu" ile de faizler ortadan kaldırılarak, Toprak şirketlerinin tüm borçları ortadan kaldırılmış oldu. 1986 yılı itibariyle Toprak Holding'in 16 şirketi bulunmaktadır. Bu şirketler kağıt, seramik, armatür, ampul pazarında önemli bir yere sahiptirler.
      Halis Toprak'ın büyümesinde Türkiye devletinin rolü açık biçimde görülmektedir. Diğer taraftan bu gelişme feodal-aşiret ailesi durumunda bulunan Toprak ailesinin kendi içinde parçalanmasını da getirmiştir. Başlangıçta tüm aileye ait olan Paktaş'ın satılmasıyla, bugün holding tüm aileyi temsil etmemektedir. Oligarşi ile olan ilişkileri hiçbir şeyi gizleyemeyecek kadar açıktır. Örneğin sıhhi tesisat sektöründe diğer tekelci kuruluşlarla (Eczacıbaşı ve ECA) fiyatları ortak olarak belirlemektedirler.
      Tarımda ise, büyük toprak sahipleri tümüyle oligarşi içinde yer almaktadırlar. Bu konuda Bitlis ve Van'daki Gaydalı ve Kartal aileleri tipik örnektir. Yine bir dönem oldukça çok sözü edilen Bucak ailesi de bütünleşmeye ilişkin bir başka örnektir.
      Tarımdaki büyük toprak mülkiyeti ve bu topraklar üzerinde makinalı tarımın yapılması, feodalizmin devrimci olmayan tarzda tasfiyesinin ürünleri durumundadır. Ancak burada toprak sahipliğinin feodal niteliği, yani aşirete ilişkin oluşu, Lenin'in sözünü ettiği "emek-hizmeti sistemi"nin varlığı ile tanımlanabilir. Aşiret ilişkilerinin egemenliği, yani "kişisel bağımlılık" ilişkisinin egemenliği, doğrudan büyük topraklar üzerinde kapitalist gelişimin sınırlarını belirlemektedir. Ama aynı zamanda bu gelişme tarımda feodalizmin artan oranda çözülmesini de getirmektedir. Son yıllarda tarımdan sübvansiyonların kaldırılması, büyük ölçüde küçük-üreticilerin yoksullaşmasını getirdiği için, büyük topraklar üzerinde yeni bir ücretlilik sisteminin doğmasına yol açmıştır.
      Bu olgular, Türkiye'deki Kürt burjuvazisinin işbirlikçi niteliği ile büyük feodal toprak sahiplerinin oligarşi içinde yer alışlarını belirginleştirmektedir. Kürt ulusal-topluluğu içinde tarımsal üretime elverişli büyük toprakların mülkiyetine sahip kesim nüfusun çok küçük bir azınlığını oluşturduğu bir gerçektir. Buna bakarak, bunların ulusal hareket karşısında özel bir yere sahip olamayacağı ileri sürülebilir. Oysa özel mülkiyete dayalı her sınıflı toplumda egemen sınıfların sayısal azlığı genel bir durumdur ve bundan daha çok şeyi de kapsar. Egemen sınıfın gücü hiçbir zaman nüfus içindeki sayısı ile ilintili değildir. Egemen sınıfın ekonomik ve siyasal gücü onun sayısallığının ötesindedir. Onlar ekonomik alandaki egemenliklerini siyasal yönetim ve askeri güç tekeli aracılığıyla sürdürürler. Bu sınıfların III. bunalım döneminde geri-bıraktırılmış ülkelerde ulusal ve devrimci niteliğini yitirmiş olması her türlü tartışmanın dışındadır. Ama bu kesimin, varlığını sürdüren feodal ilişkiler aracılığıyla, yani "kişisel bağımlılık" yoluyla (aşiret reisi statüsü yoluyla) bulundukları yerdeki halk üzerinde büyük bir güce ve etkiye sahip oldukları da unutulmamalıdır. Örneğin Bitlis ve Van'da sözü edilen büyük toprak sahiplerinin etkisi, doğrudan seçim sonuçlarına yansıyabilmektedir. 1987 Aralık Genel Seçimleri'nde Bitlis'te ANAP %43,8 oy alırken, Van'da bu oran %25,4'dür. (Bu son ilde diğer partilerin oyları %16'nın altında kalmıştır.) Yine Bucaklar'ın etkin olduğu Urfa II. seçim çevresinde ANAP %44,7 oy almıştır. ANAP'ın Türkiye çapındaki oy oranı ise %36,1'dir. [50*]
      Ancak Kürt ulusal-topluluğu içindeki gelişmeler sadece bunlarla sınırlı değildir. Yukarda sözünü ettiğimiz kesimler dışında kalan büyük bir feodal sınıf kesimi de bulunmaktadır. Bunların Kürt köylüleriyle (aşiret mensupları) olan ilişkilerinde geçici bir biçim olarak köylülerin aşiret reislerine (ki aynı zamanda toprağın ve köylülerin evlerinin mülkiyetine sahiptirler) bağımlılığı, pazar için üretimin gelişmesine paralel olarak geçici biçimler ortaya çıkarmıştır. Lenin'in "emek-hizmet sistemi" olarak tanımladığı bu biçim, köylülerin aşiret reisine "kişisel bağımlılığı"nı öngerektirmektedir. Bu durumda kaçınılmaz olarak "iktisadi baskı" ile "iktisadi baskı dışında baskı"yı az ya da çok gerektirmektedir. Türkiye'deki Kürt aşiretlerinin içinde aşiret reisliğinin konumu, bir yandan feodal mülkiyeti kişisel mülkiyet haline getiren yasalar tarafından, diğer yandan aşiret reisinin silahlı adamları aracılığıyla sağlanmakta ve sürdürülmektedir. Ama merkezi otoritenin artan gücü bu durumda geçici biçimler de ortaya çıkarmıştır. Eski feodal dönemlerde, aşiret reisi, aşiret üyelerinin tüm uyuşmazlıklarının tek çözücüsü durumundaydı. Bir bakıma yargı hakkı doğrudan aşiret reislerine ait bulunuyordu. Vergilendirme de doğrudan aşiret reisleri aracılığıyla yapılıyordu. Ancak gelişen çarpık kapitalistleşme koşullarında köylüler, bir yandan aşiret üyesi olarak "emek-hizmeti" içinde bulunurken, diğer yandan devletin vergi ve yargı sistemi ile ilişki içinde bulunmaktadırlar. Böylece aşiret reisleri, devlet ile aşiret üyeleri arasında aracı durumuna geçmektedir. Geniş ölçüde yerleşik duruma geçmiş olan Kürt aşiretlerinin yönetici ailesinin, kentlere yerleşmesi bu aracılık işlemlerinin yapılabilmesini olanaklı kılmıştır. Bu sürecin egemen olduğu yerlerde aşiret üyeleri, "emek-hizmeti sistemi" ile köylülük haline dönüşmüş olur. Aşiret reislerinin aşiretin bulunduğu kırsal alanların dışına çıkmaları, aynı zamanda üyelerin hızla "bağımsız köylü" [51*] sınıfı olmaktan