Der: William J. Pomeroy
Marksizm ve Gerilla Savaşı
            I. Kısım - TARİHSEL TEMEL





[Türkçesi: William J. Pomeroy, Marksizm ve Gerilla Savaşı, Belge Yayınları, Eylül 1992, Birinci Baskı]

Eriş Yayınları tarafından düzenlenmiştir.
erisyay@kurtuluscephesi.org
Özgün biçimiyle Acrobat Reader formatında: Marksim ve Gerilla Savaşı (778 KB)


      1 .
      AYAKLANMA SANATI
      Karl Marks ve Friedrich Engels
     
      Günümüzde ayaklanma gerçekten savaş türünden bir sanattır ve ihmal edildiği zaman, ihmal eden partinin mahvına sebep olacak kurallara bağlıdır. Partilerin yapısından ve ayaklanma durumunda göz önüne alınması gereken hususlardan mantıksal olarak çıkarılan bu kurallar o kadar açık ve basittir ki, 1848'deki kısa deneyleri Almanlara bunları gayet iyi öğretmiştir. Önce, oyununuzun sonuçlarıyla karşılaşmaya tamamen hazır olmadıkça ayaklanma ile oynamayınız. Ayaklanma son derece berilsiz niceliklerle yapılan bir hesaptır. Bu niceliklerin değeri her gün değişebilir. Karşınızdaki güçler örgüt, disiplin ve yerleşmiş otorite bakımından sözden ileridirler. Sizin onlara karşı kuvvetli üstünlükleriniz olmadıkça yenilir ve mahvolursunuz. İkinci olarak, ayaklanma bir kere başladı mı, en büyük bir azimle ve hücum planında yürür. Savunucu bir eylem her silahlı ayaklanmanın ölümüdür. Düşmanlarla boy ölçüşmeye kalkmadan kaybedilir. Hasımlarınızı güçleri dağınıkken bastırınız; küçük de olsa her gün yeni başarılar, ilerlemeler tertipleyiniz. İlk başarılı ayaklanmanın size verdiği moral üstünlüğü muhafaza ediniz; daima en kuvvetli tahrike kapılan ve daha emin olan yanı gözeten, iki taraf arasında mütereddit kişileri kendi tarafınıza toplayınız; (sayfa 51) düşmanlarınızı size karşı güçlerini bir araya getirmeden geri çekilmeye zorlayınız. Devrimci politikanın bugüne kadar bilinen en büyük üstadı Danton'un dediği gibi, Atılganlık, atılganlık ve yine atılganlık.[1]

      Friedrich Engels, Germany: Revulation and Counter-Revulotion, International Publishers, 1933, s. 100. İlk defa Marks'ın adıyla New-York Tribun'de 18 Eylül 1852'de yayınlanmıştır.




      2.
      İSPANYA'DA GERİLLA SAVAŞI
      Karl Marks
     
      İspanyol hazır kuvvetleri yenilgiye uğrasa bile her yerde birden ortaya çıkmıyordu. Yirmi defadan fazla dağılmış olmasına rağmen yine de her zaman düşmanla karşılaşmaya hazırdı ve çoğu kez yenilgiden sonra artan bir kuvvetle yeniden ortaya çıkıyordu. Bu orduyu yenmek faydasızdı, çünkü zararı çabuk telafi ediyorlardı. İnsan kaybı genellikle az oluyordu, arazi kaybına ise aldırış etmiyorlardı. Düzensiz olarak dağlara çekilmeleri; yeniden bir araya gelip en umulmadık anda ortaya (sayfa 52) çıkmalarını, yeni takviyelerle güçlenmelerini sağlıyor ve Fransız ordularına direnmek değilse bile, onları sürekli hareket halinde tutmak ve güçlerini dağıtmaya mecbur etmek imkanını veriyordu. Ruslardan daha talihli olmak üzere. yeniden doğabilmek için ölmeye de ihtiyaçları yoktu.
      19 Kasım 1809'da Ocana'daki müthiş savaş, İspanyolların yaptığı son büyük meydan savaşıydı. O zamandan itibaren sadece gerilla savaşları yaptılar. Düzenli savaşın terkedilmesi başat olgusu, yerel hükümet merkezleri karşısında, ulusal merkezlerin ortadan kalktığını kanıtlar. Ordunun bozgunları mutad hale gelmeğe başladığında gerillaların ortaya çıkışı da genelleşti ve ulusal yenilgilerin endişeye düşürdüğü halk kitleleri, kahramanlarının yerel başarılarıyla övünür oldular. Bu noktada hiç olmazsa Merkezi Cunta, halkın kuruntusuna katılıyordu. "Gerilla eylemlerine Ocana savaşından daha büyük bir önem verilmişti."
      Don Kişot'un mızrağıyla baruta karşı koyduğu gibi, gerillalar da Napolyon'a karşı koydular, yalnız sonuç farklı oldu. Avusturya Askeri gazetesi (cilt I, 1821) "Bu gerillalar" diyordu, "dayanakları kendi içlerindeymiş gibi davranıyorlar ve bunlara karşı yapılan her eylem, amacının kaybolmasıyla sonuçlanıyor."
      Gerilla savaşının tarihinde birbirinden ayrılabilecek üç devre vardır. İlk devrede bütün taşra halkı silaha sarılıp, Galiçya ve Avusturya'da olduğu gibi partizan savaşları yapmışlardır. İkinci devrede Fransız ordusundan kaçan İspanyollardan, İspanyol ordusunun kalıntılarından, kaçaklardan vb. oluşan gerilla çeteleri kendi davaları gibi, ve bütün yabancı etkilerden bağımsız olarak, çıkarlarına uygun bir biçimde savaşı devam ettirdiler. Şanslı olay ve durumlar sonucunda çoğu kez bütün mıntıkalar bunların bayrağı altında toplandı. Gerillalar bu (sayfa 53) şekilde oluştukları sürece korkulacak bir varlık gösteremediler ama yine de Fransızlar için son derece tehlikeliydiler. Halkın gerçek anlamda silahlandırılmasına öncelik verdiler. Bir yeri zaptetme fırsatı çıkar çıkmaz. ya da el birliği ile gerçekleştirilecek bir iş tasarlanır tasarlanmaz halkın en aktif ve en cesur öğeleri gelip gerillalara katılıyordu. Bunlar son süratle ganimetlerine hücum ediyorlar, ya da girişimlerinin amacına uyan bir savaş düzeni içerisinde yer alıyorlardı. Bunların, bir kuryeyi yakalamak veya düşmana gönderilen erzak ve levazımı zaptetmek üzere bütün bir gün ihtiyatlı düşmanı görecek şekilde ayakta durduklarına tanık olmak olağanüstü bir durum değildi. Genç Mina'nın Joseph Bonaparte tarafından atanan Navarra valisini tutuklaması ve Julian'ın Ciudat kumandanı Rodrigoyu esir etmesi bu yolla olmuştu. İş tamamlanır tamamlanmaz herkes kendi yoluna gidiyor, silahlı olanlar derhal her yöne dağılıyorlar, yalnız iş birliği yapan köylüler, yokluklarının farkına varılmadan sessizce günlük işlerinin başına dönüyorlardı. Böylelikle bütün yollar ulaşıma kapatılıyordu. Hiçbirinin yeri keşfedilemediği halde binlerce düşman o noktada bulunuyordu. Yakalanmaksızın hiçbir kurye gönderilemiyor, hiçbir ikmal malzemesi yolda tutulmaksızın yerine ulaşamıyordu. Kısacası, yüzlerce göz tarafından gözetlenmeksizin hiçbir hareket yürütülemiyordu. Aynı zamanda bu türden bir iş birliğinin köklerini baltalamak için hiçbir araç da bulunmazdı. Fransızlar hep uçup kaybolan, sonra daima yeniden ortaya çıkan, dağları perde gibi kullanarak, görünmeksizin her yerde hazır ve nazır olan bir düşmana karşı her an silahlı bulunmaya zorlanmışlardı. Abbé de Pradt, "Fransızların gücünü tüketen" diyordu, "savaşlar ve çarpışmalar değil, fakat görünmez düşmanın aralıksız saldırılarıdır. Bu düşman takip edildiğinde halkın içine karışıp kaybolur, sonra yine (sayfa 54) onların arasından yenilenmiş bir kuvvetle ansızın tekrar ortaya çıkar. Hikayedeki sivrisinek tarafından eziyet edilerek ölüme sürüklenen aslan, Fransız ordusunun durumuna tam bir önektir." Üçüncü devrelerinde gerillalar ordunun düzenini taklit ettiler. Mevcutlarını üç binden altı bine çıkardılar, mıntıkaların tümünün yürüttüğü bir eylem olmaktan çıkıp, bir kaç önderin eline düştüler. Bu önderler gerilla hareketlerini kendi amaçlarına en uygun düşecek şekilde kullandılar. Gerillaların sistemindeki bu değişim, Fransızlara, onlarla mücadelelerinde önemli avantajlar sağladı. Artan sayıları dolaysıyla gizlenme ve eskiden olduğu gibi, bir savaşa zorlanmadan ansızın ortadan kayboluverme olanağını kaybeden guerillero'lar artık sık sık kuşatılıyor, yeniliyor, dağılıyorlar ve uzun süre yeni bir saldırıya geçemeyecek duruma düşüyorlardı.
      Gerilla savaşının bu üç devresi İspanya siyasal tarihi ile karşılaştırıldığında, bu devrelerin, hükümetin karşı-devrimci tutumunun halkın devrimci ruhunu yatıştırmakta başarılı olduğu, ilerlemeler arzettiği görülür. Bütün halkın ayaklanmasıyla başlayan mukavemet savaşı daha sonra gerilla çeteleri tarafından devam ettirilmiştir. Bütün havali bu çetelerin yedeği olmakta ve onları çeteciklere bölündükleri veya alay ölçüsüne indikleri sıralarda, kardeş müfrezelerle (komandolar) tamamlamaktaydı. Baştaki hükümete yabancılaşmak, gevşeyen disiplin, sürekli felaketler, sabit biçimlilik. Cadrez'in altı yılı boyunca çözüşme ve yeniden birleşmeler, zorunlu olarak İspanyol ordusuna fertlerini, önderlerinin aynı zamanda hem maşası, hem baş belası olmaya hazır bir duruma getirerek, "Praetorianism" niteliğinin damgasını vurmuş olmalıydı. Generallerin kendileri de zorunlu olarak merkezi hükümete ya katılmışlar, ya onunla çatışmışlar, ya da onlara karşı gizli ittifaklar kurmuşlardır, ve daima siyasal dengeye kılıçlarının ağırlığını koymuşlardır. (sayfa 55) Böylece sonradan Merkezi Cuntanın güvenini kazandığı görülen Cuesta, ülkedeki savaşı kaybetmesiyle birlikte Conjeso Real (Kraliyet Meclisi) ile iş birliği yapmaya ve Leonese mebuslarını Merkezi Cuntaya celbetmeye başladı. Merkezi Cuntanın bizzat üyesi bulunan General Morla, Madrit'i Fransızlara teslim ettikten sonra Bonapartist kampa geçti. Yine Cuntanın üyesi olan züppe las Romeiras Markisi Cuntaya karşı, burnu büyük Francisco Palafoks'la sefil Montijo ile ve ortalığı karıştıran Seville Cuntasıyla gizli birlik kurdu. General Castanos. Blake, La Bisba, birbiri ardı sıra Cortes As Regents zamanında gösteriler yapıp dalavereler çevirdiler ve Valancia Genel Yöneticisi Don Xavicr Elio sonunda İspanya'yı, VII. Ferdinant'ın eline teslim etti. Praetorian öğe, şüphesiz, generaller seviyesinde, birliklerde olduğundan daha çok gelişmişti.
      Öte yandan ordu ve gerilla birlikleri savaş boyunca savunma hatlarından; Porlier, Lacy, Eroles ve Villacampa gibi bazı önderlerini alırlarken, savunma hattı da sırası gelince Mina, Empenicado vb. gibi bazı gerilla önderlerini alıyordu.
      Ordu ve gerilla kuvvetleri İspanyol toplumunun en devrimci kesimini teşkil etmekteydi. Bunlar her rütbeden asker bulundurarak kuvvetlendirildikten başka, gayet hararetli, yüksek emeller besleyen ve yurtsever gençleri de kapsıyorlardı. Merkezi Hükümetin uyuşturucu etkisine girmemişlerdi. Eski rejimin zincirlerinden kurtulmuşlardı. Mensuplarından bazıları (Riego gibi), Fransa'daki bir kaç yıllık bir esaretten dönenlerdi. Şu halde İspanyol ordusunun ilerideki karışıklıklarda ne devrimci inisiyatifi ele almakta, ne de devrimi, praetorianizm ile yozlaştırmakta gösterdiği etkenliğe şaşmamak gerekir.
      Gerillalara gelince, şurası açıktır ki, kanlı mücadeleler sahnesinde gösteriler yaptıktan, boş gezme alışkanlığını (sayfa 56) edindikten, bütün kin, intikam ve yağmacılık tutkularını serbestçe tatmin etme zevkini tattıktan sonra, bunlar barış zamanının en tehlikeli güruhu olacaklardır. Bunlar herhangi bir parti veya ilke adına kendinden istenecekleri yapmaya hazır, kendisine iyi para verecek, ya da yağma vesilesi hazırlanacak olanın tarafında bulunacak kimselerdir.




      3.
      GERİLLA SAVAŞI ÜSTÜNE
      Friedrich Engels
     
      Son altı hafta zarfında Fransız-Prusya Savaşının karakteri önemli ölçüde değişmiştir. Fransa'nın düzenli orduları yok olmuştur. Mücadele, yeni harekete geçirilen birlikler tarafından devam ettirilmeğe başlanmıştır. Bu birliklerin tecrübesizliği de onları oldukça düzensiz hale getirmiştir. Açıklık yerlerde toplanıp savaşmaya teşebbüs ettiklerinde kolaylıkla yenilmişler, fakat barikatlar ve mazgallarla teçhiz edilmiş köy ve kasabalarda çarpıştıklarında ciddi bir direniş gösterebilecekleri ortaya çıkmıştır. Beklenmedik gece hücumları ve diğer gerilla savaşı yöntemleriyle, bu tip bir mücadelenin yürütülmesi, hükümet bildirileri ve emirleriyle de teşvik edilmiştir. Aynı zamanda hükümet bu güçlerin eylemde bulundukları bölgenin halkına, kendilerine mümkün olan her yardımın yapılmasını bildirmiştir. (sayfa 57)
      Eğer düşman bütün ülkeyi işgal etmeye yeterli birliklere sahip olsaydı bu direniş kolaylıkla kırılabilirdi, fakat Metz'in teslimine kadar düşmanın böyle bir gücü yoktu. Her yerde hazır ve nazır olan ve emirlerine mutlak itaat isteyen "Dört Uhlan"[
2] artık esaret ve ölüm tehlikesine maruz kalmaksızın kendi sınırları dışındaki bir köy veya kasabaya saldıracak durumda değillerdi. Savaşa girecek müfrezelere koruyucu birliklerin refakat etmesi ve münferit refakat birliklerinin ya da süvari bölüklerinin köy içinde dört yana dağılarak gece hücumlarına ve aynı zamanda, harekette iken de geriden yapılacak hücumlara karşı nöbette bulunmaları gerekiyordu. Alman mevzileri, tartışılmakta olan bir arazi bölgesiyle çevrelenmişti. Ve işte tam bu alanda halk direnişi kendini en ciddi şekilde hissettirmekteydi.
      Bu halk direnişini kırmak için Almanlar, modern geçmiş ve barbarca bir tür sıkıyönetime baş vurmaktaydılar. Almanlara ateş açan veya genellikle Fransızlara yardımcı olan bir veya daha fazla kişinin savunmakta olduğu köy ve şehirler ateşe verilecekti. Bundan başka silah taşıyan ve onların nazarında resmi asker olmayan herkes sorgusuz sualsiz vurulacaktı. Bundan başka bir şehrin önemli bir kesiminin böyle bir suçu işlediğinden herhangi bir şekilde şüphe edildiğinde, eli silah tutacak durumda olan herkes derhal katledilecekti. Geçen altı hafta boyunca merhametsizce yürütülen bu politika hâlâ şu anda da tamamen egemendir. İnsan, yarım düzine bu tür askeri infaz raporuyla karşılaşmaksızın bir tek Alman gazetesi okuyamazdı. Tabii, bunlar "dürüst askerlerin alçak katillere ve haydutlara karşı" faydalı bir tutum içerisinde yürüttüğü basit bir askeri adalet örneği olarak gösterilmekteydi. (sayfa 58) Şüphesiz, düzensizlik, yağma, kadınlara tecavüz, usulsüzlük söz konusu değildi. Gerçekten değildi. Herşey sistematik ve düzenli bir şekilde yapılıyordu. Mahkum edilen köy kuşatılıyor, ahalisi dışarıya çıkarılıyor, erzak müsadere ediliyor, evler ateşe veriliyordu. Gerçek veya hayali suçlular savaş divanına getiriliyorlar ve nasipleri, kısaca bir son itirafla, yarım düzine kurşun oluyordu.
      Alman ordularının Fransa içlerinde yürürken geçtikleri yolu kana ve ateşe boğduklarını söylemek mubalağ olmayacaktır. Bu 1870 yılında, asker oldukları derhal anlaşılmayan kimselerin eşkıyalarla bir olduklarını ve ateşle ve kılıçla susturulmaları gerektiğini iddia etmek yeterli değildi. Böyle bir iddia, resmi orduların savaşı dışında başka bir savaş türü bulamayan XVI. Louis veya II. Frederick zamanı için geçerli olabilirdi. Fakat Amerikan Bağımsızlık Savaşından Amerikan Ayrılma Savaşına[3] kadar halkın savaş içinde yer alması, istisnadan ziyade, kural haline gelmiştir. Nerede bir halk, ordularının direniş gösteremeyecek durumda olması nedeniyle ve salt bu nedenle, boyun eğmeyi kabullenmişse, bir alçaklar ulusu olarak genel nefreti kazanmıştır; ve nerede halk olağanüstü bir savaşı enerjik bir biçimde yürütmüşse istilacılar çok geçmeden, modası geçmiş kan ve ateş kanununu yürütmenin imkansız olduğunu anlamışlardır. İngilizler Amerika'da, Napolyon'un yönettiği Fransızlar İspanya'da, ve 1848'de Avusturyalılar İtalya ve Macaristan'da, çok kısa bir zaman içinde halk direnişini tamamen yasal bir savaş biçimi olarak kabullenmeğe zorlanmışlardır. (sayfa 59) Onları buna zorlayan kendi esirlerine karşı bir misillemeye girişilmesi korkusu olmuştu.
      Dünyadaki bütün ordular içinde Prusya ordusu bu uygulamaları canlandıran son ordu olsa gerektir. 1806'da Prusya sadece, ülkenin hiçbir yerinde böyle bir ulusal direniş ruhundan eser olmadığı için çökmüştür. 1807'den sonra ordunun yeniden düzenleyicileri ve idarecileri bu ruhu meydana çıkarmak için güçlerinin yettiği her şeyi yaptılar. Bu, İspanyanın, bir ulusun istilacı bir orduya karşı direnişinin şahane bir örneğini verdiği sıralarda oluyordu. Prusya'nın askeri önderlerinin hepsi bunun, yurttaşlarının örnek almasına değer bir olay olduğuna işaret etmişlerdi. Scharnhorst, Gneisenau, Clausewitz, hepsi aynı kanda idiler. Hatta Gneisenau, Napolyon'a karşı yapılan mücadeleye katılmak için bizzat İspanya'ya gitmişti. Sonradan Prusya'da da uygulanan bütün askeri sistem, mutlak bir monarşi içerisinde ne kadar mümkünse o kadar düşmana karşı halk direnişini harekete geçirmeye teşebbüs etmekti.
      Orduya katılmak ve yedekte (Landwehr) hizmet görmek üzere sadece kırk yaşa kadar olan askerlik çağındaki kimselere baş vurulmuyor, 17-20 yaşları arasındaki delikanlılar ve 40-65 yaşları arasındaki kişiler kitleden toplanan askerlere dahil oluyorlar, son yedekleri (Landsturm) oluşturuyorlardı. Bunların görevi, düşmanın geri ve yan saflarında ortaya çıkarak, onların hareketlerine müdahale etmek, levazım ve kuryelerinin yolunu kesmekti. Bunların el attıkları her silahı kullanabilmeleri ve istilacıları rahatsız etmek için ayrımsız olarak her elverişli yola baş vurmaları bekleniyordu. "Yöntem ne kadar etkiliyse, o kadar iyiydi". Landsturm'daki kişiler, herhangi bir anda yeniden sivil karakterlerine bürünebilmek için hiçbir üniforma giymeyecekler, böylece düşman tarafından tanınamayacaklardı. (sayfa 60)
      Söz konusu olan bu 1813'ün Landsturm Düzeni adı verilen belge -ki, bunun yazarı Prusya Ordusunu örgütleyen Scharnhorst'tan başkası değildi- her yolun geçerli ve en etkilisinin en iyi olduğu bu uygunsuz ulusal direniş ruhuyla kaleme alınmıştı.
      Bununla birlikte bu sıralarda Prusyalıların Fransızlara bütün yaptıkları bu kadarla kaldı. Fransızlar da Prusyalılara aynı tutum içinde davranmaya karar verdikleri zaman ise, işler oldukça değişti. Bir durumda yurtseverlik olan şey başka bir durumda eşkıyalık ve katilliğe dönüştü.
      Gerçek olan şudur ki, bugünkü Prusya hükümeti eski yarı-devrimci Landsturm Düzeninden utanmakta ve Fransa'daki eylemleriyle bunu hafızalardan silmeğe çalışmaktadır. Fakat bizzat kendilerinin Fransa'da kasıtlı olarak yaptıkları mezalim, unutturmak şöyle dursun, her şeyi daha çok hatırlatacaktır. Bu alçakça savaş yönteminin lehinde ileri sürülecek her iddia, sadece şunu kanıtlamaya yarar: Eğer Prusya ordusu Jena'dan[4] beri ölçülmez derecede düzelmişse, öte yandan Prusya hükümeti Jena'yı mümkün kılan koşulları tekrar geliştirmektedir.
     
      Labour Monthly,
Londra, Ağustos 1943. İlk defa 11 Kasım 1870'de Pall Mall Gazette'de yayınlanmıştır.




