V. Lenin
F e l s e f e
D e f t e r l e r i




Felsefe Defterleri'nin bu çevirisi, Lenin’in elyazmasının Cahiers Philosophiques başlığı altında Albert Baraquin, Emile Bottigelli, Georges Cogniot, Francis Coheri, Lida Vernant tarafından gerçekleştirilen ve Editions du Progrèes ile Editions-Sociales tarafından ortaklaşa olarak ba­sılıp 1971 yılı Ağustos ayında yayınlanan Fransızca çevirisinden yapılmıştır.
Türkçeye çeviren: Attila TOKATLI
Yayinlayan: SOSYAL YAYINLAR - Mart 1976

Eriş Yayınları tarafından düzenlenmiştir. erisyayinlari@kurtuluscephesi.org

Özgün biçimiyle Acrobat Reader formatında: Felsefe Defterleri (2.956 KB)








A. DEBORİN. DİYALEKTİK
MADDECİLİK177


       
      [39–41] Dünya görüşü olarak diyalektik maddecilik maddenin, evrenin yapısı sorusuna – elbette mutlak olmayan – bir cevap verir; en parlak tarih teorisine temellik eder; diyalektik maddecilik temeli üzerinde siyaset ve ahlâk, belli bir anlamda, kesin bilimler haline gelirler. Diyalektik maddecilik –şüphesiz ki doğru dürüst anlaşıldığında–, her türlü dogmacılıktan bağışıktı olduğu için, her yere ve herşeye, teorik bir gnozeolojik eleştiricilik’in taze havasını getirmektedir. yanlış

“başkaları"nın sözlerini kullanmak en ufak bir değer
taşımaz ki
      Bu yazıda biz, sadece, diyalektik maddeciliğin | gnozeolojik | yanı üzerine çekmeyi deneyeceğiz dikkatini okurun. Sırası düşmüşken hemen söyleyelim ki metod olarak, araştırmanın yönetici ilkesi olarak maddeci diyalektik, mutlak çözümlerini vermez sorunların, düzgün ve gerektiği gibi konmalarını sağlamaktadır. Bilgi teorisi olarak diyalektik maddecilik, formel yada mantıksal ve gerçek yada maddesel olmak üzere iki kısma ayrılır.
      İlkel bilgi için yaşanmışlık (yada, yaşantı deneyi) gene kendi nesnesi ile, fenomenle varlık ile, kendinde şey ile özdeşleşmektir. | İlkel insan için | iç yaşantının dünyası, şeylerin dünyasını da meydana getirir aynı zamanda, tikel bilgi, iç dünya ile dış dünya arasında en ufak bir fark görmez. Bilginin bu ilkel formu, kültürün gelişiminin belli bir derecesinde, toplumsal insanın, doğa güçleri üzerinde egemenlik kurma özlemiyle, (yani) yeni üstün kültür derecesiyle çelişkiye girecektir, insanın ihtiyaçlarının genişlemesi, | deney| gereçlerinin artması ve yoğunlaşması, algılarla dış dünya arasındaki çatışkıların çoğalması, algılarla şeyler arasındaki, iç yaşantının dünyası ile şeylerin dünyası arasındaki karşıtlığı gittikçe biraz daha fazla ortaya çıkarmaktadır. Yeni bilgi formlarının zorunluğu işte o vakit belirginleşir... Bizi doğrudan doğruya ilgilendiren, modern felsefedeki, diyalektik maddeciliğe götürmüş olan mantıksal süreçtir. Hume, Berkeley ve ötekilerin | psikolojizmi | özellikle ruhsal olarak duyulur dünya ile iş görmektedir. Duyulur [sayfa 398] imgeler, bilginin nesneleridirler. |İngiliz ampirizminin| yolaçtığı sonuç, şudur: Esse = percipi – algıda verilmiş olan varolmaktadır; ve algıda verilmiş olan herşey nesnel bir varlığa sahiptir, varolmaktadır.
      Şunu anlamıştı Kant: Gerçekten bilimsel bilgi, ancak “matematik sezgi” aracılığıyle olanak kazanır. Evrensel olarak zorunlu bir bilgi için vazgeçilmez koşulları, duyulur sezgi içermez. Duyulur imgeler, bilinmeğe elveren fenomenlerin tümünü birden kucaklamağa yeterli değildir. Ve Kant, psikolojizmden deneyüstücülük’e geçişi gerçekleştirmektedir...
      [43] Hegel felsefesi bu zincirin son halkasını, bitim halkasını meydana getirmektedir. Gördük ki Hume’da, Kant’ta ve Fichte’de özne, nesnenin üzerine çıkarılıp yerleştirilmiş ve nesne özneden ayrılamaz ilân edilmişti...
      [48–58] Kategoriler, yani zaman, mekân, nedensellik gibi saf evrensel kavramlar, diyalektik maddecilik açısından hem mantıksal tanımlardır, hem de öte yandan, şeylerin gerçek formları’dırlar...
      Deneyüstücülüğün darlığı şundan ileri gelmektedir: Şeylerin gerçek alanına uzanmıyor, orada iş görmüyor bu akım; kategorileri bilincin salt öznel formları olarak, daha da beteri apriori formları olarak düşünüyor. Fenomenleri ise, kategorisel formlar aracılığıyle, yani kesinlikle matematik doğa yasalarını formüle etmemizi ve bu yasalara evrensel bir karakter vermemizi sağlayan evrensel mantık formları aracılığıyle kucaklamakta deneyüstücülük. Ama ne var ki deneyüstücülük, tıpkı sansüalist fenomenalizm gibi, fenomenlerle uğraşıyor sadece. Her iki akım için de, varlık, kendinde şeyler, ulaşılmazdırlar...






bak hele
şuna!


      Diyalektik maddecilik, bilginin “koşulsuzluk”una ve evrenselliğine, form’ların nesnel gerçek evrensel “sezgi”ler olduklarını söyleyerek ulaşır. Gerçekliğin matematik bilgisi, yada eğer bir başka deyiş gerekirse, gerçekliğin “geometrik” yani kesin bilgisinin olanaksallığı buna dayanmaktadır. “Geometrik” mekan ve “saf zaman”, evrensel-gerçek (karakterli) sezgiler’dir; ve duyulur dünyanın “matematik” bilgisinin öncülünü meydana getirirler.
      Ama aynı zamanda diyalektik bilinç, “bir bütün” olarak doğanın “sezgi” sine, doğanın evrensel düzeninin zorunluğunun, iç koşullanışının sezgisine yükselme yetisini de göstermektedir...
      İnsan, etkidiği ölçüde ve kendisi de dış dünyanın etkisi altında kaldığı ölçüde bilir (bilgi edinir). Şunu Öğretir diyalektik maddecilik: İnsanı düşünmeğe isteklendiren, özellikle, dış dünya üzerinde etkirken edindiği duyumlardır... Doğa üzerinde ancak doğaya boyun eğerek egemenlik kurulabileceği düşüncesinden hareket eden diyalektik maddecilik, etkinliğimizi doğanın evrensel yasalarına, şeylerin zorunlu düzenine, dünyanın gelişiminin evrensel yasalarına uygun düşürmemizi buyurur bize... [sayfa 399]
      Nitekim Parmenides, şeylerin hakikî özünü (“Bir”i), düşünce yada akıl tarafından bilinebilen ve geçici ve değişken fenomenlerin arkasında bulunan’da görüyordu. Duyulur algıları temellerinden, fenomenlerin dünyasını metafenomenalist dünyadan, işte bu sayede ayırmaktaydı... of!

      Akılcı metafizikçiler için hakikî gerçekliğin kavramda verilmesine karşılık, | duyumcular | için, duyulur algıda yada sezgide verilmiş olan gerçektir. Duyuların ötesinde yer alan’a ulaşamaz bilgi. Bilginin nesnesi, fenomenlerdir; ve fenomenler burada mutlak gerçeklik durumuna yükseltilmektedirler. Ampirik bilginin muhtevası, değişken ve akışkandır. Niteliklerin gerçek dayanağı, | fenomenalizm |tarafından reddedilmiştir. Fenomenlerin değişkenliği, fenomenlerin çokluğu vardır; ama tözsel birlik diye bir şey katiyen yoktur...
      Kendinde şeyleri bilmenin olanaksızlığı hakkındaki fenomenalizm teorisini, akılcı metafizikçilerin öne sürdükleri “kendinde şeyler” in gerçek ve mutlak varlığının varoluşu hakkındaki teorileriyle kaynaştırmanın yolunu bulmuştu Kant.













































NB
      D’Holbach başta olmak üzere Fransız maddecileri, şey’in metafizik özü olarak doğa’yı bu doğanın özellikleri’ne karşıt tutuyorlardı. Bu karşılık, Kant’ın “kendinde şey” ile “fenomenler” arasındaki ikiciliğini belirtmektedir belli bir anlamda... Bununla birlikte hemen söyleyelim ki Fransız maddeciliğini Kantçılıkla özdeş tutarsak, ona karşı gerçekten haksızlık etmiş duruma düşeriz. Çünkü XVIII. yüzyıl maddeciliği, hiç değilse, şeylerin özünün görecel olarak bilinebilir olduğunu kabul etmektedir...
      Maddenin dış duyularımız üzerinde etkidiğini söyleyen aynı fikirden yola çıkan Fransız maddeciliği, gene kabul eder ki şeylerin kendi kendilerindeki belirli özelikleri ‘bilinebilir’dirler. Ama Fransız maddeciliği, şeylerin sadece belirli özeliklerinin bilinebilir olduğu, buna karşılık şeylerin “öz”ünün yada “doğa”sının bize gizli kaldığı ve ancak kısmen bilinebilir olduğu iddiasında bulunduğu ölçüde, yeterince tutarlı olamamaktadır.
      Şeyin özelikler’i ile “doğa”sı arasındaki bu karşıtlığı agnostiklerden (bilinemezcilerden), duyumcu- fenomenalistlerden (doğrudan doğruya Hume’dan) alıp benimsemişti Kant...
      Maddecilik, fenomenalizmin ve duyumculuğun tersine olarak, kendinde şeylerden aldığımız izlenimlerin nesnel bir değer taşıdıklarını düşünmektedir. Fenomenalizmin (tıpkıKantçılık gibi) şeylerin
      “doğalları ile, yani dış dünya ile, özelikleri arasında hiç bir ortak nokta görmemelerine karşılık Fransız maddecileri, hem de daha o çağda bilinmektedirler ki: [sayfa 400] kendinde şeyler, hiç değilse kısmen, ve ama doğrudan doğruya üzerimizde yarattıkları izlenimler temel olmak koşuluyle, bilinebilir’dirler; şeylerin özelikleri, belli bir noktaya kadar, nesnel ve gerçektirler...
      [60–62] Varlığın temeline maddesel tözü, gerçek dayanak’ı koyar diyalektik maddecilik. Ve dünyaya, “bir süreç olarak, kesiksiz gelişim halinde bir madde olarak” (Engels) bakar. Metafizikçilerin o değişmez ve mutlak varlığı, değişen varlık’a, değiniyor burada. Tözsel gerçeklik değişken olarak kabul ediliyor; değişkenlikler ve hareketler de varlığın gerçek formları olarak kabul ediliyor. Diyalektik maddecilik (böylece), “varlık” ve “varlık - olmayan” ikiciliğini, “içkin” ile “aşkın” arasındaki metafizik ve mutlak karşıtlığı, şeylerin özeliklerinin doğrudan doğruya şeyin kendisine karşıt tutulmasını aşmış oluyor. Diyalektik maddecilik tarafından açılan alanda (böylece), ‘kendinde şey’i fenomenlere, içkin’i aşkın’a bilimsel olarak bağlamak ve, bir yandan kendinde şeylerin bilinemez karakterini, öte yandan da –Plehanov’un pek yerinde olarak not ettiği gibi, “şeyin doğası, doğrudan doğruya şeyin özelliklerinde” belirdiğine göre– niteliklerin “öznelciliği”ni aşmak olanağı doğuyor. Şeylerin doğrudan doğruya kendilerinden aldığımız izlenimlerdin temeli üzerindedir ki, doğrudan doğruya şeylerin özeliklerini, nesnel ve gerçek varlığın özeliklerini yargılama olanağına sahip olmaktayızdır...
      “İçkin”, nesnel ve gerçek bir karakter kazanıyor; fenomenlerin ötesinde “bilinmez”in alanında bulunan “aşkın”, duyularımızın ulaşamayacağı gizemli öz halinden çıkıp bilincimizin “içkin” bir muhtevası haline, bir duyulur algılama nesnesi haline giriyor. Nesnel ve gerçek bir imlem kazandığı ve şeylerin özeliklerim izlenimlere göre yargılayıp değerlendirme olanağını verdiği ölçüde “aşkın”laşıyor “içkin”; “aşkın” da, öznenin ötesinde de olsa, bilinebilir’in alanına yerleştirildiği ölçüde “içkin”leşiyor. Beltov da bu doğrultuda konuşmakta. “Bu teoriye göre, diyor, doğa herşeyden önce fenomenlerin bütünüdür. Ama fenomenlerin zorunlu koşulunu kendinde şeyler meydana getirdiğine göre, fenomenler de nesnenin özne üzerindeki etkisiyle ortaya çıktığına göre biz, doğa yasalarının sadece öznel değil ama aynı zamanda nesnel bir kapsam taşıdıklarını, yani: öznedeki düşünceler arasındaki karşılıklı bağlantının, insan aldanmadığı sürece ve ölçüde, öznenin dışındaki şeyler [sayfa 401] arasında varolan karşılıklı bağlantıya denk düştüğünü kabul etmek zorundayızdır[1].” Fenomenlerle kendinde şeyler arasındaki karşılıklı bağlantılar sorunu –Kant’ın, metafizikçilerle fenomenalistlerin üzerinde bunca kafa yordukları bu sorun, bilginin bu en önemli sorunu– bilimsel ve kesin biricik çözümünü işte böylece bulmuş oluyor.








)


atmasyon
bunlar!

isabetsizliğin
dikâlâsı bu



Anlayabilene
aşkolsun



















NB











Gerçek hakikatlar bunlar ama gülünç şekilde süslü püslü ve felâket abstruse* bir dille anlatılmışlardır.
Peki ama Engels niye böyle yazmıyordu acaba, beceremediğinden mi?
      [62] Diyalektik öğretiyor ki bize, varlık ile varlıkolmayanın birliği, oluş’tur. Somut maddeci dile çevrildiğinde, bu tez şu anlama gelmektedir: Var olan herşeyin temelinde töz, madde yer almaktadır; ve bu madde, kesiksiz bir gelişim süreci içindedir...
      [64–65] Demek ki cisim, ||| duyumcu-fenomenalistler |||in düşündükleri gibi, algılanınca tükenmemektedir; bizim algılarımızdan tamamıyle bağımsız bir tarzda, “özne” niteliğiyle “kendi için” varolmaktadır. Ama cismin bizim algılarımızdan bağımsız bir tarzda varoluşuna karşılık, algılar, tamamıyle, bizim üzerimizde etkiyen cisme bağlıdırlar. Cisimsiz algı, tasarım, kavram ve fikir yoktur. Varlık tarafından, yani dış dünyadan aldığımız izlenimler tarafından belirlenmiştir düşüncemiz. Dolayısıyle de fikirlerimiz kadar kavramlarımız da, bir nesnel gerçeklik değerine sahiptirler.
NB

NB
      Duyumlarımız üzerinde etki yapan cisim, uyandırdığı etki’nin yani algının nedeni olarak alınmaktadır. Fenomenalistler, sorunu böyle koyma olanağını bile inkâr etmektedirler. | İçkinciler |e göre dış dünya –böyle bir dünya varsa eğer–, sadece algı ile ulaşılmaz olmakla kalmaz, düşüncenin de nüfuz edemeyeceği bir şeydir...
      [67] Ayrıca şunu da kabul etmek gerekir ki, iki etkenin –dış dünya ile “duyarsızlıklarımızın– etkisinin sonucu algılarımız, muhteva’larıyle bile dış dünyanın (ki bu dış dünya bizim için | dolayımsız | sezgisel yoldan ulaşır ve anlaşılır değildir) nesneleriyle özdeş değildirler... NB
[1b]
      [69-75] Diyalektik maddeciliğin görüş açısından kendinde şey, salt kendisi dolayısıyle, “kendi için” varolduğu hali içinde nesneyi meydana getirmektedir. Nitekim işte bu anlamdadır ki Plehanov, maddeyi, “kendinde şeylerin –bu kendinde şeyler, duyumlarımızın kaynağı olarak alınmak koşuluyle– bütünü[2]” olarak tanımlanmakta. Bu kendinde şey yada madde, şeylerin somut özeliklerinin arkasında yer alan soyut bir kavram değildir katiyen, “somut” bir kavram’dır. Maddenin varlığı, özünden ayrılmaz, yada tersine olarak, maddenin özü varlığından ayrılmaz. [sayfa 402]
      Her türlü nitelikten yada özelikten yoksun bir nesne, bizim tarafımızdan düşünülemez bile; varolamaz böyle bir nesne; böyle bir nesnenin hiç bir varlığı yoktur. Dış dünyanın, doğrudan doğruya nesnelerin bizde uyandırdığı izlenimlere dayanan algılarımızdan itibaren |||kurulmaktadır||| bizim tarafımızdan dış dünya... Dış dünya ile iç dünya arasında belli bir fark vardır, evet, ama belli bir benzerlik de vardır; öyle ki dış dünyanın bilgisine izlenimlerden, ama dış dünyanın nesneleri tarafından uyandırılan izlenimlerden hareket ederek varırız. Bize, nesnenin bizim üzerimizde yaptığı etkiden gelen izlenimlerden hareket ederek, nesneye belirli özelikler yüklemekteyizdir biz. İki etken’in bileşkesidir izlenim; ve bu hali içinde, bu iki etkenin doğasıyla koşullanmıştır kaçınılmaz olarak; ve bu ki etkende ortaklaşa bulunan, bu iki etkenin doğasını meydana getiren birşeyleri, kendinde barındırmaktadır ...

??


      Salt ve kesin olarak bilimsel bir bilgi teorisi, dış dünyanın varlığını tanıyan diyalektik maddeciliğin temeli üzerine kurulabilir ancak. Dış dünyayı attığınız anda, duyumlarımızın nedenini de atmış olur ve idealizme ulaşırsınız. Ama dış dünya, yasalara uygunluğun || ilke || sini de meydana getirmektedir. Ve önümüzde, algılarımız arasında belirli bir tarzda düzenlenmiş bir bağ varsa eğer, bu duyumlarımızın nedeninin, yani dış dünyanın, bu düzgün bağın da temelini meydana getirmesinden ileri gelmektedir... beceriksiz
ve saçma
bir terim!
      Öngörmek olanağı yoksa, doğanın ve insan hayatının fenomenlerini bilimsel şekilde bilme olanağı da yoktur... Ama dış dünyanın nesneleri, sadece bize karşı değil, biribirlerine karşı da bir nedensellik bağlantısı içindedirler; yani doğrudan doğruya bu dış dünyanın nesneleri arasında da, belirli bir karşılıklı etki bulunmaktadır: işte bu bağlantının koşullarının bilgisidir ki bizim, sadece nesnelerin üzerimizdeki etkisini değil, ama aynı zamanda bizden bağımsız olarak kendi aralarında varolan nesnel bağıntıları ve karşılıklı etkileri de, yani şeylerin nesnel özeliklerini de önceden görüp bilebilmemizi sağlamaktadır...
      Maddenin yapısı sorununu, atom teorisi doğrultusunda, yada cisimcik teorisi yada herhangi bir üçüncü varsayım doğrultusunda önyargıyla çözmez katiyen diyalektik maddecilik. Ve atomların yapısı konusunda yeni teoriler kesinlik kazanacak olursa, bu, diyalektik maddeciliğin iflası olmamakla kalmayacak; tam tersine, diyalektik maddeciliğin en parlak bir şekilde doğrulanması anlamına gelecektir. Gerçekten de, doğa bilimlerindeki yeni akımın özü neye dayanmaktadır? Herşeyden önce atomun, fizikçiler tarafından değişmez olarak ve en yalın, elemanter ve bölünmez “cisim” olarak tasarlanan atomun, daha da elemanter birimlerden yada parçacıklardan oluştuğunun ortaya çıkmış bulunmasına. Elektronlar, varlığın en son öğeleri olarak [sayfa 403] varsayılmaktadır bugün. Ama diyalektik maddecilik, atomu varlığın mutlak sınırı olarak mı ilân etmiştir yani?...
      Tutup da bizdeki Mahçılar gibi, elektronik teori benimsendiği takdirde gerçeklik olarak madde’nin ortadan yok olduğunu ve onunla birlikte, biricik gerçeklik ve deneyin sistemleştirilmesine yarayan biricik || alet || olarak madde’yi gören diyalektik maddeciliğin de ortadan kalkacağını düşünmek yanlış olur... Bütün atomlar elektronlardan mı bileşip oluşmaktadır? Bu soru çözülmüş değildir henüz; ve bu, belki de hiç bir zaman doğrulanamayacak bir varsayım durumundadır. Ama, bu da bir yana, sanki elektron teorisi atomu yok mu ediyor ortadan? Atomun görecel olarak kalımlı, bölünmez ve değişmez olduğunu ispatlar sadece bu teori... Ama gerçek dayanak olarak atom, elektron teorisi tarafından elenmiş değildir ki...

Bak hele!
Plehanov hiç
söz etmiyor bu “yeni akım”dan, demek ki
bilmiyor.
Deborin’se
bulanık şekilde
anlatıyor.

Doğru!

budalaca
bir terim
bu!
      Özetleyelim. Formel açıdan diyalektik maddecilik, görmüş olduğumuz gibi, evrensel şekilde zorunlu ve nesnel bir bilginin varlığına olanak kazandırıyor. Böyle bir bilgi olanağını da, gene formel açıdan, varlığın formlarının düşüncenin de formları olduğu ve nesnel dünyadaki her değişikliğin algılar alanında meydana gelen bir değişiklikle denkleştiği olgusuna dayanarak getiriyor. Maddesel durak konusunda ise diyalektik maddecilik, kendinde şeyleri yada dış dünyayı yada madde’yi kabul etmekle çıkıyor yola. “Kendinde şeyler”, bilinebilir’dirler. Hiç bir şey tarafından koşullanmamış olan ve mutlak olan diye bir şey tanımıyor diyalektik maddecilik. Doğada herşey bir değişme ve hareket süreci içindedir; ve bu değişme ile hareketin temelinde de, madde’nin belirli birleşim ve düzenlenim’leri bulunmaktadır. Varlığın bir “form”u bir başka forma, diyalektiğe göre, sıçramalar aracılığıyle geçer. Modern fizik teorileri, diyalektik maddeciliği çürütmek şöyle dursun, tam tersine bu görüşün doğruluğunu ve sağlamlığını ortaya koymaktadırlar.
 