sınıfsal ayrışmaya uğramış köylülük haline dönüşmesini de getirmektedir. Aşiret ilişkilerini feodal bey/köylü ilişkisinden farklı kılan "kan-bağı" "emek-hizmeti sistemi"ni daha da özelleştirmektedir. Ancak feodalizmin çözülmesi ilkin aşiret tipi ilişkileri, kendi içinde karı-koca ailesi şeklinde dönüşüme zorlamıştır. Bu da büyük oranda "kişisel bağımlılık" ilişkisinin, "kanbağı" dışında, tarihsel olarak ortaya çıkmış olan feodal bağımlılık halinde ortaya çıkmasını sağlamıştır. Bu da artan oranda "iktisadi baskı dışında baskı"yı kaçınılmaz kılmaktadır. Bu baskının yukardan aşağı kapitalizmin gelişmesinin getirdiği çözülme koşullarındaki artışı, feodal aşiret reislerinin devletle olan ilişkilerini yoğunlaştırmaya yöneltmektedir. Burada ulusal yan, tümüyle sınıfsal yanın gerisine itilmiştir. Böylece yukardan aşağı kapitalizmin gelişimi ile tasfiye olan feodal ilişkiler feodal-aşiret reislerinin gücünü azaltırken, diğer yandan baskıyı artırmaktadır. Ama zaman zaman feodalizmin tasfiyesi, feodal-aşiret ilişkisi içindeki köylülerin yoksulllaşmasını feodal-aşiret reisinin yoksullaşmasıyla birlikte getirmektedir. Bu durumda da karşılıklı ilişkilerde önemli bir çözülme ortaya çıkmaktadır. Böylece her düzeyde "emek-hizmeti sistemi" kendisini gösterecek duruma gelmiştir.       "Herşeyden önce, meta ekonomisindeki büyüme, emek-hizmeti sistemi ile çatışır, çünkü sonuncusu doğal ekonomiye, değişmeyen tekniğe, toprak beyi ile köylü arasında kopmaz bağlara dayanır. Bu nedenledir ki, bu sistem, eksiksiz biçimiyle, tümüyle uygulanamaz bir sistemdir ve meta ekonomisinde ve ticari tarımdaki her ilerleme bunun uygulanabilme koşullarını sarsar." [238]       Bu sarsma, ilkin toprak beyinin emek-hizmetine ödediği paranın azalması ile kendini gösterir. Ürünün iyi olmaması, pazarda yüksek fiyat bulmaması vb. gerekçelerle bu ödeme en aza indirilebilir. Bu yarı-serf durumundaki köylülerin "refah"ının artan oranda azalışı, daha da yoksullaşması sonucunu doğurarak, bu kitlenin mevcut düzene karşı tepkisini yoğunlaştırır. Ancak üst-yapının feodal niteliği ya da feodal ideolojilerin varlığını sürdürmesi, bu tepkileri kapitalist gelişmeye ve somutta makinalara yöneltir. Çokluk bu, kent küçük-burjuvazisiyle çatışmaya ulaşır. (Aynı şekilde proletaryayla da çatışma ortaya çıkar.)
      Eğer feodal bey, siyasal ilişkiler alanında gücünü yitirmişse, bu koşullarda, köylülerin tepkisi siyasal yönetime ve somutta hükümete (ve partisine) yönelir. Toplam nüfus içinde azınlık durumunda bulunan ulusal-topluluklar açısından bu durum ulusal tepkiye dönüşebilir. Burada "kişisel bağımlılık" içindeki köylünün, bu bağımlılıktan kurtulma istemi ile kurtuluş yolu arasındaki çelişki, doğrudan siyasal alana ve siyasal bilince ilişkindir. "İktisadi baskı dışındaki baskı"nın devletle olan bağının açığa çıktığı koşullarda -ki devrimci mücadeleyle bu olanaklıdır- feodal egemen sınıf "ulusal-devlet" istemini öne çıkarabilir. Feodalitenin "ulusal-devlet" istemi, tümüyle feodal devlete ilişkindir. Kendisinin mevcut devlet karşısında yitirdiği gücünü ancak böyle bir biçim altında geri alabileceğini görmüştür. (Ulusal sorunun bu şekilde çözümlenmesinin olanaksızlığı karşısında bu feodal kesimler, burjuva ideolojisi olarak milliyetçiliği kendilerine bayrak edinebilirler ve demokrat görünmeye özel bir önem verirler. Ancak bunlar tümüyle biçimsel olduğu için, bu gerçekler köylülük tarafından açık biçimde görüldüğü koşullarda, köylülerin küçük-burjuvaziyle ve proletarya ile çatışması, yerini ittifaka bırakır.)
      Tüm bu ilişki ve çelişkileri ile bir bütün olarak Kürt ulusunun kendi kaderini tayin hakkına sahip olması, proletaryanın iktidar mücadelesi açısından önemli bir yere sahip olmaktadır. Böyle bir hakka sahip olan Kürt ulusu, değişik parçalardaki eşitsiz gelişmeyi aştığı oranda proletarya devriminin genel yoluna tam olarak girmiş olacaktır. Ancak parçalardaki eşitsiz gelişim ve topluluğun değişik bileşimlerinin mevcudiyeti, Kürt ulusunun kendi kaderini tayin hakkını bir bütün olarak elde etmelerini zorlaştırmaktadır. "Birleşik, demokratik ve bağımsız" bir Kürdistan'ın kurulması doğrudan proletarya devriminin genel yolu içinde olanaklıdır.
      Bu nedenle, Kürt ulusunun kendi kaderini tayin hakkını elde etmesi, proletaryanın öncülüğünde gerçekleştirilecek bir devrimle olanaklıdır. Böyle bir devrimin anti-emperyalist ve anti-oligarşik niteliği, kaçınılmaz olarak bölgedeki tüm halk güçlerinin aynı yöndeki hareketiyle bütünleşmeyi zorunlu kılmaktadır.
      Bugünkü koşullarda "bağımsız ve demokratik bir Kürdistan" sorunu, Kürt ulusunun kendi kaderini tayin hakkının önüne geçecek biçimde ortaya konamaz. Ulusun kendi kaderini belirli bir tarzda tayinini önkoşullayan böyle bir tutum, kaçınılmaz olarak devrim dışı çözüm yollarının aranmasını getirecektir. Kürt ulusunun parçalanmışlığı ve bölgedeki eşitsiz gelişim koşullarında, proletarya ve partisinin her bir ulusal-devlet sınırları içinde demokratik halk devriminin gerçekleştirilmesi için yaptığı mücadeleler, Kürt ulusunun kendi kaderini tayin hakkını ve "bağımsız ve demokratik Kürdistan"ın kurulabilmesinin koşullarını yaratabilecektir. Bu açıdan Kürt ulusundan gelen Marksist-Leninistler bulundukları ülke sınırları içinde proletaryanın birleşik ve merkezi örgütlenmesi içinde yer almak ve demokratik halk devriminin gerçekleştirilmesi için mücadele etmek durumundadırlar.