      4.
      PARİS KOMÜNÜ
      Karl Marks
     
      Bütün Fransız Ordusu, imparatorla birlikte, 2 Eylül 1870'de Sedan'da Prusyalılara teslim oldu. İki gün sonra Fransa'da cumhuriyet ilan edildi. Ve başında Thiers olduğu halde sözde Ulusal Savunma Hükümeti kuruldu. Bu hükümet geniş ölçüde toprak ağalarından ve kraliyet taraftarlarından oluşmaktaydı. Prusya Ordusu kapılarda iken Paris'te, çoğunlukla işçilerden meydana gelmiş olan Ulusal Muhafız Örgütü şehrin teslimini önlemek üzere bu hükümeti yıkmak için iki başarısız teşebbüste bulundu. (31 Ekim 1870 ve 22 Ocak 1871). Thiers'in bir başarısız teşebbüs sırasında Ulusal Muhafızları silahsızlandırmak için Vinoy kumandasındaki birlikleri göndermesinden sonra 18 Mart 1871'de Paris işçileri ayaklandılar. Komünü ve Geçici Hükümet olarak da Paris Ulusal Muhafız Örgütü Merkez Komitesini ilan ettiler. Hainlerin yardımıyla Thiers'in birlikleri 21 Mayıs 1871'de Paris'e girmeyi başardılar ve Paris halkının 8 günlük kahramanca direnişinden sonra Komün, tarihin en gaddarca mezalimlerinden biriyle kana boğuldu. Uluslararası İşçiler Birliği için yazılmış olan Fransa'da İç Savaş hakkındaki ünlü söylevinde Marks, Komüne klasik saygısını gösteriyordu. Aşağıdaki seçmeler, arkadaşı Dr. L. Kugelmann'a yazılmış iki mektuptan alınmıştır. Bu mektuplarda Marks, Komünün önemini bir kaç sözle özetlemektedir. (Lenin'in değerlendirmesi için ileride, "Komünden Alınacak Dersler" adlı yazıya bakınız.) (sayfa 62)
     
       

Londra, 12 Nisan 1871


      ... Onsekiz Brumaire[
5] adlı eserimin[6] son bölümüne bakacak olursanız ikinci bir Fransız Devrimi teşebbüsünün, önceki gibi bürokratik-askeri mekanizmayı bir elden diğerine devretmeyip, ezeceğine ve bunun kıtadaki her gerçek halk devrimi için esas olduğunu söylediğimi göreceksiniz. Paris'teki kahraman partili arkadaşlarımızın teşebbüs ettiği şey de budur. Bu Parislilerde, ne çok esneklik, tarihsel insiyatif ve fedakarlık yeteneği var! Dış düşmandan çok içteki hainlerin sebep olduğu altı aylık açlık ve perişanlıktan sonra, Fransa ile Almanya arasında hiç savaş olmamış ve düşman Paris'in kapılarında değilmiş gibi, Prusya süngüleri altında ayağa kalktılar. Tarihte böyle bir büyüklük örneği daha yoktur. Yenilselerdi tek ayıplanacak şeyleri "iyi huylulukları" olacaktı. Derhal Versay'a yürümeliydiler. Sonra ilkin Vinoy, arkasından Paris Ulusal Muhafız Örgütünün gerici kesimleri kendiliklerinden geri çekilecekti. Kritik an, vicdani tereddütler yüzünden kaçırıldı. İç savaşı başlatmak istemediler. Sanki şu muzır yumurcak Thiers, Paris'i silahsızlandırma teşebbüsüyle iç savaşı zaten başlatmış değildi. İkinci yanlış: Merkezi Komite, Komüne yol açmak için iktidarı çok çabuk teslim etti. Yine çok "Namusluca" bir vicdanlılık! Bununla birlikte, -eski toplumun kurtları, domuzları ve aşağılık köpekleri tarafından bastırılmış (sayfa 63) bile olsa- bu ayaklanış, Paris'teki Haziran (1848) ayaklanmasından beri Partimizin en şerefli eylemlerinden biri sayılabilir.
      Bu Parislilerin, kutsallığa hücum etmesini ve uşakların hortlamış sahte tavırlarıyla, kışlaların pis kokusu ile, kilisesiyle, lahana junkerliğiyle Almanya-Prusya Kutsal Roma İmparatorluğunu ve her şeyden önce dar kafalı burjuvayı kutsallaştırmalarını bir karşılaştırınız.
     

Londra, 17 Nisan 1871


      ...Eğer mücadeleler sadece şaşmaz bir şekilde uygun koşullarla yapılsaydı, dünya tarihini yapmak gerçekten çok kolay olacaktı. Öte yandan, "ilinekler" (accidents) rol oynamasaydı, bu tarih çok mistik karakterli olacaktı. Bu ilinekler gelişimin genel süreci içerisinde kendiliklerinden ortaya çıkarlar ve yine başka ilineklerle telafi edilirler. Fakat gelişimdeki hızlanma veya gecikme, başlangıçta hareketin başında bulunanların niteliği, ilineğini de içine alan bu tür ilineklere sıkı sıkıya bağlıdır.
      Bu seferki kesin elverişsiz ilinek, katiyen Fransız toplumunun genel koşullarından değil, fakat Prusyalıların Fransa'da bulunmalarından ve Paris önlerindeki durumlarında kendini göstermekteydi. Parisliler de bunu iyice biliyorlardı. Fakat bunu, Versay'ın aşağılık burjuva takımı da iyice biliyordu. Tamamen bu nedenden ötürü, Parislileri, savaşa girişmek veya mücadele etmeksizin yenilmek ikilemiyle karşı karşıya bırakmışlardı.
      İkinci durumda, işçi sınıfının manevi çöküntüsü, bir-kaç liderin düşmesinden çok daha büyük bir felaket olacaktı. İşçi sınıfının kapitalist sınıfa ve bu sınıfın devletine karşı mücadelesi, Paris'teki olayla yeni bir safhaya girmiştir. Şimdiki sonuçlar ne olursa olsun, dünya tarihi için büyük önemi olan yeni bir çıkış noktası kazanılmıştır. (sayfa 64)
     
      Karl Marks and V. İ. Lenin, The Civil War in France: The Paris Commune, International Publishers, 1968, s. 86 -87 .




      5.
      GÜÇ TEORİSİ
     ["Zor Teorisi", Anti-Dühring, Sol Yayınları.]
      Friedrich Engels

      Güç, günümüzde ordu ve donanma demektir, bunların ikisi de hepimizin, zararını çekerek, bildiğimiz üzere "korkunç derecede pahalı"dır. Ama gücün kendisi para getirmez, olsa olsa hazır parayı alır. Bunun da, yine zararını gördüğümüz Fransız milyarları olayında olduğu gibi, fazla bir yararı olmaz. Şu halde paranın ekonomik üretim aracılığıyla sağlanması gerekmektedir. Ve böylece güç de donatım kaynaklarının ve güç araçlarının korunmasını sağlayan ekonomik düzenle koşullanmış olur. Hepsi bu kadar da değildir. Ekonomik ön şartlara ordu ve donanma kadar bağlı olan başka bir şey yoktur. Silahlanma, birleşim, örgütlenme, taktik ve strateji, herşeyden önce zamanın üretim ve ulaşım olanaklarının eriştiği aşamaya bağlıdır. Savaşlarda devrim yapan etmen, dahi generallerin "zihinlerinin serbest yaratımları" değil, daha iyi silahların icadı ve insani materyeldeki, yani askerlerdeki, değişikliktir. Burada dahi generallerin rolü olsa olsa, savaş yöntemlerini yeni silah ve savaşçılara uyarlamakta kendini gösterir .
      Ondördüncü yüzyılın başlarında Araplardan (sayfa 65)Batı Avrupa'ya barutun gelmesi, her öğrencinin bildiği gibi, savaş yöntemlerinde devrim yapmıştır. Barutun ve ateşli silahların kullanılmağa başlanması sadece bir güç eylemi değil, aynı zamanda sanayie atılmış bir adım, ekonomik bir ilerlemedir. İster üretime, ister tüketime yönelmiş olsun sanayi, yine sanayidir. Ateşli silahların kullanılması, sadece savaş yönetiminde devrimci bir etki yapmakla kalmamış, aynı zamanda siyasal egemenlik ve bağımlılık ilişkilerini de etkilemiştir. Barutun ve ateşli silahların sağlanması için, para ve sanayi gerekliydi ve bunların ikisi de şehir burjuvalarının elindeydi. Bu yüzden ateşli silahlar, şehirlerin ve feodal soyluluğa karşı çıkan, şehirlerin desteklediği monarşinin tekelinde kalıyordu. Soyluların kalelerinin, o zamana kadar yanaşılmaz olan taş duvarları burjuvaların bombardımanları karşısında yıkılıyor, burjuva filintalarının kurşunları şövalyelerin zırhlarını delip geçiyordu. Feodal lordların, zırhlı süvarileriyle birlikte üstünlükleri de yıkılıyordu. Burjuvazinin gelişmesiyle piyade ve topçu, gittikçe daha önemli savaş güçleri oluyorlardı. Topçuluğun gelişmesi askerlik mesleği örgütüne yeni ve tamamen sanayiin bir kolu olan istihkamcılığı eklemeye mecbur ediyordu.
      Ateşli silahların gelişim süreci çok yavaştı. Toplar hantal, tüfekler, ayrıntıları etkileyen bir çok yeni icatlara rağmen, eksik kalmakta devam ediyordu. Bütün piyadeleri silahlandırmak için uygun bir tüfeğin yapılması 300 yıl sürmüştü. Süngülü çakmaklı tüfeğin piyade silahı olarak mızrağı ortadan kaldırması ancak 18. yüzyılın başlarında mümkün olmuştu. O çağın piyadeleri, prenslerin ücretli askerleriydi. Bunlar, toplumun en düşkün öğelerinden toparlanmış, sıkı disiplin görmelerine rağmen güvenilmez ve ancak kırbaç zoruyla bir arada tutulabilen kişiler veya çoğunlukla düşmandan alınmış ve hizmete zorlanmış savaş esirleriydiler. Bu askerlerin yeni silahları (sayfa 66) uygulayabildikleri biricik çarpışma şekli, II. Frederick zamanında gelişiminin doruğuna ulaşan saf taktiğiydi. Ordudaki bütün piyadeler üçer parçalık uzun bir dörtgen halinde düzenleniyor ve savaş nizamında ancak tüm olarak hareket ediyorlardı. Çok ender olarak iki kanattan biri biraz ileri veya biraz geri gidebiliyordu. Bu hantal kitle, düzenli olarak, sadece düz zemin üzerinde hareket edebiliyor ve bu durumda bile çok yavaş ilerliyordu (Dakikada yetmişbeş adım). Savaş süresince bu düzeni değiştirmek imkansızdı ve piyade ateşe geçince zafer veya yenilgi, süratle ve tek hamlede belli oluyordu.
      Amerikan Bağımsızlık Savaşında, bu hantal saflar talim yapmamakla birlikte, yivli tüfekleriyle daha iyi ateş edebilen asilerle karşı karşıya geldiler. Bu asiler kendi çıkarları için savaştıklarından, ücretli askerler gibi kaçmıyorlar ve İngilizlere saf halinde ve açık düzlüklerde saldırmak nezaketini göstermeyip, aksine dağınık ve hızlı hareket eden iyi nişancı birlikleri halinde ormanlık yerlerde savaşıyorlardı. Böyle bir durumda saf aciz kaldı; ve gözle görülmez elle tutulmaz hasımlarına yenik düştü. Müfreze düzeninde çarpışma yeniden icat edilmişti. Bu, savaşın insani materyelindeki değişikliğin sonucu olan, yeni bir savaş yöntemiydi.
      Askeri alanda da Fransız Devrimi, Amerikan Devriminin başlattığı şeyi tamamladı. Amerikan Devrimi gibi, Fransız Devrimi de koalisyonun tecrübeli ücretli askerlerden meydana gelen ordularının karşısına, pek az tecrübesi olan ve bütün ulustan toplanan geniş asker kitlelerini çıkarmıştı. Fakat bu kitleler Paris'i yani, belirli bir alanı korumak zorundaydılar. Bunun için ise, kitle seviyesindeki açık savaşta zafer kazanmak şarttı. Sadece müfreze çarpışmaları yeterli değildi. Geniş birlikler tarafından da kullanılabilecek bir şeklin bulunması gerekiyordu ve bu şekil kolon nizamında bulundu. Kolon nizamı (sayfa 67) az tecrübeli birliklerin de oldukça muntazam ve hatta daha süratle hareket edebilmelerini (Dakikada yüz adım ve daha fazla) sağlıyor, eski saf nizamının katı kalıbını kırmayı, her arazide, hatta saf nizamı için son derecede elverişsiz olan arazilerde çarpışmayı, birlikleri her türlü uygun biçimde guruplamayı mümkün kılıyordu. Aynı zamanda, bu taktiğin, dağınık nişancı birliklerinin hücumları ile bir arada yürütüldüğünde, düşman saflarının ilerlemesine engel olmak, onları meşgul etmek ve durumun en kritik anında, yedekte tutulan kitlelerin saldırısına kadar, takatten düşürmek gibi bir yararı daha vardı.
      Müfrezeler ve kolonların birlikte eylemine ve ordunun her tip silahla donatılmış bağımsız tümen ve kolordulara bölünmesine dayanan bu yeni savaş yöntemi -Napolyon tarafından taktik ve strateji yönleriyle tamamen geliştirilmiş olan bu yöntem- her şeyden önce Fransız devriminde askeri personelin değişmesi ile zorunlu hale gelmişti. Fakat aynı zamanda çok önemli iki teknik ön koşul vardı: Birincisi istenen süratli hareket imkanını tek başına sağlayabilen, Grfeauval'in yaptığı hafif top arabaları; ikincisi ise, o zamana kadar namlu hizasında oldukça düz bir şekilde uzanan dipçiğin meyillendirilmesiydi. Bu şekildeki silahlar 1777'de Fransa'da kullanılmağa başlandı. Av tüfeğinden ilham alınarak yapılan bu değişiklik sayesinde boşa ateş etme zorunluluğu olmaksızın tek kişiyi nişanlamak mümkün olmuştu. Bu ilerleme olmasaydı, eski silahlarla müfreze taktiği uygulanamayacaktı.
      Bütün halkın silahlandırılmasındaki devrimci sistem sonucunda, kısa zaman sonra mecburi askerlik usulü kondu, (zenginler askerlik yapmak yerine belirli bir para ödüyorlardı) ve bu usul Avrupa kıtasının büyük devletleri tarafından benimsendi. Yalnız Prusya, Landwehr sistemiyle, büyük ölçüde halkın savunma gücüne (sayfa 68) başvurmaya teşebbüs etti. 1830'la 1860 arasında geliştirilip savaşta kullanılmaya elverişli hale getirilen ağızdan dolma yivli tüfeğin kısa bir süre kullanılmasından sonra Prusya, bütün piyadelerini, en modern silahlarla, kuyruktan dolrna yivli tüfeklerle donatan ilk devlet olmuştu. 1866'daki başarısını bu iki etmene borçludur.
      Fransız-Prusya savaşı, her ikisi de kuyruktan dolrna tüfeklerle silahlanmış iki ordunun karşı karşıya geldiği ilk savaştı. Aynı zamanda bu iki ordu da, esas olarak eski yivli çakmaksız tüfekler zamanındaki taktik formasyonuna sahiptiler. Tek fark, Prusyalıların yeni tip silahlara daha iyi uyan bir çarpışma biçimi olmak üzere, hücumda bölük kolonları düzenini kullanmasıydı. Fakat 8 Ağustosta St Privat'da Prusya muhafızları bölük kolonu nizamını ciddi olarak uygulamaya kalkıştıklarında, savaşa katılan beş alay iki saatten kısa bir süre içerisinde gücünün üçte birinden fazlasını kaybetti. (176 subay ve 5.114 er). O zamandan itibaren bölük kolonu nizamı da, tabur kolonu ve saf nizamları kadar kusurlu bulundu. Birlikleri düşman ateş hattına yakın bir şekilde yerleştiren bütün usuller terkedildi. Almanlar bundan sonraki çarpışmaları, merkezdeki yüksek rütbeli subayların disipline aykırı olduğu için karşı çıkmalarına rağmen, sadece o zamana kadar kırıcı kurşun yağmuru altında kendini tüketen sıkı müfreze kıtaları halinde yönettiler. Ve düşmanın ateş sahası içerisindeki tek hareket şekli de, iki büklüm olmaktı. Burada askerler bir kere daha subaylardan akıllı çıktılar. Kuyruktan dolma tüfeklerin ateşi altında, o zamana kadar iyi sonuçlar verdiği kanıtlanmış olan tek çarpışma tarzını içgüdüsel olarak bulan askerlerdi ve üstlerinin karşı çıkmalarına rağmen, bu usulü başarıyla sürdürdüler.
      Fransız-Prusya savaşı, yepyeni bir özelliği olan bir dönüm noktası teşkil eder. Bir kere, kullanılan silahlar (sayfa 69) öyle mükemmelleşmişti ki, artık bunlar üzerinde devrim yapıcı bir yenilik imkansızdı. Ordular gözün seçebildiği mesafedeki bir tabura isabetli atış yapabilecek toplara ve aynı isabetle tek kişiyi hedef alabilecek, doldurulması nişan almaktan daha kısa süren tüfeklere sahip olduktan sonra, daha ileri gelişmelerin, meydan savaşı için pek önemi kalmıyordu. Bundan ötürü bu yöndeki evrim çağı, esas olarak kapanmıştı. İkinci olarak ise bu savaş, bütün kıta güçlerini Prusya Landhwehr Sistemini daha sıkı bir şekilde uygulamaya ve böylelikle de birkaç yıl içinde kendilerini mahva götürecek askeri masraflara girmeğe mecbur etmişti. Ordu, devletin esas amacı haline gelmişti. Devlet için halk, sadece asker yetiştirmek ve beslemekle yükümlü bir topluluktu. Militarizm Avrupa'ya egemen olmuş ve onu yutmuştu. Fakat bu militarizm aynı zamanda kendi mahvının tohumunu da içerisinde bulundurmaktaydı. Devletlerin birbirleriyle yarışması, bir yandan onları her yıl orduya, donanmaya ve savaş malzemesine daha çok para harcamaya zorluyor, böylece mali yıkımı gittikçe hızlandırıyor; öte yandan genel ve mecburi askerlik hizmetinin gittikçe daha ciddiye alınması, bütün halkı silah kullanmaya alıştırıyor, böylece de onların belirli bir anda komuta mevkiindeki askeri lordlara karşı kendi iradelerini yürütebilecek duruma ge1melerini sağlıyordu. Bu "belirli an" ise halk kitlelerinin -şehir ve köy işçilerinin ve köylülerin- bir isteği olur olmaz, gelecekti. Durum bu kerteye gelince, prenslik ordusu bir halk ordusu halini alıyor, makine artık çalışmayı reddediyor ve militarizm kendi evriminin diyalektiği ile çöküyordu. 1848 Burjuva Demokrasisinin, adı üzerinde burjuva olduğu ve proleter olmadığı için başaramadığı şeyi, yani işçi sınıfına içeriği sınıfsal durumlarına uygun olan bir irade vermek işini, sosyalizm, güvenilir bir şekilde başaracaktır. Bu da militarizmin ve onunla birlikte işlevsiz orduların (sayfa 70) içten patlak veren dağılması demek olacaktır. Bu modern piyade tarihimizden alınacak ilk derstir. İkinci ders ise, orduların bütün örgüt ve çarpışma yöntemlerinin, buna ilişkin olarak da, zafer veya yenilginin; maddi yani ekonomik koşullara, insan ve silah malzemesine ve dolayısiyle halkın ve teknik gelişmenin nicelik ve niteliğine bağlı bulunduğudur. Ancak Amerikalılar gibi avcı bir halk, müfreze taktiğini yeniden keşfedebilirdi ve onlar salt ekonomik nedenlerle avcı idiler. Nitekim bugün de yine salt ekonomik nedenlerle, eski Amerika'nın yankeeleri, çiftçi, sanayici, denizci, tüccar olmuşlardı. Bunlar artık vahşi ormanlarda çarpışmıyorlarsa da, daha etkili bir şekilde, kitle çapında geliştirdikleri spekülasyon alanında, atalarından geri kalmıyorlar. Ancak Fransız Devrimi gibi, burjuvaların ve özellikle köylülerin ekonomik kurtuluşunu sağlayan bir devrim, kitle ordusu yöntemini ve aynı zamanda eski kalıplaşmış safları, yani mutlakıyetin askeri alandaki, kendisiyle savaşılan kopyelerini parçalayacak serbest hareket şeklini getirebilirdi. Teknikteki ilerlemelerin askeri alanda kullanılır hale gelir gelmez ve kullanılır kullanılmaz; çoğunlukla ordu kumanda mevkiinin arzusu hilafına bile olsa, savaş yöntemlerinde ani ve neredeyse şiddetli değişiklikler yarattıklarını ve gerçekten bu alanda devrim yaptıklarını türlü olaylarda gördük. (sayfa 71)
     
      Friedrich Engels, Herr Eugen Dühring's Revolution in Science (Anti-Dühring), International Publishers, 1939, s. 184 -90. İlk defa 1877-78'de Leipzig'de Alman Sosyal Demokrat Partisinin organı olan Vorwärts'de, bir makaleler serisi olarak yayınlanmıştır.