 
 
En erken 1909 yılında kaleme alınmış Orijinale tıpatıp
olan bu gözlemler 1930 yılında uygundur.
Lenin Derlemesi XII’de
kısmî olarak yayınlanmıştır
Tam metin halinde ilk olarak
burada yayınlanmaktadır

      [sayfa 404]
       
       
       

V. ŞULYATİKOV, DESCARTES’TAN E. MACH’A
BATI AVRUPA FELSEFESİNDE
KAPİTALİZMİN JÜSTİFİKASYONÜ

MOSKOVA, 1908

 
      [5–10] Entelektüel çevrelerde felsefeye kargı geleneksel bir tavır yer etmiş, bulunuyor... Felsefî fikirlerin, herhangi bir sınıf yapısına bağları içinde görünüşleri, pek az ve pek yetersiz kalıyor... sic!
      Bu görüş açısı, sayısız denebilecek kadar çok marksist tarafından da paylaşılmaktadır. Proletarya içindeki öncü takımın bir dizi uyumsuz ve tutarsız felsefî görüşü kendi saflarına kabul edebileceğine ve proletarya ideologlarının maddecilik kadar enerjetiği, yeni-Kantçılıgı yada Mach’ın fikirlerini benimseyip savunmalarına pek önem vermemek gerektiğine iyice kanış getirmiş bu marksistler de...
      Böyle bir görüş açısını paylaşmak, alabildiğine üzücü çocuksu bir yanılgıya düşmektir... O[3]’nun kullandığı ve iş gördüğü bütün felsefî terim ve formüller... sosyal sınıfları, grupları, hücreleri ve bunlar arasındaki karşılıklı bağıntıları belirtmesine yarar || o || nun. Şu yada bu burjuva düşünürün felsefî sistemi varsa önümüzde, toplumun sınıf yapısının bir tablosu da önümüzde demektir; ve, birtakım itibarî işaretlerle çizilmiş olan bu tablo, belirli bir burjuva grubun sosyal la profession de foi[4]’sı olarak alınmalıdır... V yanlış


yanlış!
      ... Proletarya görüşü ile uyum haline sokulup kullanılabilecek şeyler olarak kabul edilemez bu tablolar. Böyle bir şeyi kabul etmek, oportünizme düşmek, akla karayı uzlaştırmağa kalkışmak olur... [sayfa 405]
      ... Bu tür bir yeni baştan değerlendirmenin ilk parlak denemesi bundan bir kaç yıl önce yapıldı. Yoldaş A. Bogdanov’un, “Otoriter düşünce”[5] başlıklı yazısı, hiç tartışmasız, felsefe tarihinde yeni bir çağ açmaktadır: spekülatif felsefe, bu yazının yayınlanmasından sonra, iki temel kavramı ile, “zihin” ve “beden” kavramlarıyle iş görmek hakkını yitirmiş bulunmaktadır. Bu kavramların, otorite ilişkilerinin zemini üzerinde oluştuğu; ve bu kavramlar arasındaki antitezin, toplumdaki antitezi –örgütleyen “doruklar” ve işi yürüten “tabanlar” arasındaki antitez– yansıttığı ortaya konulmuştur artık. Burjuva eleştirisi, Rus marksistinin bu çalışmasını şaşkınlık verici bir işbirliği içinde sessizliğe boğmuştur... sic!


ne saçmalık!
      Bu koşullar içinde, felsefî kavram ve sistemlerin sosyogenetik çözümlemesi, sadece arzulanır olmakla kalmıyor, iyice kaçınılmaz hale giriyor. En çetin ve en karışık işlerden biridir bu... örneğin yeni-Kantçılık yada Mahçılık gibi, moda olan modern sistemler...
      Denememiz katiyen sınırlı bir uzmanlar grubu için kaleme alınmamıştır... Demos, felsefeye ilgi gösteriyor... Açıklamamız, az çok öğesel bir karaktere bürünmektedir... Savunduğumuz görüş açısı... uzun olmayıp titiz bir cimrilikle derlenmiş olan metin aktarmalarıyle aydınlatıldığı takdirde, daha rahatça özümlenebilir...



       

I
ÖRGÜTLEYEN VE ÖRGÜTLENMİŞ “İLKELER”


       
      [11–14] Ekonomik eşitsizlik ortaya çıkmış bulunmaktadır: Örgütçüler, bir vakitler topluma ait olmuş olan üretim aletlerinin[6] sahipleri haline gelmişlerdir yavaş yavaş... [sayfa 406]
      “| Otoriter |” toplumun üretim ilişkileri... İlkel vahşi insan, örgütleyici bir iradenin belirlenimini her yerde görmeğe başlamaktadır... “Dış duygulara yabancı değildir uygulayıcı: fizyolojik bir organizma, bir bedendir o; örgütçü ise yabancıdır dış duygulara, bedenin içinde olduğu varsayılmaktadır onun; tinsel kişiliktir o”... | ?? |
ve işte kesin
saçmalık!!
Edebiyat ve tam bir lâf
kalabalığı.

      Gereğinden fazla “genel”! Cümleler dolusu lâf. Vahşi insan ve ilkel komünizm, el çabukluğuyle hasır altı ediliyor. Eski Yunan’daki maddecilik ve idealizm de öyle.
      Zihin kavramı gittikçe daha somut bir karakter kazanmaktadır.
      Yunan felsefesinin tarihinde: Saf, değişmez ve maddeselolmayan tözden maddesel dünyanın geçici fenomenleri, bütün o çoklukları içinde nasıl olmuş da çıkabilmişlerdir? “varlık”, “oluş”la nasıl bir bağıntı içindedir? şeklindeki ünlü soru ortaya konulduğunda, felsefe vakanüvislerinin tüm olumlamalarına rağmen, soylu insan düşüncesinin en yüce havalanışı olmadı bu; evrenin büyük muammasını çözerek anahtarı bulmayı ve bu sayede insan soyunun ebedî mutluluğunu kurmayı amaçlayan çabaların en çıkar gözetmez olanı da değildi. Çok daha basitti iş! Soruyu bu koyma tarzı, sadece ve sadece, eski Yunan kentlerinde sosyal farklılaşma sürecinin alabildiğine ilerlemiş, “yukardaki” ve “aşağıdaki” sosyal gruplar arasında açılan uçurumun iyice derinleşmiş ve örgütleyicilerin, daha az farklılaşmış sosyal ilişkilere denk düşen eski ideolojisinin hayat hakkını artık yitirmiş olduğunu göstermekteydi. Daha önce, fenomenler arasındaki bütün farka rağmen, bunlar arasındaki dolaysız bağ en ufak bir şüphe uyandırmamaktaydı. Şimdi ise bu bağın varlığı inkâr ediliyor. Töz ve fenomenlerin dünyası, ortak ölçülere sahip bulunmayan büyüklükler olarak “ilân edilmişlerdir. Aralarındaki bağlılaşma, ancak bir dizi ulaştırıcı halkadan geçerek olanak kazanmaktadır artık. Yada, daha felsefî bir dille söylemek gerekirse, bunlar arasındaki bağlantıyı duyular aracılığıyle de kuramayız, sıradan düşüncenin yardımıyle de: tikel bir “ide”nin, tikel bir sezginin katkısı gerekmektedir bunun için. [sayfa 407]

İdealizmden
başka bir şey
değil bu!








tamam, tamam.
Peki ya eski Yunan
maddeciliği?

peki ya
şüpheciler?

II
MANÜFAKTÜRCÜ ÜRETİM DÖNEMİNDE
ÖRGÜTLEYEN VE ÖRGÜTLENMİŞ “İLKELER”


       
      [15–17] Bu aynı soru, maddesel ve tinsel “ilkeler” arasında ortak ölçüler bulunmayışı, dolaysız bağ olmayışı sorusu, modern felsefenin ustaları tarafından konmuş ve incelenmiştir...

Rönesans’ın ve Rönesans’ı izleyen dönemlerin tinselciliğe duyduğu sempati, genellikle ancak şöyle bir anılıp geçilmektedir; oysa son derece karakteristiktir bu sempati[7]...
lâf
bu
lâf















      Ortaçağ zanaatçısı, bir örgütleyici olmakla birlikte, uygulayıcılara düşen görevleri de doldurmaktaydı: Lonca arkadaşlarıyle birlikte çalışıyordu. Manüfaktürcü burjuva ise bir tek tipte görev tanımaktadır: Salt bir örgütleyicidir o. Birinci durumda, hiç şüphe yok ki, “olgular”ı yoldaş Bogdanov tarafından açıklığa kavuşturulan bu ikinci “tasarlama” tarzı için bir temel vardır; ama gene de, örgütleyici ile uygulayıcı arasındaki antitez biraz gölgelenmiş oluyor burada; bu nedenden dolayı da, bu antitezle ideoloji alanında denkleşen antitez –tinsel ve bedensel, aktif ve pasif ilkelerin antitezi –, belirgin bir biçime bürünemeden kalıyor...
      Ortaçağ zanaatçısının atölyesinde, meslek formasyonu olmayan emek yada kalifiye olmayan emek diye adlandırılan şeyin temsilcilerine yer yoktu katiyen. Oysa bu adamlar, Manifaktür çağının atölyesinde iş bulmaktadırlar. Bunlar “alt tabaka”yı meydana getirmektedirler. Onların üzerinde, kalifikasyon derecesiyle biribirlerinden seçilen başka tabakalar, başka isçi grupları yer almaktadır. Bunların ortamında belirli örgütleyici tabakalar oluşmağa başlamış bulunmaktadır artık. Bu yükselen merdivenin basamaklarını tırmandıkça, işletmenin teknik örgütünün şefleri ile yöneticilerden oluşan gruplara Taşlanmaktadır. Böylece, işletmenin sahibi sadece her türlü el emeğinden “kurtulmuş” olmakla kalmamakta, salt örgütlenme alanına ilişkin bir dizi görevden de kurtulmaktadır.
      [19] Ortaçağ düşünürlerinin tersine olarak modern felsefenin “baba”ları, sistemlerinde, geçici fenomenler dünyasına çok büyük bir dikkat yöneltiyorlar; bu dünyanın yapısını, gelişimini, kısımları arasındaki bağınlaşma yasalarını [sayfa 408] ayrıntıları içinde inceliyorlar; bir doğa felsefesi işleyip geliştiriyorlar.
      Manüfaktürleri yönetenlerin bu aynı “yüksek” tavrı, modern felsefenin babalarına sadece bir “saf” örgütleyici irade idesini esinlemekle kalmamış, aynı zamanda maddesel gerçekçiliğin süreçlerinin, yani örgütlenmiş kütlenin içinde olagelen süreçlerin mekanik bir açıklamasını da telkin etmiştir.
      Şu bir olgudur ki: bir manüfaktür işletmesinin yöneticisi, örgütleyici halkaların bir hayli uzun zincirindeki son halkadır ancak. Öbür örgütleyiciler, ona oranla altsıralıdırlar ve, örgütlenmişler olarak, ona karşıçıkarlar. ... Ama bunların rolü baş yöneticininkinden ayrılaştığı ve baş yöneticinin “kurtulmuş olduğu” – teknik emeğe indirgendiği ölçüde, “tinsel” karakterleri de aşınacak ve etkinlikleri “madde”nin bir etkinliği olarak göz önüne alınacaktır...
      [21–24] Genel olarak burjuva sistemi bir Janus bifrons’tur... Şurası bir hakikattir ki, ikiciliğin kategorik bir şekilde formüllenişine Dekartçılıkta raslıyoruz ancak ve zaten Dekartçılık da yeni ekonomik çağın şafağında kurulmuş olan sistemdir; gene bir hakikattir ki, en başta Spinozacılık olmak üzere daha sonraki felsefe sistemleri, Tanrı ile Dünya, zihin ile beden arasına Descartes tarafından konulmuş olan karşıtlığı çelişik olarak görmektedirler... Kendi yönlerinden burjuva felsefesinin maddeci ve pozitivist sistemleri de, ikinci görüş açısı karşısında bir zafer kazanmış durumda değildirler. Burjuva metafiziği ile burjuva “pozitivist görüş” arasındaki fark, ilk bakışta gözükebileceği kadar büyük değildir... Maddeci saldırı, metafiziğin öne sürdüğü temel öncüllere karşı yöneltilmiyor : Örgütleyici irade kavramının üzerine bir çizgi çekmiyor maddecilik. Bu kavram başka adlar alıyor sadece; örneğin “zihin”in yerine “kuvvet” konuluyor...





























ne
saçma şey



örneğin
çıraklıktan geçmiş olanlar ve çıraklıklarını onların yanında
yapanlar


Bk. s. 19












kim?
Bk. s. 17



saçma!





NB
      XVII. yüzyılda, “taşkın özlemler”le dolu olduğu çağda, İngiliz burjuvazinin benimsediği öğretiye göre dünyadaki herşeyin, maddesel parçacıkların bir zorunluk içinde başlayıp bütünlenen bir hareketi olarak açıklanması gerekiyordu. Büyük kapitalist ekonominin temellerini atmaktaydı o çağda İngiliz burjuvazisi... İçkin yasalar uyarınca derlenmiş maddesel parçacıklardan kurulu bir düzen şeklinde düşünüyorlardı bütün dünyayı... [sayfa 409]
      XVIII. yüzyılın ikinci yarısında, Fransız burjuvazisi de kitap piyasasını benzer incelemelerle doldurmuştur. ... Oysa işletmelerin iç yapısını biliyoruz biz: Madde ve mekanik süreçlerin saltanat sürdüğü bir yapıdır bu. İnsan makinadır, doğa bir makinadır, şeklinde formüllenen genel vargı da işte buradan çıkıyor...
Felsefe tarihinin bu
‘vulgarizasyon’u
girişiminde,
burjuvazinin
feodaliteye
karşı
mücadelesi
tamamıyle
unutulmuş.

buradan değil
      ... Maddenin hareketi doğrudan doğruya maddenin kendisi tarafından, daha doğrusu, maddenin kendi öz kuvveti tarafından belirlenmiştir (d’Holbach). Görüldüğü gibi burada örgütleyici irade yeniden büyük çapta dönüşüme uğramıştır; ama varlığı saptanmakta ve mutlak şekilde zorunlu olarak kabul edilmektedir.
      ... Manüfaktür sahipleri, devrimci diye tanıtılan “Sturm und Drang”cıların oynadığı rolü oyna |ma| mışlardır...
X)



?>
      Peki ya Katolik papazlara karşı yürüttükleri mücadele? Tarihi düpedüz tahrif ediyor Şulyatikov! X)

III
DEKARTÇILIK


       
      [25–29] Örgütlenmişlerin bir örgütleyiciye ihtiyaçları vardır...
      Örgütleyici ara halkalar, “bireysel ruhlar”, ancak, her-şeyin üstünde bir örgütleyici merkez varsa oynayabilirler örgütleyici rollerini. Sadece bu merkezdir onları, örgütlenmiş bir bütün çerçevesi içinde, yani manüfaktür atölyesi içinde, proletarya – “madde” – ile ilişki haline sokan...
      Dekartçı insan kavramı, düşüncenin belirli bir formunun, “olguları belirli bir tasarımlama kipinin, olguların ruhsallıkla belirli bir zincirleme tipinin” yeni bir genişletilmesinden başka bir şey değildir. Gördük ki Descartes’ın sisteminde dünya, bir manüfaktür işletmesi gibi örgütlenmiştir.
      Konumuz, entellektüel emeğe duyulan tapınmadır...
      Bir örgütleyiciyim ben ve bu halim içinde, ancak örgütleme görevleri yaparak –uygulama görevleri yapmayarak– varolabilirim: Sınıf ilişkilerinin diline çevrildiği zaman, Dekartçı olumlamanın anlamı işte budur...
      Alışılmış çocuksu görüş, bir duygular prizmasından göründüğü biçim içinde tasarımlar dış dünyayı...
      Sadece eyerci olarak yada sadece döşemeci olarak işçi kavramı, genellikle işçi kavramına bırakıyor yerini. Meslek, el emeğinin “öz”ü olmaktan çıkıyor artık... [sayfa 410]








NB
ne saçmalık!
proletarya = madde

saçma





peki ya
Platon’un
“ide”leri
      [31–33] Descartes’ın açıklamasına göre zaman, maddenin bir özeliği olarak göz önüne alınamaz: “Düşüncenin bir kip”dir zaman bu sonuncu tarafından yaratılmış, generik bir kavramdır...
      Bundan böyle felsefe, sermayenin sadık hizmetçisidir artık... Felsefî değerlerin yeniden değerlendirilmesi, yukardaki örgütleyicilerle aşağıdaki örgütlenenlerin uğradıkları değşinimler tarafından belirlenmişti. Yeni örgütleyiciler, yeni örgütlenmişler: yeni Tanrı ve ruh kavramları, yeni yeni madde kavramları...

 

IV
SPINOZA


      [37] Ruhla beden arasında her türlü bağlantı, yalnız Tanrı’dan geçerek. Örgütleyici ara halkaların örgütlenmiş kitle ile her türlü bağlantısı, yalnız en üstteki örgütleyicinin yaptırımı ile!...
      ... Maddenin hareketi ve ruhun etkinliği, bir tek ve aynı sürecin iki ayrı görünüşünden başka bir şey değildir. Ruh ve maddenin herhangi bir karşılıklı etkileşmesi söz konusu olamaz.
      [41–42] Onun gözünde deney, duyulur algı, şeyler hakkındaki bilgimizin sine qua non (olmazsa olmaz, vaz geçilmez) koşuludur...
      Ama... herkes bilir ki Spinoza öldüğü vakit, filozofun ölüsünü taşıyan arabaya Hollanda burjuvazisinin la fine fleur[8]’ü eşlik etmişti olanca görkemiyle. Ve Spinoza’nın dostları ile mektuplaştığı kimseler daha yakından incelenecek olunursa, bu kez sadece Hollanda burjuvazisinin değil, bütün dünya burjuvazisinin la fine fleur’ü ortaya çıkar... Spinoza’da kendi ozanına saygı göstermekteydi burjuvazi.


      Spinozacı dünya görüşü, zaferden zafere koşan, herşeyi yutan, herşeyi merkezîleştiren sermayenin övgüsüne adanmış bir türküdür. Biricik töz’ün dışında ne herhangi bir varlık olabilir, ne de herhangi bir şey: Büyük manüfaktür işletmesinin dışında, hiç bir üretici varlığını sürdüremez... çocuk
saflığı

 

V
LEIBNIZ

      [45] Leibniz’in Tanrı’sı, örnek bir işletmenin sahibidir; kendisi de eksiksiz bir örgütleyici... [sayfa 411] boş lâflar

 

VI
BERKELEY


      [51] İngiliz kapitalist burjuvazisinin Sturm und Drang döneminde, Hobbes’un maddeciliği denk düşüyordu. Manüfaktür üretimi için yol açılmıştır artık, manüfaktürcüler için daha dingin günler başlamaktadır: Hobbes’un maddeciliğini Locke’un ikili sistemi izleyecektir. Manüfaktür durumunun ve çıkarlarının iyice sağlamlaşması, maddeciliğe düşman gösterilere olanak kazandırmıştır.


      [56] “İşçilerin çekimi ve itimi, hiç bir engelle karşılaşmaksızın gerçekleşmelidir” : Algılanan karmaşıklarda, hakiki anlamda mutlak olan hiç bir öğe yok. Herşey görecel.







))
1)
2)
ilkel maddeciliğin
Loria’vârî
bir açıklaması ki
tadına doyulmaz!
3)

peki ya eski
Yunanların
görecelciliği

       

VII
HUME


       
      [61] Daha önceki bölümlerde boy gösteren bütün düşünürlerle akrabalığı tartışma götürmez...
      Hume tarafından benimsenmiş olan felsefî şüphecilik tavrı, doğrudan doğruya kapitalist organizmanın bu tür bir fikrine denk düşmektedir.

X
bulanık ve
yanlış

X Herşey aynı çuvalın içine tıkılıyor! idealizm gibi şüphecilik de, herşey manifaktüre “denk” düşmekte! Dar görüşlü, hem de pek dar görüşlü, yoldaş Şulyatikov.
       

IX
FICHTE, SCHELLING, HEGEL


      [81] Nesnel idealizm diye adlandırılan akım doğrultusunda sistemlerin ortaya çıktığı görülmektedir...
      [88] Nesnel idealistler...
      [94] Ama biliyoruz ki, burjuva dünya görüsünün bütün sistemlerinde “madde”, altasıralı bir ilke olarak düşünülmektedir (tekrar edelim ki maddeciler bile, “kuvvet” kavramını işin içine sokarak, maddeyi altasıralı duruma getirmişlerdir)... [sayfa 412]

X
? Fichte nerede?

Fichte mi?

saçma,
peki ya
“hareket” kavramı
      [98–99] Fichte’nin antitezci metodundan ve Schelling’in potansiyalizasyon teorisinden Hegel’in diyalektiğine bir adım vardır, o kadar. Bu bölümde antitezci metod üzerine bütün söylenenlerden sonra, bu konuya ilişkin olarak ekleyeceğimiz bir iki gözlem kalıyor. Diyalektiğin “gerçek içyüzü”nü zaten gün ışığına çıkarmış bulunuyoruz. ne
saçma
şey
      Hegel’in yapmış olduğu, şudur sadece: Öbür iki nesnel idealist tarafından taslaklanmış olan “karşıt”larla gelişim teorisine daha tam bir temel vermek...
      Hegel’in getirdiği yenilik, “gerçek” ilişkiler alanından alınan şu olguyu belirgin kılmaktadır: Manüfaktürde görev, işlev ve rollerin farklılaşması doruk noktasına ulaşmıştır. Her uygulayıcı grubun ve her örgütleyici grubun içinde bir |tabakalaşma| meydana gelmektedir. Dün belirli bir gruba ait olmuş olan görev ve işlevler, bugün yeni oluşmuş çeşitli gruplar arasında bölüşülmektedir. Her grup parçalanmaya uğramakta ve yeni grupların doğuşuna yolaçmaktadır. Ve manüfaktürcülerin ideologu da işte bu parçalanma sürecini, şu yada bu “ilke”nin iç gelişimi’inin süreci olarak düşünmektedir...


Fichte – nesnel
idealist!!!





(!ne saçmalık.

X
“MANÜFAKTÜRCܔ FELSEFENİN
RÖNESANSI


       
      [100–102] Spekülatif felsefe, burjuva toplumundaki saygınlığını yitirmiş bulunmaktadır. Gerçi bunun birdenbire ve bir anda olup bitmediği bir hakikattir. Ama makinanın, sanayi alanını birdenbire ve bir anda fethetmediği de bir başka hakikattir... #
ne
saçmalık!
      Yeni ideolojik sistemlerin olumlu karakteri neyle açıklanabilir? Karşıklıklar yasasıyle mi sadece? Evet, |||sadece||| bir gün önceki “amentü”nün “tam karşıtını yapma” eğilimiyle mi?...


(
      Bireyselleşmiş “karmaşıklar, Jean, Pierre, Jacques, ortadan kalkmaktadırlar. Atölyedeki yerlerini, ‘genel olarak işçi’ye bırakmaktadır bunlar. “Madde”, elinden dalınmış olan “nitelikler”in kendisine geri verildiğini görmektedir...
      Saygınlığı yeniden kazandırılmıştır, evet, maddeye. Burjuva toplumu şimdi yeni bir puta, “ortam”a tapınış çağını başlatmaktadır... Şurası bir hakikattir ki bu iş yapılırken, [sayfa 413] maddenin iyi kötü gene madde olarak kaldığı, yani örgütlenmiş bir kitle olarak kaldığı ve, bu hali içinde, “yöneticimiz varolamayacağı gözden uzak tutulmamaktadır katiyen. Ve maddenin yanına hemen, örgütleme uzmanı sıfatıyle, “kuvvet” gönderilmekte; Stoff und Kraft (“madde ve kuvvet”) üzerine kitap üzerine kitap yazılmaktadır.
      [104] Modern fabrika örgütünün manüfaktürün iç yapısıyle karşılaştırılması, ister istemez şu apriori cevabı getiriyor: Burjuva dünya görüşünün bu yeni şekli, manüfaktürcü dünya görüşünün temel çizgilerinin tıpkısın] vermelidir yeniden...







ne
saçmalık!





ne
saçmalık
      [106] Yeni-Kantçılığı, “Kantöncesi”nin düşünce sistemleri doğrultusunda bir “dönemeç” izlemektedir.

 

XI
W. WUNDT


      [108] “... nesneyi tasarımdan ve tasarımı da nesneden hiç bir zaman ayıramayız”.,.
      [113 –114] Sunulan akılyürütmeler, Wundt’u yeterince açık bir şekilde, maddeciliğe karşı mücadeleyi –yada, bugün pek rağbette olan deyimle, “Überwindung des Materialismus”, “maddeciliği aşma”yı– kendine görev seçmiş olan, ama bunu da maddeciliğin geleneksel düşmanı diye düşünülen okulun saflarında yer almaksızın yapan bir filozof olarak ortaya çıkarıyor...
      Felsefe alanındaki, “özne” ile “nesne”yi, “ruhsal” ile “fizik”i, “bolünmez” bir bütün olarak karakterlendirme, bu fenomenler arasındaki antitezi gnozeolojik bir yapıntıya indirgeme eğilimi, örgütleyici ara halkalarla “fizik” emeğin, “alt uygulayıcılar”ın temsilcileri arasında da benzer bir eşitleşme bulunduğunu gösteriyor. Avenarius’un ilkesel koordinasyon teorisi, Ernst Mach’ın ruhsal ile fizik arasındaki bağıntıyı işleyen teorisi, Wundt’un tasarım-nesneler teorisi, hep aynı takımdandırlar ...

