Viladimir İliç Lenin
"Ulusal-Kültürel"
Özerklik




Za Pravda, n° 46, 28 Kasım 1913
Lenin, Collected Works, vol. 19, s. 503-507

[İkinci Türkçe çeviri, Yurdakul Fincancı tarafından yapılmış ve "Ulusal Sorun ve Ulusal Kurtuluş Savaşları" içinde "Kültürde Ulusal" Özerklik başlığıyla [s: 95-99] yayınlanmıştır. Sol Yayınları, İkinci Baskı, Ekim 1993 -Birinci Baskı, Ağustos 1979]

Eriş Yayınları tarafından düzenlenmiştir.
erisyay@kurtuluscephesi.org












      "Ulusal-kültürel" özerklik (ya da "ulusal gelişme özgürlüğünü güvenceye alacak kurumların kurulması") denilen programın ya da planın özü, her milliyet için okulların ayrılmasıdır.
      Açık ve gizli bütün milliyetçiler (Bundçular dahil) bu gerçeği ne kadar çok çarpıtmaya girişirlerse, biz bu gerçeğin üzerinde o kadar direnmeliyiz.
      Her ulus, kendi bireylerinin oturduğu yere bakılmaksızın (toprağa bakılmaksızın, "toprak-dışı" özerklik terimi buradan gelir), ulusal-kültürel işleri yöneten, resmi olarak tanınmış birleşik bir birliktir. Bu işlerin en önemlisi eğitimdir. Her yurttaşın özgürce, oturduğu yere bakılmaksızın, kendisini kaydettirmesine izin verilerek ulusun bileşiminin belirlenmesi, okulların milliyetlere göre ayrılmasında mutlak bir kesinliğin ve mutlak bir tutarlığın güvenceye alınmasını sağlar.
      Sorulması gereken soru: böyle bir bölünmeye, genel olarak demokrasi açısından ve özel olarak proleterlerin sınıf mücadelesinin yararları açısından izin verilebilir mi?
      Böyle bir soruya, hiç duraksamaksızın, kesinlikle izin verilemez diye yanıtlamak için, "ulusal-kültürel özerklik"in özünün açıkça kavranması gerekir.
      Uzun bir süre bir tek devlet içinde yaşayan ayrı uluslar, milyonlarca, milyarlarca ekonomik, yasal ve toplumsal bağlarla birbirlerine bağlıdırlar. Eğitim, bu bağlardan ayrı tutulabilir mi? Bund’un klasik ve kesinlikle saçma formülüne göre, devletin "yasal yetki alanının dışına" çıkartılabilir mi? Eğer tek bir devlet içinde yaşayan değişik uluslar ekonomik bağlarla bağlıysalar, o zaman onları sürekli olarak "kültürel" ve özellikle eğitim konusunda bölmeye kalkışmak saçma ve gerici olacaktır. Tersine, eğitim konusunda ulusların birleşmesi için çaba gösterilmelidir, öyle ki, okul, onları gerçek yaşamda yapılanlara hazırlamalıdır. Günümüzde görüyoruz ki, ayrı ulusların sahip oldukları haklar ve gelişim düzeyleri eşitsizdir. Bu koşullar altında, okulları milliyetlere göre ayırmak, fiilen ve kaçınılmaz olarak en geri ulusların koşullarını daha da kötüleştirir. ABD’nin eski köleci Güney’inde hala siyah çocuklar ayrı okullara giderler; buna karşılık Kuzeyde beyaz ve siyah çocuklar aynı okula giderler. Yakın zamanda Rusya’da "Yahudi okullarının ulusallaştırılması", yani Yahudi çocukların diğer milliyetlerin çocuklarından ayrı okullara gitmeleri planı önerilmiştir. Bu planın kökeninin, en gerici Purişkeviç çevrelerde olduğunu söylemek bile gereksizdir.