      6.
      BARİKAT TAKTİKLERİ
      Friedrich Engels

      Genel oy hakkının başarıyla kullanılması sonucunda proleter mücadelesinin yepyeni bir şekli ortaya çıktı ve bu, hızla gelişti. Burjuvazi egemenliğinin örgütlendiği devlet kuruluşlarının işçi sınıfına, aynı kuruluşlarla çarpışmak için daha ileri fırsatlar verdiği görüldü. İşçiler çeşitli Diyet Meclisleri, Belediye Meclisleri, İhtiyar Kurulları seçimlerine katıldılar. İşgalinde proletaryanın yeterli bir kesiminin söz sahibi olduğu her mevki için burjuvaziyle mücadele ettiler. Böylece burjuvazi ve hükümet, işçilerin partisinin yasa dışı eyleminden çok, yasal eyleminden, ayaklanma savaşlarından çok. seçim sonuçlarından korkar oldular. Çünkü burada da mücadele koşulları temelden değişmişti. Eski tarz ayaklanma, 1848'e kadar her yerde son sözü söyleyen barikatlı sokak çatışmaları, önemli ölçüde eskimişti.
      Bu konuda hayale kapılmayalım; sokak çatışmasında ayaklanmanın askeriye karşısındaki gerçek zaferi, yani iki ordu arasındaki çatışmada görülebilecek türden bir zafer, çok enderdir. Ama zaten isyancılar da buna o kadar güvenirlerdi. Onlar için bu, sadece, askerlere, savaşan iki ülke arasındaki bir çatışmada ya hiç rolü olmayan veya pek az rolü olan manevi etkide bulunmak sorunuydu. Eğer bunda başarılı olurlarsa ya askerler eylemden (sayfa 72) vazgeçerler, veya komutanlar kellelerini kaybederler ve ayaklanma kazanılırdı. Bunda başarılı olamadıkları takdirde ise askerin azınlıkta olduğu yerlerde bile daha iyi donatım ve eğitimin, tek elden yönetimin, askeri güçlerin planlı kullanılışının ve disiplinin üstünlüğü kendini hissettirirdi. Bir ayaklanmanın gerçek taktik uygulamasında ulaşabileceği en büyük başarı, tek bir barikatın doğru olarak kurulması ve savunulmasıdır. Karşılıklı destek, yedeklerin mevzilendirilmesi ve kullanılması. kısacası, değil büyük bir şehrin tamamının, bir şehrin bir tek kesiminin bile savunulması için vazgeçilmez olan birliklerin toplu ve koordine çalışması, en iyi ihtimalle, çok sınırlı bir ölçüde sağlanabilir, çoğunlukla da hiç sağlanamaz. Askeri birliklerin belirli bir noktada yoğunlaşması ise, tabiatiyle, imkansızdır. Bundan ötürü, pasif savunma, mücadelenin belli başlı şeklidir; şurada burada, zaman zaman, fakat çok ender olarak çıkışlara ve kanat hücumlarına geçilebilir; bununla birlikte genel kural olarak bu çıkışlar geri çekilen askeri birliklerin terkettikleri mevzilerin işgali ile sınırlanacaktır. Buna ilaveten ordu birliklerinin emrinde toplar, tamamen donatılmış ehil istihkam birlikleri vardır. Bunlar hemen her zaman ayaklananların yoksun oldukları savaş kaynaklarıdır. O halde. 1848 Haziranında Paris'te, 1848 Ekiminde Viyana'da. 1849 Mayısında Dresden'de olduğu gibi, en büyük kahramanlıkla yürütülen barikat mücadelelerinin bile, hücumun önderleri siyasal sorunlara girmeksizin salt askeri açıdan hareket etmeye başlar başlamaz ve askerler de kendilerine sadık kaldığı sürece, ayaklanmanın yenilgisiyle sonuçlanmasına şaşmamak gerekir.
      Asilerin 1848'e kadar kazandıkları birçok başarı, türlü nedenlere dayanmaktadır. 1830 Temmuzu ve 1848 Şubatında Paris'te; İspanya sokak çatışmalarının çoğunda olduğu gibi, isyancılarla ordu birlikleri arasında sivil (sayfa 73) milisler bulunuyordu. Bunlar ya doğrudan doğruya ayaklananların tarafını tutuyorlar, veya kayıtsız ve kararsız davranışlarıyla birlikleri de kararsızlığa sevk ediyorlar, ayrıca ayaklananlara pazarlık karşılığında silah temin ediyorlardı. 1848 Haziranında Paris'te olduğu gibi bu sivil muhafızların başlangıçtan itibaren karşı çıktıkları her yerde, ayaklanmalar bastırıldı. 1848'de Berlin'de halkın zaferi, kısmen 19 Mart gecesi ve sabahında önemli sayıda yeni mücadeleci güçlerle desteklenişinin, kısmen askeri birliklerin bitkinliğinin ve gıda ikmalinin kötü oluşunun ve nihayet kısmen de kumandan örgütünün felce uğramasının sonucuydu. Fakat her yerde zafer birlikler emirlere itaat etmedikleri, kumandanlar karar verme yeteneğini kaybettikleri veya eli kolu bağlı kaldıkları için kazanılmıştır.
      Demek ki, sokak çatışmalarının klasik çağında bile, barikatların maddi olmaktan çok manevi bir etkisi vardı. Askerlerin sebatını sarsmak için bir araç durumundaydı. Eğer bu sonuç sağlanana kadar dayanılırsa, zafer kazanılıyordu, aksi takdirde yenilmek vardı. Bu, ilerde çıkması muhtemel sokak çatışmalarının şansını hesap ederken, göz önünde tutulması gereken başlıca husustur.
      1849 da şanslar zaten oldukça kötüydü. Burjuvazi hemen her yerde hükümetle birleşmişti. "Kültür ve mülkiyet" ayaklanmaya karşı harekete geçen askerleri alkışlıyor, onlara ziyafetler çekiyordu. Barikatın büyüsü yıkılmıştı; asker artık barikatların arkasında "halk"ı değil, "asileri, kışkırtıcıları, yağmacıları, toplumun tortusunu" görüyordu, subay zamanla sokak çatışmalarının taktiklerini öğrenmişti, artık barikatın üzerine açıktan ve tam karşıdan yürümüyor, bahçelerin, avluların ve evlerin içinden geçerek onu arkadan çeviriyordu. Ve bu usul, biraz maharetle, on durumdan dokuzunda başarı sağlıyordu.
      Fakat o zamandan beri hepsi askerlerin lehine (sayfa 74) olmak üzere birçok değişiklik oldu. Eğer büyük şehirler önemli ölçüde daha da büyüdülerse, ordular onlardan da fazla büyüdü. Paris ve Berlin, 1848'den bu yana dört mislinden az büyüdüler, fakat garnizonlar daha fazla büyüdü. Demiryolları vasıtasıyla garnizonlar 24 saat içerisinde iki mislinden fazlasına çıkartılabilir ve 48 saat içerisinde koca ordular haline getirilebilirler. Sayıları müthiş artmış olan bu askerlerin donatımı eskisiyle karşılaştırılamayacak ölçüde daha etkili hale getirilmiştir. 1848 de yivsiz. ağızdan dolma tüfekler vardı. Şimdi ise bundan on kere daha hızlı, on kere daha isabetli ve 4 misli uzak mesafeye ateş eden küçük kalibreli mekanizmalı tüfekler var. Eskiden topçunun, nispeten etkisiz güllesi ve iri saçması vardı, bugün, bir tanesi en iyi barikatı tahrip etmeye yeten patlayıcı mermiler var. Eskiden duvarları yıkmak için istihkam kazması vardı, bugün dinamit var.
      Öte yandan asiler tarafından bütün koşullar kötüye gitmiştir. Bütün halk tabakalarının sempatisini toplayacak ayaklanmaların tekrar ortaya çıkması zor olacaktır. Sınıf mücadelesinde orta tabakalar proletaryanın etrafında, hiç bir zaman burjuvazinin etrafında toplanan gerici partileri hemen hemen yok edecek yoğunlukta toplanmayacaklardır. Bu yüzden "halk" her zaman bölünmüş görünecek ve böylece 1848'de olağanüstü etkili olan kuvvetli bir destekten yoksun kalınacaktır.
      Asiler tarafına çok sayıda askerliğini yapmış savaşçı gelse bile, bunların silahlandırılması çok zor olacaktır. Silahçı dükkanlarındaki lüks av tüfekleri daha önceden polis tarafından horozları çıkartılıp kullanılmaz hale getirilmemiş bile olsalar -yakın mesafede dahi- askerlerin mekanizmalı tüfek1erine karşı koymaktan uzaktırlar. 1848'e kadar insan, zorunlu cephanesini, barut ve kurşundan kendisi yapabiliyordu, bugün ise her tüfeğin mermisi farklıdır ve birbirleriyle tek ortak noktaları, büyük (sayfa 75) sanayiin özel bir ürünü olmaları dolayısıyla extempore (o dakikada, ayak üstü) imal edilememeleridir. Bunun sonu olarak tüfeklerin çoğu kendi özel mermisi olmadıkça çalışmaz. Ve nihayet 1848'den bu yana. büyük şehirlerdeki yeni mahalleler, yeni topları ve tüfekleri tam tesirli kılmak için yapılmış gibi görünen uzun geniş ve düz caddelerle kurulmuştur. Bir devrimcinin barikat savaşı için Berlin'in doğu ve kuzeyindeki işçi mahallelerini seçmesi için deli olması gerekir. Bütün bunlar gelecekte sokak savaşının artık hiçbir rolü kalmayacağını mı gösterir? Elbette hayır! Bunlar sadece, 1848'den bu yana koşulların sivil çatışmalar için çok daha elverişsiz ve ordu birlikleri için çok daha elverişli duruma geldiğini gösterir. Şu halde ilerdeki bir sokak çatışması, ancak bu elverişsiz durumu başka etmenlerle telafi edebilirse, zafere ulaşabilecektir. Buna göre, bu çatışmalar büyük bir devrimin başlarında, ilerdeki aşamalarındakine oranla daha nadir yer alacak, aynı zamanda daha büyük güçlerle yürütülmesi gerekecektir. Bununla birlikte daha büyük güçler de, bütün Büyük Fransız Devriminde veya 4 Eylül ve 31 Ekim 1870'de[
7] Paris'te olduğu gibi, pasif barikat taktiklerine, açık hücumu tercih edebilirler.
      Okur egemen sınıfların niçin ısrarla bizi tüfeklerin konuştuğu ve kılıçların parladığı yere sürüklemek istediğini şimdi anlıyor mu? Bozguna uğrayacağımız başlangıçta belli olduğu halde sokağa inip olay çıkarmaya kalkışmadığımız için niye bugün bizi korkaklıkla suçluyorlar? Niye bir kerecik toplarına yem olmamız için bu kadar içtenlikle yalvarıyorlar? Bu baylar yalvarmalarını ve (sayfa 76) meydan okumalarını boşa harcıyorlar. Biz o kadar aptal değiliz. Bunlar aynı şekilde gelecek savaşta, düşmanlarının ihtiyar Fritz (Prusya kralı Büyük Frederik) zamanındaki savaş hattını benimsemesini veya Wagram[8] ve Waterloo'daki gibi, hep tümenlerden kurulu kollarla ve ellerinde çakar almazlarla çarpışmasını isteyebilirlerdi. Uluslararasındaki savaş durumunda koşullar değiştiyse, sınıf mücadelesi durumu için de aynı şey söz konusudur. Baskınların ve bilinçsiz kitlelerin başında bilinçli bir azınlığın bulunmasıyla yapılan devirlerin artık zamanı geçmiştir. Toplum düzeninin tamamen değişmesi söz konusu olduğunda, kitleler de bu sorunun içinde bulunmalı ve ne gibi tehlikeler olduğunu maddi manevi bütün varlıklarıyla neye katıldıklarını bizzat kavramış olmalıdırlar. Son elli yılın tarihi bize bu gerçeği öğretmiştir. Fakat kitlelerin yapılan işi anlamaları için uzun ve azimli bir çalışma gereklidir. İşte bizim şimdi, düşmanlarımızı umutsuzluğa düşüren bir başarıyla yürütmekte olduğumuz iş budur. (sayfa 77)
     
      Karl Marks'ın "The Class Struggles in France, 1848-50" adlı eserine Giriş (1895), İnternational Publishers, 1964, s. 21-25.




      7.
      DEVRİMCİ ORDU VE DEVRİMCİ HÜKÜMET
      V. İ. Lenin

      Odesa'daki ayaklanma ve Potemkin zırhlısının devrimi desteklemesi, istibdada karşı devrimci hareketin gelişmesinde ileri bir adım olarak görülür. Ayaklanma zamanının gelip çattığını ve geçici bir devrimci hükümet kurulması konusundaki çağrıların ne kadar yerinde olduğunu, olaylar şaşılacak bir hızla doğruladılar. Bu çağrılar, işçi sınıfını temsil eden Rus Sosyal Demokrat İşçi Partisi'nin sınıf bilincine ulaşmış sözcüleri tarafından halka yöneltilmişti. Devrimci ateşin bu yeni parıltısı, bu çağrıların pratik önemi üstüne ışık tutuyor ve Rusya'nın şimdiki durumunda devrimci savaşçıların ödevlerini daha kesinlikle belirlememizi gerektiriyor .
      Halkın silahlı ayaklanışı, gözlerimiz önünde, olayların kendiliğinden gelişmesinin etkisiyle de olgunlaşıyor ve kendi kendini örgütlüyor. Kısa bir süre önce halkın istibdada karşı savaşının tek belirtisi, bilinçsiz, örgütsüz, kendiliğinden ve kimi zaman ayaklanmalardı. Ama işçi hareketi, en ileri sınıfın -işçi sinifinin- hareketi olarak, bu ilkel aşamayi hizla aşti. Sosyal Demokratlarin amacini bilen propagandasi ve ajitasyonu etkisini gösterdi. Kargaşaliklarin yerini örgütlü grevler ve istibdada karşi siyasal gösteriler aldi. Son yillarin vahşi askeri misillemeleri, (sayfa 78) işçi sinifini ve şehirlerdeki siradan halki "egitti" ve onlari devrimci çarpişmalarin daha yüksek biçimlerine hazirladi. Istibdadin halki içine attigi kanli ve rezil Rus-Japon savaşi, halkin sabrini taşirdi. Kitleler, Çar'in birliklerine karşi silahli direnmeye başladilar. Halkla askeri birlikler arasinda gerçek sokak çarpişmalari, barikat savaşlari başladi. Pek az önce Kafkasya, Lodz, Odesa, Libau bize işçi sinifi kahramanliginin ve halk coşkunlugunun örneklerini gösterdiler. Çarpişma ayaklanmaya dönüştü. Çar birlikleri bile gitgide, kendilerine utandirici özgürlük katilleri ve polis cellatlari rolünün oynatildigini anlamaya başladilar. Ordu sallanmaya başladi. Önceleri tek tek itaatsizlik olaylari, yedekler arasinda ayaklanmalar, subaylarin protestolari, askerler arasinda propaganda, bazi bölüklerin ve alaylarin kardeş işçilere kurşun sikmayi reddetmesi gibi olaylar görüldü, sonra da ordunun ayaklanmadan yana geçişi.
      Odesa'daki son olaylarin büyük önemi, ilk defa olarak Çarlik silahli kuvvetlerinden önemli bir birligin -bir savaş gemisinin- açiktan açiga devrimden yana geçişindedir. Hükümet bu olayi halktan gizlemek ve denizcilerin başkaldirmasini daha başlarken bogmak için telaşla çabaladi, mümkün bütün hilelere başvurdu. Hiçbir yarari olmadi bunlarin. Yoldaşlarina karşi savaşmayi reddeden devrimci Potemkin zirhlisina karşi savaş gemileri gönderildi. Istibdat hükümeti bütün Avrupa'da Potemkin zirhlisinin ele geçirildigi ve Çar'in bu devrimci zirhlinin batirilmasini emrettigi haberini yaymakla dünyanin gözünde kendi rezaletini son kertesine ulaştirdi. Filo Sivastopol'a döndü, hükümet hemen tayfalari terhise, savaş gemilerinden silahlari sökmeye girişti; Karadeniz Filosundaki subaylarin toptan istifalari haberi dolaşiyordu; Georgi Pobedonosets zirhlisinda yeni bir ayaklanma çikti ve bastirildi. Şu siralarda Lubau ve Kronstadt'ta denizciler (sayfa 79) ayaklaniyor, askeri birliklerle çatişmalar daha da siklaşiyor; denizciler ve işçiler barikatlarda (Libau'da) birliklerle çarpişiyorlar. Yabanci basin başka birkaç savaş gemisinde de (Minin, Alexander II, v.b.) ayaklanmalar oldugu haberini veriyor. Çarlik hükümetinin donanmasi kalmadi. Yapabilecegi tek şey, donanmanin büsbütün devrimden yana geçmesini önlemektir. Potemkin zirhlisi hâlâ devrimin zaptedilmemiş bir ülkesidir, alinyazisi ne olursa olsun, kuşkusuz ve en önemli nokta bizim bir devrimci ordu çekirdegi kurmaya burada girişmemiz gerektigidir.
      Misillemeler, devrime karşi şurada burada kazanilan zaferler, bu olayin önemini azaltamaz. Ilk adim atilmiştir; Rubicon geçilmiştir. Ordunun devrimden yana geçişi bütün Rusya ve dünyaya kendini bir gerçek olarak kabul ettirmiştir. Karadeniz Filosundaki olaylari, bir devrimci ordu kurmanin daha ileri ve daha güçlü girişimleri elbet izleyecektir. Şimdi bizim ödevimiz bu çabalari durmadan desteklemek, özgürlük savaşinda devrimci bir ordunun ulus çapinda önemini geniş işçi ve köylü kitlelerine anlatmak, kitleleri kendine çekecek özgürlük sancagini açmakta bu ordunun çeşitli birliklerine yardim etmek ve Çar istibdadini paramparça edecek kuvvetleri biraraya getirmektir.
      Parlamalar - gösteriler - sokak çarpişmalari - devrimci ordu birlikleri: Işte, halk ayaklanmasinin gelişimindeki aşamalar bunlardir. Artik son aşamaya ulaştik. Ancak bu, hareketin bütünüyle yeni ve daha yüksek aşamaya ulaştigi anlamina gelmez. Hayir, harekette hâlâ büyük ölçüde bir gerilik var; Odesa olaylarinda eski zaman ayaklanmalarinin göze batan belirtileri var. Bunun asil anlami şudur: ilk taşkinin ön dalgalari daha şimdiden mutlakiyetçi "hale"nin işigini yalamaya başladi. Halk kitlelerinin ileri temsilcilerinin, teorik düşünceyle degil de, gelişen hareketin etkisiyle, Rus halkinin düşmanina karşi (sayfa 80) savaşta yeni ve daha yüksek ödevlere ulaştiklari anlamina gelir bu. Bu savaşi hazirlamak için mutlakiyet elinden geleni yapti. Yillardir halki silahli birliklerle çarpişmaya kişkirtip durdu; şimdi de ektigini biçiyor. Devrimci ordunun birlikleri ordunun kendi içinden çikiyor.
      Bu birliklerin ödevi, devrimi ilan etmek, her savaşta oldugu gibi iç savaşta da gerekli olacagi gibi kitlelere askerce önderlik etmek; açik kitle çarpişmasi için saglam noktalar yaratmak; ayaklanmayi komşu bölgelere yaymak; önceleri ülkenin küçük bir parçasinda da olsa tam siyasal özgürlügü kurmak; çürümüş mutlakiyetçi sistemin üstüne devrimci degişimi saglamak; bariş zamaninda bu faaliyetlere pek az katilan, ancak devrim dönemlerinde ön safa geçen kitlelerin devrimci-yaratici faaliyetlerine firsat -vermektir. Ancak bu yeni ödevleri iyice anlamak ve onlari açik seçik ortaya koymak suretiyle devrimci ordu, tam bir zafer kazanabilir ve devrimci hükümetin saglam bir dayanagi olabilir. Halk ayaklanmasinin bugünkü aşamasinda, devrimci ordu kadar bir devrimci hükümetin de büyük önemi vardir. Mutlakiyetin askeri kuvvetlerinin kalintilarina karşi savaşta, kitleleri askerce yönetip önderlik edecek bir devrimci ordu gerekir. Devrimci ordu gereklidir, çünkü büyük tarihsel sorunlar ancak kuvvet kullanarak çözülebilir, çagdaş çarpişmada da kuvvet örgütü demek askeri örgüt demektir. Mutlakiyetin askeri kuvvetlerinin kalintilarindan başka, sendeleyen Rus hükümetinin yardim dilenip durdugu komşu devletlerin askeri kuvvetleri de vardir ...
      Önceleri devrimci ordunun Çarlik boyundurugundan kurtardigi bölgelerde, sonra bütün ülkede, kitlelerin siyasal önderligini yapmak için devrimci hükümet gereklidir. Siyasal reformlarin çabucak başlatilmasi, ugruna devrim yapilan şeyin, yani halkin kendi devrimci yönetiminin kurulmasi, gerçekten halkçi ve gerçekten Kurucu bir (sayfa 81) Meclisin toplanmasi ve halk iradesinin gerçekten ifade edilebilmesini saglayacak "özgürlükler"in verilmesi için devrimci hükümet gereklidir. Sonunda, mutlakiyetten gerçekten kurtarilan halkin ayaklanan kisminin siyasal birleşmesi ve siyasal örgütlenişi için devrimci hükümet gereklidir. Halk araciligiyla hareket etmek ve halk iradesini gerçekleştirmek amaciyla halk adina iktidara gelen devrici hükümet nasil geçiciyse, bu siyasal örgütleniş de elbette geçici olacaktir. Ama bu örgütlenme işi hemen başlamalidir, ayaklanmanin her başarili adimiyla çözülmez bir şekilde baglanmalidir; çünkü, siyasal birlik ve siyasal önderlik bir an bile ertelenemez. Askeri kuvvetler üstün önderlik ne kadar önemliyse çarliga karşi tam bir zafer kazanmak için ayaklanan halkin siyasal önderligi de o kadar önemlidir. (sayfa 82)
     
      V. I. Lenin, Collected Works, Cilt 8, Progress Publishers, Moskova, 1962 s. 560 -64. Ilk yayinIanişi Proletary'de (Editörlügünü Lenin'in yaptigi, emekçi, gizli, Bolşevik, haftalik gazete; o zaman Cenevre"de yayinlanirdi) 10 Haziran 1905.