      [116] Şu ana değin Wundt’un | adçı | fikirlerinde belirli bir tutarlık bulunduğu inkâr edilemezdi. Tıpkı bunun gibi, filozofun idealizme şüphe duyduğu da söylenemezdi...
NB







budalaca

doğru, ama
beceriksizce
söylenmiş

demek öyle!
eklektizm bu

yanlış
      [118] Tasarım-nesneler teorisinden sonra, “psiko-fizik paralellik” hakkındaki fikirlerini öne sürmüş olan Wundt’un yapmış olduğu sıçrama işte budur... [sayfa 414]
      [121] “Yükleme”ler, “seri”lere dönüşmektedir; ama bu reform, aslı istenirse, sözde kalan bir karakter taşıyor...
      [123–124] Tinsel ilkenin başmanlığı açıkça dile getiriliyor.
      Bedensel olan herşeyin ruhsal korrelatifi vardır zorunlu olarak. Görevi ve işlevi ne denli basit olursa olsun hiç bir işçi, belirli bir örgütleyicinin dolayımsız ve ayrıntılı “yönetim”i altında değilse, en ufak bir nesne bile üretemez, emek gücünü kullanma olanağını bulamaz, varolamaz...
      ... Ama ruhsal seri, “örgütleyiciler”dir; ve bunların “eşlik”i, “fizik seri” için, işçiler için bağımlılıktan başka hiç bir anlama gelmez...
      [128–131] Görüldüğü gibi Wundt için felsefe, deneyin sınırlarını aşmak, deneyi “tamamlamak”la görevlidir. Biribirine bağlı olmayan iki seriyi kucaklayan birlik idesine ulaşılıncaya değin sürdürülmelidir felsefî çözümleme. Bu düşünceyi öne sürer sürmez, kendisi için önemli bir kayıt koyuyar hemen: Dünyanın birliğini, tinsel bir birlik olarak düşünebileceğimiz gibi, maddesel bir birlik olarak da düşünebileceğimizi bildiriyor: sorunun üçüncü çözümü yoktur...

doğru




      Kendisine ait olan bu evrensel birlik idesini, töz olarak adlandırmayı reddetmekte Wundt. Saf akim idesi olarak, yani Kantçı anlayış içinde tanımlıyor bu ideyi. Nasıl ki Kant’ın Tanrı’sı tözsel olmayan, “form veren”, en üstteki bir ilkenin idesi ise, tıpkı bunun gibi Wundt’un evrensel birlik’i de tözsel olmayan bir bütünün idesidir ve tüm fenomenler işte bu ide sayesinde hayatî bir anlam, mutlak bir değer almaktadırlar. Fenomenlerin hakikî özünün dış düzenliklerinde, mekanik bağlılıklarında olduğunu ileri süren “boş ve kahırlı” dünya görüşü, bu idenin ışığında yok olup gitmektedir ortadan. Ve onun yerine, bir ‘tinsel etkinlik ve yaratımın dış tarafı olarak kosmik mekanizma’ görüşüne geçmekteyizdir...
      Aynı zamanda, büyük bir titizlikle, edimsellik öğesini de belirtmekte Wundt. Evrensel birlik idesi, “evrenin temeli” idesi onda evrensel irade idesine gelip dayanmaktadır.
      Filozofun bu konuda önerdiği formüllemeyi çözümlemeğe girişmeyi gerekli bulmuyoruz, dolayısjyle de filozofun “iradecilik” teorisini açıklamamış olarak kalacağız...
      ... Sonuç olarak, kapitalist burjuvazinin bugünkü öncü takımının ideologları, “sürekliliği olan” hiç bir örgütleyici ilkeden söz edemezler; tam tersine, alabildiğine değişken bir şey olarak, zamanların sonuna değin hareket halinde bir şey olarak karakterlendirmek zorundadırlar bu ilkeleri [sayfa 415] saçma!
Peki ya
Schopenhauer?

XII
AMPİRİOKRİTİSİZM

 
      [133–142] Ezici bir güçte değildi Wundt’un eleştirisi. Düşsel bir hedefi nişanlıyordu bu eleştiri. “Wundt’un söze girişi ve Avenarius’çuların[9] cevabı, iki farklı sınıfa yada bir tek ve aynı sınıfın iki büyük grubuna ait olan dünya görüşlerinin çatışması anlamına gelmemekteydi. Sırası gelmişken belirtelim ki bu felsefî çekişmenin ekonomik ve sosyal dayanağı, modern kapitalist örgütlerin en ileri tipleri ile daha az ileri olanları arasındaki görecel bakımdan önemsiz sayılabilecek bir farktı...
      Dahasını da söylemek zorundayız: ampiriokritisist felsefe, her şey den önce, yukarda belirtilen fikrin savunucusu gerçekten olarak anlaşılmak gerekir. İşlevsel bağımlılık kavramı nedensel bağımsızlığın olumsuzlanması’dır...
      Genel bir açıdan, Höffding’in vargısının doğruluğunu kabul etmek yerinde olur. Höffding sadece, işi “uygunluk nedenleri”ne bağlamakla isabetsizlik etmiştir: söz konusu nedenler bulanık ve belirsizdir.
     
     
 
 
      Fırsat düşmüşken belirtelim ki Avenarius, maddeci lâf ebeliği karşısında bir tek ödün vermiştir; sosyal konumuyle belirlenmiş olan bir ödündü bu da. ... “Paralelist”lerin görüşleri, vulger tinselcilikle karşılaştırıldığında, çok kimseye maddeci gözükebilirdi. Ampiriokritisizmin kavramları, görüşleri için de aynıdır durum. Bu görüşlerle maddecilik arasında bir yakınlaşma olanağı, özellikle büyüktür... Ve geniş okur tabakaları, ampiriokritisist felsefeyi maddeci bir okul olarak yorumlamışlardır. Dahası, felsefe uzmanları bile bu teori hakkında yanılgılı hükümler vermektedirler: Örneğin modern felsefenin önderi Wilhelm Wundt, “maddecilik” olarak adlandırıyordu bu teoriyi. En son olarak belirtelim ki –en ilginç olanı da budur bu işin– doğrudan doğruya Ampiriokrisistlerin kendileri bile, maddecilikle aralarındaki bütün köprüleri atmış olmakla birlikte, bazan onun terminolojisini kullanmakta; bu yetmezmiş gibi arada bir de maddeciliğe karşı görüşlerinde bir çeşit duraksamaya düşmektedirler... [sayfa 416]






yanlış V


doğru bu!

doğru

gerçekten
bu mu acaba?

Şüphesiz,
ama bundan
işlevselliğin
bir nedensellik
form’u olamayacağı
sonucu çıkmaz.



ne?
yalan!



Neden acaba?
anlamadığın
bu işte
senin, yaa!

Ampiriokritisizme insan bilgisinin, “biyolojik” sınıflama ilkesi üzerine kurulu bir sınıflamasını yapma fikrini telkin etmiş olan gerçek durum işte budur. Ama tekrarlayalım ki böyle bir “biyoloji”nin maddecilikle hiç bir ortak yanı yoktur...

Avenarius’e göre ikicilik, bizim soyutlayıcı düşüncemizin belirli bir sürecinin, “içedüşüm”ün (“introjection”) ürünüdür.

Ama “iç” dünya ile “dış” dünya arasındaki antitez, sadece ve sadece bir yapıntıdır.

Bu antitezin çözümlenmesi son derece önemlidir; çünkü bu çözümleme, birci dünya görüşüne bir temel vermeyi sağlayacaktır. Avenarius’un felsefe sistemini yorumlayanların ısrarla belirttikleri nokta budur. Nitekim söz konusu yorumculardan biri[10], şöyle demekte: “İçedüşümün kabul edilemeyeceğini açıkça ortaya koymakla, iki ereğe birden ulaşılmaktadır...”
      ... Kendi “mutlak” görüş açısından bakıldığında, yani ona kendisini yöneten “irade”den bağımsız bir yönetici olarak bakıldığında, altasıralı örgütleyici de kendi önünde, işçilerde, bir “şey”den yada bir “cisim”den başka bir şey bulmamaktadır. Ama bir ikinci durum alalım: Altasıralı örgütleyici, en üstteki “irade” için sadece örgütlenen değil, aynı zamanda örgütleyendir... Eski “nesne”, şimdi “özne” olmuş, maddeyi “örgütlemekte”dir: Bir ağacı kapsamaktadır insan; ne var ki başkalaşmış bir ağaçtır bu, bir ağacın “tasarım”ıdır... şüpheli!
Öz çözümlemesine
dayanmayan
kolay
açıklamalar
bunlar!
      Avenarius’un ilkesel koordinasyon teorisi de, “insan deneyinin bütünlüğü”nü ispata çalışmaktadır...
      Wundt’ta olduğu gibi Avenarius’te de “seri”ler, işin sonunda, “ortak ölçülerden yoksun” olarak çıkıyorlar ortaya. Ve, “deneyin bütünlüğüm hakkındaki kesin tavırlar göz önüne alınarak beklenebilecek maddeci dünya görüşü yerine, ampiriokritisizmin idealizme sempatisini belgeleyen görüşler ileri sürüyorlar...
      Ama idealist kurgulara giden yol konusunda Wundt ile Avenarius ayrılmaktalar. Felsefenin Sistemi’nin yazarı’nda “Kantçı” temalara bir eğilim görülmekte; buna karşılık İnsanın dünya kavramı’nın yazarı, kendisini bir vakitler Berkeley tarafından alınmış tavra yaklaştıran fikirler öne sürmektedir.
      Burada hemen bir kayıt koymamız gerekmektedir. Avenarius’un görüş açısının Cloyne piskoposunun yapıtları tarafından belirlendiğini, bu yapıtların Avenarius üzerinde dolaysız bir etkide bulunduğunu öne sürmek gibi bir niyetimiz yoktur katiyen. Ama bu iki filozofun idealist tavırları arasındaki benzerlik de tartışma götürmez. Bütünlüğü [sayfa 417] içinde alınmak koşuluyle, şu sözünü edegeldiğimiz ilkesel koordinasyon teorisi bunun en güzel tanığıdır.
      En az Berkeley kadar katı bir şekilde, şu tezi koyuyor Avenarius: Öznenin dışında nesne yoktur. Her “şey”in, bir işlev merkezi rolünü oynayan merkez sinir sistemine “bağlanması” gerekir kaçınılmaz olarak.


      [144–149] En üst “yönetici”, ne Kantçı akıl idesi, Kantçı “form” idesi görüntüsü altında ve ne de “Wundt’un “evrensel birlik” kavramı görüntüsü altında ortaya bile çıkmamaktadır. Ama gene de vardır, gene de felsefe sisteminin temel öğesidir. Bütün fenomenler doğrudan doğruya onun görüş açısından göz önüne alınmaktadır. Örgütlenmiş örgütleyiciler idesiyle birlikte konan örgüt ilkesinin olağanüstü yüksek değerlendirilişi tarafından istenmektedir “görünmez varlığı”. Ve, Avenarius’ün felsefî görüşlerinden çıkan bu genel dünya tablosunda, örgütleyen etkenlerin örgütleyici karakteridir ön plana gelen...
      Avenarius’te dünya, merkez sinir sistemlerinden kurulu bir yığışım meydana getirmektedir. “Madde” bir vakitler zaman aşımından bağımsız bir şekilde kendisine ait olduğu kabul edilen, ister “birincil”, ister “ikincil”, bütün “niteliklerden kesinlikle yoksundur. Maddenin içindeki herşey, ama kesinlikle herşey, “zihin” tarafından yada, Saf deneyin eleştirisi’nin yazarının kullandığı terminolojiyi izleyecek olursak, merkez sinir sistemi tarafından belirlenmiştir...
      Berkeley üslûbunda idealist görüş açısı, Saf deneyin eleştirisi’nin yazarı tarafından çok tutarlı bir şekilde uygulanmıştır...
      ... Mach’ın, mantıksal simge olarak “Ben” üzerine kurduğu teori...
      Avenarius gibi Mach da, ruhsal ve fizik olmak üzere iki “seri” (öğelerin iki birleşim kipi) kabul ediyor. Tıpkı Avenarius’te olduğu gibi, ortak ölçüye gelmez bu seriler, ve aynı zamanda da, düşüncemizin bir yapıntısından başka hiç bir şeyi temsil etmezler. Sırasıyle, bazan birci görüş açısına, bazan da ikici görüş açısına yerleşilmektedir: Sırasıyle, örgütleyici ara halkalar bazan örgütlenmiş bir ilke olarak, bazan da örgütleyen bir ilke olarak nitelenmektedir. Ve gene tıpkı Averanius gibi, “örgütleyici irade”nin diktatoryası ilân edilmektedir en son hesaplamada. İdealist bir dünya tablosudur, çizilen: Dünya, bir “duyumlar” karmaşığıdır. [sayfa 418]
      Mach’ın itirazı, isabetli olarak nitelenemez. Mach’ın felsefe sisteminin merkez kavramı olan o ünlü “duyum” sadece örgütleyici ilkenin değil, en üstteki örgütleyici ilkenin de olumsuzlanması olamaz kesinlikle... “Ben” idesinin eleştirisi Mach’a, altasıralı örgütleyicileri örgütlenmiş “kitle” olarak görüşü tarafından dikte edilmiştir...





























doğru bu!




doğru!

Burada
bir yanlış
anlama var
Şulyatikov’da.





bien![10b]

ne? ne?



yanlış anlama

NB







yanlış anlama
yaa! yaa!



yanlış anlama

saçma!


      Wundt, Avenarius ve Mach’ın spekülatif kurgularının yanı sıra, Renouvier, Bradley yada Bergson gibi Batı Avrupa’daki çağdaş felsefenin öndegelen temsilcilerinin görüşlerini de çözümleyebilirdik örneğin...
      Felsefe alanı, burjuva ideolojisinin gerçek anlamda bir “Bastil”idir... Unutmamak gerekiyor ki kendi yönlerinden burjuva ideologları da, durumlarını titizlikle pekiştirmektedirler. Hatta bugün bu ideologlar, durumlarının bir daha yıkılmayacak kadar güçlü olduğuna yürekten inanmışlardır. Öte yandan, marksizmin bayrağı altında toplanmış kimi yazarların “idealizmce sempati beslemeleri de, karşı tarafta böyle bir güven dogmasına özellikle elverişli bir zemin yaratmaktadır...

NB

 

İÇİNDEKİLER TABLOSU


       
XI. Wundt.
Ostwald
. . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 107
kitapta
yer
almıyor

      Kitap baştanbaşa, maddeciliğin en aşırı şekilde vulgarizasyonu örneğidir. Dönemlerin, oluşumların, ideolojilerin somut bir çözümlemesi yerine, “örgütleyiciler” üzerine bomboş cümleler ve gülünç derecesinde zorlama, saçma derecesinde yanlış yaklaştırmalarla tıkabasa dolu.
      Tarihte maddeciliğin bir karikatürü.
      Yazık, çünkü maddeciliğe doğru bir çaba da var kitapta. [sayfa 419]
 
 
 
En erken 1908 yılında yapılmış gözlemler Orijinal metne
İlk kez 1937 yılında tıpatıp uygundur
“Proletarskaya Revolutsya” dergisinin
8° sayısında yayınlanmıştır

       
       
       

G. PLEHANOV. N.G. ÇERNİŞEVSKİ

“ŞİPOVNİK” YAYINLARI, ST. PETERSBURG, 1910178

GİRİŞ


      [52–53] Bizde serfliğin lağvı döneminde sosyal güçler arasındaki ilişkiler şimdi oldukça iyi bilinmektedir. Nitekim işte bunun içindir ki biz bu ilişiklerden ancak ayaküstü bir şekilde, ilerici yazarlarımızın bu alanda yüklenmiş oldukları rol ölçüsünde söz edeceğiz. O zaman, başlarında N. Çernişevski’nin bulunduğu bu yazarlar, bilindiği gibi, köylülerin çıkarlarını savunmaktadırlar hararetle. Gerçekten de yazarımız, toprakla birlikte köylülerin özgürleşmesini önermek ve köylülere verilecek toprak parçaları karşılığında alınması gereken tazminat sorununun hükümet bakımından hiç bir güçlük çıkarmayacağını ispatlamak amacıyle, yazı üstüne yazı yayınlamıştır. Çernişevski bu tezi, genel teorik görüşler açısından olduğu kadar en ayrıntılı hesaplara da dayanarak savunmaktaydı. Köylülerin özgürleştirilmesi sırasında Devlet hazinesinin çıkarını bir an bile unutmayan hükümet, buna karşılık, köylülerin çıkarlarını pek az göz önüne almıştır. Tazminat işlemleri sırasında da, maliyenin ve büyük toprak sahiplerinin çıkarları ön planda tutulmuştur hep. NB[10c]
      [57–59] Çernişevski’nin yürüttüğü kıyasıya polemik sadece ekonomik konularla sınırlı kalmamıştı. Nitekim hasımları da sadece liberal ekonomi bilginlerinden ibaret [sayfa 420] değildi. Sovremennik179 topluluğunun Rus literatüründeki etkisi arttıkça, genellikle bu gruba ve özellikle de yazarımıza karşı dört bir yandan yapılan saldırılar sıklaşmakta ve sertleşmekteydi. Sovremennik’in yazarları o ünlü “temeller”in hepsini birden ve hemen devirmeğe hazır tehlikeli kişiler olarak görülüyorlardı. “Bielinski’nin dostları”ndan bazıları –ki bunlar başlangıçta Çernişevski ile ve onun fikir yoldaşlarıyle yanyana yürünebileceğine inanmışlardı– bir “nihilist” organı ilân ettikleri Sovremennik’ten ayrılmışlar ve bu dergi tarafından benimsenen yeni yönetim tarzının, yaşamış olsa Bielinski’nin onayını asla alamayacağını haykırmağa koyulmuşlardı. Turgenyev’in tavrı buydu örneğin[11]. Herzen bile Kolokol’unda, “soytarılarda karşı homurdanmağa başlamıştı181... Genel olarak söylenebilir ki Herzen, K. Kavelin gibi liberal dostları tarafından bu yanılgıya sürüklenmiştir. “Soytarılar”ın yada Rusya’da182 kendilerine yakıştırılan adla, “ıslıkçılar”ın[12] asıl umursamadıkları, suçlamalar değil, masum suçlamaları bir türlü aşamayan, asmak da istemeyen ve Krilov’un Kedi ve aşçı[13] masalındaki kıssayı unutan çocuk ruhlu kişilerdi.





“Sosyal-
Demokrat”
n° 1, s. 152

NB
Buraya kadar : “Sosyal-Demok-
rat” n° 1, s. 152

NB
      Herzen bile çok geçmeden farkına varacaktı ki, Çernişevski ile ilişkileri karşısında tasalanan liberal dostları siyasal açıdan büyük değer taşımaktan uzak kişilerdir. Ve Kavelin’le bağları kopardığında belki Herzen, “geçimsizler”in hepten de haksız olmadıklarını söylemiştir kendi kendine[14].
      Bu arada hemen belirtelim ki Svistok’ta, yayınlanan ve pek görgülü liberallerin ince yüreklerinde özellikle hoşnutsuzluk uyandıran yazıların çoğu, Çernişevski’nin kaleminden çıkmış değildir. Bu dergiye sadece arada bir yazabiliyordu Çernişevski; çünkü öbür yayın organlarındaki yükü alabildiğine ağırdı.
      [61–66] Rus “toplumcunun hiç değilse bir bölümünün yürek gücü yükselmekteydi o dönemde. Üniversite gençliği kımıldamakta, gizli [sayfa 421] devrimci örgütler kurulmaktaydı; bu örgütler çağrılarda bulunuyor, programlarını açıklıyor ve köylülerin yeni bir ayaklanmasını bekliyorlardı. Çernişevski’nin Rusya’da “ciddî bir dönem183”e olanak tanıdığını zaten biliyoruz, – ayrıca göreceğiz ki ülkede toplumsal uyanışın belirginleşmesi, Çernişevski’nin yazarlık etkinliği üzerinde alabildiğine güçlü yankılar uyandıracaktır. Ama yazarımızın gizli derneklerle herhangi bir ilişkisi var mıydı? Şu an için bu soruya kesin bir cevap verilemez; gelecekte bu noktayı tam aydınlığa çıkaracak belgelerin elimize geçmeyeceğini de bilemeyiz ayrıca. Çernişevski davasını kusursuz bir şekilde incelemiş olan B. M. Lemke’nin düşüncesine göre, “Çernişevski’nin mahkeme tarafından yazmakla suçlu ilân edildiği “Serf köylülere çağrı”yı gerçekten yazmış olduğu var sayılabilir (altını çizen, yazarın kendisidir)”. Söz konusu çağrının üslûbunun ve muhtevasının bir çözümlemesine dayandırıyor B. Lemke bu varsayımım. Biz de bu görüşün sağlam bir temelden yoksun olmadığı kanısındayız. Ama B. Lemke ile birlikte hemen ekleyelim ki “bunlar sadece şu yada bu açıdan gerçeğe uygun gözüken birtakım ince hesaplardır, o kadar[15]”. Biz ayrıca “Büyük - Rusyalı” başlıklı ünlü risalenin de kısmen Çernişevski’nin kaleminden çıktığı şeklindeki öbür fikrini de temelden yoksun bulmamaktayız. Varsayımına destek olmak üzere B. Stakeviç’in sözlerini anmakta B. Lemke... Tastamam Stakeviç gibi düşünmekteyiz biz de: Dil ve muhteva bakımından “Büyük-Rusyalı” risalesi Çernişevski’nin makalelerini gerçekten pek çok anımsatıyor.


