      Kişi hem demokrat ve hem de okulların milliyetlere göre ayrılması ilkesinin savunucusu olamaz. Dikkat edilsin: şu an, konuyu genel demokratik (yani burjuva-demokratik) bakış açısından tartışıyoruz.
      Proleterlerin sınıf mücadelesinin bakış açısından, okulların milliyetlere göre ayrılmasına daha kesin olarak karşı çıkmalıyız. Belli bir devletin içindeki tüm ulusların kapitalistleri, hangi ulustan olduklarına bakmaksızın doğrudan işçilere karşı anonim şirketlerde, kartellerde, tröstlerde, imalatçılar birliklerinde vb. çok sıkı ve çok yakından birleştiklerini bilmeyen var mı? Herhangi bir kapitalist girişimdeki –büyük işyerlerinden, madenlerden, fabrikalardan, kapitalist ticari kuruluşlardan tarım çiftliklerine kadar– işçilerin, her zaman ve istisnasız olarak gördüğümüz gibi, uzak, barışçıl ve uyuklayan köylere göre çok değişik milliyetlerden olduğunu kim bilmez ki?
      Gelişmiş kapitalizmi en iyi tanıyan ve sınıf mücadelesinin psikolojisini daha derinden kavrayan kent işçileri –bunu yaşayarak öğrenirler ya da belki de ana sütüyle birlikte emerler–, böylesine işçiler, okulların milliyetlere göre ayrılmasının, sadece zararlı bir tasarım olduğunu değil, aynı zamanda kapitalistlerin düpedüz sahtekarca dolandırıcılığı olduğunu içgüdüsel olarak ve kaçınılmaz biçimde anlarlar. İşçiler, böylesi bir düşüncenin savunulmasıyla parçalanabilir, bölünebilir ve zayıflayabilir; ve normal insanların okullarının milliyetlere göre ayrılmasıyla bu durum daha da artabilir. Çocukları zengin özel okullara giden ve özel olarak tutulmuş öğretmenlere sahip olan kapitalistler, hiçbir biçimde "ulusal-kültürel özerklik"le bölünme ya da zayıflama tehdidi altında değillerdir.
      Aslında, "ulusal-kültürel özerklik", yani eğitimin milliyetlere göre kesin biçimde tam ve sürekli olarak bölünmesi, kapitalistler tarafından değil (çünkü onlar şimdilik işçileri bölmek için daha kaba yöntemlere başvuruyorlar), Avusturya’nın oportünist, hamkafa aydınları tarafından keşfedilmiştir. Karışık nüfuslu demokratik Batı-Avrupa ülkelerinin hiç birisinde bu dahice hamkafa ve milliyetçi düşüncenin izi bile yoktur. Umutsuzluk içindeki küçük-burjuvazinin bu düşüncesi, sadece Doğu-Avrupa’da, tüm kamusal ve siyasal yaşamın dil konusundaki rezil, küçük kavgalarla (daha da kötüsü, sövgü ve dalaşmalarla) engellendiği geri, feodal, dinci, bürokratik Avusturya’da ortaya çıkabilirdi. Kediyle köpek anlaşamadığına göre, en azından, tüm ulusları, eğitim adına "ulusal birimler" içinde kesin biçimde tam ve sürekli olarak birbirinden ayıralım! Bu aptalca "ulusal-kültürel özerklik" düşüncesini yaratan psikoloji böyledir. Enternasyonalizminin bilincinde olan ve yüce tutan proletarya, arı milliyetçiliğin bu saçmalığını asla kabul etmeyecektir.