      8.
      MOSKOVA AYAKLANMASINDAN
      ALINACAK DERSLER
      V. İ. Lenin

      Aralık 1905'te Moskova
(Moskova, 1906)[
9] adlı kitap tam zamanında yayınlandı. Aralık ayaklanmasından alınacak dersleri bellemek, işçi partisi için geciktirilmeyecek önemli bir ödevdir. Yazık ki, bu kitap içine bir kaşık katran dökülmüş bir bal küpüne benziyor: Eksikliğine karşın çok ilginç malzeme; ama inanılmayacak kadar gevşek, inanılmayacak kadar sıradan yargılar. Bu yargıları başka bir zaman ele alacağız, şimdilik dikkatimizi günün alevli sorununa, Moskova ayaklanmasından alınacak derslere çevireceğiz.
      Moskova'daki Aralık hareketinin başlıca biçimleri sakin grev ve gösterilerdi; bunlar işçilerin büyük çoğunluğunun faal olarak katıldığı tek savaşma biçimiydi. Oysa, Moskova'daki Aralık hareketi, bağımsız ve üstün bir çarpışma biçimi olarak, genel grevin artık zamanı geçtiğini, hareketin esaslı ve karşı konulmaz bir güçlü bu dar sınırları aşıp daha yüksek bir mücadele biçimine -ayaklanmaya- yöneldiğini açıkça gösteriyordu.
      Grev çağrısında bütün devrimci partiler, bütün Moskova sendikaları bunun bir ayaklanmaya dönüşmesinden kaçınılamayacağını kabul etmiş, hatta bunu sezmişlerdi. 6 Aralıkta İşçi Temsilcileri Sovyeti "grevi, silahlı bir ayaklanmaya çevirmek için uğraşma" kararına vardı. Gene de örgütlerden hiç biri buna hazır değildi. Gönüllü Çarpışma Takımları Birleşik Meclisi[10] bile, ayaklanmanın uzak bir olasılık olduğunu (9 Aralıkta) söylüyordu; sokak çarpışmalarına katılan ya da bunları yöneten adamları olmadığı belliydi. Örgütler hareketin büyüyüp genişlemesine ayak uydurmayı başaramadılar.
      Aslında, Ekim'den sonra yaratılan nesnel koşulların baskısı sonucunda, grev, bir ayaklanma durumuna (sayfa 83) geliyordu. Bir genel grev artık hükümeti gafil avlamıyordu: Hükümet artık karşı devrimci kuvvetler örgütlemişti, bunlar askeri hareket için hazırdılar. Ekim'den sonra bütün Rus devriminin gelişimi ve Aralık günlerinde Moskova'daki olaylar dizisi, Marx'ın derin önermelerinden birini açıkça pekiştirmektedir: Devrim, kuvvetli ve birleşmiş bir karşı devrim doğurarak ilerler, yani düşmanı daha aşırı savunma çarelerine başvurmaya ve bu yolda daha güçlü saldırı araçları bulmaya zorlar.
      Aralık 7 ve 8: Sakin bir grev, sakin kitle gösterileri.
      8 Aralık akşamı: Akvaryum'un kuşatılması.
      9 Aralık sabahı: Strastnaya Meydanındaki kalabalığa süvarilerin saldırısı.
      Akşam: Fiedler binasına baskın. Kafalar kızıyor. Örgütlenmemiş sokak kalabalıkları kendiliklerinden, çekine çekine ilk barikatları kuruyorlar .
      Aralık 10: Barikatlara ve sokaktaki topluluklara topçu ateşi açılıyor. Barikatlar daha bir düşünülerek kuruluyor; artık şurda burda değil, gerçekten geniş ölçüde. Bütün halk sokaklarda, şehrin başlıca yerleri bir barikat ağıyla çevrili. Gönüllü çarpışma birlikleri birkaç gün askerlere karşı inatçı bir gerilla savaşı veriyorlar; onları büyük kayıplara uğratıp, Dubasov'u [Moskova Askeri Genel Valisi] takviye istemek zorunda bırakıyorlar. Ancak 15 Aralıkta hükümet kuvvetleri üstün duruma geçip, 17 Aralıkta Semyonovsky Alayı ayaklanmanın son kalesi olan Presnya Bölgesini eziyor.
      Grevden ve gösterilerden tek tek barikatlara, tek tek barikatlardan kitlelerin kurduğu barikatlara ve askerlere karşı sokak savaşlarına geçildi. Örgütlerin ilişiği olmadan, geniş işçi sınıfı mücadelesi bir grevden başlayıp bir ayaklanmaya ulaştı. Rus devriminin 1905 Aralığında sağladığı en büyük tarihsel kazanç budur; bütün önceki kazançlar gibi bu da büyük fedakarlıklar bahasına kazanıldı. Hareket genel bir siyasal grevden daha yüksek bir (sayfa 84) aşamaya ulaştı. Devrime karşı koymada gericiliği sonuna dek gitmeye zorladı; böylece, devrimin de, saldırı araçları uygulamakta sonunda dek gideceği anı, daha bir yaklaştırdı. Gericilik, barikatları, binaları, kalabalıkları bombalamaktan ileri gidemez; ama devrim, Moskova gönüllü çarpışma birliklerinden çok daha ilerlere gidebilir, enine boyuna çok da ilerlere. Devrim Aralıktan bu yana çok ilerledi. Devrimi doğuracak buhranların temeli ölçülemeyecek kadar genişledi: artık bıçağın adamakıllı bilenmesi gerekiyor.
      İşçi sınıfı. mücadelenin nesnel koşullarındaki değişikliği ve grevden ayaklanmaya geçiş ihtiyacını, kendi önderlerinden daha çabuk anladı. Her zaman olageldiği gibi uygulama teorinin önüne geçti. Sakin bir grev ve gösteriler, artık işçileri tatmin etmemeye başladı; şöyle sordular: Bundan sonra ne yapmalı? Böylece daha kararlı ve cesur bir hareket istediler. Barikatlar kurulması talimatı mahallelere gelmeden çok önce, zaten şehrin merkezinde barikatlar kurulmuştu. Yığınla işçi çalıştı bunlarda; ama bu bile onları tatmin etmiyordu; bilmek istiyorlardı: bundan sonra ne yapmalı? Etkin çareler istiyorlardı. Aralık ayında biz, Sosyal Demokrat işçi sınıfı önderleri, birliklerini akıl almaz bir biçimde yayıp, çoğunun savaşa etkin olarak katılmamasına sebep olan bir başkomutan gibiydik. Kitleler kararlı ve cesur bir kitle hareketi için talimat bekliyorlardı ama alamadılar .
      Bunun gibi, Plekhanov'un, bütün oportünistler tarafından benimsenen fikrinden daha kısa görüşlü birşey olamaz: Ona göre, grev zamansızdı, başlatılmama1ıydı ve "silaha sarılmamalıydılar". Oysa, tam tersine, daha kararlı, daha saldırgan ve daha canlı olarak silaha sarılmalıydık; sorunları sakin bir grev sınırı içinde çözmenin imkansız olduğunu, korkusuz ve amansız bir silahlı çarpışma gerektiğini kitlelere anlatmalıydık, Şimdi artık siyasal (sayfa 85) grevlerin yetersiz olduğunu açıktan açığa kabul etmeliyiz; silahlı çarpışmadan yana kitleler arasında yaygın bir tahrike girişmeli ve "hazırlık aşamaları" yaveleriyle ya da herhangi bir yolla bu sorunu bulandırmaya kalkışmamalıyız. Gelecek devrimci hareketin baş ödevi olarak korkunç, kanlı bir yoketme savaşı gerektiğini kitlelerden gizleseydik hem kendimizi, hem halkı aldatmış olacaktık.
      Aralık olaylarından öğreneceğimiz ilk ders budur. Başka bir ders de, ayaklanmanın niteliği, bunu yöneten yöntemler ve askeri birlikleri halkın yanına çeken koşullarla ilgilidir. Bu son nokta üstüne partimizin sağ kanadında pek çok taraftarı olan bir görüş egemendir. Çağdaş askeri birliklerle çarpışmanın imkansız olduğu iddia edilir ve "askerler devrimden yana çekilmelidir" denir. Devrim genişleyip kitlelere inmezse ve askerleri etkisi altına almazsa önemli bir çarpışma sorunu olamaz elbet. Askerler arasında çalışmamız gerektiği söz götürmez bir gerçektir. Ama onların kandırılarak ya da kendileri inanarak, bir çırpıda bizden yana geçeceklerini hayal edemeyiz. Bu görüşün nasıl beylik ve cansız olduğunu Moskova ayaklanması açıkça gösterdi. Bununla birlikte, gerçekten halkçı her harekette olduğu gibi, askerlerin kararsızlığı, devrimci çarpışma kızıştığında iki tarafı da askerleri elde etme savaşına sürükler. Moskova ayaklanması, gericilikle devrim arasında, askerleri elde etmek için girişilen umutsuz, telaşlı bir savaşın kesin örneğiydi. Dubasov bile Moskova garnizonunda 15.000 adamından ancak beş binine güvenilebileceğini söylemişti. Kararsızları kendi saflarında tutabilmek için hükümet çeşitli çarelere başvurdu: yalvardılar, onlara yağ çektiler, rüşvet verdiler, cep saatleri, para, vb. verdiler, votkayla sarhoş ettiler, yalan söylediler onlara, gözdağı verdiler, kışlalara kapatıp silahlarını aldılar, bu arada hiç güvenemediklerini hile ve şiddetle temizlediler. Bu bakımdan hükümetin (sayfa 86) yanında yaya kaldığımızı açıkça ve çekinmeden itiraf etmek yürekliliğini göstermeliyiz. Bahsi hükümet kazandı; biz kararsız askerleri elde etmek için böyle etkin, cüretli, geniş kaynaklı, atak bir savaş için elimizdeki güçlerden yararlanmayı başaramadık. Şimdiye dek ordu içinde çalışmıştık ama, bundan böyle, askerleri, kafalarıyla "kazanmak" için çabalarımızı kat kat artıracağız. Ancak, bir ayaklanma anında askerleri elde etmek için bedensel bir savaş da gerektiğini unutursak, zavallı bilgiçler olup çıkarız.
      Aralık günlerinde Moskova işçileri, askerleri kafalarıyla "kazanma" konusunda bize büyük dersler verdiler. Sözgelimi, 8 Aralıkta Strastnaya Meydanında Kazakları bir kalabalık kuşattığı zaman aralarına girdiler, arkadaşlık ettiler ve onları geri dönmeye kandırdılar. Gene 10 Aralıkta Presnya bölgesinde 10.000 kişilik bir kalabalık içinde kızıl bir bayrak taşıyan iki işçi kız Kazakların önüne fırlayıp "Öldürün bizi. Sağ kaldıkça bayrağı teslim etmeyeceğiz" diye bağırdıklarında, Kazaklar dağılıp atlarını sürdüler, arkalarından kalabalık bağırdı: "Yaşasın Kazaklar". Bu cesaret ve kahramanlık örnekleri, işçilerin kafasından hiçbir zaman silinmeyecektir.
      Ama Dubasov'un yanında nasıl yaya kaldığımızın örnekleri de var. 9 Aralıkta askerler Bolshaya Serpukhovskaya sokağında, ayaklananlara katılmak için Marseillaise söyleyerek yürüyorlardı. İşçiler onları karşılamak için delegeler gönderdiler. Malakhov [Moskova Askeri Bölgesi Kurmay Başkanı] atını dörtnala onlara doğru sürdü. İşçiler geç kalmıştı, önce Malakhov yetişti askerlere. Duygulu bir konuşma yaptı, askerleri kararsızlığa düşürdü, süvarilerle çevirdi ve götürüp kışlaya kapattı. Malakhov askerlere zamanında yetişti, biz yetişemedik; oysa iki gün içinde 150.000 kişi çağrımıza koşmuştu, bunlardan, sokaklara devriyeler çıkarılabilirdi, çıkarılmalıydı. Malakhov (sayfa 87) askerleri süvarilerle kuşattı, bu ara biz Malakhov'u bombacılarla kuşatmayı başaramadık. Yapacaktık bunu, yapmalıydık; bir zamanlar Sosyal Demokrat gazetede denildiği gibi (eski Iskra), bir ayaklanmada sivil ve askeri şeflerin amansızca yokedilmesi, ödevimizdir. Bolshaya Serpukhovskaya sokağında olanlar, ana hatlarıyla belli ki Nesvizhskiye ve Krutitskiye Kışlaları önünde de tekrar edildi; ayrıca işçiler Ekaterinoslav alayını "çekme"ye kalkıştıklarında. Alexandrov'daki istihkamcılara delegeler gönderildiğinde ve Kolomna'da istihkamcıların silahları alındığında da aynı şeyler olmuştur. Ayaklanma süresince kararsız askerleri elde etme savaşında yetersiz olduğumuzu gösterdik.
      Aralık olayları Marx'ın derin önermelerinden başka birini, oportünistlerin unuttuğu bir önermeyi de doğrular: Ayaklanma bir sanattır ve bu sanatın başlıca kuralı müthiş cüretli ve dönmemecesine kararlı bir saldırıcı olmaktır. Yeterince sindirememişiz bu gerçeği. Bu sanatı, bu her ne bahasına olursa olsun saldırma kuralını, ne biz öğrenmişiz yeterince, ne de kitlelere öğretmişiz. Bütün gücümüzle bu kusurumuzu gidermeye çalışmalıyız. Siyasal sloganlar sorununda taraf tutmak yetmez; ayrıca bir silahlı ayaklanma sorununda da taraf tutmak gerekir. Buna karşı olanlar, buna hazır olmayanlar, gözünün yaşına bakmadan devrimi destekleyenler arasından atılmalı, tasını tarağını yüklenip devrim düşmanlarının, hainlerin, korkakların yanına gönderilmelidir; çünkü olayların baskısının ve çarpışma koşullarının bizi, dostu düşmandan ayırmak için, bu ilkeye göre davranmaya zor1ayacağı günler yakındır. Sakin ve durgun olun demeyelim; askerler bize "gelsin" diye "beklemeyelim". Hayır! Atak, yıkıcı, silahlı bir saldırı gerektiğini, böyle zamanlarda düşmana komuta eden kişilerin yokedilmesi gerektiğini, kararsız askerleri (sayfa 88) elde etmek için daha canlı bir savaş gerektiğini, evlerin damlarından bağırmalıyız.
      Moskova olaylarından alınacak üçüncü ders, bir ayaklanma için kuvvetlerin örgütlenişi ve taktikle ilgilidir. Askeri taktiğin dayandığı şey askeri tekniktir. Bu basit gerçeği Engels ortaya attı ve bütün Marksistlere kabul ettirdi. Askeri teknik bugünlerde ondokuzuncu yüzyılın ortalarında olduğu gibi değildir. Toplara karşı insan kalabalıklarıyla yürümek, barikatları tabancalarla savunmak delilik olur. Kautsky, Moskova olaylarından sonra Engels'in bu konudaki yargılarının yeniden gözönüne alınmasının tam zamanı olduğunu ve Moskova'nın "yeni barikat taktikleri" getirdiğini yazarken haklıydı. Bu taktikler gerilla savaşı taktikleridir. Böyle bir taktik için gereken örgüt, çok küçük ve hareketli birliklerdir; on kişilik, üç kişilik, hatta iki kişilik birlikler. Şimdilerde beş ya da üç kişilik birliklerden söz edilince, burun kıvıran Sosyal Demokratlara raslıyoruz. Alay etmek, çağdaş askeri tekniğin getirdiği koşullar altındaki sokak çarpışmasının ortaya çıkardığı yeni taktik ve örgüt sorununu bilmezlikten gelişin ucuz bir yoludur. Moskova ayaklanmasının hikayesini iyice bir inceleyin beyler, "beş kişilik birlikler" ile "yeni barikat taktiği" sorunu arasında nasıl bir bağlantı olduğunu göreceksiniz.
      Moskova bu taktikleri ilerletti, ama onları gerçekten büyük çapta, bir kitle çapında, uygulamaya yetecek kadar geliştirmeyi başaramadı. Gönüllü çarpışma takımları çok azdı, atak saldırı sloganı işçi kitlelerine verilmedi ve onlar bunu uygulamadılar; gerilla müfrezeleri nitelik bakımından birbirinin aynıydı, silahları ve yöntemleri yetersizdi, kalabalığa önderlik etme yetenekleri hemen hiç gelişmemişti. Bütün bunları gidermeliyiz; Moskova deneyinden birşeyler öğrenerek, bunları kitleler arasında yayarak ve daha da geliştirmeleri için onların yaratıcı çabalarını (sayfa 89) bileyerek yapacağız bunu. Aralıktan beri bütün Rusya'da süregelen gerilla savaşı ve korkunç şiddet hareketleri elbette bir ayaklanmanın doğru taktiğini öğrenmekte kitlelere yardım edecektir. Sosyal Demokrasi bu şiddet hareketlerini gözönüne almalı ve onu kendi taktiğiyle kaynaştırmalı, örgütleyip kontrol etmeli; bunu, işçi sınıfı hareketinin ve genel devrimci çarpışmanın koşullarına ve çıkarlarına indirgemeli; bu ara ayaklanma sırasında Moskovalı arkadaşlarımızın ve ünlü Letonya Cumhuriyeti[11] günlerinde Letonyalıların (amansızca icabına baktıkları gibi) bu gerilla savaşının "sokak serserisi" sapkınlığını acımadan budayıp atmalıdır.
      Son zamanlarda askeri teknikte yeni ilerlemeler oldu. Japon savaşı, el bombasını ortaya çıkardı. Hafif silah fabrikaları, pazara otomatik silahlar sürdüler. Bu iki silah da Rus devriminde başarıyla kullanıldı, ama yeterli olmaktan uzaktı. Teknik gelişmelerden yararlanabiliriz, yararlanmalıyız; işçi müfrezelerine büyük sayıda bombalar yapmayı öğretmeliyiz; onlara ve bizim çarpışma takımlarımıza patlayıcı maddeler, bombalar, otomatik tüfekler elde etmekte yardım etmeliyiz. Şehirlerdeki ayaklanmalarda işçi kitleleri yer alırsa, düşmana karşı kitle saldırılarına girişilirse, Duma'dan sonra, Sveaborg ve Kronstadt'tan sonra büsbütün kararsızlaşan askeri birlikleri elde etmek için bilinçli, ustaca bir savaşa geçilirse, genel çarpışmaya köylerin de katılmasını sağlayabilirsek, bütün Rusya'nın gelecek silahlı ayaklanmasında zafer bizim olacaktır. (sayfa 90)
      Öyleyse Rus devriminin büyük günlerinin verdiği dersleri sindirerek çalışmamızı daha da yayıp geliştirelim ve ödevlerimizi daha bir cüretle ortaya koyalım. Çalışmamızın temeli, bu önemli anda ulusun gelişme isteklerine ve sınıf çıkarlarına kesin bir güvendir. Çarlık rejimini yıkma, devrimci bir hükümet tarafından bir kurucu meclis toplama sloganı altında işçi sınıfının, köylülerin ve ordunun gittikçe artan bir kısmını biraraya getiriyoruz, getirmeye devam edeceğiz. Şimdiye dek olduğu gibi çalışmamızın esaslı ve başlıca özü, kitlelerin siyasal anlayışını geliştirmektir. Ama bu genel, sürekli ve esas ödevin yanısıra Rusya'nın bugün içinde bulunduğu dönemin bize başka özel ödevler de yüklediğini unutmamalıyız. Bilgiç taslağı ve dar kafalı olmayalım, bu an için gerekli olan özel ödevleri, bu belli mücadele biçimlerinin öze1 ödevlerini, her zaman ve bütün koşullar altında değişmeden kalan sürekli ödevlerimiz var diye anlamsız mazeretlerle, yapmaktan kaçınmayalım.
      Büyük bir kitle çarpışmasının yaklaştığını hatırlayalım. Silahlı bir ayaklanma olacak bu. Mümkün olduğu kadar bir anda olmalı bu. Kitleler silahlı, kanlı, korkunç bir çarpışmaya gireceklerini bilmeli. Ölümü hor görmeliler ve zafere güvenmeliler. Düşmana şiddetle, canla başla saldırmalılar; "savunma yok, saldır" olmalı kitlelerin sloganı; ödevleri düşmanı amansızca yoketmek olacak; çarpışmanın örgütü hareketli ve esnek olacak; askerler arasındaki kararsız öğelerin bu yana etkin olarak katılması sağlanacak. Bu büyük çarpışmada bilinçli işçi sınıfının partisi ödevini son kertesine kadar yapmalı. (sayfa 91)
     
      V. İ. Lenin, Selected Works, International Publishers, 1967, Cilt I, s. 577-583. İlk defa 29 Ağustos 1906'da Proletary'de yayınlandı.





      9.
      GERİLLA SAVAŞI
      V. İ. Lenin

I

        Başından başlayalım. Mücadele biçimleri sorununun incelenmesinde, her marksistin temel istemleri nelerdir? İlk önce, marksizm, öteki tüm ilkel sosyalizm biçimlerinden tek bir özel mücadele biçimine bağlı kalmamakla ayrılır. En değişik mücadele biçimlerini kabul eder, ve onları "uydurmaz", ama devrimci sınıfların, hareketin gelişimi içinde kendisini gösteren mücadele biçimlerini sadece genelleştirir, örgütler ve bunlara bilinçli bir ifade verir. Bütün soyut formüllere ve bütün doktrinci reçetelere kesenkes düşman olan marksizm, hareket geliştikçe, yığınların sınıf bilinci arttıkça, iktisadi ve siyasal bunalımlar keskinleştikçe, savunma ve saldırının yeni ve daha değişik yöntemlerinin sürekli bir biçimde doğmasını sağlayan ilerleme içindeki kitle mücadelesine karşı dikkatli bir tutum takınılmasını gerektirir. Bu nedenle, marksizm, kesin olarak herhangi bir mücadele biçimini reddetmez. Marksizm, mevcut toplumsal durum değiştikçe, kaçınılmaz olarak bu döneme katılanlarca bilinmeyen yeni mücadele biçimlerinin doğacağını kabul ederek, yalnızca o anda mümkün ve var olan mücadele biçimleriyle kendini hiçbir koşul altında sınırlamaz. Bu yönden marksizm, kitle pratiğinden eğer öyle ifade edebilirsek, öğrenir ve "sistem yapanların" tek başına çalışmalarıyla keşfedilen mücadele biçimlerini yığınlara öğretmek yolunda hiçbir iddiada bulunmaz. Biz biliyoruz ki -toplumsal devrim biçimlerini incelerken örneğin Kautsky böyle demiştir- yaklaşan bunalım, bizim şimdiden görmek yeteneğinde olmadığımız yeni mücadele biçimleri getirecektir.
        İkinci olarak, marksizm, mücadele biçimleri sorununun kesenkes tarihsel bir incelenmesini ister. Bu sorunla, somut tarihsel durumdan uzak olarak uğraşmak, diyalektik materyalizmin esas ilkelerinin anlaşılmadığını gösterir. İktisadi evrimin farklı aşamalarında, siyasal, ulusal-kültürel, yaşam ve öteki koşullardaki farklılığa bağlı olarak, farklı mücadele biçimleri öne geçer. Ve mücadelenin başlıca biçimleri halini alır; ve bununla bağıntılı olarak, ikincil, yedek mücadele biçimleri de değişikliğe uğrar. Belirli bir hareketin, belirli bir aşamasındaki somut durumun ayrıntılı bir incelemesini yapmaksızın, herhangi bir özel mücadele aracının kullanılıp kullanılmayacağı sorununa evet yada hayır biçiminde verilecek bir yanıt, marksist tutumu tümden bırakmak anlamına gelir.
        Bunlar bize önderlik etmeleri zorunlu olan iki temel teorik önermedir. Batı-Avrupa'daki marksizmin tarihi, söylenmiş olanları doğrulayan sayısız örnekler vermiştir. Bugün Avrupa sosyal-demokrasisi, parlamentarizm ve sendika hareketine, mücadelenin başlıca biçimleri olarak bakmaktadır; geçmişte ayaklanmayı kabul etmiştik, ve gelecekte koşullar değişecek olursa, onu kabul etmeye tamamen hazırdır Rusya kadetleri ve Rezzaglavstsi gibi, burjuva liberallerinin düşüncelerine karşın. Yetmişlerde, sosyal-demokrasi, genel grevi, her derde deva toplumsal bir ilaç olarak, burjuvaziyi bir darbede alaşağı etmenin siyasal olmayan aracı olarak reddetmişti- ama sosyal-demokrasi kitle siyasal grevini (özellikle Rusya'nın 1905 deneyiminden sonra), belirli koşullar altında başta gelen mücadele yöntemlerinden biri olarak tamamen kabul etmiştir. Sosyal-demokrasi, kırklarda sokak barikat savaşını benimsemişti, belli nedenlerden ötürü, 19. yüzyılın sonunda bunu reddetti, ve bu son görüşü gözden geçirmeye ve Kautsky'nin sözleri ile yeni barikat savaşı taktikleri başlatan Moskova deneyiminden sonra barikat savaşı siyasetini kabul etmeye tamamen hazır olduğunu belirtti.