      Bu tutum, her zaman Kürt ulusu üzerinde çeşitli oyunların oynanmasının ve ulusal hareketin değişik amaçlar için (sınıfsal da olabilir) kullanılmasının önüne geçilebilecektir. Başka biçimler altında geliştirilecek her türlü birleşik mücadeleler (ittifaklar) genel olarak demokratik devrim sürecinde kesintilere yol açabilecektir. Özellikle Türkiye'de demokratik halk devriminin bir Halk Savaşıyla zafere erişmesi yolunda yapılacak bu tür hatalar Halk Savaşının kesintiye uğramasına ya da önemli yenilgiler almasına yol açabilecektir. Proletarya ile köylülüğün Kürt köylülüğü açısından ittifakını, salt ulusların kendi kaderini tayin hakkı ile sınırlandırmak, doğrudan milliyetçiliğin köylü kitlesini yedeklemesi sonucunu doğuracaktır. Böyle bir durumda, Halk Savaşı sürecinin belli bir evresinde halk güçlerinin bölünmesine neden olabilecek ve bir kesiminin savaşı terketmesine yol açabilecektir. Böyle bir durum proletaryanın her iki düzeyde de öncülüğünü ortadan kaldıracaktır. Bağımsız ve demokratik bir Kürdistan gerçekliği, ancak bölgedeki önemli bir demokratik devrim ile olanaklıdır. Bu açıdan proletarya ve partisinin görevi, demokratik devrim programında ulusun kendi kaderini tayin hakkına sahip olmasının yer aldığı geniş bir perspektif içinde proletarya ve köylülüğün sınıfsal ittifakını sağlamak zorundadır. Böyle bir ittifak ise, ayrı örgütlenmeyi önsel olarak dışlar. Proletaryanın ve Marksist-Leninistlerin görevlerini, Kürt ulusunun kendi kaderini tayin hakkı ve bu hakkı belli bir biçim altında kullanması ile sınırlandırmak, tüm burjuva ve küçük-burjuva milliyetçilerinin çıkarınadır. Proletarya köylülükle kuracağı ittifakla demokratik devrimi tamamlamak ve hızla sosyalist devrime geçmek durumundadır. Kürt halkının gerçek kurtuluşu ancak bu yolla olanaklıdır.
      Bugün herbir parçadaki Kürt küçük-burjuvazisi de, oligarşilerle bütünleşememiş ve tasfiye olan feodal egemen kesimler de, "bağımsız bir Kürdistan" isteminde bulunmaktadırlar. Bu istemin bizzat proletarya ve partisi tarafından önselsiz kabul edilebilecek ve gerçekleştirilecek bir istem olarak ele alınması olanaksızdır. Ayrılmayı mutlaklaştıran bu istem, proletaryanın sonal olarak ulusu aşan mücadelesiyle çelişir. Proletarya ve partisi, kendi öncülüğünde böyle bir mutlak amaç için mücadele yürütemez. Proletarya, ulusun kendi kaderini tayin hakkı ile bu hakkın hangi koşullarda nasıl kullanılacağını birbirinden ayırmak durumundadır. Birincisi genel demokratik bir hak iken, ikincisi koşullara bağlı olarak bu hakkın kullanımını içermektedir.
      Özellikle Türkiye'de proletarya ve partisi demokratik halk devrimi için mücadele etmek durumundadır. Bu mücadelede proletaryanın öncülüğü sorunu özel bir değere sahiptir. Devrimin halk savaşı ile zafere erişmesi, iktidarın parça parça alınmasını gerektirecektir. Bu parça parça iktidar koşullarında, ayrılıkçı tutumu ya da "ayrılma, ayrı devlet kurma"yı mutlaklaştıran anlayışlar, doğrudan proletaryanın mücadelesine zarar veren sonuçlar doğurabilir. Bu koşullar altında Kürt Marksist-Leninistlerinin propagandada temel almaları gereken yan, demokratik halk devrimi ve Halk Savaşının zaferi olmak zorundadır. Türkiye sınırları içinde ulusal ayrım gözetmeksizin proletarya ve köylülüğün çıkarlarının bir ve tek olduğunun anlatılması gerekmektedir. Kürt proletaryasının ve köylülüğünün, ulusal baskı yanında, daha sürekli bir olgu olarak sınıfsal ezilmişliğinden kurtuluşunun bu şekilde gerçekleşebileceğini ortaya koymak ve örgütlemek en temel sorundur. Çünkü emperyalizmin III. bunalım döneminde, küçük ya da büyük tüm ulusların bağımsızlığı, ancak demokratik halk devrimi ile olanaklı olması gerçeği kavranmadan, ulusal sorunun kalıcı çözümü olanaksızdır.
      Kürt küçük-burjuvazisinin ve köylülüğünün, tüm parçalarda tek ve sürekli müttefiki proletaryadan başkası olamaz. Özellikle küçük-burjuva milliyetçilerinin iktidarda bulunduğu ülkelerde bu gerçek açık biçimde ortaya çıkmıştır. Feodal-dinsel iktidarın bulunduğu Iran'da ise, Kürt ulusunun kendi kaderini belirlemesi (ki bu belirleme diğer Kürt ulusu üyeleriyle birleşmeyi de içerir) anti-feodal bir devrimi kaçınılmaz kılmaktadır. Feodal molla yönetiminin yıkılması bu açıdan bir zorunluluk durumundadır. Ama tüm bu ülkelerde, her zaman Kürt feodalleri ve küçük-burjuvazisi iktidardaki sınıfla uzlaşma arayışı içinde olmuşlardır. Bu arayış Kürt ulusunun bütünü için değil, belli bir sınıfın çıkarı içindir. Marksist-Leninistler bu gerçeği kavramak ve buna karşı mücadele etmek zorundadır. Aksi halde 1980 ortalarında olduğu gibi, iki ulusal-devlet arasındaki haksız bir savaşın, genişleyerek Kürt ulusunu kapsayacak hale getirilmesi gündeme gelecektir.
      Özellikle İran-Irak savaşında, her iki taraf, Kürt "kozunu" kullanma çabası içine girmiştir. Bu çaba, kendilerini ilgilendirmeyen ve her iki tarafın yayılmacı ideolojilerinin ürünü olan bir savaşta Kürt proletaryası ve köylülerinin savaşa çekilmesi içindir. Böyle bir savaşta proletarya ve partisi kesinkes taraf durumunda değildir ve bu savaşta genel olarak kendi ülkelerinin yenilgisi için çaba sarfetmek durumundadır. Böyle bir savaşta savaşın olası galibini belirleyerek, onun saflarında savaşa girmek yoluyla Kürt ulusunun kendi kaderini tayin hakkını elde edebileceğini düşünmek, tümüyle ulusa ihanetle özdeştir. I. yeniden paylaşım savaşında Avrupa'da görülen bu tür politikalar, "ezilen ulus" burjuvazisinin uzlaşmacı politikasının ifadesi olarak ortaya çıkmıştır. İran-Irak savaşında bu politikayı izlemeye kalkan kesim, küçük-burjuva milliyetçilerinden başkası değildir. Bunlar savaşan her iki ülkedeki iktidarların niteliğini ve bu iktidarların savaş araçlarını görmezlikten gelmek eğilimindedirler. Her iki ülkenin petrol dışı üretime dayalı bir ekonomilerinin olması, bugün için ulusal-devletin ikisi açısından bir savaş durumu yaratsa da, yarın bunun başka uluslara da yöneleceğini kesinlikle unutmamak gerekir.
      Savaş koşullarında kendi kaderini tayin hakkına sahip olmayan bir ulusun ya da bu hakka görünüşte sahip olsa bile geri olan bir ulusun, bir tarafın yanında, kendi ulusunun savaşa girmesini istemesi, savaşan ulusal-devletlerin özsel çıkarlarına hizmetten öte bir anlam taşımayacaktır. Bu aynı zamanda kendi kaderini belirleme hakkını sınırlamaktan ya da tümüyle yitirmekten öte bir sonuç veremez. İran-Irak savaşında "taraf olma" tutumunun ilk somut sonucu Halepçe katliamıdır. Bu katliamı yapanlar kadar, yapılmasına yol açanlar da suçludur. Ve bu bağlamda İran molla yönetiminin önemli bir suçu bulunmaktadır. Öte yandan bu sonuca "taraf olmak" politikasıyla yol açan Kürt örgütleri de bundan sorumlu tutulmak zorundadır.