      Bu "ulusal-kültürel özerklik" düşüncesinin, Rusya’da, önce sadece tüm Yahudi burjuva partileri tarafından, daha sonra değişik milliyetlerin küçük-burjuva sol-narodnik partilerinin konferansı (1907’de) tarafından ve son olarak da marksizme yakın grupların küçük-burjuva oportünist unsurları, yani Bundçular ve tasfiyeciler tarafından (tasfiyeciler, böylesine açıkça ve kesin bir şey yapmakta da ürkektirler) kabul edilmesi rastlantı değildir. Devlet Duması’nda sadece milliyetçilik mikrobu bulaşmış yarı-tasfiyeci Çhenkeli ve küçük-burjuva Kerenski’nin "ulusal-kültürel özerklik"i savunan konuşmalar yapması da rastlantı değildir.
      Genel olarak, bu sorunda tasfiyecilerin ve Bundçuların Avusturya’ya yaptıkları göndermeleri okumak oldukça eğlendiricidir. Her şeyden önce, çok-uluslu ülkelerin en geri olanı model olarak alınmaktadır? Bu, asıl olarak Fransa, İsviçre ve Amerika gibi ileri ülkeleri değil de, Prusya ve Avusturya gibi geri ülkeleri bir anayasa modeli olarak alan kötü Rus liberallerinin, Kadetlerin tarzıdır.
      İkinci olarak, Avusturya modeli alındıktan sonra, Rus milliyetçi hamkafaları, yani Bundçular, tasfiyeciler, sol-narodnikler vb., bu modeli daha da kötü biçimde değiştirmişlerdir. Bu ülkede, propaganda ve ajitasyonlarında bu "ulusal-kültürel özerklik" planını temel ve birincil olarak kullananlar Bundçulardır (ve Bundçuların her zaman farkında olmaksızın izledikleri tüm Yahudi burjuva partileri); yine de, Avusturya’da, bu "ulusal-kültürel özerklik" düşüncesinin kökeni olan bu ülkede, bu düşüncenin babası Otto Bauer, "ulusal-kültürel özerklik"in Yahudilere uygulanamayacağını tanıtlamak için kitabında özel bir bölüm ayırmıştır!
      Bu, toprak-dışı ulusal özerklik planından (kendi toprağına sahip olmayan) tek toprak-dışı ulusu dışta tutan Otto Bauer’in ne kadar tutarsız olduğunu ve kendi düşüncesine ne kadar az inandığını, uzun söylevlerden daha net olarak tanıtlıyor.
      Bu da, Bundçuların, Avrupa’dan modası geçmiş planları nasıl ödünç aldıklarını, Avru-pa’nın yanılgılarını çoğalttıklarını ve onları saçmalık noktasına kadar "geliştirdiklerini" gösteriyor.
      Gerçek şu ki –bu da üçüncü nokta–, Avusturya sosyal-demokratları Brünn Kongrelerinde (1899) önerilen "ulusal-kültürel özerklik" programını reddetmişlerdir. Onlar, sadece ülkenin ulusal olarak sınırlanmış bölgelerinin birliğine ilişkin uzlaşmacı bir öneriyi benimsemişlerdir. Bu uzlaşma, ne toprak-dışılığa ilişkin, ne de eğitimin milliyetlere göre ayrılmasını ilişkin bir şey getirmez. Bu uzlaşmaya uygun olarak, (kapitalist olarak) en ileri, çok nüfuslu merkezlerde, kasabalarda, fabrikalarda ve maden bölgelerinde, geniş kırsal malikanelerde vb., her bir milliyet için kurulmuş ayrı okullar yoktur.
      Rus işçi sınıfı, bu gerici, zararlı, küçük-burjuva milliyetçi "ulusal-kültürel özerklik" düşüncesiyle savaşmaktadır ve savaşmayı da sürdürecektir.