II

        Marksist önermeleri koyduktan sonra, Rus Devrimine dönelim. Onun ortaya koymuş bulunduğu mücadele biçimlerinin tarihsel gelişimini anımsayalım. Önce işçilerin ekonomik grevleri (1896-1900) vardı, daha sonra işçilerin ve öğrencilerin siyasal gösterileri (1901-02), köylü ayaklanmaları (1902), çeşitli gösterilerle birleşen kitle siyasal grevlerinin başlangıcı (Rostov 1902, 1903 yazı grevleri, 9 Ocak 1905 grevleri), tüm Rusya'yı kapsayan siyasal greve, yer yer, yerel barikat savaşlarının eşlik etmesi (Ekim 1905), kitle barikat savaşı ve silahlı ayaklanma (Aralık 1905), barışçı parlamenter mücadele (Nisan-Haziran 1906), kısmi askeri ayaklanmalar (Haziran 1905-Temmuz 1906) ve kısmi köylü ayaklanmaları (1905 Sonbaharı-1906 Sonbaharı).
        Genel olarak mücadele biçimleri ile ilgili olarak, 1906 sonbaharında durum böyle idi. Otokrasinin "misilleme" olarak seçtiği mücadele biçimi kara-yüzlerin Kışinev'de 1903 baharından, Sedlet'te 1906 sonbaharına kadar yapmış olduğu katliamdır. Bütün bu dönem boyunca kara-yüzlerin katliam örgütlenmesi ve yahudilerin, öğrencilerin, devrimcilerin ve sınıf bilincine ulaşmış işçilerin dövülmesi, sürekli olarak gelişti ve yetkinleşti, kara-yüzler birliklerinin şiddeti, para ile tutulmuş zorbaların şiddeti ile birlikte, kasaba ve köylerde toplar kullanılmasına, herkesin önünde işkence gösterilerine, işkence trenlerine, vb. kadar vardırıldı.
        Görünümün esas dekoru böyledir. Bu dekorun önünde bu makalede incelenecek ve değerlendirilecek olan -kısmi, ikincil ve yedek olduğu tartışma götürmeyen- olgu durmaktadır. Bu olgu nedir? Biçimleri nelerdir? Nedenleri nelerdir? Ne zaman doğmuştur ve nereye kadar uzanmıştır? Devrimin genel gidişi içinde önemi nedir? Sosyal-demokrasinin örgütlediği ve önderliğini yaptığı işçi sınıfı mücadelesi ile bağı nedir? Görünümün genel dekorunu çizdikten sonra, şimdi incelenmesine geçmemiz gereken sorular bunlardır.
        Bizim ilgilenmekte olduğumuz olgu, silahlı mücadeledir; bu mücadele, bireyler ve küçük gruplar tarafından yürütülmektedir. Bir kesimi devrimci örgütlere ait iken, öteki kesimler (Rusya'nın belirli kesimlerinde çoğunluğu) herhangi bir devrimci örgüte bağlı değildirler. Silahlı mücadele, birbirlerinden kesenkes olarak ayrılması gereken, farklı iki amaca yöneliktir; önce, bu mücadele kişilere, liderlere ve ordu ve polisteki görevlilere suikast yapmayı amaçlar, ikinci olarak, hem hükümete ait, hem de özel kişilere ait para kaynaklarına elkoyar. Elkonulan paralar kısmen parti kasasına, kısmen özel silahlanma amacına ve ayaklanma hazırlığına, ve kısmen de tanımlamakta olduğumuz mücadeleye katılan kişilerin geçimine gider. Büyük elkoymalar (Kafkasya'daki 200.000 rublelik, Moskova'daki 875. 000 rublelik gibi olanlar) gerçekten de öncelikle devrimci partilere gitmiştir -küçük elkoymalar çoğunlukla, bazen de tümüyle "elkoyucuların" geçimine gider. Mücadelenin bu biçimi, kuşku yok ki, ancak 1906'da yani Aralık ayaklanmasından sonra geniş ölçüde gelişti ve yaygınlaştı. Siyasal bunalımın, silahlı mücadele noktasına dek yoğunlaşması, ve özellikle yoksulluk, açlık ve işsizliğin kasaba ve köylerde yoğunlaşması, tanımlamakta olduğumuz mücadelenin önemli nedenlerinden biriydi. Bu mücadele biçimi, toplumsal mücadelenin tercih edilen ve hatta tek biçimi olarak, halkın başıboş unsurları, lumpen-proleterya ve anarşist gruplar tarafından benimsenmiştir. Sıkıyönetimin ilanına, taze birliklerin harekete geçirilmesine, kara-yüzler katliamına (Sedlet'ler) ve askeri mahkemelere, otokrasi tarafından benimsenen bir "misilleme" mücadele biçimi olarak bakmak gerekir.


III

        Sözünü etmekte olduğumuz mücadelenin alışılagelen değerlendirilmesi, bunun, işçilerin moralini bozan, halkın geniş tabakalarını geri iten, hareketin örgütlenmesini dağıtan ve devrimi yaralayan anarşizm, blankicilik, eski terörizm, yığınlardan kopmuş bireylerin hareketi olduğu yolundadır. Bu değerlendirmeyi destekleyen örnekler, hergün gazetelerde verilmekte olan olaylar arasında kolayca bulunabilir.
        Ama bu örnekler inandırıcı mıdır? Bunu sınamak için, incelemekte olduğumuz mücadelenin en gelişkin olduğu bir yeri alalım -Litvanya Toprakları, Novoye Vremya (9 ve 12 Eylül sayılarında) Litvanya sosyal-demokratlarının eylemlerinden böyle yakınmaktadır. Litvanya Sosyal-Demokrat İşçi Partisi'nin (Rus Sosyal-Demokrat İşçi Partisinin bir bölümü) gazetesi düzenli olarak 30.000 baskı yapmaktadır. İlan sütunlarında her dürüst insanın onu yoketmeyi görev sayacağı casusların listesini yayınlamaktadır. Polise yardımcı olan bir kimse, yokedilmeye layık ve, hatta mallarına elkonulması gereken "devrim düşmanları" olarak ilan edilmektedir. Halkın, Sosyal-Demokrat Partiye, yalnızca imzalı ve mühürlü makbuz karşılığında para vermesi öğütlenmektedir. Partinin en son raporunda, yıllık toplam geliri 48.000 ruble olarak gösterilmektedir, burada Libau silah kolunun katkıda bulunduğu, elkonularak elde edilmiş 5.600 rublelik bir toplam vardır. Doğaldır ki, Novoye Vremya bu "devrimci yasa"ya karşı, bu "terör yönetimine" karşı ateş püskürmektedir.
        Hiç kimse Litvanya sosyal-demokratlarının bu eylemlerini anarşistlik olarak, blankicilik olarak ya da terörcülük olarak nitelemek cesaretini gösteremeyecektir. Ama niçin? Çünkü burda biz, mücadelenin yeni biçimi ile Aralıkta patlak veren ve yeniden mayalanmakta olan ayaklanma arasında açık bir bağıntı görüyoruz. Bu bağıntı, bir tüm olarak Rusya hesaba katıldığında pek öyle anlaşılır değildir, ama bu bağ vardır. Aralıktan sonra "gerilla" savaşlarının belirgin bir biçimde yaygınlaşması gerçeği, ve onun yalnızca iktisadi bunalımın değil, aynı zamanda da siyasal bunalımın şiddetlenmesi ile de bağıntısı tartışma götürmez. Eski Rus terörizmi, aydın komplocunun işi idi; bugün, genel bir kural olarak, gerilla savaşı, işçi savaşçılarca, ya da doğrudan doğruya işsiz işçilerce verilmektedir. Blankicilik ve anarşizm, klişecilik zaafı olan kimselerin kafasında kolayca oluşur, ama bir ayaklanma ortamında, ki bu Letonya toprağında çok açıktır, böylesine bilinen yaftaların işe yaramazlığı artık herkesçe bilinmektedir. Litvanyalıların örneği, aramızda çok yaygın olan, bir ayaklanma ortamının koşullarına değinmeden gerilla savaşının tahlilini yapmanın ne denli yanlış, bilimsel ve tarihsel olmaktan uzak olduğunu açıkça göstermektedir. Bu koşullar akılda tutulmalıdır, büyük ayaklanma hareketleri arasındaki ara dönemin kendine özgü özellikleri düşünmeliyiz, bu tür koşullar altında ne tür mücadele biçimlerinin kaçınılmaz olarak ortaya çıkacağını anlamalıyız, ve papağan gibi öğrenilen bir söz yığını ile, tıpkı kadetler ve Novoye Vremya'cıların kullandıkları anarşizm, soygunculuk, serserilik gibi sözlerle sorundan kaçmaya çalışmamalıyız.
        Gerilla hareketinin bizim çalışmamızı örgütsüzleştirdiği söyleniyor. şimdi bu iddiayı 1905 Aralığından bu yana var olan duruma, kara-yüzlerin katliam ve sıkıyönetim dönemine uygulayalım. Böyle bir dönemde hareketi daha çok ne dağıtmaktadır: Direnmenin bulunmayışı mı, yoksa örgütlü gerilla savaşı mı? Rusya'nın merkezini, batı sınırlarıyla, Polonya ve Litvanya toprakları ile karşılaştırın. Tartışma götürmez ki, batı sınır bölgelerinde gerilla savaşı çok daha yaygındır ve çok daha gelişkindir. Ve gene tartışma götürmez ki, genel olarak devrimci hareket ve özel olarak da sosyal-demokrat hareket, merkezi Rusya'da, batı sınır bölgelerine göre çok daha dağınıktır. Elbette, bundan Polonya ve Litvanya sosyal-demokrat hareketinin gerilla savaşı sayesinde daha az dağınık olduğu sonucu aklımıza gelmemelidir. Hayır. Çıkarılabilecek tek sonuç, Rusya'da 1906'da, sosyal-demokrat işçi sınıfı hareketinin dağınıklığından ötürü gerilla savaşının suçlanmaması gerektiğidir.
        Bu açıdan, ulusal koşulların özelliklerine, sık sık anıştırmada bulunulur. Ama bu anıştırma pek açık olarak, yaygın iddianın zayıflığını göstermektedir. Eğer bu bir ulusal koşullar sorunu ise, o zaman, anarşizm, blankicilik ya da „terörizm sorunu değildir -bunlar bir tüm olarak Rusya'nın ve hatta özellikle Rusların ortak günahlarıdır- ama başka bir şeyindir. Bu başka bir şeyi somut olarak inceleyin baylar! O zaman göreceksiniz ki, ulusal baskı yada karşıtlık bir şey açıklamaz, çünkü bunlar batı sınır bölgesinde her zaman var olmuştur, oysa gerilla savaşı, ancak bugünün tarihsel döneminde ortaya çıkmaktadır. Ulusal baskının ve karşıtlığın bulunduğu çok yer vardır, ama kimi zaman ulusal baskı ve benzeri şeylerin olmadığı yerlerde olan gerilla savaşı, burada yoktur. Sorunun somut bir tahlili, bunun bir ulusal baskı sorunu olmadığını, ama ayaklanma koşullarının bir sorunu olduğunu gösterecektir. Gerilla savaşı, yığın hareketinin bir ayaklanma noktasına gerçekten ulaştığı ve iç savaşın "büyük girişimleri" arasında oldukça geniş bir aralık olduğu bir sıradaki kaçınılmaz bir mücadele biçimidir.
        Hareketi dağıtan, gerilla eylemleri değildir, ama böylesine eylemleri denetimi altına alma yeteneğinde olmayan partinin zayıflığıdır. İşte bunun için biz Rusların gerilla eylemine karşı sık sık savurduğumuz aforozlar, gerçekten de partinin dağınıklığına yolaçan, gizli, raslansal ve örgütlenmemiş gerilla eylemleriyle elele gider. Bu mücadelenin doğmasına yolaçan tarihsel koşulların neler olduğunu anlayamayışımız yüzünden, onun zararlı yanlarını gidermede yeteneksiz kalıyoruz. Oysa mücadele sürüyor. Güçlü iktisadi ve siyasi nedenler yüzünden bu mücadeleyi önlemek, bizim gücümüz içersinde değildir. Bizim gerilla savaşından yakınmalarımız, bir ayaklanma olayında partimizin güçsüzlüğüyle ilgili yakınmalardır.
        Dağınıklık konusunda söylediklerimizi moral bozukluğu için de söyleyebiliriz. Moral bozukluğu yaratan gerilla savaşı değildir, ama örgütlenmemiş, düzensiz, parti-dışı gerilla eylemleridir. Biz, gerilla eylemlerini suçlayarak, ona söverek bu en tartışma götürmez moral bozukluğundan birazcık olsun kendimizi kurtaramayız, çünkü suçlama ve sövme, derin iktisadi ve siyasal nedenlerden ötürü ortaya çıkmış bulunan bir olguyu, kesin olarak durdurmak gücünden yoksundur. Denebilir ki, anormal ve moral bozan bir olguya eğer bir son verme gücünde değilsek, bu, partinin anormal ve moral bozucu mücadele yöntemlerini benimsemesi için bir neden olamaz. Böyle bir itiraz, katıksız bir burjuva-liberal itirazdır, marksist bir itiraz değildir; çünkü bir marksist, iç savaşa ya da onun biçimlerinden biri olan gerilla savaşına genel olarak anormal ve moral bozucu olarak bakamaz. Bir marksist, kendini sınıf mücadelesine dayandırır, toplumsal barışa değil. Belirli keskin siyasal ve iktisadi bunalım dönemlerinde, sınıf mücadelesi doğrudan bir iç savaş, yani toplumun iki kesimi arasındaki silahlı mücadeleye doğru gelişme gösterir. Böyle dönemde marksistler, iç savaştan yana yerlerini almak zorundadırlar. İç savaşın herhangi bir moral suçlaması, marksist açıdan kesenkes benimsenemez.
        Bir iç savaş döneminde, proletaryanın ideal partisi savaşan partidir. Bu kesinlikle itiraz götürmez. İç savaş açısından herhangi bir özel andaki iç savaşın özel bir biçiminin elverişsizliğini savunma ve tanıtlamanın olanağını kabul etmeye tamamen hazırız. Askeri elverişsizlik açısından farklı iç savaş biçimlerinin eleştirisini tümüyle kabul ediyoruz ve bu sorunda son sözü söylemesi gerekenin, her özel yöredeki sosyal-demokrasinin pratik işçilerinin olduğunu kesin olarak benimsiyoruz. Ama biz, marksizm ilkeleri adına, iç savaşın koşullarının bir tahlilinden, anarşizm, blankicilik ve terörizm konusundaki harcıalem ve klişeleşmiş sözler yüzünden kaçınılmamasını istiyoruz, ve Sosyal-Demokrat Partinin, genel olarak gerilla savaşına katılması gibi sorunların tartışılması sırasında, Polonya Sosyalist Partisi'nin şu ya da bu örgütünün, şu ya da bu anda, benimsediği anlamsız gerilla eylemleri yöntemlerinin bir öcü olarak kullanılmamasını istiyoruz.
        Gerilla savaşının hareketi dağıttı tezine eleştirici bir gözle bakılmalıdır. Elbette yeni tehlikeler ve yeni fedakarlıkları da birlikte getiren mücadelenin her yeni biçimi, bu yeni mücadele biçimine hazırlıksız olan örgütleri, kaçınılmaz olarak "dağıtır". Bizim eski propaganda çevrelerimiz, ajitasyonun yöntemlerine başvurulmasıyla dağıldı. Gösteriler yolunun seçilmesinin sonucu olarak komitelerimiz dağıldı. Herhangi bir savaşta, her askeri harekât, belli ölçüde savaşçıların saflarını dağıtır. Ama bu, bir kimsenin savaşmaması gerektiği demek değildir. Bu bir kimsenin savaşmayı öğrenmesi gerektiği anlamına gelir. Hepsi bu.
        Sosyal-demokratların gururla ve böbürlenerek, "biz, anarşist, hırsız, soyguncu değiliz, biz bunların çok üstündeyiz, gerilla savaşını kabul etmiyoruz" dediklerini görünce kendime soruyorum: Bu adamlar ne söylediklerinin farkındalar mı? Ülkenin her yerinde kara-yüzler hükümeti ile halk arasında silahlı çatışmalar ve çarpışmalar oluyor. Devrimin gelişmesinin bugünkü aşamasında, bu, kesinlikle kaçınılmaz bir olgudur. Halk da kendiliğinden ve örgütsüz bir biçimde -ve işte tam da bu nedenden ötürü, çoğunca talihsiz ve istenilmeyen biçimlerde- bu olguya silahlı çatışma ve saldırı yoluyla tepki gösteriyor. Ben, örgütümüzün zayıflığı ve hazırlıksız oluşu yüzünden, belli bir yerde ya da belli bir zamanda, bu kendiliğinden mücadelede parti önderliğinden kaçınmamızı anlayabilirim. Ben, bu sorunun yerel eylem işçileri tarafından saptanması gerektiğini, ve zayıf ve hazırlıksız örgütlerin yeniden biçimlendirilmesinin kolay bir şey olmadığını kavrıyorum. Ama bu bir sosyal-demokrat teorisyen ya da yayımcının bu hazırlıksızlığı kınamadan çok, gururlu bir böbürlenme ve kendini beğenmiş bir edayla anarşizm, blankicilik ve terörizm konusunda gençliğinde papağan gibi öğrendiği tümceleri yinelediğini gördükçe, dünyanın en devrimci öğretisinin bu aşağılanması, bana dokunuyor.
        Gerilla savaşının, sınıf bilincine ulaşmış proleterleri, aşağılık sarhoş ayaktakımı ile yakın işbirliğine sokacağı söyleniyor. Bu doğrudur. Ama bu yalnızca demektir ki, proletaryanın partisi, gerilla savaşına, biricik, ya da hatta baş mücadele yöntemi olarak hiçbir zaman bakamaz; bu demektir ki, bu yöntem öteki yöntemlere bağlı kılınmalıdır, yani savaşın baş yöntemleriyle uygun hale getirilmelidir ve sosyalizmin aydınlatıcı ve örgütleyici etkisiyle yüceltilmelidir. Ve bu sonuncu koşul olmaksızın, burjuva toplumu içindeki mücadelenin tüm, kesinlikle tüm mücadele yöntemleri, proletaryayı, altında ve üstündeki proleter olmayan çeşitli katmanlarla yakın ilişkiye sokar ve olayların kendiliğinden akışı içine bırakılırsa, yıpranır, bozulur ve rezilleşir. Grevler, eğer olayların kendi akışı içine bırakılacak olursa, "ittifaklar" halinde -tüketicilere karşı işçilerle patronlar arasında anlaşmalar halinde- bozulur gider. Parlamento, bir burjuva politikacıları çetesinin, "ulusal özgürlük", "liberalizm", "demokrasi", cumhuriyetçilik, anti-klerikalizm, sosyalizm ve talep edilen bütün öteki satılık şeyleri toptan ve parekende trampa ettikleri kokuşmuş bir geneleve dönerek bozulur. Basın, bir orta pezevengine, avamın düşük içtepilerinin muhabbet tellallığını yapan bir yığın kokuşturma aracına dönerek bozulur, vb., vb... Sosyal-demokrasi, proletaryayı, birazcık altında ya da birazcık üstünde bulunan katmanlardan aralarına Çin duvarı çekerek ayıracak hiçbir evrensel mücadele yöntemi bilmemektedir. Sosyal-demokrasi, farklı dönemlerde farklı yöntemler kullanır, bunların seçimini kesenkes tanımlanmış ideolojik ve örgütsel koşullara bağlar.[12]
        Rus devrimindeki mücadele biçimleri, Avrupa'nın burjuva devrimleriyle karşılaştırıldığında, çok büyük çeşitliliğiyle ayırdedilir. Kautsky, 1902'de, geleceğin devrimi (Rus devrimi belki de istisnadır diye ekliyordu), halkın yönetime karşı mücadelesinden çok, halkın iki kesimi arasındaki mücadele biçiminde olacaktır dediği zaman, bunu kısmen önceden görmüştü. Rusya'da, kuşku yok ki, bu sonucu mücadelenin gelişiminin Batıdaki burjuva devrimlerinden daha yaygın olduğunu görüyoruz. Devrimimizin düşmanları halkın arasında sayıca pek azdır, ama mücadele keskinleştikçe, bunlar gitgide daha çok örgütlenmekte ve burjuvazinin gerici katmanlarının desteğini almaktadırlar. Onun için, böyle bir dönemde, ülke çapında siyasal grevlerin olduğu bir dönemde, bir başkaldırmanın çok küçük bir zamanla ve çok küçük bir alanla sınırlanmış eski bireysel eylem biçimini alamayacağı kesinlikle doğal ve kaçınılmaz birşeydir. Başkaldırmanın bütün ülkeyi kucaklayan uzun bir iç savaş, yani halkın iki kesimi arasındaki silahlı bir mücadele şeklinde daha yüksek ve daha karmaşık bir biçim olacağı kesinlikle doğal ve kaçınılmazdır. Böylesine bir savaş, oldukça uzun aralıklarla çok az sayıda büyük çarpışmalar ve bu aralıklar arasında çok sayıda küçük çarpışmalar ve bu aralıklar sırasında çok sayıda küçük çatışmalar dizisinden başka birşey olarak anlaşılamaz. Böyle olunca -ve kuşku yok ki, böyledir- sosyal-demokratların, bu büyük çarpışmalarda ve aynı zamanda da olabildiği kadarıyla, bu küçük çatışmalarda yığınlara en iyi bir biçimde önderlik edecek örgütlerin yaratılmasını kendilerine görev edinmeleri kesinlikle zorunludur. Sınıf mücadelesinin iç savaş noktasına kavuştuğu bir dönemde, sosyal-demokratlar, yalnızca bu savaşa katılmayı değil, aynı zamanda da önderlik rolünü oynamayı da görev edinmelidirler. Sosyal-demokratlar, örgütlerini, düşman güçlerine zarar verecek bir tek fırsatı bile kaçırmayan bir savaşçı parti olarak gerçekten hareket edebilecek biçimde eğitmek ve hazırlamak zorundadırlar.
        Bunun zor bir görev olduğu yadsınamaz. Bu görev bir anda başarılamaz. İç savaşın gelişimi içinde, tıpkı halkın tümünün yeniden eğitilmesi ve savaşmayı öğrenmesi gibi, bizim örgütlerimiz de eğitilmelidir ve bu görevi karşılayabilecek şekilde, deneyimden çıkan derslerle uygunluk içinde yeniden kurulmalıdır.
        Bizim, mücadelenin herhangi bir yapay biçimini, eylem içindeki işçilere zorla kabul ettirme, ya da hatta Rusya'daki iç savaşın genel gelişimi içinde, gerilla savaşının herhangi bir özel biçiminin hangi rolü oynayacağına koltuğumuzda oturarak karar verme konusunda en ufak bir eğilimimiz yoktur. Belli gerilla eylemlerinin somut değerlendirilmesine, sosyal-demokrasi içindeki bir eğilim göstergesi olarak bakma düşüncesinin çok uzağındayız. Ama biz, pratik yaşamın doğurduğu yeni mücadele biçimlerinin doğru bir teorik değerlendirilmesine ulaşmada elden geldiğince yardımcı olmayı görev saymaktayız. Biz, yeni ve zor bir sorunun doğru olarak konmasında ve çözümüne doğru olarak yaklaşmada sınıf bilincine sahip işçileri engelleyen basmakalıp klişelerle ve önyargılarla, durmaksızın savaşmayı görevimiz olarak görürüz.

      Lenin, Collected Works, Cilt: 11, 1962, s. 213-223. İlk defa 30 Eylül 1906'da Proletari, Nr. 5'de yayınlandı.