      Bugün Kürt ulusunun yaşadığı ülkelerde proletaryanın öncülüğünde gerçekleştirilecek bir devrim için koşulların en olgun olduğu yer Türkiye'dir. Türkiye sınırları içinde büyük bir Kürt nüfusu bulunmasına karşın, ulus çapında etkin bir küçük-burjuva milliyetçi hareketi bulunmamaktadır. Kürt küçük-burjuvazisi, feodal ilişkilerin dışına çıktığı oranda, sınıfsal bir mücadele içine girmektedir. Geleneksel olarak yerel güç durumunda olan feodaller ise, etkisizleşme durumlarına bağlı olarak, ya oligarşi ile uzlaşmıştır ya da dinsel ideoloji etrafında toplanmıştır.
      Kuzey Kürdistan'da bu olguların getirdiği olumlu öğelerin devrimci mücadele açısından önemi büyüktür. Özellikle yeni-sömürgecilik yöntemlerinin Türkiye genelinde gelişmesine paralel olarak, Kürt feodal sınıflarının eski güçlerini yitirmeleri önemli bir "dini" hareket yaratmıştır. "Dinsel ideoloji"nin etkisini Türkiye'de yapılan son genel seçim sonuçlarında bile görmek mümkündür. 1987 Kasım Genel Seçimleri'nde "dini" parti görünümüne en fazla sahip olan Refah Partisi (RP)'nin genel oy ortalaması %6,9'dur. Bu partinin, ülke çapında en yüksek oy oranına ulaştığı yerler Diyarbakır I. ve II. seçim çevreleri ile Siirt'tir. (Sırasıyla %22,7; %28,6; %24,7.) En yüksek oy oranını elde ettiği Diyarbakır II. seçim çevresi şu ilçeleri kapsamaktadır: Dicle, Hani, Lice, Kulp, Hazro, Silvan ve Bismil. Eski Kürt feodal egemenlerinin (aşiret düzeyinde özellikle) mülksüzleşmeleri ya da en azından tam bir mülksüzleşmeye ulaşmadan büyük kentlere göç etmiş kesimlerinin bulunduğu yerlerde "dinsel ideoloji", tarikatlar düzeyinde etki sağlamaktadır. Aşiretlerin bu tarz dağılması koşullarında, topraktan kopan aşiret üyesi köylüler, sanayi merkezlerinden daha çok, bölgesel düzeyde, kent ve kasabalarda toplanmışlardır. "Dinsel ideoloji"nin tarikatlar düzeyinde maddeleşmesinin nesnesi olan bu insanlar, iç dinamikle gelişen bir kapitalizmin bulunmayışı nedeniyle, sanayide emek-gücü olarak ya da yedek emek-gücü deposu olarak yer alamamışlardır. Öte yandan, geleneksel-kapalı tarımsal üretimden kopan köylülerin, kent ve kasabalara göçü sonucu ortaya çıkan sorunlarını çözecek, kendilerine belli oranda geçim araçları sağlayacak, ne "beyi", ne de "devleti" vardır. Böylece onlar belli oranda sahipsiz kalmışlardır. İşte bu konumda, bu insanlarla doğrudan ve geleneksel yolla bağ sahibi olan "din adamları", onlar üzerinde yönetici ve yönlendirici bir güç haline gelmektedirler. 12 Eylül koşullarında ülke çapında örgütlü ve faal bir küçük-burjuva reformist partinin bulunmayışı, tarihsel olarak bölgedeki Kürt küçük-burjuvazisinin milliyetçi hareketinin cılızlığı ile birleşerek, bu "dinsel" gücü, "tek güç" haline getirmektedir.
      Dinsel ideolojilerin gerek sınıfları, gerekse ulusları inkâr eden içeriği karşısında, proletaryanın devrimci mücadelesi ve örgütlenmesi, gerek mevcut devletle somutlaşan toplumsal düzene, gerekse "dinsel ideoloji"ye karşı gerçek tek alternatif güç durumundadır. Dinsel ideolojinin mezhepler düzeyinde değil de, tarikatlar düzeyinde etkinlik sağlaması da, devrimci mücadele açısından diğer bir olumlu öğeyi oluşturur.
      Pragmatik bir anlayışla, daha tam bir ifadeyle söylersek, "fiili ilişkiler" kavrayışıyla, somutun gelişim dinamiklerini değil de, fiili-aktüel güç ilişkisine ve bu ilişkilerin görece kalıcılığına dayanarak Türkiye Kürdistan'ında bu olguları ele almak ve buna göre politikalar ve ittifaklar oluşturmak yanlıştır. Bu yanlışlık, giderek, "dinsel ideoloji"nin örgütlenmesi olan tarikatların kitlesel bir politik güç olarak maddeleşmesinin soldan meşrulaştırılmasına ulaşacaktır. Bunun anlamı ise, anti-feodal hedeflerden ("taktik gereği" (!) vazgeçmektir. (Zaten mezheplere bölünme ve bunun ötesinde tarikatlara ayrışma, tümüyle feodal ilişkilerin ürünüdür. Her biri belli bir feodal yerel gücün çıkarını ifade eder.)
      Tüm bu gerçeklere karşın, çeşitli "güvensizlikler"i ya da devrimci mücadelenin önemli bir darbe yemesini gerekçe göstererek, proletarya adına ayrı mücadeleyi öne çıkarmak, proletaryayı diğer sınıfların çıkarlarına tabi kılmaktan öte değer taşımayacaktır. Bu konuda özel olarak Amerikan emperyalizminin yaklaşımı önemli göstergeler vermektedir.
      Değişik küçük-burjuva milliyetçi örgütlerinin emperyalizmle uzlaşma çabaları, günümüzde Amerikan emperyalizminin Kürt sorunu karşısındaki tutumu ile açığa çıkmaktadır.
      Amerikan emperyalizminin Kürt sorununu, "uluslararası bir sorun", ama emperyalist sistem içinde tutulacak ve çözülecek bir sorun olarak ortaya konulmasından büyük yararı bulunmaktadır. Özellikle Filistin küçük-burjuvazisinin, son yıllardaki uzlaşmacı politikası, etkin bir örnek durumundadır. Bu politika, ulusal sorunun "uluslararası bir sorun" haline getirilmesi ve bu yolla özel uluslararası konferansta çözümlenmesi şeklinde özetlenebilir. Böyle bir çözüm, daha önce gördüğümüz gibi, Amerikan emperyalizminin ulusların kendi kaderini tayin hakkı konusunda geliştirdiği "Wilson Prensip"ine tam olarak uygun bulunmaktadır. Ancak ABD emperyalizmi için buradaki temel, emperyalist sistemdir.