NB

NB






NB














NB
      Bilinmektedir ki Islavseverler184 Galiçya Rusyalılarının Polonyalılara karşı mücadelelerini tamamıyle onaylamaktaydılar. Küçük-Rusyalılara daima sempati beslemişti Çernişevski. Ve Bielinski’nin genç Küçük-Rus edebiyatı karşısındaki olumsuz tavrını büyük bir yanılgı olarak görüyordu. Sovremennik’in Ocak 1861 sayısında Çernişevski, Osnova adlı Küçük-Rus organının yayınlanmağa başlayışı dolayısıyle pek sevimli bir yazı yazmıştı. Ama Çernişevski Galiçya Rusyalılarının Polonyalılara karşı mücadelelerini tamamıyle onaylayamazdı. İlk olarak, Rusyalıların Viyana hükümetinden destek beklemeleri hoşuna gitmiyordu. Din adamlarının bu hareket içinde etkili bir rol oynamalarını da sevmiyordu elbette. Şöyle yazmaktaydı nitekim: “Laik sorunlara ilişkin konulara gelince, bunlarla doğrudan doğruya laiklerin uğraşması yerinde olur.” En son olarak Çernişevski, bu sorunun salt ulusal planda konmasına karşıçıkıyordu; çünkü bu sorunu herşeyden önce ekonomik bir sorun olarak göz önüne almaktaydı. Lvov Slovo’suna, karşı kaleme almış olduğu “Ulusal sezgi yokluğu” başlıklı yazısında (Sovremennik, Temmuz 1861), bu yayın organının aşırı ulusçuluğuna kararlı bir şekilde saldırmakta ve sonuç [sayfa 422] olarak şöyle demekteydi: “Lvov Slovo’su canlı ilişkilerin daha doğru bir incelemesine giriştiği takdirde, pek olasıdır ki işin temelinde soydaş topluluklar sorununa tamamıyle yabancı bir sorun olan tabakalar sorununu görecektir. Farkedecektir ki her iki yanda da –gerek Küçük-Rusyalılar ve gerekse Polonyalılar arasında– ayrı soydan, ama ekonomik durumları aynı olan insanlar bulunmaktadır. Biz Polonyalı mujiğin, Küçük-Rusyalı kolonların borçlarının ve genellikle yaşayış koşullarının hafifletilmesine karşı olduğunu hiç sanmıyoruz. Gene hiç sanmıyoruz ki Rusyalı soylu büyük toprak sahiplerinin bu konudaki duyguları Polonyalı büyük toprak sahiplerinin duygularından pek farklı olsun. Eğer yanılmıyorsak, Galiçya sorununun temeli soylar arasındaki ilişkilerde değil, tabakalar arasındaki ilişkilerdedir.”
      Avusturya Devleti içindeki çeşitli ulus topluluklarının biribirlerine karşı besledikleri düşmanlık, Viyana hükümetinin bu düşmanlıktan o dönemde tıpkı eskiden olduğu gibi büyük yararlar sağladığını gören Çernişevski’ye büsbütün sezgisizce bir olay şeklinde gözükmekteydi. Sovremennik dergisi tarafından “Ulusal sezgi yokluğu” başlıklı makaleyle aynı sayıda yayınlanan bir siyasal yorumda şöyle yazıyordu: “İşin üzerinde iyice düşünüldüğünde, Avusturya İmparatorluğu’nun uzun ömürlü oluşuna şaşmamak gerekiyor; bu Devletin sınırları içinde yer alan ulusal toplulukların siyasal sezgisini göz önüne almak, bu uzun ömürlülüğü açıklamağa yeter.” Almanlar, Çekler, Avusturya Hırvatları, ve görmüş olduğumuz gibi, Küçük-Rusyalılar, bütün bunların hepsi biribirinden daha “kaim kafalı” geliyordu Çernişevski’ye. Ve düşünürümüz, 1848–1849 olayları sırasında acı bir sınav vermiş olan Slav “kalın kafalılığı”nın yeniden ağır sonuçlara yolaçmasından korkmaktaydı. 1860’lı yılların başlangıcında Macaristan, Viyana’nın merkezci gericilerine karşı kıyasıya bir mücadele yürütmekteydi. Ve Macarların hoşnutsuzluğu öyle bir noktaya ulaşmış bulunuyordu ki, bir ara ülkede devrimci bir patlama bile beklenmeğe başlamıştı. İşte bu durum karşısında yazarımız, Macaristan’da devrimci bir hareket başladığı takdirde Avusturya Slavlarının yeniden gericilerin elinde uysal bir alet haline girebilecekleri korkusunu dile getiriyordu hep siyasal yazılarında. Ve o dönemde Avusturya’daki sayısız Slav topluluğu tarafından izlenen taktik, Çernişevski’nin bu kuşkularına fazlasiyle hak verdirmektedir: Gerçekten de o dönemde bu topluluklar, 1848–1849 olayları sırasında oynamış oldukları utanç verici rolle övünmeğe dek vardırmışlardı işi. Çernişevski ise bu taktiği sert bir dille yerdikten sonra onlara ispatlıyordu ki Viyana hükümetinin düşmanlarını desteklemekle çok daha büyük çıkar sağlayabilirler; bu düşmanlardan, çok daha [sayfa 423] köklü ödünler koparabilirler. Hırvatlarla Macarlar arasındaki ilişkiler konusunda dedikleri buydu Çernişevski’nin, Küçük-Rusyalılara dediği de buydu. “Ulusal sezgi yokluğu” başlıklı makalede, şu satırları okumaktayız nitekim: “Küçük-Rusyalılara düşman olan kastçılar, şimdi ödün vermeğe hazır durumdadırlar... Lvov Slovo’su bu nokta üzerinde düşünse iyi eder. Pek mümkündür ki, Slovo’ya düşman gibi gözüken kimselerin vermeğe içtenlikle hazır oldukları ödünler Rus kolonlarını tamamıyle doyuracak kadar yeterli olsun. Bu bir yana, söz konusu ödünler her hal ve durumda Rus kolonlarının Avusturya hükümetinden koparabilecekleri ödünden kat kat daha büyük ve önemlidirler” ...
      En son olarak da, Önsöz185 adlı romanının birinci bölümünde, Volgin’in Sokolovski (Sierakowski?)’ye karşı dostça tutumunu betimlemektedir Çernişevski. Burada Volgin’in asıl hoşuna giden, Sokolovski’nin kendi inançlarına olan sınırsız bağlılığı [66], her türlü bencil hesap ve küçüklükten arınmışlığı, kendi kendini yeterlikle yönetebilmesi ve gerçek bir propagandacı coşkusunu hiç bir zaman yitirmemesidir. Gerçek insan diye adlandırıyor onu Volgin; ve bizim liberallerimizin ondan öğrenecekleri çok şey bulunduğu kanısına varıyor. İlginç bütün bunlar elbette[16]; ne var ki bütün bunlar, Çernişevski’nin Polonya sorununu pratik bakımdan nasıl göz önüne aldığını katiyen açıklamıyor186.
      34 yaşlarındaydı Çernişevski o sırada. Zihin gücü ve yetenekleri tam gelişme halindeydi; ve ne denli yüksek doruklara ulaşabilecekti kimbilir! Ama özgürlük içinde yaşayacağı günler sayılıydı artık. Aşırılar partisinin önderi, maddeciliğin ve toplumculuğun son derece etkili propagandacısı olarak kabul edildi. Devrimci gençliğin “elebaşısı” olarak aldılar onu; ve devrimci gençlikteki bütün patlamalardan, bütün taşkınlıklardan onu suçlu tuttular. Böyle durumlarda daima olduğu gibi, sokak söylentisi büyüttükçe büyüttü işi; ve Çernişevski’ye, hiç bir zaman benimsememiş olduğu amaçları ve hiç bir zaman katılmadığı eylemleri yükledi. Önsöze önsöz187’ünde, Volgin’in (yani doğrunun doğruya kendisinin) Londra’daki Rus mülteci topluluğuyle [sayfa 424] sözümona kurduğu ilişkiler hakkında liberaller tarafından Petersburg’da acıklı dedikoduları kendisi anlatıyor bize188...
      [71–73] Ne yapmalı?189’nın kazandığı olağanüstü başarının sırrı neydi peki? Bütün edebiyat yapıtlarının sırrıydı bu sır: Okur yığınlarının büyük bir kısmını derinden ilgilendiren sorunlara canlı ve herkesin kolayca kavrayabileceği bir cevap getiriyordu bu roman. Romanda dile gelen fikirler yeni değildi aslında: Yazar bu fikirleri baştan sona Batı Avrupa edebiyatından ödünç almıştı. Fransa’da George Sand, erkeğin kadına beslediği aşk ilişkilerinin özgürlüğü ve özellikle de içtenlik ve dürüstlüğü hakkında Çernişevski’den çok daha önce yazmış bulunmaktaydı[17]. Aşka yükümlediği ahlâki istemler bakımından, Lucréce Floriani, Vera Pavlovna Lupukova-Kirsanova’dan hiç bir şekilde ayırt edilemez. Jacques’a gelince: Ne yapmalı? romanının, bu hürriyet âşığı ve feragat dolu kişinin fikir ve düşünümlerini bazan tamamıyle aktardığını göstermek üzere, yeterince uzun bir alıntılar listesi çıkarmak hiç de zor olmaz[18]. Kaldı ki bu tür ilişkilerde özgürlüğü salık veren tek yazar da değildi George Sand. Herkes bilir ki Çernişevski’nin dünya görüşü üzerinde belirli bir etki yaratmış olan Robert Owen’la Fourier de [sayfa 425] aynı doğrultuda önerilerde bulunuyorlardı[19]. Ve bütün bu düşünceler bizde, daha 40 yıllarından başlayarak, ateşli bir sempati uyandırmıştır... Ama Ne yapmalı? romanının yayınlanışından önce bu ilkeler, sadece bir avuç “seçkin” tarafından paylaşılmaktaydı; okuyanların büyük çoğunluğu katiyen anlamıyordu bunları. Herzen bile bu ilkeleri Suç kimde? adlı romanında açıkça ve bütünlüğüyle dile getirme cesaretini gösterememişti. Polenka Saks[20] adlı uzun öyküsünde A. Drujinin, bu sorunu daha açıklıkla işlemektedir. Ama bu yapıt, canlılıktan ve çarpıcılıktan yoksundu alabildiğine; üstelik kahramanları da yüksek sosyete denilen (ekâbir ve eşraf) çevresindendiler; dolayısıyle de Nikola rejiminin çöküşünden beri okuryazar takımının sol kanadını oluşturan “esnaf” takımı için ilgi çekici olmaktan uzak kalmaktaydılar.










































































“Sosyal-
Demokrat”
n° 1, s. 157






















































Buraya kadar
“Sosyal-Demok-
rat” n° 1, s. 158

NB

NB

idem
“Sosyal-
Demokrat”
n° 1, s.
165–166





















NB






NB




NB
      [75–77] Vera Pavlovna’nın düşleri, Çernişev-ski’nin sosyalist fikirlerinin, şu son zamanlara kadar Rus sosyalistlerinin ne yazık ki yeterince dikkatle üzerine eğilmedikleri bir yanını açıklığa kavuşturuyor. Bu düşlerde şu nokta büyülüyor adetâ bizi: Çernişevski, sosyalist rejimin ancak ve ancak burjuva dönem tarafından geliştirilmiş olan teknik güçlerin üretim alanına büyük çapta uygulanmasıyle kurulabileceğinin tamamıyle bilincindedir. Vera Pavlovna’nın düşlerinde muazzam emek orduları Orta Asya’dan Rusya’ya, sıcak ülkelerden sıcak ülkelere geçerek ortaklaşa üretime vermektedirler kendilerini. Hiç şüphe yok ki Fourier’nin yardımıyle de hayal edilebilirdi bütün bunlar; ama Rus okurlarının Fourier’yi bilmediklerini Rus sosyalizmi dediğimiz şeyin daha sonraki tarihi ispatlamakta. Sosyalist toplum üzerinde düşündükleri vakit bizim devrimcilerimiz çoğu zaman bu toplumu taa Kara Ruhlu Vasili çağında toprağı kazmak için kullandıkları Nuh nebiden kalma kara sabanla tarlalarını süren köylü topluluklarından kurulu bir federasyon şeklinde hayal etmeğe vardırıyorlardı işi. Söylemeğe bile gerek yoktur ki böyle bir “sosyalizm”, sosyalizm olarak kabul edilemez. Proletaryanın kurtuluşu, ancak ve ancak, insanoğlu “toprağın egemenliği”nden ve genellikle de doğanın egemenliğinden kurtulursa ve kurtulduğu oranda gerçekleşecektir. Bu kurtuluş için de mutlaka, Çernişevski’nin Vera Pavlovna’nn düşleri aracılıgıyle sözünü ettiği ve bizlerin de “pratik zeka” eksikliği içinde [sayfa 426] çırpındığımızdan dolayı tamamıyla unutmuş olduğumuz o [76] emek orduları ve modern üretim güçlerinin o yığınsal kullanımı gereklidir.
      Bizde yepyeni bir “yeni insanlar” tipinin tanığı oldu Çernişevski. Bu tip, Rahmetov’da ete kemiğe bürünmektedir.

1

Yazılarımız bu yeni tipin belirişini sevinçle selâmlamakla kalmayıp, henüz bulanık bir şekilde de olsa, siluetini de çizmeğe girişmişti. Ama aynı zamanda, Rus devrimcisinin çekmek zorunda kalacağı korkunç acıları da kahrolarak görüyordu yazarımız önceden: Derinden seziyordu ki Rus devrimcisinin hayatı, amansız mücadeleler ve sürekli özgecilerle örülü bir hayat olacaktır. Çernişevski’nin Rahmetov’da bizlere tam bir çilekeş sunması, işte bundandır. Kendini gerçekten zora koşmaktadır Rahmetov. Ev sahibesinin deyişiyle, “kendi kendisine karşı kesinlikle acımasız”dır. Hatta işi, düpedüz işkenceye katlanıp katlanamayacağını bizzat sınamağa kadar götürür: Üzerine çiviler serpmiş olduğu bir keçe yatakta geçirir bütün bir geceyi. Aralarında Pissarev de olmak üzere çok kimse, burada zırvalık görmekteydi sadece. Rahmetov’un karakterindeki kimi özelliklerin bir başka türlü de betimlenebileceğim kabul ediyoruz elbette. Ama kesinlikle de belirtiyoruz ki Rahmetov’un karakteri, bütün-

2

lüğü içinde ele alındıkta, mutlak biçimde sahicidir :| 60’lı ve 70’li yılların öndegelen Rus sosyalistlerinin| hemen hemen hepsinde | hiç de küçümsenmeyecek|

3

bir Rahmetov payı vardır...
      Çernişevski hakkındaki, anî ölüm haberinin etkisi altında yazılmış olan –ve elimizdeki baskı için tamamıyle yeni baştan dökülmüş bulunan– ilk makalemizin epigrafi, yazarın karısına yazdığı bir mektuptan alınmadır: “Artık tarihin malıdır bizim hayatlarımız. Yüzlerce yıl geçecektir aradan, ve bizim adlarımız insanlara daima aziz gelecektir; ve bizimle birlikte yaşamış olanlar da dünyaya gözlerini yumduktan sonra bile, insanlar bizi gene şükranla yâd edeceklerdir.” 5 Ekim 1862 tarihini taşıyor bu mektup. Ki o tarihte Çernişevski hapse atılmış bulunmaktaydı. [sayfa 427]








































NB
bk. “Sosyal-
Demokrat”
n° 1,






1 – “Sosyal-
Demokrat”taki
“devrimci” (no 1, s. 173 )190











2 – “Rus dev- rimcileri”
üzerine

3 – “muazzam”
(“Sosyal-
Demokrat”
no 1, s. 174)

NB


NB

       
       
       

BİRİNCİ BÖLÜM

ÇERNİŞEVSKİ’NİN FELSEFE, TARİH VE EDEBİYAT
ALANINDAKİ GÖRÜŞLERİ

BİRİNCİ KESİM

ÇERNİŞEVSKİ’NİN FELSEFE
ALANINDAKİ GÖRÜŞLERİ

Birinci kısım
ÇERNİŞEVSKİ VE FEUERBACH


       
      [81] Bu kitabın ilk baskısında –ki o ilk baskının ilk yazısı, Çernişevski’nin özellikle felsefe alanındaki görüşlerine ayrılmıştı ve 18 | 9 | 9’un sonunda kaleme alınmıştı– yazarımızın, felsefe alanında Feuerbach’ın bir tilmizi olduğunu ileri sürmüştük. Hiç şüphe yok ki böyle bir iddiada bulunurken herşeyden önce Feuerbach’ın anlayışı ile Çernişevski’nin azçok felsefe alanına ilişkin görüşlerinin karşılaştırılmasına dayanmaktaydık...

Kısım III
YURKEVİÇ VE ÖTEKİLERLE POLEMİK


      [102 – 103] “... Tamamıyle ayrıcinsten niteliklerin bir tek aynı nesnede birleşik halde bulunması, eşyanın genel bir yasasıdır.” Bu, duyuma ve düşünceye yatkınlık diye adlandırdığımız nitelik için de böyledir. Bu yatkınlığı, canlı organizmanın fizik nitelikleri diye adlandırdığımız şeyden ayıran uzaklık ölçüye sığmayacak kadar büyüktür. Ama bu (durum) onu (o yatkınlığı), hem uzam’a ve hem de hareket yetisine sahip bulunan o aynı organizmanın bir niteliği olmaktan alıkoyamaz... [sayfa 428]
      Algılama anıklığını maddenin özeliklerinden biri olarak kabul etmelerini engelleyen nedenleri ortaya koymaktan titizlikle sakınır onlar[21] genel olarak; ve hiç bir tanınmış maddeci düşünür tarafından hiç bir zaman söylenmemiş olan –yada, hiç değilse modern çağda söylenmemiş olan– bir şeyi, yani: algı ile hareketin bir tek aynı şey olduğu önermesini çürütmeyi yeğ bulurlar daima[22].
      [106–108] Odunun yanma süreci de, gene odunun o ağır ağır dağılıp çürüyüşünde göremediğimiz bir çok fenomenle eşlenmektedir. İki süreç arasında temel bir ayrım yoktur. Tam tersine, işin aslında aynı süreçtir bunlar; yalnız birinci durumda bu süreç alabildiğine hızlı iken, ikinci durumda alabildiğine yavaştır. İşte bunun içindir ki bu sürece giren bir cisme özgü nitelikler, birinci durumda büyük bir güce erişir; ikinci durumda ise, “günlük hayatta katiyen farkına varılmayan mikroskopik bir güçsüzlük” içinde belirirler. Ruhsal fenomenlere uygulandığında bu, şu anlama gelir: Organize-olmamış formu içinde bile madde, üstün hayvanlara nice nice zengin “tinsel” ürün sağlayıp getiren “duyum”a olan temel anıklığından yoksun değildir. Ama organize-olmamış maddede bu anıklık, alabildiğine zayıf bir derecededir. İşte bundan dolayıdır ki bu anıklık, araştırıcının hiç bir şekilde tutup ortaya koyamayacağı bir haldedir; ve gene işte bundan dolayıdır ki biz bu anıklığı, kendimizi en ufak bir duyulur yanılgıya düşme tehlikesine atmaksızın, sıfıra eşit sayabiliriz. Bununla birlikte katiyen unutmamak gerekir ki bu anıklık, genellikle maddeden ayrılamaz; dolayısıyle de bu anıklığa, örneğin genellikle üstün hayvanlarda ve özellikle de insanda gördüğümüz gibi tikel bir güçle belirdiği zaman, bir çeşit mucizeymişçesine bakmak, yersiz olur. Bu düşünceyi –o günkü Rus basınının içinde bulunduğu koşulların zorunlu kıldığı bir temkinlilikle– dile getiren Çernişevski, La Mettrie ve Diderot gibi maddecilere yaklaşmaktaydı; nitekim onlar da işe yaramaz teolojik eklentilerinden arıtılmış bir Spinozacılığın görüş açısına yerleşmişlerdi...

[107] Yurkeviç ayrıca, niceliksel farkların niteliksel farklara doğrudan doğruya nesnenin kendisinde değil de, [sayfa 429] nesnenin ‘duyan özne’ye olan bağıntısında dönüştüğünü öne sürmekteydi. Bu ise, çok kaba bir mantık yanlışıdır. Duyan özne’ye bağıntısı içinde değişebilmek için, nesnenin daha önce ||kendi kendisinde|| değişmesi gerekir...
      ... Dudişkin, Oteçestvenye Zapiski’de Yurkeviç’in sözüm-ona çürütülemez kanıtlarını nokta nokta sıraladıktan sonra, şöyle sesleniyordu Çernişevski’ye :
      “Durum, besbelli ki apaçık: söz konusu olan, herhangi bir kimse değil, sizsiniz; genellikle felsefe yada fizyoloji de söz konusu değil burada, sizin bu alanlardaki bilisizliğiniz söz konusu. Papaz okulu felsefesini burada bir çeşit paratoner olarak kullanmak niye? Biribirinden mutlak şekilde farklı şeyleri karıştırıyorsunuz ve sonra da bütün bunları din dersi kitaplarından öğrenmiş olduğunuzu, bugün de ezbere okuyabileceğinizi söylüyorsunuz; anlamı var mı bunun?”



















(“ölçü”yü henüz bilemediğimiz halde) ölçüye sığmayacak
kadar da değil

NB












NB












mantık yanlışlığı
değil
gnozeoloji
yanlışı
      Dudişkin’in papaz okullarında okutulan kitapları bilmediği ve söz konusu olan şeyi işte bunun için anlayamayacağı cevabını vermişti Çernişevski buna. Ve şöyle devam etmişti: “İncelemek zahmetine katlanmış olsaydınız hemen görürdünüz ki B. Yurkeviç’in bende bulduğu bütün kusurları, en başta Aristoteles olmak üzere, Bacon’da, Gassendi’de, Locke’ta, vs., vs.’de, yani idealist olmayan bütün filozoflarda bulmaktadır bu kitaplar. Dolayısıyle de bu türden suçlamalar, tikel bir yazar olarak bana yöneltilemez hiç bir şekilde; doğrusu istenirse, bu suçlamalar ancak benim halkın daha kolay kavrayabileceği bir biçime sokmakta yarar gördüğüm teoriye yöneltilmelidir. Buna inanmıyorsanız, Bay S. G. tarafından yayınlanan ve B. Yurkeviç’le aynı anlayış doğrultusunda olan Felsefe Sözlüğü’ne bir göz atınız. Göreceksiniz ki idealist olmayan her filozof hakkında şu aynı şeyler tekrarlanmaktadır: psikoloji bilmiyor, doğa bilimlerinden hiç mi hiç haberi yok, iç deneyin varlığını kabul etmiyor, olguların karşısında dizüstü düşüyor, metafizikle doğa bilimlerini biribirine karıştırıyor, insan varlığını küçümsüyor, vs., vs.





NB

Kısım IV
AHLÂK ÖĞRETİSİ


      [111–112] Genel olarak, Çernişevski’nin ‘akla uygun bencillik’ hakkındaki görüşü, bütün “Işık dönemleri (Aufklärungsperioden);”ne özgü olan şu eğilimi ortaya koyuyor açıkça: Ahlâklılık için bir dayanak noktasını, anlayışgücünde; tikel bir kişinin karakterinin ve davranışının açıklamasını da, o kişinin iyi kötü [sayfa 430] bir temele oturtulmuş olan hesabîliğinde aramak. Çernişevski’nin bu konudaki akılyürütmeleri bazan, iki su damlası gibi, Helvétius’ünkilere ve Helvétius gibi düşünenlerinkilere benziyor. Ve gene bir o kadar çarpıcı bir biçimde, Eski Yunan’daki ışıklar çağının tipik temsilcisi olan ve, dostluğun savunmasını yaparken dost edinmenin avantajlı olduğunu ispatlamak amacıyle dostların kara günde bize yararlı olabileceklerini ileri süren Sokrates’in [112] akılyürütme tarzını ansıtıyor insana. |Akılyürütme yetisinin | bu türden | aşırılıklarını |, ışıklar çağı insanlarının genel olarak kendilerini ve henüz evrimin görüş açısına yerleştirmeyi bilemeyişleriyle açıklayabiliriz[23]...



NB

 

K E S İ M II

N. G. ÇERNİŞEVSKİ’NİN TARİH
ALANINDAKİ GÖRÜŞLERİ

Kısım II
ÇERNİŞEVSKİ’NİN TARİH GÖRÜŞLERİNDEKİ
MADDECİLİK

 

      [159–161] Feuerbach’ın görüşlerini estetiğe uygulamıştı Çernişevski; ve bu alanda, ileride görüleceği gibi, belli bir doğrultuda son derece değerli sonuçlara ulaşmıştı. Ama bu alanda vardığı sonuçlar da tam doyurucu olmaktan uzaktı. Şu nedenle ki: insanlığın estetik gelişmesinin tam doğru bir kavramının ortaya konabilmesi için, daha önceden genel bir tarih görüşünün iyice işlenip ortaya konmuş olması gerekir. İşte bu genel tarih görüşü konusunda Çernişevski, ileriye doğru bir kaç adım atmayı başarmıştır sadece. Böyle bir tarih görüşünün işlenip ortaya konmasına yönelik çok güvenli adımlardı elbette bunlar. Yapıtlarından aktarageldiğimiz uzun parçalar, bu konuda bize örnek olabilir...