      10.
      KOMÜN'DEN ALINACAK DERSLER
      V. İ. Lenin

      1848 Devrimini sona erdiren coup d'etat'dan sonra Fransa onsekiz yıl süreyle Napoleon'un boyunduruğu altında kaldı. (sayfa 103) Bu rejim ülkeye yalnız iktisadi yıkım değil, ulusal utanç da getirdi. Eski rejime karşı ayaklanmada, işçi sınıfı biri ulusal, öteki sınıf niteliği taşıyan iki ödev yüklendi; Fransa'yı Alman işgalinden kurtarmak; işçilerin kapitalizmden, sosyalist kurtuluşu. Bu iki ödevin birleşmesi Komün'ün kendine özgü niteliğini meydana getirir.
      Burjuva sınıfı bir "ulusal savunma hükümeti" kurdu ve işçi sınıfı ulusal bağımsızlık için bunun önderliğinde çarpışmak zorunda kaldı. Gerçekte bu, Paris işçileriyle savaşmayı ödev sayan bir "ulusal ihanet" hükümetiydi. Ama, yurtseverlik hayalleriyle körleşen işçiler bunu göremediler. Yurtseverlik ülküsünün kökleri onsekizinci yüzyılın Büyük Devrimindeydi; Komün'ün, sosyalistlerinin kafalarını da etkiledi; sözgelimi, su götürmez bir devrimci ve ateşli bir sosyalizm taraftarı olan Blanqui, gazetesi için şu burjuva narasından daha iyi bir başlık bulamıyordu: "Ülke tehlikededir!"
      Birbirine karşıt ödevleri -yurtseverlikle sosyalizmi- birleştirmek, Fransız sosyalistlerinin en büyük yanlışıydı. 1870 Eylülünde yayınlanan Enternasyonal'in Manifesto'sunda Marks, sahte bir ulusal ülküyle yoldan saptırılmamaları konusunda, Fransız işçilerini uyardı; Büyük Devrimden bu yana derin değişiklikler olmuştu, sınıf düşmanlıkları keskinleşmişti, o zamanlar Avrupa gericiliğine karşı savaş bütün devrimci ulusu birleştirmişti, ama artık işçi sınıfı çıkarını, kendine düşman öteki sınıfların çıkarlarıyla, birleştiremezdi; ulusal utancın sorumluluğunu burjuva sınıfı taşımalıydı; işçi sınıfının ödevi, burjuva sınıfının boyunduruğundan, emeğin sosyalist kurtuluşu için çarpışmaktı.
      Gerçekten de burjuva "yurtseverliği"nin içyüzü kendini açığa vurmakta gecikmedi. Prusya'yla rezilce bir barış yaptıktan sonra Versailles hükümeti hemen yeni (sayfa 104) ödevine geçti: Paris işçilerinin elinden, hükümeti dehşete düşüren silahları almak için bir saldırıya girişti. İşçiler buna Komün ve iç savaş ilan ederek karşılık verdiler.
      Sosyalist işçiler sayısız hiziplere ayrılmış oldukları halde Komün, burjuvaların ancak yaptıklarını iddia edebilecekleri demokratik ödevleri, işçilerin birleşerek yaptıklarının parlak bir örneğiydi. İktidarı alan işçi sınıfı, özellikle karmaşık yasalar koymadan, sade, dürüst bir yolla toplumsal sistemin demokratlaştırılmasını başardı, bürokrasiyi kaldırdı, bütün önemli resmi işlere seçimle gelinmesini sağladı. Ama iki yanış, bu parlak zaferin meyvelerini mahvetti İşçi sınıfı yarı yolda durdu. Mülksüzleştirenlerin mülksüzleştirilmesine, (istimlakçilerin istimlakine) girişeceği yerde, ortak bir ulusal ödevin birleştirdiği ülkede daha yüce bir adalet kurma hayallerine kaptırdı kendini; sözgelimi bankalar ve benzeri kuruluşlar zaptedilmedi; "haklı mübadele" vb. hakkındaki Proudhoncu teoriler sosyalistler arasında hâlâ geçer akçaydı. İkinci yanlış, işçi sınıfının aşırı akyürekliliğiydi: düşmanlarını yokedeceği yerde, onlar üzerinde ahlak yönünden etki sağlamaya çalıştı, iç savaşta doğrudan doğruya askeri hareketlerin önemini küçümsedi. Versailles'a karşı Paris'teki zaferini perçinleyecek kararlı bir saldırıya geçeceği yerde, oyalanıp durdu. Versailles hükümetine, kara kuvvetleri devşirip kanlı Mayıs haftasını hazırlayacak zaman verdi.
      Bütün yanlışlarına karşın, gene de Komün 19. yüzyılın büyük işçi hareketinin en iyi örneklerinden biriydi. Komün'ün tarihsel anlamına Marks büyük bir değer verir: Versailles çetesinin Paris işçilerinin silahlarını haince toplamaya giriştiği sırada işçiler buna çarpışmadan boyun eğselerdi, bu güçsüzlüğün işçi hareketine getireceği maneviyat bozukluğu, işçi sınıfının silahlarını savunma savaşında uğradığı kayıplardan çok çok daha fazla olurdu. (sayfa 105) Komün'ün ağır fedakarlıkları ancak bunun, işçi sınıfının genel savaşındaki önemiyle giderilebilir: Komün bütün Avrupa'da sosyalist eylemi harekete getirdi, iç savaşın güçlülüğünü ortaya çıkardı, yurtseverlik hayallerini yıktı ve burjuvaların ortak ulusal amaçlar için bir çaba harcayabilecekleri yolundaki saf inancı yoketti. Komün Avrupa işçi sınıfına sosyalist devrimin ödevlerini somutça ortaya koymayı öğretti.
      İşçilerin aldığı ders unutulmayacak. Rusya'da Aralık ayaklanması sırasında olduğu gibi, işçi sınıfı bu dersten yararlanacak.
      Rus devriminden önceki dönem, bu devrimi hazırlayan dönem, Fransa'nın Napoleon boyunduruğu altındaki dönemine benzer. Rusya'da da mutlakıyetçi güruh, ülkeye iktisadi yıkım ve ulusal utanç getirmişti. Ama toplumsal gelişme henüz bir kitle hareketi için gereken koşulları yaratmadığı ve gösterilen cesarete karşın devrim öncesindeki dönemde hükümete karşı tek tek hareketler kitlenin kayıtsızlığıyla karşılaştığı için, ihtilâlin patlaması uzun süre gecikti. Yalnız Sosyal Demokratlar ağır, sistemli bir çalışmayla kitleleri eğitip, daha yüksek mücadele biçimleri düzlemine -kitle hareketleri ve silahlı iç savaş düzlemine- getirdiler .
      Sosyal Demokratlar genç işçilerin "ortak ulusal" ve "yurtseverlik" hayallerini sarsabildiler, sonra da işçilerin doğrudan müdahalesiyle Çar'dan 17 Kasım [1905] Manifestosunu koparınca devrimin gelecek, kaçınılmaz aşamasına -silahlı ayaklanmaya- canla başla hazırlanmaya başladılar. İşçiler "ortak ulusal" hayallerini atarak sınıf güçlerini kendi kitle örgütlerine, -İşçi ve Asker Temsilcileri Sovyetleri, vb.- topladılar. 1871 Fransız (sayfa 106) devrimine göre Rus devriminin amaçları, ödevleri daha ayrı olduğu halde Rus işçi sınıfı da Paris Komünü'nün kullandığı aynı mücadele biçimine -iç savaşa- başvurmak zorunda kaldı. Komün 'ün verdiği dersler kafalarında, işçi sınıfının barışçı mücadele yöntemlerini de önemsemesi gerektiğini biliyorlardı; bunlar işçilerin basit, günlük çıkarlarına yarar, devrimi deneyine dokunan bazı ekler ve düzeltmeler yaptı...
      Öyleyse Kautsky Rus devrimi deneyindeki hangi sorunları yeterince önemli ve esaslı ya da hiç değilse genellikle "toplumsal devrimin silahları ve biçimleri" hakkında Marksist bir incelemeye yeni malzeme sağlayacak kadar önemli buluyordu? ...
      Yazar iki sorunu ele almış.
      Önce, Rus devriminde zafer kazanabilecek, onu gerçekten başarılı bir devrim yapabilecek kuvvetlerin sınıf bileşimi sorunu.
      İkincisi, Rus devriminin getirdiği kitle mücadelesinin daha yüksek -devrimci güçleri ve saldırıcı nitelikleri bakımından daha yüksek- biçimlerinin, yani Aralıktaki çarpışmanın, silahlı ayaklanmanın önemi sorunu. Rus devriminin olaylarını dikkatle inceleyen her sosyalist (özellikle bir Marksist) bunların Rus devrimini değerlendirmekte, ayrıca şimdiki durumun işçi partisine verdiği taktikleri değerlendirmekte gerçekten temel ve esas sorunlar olduğunu kabul eder. Nesnel iktisadi koşulların ışığında Rus burjuva devrimini başarabilecek sınıfların hangileri olduğunu tam ve açıkça anlayamazsak, bu devrimi başarmaya çalışmak konusundaki bütün sözlerimiz boş laflar, demokratik söylevler olacak, bu ara burjuva devrimindeki taktiklerimiz de kaçınılmaz olarak ilkesiz, kararsız olacaktır.
      Öte yandan, ülkenin yaşamakta olduğu genel buhranların en fırtınalı anında bir devrimci partinin taktiklerini (sayfa 107) somutça kararlaştırmak amacıyla, salt devrimi başarıyla tamamlama kıvancıyla hareket edebilecek sınıfları göstermek açıkça yetersizdir. Devrim dönemleri, barış içinde evrim denen dönemlerden, yani iktisadi koşulların derin buhranlar ve güçlü kitle hareketleri doğurmadığı dönemlerden, kesinlikle şu bakımdan ayrılır: Devrim dönemlerinde mücadele biçimleri kaçınılmaz olarak daha çok çeşitlidir ve kitlelerin doğrudan doğruya devrimci çarpışmaları, önderlerin millet meclislerinde, basında vb. giriştikleri propaganda ve ajitasyon hareketlerinden daha üstündür. Bunun için, devrim dönemlerini değerlendirmede, mücadelenin biçimlerini çözümlemeden yalnız çeşitli sınıfların faaliyet çizgisini tanımlamaya kalkarsak, tartışmamız bilimsel anlamda eksik ve diyalektik dışı olur, günlük siyaset bakımından da soysuzlaşıp raisoneur'ün hükmü kalmayan yazıları olur (ayraç içinde söyleyelim, Plekhanov Rus devrimindeki Sosyal Demokrat taktikleri üstüne yazılarının onda dokuzunda kendini bununla avutuyor.)
      Diyalektik maddecilik açısından devrimin gerçekten Marksist bir değerlendirmesini yapmak için bunun, özel bir yolla hareket edip, az çok başarıyla devrim için hazırlık dönemlerinde gereklidir, ama belli bazı koşullar altında sınıf savaşının silahlı çatışma ve iç savaş biçimini alacağı unutulmamalıdır. İşçi sınıfının çıkarlarının düşmanlarını silahlı çarpışmalarda amansızca yoketmeyi gerektirdiği zamanlardır bunlar. Bunu önce Fransız işçi sınıfı Komün'de ortaya koydu ve Rus işçi sınıfı da Aralık ayaklanmasında bunu parlak bir biçimde doğruladı.
      İşçi sınıfının bu büyük ayaklanmaları ezildi, ama bir başka ayaklanma gelecek; işçi sınıfı düşmanlarının kuvvetleri buna karşı hiçbir şey yapamayacak ve sosyalist işçiler tam bir zafer kazanacaklar. (sayfa 108)
     
      Karl Marks ve V. İ. Lenin, The Civil War in Frence: The Peris Commune, International Publishers, 1968, s. 96-99. İlk defa 23 Mart 1908'de Zagranichnaya Gazeta'da (Yabancı Gazete) yayınlandı.




      11.
      1905 DEVRİMİNDE SİLAHLI MÜCADELE
      V. İ. Lenin

      Başarısız 1905 Rus Devrimi ardından liberal burjuva ve Menşevik çevreler işçi sınıfının kullandığı devrimci Marksist taktiklerin yanlışlığının anlaşıldığını söyleyerek ve "artık Rusya'da hiç kimse Marks'a göre bir devrim yapmayı hayal etmiyor" deyip yenilgin bir tutum takındılar. Özellikle Rus işçilerinin ve köylülerinin kullandığı silahlı mücadele taktiklerine karşı çıkıyorlardı. Bu yazının alındığı makaleyi Lenin, Bolşeviklerin bütün devrimci taktikleri bütünüyle desteklediklerini belirtmek amacıyla bir Polonya Sosyal Demokrat gazetesi için yazdı.

     
      Bekleyin biraz. 1905 gene gelecek. İşte işçilerin görüşü bu. O mücadele yılı, onlar için, bir ne yapmalı örneği sağladı. Aydınlara ve dönek küçük burjuvalara göre o bir "delilik yılı", bir ne yapmamalı örneğiydi. İşçi sınıfına göre bu devrim deneyinin eleştirilip, değiştirilip kabul edilmesi, Kasım grevi mücadelesinin ve Aralıktaki silahlı çarpışmanın daha geniş, daha toplu, daha bilinçli olması için o zamanki mücadele yöntemlerinin daha (sayfa 109) başarılı olarak nasıl uygulanacağını öğrenmekten ibaret olmalıdır...
      Karl Kautsky bu sorunun temel teorik yönlerini ele aldı. Başlıca Avrupa dil1erine çevrilen ünlü eseri Toplumsal Devrim'in ikinci basımında Rus özel mücadele biçimleri uygulayan, özel nesnel koşullar altında bulunan canlı toplumsal güçlerin çarpışması olarak alınması gerekir. Mücadelenin teknik yanını çarpışmanın akımında ortaya çıkacak teknik sorunları değerlendirmede, bir Marksist için gerçekten esaslı ve uygun olan şey, ancak ve ancak böyle bir çözümleme temeline dayanmaktır. Belli bir mücadele biçimini kabul edip, bunun tekniğini inceleme gerekliliğini kabul etmemek, bazı seçimlere katılmayı kabul edip de bu seçimlerin nasıl yapılacağını gösteren yasayı tanımamaya benzer...
      Kautsky, broşürünün ikinci basımının önsözünde 1905 Aralık ayaklanmasının değerini tartışıyor... Şunları yazıyor: "Gelecek devrimlerde silahlı ayaklanmaların ve barikat çarpışmasının kesin bir rolü olmayacağını şimdi artık 1902'deki gibi kesin söyleyemem. Moskova'daki sokak savaşları deneyi bunun yanlışlığına açık kanıtlar veriyor: bir avuç insan koskoca bir orduyu barikat çarpışmasıyla bir hafta durdurdu; başka şehirlerdeki devrimci hareketin başarısızlığı orduya takviyeler aktarılıp sonunda ayaklanmalara karşı çok üstün bir kuvvet toplanmasına sebep olmasaydı, nerdeyse zaferi de kazanacaktı. Barikatlardaki mücadelenin bu nispi başarısı, elbet şehir halkının askerlerin maneviyatı bozulmuşken devrimcileri canla başla desteklemesiyle oldu. Buna benzer birşeyin Batı Avrupa'da imkansız olduğunu kesinlikle kim söyleyebilir?"
      Böylece, ayaklanmadan hemen bir yıl sonra, artık savaşçıların maneviyatını yükseltmek isteği diye birşeyin (sayfa 110) söz konusu olamayacağı bir zamanda, Kautsky gibi dikkatli bir araştırıcı, Moskova ayaklanmasını, barikat mücadelesinin "nispi başarısı" diye kabul ediyor ve gelecek devrimlerde sokak savaşlarının rolünün büyük olmayacağı konusunda, önceki genel yargısını değiştirmek gerektiğini düşünüyor.
      1905 Aralık mücadelesi, askeri tekniğin ve örgütlenişin çağdaş koşullarıyla yürütülen silahlı ayaklanmanın zafer kazanabileceğini ispatladı. Aralık mücadelesinin sonucu olarak bütün uluslararası işçi hareketi, gelecek işçi sınıfı devriminde buna benzer mücadele biçimleri olasılığını bundan böyle hesaba katmalıdır. Devrimimizin deneyinden çıkan sonuçlar bunlar; geniş halk kitlelerinin sindirmesi gereken dersler bunlar. Bu sonuçlar ve bu dersler Plekhanov'un, Aralık ayaklanması üstüne ünlü Erostratos yorumuyla açtığı tartışma çizgisinden ne kadar uzak: "silaha sarılmamalıydılar." Bu değerlendirme büyük bir dönekçe yorumlar denizini dalgalandırdı! İşçilerin saflarına maneviyat bozukluğu, küçük burjuva uzlaştırıcılığı sokmak için sayısız kirli liberal el uzandı buna!
      Plekhanov'un değerlendirmesinde tarihsel bir gerçek tohumu yok. Komün'den altı ay önce bir ayaklanmanın delilik olacağını söyleyen Marks, gene de nasıl bu deliliği "ondokuzuncu yüzyılda işçi sınıfının en büyük hareketi" diye özetleyebildiyse Rus Sosyal-Demokratları da Aralık çarpışmasının Komün'den bu yana en esaslı, en haklı, en büyük işçi sınıfı hareketi olduğu inancını kitlelere iletmekte yerden göğe haklıdırlar. Sosyal Demokrasi saflarındaki bazı aydınlar ne derlerse desinler, nasıl yakınırlarsa yakınsınlar, Rus işçi sınıfı bu görüşlerle eğitilecektir.
      Bu makalenin Polonyalılar için yazıldığını hatırlayarak burada belki birkaç söz söylemek gerekiyor. Üzülerek söyleyeyim, Polonya dilini bilmediğim için oradaki koşulları yalnız kulaktan biliyorum. Anladığıma göre özellikle (sayfa 111) Polonya'da başkaldırma gelenekleri adına, işçilerin ve -Polonya Sosyalist Partisinin sağ kanadı denen- köylülerin ortak mücadelesi adına, büyük bir parti, kendini, güçsüz gerilla savaşları, terörizm ve "deli fişek" parlamalarla boğmuş. Bu açıdan Polonya koşullarının Rus İmparatorluğu'nun öteki yerlerindeki koşullardan kökten ayrı olduğu söylenebilir. Bu konuda bir yargıya varamam. Gene de, Polonya'dan başka hiçbir yerde, devrimci taktiklerden böylesine saçma bir uzaklaşma, haklı bir direnme ve muhalefet doğuran bir sapma görülmediğini söyleyebilirim. İşte burada şu düşünce doğuyor kendiliğinden: sahi, 1905 Aralığında silahlı kitle mücadelesi olmayan tek yer Polonya'ydı! Acaba ihtilâl "çıkarıcı" anarşizmin bozuk ve saçma taktiklerinin Polonya'da, yalnız Polonya'da yerleşmesi bu yüzden mi? Kısa bir süre de olsa koşulların orada silahlı kitle mücadelesini geliştirmemesi bu yüzden mi? Salt böyle bir çarpışma geleneği, silahlı Aralık ayaklanması geleneği, işçi partisi içindeki anarşist eğilimlere üstün gelmenin her zaman tek aracı değil midir? Bunu köhne, ikiyüzlü, küçük burjuva ahlakçılığı aracıyla değil de, amaçsız, anlamsız, dağınık şiddet hareketlerinden geniş hareketli, amacı olan kitle hareketine döndürerek ve dolaysız işçi sınıfı mücadelesini keskinleştirerek yapacak olan bu gelenek değil midir? ... (sayfa 112)
     
      "The Assessment of the Russian Revolution", V. İ. Lenin, Collected Works, cilt: 15, 1963, s. 53, 55, 59, 61. İlk defa Polonya Sosyal Demokrat gazetesi Przeglad Socjaldemokratyezniy'de, Krakov, sayı 2, Nisan 1908'de yayınlandı.