      Bugün Irak'ta etkin ve önder güç durumunda olan Kürt küçük-burjuvazisi bu yolla sorunun çözümlenmesini planlamaktadır. Bu plan, Amerikan emperyalizmi açısından, Kuzey Irak'ta (Güney Kürdistan) kurulacak "bağımsız" bir Kürdistan'ı da içermektedir. Baştan emperyalizme (yeni-sömürgecilik yöntemleriyle) bağımlı "bağımsız Kürdistan", aynı zamanda, Türkiye'deki Kürt sorununun da çözümü olacaktır. Türkiye'deki Kürt ulusu, bu koşullar altında, "ulusal azınlık" statüsüne kavuşturulacaktır. (Bu statü, son tahlilde, "kültürel özerklik"ten başka birşey değildir.) Bu, doğrudan Kürt proletaryasının ve köylülüğünün milliyetçiliğe teslim edilmesi demektir. Böyle bir planda NATO'nun güney-doğu sınırları önemli bir koz olarak küçük-burjuvazi tarafından kullanılmak istenmektedir. Bu da, Türkiye'deki Kürt topluluğu üzerine pazarlık edilmesi ile eş anlamlıdır. (Güney Kürdistan'da örgütlenmiş küçük-burjuva hareketlerinin, Türkiye Kürdistanı'ndaki sol örgütlerle, özel olarak da PKK ile yaptıkları ya da yapmayı düşündükleri ittifakların altında bu pazarlık olanağını elde tutma isteği yatmaktadır.)
      Bu koşullar altında, proletaryanın tutumu açık biçimde ortaya çıkmaktadır. Koşulsuz olarak, Kürt ulusunun kendi kaderini tayin hakkına sahip olması şarttır. Bu hakkın pazarlık konusu yapıldığı koşullarda, proletarya, bu hakkın koşulsuz olarak tanınmasını savunmak durumundadır. Bu ise, proletaryanın öncülüğünde bir devrimci mücadelenin program ve mücadele hedefi olarak ortaya çıkar. Bugün bu olanak, en güçlü biçimde Türkiye'de mevcuttur. Bu yüzden Marksist-Leninistler, tüm ilkelere ve değerlere aykırı biçimde oluşturulmuş olan ayrı örgütlenmeleri sona erdirmelidirler. Bu görev, diğer parçalardaki Kürt ulusal hareketinin geleceği açısından da büyük önem taşımaktadır.
      Ancak proletaryanın öncülüğünde demokratik halk devrimi mücadelesinin gelişmediği yerlerde ortaya çıkan ya da çıkacak olan ulusal hareketler karşısında, proletaryanın tutumu da belirlenmek zorundadır. Bu tutum, doğrudan, ulusların kaderlerini tayin hakkı ile ilintilidir ve bu temelde olacaktır. Ancak bu hareketlerin desteklenmesi, III. bunalım döneminin ilişki ve çelişkileri tarafından belirlenen koşullara bağlıdır. Bu koşullamaları, şöyle sıralayabiliriz:       a) Tutarlı bir demokratik hareket olmalıdır. Bir başka deyişle, hareketin anti-feodal niteliğinin bulunması gerekir;
      b) Emperyalizme, özellikle onun yeni-sömürgeciliğine karşı olmalıdır;
      c) Ulusal bir hareket olarak, kendine komünist ya da sosyalist bir görünüş verme çabalarında bulunmamalıdır;
      d) Komünistlerin kendi özgül amaçları doğrultusunda, özellikle işçi ve köylü kitlelerini bilinçlendirme, örgütlendirme faaliyetlerini ve mücadelelerini engellememelidir.
      Bu koşullarla, salt Kürt ulusal devrimci hareketini değil, dünyanın her yerindeki ulusal hareketleri desteklemek sözkonusudur. [52*]
      Ancak burada, geri-bıraktırılmış ülkelerdeki, yani görünüşte bağımsız devletlere sahip ülkelerdeki anti-emperyalist ve antioligarşik devrimci mücadelelerin desteklenmesini bu çerçevenin dışında ele aldığımızı belirtmek gerekmektedir. Bu tür mücadeleler, doğrudan doğruya proletaryanın öncülüğünde yürütüleceğinden, bunların desteklenmesi, proletaryanın enternasyonalist ilkeleri temelinde olacaktır.
      Bu ilişkiler altında Türkiye'deki proleter devrimci hareket, herşeyden önce Kürt ulusunun kendi kaderini tayin hakkına sahip olmadığı koşullarda, meydana gelmiş sınıfsal ayrışmayı göz önüne almak zorundadır. Küçük-burjuvazi, bu sınıfsal ayrışma koşullarında tek güvenilir müttefikin proletarya olduğunu görmüştür. Ancak kırsal alanlarda, küçük köylüler, özel ilişkiler ve "kişisel bağımlılık" nedeniyle, gerek kent küçük-burjuvazisine, gerekse proletaryaya iyi gözle bakmamaktadır. Bu kesimin devrimci harekete sokulabilmesinin yolu, sınıfsal durumunun ortaya konulması ve özel ilişki ve bağımlılıklarının kırılması ile olanaklıdır. Bu ise, anti-feodal mücadele demektir.
      Tüm bunlar, Türkiye Kürtleri açısından kendi kaderini tayin hakkını demokratik halk devrimine bağlı kılmaktadır. Stalin'in deyişiyle, "devrimsiz" bu hakkın elde edilmesi olanaksızdır. Böyle bir devrim, ancak Türkiye'de oligarşinin yıkılmasıyla olanaklıdır. Bu da, Kürt ulusal sınıflarının demokratik halk devrimi amacına yönelik olarak Türkiye bütünündeki devrimci sınıflarla ittifakını gerektirir.
      Ancak böyle bir ittifakın kurulması proletaryanın öncülüğünde olanaklıdır. Çünkü emperyalist dönemde, özel olarak da III. bunalım döneminde ulusların kurtuluşu proletarya devriminin genel yolu üzerinde olunduğu takdirde gerçekleşebilir.
      Proletaryanın Kürt ulusal sorunu karşısındaki tutumu bu şekilde belirginleşmektedir.
      Bu tutumu şu şekilde özetleyebiliriz:       a) Kürt ulusal sorunu, eski-sömürgecilik sisteminin tasfiye edildiği koşullarda bile çözümlenmeden kalmış bir sorundur.
      b) Ulusların ortaya çıkışından bu yana, Kürt ulusu, kendi kaderini tayin hakkına sahip olmamıştır.
      c) Bu nedenle, 1923'lere kadar, büyük oranda Osmanlı feodalitesinin içinde kalan Kürt topluluğu, bu tarihten itibaren çeşitli ulusal-devletler arasında bölünmüştür.
      d) Bölünmüş Kürt ulusu, her bir parçadaki ulusal- devletin erken ya da geç oluşumuna, oluşum biçimine ve sosyo-ekonomik yapının gelişim düzeyine bağlı olarak ve bu ilişkilerin içinde varlıklarını sürdürmüşlerdir.
      e) Her parçadaki eşitsiz gelişim, bütün açısından kısmi oranda feodalizmin çözülmesini getirmekle birlikte, Kürt ulusu bütününde egemen sınıf ilişkisi feodalizmdir.
      f) Parçaların eşitsiz gelişimi ve merkezi devlet otoritelerinin olağanüstü güçlendirilmiş olması nedeniyle, parçalar arasındaki fiili farklılıklar büyümektedir. Bu, artan oranda iktisadi yaşam birliğinin kurulmasını geciktirmekte ve engellemektedir.
      g) Parçalar arasındaki eşitsizlikler ve iktisadi yaşam birliğinin bulunmayışı, her parçanın, bağlı tutulduğu devlet sınırı içindeki ekonomik, sosyal, siyasal vb. ilişki ve çelişkilerden birincil düzeyde etkilenmesi ve aynı şekilde etkide bulunması gündemdedir. Her bir parça bağlı bulunduğu devlet bütünündeki milli krizle doğrudan bağlantı içindedir. Dolayısıyla, her bir ülkedeki milli krizin boyutu ve etkisindeki farklılık, parçalarda farklı gelişmelere ve dinamiklere yol açmaktadır. Sınırları hangi düzeyde ele alınırsa alınsın, Kürdistan bütününde ve yalnızca Kürdistan ölçeğinde tek bir milli krizden sözedilemez. Bu nedenle, herhangi bir parçadaki ilişki ve çelişkileri belirleyen milli krizin derinleşmesi ya da gerilemesi, diğer parçalarda ilişki ve çelişkiler üzerinde doğrudan etkiye olamayacaktır. Bu olgu, her parçadaki farklı tahlillerin gündeme gelmesinin maddi temelidir.