Kısım III
ÇERNİŞEVSKİ’NİN TARİH GÖRÜŞLERİNDEKİ
İDEALİZM

 
      V. Botkin’in ünlü kitabı İspanya Üzerine Mektuplar için Çerni-şevski’nin yazmış olduğu yazıdan, şu satırları birlikte okuyalım (Sovremennik, 1857, n° 2) :
      “Halkın geleceğinin düzelmesinin, iyileşmesinin, yetkinleşmesinin en güçlü engellerinden biri, düşman kastlara bölünmesidir. Bu uğursuz bölünmüşlük yok [sayfa 431] İspanya’da: tabakalar arasında, her birini –yalnız ve yalnız bir ötekine zarar verebilmek için– en değerli tarihsel kazançları kurban etmeğe hazır kılacak cinsten uzlaşmaz bir düşmanlık yok. İspanya’da tüm ulus, bir bütünü oluşturduğu duygusundadır. Ve Batı Avrupa halkları arasında öylesine alışılmadık bir özelliktir ki bu, büyük bir dikkatle üzerinde durulmağa değer. Çünkü tek başına bu özellik bile ülkenin mutlu geleceğinin bir güvencesi olarak kabul edilebilir.”[24]
      Bir kalem sürçmesi değil bu; çünkü Çernişevski aynı yazıda biraz daha ileride şöyle diyor : “İspanyol halkı, alabildiğine önemli bir alanda, uygar ulusların çoğuna karşı tartışma götürmez bir üstünlüğe sahip bulunmaktadır : İspanyol tabakaları kendi aralarında ne köklü bir kinle ve nede temelli bir çıkar karşıtlığıyle bölünmüş değillerdir; Batı Avrupa’nın bir çok başka ülkesinde görüldüğü gibi, biribirlerine düşman kastlar meydana getirmezler. Tam tersine tüm tabakalar ortaklaşa bir ereğe ulaşma özlemi içindedirler bugün İspanya’da...”[25]
      [163–165] İnsanlığın geçmişini de idealist bir açıdan göz önüne almağa önceden hazırlanmıştı bunlar[26]. Nitekim bu konudaki yargılarında, daha ilk yaklaşımda apaçık gözükmesi gereken ama göremedikleri tartışma götürmez çelişkilere raslamaktayız sık sık: baştan sona maddeci bir doğrultuda yorumlanmış olan olgular birdenbire baştan sona idealist bir şekilde açıklanıyor; ve yer yer de bunun tam tersine olarak, idealist açıklamalar çoğu kez tamamıyle maddeci eklentilerle dolup taşıyor. Çağdaş okurun daha ilk bakışta gördüğü ama yazarımızın farkedemediği bu kararsızlık, maddecilikten idealizme ve idealizmden maddeciliğe bu sürekli geçiş, Çernişevski’nin tarih konusundaki fikirlerinde de görülmektedir. Ve bu bakımdan Çernişevski, Batı’nın büyük ütopyacılarını kuvvetle ansıtmakta. Bir kez daha belirtelim ki son kertede o da onlar gibi idealizme kayıyor.
      1861’de Sovremennik’te (n° 5) yayınlanmış olan “Roma’nın çöküş nedenleri (Montesquieu’ye öykünerek)” başlıklı ilginç yazısı, bu noktayı açıkça ortaya koyuyor. Batı Roma İmparatorluğu’nun kendi iç evrilme yeteneksizliği yüzünden çöktüğü şeklindeki pek yaygın görüşe şiddetle karşıçıkıyor düşünür bu yazısında: ve Batı Roma İmparatorluğu’nun varlığına son veren Barbarların kendileriyle birlikte yeni ilerleme tohumlarını da getirmiş olduklarını savunuyor...
      Roma’nın güçsüz düşmesine yolaçmış olan ve aynı Guizot tarafından Fransa Tarihi Üzerine Denemeler’in ilk makalesinde belirtilen iç toplumsal ilişkileri hakkında ve Batı İmparatorluğu’nun çöküş döneminde Germen Barbarlara gücünü veren sosyal hayat formları hakkında bir tek sözcük bile yok burada. Plinius’un, bir başka yerde gene kendisi tarafından aktarılan ünlü sözlerini de unutmuş Çernişevski: atitifundia perclidere Italiam (İtalya’yı latifundiyalar batırdı). “İlerleme formülü”nde –Çernişevski’nin önerileri, sonradan böyle adlandırıldı bizde–, göz önüne aldığı ülkenin iç ilişkilerine en ufak bir yer yok. Herşey kafaların evrimine indirgenmekte. Çernişevski’nin kesin bir dille ileri sürdüğü tez, ilerlemenin entelektüel gelişme temeline dayandığı ve “ilerlemenin asıl özlü yanının da doğrudan doğruya insanın bilgilerinin kazandığı başarılarda ve gösterdiği gelişmede” bulunduğudur. “İnsan bilgisinin kazandığı başarılar”ın “ve gösterdiği gelişme”nin toplumsal ilişkilere [sayfa 432] bağlı olabileceği ve bu toplumsal ilişkilerin bu bilgileri bazı durumlarda ilerletip başka bazı durumlarda köstekleyebileceği, aklına bile gelmiyor Çernişevski’nin. Söz konusu ilişkileri yazarımız, belirli bazı fikirlerin yayılmasının basit bir sonucu olarak sunmakta. Şunları okuyoruz: “tarih bilgisi oluşur; bunun sonucunda, insanların sosyal hayatlarını düzene koymalarını engelleyen yanlış bilgiler azalacak ve sosyal hayat eskisine oranla daha iyi bir düzene girecektir”. Yazarımızın, Rocher’nin kitabı hakkındaki yazısında söylemiş olduklarına hiç benzemiyor bu. Söz konusu makalede Çernişevski, ayrıca, bilginleri ilkokul öğrencileri gibi yargılamanın olanaksız ve hattâ gülünç olduğunu belirtmekteydi: öğrenci bilimden habersiz olduğu için yanlış fikirler edinir, diyordu. Gene ayrıca belirtiyordu ki söz konusu olan şey, şu yada bu bilgindeki bilgi miktarı değil, şu yada bu bilginin hangi grubun çıkarlarını temsil ettiğidir. Kısaca demek istiyordu ki bir toplumun fikirlerini sosyal çıkarlar belirlemektedir, sosyal düşünceyi de sosyal hayat. Şimdi bunun tam tersini söylüyor. Diyor ki sosyal hayatı belirleyen, sosyal düşüncesidir; ve eğer sosyal rejimin birtakım eksikleri varsa bu, bir ilkokul öğrencisinden farksız olan toplumun az yada kötü öğrenim görmüş, dolayısiyle de yanlış fikirler edinmiş oluşundan ileri gelir. Bundan daha çarpıcı bir çelişki olamaz...
      [170] Herzen’in, Rusya’nın “eski dünya” ya karşı tavrı hakkındaki fikri Slavseverlerin güçlü etkisi altında oluşmuştu ve yanlıştı. Ama azçok doğru bir metodla yanlış bir fikre de varılabilir; tıpkı azçok yanlış bir metodun kullanımından doğru bir fikir çıkabileceği gibi. İşte bunun içindir ki, Herzen’i o yanlış fikre götüren metodla Çernişevski’yi kesinlikle haklı olarak bu fikri redde ve alaya almağa sürükleyen metod arasında nasıl bir bağıntı bulunduğunu sorabiliriz kendi kendimize...


























 

Kısım V
ÇERNİŞEVSKİ VE MARX


       
      [188–190] Çernişevski’nin tarafımızdan çözümlenen kontrandülerinin, belirtmiş olduğumuz gibi, Marx ve Engels’in tarih hakkındaki görüşlerinin tutarlı bir bütün halinde düzenlenişinden sonra yayınlanmış bulunduğu hatırlatılacaktır bize. Bu noktayı unutuyor değiliz. Ama düşünüyoruz ki şu durumda sorun, düpedüz kronolojik verilerle çözülmüyor. Lassalle’in bellibaşlı yapıtları da, Marx ve Engels’in tarih görüşleri sistemli bir şekil aldıktan sonra yayınlanmıştı; ve ama bu yapıtlar da, ideolojik içerikleri bakımından, tarihsel idealizmden tarihsel maddeciliğe geçiş döneminin ürünüdürler. Bir yapıtın ne zaman yayınlandığı değil, hangi içeriği taşıdığı söz konusudur burada...


      Çernişevski’nin idealizmden kopmuş olmaktan henüz uzak kaldığını ve sosyal gelişimin gelecekteki akışı hakkındaki fikrinin tamamıyle idealist bir fikir olduğunu bir daha tekrarlamayacağız. Tarihsel idealizminin Çernişevski’yi, gelecek hakkındaki düşüncelerinde en öndeki yeri “ileri” kişilere, şimdi bizdeki deyimiyle entellektüel’lere vermeğe ve bu kişilerin, nihayet keşfedilen sosyal hakikati yığına yaymakla görevli olduklarını öne sürmeğe sürüklendiğini unutmamasını isteyeceğiz okurdan. Çernişevski’de [sayfa 433] yığına düşen rol, yürüyüş halindeki bir ordudaki döküntülerin rolüdür. Ortalama “halk adamı”nın, sadece halk adamı olduğu için, yani “yığının insanı” olduğu için, ortalama bir “entellektüel” kadar bilgili olacağını ileri sürmek, hiç bir sağduyu sahibi maddecinin aklından geçmez şüphesiz, ikinciye oranla birincinin daha az bilgili olduğu apaçıktır. Ama burada söz konusu olan, “halk adamı”nın bilgileri değil, eylemleridir. Ve insanların eylemlerini, bilgileri belirlemez her zaman, insanların eylemlerini belirleyen, hiç bir zaman sadece bilgileri değildir; aynı zamanda ve asal olarak, konumlarıdır; ve insanların konumları ise sadece sahip bulundukları bilgilerle açıklığa kavuşturulmakta ve yorumlanmaktadır,. İşte bu noktada genellikle maddeciliğin, özellikle de maddeci tarih yorumunun temel tezini bir kez daha ansımak yerinde olur: Varlık bilinç tarafından değil, bilinç varlık tarafından belirlenmektedir. “Entellektüel”in “bilinç”i, “yığın” adamınınkine oranla daha gelişmiştir, evet. Ama yığın adamının “varlık”ı ona, entellektüele kendi sosyal konumunun zorunlu kıldığı eylem tarzından çok daha belirlenmiş bir eylem tarzını zorunlu kılmaktadır. Nitekim işte bunun içindir ki maddeci tarih görüşü, “yığın” adamının entellektüele oranla geriliğinden ancak belirli ve ayrıca da son derece sınırlı bir anlamda söz edilmesine izin verir: “Yığın adamı”, “entellektüel”e oranla bir bakıma geridedir şüphesiz; ama bir başka bakıma da, gene hiç şüphesiz ki, aynı “entellektüel” den kat kat ileridedir...











NB
      Çernişevski’nin tarih üzerine görüşlerinde bir eksiklik olarak beliren şey –ki bu eksiklik, Foyerbahçı maddeciliğin az işlenmişliğinden ileri gelmekteydi–, sonradan, bizdeki öznelciliğin temeli haline gelecektir. Bu öznelciliğinse maddecilikle hiç bir ortak yanı yoktur; gerek felsefe ve gerekse tarih alanlarında maddeciliğe kesinlikle karşıçıkar bu öznelcilik. Öznelciler191, 60 yıllarının en iyi geleneklerinin sürdürücüleri olarak övünürler hep; aslında sürdürdükleri, o çağa özgü dünya görüşünün zayıf yanlarıdır...

Kısım VI
ÇERNİŞEVSKİ’NİN
TARİH KONUSUNDAKİ SON YAPITLARI


      [199] Genel olarak Çernişevski’nin bu teoriye[27] karşı takındığı tavır son derece olumsuzdur. Çernişevski bir yandan idealist bir tarihsel evrim görüşü ortaya koyarken, bir yandan da kendini tutarlı bir maddeci olarak kabule devam [sayfa 434] ediyor. Aldanıyor elbette. Ama düştüğü yanılgının kökeninde, Feuerbach’ın maddeci sisteminin temel eksikliklerinden biri var. Marx, çok doğru olarak belirtmiş bu noktayı : “Somut nesneler istemekte Feuerbach, düşüncenin nesnelerinden gerçekten farklı nesneler istemekte. Ama doğrudan doğruya insanın etkinliğini nesnel etkinlik olarak göz önüne almıyor. Ve işte bunun içindir ki Hristiyanlığın Özü’nde, tastamına insana özgü etkinlik olarak sadece teorik etkinliği gösteriyor”[28]... Tıpkı ustası gibi Çernişevski de, hemen hemen sadece insanlığın “teorik” etkinliğine çevirmiştir dikkatini; bundan dolayı da entellektüel gelişim, onun gözünde, tarihsel hareketin en derin nedeni haline girmiştir...






Plehanov’un Çernişevski hakkındaki kitabında düştüğü yanılgı da, ayniyle budur.

      [205] Çernişevski’ye göre erdemsizlik, tarihte daima hak ettiği cezayı bulur. Gerçeklikte ise tarihsel olgular bu –belki rahatlatıcı ama hiç şüphesiz çocuksu– kanıyı katiyen doğrulamamakta. Bizi burada ilgilendiren şey, yazarımızın düşüncesinde böyle bir görüşün nasıl belirebildiğidir. Çernişevski’nin yaşadığı dönemi tanık göstererek yanıtlayabiliriz bu soruyu: öyle bir dönemdir ki o dönem, toplum tam hareket halindedir ve kötülüğün mutlaka yenileceği inancını pekiştirebilecek fikirlere gereksinim vardır bir çeşit...
 

KESİM III

N. G. ÇERNİŞEVSKİ’NİN EDEBİYAT
ALANINDAKİ GÖRÜŞLERİ

Kısım I
EDEBİYATIN VE SANATIN ÖNEMİ

      [221] Sanatı bir oyun gibi görmek ve bu anlayışı, oyun “emeğin çocugu”dur görüşüyle bütünlemek, sanatın özü ve tarihi sorunlarına keskin bir ışık tutuyor, ilk kez olarak bu sorunlara maddeci bir açıdan bakma olanağını getiriyor bu görüş. Biliyoruz ki Çernişevski edebiyat alanındaki etkinliğinin daha ilk döneminden başlayarak Feuerbach’ın maddeci felsefesini estetiğe uygulama konusunda kendine özgü ve çok başarılı bir girişimde bulunmuştu. Bu sorunu ayrı bir yazımızda incelemiştik[29]. Dolayısıyle de şimdi burada şunu söylemekle yetineceğiz ki söz konusu girişim, kendi tarzında gerçekten başarılı olmakla birlikte, tıpkı Çernişevski’nin tarih konusundaki görüşleri gibi, Feuerbach felsefesinin temel yanlışını yansıtmaktadır: [sayfa 435] Bu felsefenin tarihsel, yada daha doğrusu, diyalektik yanının az gelişmişliğini yansıtmaktadır. Ve işte sadece, benimsemiş olduğu felsefenin bu yanı gereğince işlenmemiş olarak kaldığı içindir ki Çernişevski, oyun kavramının sanatın maddeci yorumu bakımından taşıdığı büyük öneme dikkat etmezlik edebilmiştir...

     

Kısım II
BİELİNSKİ, ÇERNİŞEVSKİ, PİSAREV


     
      [236] “Yalnız gerçeklik insana sürekli bir haz verir; yalnız gerçekliği temel alan arzuların ciddi bir anlamı vardır ; yalnız gerçekliğin uyandırdığı umutlarda ve gene yalnız gerçekliğin sunduğu koşul ve güçlerin yardımıyle başarı sağlanabilir.”[30] NB
      Yeni “gerçeklik” kavramı buydu iste. Çernişevski bu kavramın, çağının düşünürleri tarafından, deneyüstü felsefenin bulanık telmihlerinden yola çıkılarak işlenip ortaya konduğunu söylerken Feuerbach’ı düşünmektedir. Ve Foyerbahçı gerçeklik kavramını dosdoğru bir şekilde açıklamıştır Çernişevski. Duyarlığın yada gerçekliğin hakikata özdeş olduğunu, yani gerçek anlamda nesneyi sadece ve sadece duyumun verdiğini söyler Feuerbach. Spekülatif felsefe ise, nesnelerin tasarımlarının –ki bu tasarımlar sadece duyulur deneyle temellenir– nesnelerin gerçek doğalarına denk düşmediğini ve dolayısıyle de bu tasarımların, saf düşüncenin yardımıyle –yani duyulur deneye dayanmayan bir düşüncenin yardımıyle– doğrulanması gerektiğini ileri sürüyordu. Feuerbach işte bu idealist görüşe karşıçıktı kesinlikle. Nesnelerin duyulur deneyimize dayanan tasarımlarının, doğalarına tastamam denk düştüğünü söylüyordu Feuerbach. İşin tek bahtsız yanı, diyordu, imgeleme gücümüzün bu tasarımları çoğu zaman bozup şekilsizleştirmesidir; ve söz konusu tasarımlar işte bundan dolayıdır ki duyulur deneyimizle çelişki haline girerler. Tasarılarımızı, onların niteliğini bozan imgesel öğeden arıtıp kurtarmakla yükümlüdür felsefe; Tasarımlarımızı duyulur deneyle uyum haline koymakla görevlidir. Sahici nesnelerin sezgisine getirecektir insanlığı felsefe; tıpkı eski Yunan’da olduğu gibi : Yani imgeleme gücü tarafından bozulup şekilsizleştirilmemiş bir sezgiye. Ve insanlığın bu sezgiye ermesi demek, kendi kendine dönmesi demektir; çünkü yapıntıların egemenliği altına giren insanların kendileri de, gerçek varlıklar değil, olsa olsa imge yaratıklardır. Feuerbach’a göre insanın özünü meydana getiren, duyarlıktır; yani, gerçekliktir. Yapıntı ve soyutlama değil...





















      [242–243] “Gezmeğe çıktığımız zaman rödengotlu, üniformalı yada düz kılıklı insanlar görürüz; 1.70, 1.80 yada daha uzun boyludur bu insanlar; yanaklarındaki, üst dudaklarındaki ve çenelerindeki kılları uzamağa bırakır yada traş ederler; ve bizler karşımızdaki bu kimselerin birer insan olduğunu sanırız. Tüm bir yanılgıdır bu, bir göz aldanmasıdır; [sayfa 436] bir optik yanılsama, sadece ve sadece bir sanrıdır. Toplum hayatına kişisel olarak katılma alışkısını edinmedikçe, eril cinsten bir çocuk eril cinsten bir delikanlı olur, sonra olgunlaşır ve sonra ihtiyarlar; ama bir insan olmaz, yani soylu karakter sahibi bir insan olamaz.”[31] Hümanist ve öğrenim görmüş kişilerdeki soylu cesaret yokluğu, cahillerde-ki cesaretsizlikten daha çarpıcı oluyor; çünkü hümanist ve öğrenim görmüş bir insan, önemli konular üzerinde konuşmaktan hoşlanır. Tutkuyla ve ustaca konuşur üstelik. Ama bu konuşma, sözden eyleme geçmemek koşuluyle sürer. “Eylem söz konusu olmadıkça ve boş saatları, boş kafayı, boş gönlü boş sözler ve ham hayallerle doldurmak yettiği sürece, işi tıkırındadır kahramanımızın. Ama duygularını apaçık ve dolambaçsız bir şekilde dile getirmek söz konusu olduğu an, çoğunun duraksadığını ve dillerinin dolaşmağa başladığın görürsünüz, içlerinden bazıları – en yiğitleri – güçlükle toparlanıp paytak bir dille, gerçek düşünceleri hakkında bulanık bir fikir veren birşeyler gevelemeğe koyulurlar. Ama birisi çıkıp da bunları kıskıvrak yakalayıp : Tamam baylar, demek ki bunları istiyorsunuz siz, çok güzel, kutlarız, hadi hemen eyleme geçin, gerçekleştirmeğe girişin istediklerinizi, sizi sonuna kadar destekleyeceğiz... diyecek olsa, kahramanlarımızın yarısı dillerini yutarlar; öbür yarısı da suçlamağa koyulur hemen sizi : Güç durumda bırakmışsınızdır onları ve hakkınız yoktur buna; sizden katiyen böyle öneriler beklememişlerdir bugüne değin; neye uğradıklarını şaşırmışlardır şimdi, hiç bir şey anlayamamaktadırlar; ve sonra bu kadar aceleye ne gerek vardır a canım efendim; hiç kimseye kötülük etmek istemeyen barışçı çelebilerdir kendileri; kaldı ki şöyle ayaküstü bir konuşma sırasında ağızdan kaçıveren şeyleri hemen uygulamaya koymak olur mu hiç; en iyisi nedir bilir misiniz, hiç bir işe girişmemek, hiç bir şeye el sürmemektir; çünkü el attığı herşey iş açar başına insanın; hele şu anda yapabilecekleri hiç mi hiç bir şey yoktur; çünkü, demin de söyledikleri gibi, sizden katiyen böyle öneriler beklememişlerdir bugüne değin, vs.”[32]
      Ustaca çizilmiş bir portredir bu, hiç şüphesiz ki. Ama söz konusu usta bir edebiyat eleştirmeni değil, bir inceleme yazarıydı... [sayfa 437]
      [246–247] Daha fazla açıklamaya gerek kalmaksızın meydandadır ki verili bir sınıf yada bir sosyal tabakanın belirli bir pratik eylemi gerçekleştirme yatkınlığına ilişkin her türlü teorik vargı, belli bir ölçüde daima deneyle doğrulanmalıdır; dolayısıyle de böyle bir vargı, ancak ve ancak, azçok geniş belirli sınırlar içinde apriori olarak geçerli sayılabilir. Soylular sınıfının en kültürlü aynı kısmının kendi çıkarlarını köylülere kurban etmeyeceği mutlak bir kesinlikle öndenebilirdi örneğin. Ve böyle bir öndeyişin pratik bir gerçeklemeye hiç ihtiyacı yoktu. Ama kültürlü soylular takımının, kendi öz çıkarı doğrultusunda köylülere hangi ölçüde ödün verebileceği söz konusu olunca, hiç kimse mutlak bir kesinlikle: Bu yolda soylular şu yada bu sınırı aşamaz... diyemezdi. Bu konuda daima şöyle bir varsayımda bulunulabilirdi ancak: Belirli bazı durum ve koşullar çerçevesi içinde söz konusu takım biraz daha ileri gidebilir ve, böylece, neler kazanacağının bilincinde olduğunu ispatlayabilirdi. Bizi ilgilendiren şıkta tam bir pratik adamı olan Çernişevski, soylular takımını, serflikten kurtarma yolundaki köylülere bazı ödünlerde bulunmalarının kendi yararlarına olduğuna inandırmayı deneyebilirdi ve denemeliydi de. Demekki yazarımızın makalesinde bir çelişme olarak gözükebilen yan –akla uygun ve kararlı davranma konusundaki yeteneksizlikleri aynı makalede kabul edilip belirli durum ve koşulların zorunlu sonucu olarak açıklanan insanlardan, akla uygun ve kararlı davranmalarını istemek– aslında bir çelişmeyi içermemekte. Bu türden sözümona çelişkiler, eğer aranacak olunursa, kendilerini maddeci tarih yorumunun o sağlam zeminine oturtmuş olan insanların siyasal pratiğinde de bulunup ortaya konulabilir.
      Bununla birlikte son derece önemli bir ihtiyat kaydı koymak gerekmekte buraya. Bir maddeci teorik vargılarını belli bir titizlik ve temkinle pratiğin alanına uyguladığında, söz konusu vargıların tartışma götürmez bir kesinlik öğesi taşıdığını daima garanti edebilir. Bu da maddecinin: “herşey durum ve koşullara bağlıdır” derken, insanların iradesini onca arzulanan yöne doğrultacak olan yeni durum ve koşulların ortaya çıkışını hangi alanda beklemek gerektiğini bilmesinden ileri gelir. Maddeci bilmektedir ki işin en son kertesinde bu durum ve koşullar, “ekonomik” alanında ortaya çıkacak; dolayısıyle de ekonomik ve sosyal hayat hakkındaki çözümlemesi ne kadar sağın ve doğru ise, toplumun gelecekteki evrimine ilişkin teşhisi de bir o kadar kesin ve doğru olacaktır. Ama “dünyayı fikirlerin yönettiği” ne iman etmiş olan idealist için, durum böyle değildir. Eğer sosyal hareketin en derindeki nedeni “fikirler”se, toplumun gelecekteki evriminin bağlı bulunduğu durum ve koşullar da aslında insanların bilinçli etkinliğine bağlı kalıyorlar demektir; bu da şu anlama gelir ki, insanların bilinçli etkinliği üzerinde bir etkide bulunma olanağı, azçok mantıklı düşünme ve felsefe yada bilim tarafından ortaya konan yeni hakikatları özünleme anıklığıyle [sayfa 438] koşullanmıştır. Ama söz konusu anıklığın doğrudan doğruya kendisi de, durum ve koşullara bağlıdır, işte burada da, insanın karakterinin ve elbette fikirlerin de durum ve koşullara bağlı bulunduğunu söyleyen maddeci hakikata inanan idealistimiz bir kısır döngüye düşecektir : fikirler, durum ve koşullara; durum ve koşullar da fikirlere bağlı kalmaktadırlar. “Işıklar adamı”nın düşüncesi, teorik planda bu kısır döngüden hiç bir zaman sıyrılamamıştır. Pratikte ise, tüm düşünen insanlara, bu insanların içinde yaşadıkları durum ve koşullar göz önüne alınmaksızın yönetilen heyecan dolu bir çağrıyla çözüme ulaştırılmaktaydı genellikle çelişki. Şu açıklayageldiklerimiz, yararsız ve dolayısıyle de sıkıcı bir eklenti olarak görünebilir. Gerçekte ise zorunluydu bu konu dışı eklenti bizim için. Çünkü 60 yıllarının siyaset yazarları tarafından yapılan eleştirinin karakterini anlamamıza yardım edecektir.





