      12.
      1916 İRLANDA AYAKLANMASI
      V. İ. Lenin

      Halkların yönetimlerini kendilerinin kararlaştırmasına (self-determination) karşı olanların görüşü, emperyalizmin baskısıyla küçük ulusların canlılığının zaten bozulduğu, bunların emperyalizme karşı hiçbir rol oynayamayacakları, bunların salt ulusal umutlarını desteklemenin bir şeye yaramayacağı, vb. sonucuna yönelir. 1914-1916 emperyalist savaşı bu çeşit yargıları çürüten birçok olgular getirdi.
      Savaş, Batı Avrupa ulusları ve bütünüyle emperyalizm için bir buhranlar dönemi oldu. Her buhran, toplumsal alışkanlıkları yıkar, dış sargıları yırtar, eskileri süpürür, alttaki yayları ve güçleri ortaya çıkarır. Baskı altındaki ulusların hareketi bakımından neleri ortaya çıkardı? Sömürgelerde bir kaç ayaklanma girişimi oldu, baskıcı uluslar askeri sansürle bunları gizlemek için ellerinden geleni yaptılar. Gene de, Singapur'da Hint birlikleri arasındaki bir ayaklanmayı İngilizlerin gaddarca bastırdıkları, Fransız Annam'ında [Vietnam] ... Alman Kameronlar'ında. ..ayaklanmalar olduğu biliniyordu. Avrupa'ya gelince, İrlanda'da bir ayaklanma oldu; zorunlu askerliği İrlanda'ya kadar uzatmaya cesaret edemeyen "özgürlük sever" İngilizler, bu ayaklanmayı idamlarla bastırdılar; öte yandan. Avusturya hükümeti Çek Diet'inin milletvekillerini (sayfa 113) "ihanet yüzünden" ölüm cezasına çarptırdı ve aynı suçtan bütün Çek alaylarını kurşuna dizdi.
      Bu liste çok eksiktir elbet. Gene de, emperyalizmin buhranları yüzünden, ulusal ayaklanma alevleri hem sömürgeleri hem Avrupa'yı sardı, ulusal duygudaşlıklar ve nefretler ağır Drankon tehditlerine, baskı tedbirlerine karşın, kendilerini gösterdiler. Emperyalizmin bütün bu buhranları sadece gelip onun doruğuna çarptılar: emperyalist burjuva sınıfının kuvveti alttan alta hâlâ zayıflatılmadı (bu belki bir "yıpratma" savaşıyla yapılabilir ama henüz olmadı), ayrıca emperyalist ülkelerdeki işçi hareketleri de hâlâ pek çelimsizdi. Savaş tam bir bitkinlik getirdiğinde ya da hiç değilse bir devlette burjuva sınıfının kuvveti -1905'de Çarlığın olduğu gibi- işçi sınıfının darbeleriyle sallandığı zaman ne olacak?
      İçinde bazı Solcuların da bulunduğu Zimmerwald grubunun yayın organı olan Bedrer Tagwacht'da 9 Mayıs 1916'da, İrlanda ayaklanması üstüne, K. R. [Karl Radek] harfleriyle imzalanmış "Türküleri Bitti" başlıklı bir makale çıktı. İrlanda ayaklanmasının bir "putsch"dan başka birşey olmadığını, yazarın dediği gibi "İrlanda sorununun tarımsal bir sorun" olduğunu, köylülerin reformlarla yatıştırıldıklarını ve ulusal hareketin "sebep olduğu heyecana karşın toplumsal destekten yoksun, sadece şehirlere ait bir küçük burjuva hareketi" olduğunu anlatıyordu. Yazarın bu dehşetli öğretisel ve bilgiççe görüşünün, ayaklanmaya gene bir "Dublin putsch"u etiketi yapıştıran bir Rus ulusal-liberal Kadeti, A. Kulisher'in. .. görüşüyle birleşmesi şaşılacak birşey değildir:
      Atasözünün dediği gibi, "zararın neresinden dönülse kârdır". Küçük ulusların özgürlük hareketlerini hor görmekle ve ulusların "kendini yönetme" haklarını reddetmekle düştükleri bataklığın farkında olmayan birçok arkadaşın bir Sosyal Demokratla, emperyalist burjuva sınıfının (sayfa 114) bir temsilcisinin görüşlerinin bu "kazara" birleşmesini gördükten sonra gözlerinin açılacağını umarız.
      Bilimsel anlamında "putsch" terimi birtakım gizli işler çevirenlerin ya da budala manyakların giriştikleri ve kitleler arasında duygudaşlık uyandırmayan başkaldırmalar için kullanılabilir. Yüzyıllardır sürüp gelen İrlanda ulusal hareketi, çeşitli sınıf çıkarı aşamalarından geçerek, özellikle Amerika'da İrlanda bağımsızlığını isteyen büyük İrlanda Ulusal Kongresi halinde kendini göstermiş, uzun bir süre kitle tahriklerinden, gösterilerden, gazete baskılarından vb. sonra, şehirli küçük burjuvaların ve işçilerin bir bölümü tarafından sürdürülen sokak çarpışmalarına dönüşmüştür. Böyle bir ayaklanmaya "putsch" diyen, ya azılı bir gerici ya da toplumsal bir devrimi canlı bir olgu olarak görme umudunu yitirmiş bir doktrincidir.
      Toplumsal devrimin, sömürgelerdeki ve Avrupa'daki küçük uluslar ayaklanmadan, bütün önyargılarıyla küçük burjuvaların bir bölümünün devrimci parlamaları olmadan, mutlakıyetin, kilisenin, toprak ağalarının, vb. baskısına karşı siyasal bilince varmamış işçilerin ve yarı işçilerin hareketi olmadan yapılabileceğini hayal etmek toplumsal devrimi reddetmektir. Demek bir yerde bir ordu dizilecek ve "biz sosyalizmden yanayız" diyecek, başka bir yerde bir başkası da "biz emperyalizmden yanayız" diyecek ve bunun adı toplumsal devrim olacak! Ancak böyle gülünç, bilgiççe düşünceleri olanlar İrlanda ayaklanmasını "putsch" diyerek küçültürler.
      "Salt" bir toplumsal devrim bekleyenlerin ömrü, bunu görmeye yetmeyecektir. Böyle biri, devrimin ne olduğunu anlamadan devrime sözle bağlı demektir.
      1905 Rus devrimi, burjuva demokratik devrimidir. Çarpışmalara halkın bütün hoşnutsuz sınıfları, grupları, öğeleri katıldı. Bunların arasında, en kaba önyargılarla, belirsiz ve acayip mücadele amaçlarıyla dolu kitleler vardı; (sayfa 115) Japonlardan para alan küçük gruplar vardı; karaborsacılar, serüvenciler vb. vardı. Ama nesnel olarak, kitle hareketi Çarlığın belini kırıyor ve demokrasi yolunu açıyordu; bu yüzden sınıf bilincine varmış işçiler önderlik etti ona.
      Avrupa'da, sosyalist devrim, baskı altındaki ve hoşnutsuz çeşitli öğelerin katılacağı bir kitle mücadelesi patlamadan olamaz. Küçük burjuvaların ve gelişmemiş işçilerin bazı bölümleri katılacaktır buna, böyle bir katılma olmadan kitle mücadelesi imkansızdır, bunsuz da hiçbir devrim olamaz; bunların önyargılarını, gerici hayallerini, güçsüzlüklerini, yanlışlarını bu harekete sokmalarından kaçınılamaz. Ama nesnel olarak bunlar sermayeye saldıracaklardır. Bu nesnel gerçeği bilen devrimin sınıf bilincine varmış öncüsü, ileri işçiler, değişik ruhlu, düzensiz, dağınık bir kitle mücadelesini birleştirip yönetmeyi başaracak, iktidarı alacak, bankaları ele geçirecek, herkesin nefret ettiği (ayrı ayrı nedenlerle) tröstleri dağıtacak ve tümüyle burjuva sınıfının yıkılıp sosyalizmin zaferinin sağlanmasında gerekli başka diktatörce tedbirleri alacaktır; gene de, bütün bunlara karşın, sosyalizm kendini küçük burjuva tortularından çabucak "arıtamayacaktır".
      Polonya Tezlerinden (1 ,4) şunu okuyalım: "Sosyal Demokrasi Avrupa'da devrimci buhranların keskinleştirmek amacıyla sömürgelerdeki genç burjuva sınıfının Avrupa sömürgeciliğine karşı mücadelesinden yararlanmalıdır". (Siyahlar, yazarındır.)
      Bu bakımdan sömürgelerle Avrupa'yı karşılaştırmak yapılabilecek en kötü şey değil mi? Avrupa'da baskı altındaki ulusların mücadelesi, ayaklanmaya ve sokak savaşına kadar gidebilecek, sıkıyönetimin ve ordunun demir disiplinini kırabilecek bir çarpışma, uzak bir sömürgedeki daha gelişmiş bir ayaklanmadan çok daha büyük bir ölçüde "Avrupa'daki devrimci buhranları keskinleştirecektir". (sayfa 116) İrlanda'daki bir ayaklanmanın emperyalist İngiliz burjuva sınıfı iktidarına vurduğu darbe, Asya ya da Afrika'daki buna eşit bir darbeden siyasal olarak yüz kere daha önemlidir.
      Fransız aşırı ulusçu (şöven) gazeteleri Belçika'da gizli bir gazetenin, Özgür Belçika'nın sekseninci sayısının yayınlandığını bildirdiler. Fransa'nın aşırı ulusçu gazeteleri sık sık yalan söyler elbet, ama bu haber doğru görünüyor. Oysa aşırı ulusçu ve Kautsky'ci Alman Sosyal Demokrasisi iki yıllık savaş boyunca kendisi için özgür bir yayın kuramayıp, askeri sansürün boyunduruğuna kafasını uzatmışken (yalnız Sol Radikal öğeler sansüre karşın kendi hesaplarına broşürler ve bildiriler yayınladılar) baskı altındaki uygar bir ulus devrimci bir protesto organı basarak azgınlıkta eşi olmayan bir askeri baskıya karşı çıktı. Tarihin diyalektiği şöyledir: Emperyalizme karşı savaşta bağımsız bir etken olamayacak kadar güçsüz küçük uluslar, emperyalizm düşmanı gerçek kuvvetin -sosyalist işçi sınıfının- sahneye çıkmasına yardım eden bir maya, bir basil rolü oynarlar.
      Şimdiki savaşta genel kurmaylar düşman tarafındaki ulusal ve devrimci her hareketten yararlanmak için ellerinden geleni yapıyorlar: Almanlar, İrlanda ayaklanmasından, Fransızlar, Çek hareketinden vb. yararlanıyorlar. Kendi görüşlerine göre doğru hareket ediyorlar. Düşmanın en ufak bir güçsüzlüğünden ve ortaya çıkan her fırsattan yararlanılmazsa, önemli bir savaş sürdürülemez; hep tetikte olmak gerekir, çünkü bir barut deposunun ne zaman, nerede, nasıl "patlayacağı" önceden kestirilemez. İşçi sınıfının sosyalizm için büyük kurtuluş savaşında, bu buhranları keskinleştirip yaymak amacıyla, emperyalizmin getirdiği her belaya karşı her halk hareketinden nasıl yararlanacağımızı bilmezsek zavallı devrimciler oluruz. Bir yandan bütün ulusal baskılara "karşı" olduğumuzu bir (sayfa 117) ayrı telden tekrarlarken, öte yandan baskı altındaki bir ulusun bazı sınıflarının en hareketli ve aydın bölümlerinin baskı yapanlara karşı kahramanca ayaklanışını bir "putsch" olarak tanımlamaya kalkarsak, Kautsky'cilerin düştüğü budalalık düzeyine düşmüş oluruz.
      İrlandalıların bahtsızlığı, Avrupa işçi ayaklanması olgunlaşmadan önce vakitsiz baş kaldırmalarıdır. Kapitalizmin, çeşitli ayaklanma kaynaklarının birtakım tersliklere ve yenilgilere uğramadan ve kendiliklerinden hemen birleşmelerine imkan verecek kadar uyumlu bir bünyesi yoktur. Öte yandan, ayaklanmaların ayrı zamanlarda, ayrı yerlerde patlamaları ve çeşit çeşit olmaları gerçeği, genel harekete genişlik ve derinlik sağlar; ama yalnız bu çeşit vakitsiz, tek tek, dağınık, bu yüzden de başarısız devrimci hareketlerde, kitleler deney sahibi olurlar, bilgi edinirler, kuvvet toplarlar, gerçek önderlerini -sosyalist işçileri- tanırlar ve bu yolla genel saldırıya hazırlanırlar. 1905'teki genel saldırının yolunu da yer yer ve bütün ülkede grevler, gösteriler, ordudaki başkaldırmalar, köylüler arasındaki ayaklanmalar hazırlamıştı. (sayfa 118)
     
      "Discussion on Self-Determination Summed Up", V. İ. Lenin, National Liberation, Socialism and Imperialism, International Publishers, 1968, s. 158 -162, Temmuz 1916'da yazılan bu makale ilk defa Ekim 1916'da yayınlandı.





      13.
      EMPERYALİZME KARŞI ULUSAL SAVAŞLAR
      V. İ. Lenin

      Junius'un[
13] yanlış önermelerinden ilki Uluslararası Grup'un beşinci tezi içindedir. "Bu dizginsiz emperyalizm döneminde artık ulusal savaşlar imkansızdır. Ulusal çıkarlar, işçi kitlelerini can düşmanları emperyalizmin hizmetine almak amacıyla sadece bir kandırma aracı olarak işe yararlar." Bu saptamla sonuçlanan beşinci tezin başlangıcı, bugünkü savaşın niteliğini tartışıp bunun bir emperyalist savaş olduğunu söyler. Genellikle ulusal savaşların bu reddedilişi ya bir yanlışlık ya da bugünkü savaşın (Birinci Dünya Savaşı) ulusal bir savaş değil, emperyalist bir savaş olduğu görüşünü -bu yetkin, doğru görüşü- iyice belirtmek için rasgele bir abartma olabilir. Bu yanlışın üstünde durulması gerekir, çünkü çeşitli Sosyal Demokratlar bugünkü savaşın bir ulusal savaş olduğu yolundaki sahte yargıdan hareketle, herhangi bir ulusal savaş olanağını da kabul etmiyorlar...
      "Ulusal savaşlar artık mümkün değildir" tezinin (sayfa 119) savunmasında tek kanıt, dünyanın küçük bir grup sömürgeci kuvvet tarafından bölündüğü, bu yüzden önce bir ulusal savaş olarak başlasa bile her savaşın, emperyalist kuvvetlerden ya da gruplardan birinin çıkarıyla ilgili bir emperyalist savaşa dönüşeceği tartışmasıdır (Junius, s. 81).
      Bu görüşteki safsata ortadadır. Hem doğada, hem toplumda bütün bölücü çizgilerin uzlaşımsal ve dinamik olduğu, her olgunun belli koşullar altında kendi karşıtına dönüşebileceği, elbet Marksist diyalektiğin bir teme1 önermesidir. Bir ulusal savaş, emperyalist savaşa dönüşebilir, tersi de olur. İşte bir örnek: Büyük Fransız Devriminin savaşları ulusal savaş olarak başladı ve gerçekten de böyleydi. Bunlar devrimci savaşlardı; devrim düşmanı mutlakıyetler birliğine karşı büyük devrimi savunuyorlardı. Ama Napoleon Fransız İmparatorluğunu kurup bazı büyük, yaşayan, eski Avrupa devletlerini ele geçirince Fransızların bu ulusal savaşları, emperyalist savaş oldu, bu kere Napoleon emperyalizmine karşı ulusal kurtuluş savaşlarına yol açtı...
      Ayrıca, emperyalist dönemde sömürgelerin ve yarı sömürgelerin açtığı ulusal savaşlar hem mümkün hem de kaçınılmazdır. Bir milyar insan, yani dünya nüfusunun yarısından çoğu sömürgelerde ve yarı sömürgelerde yaşıyor (Çin, Türkiye, İran). Oralardaki ulusal kurtuluş hareketleri zaten, ya çok kuvvetlidir ya da gelişmekte ve olgunlaşmaktadır. Her savaş siyasetin başka araçlarla devamıdır. Sömürgelerdeki ulusal kurtuluş siyasetinin devamı kaçınılmaz olarak emperyalizme karşı ulusal savaş biçimini alacaktır. Böyle savaşlar şimdiki "büyük" emperyalist kuvvetler arasında emperyalist bir savaşa götürebilir; ama götürmeyebilir de. Bir yığın etkene dayanır bu...
      Bugünkü savaşta "büyük" kuvvetler büsbütün bitkin düşerlerse, ya da Rusya'da devrim zafere ulaşırsa, ulusal hatta başarılı ulusal savaşlar mümkündür. Emperyalist (sayfa 120) kuvvetlerin silahlı müdahalesi her zaman mümkün değildir. Bu bir; ikincisi: Küçük bir devletin bir deve karşı savaşının umutsuz olacağı yolundaki yüzeysel görüş umutsuz bir savaşın bile gene de bir savaş olduğu gözlemiyle karşılanmalıdır. Ayrıca, "dev" ülkeler içinde bazı etkenlerin işlemesi de -sözgelimi, ihtilâlin patlaması- "umutsuz" bir savaşı "umutlu" bir savaşa döndürebilir.
      "Ulusal savaşlar artık mümkün değildir" yanlış önermesi üstünde ayrıntılarıyla durmamızın nedeni, bunun yalnız teorik bakımdan açıkça yanlış o1masından değildir; Üçüncü Enternasyonal'in ancak bayağılaştırılmamış Marksizm temeli üstüne kurulmasının mümkün olduğu bir sırada "Sol"un Marksist teoriyi hafiften alması çok üzücü birşey olurdu. Ama bu yanlış, pratik siyaset bakımından da çok zararlı; çünkü gerici savaşlardan başka savaş olamayacağına değindiği için saçma "silahsızlanma" propagandasını doğuruyor. Bundan başka, daha da gülünç ve aşağılık gerici bir tutumu -ulusal hareketlere kayıtsızlık tutumunu- doğuruyor. "Büyük" Avrupa uluslarının, yani küçük halkları ve sömürge halklarını ezen ulusların üyeleri, yarı bilimsel bir havayla "ulusal savaşlar artık mümkün değildir" diye ilan ettikleri zaman, böyle bir tutum aşırı ulusçuluk olur. Emperyalist kuvvetlere karşı ulusal savaşlar yalnız mümkün ve olası değil, kaçınılmaz, ilerici ve devrimcidirler; ama başarılı olmaları için ya ezilen ülkelerdeki kalabalık (Hindistan'da ve Çin'de yüzlerce milyon) halkın birleşik çabası, ya da uluslararası koşulların özellikle uygun bir durumu (yani savaşla, düşmanlıklarla vb. bitkin düşen emperyalist kuvvetlerin müdahale edememeleri gibi), ya da büyük devletlerin birinde burjuva sınıfına karşı işçi sınıfının ardarda ayaklanması gereklidir. (Bu son olasılık işçi sınıfının zaferi için en uygun ve özlenen birşey olduğundan baş yeri tutar.) (sayfa 121)
     
      "The Junius Pamphlet", V. İ. Lenin, Collected Works, cilt: 22, 1964, s. 304-312. 1916 Temmuzunda yazıldı.





      14.
      MARKSİZM VE AYAKLANMA
      V. İ. Lenin

      Ayaklanmaya hazırlanmanın ve genel olarak, ayaklanmayı bir sanat olarak görme biçiminin "blankicilik" olduğunu ileri süren oportünist yalan, Marksizmin çarpıtılmaları arasında, en kötü niyetlerden ve egemen "sosyalist" partiler tarafından belki de en çok yayılmış bulunanlardan biridir.
      Oportünizmin büyük ustası, Bernstein, Marksizme karşı blankicilik suçlamasını ileri sürerek, acıklı bir ün kazanmıştı, ve gerçekte, bugünün oportünistleri, blankicilik diye haykırdıkları zaman, Bernstein'ın yoksul "fikir" lerini ne azıcık yenileştiriyor, ne de onları en küçük bir şey ile "zenginleştiriyorlar".
      Marksistleri, ayaklanmayı bir sanat olarak gördükleri için, blankicilik olarak suçlamak! Ayaklanmanın bir sanat olduğunu açıklayarak, onu bir sanat olarak ele almak gerektiğini, ilk başarıları kazanmak ve kargaşalık içine düşmesinden yararlanarak, düşmana karşı yürüyüşü aksatmaksızın, başarıdan başarıya ilerlemek gerektiğini, vb., vb. söyleyerek bu konudaki fikrini en belgin, en açık ve en kesin bir biçimde açıklayanın Marks'ın ta kendisi olduğunu hiç bir Marksist yadsıyamayacağına göre, gerçeğin bundan daha apaçık bir çarpıtılması olamaz.
      Başarmak için, ayaklanma bir komploya değil, bir partiye değil, ama öncü sınıfına dayanmalıdır. İşte birinci nokta. Ayaklanma halkın devrimci atılımına dayanmalıdır. İşte ikinci nokta. Ayaklanma, yükselen devrim tarihinin, halk öncüsünün etkinliğinin en güçlü olduğu, düşman saflarında ve devrimin güçsüz, kararsız, çelişki dolu dostlarının saflarında duraksamaların en güçlü oldukları bir dönüm noktasında patlak vermelidir; İşte üçüncü nokta. Ayaklanma sorununu koyma biçiminde, Marksizmin blankicilikten ayrılması sonucunu veren üç koşul, işte bunlardır.
      Ama, bu koşullar yerine geldikten sonra, ayaklanmayı bir sanat olarak görmeyi kabul etmemek, Marksizme ihanet etmektir, devrime ihanet etmektir.
      Ayaklanmanın, olayların nesnel akışı tarafından gündeme konmuş bulunduğunu partinin tam da şu anda zorunlulukla kabul etmesi gerektiğini, ayaklanmayı bir sanat olarak ele alması gerektiğini tanıtlamak için, belki en iyisi karşılaştırma yöntemini kullanmak ve 3 ve 4 Temmuz günleri ile Eylül günlerini karşılaştırmak olacaktır.
      3 ve 4 Temmuz günleri, gerçeğe aykırı davranmaksızın, sorun şöyle konabiliyordu: İktidarı almak daha yeğdir, yoksa düşmanlarımız bizi her durumda başkaldırma ile suçlayacak ve bize fesatçıymışız gibi davranacaklardır. Ama bundan, iktidarı o zaman almanın yararlı olduğu sonucu çıkarılamıyordu, çünkü ayaklanmanın zaferi için nesnel koşullar gerçekleşmemişti.
      1) Devrimin öncüsü olan sınıf henüz arkamızda değildi.
      Her iki başkent işçileri ve askerleri arasında henüz çoğunluğa sahip değildik. Bugün, her iki sovyette de bu çoğunluğa sahip bulunuyoruz. Bu çoğunluk yalnızca Temmuz ve Ağustos ayları olayları tarafından, bolşeviklere karşı "bastırma"lar deneyimi tarafından ve Kornilov ayaklanması deneyimi tarafından yaratılmıştır.
      2) Devrimci coşku henüz büyük halk yığınını kazanmamıştı. Bugün, Kornilov ayaklanmasından sonra, kazanmış bulunuyor. Taşradaki olaylar ve iktidarın birçok yerde sovyetler tarafından alınması, işte bunu tanıtlar.
      3) Düşmanlarımız arasında ve kararsız küçük-burjuvazi arasında, o zaman ciddi bir siyasal genişlikteki duraksamalar yoktu. Bugün, bu duraksamalar büyük bir genişlik kazandı: baş düşmanımız, müttefik emperyalizm, dünya emperyalizmi -çünkü "Müttefikler", dünya emperyalizminin başında bulunuyorlar- zafere değin savaş ile Rusya'ya karşı ayrı barış arasında kararsızlık gösterdi. Halk içinde çoğunluğu açıkça yitirmiş bulunan küçük-burjuva demokratlarımız, kadetler ile blok kurmayı, yani birleşmeyi kabul etmedikleri zaman, derin duraksamalar içine düştüler.
      4) Bu nedenle, 3 ve 4 Temmuz günleri, ayaklanma bir yanlışlık olurdu: iktidarı ne maddeten ne de siyasal olarak koruyabilecektik. Her ne kadar Petrograd zaman zaman bizim elimizde olsa da, (iktidarı-ç.) maddeten (koruyamazdık-ç.), çünkü işçilerimiz ve askerlerimiz Petrograd'ı elde tutmak için dövüşmeyi, ölmeyi o zaman kabul etmezlerdi: aynı zamanda hem Kerenski'lere ve hem de Çereteli'ler ve Çernov'lara karşı bu 'kızgınlık", bu yatışmaz kin o zaman yoktu; bolşeviklere karşı, sosyalist-devrimcilerin ve menşeviklerin de katıldıkları kıyımların deneyimi ile insanlarımız henüz yoğrulmamışlardı.
      Siyasal olarak 3 ve 4 temmuz günleri iktidarı koruyamayacaktık, çünkü, Kornilov serüveninden önce, ordu ve taşra, Petrograd'a karşı yürüyebilirdi ve yürüyecekti.
      Bugün durum bambaşkadır.
      Devrimin öncüsü, yığınları sürüklemeye yetenekli, halkın öncüsü olan sınıfın çoğunluğu bizden yana.
      Halkın çoğunluğu bizden yana, çünkü Çernov'un hükümetten ayrılışı, köylülüğün sosyalist-devrimci bloktan (ne de sosyalist-devrimcilerin kendinden) toprak almayacağının, her ne kadar tek belirtisi olmaktan uzaksa da, gene de en gözle görülür ve en somut belirtisidir. Başlıca nokta, devrime kendi ulusal niteliğini veren nokta da, işte budur.
      Tüm emperyalizm ve tüm menşevikler ve sosyalist-devrimciler blokunun görülmemişduraksamaları karşısında, partinin kendi yolunu çok iyi bildiği bir durumun üstünlüğü bizden yana.
      Kesin bir zafer bizden yana, çünkü halk artık umutsuzluğun kıyısındadır, ve biz, "Kornilov günleri sırasındaki" yönetimimizin önemini göstererek, sonra da "blokçular"a bir uzlaşma önererek ve onlardan kendi duraksamalarına bir son vermekten uzak bir red yanıtı alarak, tüm halka aydınlık bir persfektif sunuyoruz.
      Uzlaşma önerimizin henüz reddedilmemiş olduğuna, Demokratik Konferansın henüz onu kabul edebileceğine inanmak, en büyük yanlışlık olurdu. Uzlaşma, bir parti tarafından partilere önerilmişti: bu iş başka türlü de olamazdı. Partiler bu uzlaşma önerisini kabul etmediler. Demokratik Konferans, yalnızca bir konferanstır, başka hiç bir şey değil. Unutulmaması gereken şey, onun devrimci halk çoğunluğunu, yoksullaşmış ve kızdırılmış köylülüğü temsil etmediğidir. Bu bir halk azınlığı konferansıdır bu apaçık gerçeği unutmamak gerek. Demokratik Konferansa bir parlamento gibi davranmak, bizim bakımımızdan en büyük yanlışlık, en kötü parlamenter alıklık olurdu, çünkü o eğer kendini parlamento ve devrimin egemen parlamentosu olarak da ilan etse, her şeye karşın hiç bir şeyi kararlaştıramayacaktır: Karar ona değil, Petrograd ve Moskova işçi mahallelerine bağlıdır.
      Başarı ile taçlanmış bir ayaklanmanın bütün nesnel koşulları biraraya gelmiş bulunuyor. Halkı çileden çıkaran ve gerçek bir işkence oluşturan duraksamalara, yalnız bizim ayaklanmadaki zaferimizin son vereceği; yalnız bizim ayaklanmadaki zaferimizin toprağı köylülüğe hemen vereceği; devrime karşı ayrı barış manevralarını, yalnız bizim ayaklanmadaki zaferimizin başarısızlığa uğratacağı, bu manevraları, daha tam, daha adil ve daha yakın bir barış, devrime elverişli bir barış açık önerisi ile başarısızlığa uğratacağı bir durumun olağanüstü üstünlüğü bizden yana.
      Ensonu yalnız bizim partimiz, ayaklanmada zafer kazandıktan sonra, Petrograd'ı kurtarabilir, çünkü, eğer bizim barış önerimiz kabul edilmez ve bir silah bırakışması bile sağlayamazsak, o zaman "aşırıcılığın" asıl yandaşları biz olacağız, savaş partilerinin başında biz olacağız, en iyi "savaş" partisi biz olacağız ve savaşı gerçekten devrimci bir biçimde yürüteceğiz. Kapitalistlerin bütün ekmeklerini ve bütün çizmelerini ellerinden alacağız. Onlara ekmek kırıntılarını bırakacak, onlara çarık giydireceğiz. Bütün ekmek ve bütün kunduraları cepheye vereceğiz.
      O zaman Petrograd'ı başarıyla savunacağız.
      Gerçekten devrimci bir savaş için, maddi olduğu kadar manevi kaynaklar da, Rusya'da hala çoktur; Almanların bizimle hiç olmazsa bir silah bırakışması yapmaları için yüzde-doksandokuz şans vardır. Ve bugün bir silah bırakışması sağlamak, tüm dünyayı yenmektir.
      Devrimi kurtarmak ve Rusya'yı her iki koalisyon emperyalistlerinin de istedikleri "ayrı" paylaşımdan kurturmak için, Petrograd ve Moskova işçilerinin ayaklanmasının kesinlikle zorunlu olduğunun bilincine varmış bulunan bizler, ilkin, siyasal taktiğimizi, Konferansta, yükselen devrim koşullarına uyarlamalıyız; sonra da, Marks'ın ayaklanmayı bir sanat olarak görmenin zorunluluğu üzerindeki düşüncesini yalnızca sözde kabul etmediğimizi tanıtlamalıyız.
      Sayı ile etkilenmeksizin, kararsızları kararsızlar kampında bırakmaktan korkmaksızın, Konferansa katılan bolşevik kanada gecikmeden yeni bir birlik vermeliyiz: Kararsızlar devrim davasına orada (kararsızlar kampında-ç.) gözüpek ve özverili savaşçılar kampında olduğundan daha yararlı olacaklardır.
      Uzun söylevlerin yetersizliğini, genel olarak "söylev"lerin yersizliğini, devrimin kurtuluşu için ivedi bir eylem zorunluluğunu, burjuvaziden tam bir kopma, bütün bugünkü hükümet üyelerinin görevden alınma, Rusya' nın "ayrı" bir paylaşımını hazırlayan İngiliz-Fransız emperyalistlerinden tam bir kopma kesin zorunluluğunu, bütün iktidarı hemen devrimci proletarya tarafından yönetilen devrimci demokrasinin eline geçirme zorunluluğunu en kesin bir biçimde belirten kısa bir bolşevikler bildirgesi yazmalıyız.
      Bildirgemiz, program tasarımız ile bağlılık içinde, şu vargıyı en kısa ve en açık biçimde formüllendirmelidir: Halklara barış, köylülere toprak, yüzkızartıcı kazançlara el koyma ve üretimin kapitalistler tarafından edepsizce baltalanmasına karşı bastırma.
      Bildirgemiz ne denli kısa, ne denli kesin olursa, o denli iyi olacaktır. Yalnızca bu bildirgede çok önemli iki noktayı daha vurgulamak gerekir: Halk kararsızlıklar yüzünden çileden çıkmıştır, halk sosyalist-devrimciler ile menşeviklerin kararsızlığı yüzünden rahatsızdır; biz bu partilerden kesinlikle kopuyoruz, çünkü onlar devrime ihanet etmişlerdir.
      Başka bir şey daha: Hemen ilhaksız bir barış önererek, müttefik emperyalistlerden ve tüm emperyalistlerden hemen koparak, hemen ya bir silah bırakışması, ya da bütün devrimci proletaryanın savunmaya katılmasını, ve devrimci demokrasi tarafından, devrimci demokrasinin yönetimi altında, gerçekten adil, gerçekten devrimci bir savaşın sürdürülmesini elde edeceğiz.
      Bu bildirgeyi okuduktan sonra, sözler değil kararlar, yazılı kararlar değil eylemler istedikten sonra, bütün kanadımızı fabrikalara ve kışlalara göndermeliyiz: onun yeri oralardadır, devrimin dirimsel gücü oralardadır, devrimin kurtuluşu oralardan gelecektir, Demokratik Konferansın itici gücü oralardır.
      Ateşli, heyecanlı söylevlerimizde, programımızı oralarda açıklamlı ve sorunu şöyle koymalıyız: Ya bu programın Konferans tarafından eksiksiz kabulü, ya da ayaklanma. Orta yol yoktur. Beklemek olanaksızdır. Devrim mahvolur.
      Sorun böylece konduktan sonra, tüm kanadımız fabrikalar ve kışlalarda toplanmış bulunduğundan, ayaklanmanın başlaması gereken zamanı kararlaştırabilecek bir durumda olacağız.
      Ve ayaklanmayı Marksistler olarak, yani bir sanat olarak görmek için, aynı zamanda, bir dakika yitirmeksizin, ayaklanma müfrezeleri kurmayanı örgütlemeli, güçlerimizi yerli yerine dağıtmalı, güvenilir alayları en önemli noktalara göndermeli, Aleksandra Tiyatrosunu kuşatmalı, Piyer ve Pol kalesini kuşatmalı, genelkurmayı ve hükümeti tutuklamalı, harpokulu öğrencilerine ve "vahşi tümen"e karşı, düşmanı kentin dirimsel merkezlerine sokmaktansa, ölmeye hazır müfrezeleri göndermeliyiz; silahlı işçileri seferber etmeli, onları son ve amansız bir savaşıma çağırmalı, telgraf ve telefonu aynı zamanda işgal etmeli, bizim ayaklanma kurmayımızı Telefon Merkezine yerleştirmeli, onu bütün fabrikalara, bütün alaylara, bütün silahlı savaşım merkezlerine, vb. telefonla bağlamalıyız.
      Bütün bunlar, kuşkusuz, yalnızca yaklaşık, ve yalnızca, yaşadığımız anda, eğer ayaklanma bir sanat olarak görülmezse, Marksizme bağlı kalınamayacağı, devrime bağlı kalınamayacağı olgusunu aydınlatmaya yönelik şeylerdir.