      h) Her bir parçadaki değişik sınıflar ya da sınıf ittifakları iktidarda bulunduğundan, her parçadaki mücadelenin hedefleri değişmektedir.
      i) Ancak, tüm parçalarda emperyalizmin az ya da çok egemen unsur olması, tüm parçalarda anti-emperyalist bir mücadeleyi zorunlu kılmaktadır.
      j) Özellikle feodalizmin yukardan aşağıya çözülmesinin en yoğun olduğu Türkiye'de, Kürt egemen sınıflarıyla Türkiye oligarşisini kesin çizgilerle birbirinden ayırmak olanaksızdır.
      k) Kürt ulusunun kendi kaderini tayin hakkını elde etmesi, bir yandan proletaryanın öncülüğünde ulusal (halk) birliğinin kurulmasını zorunlu kılarken, öte yandan demokratik halk devrimi genel hedefine ulaşılmasını gerektirir.
      l) Birleşik, merkezi, bağımsız ve demokratik bir Kürdistan devleti, uzun ve çeşitli ara aşamalardan geçen bir süreçte oluşabilir. Parçalarda tarihsel olarak ortaya çıkan fiili eşitsizlik yanında, önemli dil ve kültür sorunları bulunmaktadır. Her bir parçadaki ulusal-topluluğun kendi kaderini tayin hakkını elde etmesi zamandaş olmayacaktır. Emperyalistlerarası çelişkilerin askeri plana yansıma olanağı olmadığından, böyle bir zamandaşlık, ancak bölgede büyük bir devrim ya da ayaklanma ortaya çıktığında olasıdır.
      m) Türkiye'deki Kürt köylülüğü içindeki sınıfsal farklılaşmanın geldiği boyut, diğer parçalarla kıyaslanamayacak boyuttadır. Bu gelişmenin köylülerin kendilerini "kişisel bağımlılık"tan kurtulmasını sağlayamadığı her yerde, devrimcilerin görevi, bu bağımlılığı ortadan kaldırmak olmalıdır. Bu ise, genel siyasal zorun dışında, bölgesel olarak, "iktisadi baskı dışı baskı" güçlerinin bertaraf edilmesiyle mümkündür.
      n) Türkiye'de çarpık kapitalizmin gelişme alanları, proletarya saflarındaki ulusal farklılığı hızla ortadan kaldırmaktadır. Bu ise, proletaryanın birleşik örgütlenme ve mücadelesinin maddi temelinin olgun olduğunu gösterir.
      o) Ulusal ayrım gözetmeksizin, proletaryanın öncülüğünde demokratik halk devrimi, Kürt köylüsünün de çıkarınadır ve ulusal ayrım gözetmeksizin, böyle bir devrim için işçi-köylü ittifakını gerçekleştirmek zorunludur. Böyle bir devrim, sınıfsal çelişkilerin belli bir çözüm platformu olduğu gibi, ulusal sorunun çözüm platformudur da.
      ö) Demokratik halk devrimi ile kurulacak halk iktidarı, her ulustan işçilerin ve köylülerin iktidarı olacaktır. Bu iktidar, vakit kaybetmeksizin, Kürt ulusunun kendi kaderini tayin hakkını tanıyacak ve bu hakkın tam ve eksiksiz kullanımı için her türlü önlemi alacaktır.
      p) Bu hakkın, devrim koşullarında nasıl kullanılacağı tümüyle Kürt ulusuna ait olacaktır.
      r) Kendi kaderini tayin hakkını, ayrılma yönünde kullanmadığı koşullarda bölgesel özerklik, Sovyet deneyiminin ışığında en gelişmiş biçimiyle sağlanacaktır.
      Marksist-Leninistlerin ve emekçi halkın birleşik ve merkezi örgütlenmesi ve mücadelesi, bu açıdan stratejik bir sorun ve zorunluluk olarak ortaya çıkmaktadır. Taktik ittifakların olumsuz stratejik sonuçlar yaratmaması için de, bu kaçınılmazdır. Aksi halde, halk güçleri dışındaki güçlerle ilişki ön plana geçecek ya da kurulacak ittifaklarda devrimin ilkelerinden ve programından tavizler verilecektir.
      Şüphesiz böyle bir merkezi ve birleşik örgütlenme belli ilkeler, programlar ve devrimci strateji temelinde ortaya çıkabilir ve gerçekleştirilebilinir.
      Biz bu bağlam içinde, proletaryanın merkezi ve birleşik örgütlenmesinin temellerini şu şekilde ortaya koyuyoruz:       1) Türkiye sınırları içindeki tüm Marksist-Leninistlerin tek ve merkezi bir örgütü olarak proletarya partisi esastır. Bu Parti, Türkiye Halk Kurtuluş Partisi'dir.
      Türkiye Halk Kurtuluş Partisi'nin azami programı burada temel belirleyici durumundadır. Bu program, doğrudan sosyalist devrim ve sosyalizmin inşasına ilişkin anti-revizyonist niteliktedir.
      2) Türkiye Halk Kurtuluş Partisi içinde, her proletarya partisinde olduğu gibi kesinkes ulusal köken ayrımı yapılmaz ve bu ayrımı doğurucu uygulamalar gerçekleştirilemez.
      3) Türkiye Halk Kurtuluş Partisi, kesintisiz devrim esprisi içinde, Türkiye sınırları içinde demokratik halk devriminin gerçekleştirilmesi ve hızla sosyalist devrime geçilmesi şeklinde kesintisiz ve aşamalı bir devrim anlayışına sahiptir.
      4) Türkiye Halk Kurtuluş Partisi, bugünkü tarihsel aşamada, Türkiye'yi emperyalizmin hegemonyası altında bulunan geri-bıraktırılmış bir ülke olarak değerlendirir. Geri-bıraktırılmışlığın temelinde iç dinamiğin çarpıtılarak dış dinamiğe bağlanması yatmaktadır. Ülkede eşitsiz ve dengesiz bir kapitalist gelişme bulunmaktadır. (Bu kapitalizm toplumun iç dinamiği ile gelişmediğinden çarpıktır.)
      5) Emperyalizmin III. bunalım döneminin ilişki ve çelişkileri, Türkiye'de emperyalizmi içsel bir olgu haline getirmiştir. Bu, görünüşte Türkiye'de "bağımsız" bir ulusal-devlet olduğu anlayışını yaratmıştır. Ancak yeni-sömürgecilik ilişkileri içinde Türkiye emperyalizme tam bağımlı bir ülkedir. Dolayısıyla bağımsızlık sorunu mevcuttur.
      6) Türkiye Halk Kurtuluş Partisi, bu dönemde Türkiye'de egemen sınıflar ittifakının işbirlikçi-tekelci burjuvazi, büyük toprak sahipleri, büyük tefeciler ile feodal kalıntıların en irilerinden oluştuğunu saptamıştır. Bu oligarşi içinde feodal kalıntılar, bölgesel gelişmenin eşitsizliğine bağlı olarak şu veya bu oranda yer almaktadırlar.