“Sosyal-
Demokrat”
n° 1 s. 143






















“Sosyal -
Demokrat”
n° 1, s. 144 -
“Rus liberal-
izminin gad-
darca, ama
tastamamına
karakteristi-
ği”192




















NB


NB























NB
      [253–254] Ama bazan da çok daha kategorik bir biçimde dile getiriyordu düşündüklerini N. Uspenski, örneğin şöyle yazıyordu: “Bugünün köylülerinden hiç bir şey beklenemez; daha düne kadar, serflik sisteminin kurbanlarıydı bu köylüler: diriltilemezler artık!... tıbbın atrofiyi iyileştirdiği görülmemiştir; çünkü bu hastalık, organik bir doku bozukluğundan ileri gelir...”[33] Bu fikri paylaşmak “70 yıllarının insanları” için çok zordu. O çağ eleştiricilerinin N. Uspenski’ye karşı olumsuz bir tavır takınmalarının temel nedeni işte budur:
      Şunu soracaktır belki okur: Görünüşe göre, o sıralarda, serfliğin kaldırılması koşullarından hoşnut kalmamış yığınlardan geniş bir halk hareketinin gelebileceğini savunan Çernişevski, Uspenski’nin “bugünün köylüleri” hakkındaki yüzde yüz umutsuz fikrini kabul edebilir miydi? Şu cevabı vereceğiz buna biz: Uspenski ile kesinlikle aynı fikirde olmak zorunda kalsa da, çok güçtü bu Çernişevski için. Nitekim Çernişevski, Uspenski ile kayıtsız şartsız bir fikir birliğine hiç bir zaman yanaşmamıştır. “... En sıradan, en sönük, en tenbel, en bayağı adamı alın: bu adamın hayatı istediğiniz kadar duygusuz ve kesat geçsin, gene de bu hayatta bambaşka bir çeşni taşıyan anlar, yoğun çaba anları, cesur karar anları vardır. Halkların tarihinde de böyledir bu.”[34]


NB




NB NB
      [262] Sınırsız denecek kadar büyük bir edebiyat yeteneği vardı Pisarev’in. Ama yazılarındaki çarpıcılık kendisini ilk tanıyan okurlara ne denli tat verirse versin, şu noktayı kabul etmek zorundayızdır ki “Pisarevcilik” bizim “ışık insanları”mızın idealizmine pek benzemektedir; yalnız bir farkla: saçma derecesinde bir idealizmdir bu artık...”
      [266] Mihaylovski’nin sosyoloji konusundaki yazılarından bazıları Fransızcaya ve, yanılmıyorsak, Almancaya çevrilmiş bulunmaktadır. Yazarın bu sayede Avrupa’da ün salacağını hiç sanmıyoruz. Ama pek olasıdır ki bu yazılar, “Kant’a dönüş!” diyerek geri geri yürüyen bazı Avrupalı düşünürlerin övgüsünü kazansın. Bizim son edebiyat tarihçimizin düşüncesinin tersine, övgülerin insanı kandırıcı hiç bir yanı olamaz. Ama azçok ilerici bir ütopyada masum bir teorik yanlış olan şeyi, gericiliğin teorik aleti haline sokan tarihin bu alaycı cilvesi de ne denli belirtilse azdır. [sayfa 439] NB


       
     

İKİNCİ BOLUM

N. G. ÇERNİŞEVSKİ’NİN
SİYASAL
VE EKONOMİK-SİYASAL GÖRÜŞLERİ

BİRİNCİ KESİM

ÇERNİŞEVSKİ’NİN
SİYASAL GÖRÜŞLERİ

Birinci kısım
ÜTOPYACI SOSYALİZM


       
      [281–282] Sonuç olarak, reformcu fikirler hakkında şunu söylemekte Çernişevski : “Çok geçmeden göreceğiz ki bu fikirler daha akla uygun biçimlere bürülecek ve kendileri için coşturucu bir eğlence değil, kişisel bir gereksinim oldukları zihinlere yerleşeceklerdir; ve Sen-simoncuların kendisiyle bir kukla komedisi oynamak istedikleri sınıf kendi refahını akılcı bir yoldan düşünmeğe koyulduğunda pek olasıdır ki bu dünyada bugünkinden çok daha iyi yaşasın.”[35] Son derece önemli bir gözlemdir bu. Batı Avrupa’da sosyalizmin geleceği üzerindeki akıl-yürütmelerinde Çernişevski’nin, sınıf mücadelesi teorisine çok yakın düştüğünü göstermekte bu gözlem. Bununla birlikte aynı teorinin, yazarımızın tarih konusundaki görüşlerinde nasıl bir rol oynamış olduğunu da biliyoruz. Söz konusu teori bazan, yazarımızın belirli birtakım tarihsel fenomenler’i büyük bir başarıyla açıklamasına yardımcı olmuştur. Ama sınıf mücadelesini Çernişevski, sınıflara bölünmüş bir toplumda ilerlemenin bir koşulu olarak değil, bu ilerlemeyi ciddi bir şekilde engelleyecek bir olay olarak görmekteydi...
      Avrupa’daki “halktan insanlar”ın geri kalmışlığı, onca, belirli birtakım bilimsel kavramların henüz halk tarafından özünlenmemiş oluşundan ileri gelmektedir. Bu kavramlar halka ulaştığında ve “halktan insanlar”, “kendi gereksinimlerini karşılayan” felsefe görüşleriyle tanıştıklarında, Batı’nın sosyal hayatında yeni ilkeler zaferi kapıyı çaldı demektir[36]. Bu hayatta, yeni felsefî düşüncelerin “halktan insanlar” tarafından nihayet etkin bir şekilde kavranmasını nesnel olarak garanti edebilecek fenomenlerin varolup olmadığı sorununa eğilmiyor Çernişevski. Böyle bir garantiyi gerekli görmüyor; çünkü onca bu ilkelerin doğası kadar insanındoğası da yeni ilkelerin zaferi için yeterli güvencelerdir... [sayfa 440]













NB

NB














NB

Kısım II
ÜTOPYACI SOSYALİZM
(devam)

      [289] Çernişevski sosyalizm sorununu da, tarihsel evrimin bütün öteki genel sorunları gibi, idealizm açısından göz önüne alıyor. Bellibaşlı tarihsel olgular karşısındaki bu idealist tavır, gelişmesinin ütopya çağındaki sosyalizm tarafından bütün ülkelerde takınılmış olan tavırdır. Ütopyacı sosyalizmin bu yanı öylesine bir önem taşımaktadır ki, şu durumda gerçekten yerinde bir iş sayılabilecek olan bazı tekrarlamalardan ürkmeksizin, söz konusu yanın üzerinde de durmak zorunluğu vardır.


bu kadarı
fazla!

Kısım III
ÇERNİŞEVSKİ’NİN “KİŞİSEL” PLANI
VE ORTAKLAŞMACI KIR TOPLULUĞU SORUNU

 
      [313] “Varsayalım ki –diyor, en sevdiği açıklama usulüne uyup gene bir “mesel”e başvurarak– sizin akşam yemeğinizi meydana getirecek olan yiyecekleri korumak için tedbirler alıyorum. Bu işi eğer size beslediğim sempatiden dolayı yapıyorsam, hiç şüphe yok ki bu titiz davranışım, söz konusu yiyeceklerin size ait olduğu ve bunlarla hazırlanacak akşam yemeğinin size sağlık vereceği varsayımına dayanmaktaydı. Ama bir de bu yiyeceklerin hiç bir şekilde size ait olmadığını ve bunlarla hazırlanan her yemek için sizden, sadece yemeğin değerini aşmakla kalmayıp ayrıca da büyük bir sıkıntıya düşmeksizin ödeyemeyeceğiniz kadar yüksek bir para alındığını öğrenecek olursam, neler duyacağımı tasarlayınız bir parça. Gerçekten de bu derece akıl almaz bir şeyi öğrendiğim vakit ne gibi düşünceler gelebilir aklıma?... Yararlı olması için gerekli koşulların bulunmadığı bir iş yaparak kendimi zahmete soktuğumdan dolayı ne denli bir ahmaklık ettiğimi düşünürüm elbette ki. Sevdiği birisi için bir ürünü koruyup esirgemek amacıyle, o ürünün o kimseye ve hem de avantajlı koşullarla kalıp kalmayacağını önceden kesinlikle anlamaksızın, kendisini sıkıntıya atan bir insan ahmak değil de nedir?... sevilen bir kimseye zarar verecek olan o yiyecekleri korumak mı, eksik olsun! Size ancak yıkım getirecek olan bir işe sıvanmak mı, eksik olsun! Sizin başınıza gelenlerden ötürü sınırsız bir yazıklanma, kendi ahmaklığımdan ötürü de sınırsız bir utanç: işte duygularım.”[37]
      [315–316] Çernişevski’nin şu hakkını tanımak gerekiyor: Daha mesleğinin başından beri yazarımız, kırsal komunote üzerindeki akılyürütmelerinde bir çok “Rus sosyalisti”nden –ve hattâ yüzyıl sonunda, yani o ünlü mü ünlü “eski temeller”in elle dokunsanız dağılıp yıkılacağını artık bir körün bile görmezlik edemeyeceği bir [sayfa 441] çağda yaşayan bir çok Rus sosyalistinden– çok daha fazla kavrayış, ve uzakgörüs sahibi olduğunu ispatlamıştır. Daha 1857 Nisanında şunları yazıyordu Çernişevski: “Bir noktayı gizleyemeyiz artık: o da şu ki, bugüne defin ekonomik harekete pek katılmamış olan Rusya hızla bu hareketin içine sürükleniyor; şimdiye dek, tüm güçlerini ancak ekonomik hayatın yoğunlaşması sonucunda ortaya koyan ekonomik yasaların etkisinin hemen hemen tamamıyle dışında kalmış olan hayat koşullarımız, hızla bu yasaların etkisi altına giriyor. Çok geçmeden belki biz de rekabet yasasının hiç bir engel tanımaksızın egemenlik kurduğu alanın içine sürüklenmiş olacağız.”[38]
      Asma köprülerin öteden beri bilinip yapıldığı bir Asya ülkesine gelecek olan Avrupalı teknisyenler, hiç şüphe yok ki şu yada bu yetkiliyi, modern asma köprülerin bir dinsiz fesadı olmadığına çok daha kolayca inandırabileceklerdir. Ama işte o kadar. Asya ülkesi, bütün o asma köprülerine rağmen geri bir ülke olarak kalacak ve bu ülkenin eğiticisi de, herşeye rağmen, gene Avrupa olacaktır. Rus kırsal komünatesi için de durum, budur. Yurdumuzun evrimini belki de kolaylaştıracaktır bu ortaklaşmacı komünote; ama asıl itici güç gene de Batı’dan gelecektir. Ve insanlığı yenilemek, ortaklaşmacı topluluğun yardımıyle de olsa, herhalde bize düşmez...






Kısım IV
SOSYALİZM VE POLİTİKA


      [318–319] “Temel arzular, temeldeki güdüler, liberallerde ve demokratlarda çarpıcı biçimde farklıdır. Demokratlar bir yandan üst sınıfların Devlet örgütünde alt sınıflara olan üstünlüğünü alabildiğine azaltıp yok etmek, öte yandan da üst tabakaların gücünü ve zenginliğini azaltıp alt tabakalara daha çok ağırlık ve refah kazandırmak amacındadırlar. Yasaları bu yöne doğrultma ve toplumun yeni örgütünü destekleme yolu, hemen hemen hiç ilgilendirmiyor onları. Buna karşılık liberaller en büyük önem ve ağırlığı alt tabakalara vermeğe hiç bir zaman yanaşmayacaklardır; çünkü bu alt tabakalar, eğitilmemişliklerden ve yoksulluklarından ötürü, liberal partinin herşeyin üstünde tuttuğu bağlanışlara karşı, yani söz özgürlüğü ile anayasal rejime karsı ilgisizdirler. Küçük insanların varlık içinde yaşadıkları bir yer olan bizim Sibiryamız, bir demokratın gözünde, halk çoğunluğunun büyük ihtiyaçlar içinde kıvrandığı İngiltere’den kat kat üstündür. Tüm siyasal kurumlar içinde demokrata önüne geçilmez bir düşmanlık duygusu veren bir teki vardır: Aristokrasi. Oysa liberalin gözünde, [sayfa 442] liberal bir rejimin kurulup ayakta tutulabilmesi için belli bir aristokratik anlayış hemen daima zorunludur. İşte bunun içindir ki genellikle bütün liberaller demokratlara karşı ölümüne bir kin besler; ve demokrasinin despotizme yolaçtığını, özgürlüğü boğduğunu söylerler...”[39] “Sosyal -
Demokrat”
n° 1,
s. 124
      Daha sonra Çernişevski öyle kanıtlarla açıklıyor ki düşüncesini, bu kanıtlar bizim şu varsayımımızı bir kat daha doğrulamış oluyor: Yazarımız, demokrat dediği zaman sosyalistleri kastetmektedir. Şunları yazıyor örneğin : “Teorik açıdan liberalizm, mutlu bir raslantı sonucu maddesel ihtiyaçlardan sıyrılmış bir kimse için çekici gözükebilir : Son derece hoş ve tatlı şeydir özgürlük. Ama liberalizm, alabildiğine dar ve salt şekilsel bir tarzda tasarlamakta özgürlüğü. Onun gözünde özgürlük, soyut bir hakka, kâğıt üzerinde kalan bir yetkiye, hukukî yasaklama yokluğuna indirgenmiş oluyor. Anlamak istemiyor ki hukukî yasaksızlık ve izin, bir insan için ancak bu insan bu izni kullanabilmek için gerekli maddesel araçlara sahipse bir değer taşır...”[40]
      [329–342] Sovremennik’in 1859 yılındaki 6. sayısı tarafından yayınlanan siyasal yorumunda, Almanya’da Alman Birliği’nin Avusturya lehine müdahalesini isteyen hareketin hız ve yoğunluk kazandığını belirttikten sonra, şunları not ediyor : “Küçük insanlardan değil, kamuoyunu oluşturan, siyasal sorunlarla uğraşan, gazeteleri okuyan işlerin yürütümünü etkileyen sınıflardan söz ettik, – her yerde açgözlü entrikacıların ekmeğine yağ süren daima halk olmuştur.”[41]
      Gazeteleri okumaz “halktan insanlar”, siyasal sorunlarla uğraşmaz ve işlerin akışını etkilemezler. Bugün durum işte budur, derin uykudadır bilinçleri. Ama tarihin etkin ordusunun çağdaş bilimin vargılarını özünlemiş “en iyi kafalardan oluşan ilerici bölüğünün etkisi altında bu bilinç uyandığı vakit “halktan insanlar” da anlayacaklardır ki ödevleri toplumu a’dan z’ye yeni baştan örgütlemektir; ve koyulacaklardır bu yeni baştan örgütleme işine. Ve bu örgütleme işinin de siyasal rejim şekilleri sorunuyle doğrudan bir ilişkisi yoktur. Çernişevski’de üstü alan fikir buydu işte; NB ve bu fikir, büyük sayıdaki siyasal yorumlarının çoğunda dile gelmekteydi[42]. Özü bakımından idealist olan bu politika anlayışın bazan yerini bir başka anlayışa, maddeci yorumun tohumu diyebileceğimiz bir anlayışa bırakması, sadece ve sadece, tıpkı Çernişevski’nin tarih görüşlerini incelerken rastladığımız cinsinden bir istisnadır. Okur ansıyacaktır ki aslında gene idealist olan bu görüşler de maddeci bir tarih anlayışının tohumlarını taşımaktaydılar. Şimdi de, [sayfa 443] vereceğimiz iki örnekle, Çernişevski’nin siyasal kroniklerinin –politika ile | işçi sınıfı | nın ana hedeflerinin bağıntısı konusunda– belirtegeldiğimiz ve onda artık üstü aldığını ortaya koyduğumuz bu görüş açısının etkisi altında zorunlu olarak nasıl bir karakter kazandığını göstereceğiz...







|?|




NB







NB
      İdealist ve maddeci tarih görüşleri arasındaki teorik farktan dolayı Plehanov da, liberal ile demokrat arasındaki pratik ve siyasal farkı, sınıf farkını görememiştir.
      ... Despotik Avusturya hükümetinin tamamıyle isabetli davrandığı sonucuna götüren bu tür kanıtlar Sovremennik okurlarının büyük çoğunluğunu elbette afallatacaktı ve afallattı da. Bu kanıtlar, yazarımızın siyasal özgürlük sorunlarına karşı ilgisiz kaldığı izlenimini doğurmakla kalmayacaktı sadece; obskürantist’lere (halk yığınlarını bilgisiz bırakmak isteyenlere) adiyle ve sanıyle sempati beslediği yolunda bir izlenim de yaratacaktı. Hasımları Çernişevski’yi hemen hemen sürekli olarak böyle bir sempati beslemekle suçlamışlardır. Ve işte bu suçlamalar dolayısıyledir ki yazarımız 1862 yılı Mart ayında yayınlanan siyaset kroniğinde şu iğneli alayla dolu itirafta bulunacaktır: “Bizim için liberalizmden daha iyi bir eğlence olamaz. İşte bundan ötürüdür ki, kendimizi eğlendirmek üzere, her ama her yerde liberal arama eğilimindeyiz.” Gerçekte Çernişevski o paradoksal kroniklerini liberallerle “eğlenmek” yada despotik hükümetleri savunmak için yazmıyordu elbette. Şu fikre dayanmaktaydı o kronikler: Varolan sosyal ilişkiler çerçevesi içinde işler, bugünkünden daha başka türlü gelişip oluşamaz; dolayısıyle de işlerin daha başka türlü gelişip oluşmasını isteyenler, sosyal ilişkileri köklü bir değişikliğe uğratma yolunda çaba harcamalıdırlar; başka türlü davranmak, vakit yitirmek olur, o kadar. Ve liberallerle, köklü bir tedavi gerektiren durumlara palyatifler önerdikleri için inceden inceye alay etmekteydi zaten Çernişevski[43].[sayfa 444]
      İkinci örnek. Aynı yılın Nisan ayında, Prusya hükümetini Millet Meclisiyle kapışma durumuna getiren uzlaşmazlık konusunda da Çernişevski, bir kez daha, liberalizme karşı mücadelesinde mutlakçı rejimi tutar gibi gözüküyor. Çernişevski’ye göre liberaller, Prusya hükümetinin onlara gönül rızasıyle boyun eğmeyip de Meclisi dağıtarak ülkede çalkantı doğurma yoluna gidişine şaşmakta haksızdılar. Şöyle yazıyordu: “Bizce Prusya hükümetine yaraşan, böyle davranmaktı[44]”. Bu tavır, saf okurları bir kat daha afallatacaktı elbette; ve elbette bu tavrı, özgürlük davasına tam bir ihanet olarak alacaklardı. Burada da yazarımız, hiç şüphe yok ki despotizmi savunmak için silâha davranmıyordu: Tüm büyük sosyal çatışmaların çözümünün en son kertede kendisine bağlı olduğu temel koşul hakkında uyanık okurlarına doğru bir bilgi verebilmek için, Prusya olaylarından yararlanmak istemişti sadece. Bakın bu konuda neler yazıyor:
      “Devletler arasındaki tartışmalar nasıl ilkin diplomatik yoldan yürürse, bir Devletin içindeki ilkeler mücadelesi de tüm yurttaşlara açık olan eylem yolundan, yani yasal yol denilen yoldan yürür. Ama nasıl Devletler arasında meydana gelen yeterince önemli bir anlaşmazlık hemen daima savaş tehditlerine yolaçıyorsa, bir Devletin iç işlerinde de önemli bir sorun varsa aynı durum meydana gelecektir...”
      İşte bu açıdan bakmaktaydı Prusya’da olup bitenlere Çernişevski. Ve Prusya hükümetini –iyice not etmek gerekiyor bu noktayı–, sadece ve sadece, gerçek anlamında anayasal rejimin ülkelerinde kendiliğinden, eski düzene karşı en ufak bir mücadele vermeksizin yerleşeceğini, hangi akla uyarak bilinmez ama, hayal eden saf Prusyalıları siyasal düşlerinden uyandırarak “ulusal ilerleme yararına elden gelebilecek en iyi biçimde davrandığı için” savunmakta ve övmekteydi. Ve Prusyalı liberallere en ufak bir sempati beslememesi, hattâ işi onlarla “eğlenme”ğe kadar götürmesi de, pek haklı olarak düşünüldüğü gibi, söz konusu liberallerin siyasal düşmanlarına karşı kararlı bir mücadele vermeksizin ereklerine ulaşmak isteyişleriyle açıklanabilir. Millet Meclisi ile hükümet arasındaki çatışmanın nasıl sonuçlanabileceğinden söz [sayfa 445] ederken, büyük bir uzakgörüşlülükle şu gözlemde bulunuyor düşünürümüz : “Prusya’daki kamuoyunun bugünkü durumuna bakarak bir değerlendirme yapacak olursak, bugünkü sistemin hasımlarının silâhlı bir mücadele için kendilerini çok güçsüz gördüklerini ve askerî tedbirlere başvurma konusunda hükümetten gelecek ilk ciddi tehdit karşısında suspus olmağa hazır bulunduklarını söylememiz gerekir *.” Nitekim de bu olmuştur. Prusyalı liberalleri küçük görmekte haklıydı Çernişevski. Gerçekten de bunlar anayasa rejimi Prusya’da kendiliğinden yerleşsin istiyorlardı. Ve her türlü kararlı eylemden kaçınmakla kalmadılar –bundan dolayı da kınanamazlar; çünkü o dönemdeki sosyal güçler orantısı göz önüne alındığında ortaya çıkar ki, bu, olanak dışıydı–, aynı zamanda bu tür eylem fikrini ilke bakımından da geçersiz ilân ettiler. Bir başka deyişle Prusyalı liberaller, sosyal koşulların gelecekte bu tür eylemlere girişilmesini sağlayacak bir değişikliğe uğratılmasına, iş onlara bağlı kaldığı ölçüde karşıçıkmaktaydılar...
      Lassalle’in tersine olarak Çernişevski, Prusya hakkındaki akılyürütmelerinde, politika yada tarih sorunlarına ayırdığı bir çok başka yazısında olduğundan çok daha tutarlı bir idealist olarak çıkıyor ortaya. Bu fark da tamamıyle “sosyal güçler orantısı”ndan ileri gelmektedir. Prusya’da, bugünkü durumuna oranla kapitalizm ne denli zayıf olursa olsun, sözcüklerin modern anlamında işçi hareketi gene de başlamış bulunmaktaydı; oysa Rusya’da aynı dönemde yeni yeni gelişmeğe başlayan hareket, genellikle intelijansiya hareketi diye adlandırılan esnaf hareketi’ydi sadece...

