V. İ. Lenin, Selected Works, cilt: 2, s. 365-370. Bu mektup Rus Sosyal Demokrat İşçi Partisinin (Bolşevik) Merkez Komitesine 13-14 (26-27) Eylül 1917'de yazıldı. İlk kez 1921'de Proletarskaya Revolutsiya No: 2'de yayınlandı.




      15.
      DOĞU HALKLARININ KURTULUŞU
      V. İ. Lenin

      ... Sovyet Rusya'nın Kolchak'a karşı tam zaferini gördük. Kapitalist boyunduruğundan kurtarılan işçilerle köylülerin birleşmiş kuvvetlerinin mucizeler yaratabileceğinin pratik ispatıdır bu. Devrimci bir savaşın çalışan, ezilen halkın ilgisini çektiğinde, halkı sömürücülere karşı dövüştükleri bilincine ulaştırdığında, onlara mucizeler yaratma gücünü ve yeteneğini verdiğinin pratik ispatıdır bu.
      Kızıl Ordu'nun başardıklarının, çarpışmasının ve zafer tarihinin bütün Doğu halkları için büyük, çığır açıcı bir önemi olacağını sanıyorum. Bu deney onlara şunu gösterecek: Ne kadar güçsüz olurlarsa olsunlar, çarpışmada askerlik sanatının ve tekniğin bütün harikalarını (sayfa 129) kullanan Avrupalı ezicilerin iktidarı, ne kadar kırılmaz görünürse görünsün, gene de, ezilen halkların açtığı devrimci bir savaş, birçok olanağıyla çalışan ve sömürülen milyonlarca insanı eyleme geçirmeyi gerçekten başarırsa, Doğu halkları kurtarılabilir; bu yalnız uluslararası devrim bakımından değil, kuvvetli emperyalist ülkelerin silahlı istilasına katlanan Sovyet Cumhuriyeti'nin Asya'da, Sibirya'da edindiği doğrudan doğruya askeri deney bakımından da mümkündür.
      Bundan başka, Rusya'daki İç Savaş deneyi bize ve bütün ülkelerin komünistlerine iç savaş potasında devrim coşkusunun kaynayıp gelişmesi yanında, ülkenin iç birliğinin de kuvvetlendiğini gösterdi. Savaş bir ülkenin bütün iktisadi ve örgütsel güçlerini sınar. Sonunda, açlığa, soğuğa katlanan işçiler ve köylüler için savaş çok güç olsa da, bu iki yıllık deneye dayanarak kazandığımızı ve bundan sonra da kazanacağımızı söyleyebiliriz; çünkü çok geniş ve sağlam bir ülkemiz var, açlığa ve soğuğa karşın köylülerimizle işçilerimiz el ele duruyor, kuvvetleniyor, her ağır darbeye daha büyük bir güçbirliği ve artan bir iktisadi verimle karşılık veriyorlar...
      İzin verirseniz... Doğu ulusları bakımından gelişen durum hakkında birşeyler söylemek istiyorum. Sizler çeşitli Doğulu halkların Komünist partilerinin ve komünist örgütlerinin temsilcilerisiniz. Rus Bolşevikleri, yeni devrim yolları göstermenin çok güç ama çok soylu ödevini yüklenerek eski emperyalizmde bir gedik açmayı başardılar diyebilirim; oysa sizin, Doğulu işçilerin temsilcilerinin, önünüzde daha büyük ve daha yeni bir ödeviniz var. Bütün dünyada yaklaşan sosyalist devrimin sadece her ülkenin işçi sınıfının kendi ülkesinin burjuva sınıfına karşı zaferi olmayacağı açıkça görünüyor. Devrimler çabuk ve kolayca gelseydi bu mümkün olurdu. Emperyalistlerin buna izin vermeyeceğini, her ülkenin kendi Bolşeviklerine (sayfa 130) karşı silahlandığını, tek düşüncelerinin yurtta Bolşevizmi yenmek olduğunu biliyoruz. Bu yüzden her ülkede bir iç savaş mayalanıyor. Bu savaşta eski Sosyalist uzlaştırıcılar burjuva sınıfının yanında olacaklar. Bu yüzden sosyalist devrim sadece her ülkedeki devrimci işçi sınıflarının kendi burjuva sınıflarına karşı çarpışması olmayacak. Hayır! Emperyalistlerin ezdiği bütün sömürgelerin ve ülkelerin, bütün bağımlı ülkelerin uluslararası emperyalizme karşı çarpışması olacak bu. Geçen Mart ayında kabul ettiğimiz Parti programında, yaklaşan dünya sosyalist devrimini tanımlarken gelişmiş ülkelerdeki işçilerin emperyalistlere ve sömürücülere karşı iç savaşının, uluslararası emperyalizme karşı ulusal savaşlarla birleşmeye başladığını söyledik. Devrimci akım bunu doğruluyor, günden güne daha da doğrulayacak. Bu, Doğuda da böyle olacak.
      Doğuda da kitlelerin yeni bir yaşam kurmak ve buna bağımsız olarak katılmak için ayaklanacağını biliyoruz; çünkü halkın yüz milyonlarcası, şimdiye kadar uluslararası emperyalist siyasetin nesneleri olarak ve kapitalist kültürüyle uygarlığını verimlendirme malzemesi olan her türlü haktan yoksun bir biçimde, bağımlı uluslara aittir.
      Sömürgeler için mandalar verildiğinden söz ettikleri zaman, bunun soygun ve yağma mandaları demek olduğunu, yani önemsiz bir halk topluluğuna dünya nüfusunun çoğunu sömürme hakkı verildiğini çok iyi biliriz. Bağımsız devrimci bir kuvvet kuramadığı için o zamana kadar tarihsel ilerleme yörüngesinin dışında kalan bu çoğunluk, bildiğimiz gibi, yirminci yüzyılın başlarında böyle hareketsiz bir rol oynamayı bıraktı. 1905'in ardından Türkiye'de, İran'da, Çin'de devrimler olduğunu ve Hindistan'da devrimci bir eylemin geliştiğini biliyoruz. Emperyalist savaş da devrimci hareketin gelişmesine katkıda bulundu; çünkü, Avrupalı emperyalistler çarpışmalarında tam (sayfa 131) örgütlü sömürge birlikleri kurmak zorunda kaldılar. Ayrıca, emperyalist savaş, Doğuyu uyandırdı, ve Doğu halklarını uluslararası siyasete soktu. İngiltere ve Fransa. sömürge halklarını silahlandırdı, onların askeri tekniğe ve bugünün makinalarına alışmasına yardım etti. Bu bilgiyi onlar sömürgeci efendilerine karşı kullanacaklar .Çağdaş devrimde Doğunun uyanma döneminin ardından bütün Doğulu halkların dünyanın alınyazısını kararlaştırmaya katılacakları dönem gelecek ve artık sadece başkalarını zenginleştiren nesneler olmayacaklar. Doğu halkları pratik eylem gereksinmesinin, her ulusun bütün insanlığın alınyazısına biçim vermeye katılması gereksinmesinin farkına varmaya başlıyor.
      İşte bu yüzden, dünya devriminin gelişme tarihinde -başlangıcına bakılırsa bu devrim uzun yıllar sürecek ve büyük çabalar isteyecek- devrimci mücadelede devrimci eylemde sizlerin büyük bir rol oynamaya ve uluslararası emperyalizme karşı mücadelemizde bizimle birlik olmaya çağrılacağınızı düşünüyorum. Uluslararası devrime katılmanız sizi karışık ve güç bir ödevle karşılaştıracak, bunun yerine getirilmesi ortak başarımızın temelini atmaya hizmet edecek, çünkü, halkın çoğunluğu ilk defa burada bağımsız olarak hareket etmeye başlıyor; uluslararası emperyalizmi yoketme kavgasında yorulmaz bir etken olacak bunlar.
      Doğulu halkların çoğu Avrupa'nın en geri kalmış ülkesinden -Rusya'dan- daha kötü bir durumdalar. Ama biz, derebeylik kalıntılarına ve kapitalizme karşı çarpışmamızda Rus işçileriyle köylülerini birleştirerek başarılı olduk; işçilerle köylüler derebeyliğe, kapitalizme karşı birleştikleri için zaferimiz kolay oldu. Doğulu halklarla ilişki kurmak özellikle önemlidir; çünkü Doğulu halkların çoğunluğu kapitalist fabrikaların okulundan geçmiş işçiler değil, orta çağ baskısının kurbanları olan (sayfa 132) sömürülen ve çalışan halkların tipik temsilcileridir. Rus Devrimi, işçilerin kapitalizmi yendikten ve çalışan yaygın köylü kitlesiyle birleştikten sonra orta çağ baskısına karşı nasıl zafer kazandıklarını gösterdi. Şimdi Sovyet Cumhuriyetimiz uyanan Doğulu halkları bir araya getirip onlarla birlikte uluslararası emperyalizme karşı çarpışmalıdır.
      Bu bakımdan sizler, önceki dünya Komünistlerinin karşılaşmadığı bir ödevle karşı karşıyasınız: Komünizmin genel teorisine ve pratiğine dayanarak Avrupa ülkelerinde olmayan özel koşullara kendinizi uydurmalısınız; bu teoriyi ve pratiği, halkın çoğunun köylü olduğu yerlerin koşullarına, kapitalizmle değil orta çağ kalıntılarıyla çarpışmak gereken yerlerin koşullarına uygulayabilmelisiniz. Tek ödev bu. Güç ama hoşnutluk verici bir ödev; çünkü şimdiye kadar çarpışmanın dışında kalan kitleler ona katılmaya başladılar; ayrıca Doğudaki komünist hücre örgütleri size Üçüncü Enternasyonal ile sıkı ilişki kurma fırsatı verir. Dünyanın ilerlemiş işçileriyle orta çağ koşulları altında çalışan ve sömürülen kitlelerin bu bağlaşmasının özel biçimlerini bulmalısınız. Sizlerin büyük ölçüde yapacağınızı, biz ülkemizde küçük ölçüde başardık. Umarım bu ödevi başarıyla yapacaksınız. Sizlerin temsilcileri olduğunuz Doğudaki komünist örgütleri sayesinde ileri devrimci işçi sınıfıyla ilişki kuracaksınız. Ödeviniz komünist propagandasının her ülkede halkın anlayacağı bir dille sürdürülmesini sağlamaktır.
      Son zaferin ancak dünyanın bütün ilerlemiş işçi sınıfı tarafından kazanılabileceği açıktır; biz Ruslar, başka ülkelerin, yani İngiliz, Fransız, Alman işçilerinin pekiştireceği işe başlıyoruz. Ama bütün ezilen sömürge uluslarının çalışan halklarının, en başta Doğulu ulusların (sayfa 133) yardımı olmadan bunların zafere ulaşamayacaklarını anlıyoruz. Komünizme geçişin yalnız öncülerle başarılamayacağını bilmeliyiz. Ödev şudur: Çalışan kitleleri, eriştikleri düzleme bakmadan devrimci faaliyete, bağımsız eyleme, örgütleşmeye itmek; daha ilerlemiş ülkelerin komünistleri için yazılmış gerçek komünist öğretisini her halkın diline çevirmek; hemen yapılması gereken pratik ödevleri yapmak ve başka ülkelerin işçilerini ortak bir mücadelede birleştirmek.
      Bunlar, çözümünü hiçbir komünist kitabında bulamayacağınız sorunlardır; ama bu çözümü Rusya'nın başlattığı ortak mücadelede bulacaksınız. Bu sorunla uğraşacak ve onu kendi bağımsız deneyinizle çözeceksiniz. Bu işte bir yandan öteki ülkelerin çalışan halklarının öncüleriyle sıkı bir bağlantının yardımını, öte yandan temsilcisi olduğunuz Doğa halklarına gerçek yaklaşma yolları bulma yeteneğinizin yardımını göreceksiniz. Tarihsel nedenlerle, bu halklar arasında uyanmakta olan, uyanması gereken burjuva milliyetçiliği temeline dayanacaksınız. Aynı zamanda, her ülkenin çalışan ve sömürülen halklarına yaklaşma yolları bulup onlara anlayacakları bir dille tek kurtuluş umutlarının uluslararası devrimde olduğunu ve uluslararası işçi sınıfının Doğuda çalışan ve sömürülen milyonlarca insanın tek dostu olduğunu anlatmalısınız.
      İşte önünüzdeki büyük ödev bu; devrim çağı ve devrimci hareketin gelişmesi sayesinde -bundan kuşkulanılamaz- bu ödev Doğunun komünist örgütlerinin birleşik çabalarıyla ve başarıyla yapılacak, uluslararası emperyalizme karşı tam bir zaferle sonuçlanacaktır. (sayfa 134)
     
      "Address to the Second All-Russian Congress of Communist Organizations of the Peoples of the East", V. İ. Lenin, Selected Works, Cilt 3, s. 285, 289-93; Demeç 22 Kasım 1919'da verildi.






Dipnotlar


[1] 1 Aslında Fransızca yazılmıştır: de l'audace, de l'audace, encore de l'audace.
[2] Uhlan: Türkçe "oğlan" sözcüğünden alınmış, bir tür süvari askeri anlamına (Çev.)
[3] 1860-1861 İç Savaşı: Amerika Birleşik Devletlerinden birkaç devletin ayrılmasından ötürü bu adı almıştır. (Çev.)
[4] Napolyon'un Prusya Ordusunu yendiği 1806 Jena Savaşı.
[5] Brumaire, Fransız Devrimi tarihinde 22 veya 23 Ekimden, 20 veya 21 Kasıma kadar süren ikinci aya verilen addır. Bu ayın 18. gününde ise, Napoleon Bonaparte cumhuriyeti devirip iktidara geçmiştir. Napoleon'un yeğeni Louis Bonaparte'ın 2 Aralık 1851'deki darbesini bu olayın bir özentisi olarak değerlendiren Marks'ın bir eseri Louis Bonaparte'ın 18 Brumaire'i adını taşımaktadır.
[6] Karl Marx, The Eighteenth Brumaire of Louis Bonaparte, International Publishers. 1963.
[7] Louis Bonaparte hükümetinin yıkılışının ve 18 Mart 1871'de Komünün kurulmasına takaddüm eden geçici burjuva cumhuriyetine karşı girişilen başarısız isyanın tarihleri.
[8] I. Napolyon'un 1809'da Avusturya ordusunu yenilgiye uğrattığı savaşın yeri.
[9] Menşeviklerin 1905 olaylarına ilişkin yorumu.
[10] 1905 Kasımında Moskova'da Kara Yüzler'in tehdidini önlemek için kuruldu. Kara Yüzler, devrimci harekete saldırmak, adam öldürmek, Yahudi kırımlarında kullanmak üzere polisin örgütlediği çetelerdi.
[11] 1905 Aralığında çeşitli Letonya şehirleri Çar birliklerine karşı gerilla savaşına başlayan devrimci işçilerin, tarım işçilerinin, köylülerin silahlı müfrezelerinin eline geçmişti. 1906 Ocağında da Letonya'daki ayaklanmalar Çar generallerinin ceza seferleriyle bastırıldı.
[12] Bolşevik sosyal-demokratlar, gerilla eylemlerine karşı anlamsız bir tutku taşıdıkları suçlamasıyla sık sık karşılaşırlar. Gerilla eylemleri konusundaki karar taslağında (Partiniye Izvestia, Sayı:2 ve Lenin'in Kongreye Raporu), gerilla eylemlerini savunan bolşevik kesimin bu eylemlerin benimsenmesi için aşağıdaki koşulları önerdiğini anımsamak, bu nedenle, yanlış olmayacaktır: Hangi koşul altında olursa olsun, özel mülkiyete "elkonulmasına" izin verilmemeliydi; hükümet mallarının "elkonulması" salık verilmemeliydi ama ancak bunalrın partinin denetimi altında olması ve gelirleri bir ayaklanmanın gereksinimleri için kullanılması kaydıyla kabul edilirdi. Gerilla eylemleri, şiddet biçimi içinde zalim hükümet memurlarına ve kara-yüzlerin aktif üyelerine karşı salık verilmeliydi, ama bu da ancak şu koşullarla, 1) yığınların duyguları hesaba katılmalıdır; 2) o yöredeki işçi sınıfı hareketinin koşulları hesaba katılmalıdır; ve 3) proleteryanın kuvvetlerinin ziyan olmaması konusuna dikkat gösterilmelidir. Bu taslak ile Birlik Kongresinin benimsediği karar arasındaki pratikteki farklılık, özellikle hükümet mallarına "elkonulmasına" izin verilmemesi olgusunda yatar.
[13] Lenin'in burada tartıştığı Junius Broşurü, aralarında Rosa Luxemburg, Karl Liebknecht, Frans Mehring, Clara Zetkin'in de bulunduğu Alman Sol Sosyal Demokratlarının Uluslararası Grubu tarafından yazılmıştı. Ocak 1916'da bu grup Spartakus grubu adını aldı, sonra da Almanya Komünist Partisinin öncüsü olan Spartakus Birliği oldu.




Sayfa başına gidiş