      7) Türkiye, esas olarak iki ulustan oluşmaktadır. Nüfusun '80'ini oluşturan Türkler ile '16'sını oluşturan Kürtler sözcüğün burjuva anlamında uluslaşma sürecini tamamlayamamışlardır. Ve ulusal burjuvazinin gelişme olanaklarının ortadan kalktığı III. bunalım döneminde uluslaşma, proletaryanın öncülüğünde ve proleter anlamda gerçekleşecektir.
      8) Türkiye'de her iki ulusal-topluluk içinde, milliyetçi hareketler mevcuttur. Ancak Türk milliyetçi hareketi tümüyle gerici, faşist niteliktedir ve ırkçılık ile bütünleşmiştir ve emperyalizmin denetimindedir. Kürt ulusal-devrimci hareketi ise, küçük-burjuva milliyetçiliğinin zayıf gücü karşısında etkin bir unsur olarak çıkamamaktadır. Dolayısıyla Kürt ulusunun ulusal istemlerine proletaryadan başka bir sınıfın yanıt vermesi olanaksızdır. Buna karşılık, çözülen feodalizm, Kürt ulusal-topluluğu içinde feodal ideolojileri yaygınlaştırarak dinsel bir muhalefet olarak var olmaktadır. Bu dinsel harekette ağır basan unsur, ulusal yan değil, sınıfsal yandır. Bu da feodal egemen sınıfın bütünsel çıkarı olarak belirginleşmektedir.
      9) Bugüne kadar Kürtler üzerindeki ulusal baskının temelinde emperyalizm, oligarşi ve feodalizm bulunmaktadır. Oligarşi içinde iki ulusun burjuvazisini birbirinden ayırmak olanaksızdır. Oligarşi, gerçek bir ulusal-devlet içinde, iç dinamikle gelişmiş bir kapitalizmin ürünü olan finans oligarşisi olmadığı için "Türk ulusal burjuvazisini"de temsil etmemektedir. Türkiye'de burjuvazi baştan emperyalizmle bütünleşmiş olarak geliştiğinden ulusal niteliğini oluşumundan itibaren yitirmiştir. Aynı durum Kürt burjuvazisi için de geçerlidir. Bu yüzden burjuvaziyi ulusal kökene göre ayırmak ve bir kimlik vermek yanlıştır.
      10) Bugün Türkiye'de burjuvazi ulusal ve devrimci nitelikte bulunmadığından, kendi devrimini yapamaz. Bu görev tümüyle proletaryaya ve müttefiklerine kalmıştır (demokratik halk devrimi esprisi). Demokratik halk devrimi, proleter anlamda uluslaşma demektir ve bu açıdan da burjuva demokratik devrimden ayrılır. Bu devrim, yalnızca yerli egemen sınıflara karşı değil, aynı zamanda emperyalizme de karşıdır. Dolayısıyla emperyalist sistemden kesin olarak ayrılmayı amaçlar. Bu açıdan ulusal niteliktedir. Ancak bu ulusallık işçilerin ve köylülerin, şehir küçük-burjuvazisinin oluşturduğu halk ile çakışır. Bu halkın dışsal tanımlaması olarak ulus ortaya çıkmaktadır. Ancak bu, aynı zamanda ulusun yeni bir aşılma biçimidir de.
      11) Türkiye'de gerçekleştirilecek demokratik halk devrimi, Türk ve Kürt ulusları arasındaki hak eşitsizliğini ortadan kaldıracaktır. Ancak bu eşitsizliğin siyasal planda ortadan kaldırılması, yani Kürt ulusunun kendi kaderini tayin hakkına sahip olması tek başına yeterli değildir. Bu hakkın kalıcı ve sürekli olabilmesi ancak emperyalist sistemden kesin kopuşu zorunlu kıldığından bu hak tüm Türkiye emekçi halkının (Türk ve Kürt emekçilerinin) kendi kaderini tayin hakkı ile birlikte ele alınmak durumundadır. Demokratik halk iktidarında ulusun kendi kaderini tayin hakkı, emekçi halkın kendi kaderini tayin hakkının önüne ve karşısına konamaz.
      12) Türkiye'deki Kürt ulusal-topluluğunun kendi kaderini tayin hakkına sahip olmaları, bir bütün olarak Kürt ulusal sorununun çözümlenmesi demek değildir. Diğer parçalardaki Kürt ulusal-topluluğunun da kendi kaderini tayin hakkına sahip olması zorunludur. Birleşik ve demokratik, bağımsız bir Kürdistan, Kürt ulusunun tarihsel olarak uzun yıllar ayrı parçalarda yaşamasının getirdiği engellere sahiptir. Parçalarda değişik ulusal baskılarla ve ulusal kültürlerin sınırlamalarıyla belirlenmiş, bir Kürt ulusal kültürünün, bütünsel ve en gelişmiş hale getirilmesi ulusal sınırların aşılması için de gereklidir. Dolayısıyla proletaryanın çıkarına uygundur.
      13) Herşeye karşın Kürt ulusunun ayrılma hakkı hiçbir biçimde sınırlandırılamaz. Bu hakkın ne zaman ve nasıl kullanılacağında, Kürt emekçi halkının istemi esas alınacaktır. Ancak yine de, devrim sonrasında, Kürt emekçi halkı çeşitli biçimlerde ayrılma hakkını "bağımsız bir devlet" yönünde kullanma istemini ortaya koyabilir. O koşullarda da, genel olarak emekçi halkın çıkarlarına ters düşse bile, bu isteme karşı hiçbir biçimde zora başvurulmayacaktır.
      14) Kürt ulusal-topluluğu parçalara bölünmüş ve aralarında fiili eşitsizlikler bulunduğundan, kendi kaderini tayin hakkını nasıl kullanacağı konusunda, herbir parçadaki ulusal-topluluğun ayrı ayrı belirlemede bulunmaları, emekçi halkın çıkarına olacaktır. Parçalardan herhangi birinin "ayrılma", ayrı devlet "kurma" isteminde bulunduğunda, bu istem bütünsel olarak ele alınmalıdır.
      15) Türkiye'de kurulacak olan halk iktidarında, gerçek bir bölgesel özerklik ve yerel yönetim temelinde, merkezi ve birleşik bir halk cumhuriyeti içinde yer almak, tümüyle Kuzey Kürdistan halkının vereceği karara bağlıdır. Bu amaçla, demokratik halk iktidarının kuruluşunun ilk anından itibaren Kürt ulusuna kendi kaderini tayin hakkı tanınarak, bu hakkı özgürce kullanabilmeleri için gerekli organlar ve kurumlar oluşturulacaktır. Oluşturulacak organlar ve kurumların ilk görevi, bu hakkın nasıl kullanılacağını belirlemek olacaktır. Bu amaçla sadece Kürt ulusunun katılacağı demokratik bir referanduma gidilecektir.
      16) Türkiye sınırları içinde merkezi ve birleşik bir halk cumhuriyetinin içinde yer alma isteminin gerçekleşmesi koşullarında, geniş bir bölgesel özerklik temelinde Kürt halkının kendi içsel örgütlenmesi gerçekleştirilecektir.