Bk. “Sosyal-
Demokrat”
1, s. 144193

değiştirilmiş













Bk. “Sosyal-
Demokrat
n° 1, s. 144

Deyiş tarzı!



NB








NB




NB



NB






















NB







yani
demokratik
      Çernişevski’nin siyasal kronikleri, geri kalmış yığına ne öğretilmesi gerektiğini bilmek durumunda olan “en iyi kafalar” a seslenmekteydi. “En iyi kafalarım ödevi, temel olarak propagandadan ibaret kalıyordu. Ama yalnız propaganda değildi bu ödev. “Halktan insanlarca gelince, genellikle siyaset sahnesinde gözükmezdi bunlar. Ve bu sahnede olup bitenler de –gene genel bir açıdan bakacak olursak– onların çıkarlarına ilişkin değildi zaten. Ama halk yığınının alışılagelmiş uyuşukluğundan silkindiği ve yazgısını düzeltmek için çoğu zaman yeterince bilinçli olmasa da zorlu girişimlerde bulunduğu istisnaî dönemler de vardır. Ve işte bu dönemlerde “en iyi kafalar”ın ödevi, temel bakımdan propaganda etkinliği olmaktan çıkar ve ajitasyon karakterine bürünür. [sayfa 447] NB

NB

      Bakınız, bu konuda neler yazıyor Çernişevski :
      “Tarihsel ilerleme ağır ağır ve binbir eziyetle gerçekleşir..., o denli ağır ağır gerçekleşir ki çok kısa dönemler göz önünde tutulduğunda, tarihin yükselerek ilerleyişinde durum ve koşulların yarattığı rastlantılar sonucu meydana gelen sallantılar, genel yasanın etkisini küçümsemeğe yöneltebilir bizleri. Bu etkinin değişmezliğini ve sürekliliğini kavrayabilmek için, olayların akışını uzunca bir zaman süresi boyunca göz önünde tutmak gerekir... 1700 yılında Fransa’daki sosyal kurumların ve yasaların durumunu bugünkü durumla karşılaştırın örneğin: Tamamıyle bugünün lehine olmak üzere olağanüstü bir fark vardır arada; ve ama bu yüzelli yılın hemen hemen hepsi alabildiğine eziyetli ve karanlık geçmiştir, İngiltere için de böyledir bu. Fark nerden ileri geliyor? Şuradan: Her kuşağın en iyi kafaları kendi çağlarının yaşayışını alabildiğine eziyetli olarak görmektedirler; yavaş yavaş bunların özlemlerinin hiç değilse bir kaçı toplum tarafından anlaşılır hale girer; ve uzun yıllardan sonra belirli bir an gelir, elverişli durum ve koşullar içinde toplum, en iyi kafaların ona aşılamış olduğu sınırlı sayıda özlemin bir kaçını gerçekleştirmeğe altı ay, bir yıl, en fazla üç yada dört yıl ayırır. Bu iş hiç bir zaman başarıyla sonuçlanmaz: Daha yarı yolda coşku tükenmiş, toplumun enerjisi sonuna dayanmıştır; ve pratik hayat bir kez daha uzun bir duraklamaya girer; ve en iyi kafalar, esin verdikleri yapıttan sonra da yaşarlarsa eğer, özlemlerinin gerçekleşmekten uzak kaldığını göreceklerdir yeniden, ve yeniden hayatın amansızlığından yakınmağa koyulacaklardır. Ama kısacık da olsa o soylu atılım döneminde çok şey dönüşüme uğratılmıştır. Hiç şüphesiz çarçabuk olup bitmiştir bu değişiklik; son bir kez elden geçirilmeksizin kurulan yeni yapıların zarifliğini düşünecek kadar zaman kalmamıştır; yeni yapılarla geçmişten kalanlar arasındaki mimarî uyumun yüce isterleri gözetilememiştir; ve böylece duraklama dönemine, bir yığın ufak tefek gariplik ve çirkinlikle örülü bir yapı kalmaktadır...”
      Çernişevski’nin siyasal kroniklerinin asıl hedefi, “en iyi kafalar”a, yürürlükteki sosyal rejimin köhne yapısının gittikçe biraz daha çürüyüp yıkılmakta olduğunu ve “daha büyük bir ölçekte işe sıvanma’nın zorunluk kazandığını göstermekti. Şu noktayı rahatça söyleyebiliriz ki, edebiyat alanındaki etkinliğinin ilk döneminin sonlarına doğru, yani Sibirya öncesinde, toplumun ona gittikçe daha dikkatle kulak kabarttığını ve onunla gittikçe biraz daha fikir birliği haline girdiğini düşünmekteydi yazarımız. Bir başka şekilde söyleyecek olursak, Çernişevski, tarihte bindebir gerçekleşen ama buna karşılık da sosyal gelişim sürecini çok büyük çapta ilerleten o iyilik getirici sıçramalardan birinin Rusya’nın tarihinde de gerçekleşmek üzere olduğunu düşünmekteydi. Gerçekten de Rus toplumundaki ileri tabakalarınkiyle birlikte Çernişevski’nin de yürekgücü hızla yükseliyordu. Bir vakitler köylülerin kurtuluşunun onun da çıkarma bir iş olduğunu hükümete anlatmayı mümkün ve yararlı gören yazarımız, şimdi hükümete başvurmayı aklının ucundan bile geçirmiyordu artık. Tam tersine, şimdi ona öyle geliyordu ki hükümete güvenmek, tehlikeli bir biçimde basireti [sayfa 448] bağlanmak anlamına gelir. 3. Korf’un Kont Speranski’nin Hayatı başlıklı kitabının çıkışı dolayısıyle kaleme aldığı “Rus reformcusu” adlı yazısında (Sovremennik, Ekim 1861), hiç bir reformcunun bizde bu türden hesaplara gönül kaptırmaması gerektiğini inceden inceye göstermekteydi nitekim. Düşmanları Speranski’yi devrimcilikle suçluyorlardı. Çernişevski’yi sadece güldürmekte bu fikir. Aslında gerçekten geniş dönüşüm planları vardı Speranski’nin; ama amaçlarını gerçekleştirmek için kullanmayı tasarladığı araçlar göz önüne alınınca, onu devrimcilikle nitelemek kadar gülünç bir şey olamazdı. Speranski’nin bütün başarısı, imparator Aleksandr I’in güvenini kazanmak olmuştu ve yetiniyordu bununla. Sırtını işte bu güvene yaslayarak planlarım uygulayabileceği inancındaydı kont. İşte bunun için de Çernişevski’nin gözünde bir hayalciden başka bir şey değildi...
      Politikada zararlı tutkulardan, sosyal hayatın akışının sosyal güçler arasındaki orantıyla belirlendiğini hiç bir zaman unutmayanlar kendilerini sıyırıp koruyabilirler ancak. Bu temel teze uygun biçimde iş görmek isteyenlerin, bazan zorlu bir tinsel savaş vermeleri gerekir...
      60 yıllarının başlangıcında, sansür baskısını birazcık gevşetmek niyetindeydi hükümet. Yeni bir sansür yönetmeliği hazırlanması kararlaştırıldı nitekim; ve basma da, bundan böyle taşıyacağı yeni tasma hakkındaki düşüncesini açıklama izni verildi. Çernişevski de bu konudaki fikrini dile getirmekten geri kalmayacaktı; ve yazarımızın düşüncesi, her zamanki gibi, bilinen liberal düşünceden derinlemesine ayrılmaktadır. Bazı dönemlerde basının, bir ülkedeki hükümet için barut kadar tehlikeli olabileceğini kabul etmekte Çernişevski. Bu dönemler, diyor, hükümetin çıkarlarının toplumun çıkarlarından farklı olduğu ve devrimci patlamanın yaklaştığı dönemlerdir. Böyle bir durumda hükümet, basma gem vurmak için gerekir bütün nedenlere sahiptir; çünkü öbür sosyal güçler kadar basın da hükümetin düşüşünü hazırlamaktadır. Bu yüzyıl boyunca sık sık değişen hemen bütün Fransız hükümetlerinin durumu, sürekli olarak bu idi. Bütün bunları ayrıntılı ve sakin bir şekilde açıklamakta Çernişevski. Ve makalenin sonuna kadar Rus hükümetinin adını anmıyor. Ama yazının sonuç bölümünde, soruyor birden okura: Peki ya bizde de basın yasaları gerçekten zorunluysa? “Eğer böyleyse, bundan önce bir çok kez olduğu gibi bu kez de halkı karanlıkta bırakmak istemekle, ilerleme düşmanlığıyle, özgürlüğe kargı kin beslemekle, zorbalığa övgüler düzenlemekle suçlanmayı [sayfa 449] hak edeceğiz demektir.” İşte bundan dolayı da Rusya’da özel basın yasalarının zorunluğu yada zorunsuzluğu sorununu incelemeyi reddediyor yazarımız. “Korkarız ki, diyor, eli yüzü düzgün bir inceleme, bizi bu soruya: Evet, böyle yasalar zorunludur... şeklinde bir cevap vermeğe yöneltecektir.”[44] Varılan sonuç apaçık: Bu yasalar zorunludur, çünkü Rusya’da da “sıçrama” zamanı yaklaşmaktadır.
      Sovremennik’in, sözünü edegeldiğimiz makalenin çıktığı aynı Mart sayısında, “Gerçekten öğrendiler mi?” başlıklı bir küçük yazı da yayınlanmıştı; 1861 yılında üniversite öğrencileri arasında patlak veren olaylara dokunuyordu bu yazı. Söz konusu yazıda Çernişevski, öğrencileri, “tutucularımız tarafından kendilerine yöneltilen öğrenim görmek istememek suçlamasına karşı savunmakta ve bu vesileyle de hükümete ilişkin nice acı gerçeği dile getirmekteydi. Kimliği bilinmeyen bir yazar tarafından kaleme alınmış olan ve “Öğrenmek mi, öğrenmemek mi?” başlığı altında St. Petersburg Akademi Gazelesi’nde yayınlanan bir yazı bahane olmuştu bu polemiğe. Şu cevabı veriyordu Çernişevski: Öğrenciler açısından böyle bir sorunun anlamı yoktur, çünkü onlar daima öğrenmek istemişlerdir; ama üniversitelerde yürürlükte olan ezici yönetmelikler onları engellemiştir. Söz konusu yönetmelikler bir çeşit küçük çocuk yerine koymaktadırlar üniversitelileri; oysa üniversiteliler, bizim yasalarımıza göre bir insanın evlenebileceği, herhangi bir memurluğa adaylığını koyabileceği ve bir askerî birliğe kumanda” edebileceği bir yaştadırlar. Ve bu durumda üniversitelilerin protestoda bulunmalarına şaşmamak gerekir. Yardımlaşma dernekleri cinsinden tamamıyla zararsız örgütler kurmaları bile yasaklanmıştı bu çocukların; oysa bu tür dernekler, üniversitede çoğu öğrencilerin maddesel bakımdan büyük kısıntı içinde bulundukları göz önüne alınırsa hemen anlaş dır ki, vaz geçilmez bir nitelik taşımaktaydılar. Üniversite öğrencileri böyle bir durum karşısında direnişe geçmekten başka bir şey yapamazlardı; çünkü “bir lokma ekmek ve dersleri izleyebilmek söz konusuydu artık; ve bu ekmekle bu olanak da yok edilmekteydi”. Şunu hiç eveleyip gevelemeksizin söylemekte Çernişevski: Üniversite yönetmeliklerini yapanlar, üniversiteye giren kimselerin büyük çoğunluğunu öğrenime devam etme olanağından yoksun bırakmak amacıyle davranmışlardır. “Yazının yazarı yada onun gibi düşünenler yönetmelikleri kaleme alırken katiyen böyle bir amaç gütmediklerini ispatlamayı zorunlu görüyorlarsa, buyursunlar! bu yönetmeliklerin kararlaştırıldığı toplantılara ilişkin belgeleri yayınlasınlar o zaman.” [sayfa 450] “Öğrenmek mi, öğrenmemek mi?” başlıklı makalenin adı bilinmeyen yazarı, sadece öğrencileri değil tüm Rus toplumunu suçlamaktaydı öğrenim görmek istememekle. Çernişevski bundan yararlanarak, üniversitedeki kargaşalıkların tartışmasını daha geniş bir zemine oturttu. Belirli bazı işaretlerin Rus toplumundaki öğrenme arzusuna tanıklık ettiğini kabul ediyordu hasmı. Önce bunun ispatı, yeni çıkmağa başlayan “yüzlerce” dergi ile yeni açılan “düzinelerce” pazar okuluydu. “Yüzlerce yeni dergi mi? Nerde görmüş de saymış yazar?”, diye bağırıyordu Çernişevski. Ve devam ediyordu: “Aslında yüzlerce yeni dergi gerekli, evet; ama bu gereken yüzlerce yeni derginin niçin kurulmadığını bilmek ister mi acaba yazar? Çünkü bizdeki sansür yönetmelikleriyle, birazcık canlı bir yayın, büyük kentler dışında hiç bir yerde sürekli olamaz. Gelişme halindeki her ticaret merkezi, hiç değilse bir kaç küçük gazeteye gereksinmekte; her ilde bir kaç yerel gazete çıkması gerekir. Ama yok bunlar; çünkü olamazlar, yaşayamazlar... Pazar günleri öğrenim yapan düzinelerce okul... Bu, abartmalı değil; doğru. Yüzlerce dergi gibi abartmalı değil bu, evet: Gerçekten de nüfusu 60 milyonu aşan bir imparatorlukta, bir kaç düzine pazar okulu var ancak. Oysa binlerce düzine olması gerekirdi bunlardan; ve hızla açılabilirdi bunlar, şüphesiz; yarından tezi yok, bir kaç bini birden öğrenime başlayabilirdi. Peki öyleyse niye yalnız bir kaç düzine pazar okulu var? Şüpheli gözle bakılıyor çünkü bunlara, hareketleri kısıtlanıyor, kundaklanıyorlar; o kadar ki eğitim davasına baş koymuş kimseler bile öğretmek denilen büyük keyfin tadım yitirmekteler.”
      Çernişevski tarafından incelenen makalenin yazarı, “yüzlerce” yeni dergi ile “düzinelerce” pazar okulunu toplumdaki öğrenme arzusunun belirtileri olarak tanımladıktan sonsa, bu belirtilerin aldatıcı olduğunu Öne sürüyordu hemen; ve melankolik bir edayla şunları yazıyordu : “Sokakta birden bağrışmalar işitiyorsunuz, biryerlerde birşeyler olduğunu söylüyorlar size, ister istemez başınızı önünüze eğip umutsuzca yürüyorsunuz...” Hemen kesiyor Çernişevski: “izin verin sayın yazar, diye atılıyor, nedir o sokakta işittikleriniz? Polis memurlarının ve nöbetçi erlerin bağrışmalarını bizler de işitmekteyiz. Bunlardan söz ediyorsunuzdur siz de herhalde? Ve biryerlerde birşeyler olduğunu söylüyorlar, öyle mi? Örneğin, ne? Orada bir hırsızlık, şurada bir yolsuzluk, burada ezilen bir yoksul, biraz ötede kayrılan bir zorba: İşte durmaksızın konuşulan şeyler. O bağrışmaları ve bu günlük konuşmaları işitince, haklısınız evet, ister istemez başınızı önünüze eğip umutsuzca yürüyorsunuz...” [sayfa 451]
      Çernişevski’nin bu tür yazılarının Rus üniversite öğrencileri üzerinde nasıl bir etki yapacağı kolayca tahmin edilebilir. Nitekim 60 yıllarının sonlarında üniversitelerde yeniden karışıklıklar başgösterdigi vakit, öğrenci toplantılarında, yazarımızın “Gerçekten öğrendiler mi?” başlıklı yazısı okunmaktaydı; ve üniversiteli öğrenciler bu yazıyı, taleplerinin en iyi savunusu olarak görmekteydiler. Çernişevski’nin bu kamçılayıcı yazılarının sayın “tutucular”ımız tarafından nasıl karşılandığını tahmin etmek de zor olmayacaktır. Büyük yazarın üniversite gençliği üzerindeki “tehlikeli” etkisi, gittikçe biraz daha belirginlik kazanmaktaydı bu bayların gözünde...
















(




















































































Bk. “Sosyal -Demokrat”
n° 1, s. 161194


“Sosyal -Demokrat”
s. 161
değiştirilmiş





Bk. atlanan
parça
“Sosyal-
Demokrat”
n° 1, s. 162195









NB









idem
“Sosyal -Demokrat”
n° 1, s. 163









































idem
“Sosyal -Demokrat”
n° 1, s. 164





NB


“Sosyal -Demokrat”
n° 1, s. 164 bu yere kadar
      Kendini koyduğu ütopyacı sosyalizm açısından Çerni-şevski, fikir yoldaşları tarafından Batı’da gerçekleştirilmek istenen en çeşitli siyasal biçimler içinde uygulanabileceği düşüncesindeydi. Teorinin dediği buydu. Ve Çernişevski bu zemin üzerinde kaldığı sürece bu fikri dolambaçsız bir şekilde dile getirmiştir. Edebiyat alanındaki etkinliğinin başlangıcında bizdeki kamu hayatı, dolaylı bir biçimde de olsa bu fikrin doğruluğunu onaylamağa hazırlanır gibiydi: İlericilerimiz, hükümetin köylü sorununu tarafsız bir tutumla çözmek için girişimlerde bulunacağını ummaktaydılar o dönemde. Ham bir hayaldi bu: ve bu hayalden ilk vazgeçen belki de Çernişevski oldu. Teorik planda ekonomi ile siyaset arasındaki bağı açıkça görmemeğe devam etmiştir Çernişevski; ama buna karşılık pratik etkinliğinde –yazar olarak etkinliğini kastediyoruz–, kendine özgü keskin alaycılığıyle bu noktada bir çok liberal okuru yanılgıya sürüklemiş olmasına rağmen, bizdeki eski rejimin en kararlı düşmanı olarak hareket etmiştir. Teoride değilse de pratikte, kararlı bir siyasal kavga adamı olmuştur Çernişevski; ve bu kavga susuzluğunu 1861 yılı boyunca ve özellikle de kendisine yıkım getiren o 1862 yılı boyunca kaleme aldığı her yazının hemen her satırına geçirmiştir. [sayfa 452] NB


 
 
 
En erken 1909 yılının Ekim ayında Orijinale
ve en geç 1911 yılının Nisan ayında tıpatıp uygundur.
haşiyelenmiştir
İlk olarak kısmen 1933 yılında
Lenin Derlemesi XXV’te yayınlanmıştır
Bütün halinde ilk olarak burada yayınlanmaktadır







Dipnotlar

      [1] N. Beltov. Eleştirmenlerimizin eleştirisi, s. 199.
      [1b] Bu işaret, “dolayımsız” ve “sezgisel” sözcüklerinin sıra değiştirmeleri gerektiğini belirtmektedir. (Yazı Kurulu’nun notu.)
      [2] “Das Bild dieses Seins ausser dem Denken ist die Materie, das Substrat der Realität!”, L. Feuerbach, “Werke”, Bd. 2, S. 289.
      [3] Felsefe. (Yazı Kurulu’nun notu.)
      [4] İman bildirisi. Orijinal metinde Fransızca. (Yazı Kurulu’nun notu.)
      [5] Bu yazarın makalelerinden, Toplum psikolojisi parçaları başlığı altında yapılan derlemede çıkmıştır.
      [6] Fırsat düşmüşken söyleyelim ki biz, yoldaş Bogdanov’un önerdiği yorumdan biraz ayırılıyoruz: Bu son duruma, hiç şüphesiz kazanmış olduğu önemi katiyen vermemekte yoldaş Bogdanov; sözünü bile etmiyor bu durumun. Biz bu sorunu bir başka yerde anmak fırsatını bulmuştuk : “Sınıf mücadelesi tarihi ve pratiği üzerine parçalar” (kumandayı yürüten sınıfların doğuşuna ayrılmış olan bölümlerde). Edit. de S. Dorovatski ve A. Çaruşnikov.
      [7] Hatırlatalım ki Marx, Kapital’in 1. cildinde, ve Kautsky, soyut dinsel görüşlerle piyasa üretiminin gelişimi arasındaki bağınlaşmayı not etmektedirler. evet ama senin
anlayış çerçeven
içinde değil
      [8] Kaymak tabakası. Orijinal metinde Fransızca. (Yazı Kurulu’nun notu.)
      [9] İlk cevap veren Carstanjen olmuştu.
      [10] Rudolf Wlassak, Mach’ın Duyumların Çözümlenmesi başlıklı kitabında anılmaktadır, s. 42.
      [10b] Güzel. Orijinal metinde Fransızca. (Yazı Kurulu’nun notu.)
      [10c] İki eğri çizgiyle altı çizgili haşiyeleri sayfanın üst köşesine koymuş Lenin. İşte bunun içindir ki biz, burada ve bunu izleyen bütün sayfalarda, Lenin tarafından yapılan gözlemlerin hangi parçaya ilişkin olduğunu kesinlikle belirlemek olanağını bulamadığımız her seferinde, söz konusu sayfadaki metni olduğu gibi aktarma yolunu seçtik. (Yazı Kurulu’nun notu.)
      [11] Çernişevski’nin anlattığına göre Turgenyev ona bir dereceye kadar göz yumabiliyor, ama Dobroliubov’a hiç bir şekilde katlanamıyordu. Şöyle dermiş Turgenvey, Çernişevski’ye: “Siz gene sıradan bir yılansınız, ama Dobroliubov düpedüz kobra yılanı.” (Daha önce adı geçen “Minnet ifadesi” başlıklı mektuba bakınız. Yapıtlar, C. IX. S. 103.180)
      [12] Svistok’a, göre, “ıslık”, Sovremennik’in mizah sütununun başlığı. (Yazı Kurulu’nun notu.)
      [13] “Very dangerous” başlıklı makale ve bu makalenin az çok belkili sonuçları için, Vetrinski’nin şu kitabına bakınız: Herzen, St. Petersburg, 1908, s. 354.
      [14] Bu kopuşun öyküsü, Kavelin’le Turgenyev tarafından Herzen’e yazılmış olan ve 1892 yılında Dragomanov tarafından Cenevre’de yayınlanan mektuplardan izlenebilir.
      [15] M. Lemke, “Çernişevski Davası”, Biloe, 1906, no 4, s. 179.
      [16] Volgin’in Sokolovski’de özellikle değer verdiği yan şuydu: 1848 yılında Volinya’da, düşünce yoldaşları arasında kendini coşkuya kaptırmaksızın silahlı bir ayaklanmanın şanslarını –ki bu şansın sıfır olduğu da çok geçmeden çıkacaktı ortaya– büyük bir soğukkanlılıkla “düşünüp tartabilen” tek kişi oluşu.
      [17] Bu vesileyle not edelim ki Goethe’nin Wahlerwandsrhaften (Gönül Yakınlıkları)’i de bu tür ilişkilerin lehinde konuşuyor. Almanya’daki birtakım edebiyat tarihçileri çok iyi anlamışlardır bunu : Goethe gibi alabildiğine prestijli bir yazarı ne kötülemeğe, ne de –benimsemiş bulundukları ikiyüzlülük ahlâkı dolayısıyle– onaylamağa cesaret edemeyen bu tarihçiler, çıkar yolu, büyük Alman’ın “garip paradoksları” hakkında birtakım yaveler gevelemekte bulmuşlardır.
      [18] Güncesinde, 26 Mart 1853 günü nişanlısıyle yaptığı şu konuşmayı not ediyor Çernişevski: “Size ihanet edeceğime ihtimal verir misiniz?” – “Vermem ve ummam da, ama düşündüm böyle bir durumu.” – “Ne yapardınız o durumda ?” George Sand’ın Jacques’ının öyküsünü anlattım ona. – “Siz de beyninize bir kurşun mu sıkardınız?” – “Sanmam”, dedim; ve kendisine George Sand’ın yapıtlarını bulmağa çalışacağımı ekledim (okumamış George Sand’ı, yada hiç değilse Sand’ın düşüncelerini anımsamıyor)” (Yapıtlar, cilt X, 2. bolüm, 3. kesim, s. 78). Çernişevski’nin nişanlısıyle yaptığı konuşmalardan bir başka pasajı daha sunmayı yararlı buluyoruz: “Ertesi günü bu ilişkilerin nasıl olacağını söyledi bana: Odalarımız ayrı olacak; ve odama izinsiz gelemeyeceksiniz. Ben de zaten bunu istemekteydim; ve belki de ondan daha ciddî bir şekilde düşünmekteydim bunu. Benden bıkmak istemediğini anlıyor o bundan sadece; bense bundan, bir kocanın karısıyle olan evlilik ilişkilerinde son derece nazik davranması gerektiğini anlamaktayım” (ibid., s. 82). Ne yapmalı? romanında da Vera Pavlona ile Lupukov arasında hemen hemen sözcüğü sözcüğüne aynı konuşma geçer.
      * Lenin tarafından not edilmiş olan bu rakamlar, Plehanov’un kitabının 72. sayfasının satırlarını karşılamaktadır. (Yazı Kurulu’nun notu.)
21*