      17) Halk iktidarında, tarihsel olarak birleşik ve merkezi bir yönetime geçiş biçimi olarak koşulların dayatmasıyla uygulanılmış olan federatif yönetim yeniden gözden geçirilerek, daha gelişkin biçimlerin bulunması ve uygulanmasına yönelinilecektir. Federasyonun zaman içinde ortaya çıkardığı uluslararası bütünleşmeyi engelleyici ya da geciktirici nitelikleri göz önüne alınarak işçilerin ve köylülerin demokratik devrimci yönetiminin kurulmasına girişilecektir.
      18) Kürt ve Türk ulusunun Türkiye sınırları içinde fiili eşitsizliklerinin emekçi halk düzeyinde fazla büyük olmaması, ekonominin dış dinamikle gelişmiş olma özelliği, ulusal kültürün Türk tarafında görece gelişmişliği vb. dikkate alınarak emekçi halkın enternasyonalist kültürüne yönelik gelişmelere ağırlık verilecektir.
      19) Halk iktidarı, önsel olarak işçileri, köylüleri ve kent küçük-burjuvazisini kapsadığından, bu iktidar koşullarında küçük ve orta mülk sahibi ulusal sınıf ve tabakalara karşı bütünsel, ama zora dayalı olmayan politikalar belirlenecektir.
      20) Tüm olarak her iki halkın işçilerinin ve köylülerinin mücadelesi ile kurulacak olan halk iktidarı Türkiye halkının iktidarı olacaktır. Bu amaca yönelik olarak mücadelenin Türkiye Halk Kurtuluş Partisi'nin önderliğinde Türkiye Halk Kurtuluş Cephesi tarafından yürütülmesi esastır.
      21) Türkiye Halk Kurtuluş Cephesi, ulusal köken ayrımı yapmaksızın halkın demokratik devrim amacına yönelik savaşının politik örgütlenmesidir. Türkiye Halk Kurtuluş Cephesi, halkın, yurtseverlik ve enternasyonalizm temelinde anti-emperyalist ve anti-oligarşik politik-askeri örgütlenmesidir. (İşçi, köylü ve küçük-burjuvazi).
      22) Türkiye Halk Kurtuluş Cephesi içinde genel ve burjuva anlamda ulusal seksiyon örgütlenmesi yerine, halk iktidarının parça parça ele geçirileceği gerçeği gözönüne alınarak, halk-bölge örgütlenmesine ağırlık verilecektir. Her düzeyde dillerin eşitliği esasına göre yayın yapılacaktır. Kurtarılmış bölgelerde yalın bir ulusal eğitim sistemi yerine, iki ulusun emekçi halkının birleşik ve merkezi yönetiminin kurulabilmesine uygun bir eğitim sistemi uygulanacaktır.
      Bu amaçla Kürt halkının bulunduğu bölgelerde Türkçe ikinci dil olarak öğretilirken, Türk halkının bulunduğu bölgelerde Kürtçe ikinci dil olarak öğretilecektir. Bu amaçla Kürtçe eğitim ve öğretim için kullanışlı ve uygun bir sistem bulunması için özel bir çaba gösterilecektir. Tarihsel olarak kendi dillerinde eğitim ve öğretim yapma olanağına sahip olmadıkları için Kürt halkının eğitimine ve dilin geliştirilmesine öncelik verilecektir.
      Türkiye Halk Kurtuluş Cephesi, iktidar mücadelesi sürecinde programında yazılı ilkelere uygun olarak ulusal halk eğitimi için gerekli düzenlemeleri yapacaktır.



Gelecek Bölüm SONUÇ



Dipnotlar


[42*] Bu öylesine kanıksama yaratmıştır ki, başlangıçta bu durumu özel olarak teşvik eden bazı "Kürt" örgütleri artık yeter demektedirler. "Manevi destek" yerine maddi ve elle tutulur (askeri) eylemlerle destek gösterilmesi yönünde özel istemler belirtmektedirler artık.
[43*] Bu, kimi zaman Marksist terminoloji ile "taktik ittifak" ya da "emperyalistler arası çelişkiden yararlanma" olarak ifade edilmektedir. Marksist terminolojiyi kullanan küçük-burjuva Kürt örgütlerinin bu yaklaşımları, son tahlilde proletaryanın öncülüğünde bir demokratik devrimin gerçekleştirilmesine karşı nitelik taşır.
[44*] Geniş bilgi için bakınız, Yedinci Bölüm: III. Bunalım Döneminde Ulusal Sorunların Proleter Devrimci Çözüm Yolu ya da Proletaryanın "Olumlu Eylemi"
[45*] Aynı türden bir çıkış ülkemizde 1971 yılında olmuştur. Tekelci burjuvazi artık iktidarı tümüyle ele geçirmenin koşullarının olduğunu düşünerek, 12 Mart darbesini tezgahlamıştır. I. Erim hükümeti tekelci burjuvazinin saf iktidarı olarak kurulmuştur. Ancak THKP-C ve THKO'nun eylemleri ile plan uygulanamamıştır. Ama bu planın en önemli unsuru, İran'dakinin tersine şehir küçük-burjuvazisinin sağ ve orta kesiminin siyasal olarak yedeklenmesiydi. Ama kısa sürede bu yedekleme durumu, silahlı devrim cephesinin aktif tutumuyla sona ermiş ve kaçınılmaz olarak tekelci burjuvazi Anadolu sermayesi ve feodal kalıntılarla yeniden uzlaşmak zorunda kalmıştır.
[46*] Burada kesinkes bir ulusal birlik söz konusu değildir.
[47*] Genellikle Kürt ulusal hareketinde feodalizmle ulusal açıdan ittifak anlayışı egemendir.
[48*] Son tahlilde bu tür devletler "feodal-devlet"tir. Ancak emperyalist dönemde, artan oranda, oluşturulan tüm devletler "ulusal" bir kimlik taşımaktadırlar. Dolayısıyla, Beşinci Bölümde belirttiğimiz gibi, çağımızda tüm devletler "ulusal-devlet" olarak tanımlanmaktadır.
[49*] Bu örnek aynı zamanda Türkiye'deki Kürt ulusunun bireylerinin diğer ülkelerdeki bireylerinden farklılaşmasını açıklayacak niteliktedir.
[50*] ANAP'ın 1991 Ekim Genel Seçimleri'nde aynı bölgelerden aldığı oylar şöyledir: Bitlis'te %31,3; Van'da %26,2; Urfa II. seçim bölgesinde %29,6'dır. ANAP'ın Türkiye çapındaki oy oranı ise %23,9'dur. (II. Baskıya not)
[51*] "Bağımsız köylü" ile feodalizm koşullarındaki sınıf olarak ortaya çıkan ve doğrudan üreticileri kapsayan köylülük ifade edilmektedir. Köylülük modern kapitalist anlamda sınıf değildir. Köylülüğün sınıf etmeni, feodalizme ilişkindir.
[52*] Burada Stalin'in "emperyalist baskı koşullarında ulusal hareketlerin devrimci niteliği, harekette kesinkes proleter unsurların varlığını, hareketin demokratik bir temelinin varlığını gerektirmez" saptamasının emperyalizmin açık işgal koşullarına ilişkin olduğu unutulmamalıdır.


[234] Stalin: Marksizm ve Ulusal Sorun ve Sömürge Sorunu, s: 7-10
[235] Mahir Çayan: Kesintisiz Devrim II-III
[236] Lenin: Ulusal Sorun ve Ulusal Kurtuluş Savaşları, s: 147
[237] Mahir Çayan: Kesintisiz Devrim II-III
[238] Lenin: Rusya'da Kapitalizmin Gelişmesi, s: 181


Gelecek Bölüm SONUÇ