22
23
25
30




35
      [19] Robert Owen’ın bu doğrultuda nasıl sarsılmaz bir inançla propaganda yaptığını hatırlatmağa bile gerek yoktur, sanırız. Fourier’ye gelince, ondan şu derin sözleri aktarmakla yetiniyoruz: “Aşktaki alışkılar, geçici ve değişken formlardan ibarettirler; kalıcı varlık değildirler katiyen” (Ch. Fourier’nin tüm yapıtları, cilt IV, s. 84). (Parça, metinde Fransızca olarak aktarılmıştır. – Yazı Kurulu’nun notu.) 40
41

42
      [20] Sovremennik, 1847, no 12.
      [21] Maddeciliğe karşı olanlar. (Yazı Kurulu’nun notu.)
      [22] Eski çağ maddecilerinde, örneğin Demokritos’la Epikuros’ta, henüz ispatlanmamış olmakla ve ispatlanacak gibi gözükmemekle birlikte, bu noktada belli bir bulanıklık olabileceğini kabul ediyoruz: Unutmamak gerekiyor ki söz konusu düşünürlerin fikirleri, eksik bir biçimde ulaşmış bulunmaktadır bize. NB
      [23] Beitrage zur Geschichte des Materialismus – Holbach, Helvetius und Karl Marx (Suttgart, 1896) başlıklı kitabımızda bu sorun daha ayrıntılı bir şekilde incelenmiş bulunmaktadır.
      [24] Yapıtlar, cilt III, s. 38.
      [25] Yapıtlar, cilt III, s. 44.
      [26] Ütopyacı sosyalistler. (Yazı Kurulu’nun notu.)
      [27] İdealizme. (Yazı Kurulu’nun notu.)
      [28] Bk. Marx’ın, 1845 ilkbaharında kaleme almış olduğu, Feuerbach üzerine tezleri. [Çeviri: Karl Marx, Friedrich Engels. L’idéologie allemande. Paris, Editions Sociales, 1968, s. 31.) (Yazı Kurulu’nun notu.]
      [29] Bk. Yirmi yılda başlıklı derlemede yayınlanan “Çernişevski’nin estetik teorisi” başlıklı makale.
      [30] N. Çernişevski’nin yapıtları, cilt II, s. 206.
      [31] Yapıtlar, cilt I, s. 97-98.
      [32] Yapıtlar, cilt I, s. 90-91.
      [33] N. Uspenski, Yapıtlar, cilt II, 1883, s. 202.
      [34] N. Çernişevski, Yapıtlar, cilt VIII, s. 357.
      [35] N. Çernişevski, Yapıtlar, cilt VI, s. 150.
      [36] Yapıtlar, cilt VI., s. 205-206.
      [37] Yapıtlar, cilt IV, s. 307.
      [38] Yapıtlar, cilt III, s. 185.
      [39] Yapıtlar, cilt IV, s. 156-157.
      [40] Yapıtlar, cilt IV, s. 157.
      [41] Yapıtlar, cilt V, s. 249.
      [42] Çernişevski’nin tüm yapıtlarının baskısında hiç değilse iki cildi bu yorumlar oluşturmaktadır.
      [43] Varolan ekonomik rejimin “sağlıklı bir teorinin isterleri, ne uygun olmadığını belirttiği Ekonomi politik denemelerinde, açıklamasına yer yer ara vererek, şu soruyu soruyor Çernişevski : “İçinde bu türlü bir uyumsuzluğun meydana gelebildiği bir düzenin sürüp gitmesi acaba gerekli midir?” (örneğin bk., Yapıtlar, cilt VII, s. 513). Nitekim siyaset kronikleri de –özellikle de despotizmin düşmanlarının haksız, savunurlarının haklı olduğu şeklindeki “uyumsuz” sonuca varan kronikleri–, okurlarını kendi kendilerine bu aynı soruyu sormağa yöneltecekti. Ve söz konusu “uyumsuz” sonuç Çernişevski’de bugünkü “düzen”e karşı öne sürdüğü bir kanıttı, o kadar. Gelgelelim liberaller çoğu zaman anlamıyacaklardı onu.
      [44] Yapıtlar, cilt IX, s. 236.




Açıklayıcı Notlar

177. A. Deborin’in “Diyalektik Maddecilik” başlıklı yazısı, Sınır Üzerine adlı derlemede yayınlanmıştı (St. Petersburg, 1909). – S. 398.

178. Plehanov’un Çernişevski hakkındaki ilk incelemesi, 1890-1892 yıllarında edebiyat ve siyaset dergisi Sosyal-Demokrat’ın 1-4 sayılarında makaleler halinde yayınlanmıştır. Bu ilk incelemenin tamamlanmış bir baskısı da 1894 yılında Stuttgart’ta ve Almanca olarak çıkmıştır, işte bu basım hakkında Lenin, “Rus Sosyal-demokrasisinde gerici bir hareket” başlıklı yazısında şöyle diyordu: “Çernişevski üzerine yazdığı kitapta (Sosyal-Demokrat’ta, yayınlanan makalelerin ayrı bir cilt halinde Almanca basımı) Plehanov, Çernişevski’nin rolünü ve Marx’la Engels’in öğretileri karşısındaki durumunu eksiksiz bir biçimde tanımlamıştır.” (Yapıtlar, Paris - Moskova, cilt 4, s. 279).

1909 yılının Ekiminde “Şipovnik” yayınlarında Plehanov’un yeni bir kitabı çıktı. Elle tutulur bir şekilde yeniden gözden geçirilmiş ve tamamlanmış olan bu yapıt, Plehanov’un artık tamamıyle menşevizme katıldığı bir dönemde kaleme alınmıştı. Nitekim Plehanov birçok önemli noktada eski değerlendirmelerinden uzaklaşmakta, Çernişevski’nin demokratik devrimci görüşlerini ve köylü devrimi için liberalizme karşı mücadelesini hasır altı etmektedir.

Lenin bu ikinci baskıyı, 1909 Ekimi ile 1911 Nisanı arasında kalan bir tarihte okumuş ve gerek sayfa kenarlarına, gerekse doğrudan doğruya metnin içine bir dizi gözlem ve haşiye koymuştur. Kitabın metni ile Sosyal-Demokrat’ta, çıkmış, olan ilk makaleyi titiz bir şekilde karşılaştırmaktadır Lenin; ve önemli parçalar arasında değiştirilmeksizin bırakılanlarla değişikliğe uğratılanları ayırıp belirtmektedir. Lenin’in bu gözlemleri, Plehanov’un evrimini nitelemek bakımından büyük bir değer taşır: Gerçekten de bu gözlemler Plehanov’un, büyük Rus devrimci demokratının yapıtı üzerindeki yargılarında menşevik görüşlerin nasıl ağırlık kazanmış olduğunu göstermektedir.

Lenin’in Plehanov’un kitabı hakkındaki gözlemleri ve haşiyeleri, Çernişevski hakkındaki kendi değerlendirmeleriyle de bağıntı halindedir. Söz konusu değerlendirmeler Lenin’in gerek Plehanov’un kitabını okumadan önce kaleme almış olduğu çalışmalarında (“Halk Dostları”nın Aslı Nedir ve Sosyal-Demokratlara Karşı Nasıl Mücadele Etmektedirler; Hangi Mirası Reddediyoruz?” “Vekhi”ler; Materyalizm, ve Ampiriokritisizm) ve gerekse de “Köylü reformu” ve proletarya-köylü devrimi, Herzen’in anısına, Geçmişte Rusya’daki işçi basını, vs. gibi daha sonraki yapıtlarında yer almaktadır. – S. 420.

179. Sovremennik topluluğu, Çernişevski, Dobroliyubov, Nekrassov gibi demokrat devrimcilerden oluşmaktaydı.

Puşkin tarafından 1836 yılında kurulmuş olan Sovremennik (Çağdaş) aydan aya çıkan bir edebiyat, siyaset ve bilim dergisiydi. 1847 yılında Nekrassov’un yönetimine geçen dergi, 1855 yılına doğru, devrimci demokratların savaş organı haline gelmiştir. Bunlar, köylü devrimini ve Çarlık rejimini yıkmayı amaçlamaktaydılar. Çernişevski, 1862 yılında tutuklanışına değin, derginin temel taşlarından biri durumundaydı. Sovremennik, 1866’da Çarlık hükümeti tarafından yasaklanmıştır.

1859-1862 yılları arasında ise Sovremennik’in eski halinde Svistok (Islık) adlı mizah dergisi de yayınlanmıştı. Devrimci mücadeleye girişmeksizin, edebî karakterle yapıtlarda Çarlık rejiminin yüksek görevlilerinin yolsuzluklarını ilânla yetinerek Rusya’daki siyasal durumu değiştirebileceklerini iddia eden liberallerin bu boş umutlarıyle zekice alay ediyordu Svistok. – S. 421.

180. Burada ve daha ilerde, Çernişevski’nin Yapıtlar’ının 1905-1906 yıllarında St. Petersburg’da yayınlanan birinci basımına gönderme yapmakta Plehanov. – S. 421.

181. Kolokol (Çan), Herzen tarafından Londra’da çıkarılan ve Rusya’da yasa dışı olarak dağıtılan dergi. 1857 -1868 yılları arasında yayınlanmış olan bu dergi, otokrasiye ve serflik sistemine karşıçıkıyordu ve Rusya’daki devrimci hareketin gelişiminde büyük bir rol oynadı. – S. 421.

182. Söz konusu sıfatların her ikisi de, liberallerin, Sovremennik ve Svistok’ta yazan demokrat devrimcilere yakıştırdıkları nitelemelerdi. – S. 421.

183. Yani devrimin olabilirliği. – S. 422.

184. Slavseverler, Rusya’daki sosyal düşünce hayatında XIX. yüzyıl ortalarına doğru beliren bir akımın temsilcileri. İşletmeleri gelişme halindeki kapitalizmin ağır baskısı altında kalan toprak sahiplerinin çıkarlarını yansıtmaktaydı bunlar. Ortaya attıkları teoriye göre, Rusya’nın Batı Avrupa’nınkinden tamamıyle farklı bir evrimi vardı; ve, Slavlara özgü olan ortaklaşmacı kır kömünötesi ile Ortodoks dini tarafından koşullanmaktaydı bu evrim. Söz konusu yazarlar, gerek Rusya’daki ve gerekse Batı Avrupa’daki devrimci harekete kesinlikle karşıçıkmaktaydılar. – S. 422.

185. Önsöz adlı romanını, 1865 -1870 yılları arasında sürgündeyken yazmıştı Çernişevski. Yazarın dostları, sayısız zahmete katlanmak pahasına ve bir dizi insanın aracılığı sonucunda yapıtın elyazmasını ilkin St. Petersburg’a, oradan da Londra’ya kaçırmayı başardılar. Roman 1877 yılında Londra’da yayınlandı.

Roman, 1860 döneminin bir tablosunu çizer: Rusya’nın genel durumunda devrimci akımın ağır bastığı; ve Çarlık hükümetinin, köylülerin “aşağıdan” gelecek bir kurtuluşla kurtulmalarını beklemektense işe el koyup “yukarıdan” gelen bir girişimle kurtarılmalarının çok daha hayırlı olduğunu göz önüne alarak, serflik sistemini ortadan kaldıran yasayı hazırlamağa koyulduğu dönemdir, bu dönem. Nitekim Önsöz’de çeşitli sosyal sınıf ve topluluklar arasında bu reform yasası dolayısıyle başlayan mücadele betimlenmekte ve hayalî adlar altında bu dönemin gerçek kişileri yansıtılmaktadır. Örneğin devrimci hareketin başını çeken Çernişevski, romanda kendisine Volgin, liberal Kavelin’e Riyazantsev, Polonya kurtuluş hareketinin önderlerinden Sierakowski’ye de Sokolovski adlarını vermiştir. – S. 424.

186. 1863-1864 yıllarındaki Polonya ayaklanmasının hazırlanışı söz konusu burada. Bu ayaklanmanın bellibaşlı tertipçilerinden biri de, Sigismund Sierakowski idi.

Otokrasi rejimine karşı olan bu ayaklanmanın amacı, Polonya’nın ulusal kurtuluşuydu. Soylu kökenli aydınlar, öğrenciler, rahipler, zanaatçılar, işçiler, köylülerin bir kısmı, vs. gibi Polonya nüfusunun çeşitli tabakalarının katıldığı bu ayaklanmaya Rus devrimci demokratları da derin bir sempati beslemekteydiler. Nitekim, Çernişevski’ye bağlı olan “Toprak ve Özgürlük” adlı gizli derneğin üyeleri, isyancılara yardım edebilme çabasına girişmişlerdi. Öte yandan Herzen de, Polonya halkının mücadelesini desteklemek amacıyle, Kolokol’da bir dizi makale yayınlamıştı. S. 424.

187. Önsöz’ün Önsözü. Önsöz romanının birinci bölümünün başlığı. – S. 424.

188. Londra’da Herzen ve Ogarev’in çevresinde toplanmış olan devrimci Rus göçmenleri söz konusu burada. – S. 425.

189. Çernişevski’nin Ne yapmalı? adlı romanı söz konusu ediliyor. Devrimci Rus gençliğinin ardarda bir dizi kuşağı üzerinde sınırsız denecek kadar büyük bir etki yapan bu roman, 1862-1863 yıllarında, Rus hükümetinin 1862 yılı yazında Çernişevski’yi kapatmış olduğu Petro - ve - Pavlo kalesinde yazılmış ve 1863 yılında Sovremennik dergisinde yayınlanmıştır.

Plehanov’un metninde sık sık kullanılan Vera Pavlovna, Lopukov, Kiranov ve Rahmetov gibi adlar, romandaki bellibaşlı kahramanların adlarıdır. – S. 425.

190. Sosyal - Demokrat’ın (n°. 1, Londra, 1890, s. 173-174) bazı yerleri Lenin tarafından anılan paragrafının tamamı, şudur:

Bizde yepyeni bir ‘yeni insanlar’ tipinin tanığı oldu. Çernişevski. Yazarımız bu yeni tipin belirişini sevinçle selamlamakla kalmayıp, henüz bulanık bir şekilde de olsa, siluetini de çizmeğe girişmişti. Ama aynı zamanda, Rus devrimcisinin çekmek zorunda kalacağı korkunç acıları da kahrolarak görüyordu yazarımız önceden: Derinden seziyordu ki Rus devrimcisinin hayatı, amansız mücadeleler ve sürekli özgecilerle örülü bir hayat olacaktır. Çernişevski’nin Rahmetov’da bizlere tam bir çilekeş sunması, işte bundandır. Kendini gerçekten zora koşmaktadır Rahmetov. Ev sahibesinin deyişiyle, “kendi kendisine karşı kesinlikle acımasız”dır. Hattâ işi, düpedüz işkenceye katlanıp katlanamayacağını bizzat sınamağa kadar götürür: Üzerine çiviler serpmiş olduğu bir keçe yatakta geçirir bütün bir geceyi. Aralarında Pissarev de olmak üzere çok kimse, burada zırvalık görmekteydi sadece. Rahmetov’un karakterindeki kimi özelliklerin bir başka türlü de betimlenebileceğini kabul ediyoruz elbette. Ama kesinlikle de belirtiyoruz ki Rahmetov’un karakteri, bütünlüğü içinde ele alındıkta, mutlak biçimde sahicidir: 60’lı ve 70’li yılların öndegelen Rus sosyalistlerinin hemen hemen hepsinde hiç de küçümsenmeyecek bir Rahmetov payı vardır...

191. Popülist tarih görüşünün savunucuları söz konusu burada. Bunlar bu alandaki determinizmi inkâr ettikleri gibi halk yığınlarının toplumsal evrimdeki rolünü de kabule yanaşmamaktaydılar; tarihin biricik mimarları, “büyük insanlar”dı bunlara göre. Bu akımın en öndegelen ideologları, P. Lavrov ile N. Mihaylovski idi. – S. 434.

192. Plehanov’un Sosyal-Demokrat’ta yayınladığı bir yazının şu parçasına telmihte bulunuyor Lenin: “Rus liberalizminin bu kadar gaddarca ve ama aynı zamanda bu kadar doğru bir betimlenmesini okumak fırsatını bulamamıştık bugüne değin” (Sosyal-Demokrat, n°. 1, Londra, 1890, s. 144). (Bkz.: Plehanov, Felsefe yapıtlarından seçmeler, cilt IV, 1958, s. 132, Rusça baskısı). – S. 437.

193. Sosyal-Demokrat’ta yayınlanan (n°. 1, Londra, 1890, s. 144) ve Plehanov’un sonradan değişikliğe uğrattığı yazının şu kısmına telmihte bulunuyor Lenin:

“Bununla birlikte, taraf tutmamış olmak için eklemek gerekiyor ki yazarımız, sadece Rus liberallerini hor görüyor değildi. Sovremennik için kaleme aldığı enfes siyasal kroniklerde sürekli bir şekilde, genel olarak tüm Avrupa liberalleri için acımasızca harekete geçirmekteydi alaycılığını. Özellikle de Avusturya liberalleriyle (yani Avusturya Almanlarının liberal partisiyle) Prusya ve İtalyan liberallerine indiriyordu vuruşlarını. Fransız tarihi hakkındaki yazılarında da, hep biliyoruz ki, liberal partiye pek öyle değer verdiği yoktu. Rus liberalizmini temsil edenlerin hoşuna gidecek değildi elbette bütün bunlar. Ve söz konusu temsilciler, ona karşı giriştikleri mücadelede, bütün dünyadaki liberaller tarafından siyaset alanında kendilerini geride bırakmış kişilere karşı hemen her zaman kullanılan usule başvuracaklar ve onu özgürlüğü sevmemekle, hattâ ve hattâ despotizme sempati beslemekle suçlayacaklardı. Liberallerden gelen bu tür suçlamalar, sadece eğlendiriyordu Çernişevski’yi. O kadar umursamıyordu ki onları, kendisine karşı tanıdıkları bu tavırda haklı oldukları izlenimini uyandırarak, yeni saldırılar bulunmağa kışkırttığı bile oluyordu. Nitekim son siyasal kroniklerinden birinde: “Bizim için liberalizmden daha iyi bir eğlence olamaz. İşte bundan ötürüdür ki, kendimizi eğlendirmek üzere, her ama heryerde liberal arama eğilimindeyiz”, diyordu. Ve ilkin Prusyalı liberallerle –bir gözleminde pek( zekice belirttiği gibi, Prusya’da siyasal özgürlüğün “armut pişip ağıza düşercesine, zahmetsizce ve kendiliğindene gelip yerleşmediğini görerek öfkelenen Prusya liberalleriyle– başlamaktaydı işte.

“Ama bu “eğlenmeler”i izleyen dikkatli okurlar, Çernişevski tarafından liberalizme yöneltilen bu tiksinti dolu alayların özgürlük için herhangi bir sevgi eksikliğinden ileri gelmediğini hemen sezmekteydiler. Tam tersine, hangi ülkede doğarsa doğsun, Fransa yada İtalya’da, Amerika yada Macaristan’da, nerede olursa olsun ortaya çıkan her özgürlük hareketine nasıl sımsıcak bir sevgiyle bağlandığını görmek için, siyasal kroniklerinden bir kaçını okumak fazlasıyle yeterliydi. Ama bu hareketlerde liberaller tarafından oynanan rolün son derece tatsız ve çirkin bir rol olduğu kanısındaydı: Onun gözönünde liberaller, çoğu zaman, kendilerinden daha cesaretli ve kararlı olan kişilere saldırarak özgürlük hareketlerini frenlemekteydiler” (Bkz.: Plehanov, Felsefe yapıtlarından seçmeler, cilt IV, 1958, s. 133, Rusça baskısı). S. 444.

194. Plehanov tarafından Sosyal-Demokrat’ta yayınlanmış olan (n°. 1, Londra, 1890, s. 161) bir yazının şu kısmına telmihte bulunuyor Lenin:

“Baron M. Korf’un Kont Speranski’nin Hayatı başlıklı kitabının yayınlanışı dolayısıyle kaleme aldığı “Bir Rus reformcusu” başlıklı yazısında, bizde hiç bir reformcunun ciddi sosyal reformları gerçekleştirme konusunda hükümete güvenemeyeceğini ayrıntılı bir şekilde ispatlamaktadır Çernişevski. Dolayısıyle de devrimciler, hiç mi hiç güvenmemelidirler bu hükümete. Düşmanları Speranski’yi devrimcilikle suçluyorlardı; ama böyle bir düşünce, gülünç gözüküyordu Çernişevski’ye. Speranski, gerçekten de son derece geniş dönüşüm planları tasarlamıştı, ama “amaçlarını gerçekleştirmek için kullanmayı tasarladığı araçlar göz önüne alınınca onu devrimcilikle nitelemek kadar gülünç bir şey olamazdı”. İmparator Aleksandr’ın güvenini kazanmayı başarmış oluşundan cesaret almaktaydı Speranski sadece. Ve işte bu güvene yaslanarak reformlarını gerçekleştirebileceği inancındaydı. Bundan dolayı da Çernişevski’ye göre, zararlı bir hayalciden başka bir şey değildir. Hayalciler çoğu zaman sadece gülünçtürler, körlükleri de fazla ilginç değildir; ama “ciddi şeylere gözlerini yumdukları vakit topluma zarar verebilirler. Büyük bir hızla dalmış oldukları yanlış yolda, o coşkulu telâşlarıyle belli bir başarı kazanır gibi gözükür ve bu başarıya bakarak aynı yola dalan çok insanı yanıltırlar. İşte bu bakımdan Speranski’nin etkinliği, zararlı bir etkinlik olarak nitelenebilir” (Plehanov, Felsefe yapıtlarından seçmeler, cilt IV, 1958, s. 151-152, Rusça baskısı). – S. 449.

195. Plehanov’un Çernişevski hakkında yazdığı ve Sosyal-Demokrat’ta, yayınlanan (n°. 1, Londra, 1890, s. 162) makalesinde yer alan, ama yazarın 1910 yılında yayınladığı Çernişevski hakkındaki kitabında bulunmayan cümle, şu: “Çernişevski’nin Rus hükümetine karşı kullandığı dil, gittikçe biraz daha kışkırtıcı olmaktadır.” (Plehanov : Felsefe yapıtlarından seçmeler, cilt IV, 1958, s. 152, Rusça basımı.) – S. 449.






Sayfa başına gidiş