      Za Pravda, n° 46
      28 Kasım 1913.

      Collected Works,
      vol. 19, s. 503-507







Sol Yayınları'nın Çevirisi:

"KÜLTÜRDE ULUSAL" ÖZERKLİK



      "Kültürde ulusal" özerklik (ya da "ulusal gelişmenin özgürlüğünü güvence altına alacak kurumların yaratılması") denen planın ya da programın özü, her ulusal-topluluk için ayrı ayrı okullar kurulmasıdır.
      Açık, kapalı bütün ulusalcı kişiler (bundcular dahil) bu noktayı ne kadar örtmeye çalışırlarsa, biz onun üzerinde o kadar direnmeliyiz.
      Tek tek üyelerinin yerleşmiş olduğu yere bakılmaksızın (toprağı dikkate almaksızın — "ülke-dışı" özerklik terimi de buradan geliyor) her ulus, ulusal-kültürel işleri yöneten, birleşmiş, resmen tanınmış bir topluluktur. Bu işlerin en önemlisi de eğitimdir. Ulusal toplulukların oluşumuna (composition), yerleşme bölgesi ne olursa olsun her yurttaşın, şu ya da bu ulusal-topluluğa özgürce yazılmasıyla karar verilmesi, okulların şu ya da bu ulusa göre ayrılmasında tam bir kesinliğin, tam bir tutarlılığın güvence altına alınmasını sağlar.
      Sorulması gereken soru, böyle bir bölünmeye, genel olarak demokrasi açısından ve özel olarak da proletaryanın sınıf savaşımının isterleri açısından izin verilebilip verilemeyeceğidir.
      Böyle bir soruyu, hiç duraksamaksızın, kesinlikle izin verilemez diye yanıtlamak için, "kültürde ulusal özerklik" programının özünü yakalamak yeterlidir.
      Başka başka uluslar tek bir devletin sınırları içinde yaşadıkları sürece, milyonlarca, milyarlarca iktisadi, yasal, toplumsal bağla birbirlerine bağlıdırlar. Eğitim, bu bağlardan nasıl ayrı tutulabilir? Bund'un çarpıcı saçmalık bakımından klasik olan formülüyle söyleyelim, eğitim, devletin "yetki alanının dışına" çıkarılabilir mi? Eğer tek bir devletin sınırları içinde yaşayan değişik ulusal-topluluklar, iktisadi bağlarla birbirlerine bağlıysalar, o ulusları "kültürel" ve özellikle eğitsel konularda sürekli olarak bölüp ayırmak saçma ve gerici bir şey olur. Tam tersine, okullar, gerçek yaşamda yapılan şeye bir hazırlık olsun diye, ulusal-toplulukları eğitim işlerinde birleştirme çabası gösterilmelidir. Bugün gördüğümüz şu: farklı ulusal-topluluklar, sahip oldukları haklar ve gelişme düzeyleri bakımından eşit değildirler. Bu koşullar altında, okulları, ulusal-topluluklara göre ayırmak, gerçekte, ister istemez, daha geri ulusların durumunu daha da kötüleştirecektir. Amerika'nın güneyinde, eski köle devletlerinde, zenci çocuklar hâlâ ayrı okullarda okumaktadırlar. Buna karşılık kuzeyde beyaz çocuklarla zenci çocuklar aynı okula giderler. Yakınlarda Rusya'da "Yahudi okullarının ulusallaştırılması", yani Yahudi çocukların, öteki ulusal-topluluklar çocuklarından ayrı okullara gitmesi için bir plan önerilmiştir. Bu planın, en gerici Purişkeviç çevrelerce ortaya atıldığını eklemeye gerek bile yok.
      Kişi aynı zamanda hem demokrat, hem okulları, ulusal-topluluklara göre ayırma ilkesinin savunucusu olamaz. Dikkat edilsin ki, bu noktada konuyu yalnızca genel demokratik görüş (yani burjuva-demokratik) açısından tartışıyoruz.
      Okulların, ulusal-topluluklara göre ayrılmasına, proleter sınıf savaşımı açısından çok daha şiddetle karşı koymalıyız. Belli bir devletin içindeki ulusal-topluluklar kapitalistlerinin, hangi ulustan olduklarını dikkate almaksızın tüm işçilere karşı yöneltilmiş olan anonim şirketlerde, kartellerde, tröstlerde ve imalatçılar derneklerinde, vb., en sıkı ve en yakın şekilde birleştiklerini bilmeyen mi var? Büyük işlerden, madenler, fabrikalar, ticari yatırımlardan, kapitalist çiftliklere kadar, herhangi bir kapitalist girişimdeki işçilerin, istisnasız her zaman, ırak, barış dolu, sakin köylerdekine bakışla, daha değişik uluslardan oluştuğunu kim bilmez?
      Gelişkin kapitalizmi yakından tanıyan ve sınıf savaşımı psikolojisini daha derinden kavrayan kent işçileri —bunu onlara tüm yaşamları öğretir, hatta belki de analarının sütüyle birlikte emerler—, evet bu işçiler, okulları ulusal-topluluklara göre ayırmanın yalnızca zararlı bir tasarım olmakla kalmadığını, üstelik kapitalistlerin hilekarca bir dolandırıcılığı olduğunu içgüdüleriyle ve mutlaka anlarlar. Böyle bir düşünceyi savunurlarken işçiler bölünebilir, parçalanabilir, zayıflatılabilir ve alelade halkın okullarını ulusal-topluluklara göre ayırarak bu bölme, parçalanma, zayıflatma daha da ileri götürülebilir. Oysa çocukları özel okullara giden, özel tutulmuş öğretmenler tarafından okutulan kapitalistlerin, "kültürde ulusal özerklik"le bölünmesi ya da zayıflatılması hiçbir biçimde sözkonusu olamaz.
      İşin aslında, "kültürde ulusal özerklik", yani eğitimin ulusal-topluluklara göre kesinlikle ve tümden ayrılması, kapitalistler tarafından değil (çünkü onlar henüz işçileri bölmek için daha kaba yöntemlere başvuruyorlar), Avusturya'nın oportünist darkafalı aydınları tarafından bulunmuştur. Darkafalılıkta ve ulusalcılıkta eşi bulunmayacak olan bu düşüncenin, karma nüfuslu demokratik Batı Avrupa ülkelerinden hiçbirinde izine bile raslanmaz. Böyle bir düşünce, umutsuzluk içinde kıvranan küçük-burjuvadan gelme bu düşünce, ancak Doğu Avrupa'da tüm kamu yaşamının, siyasal yaşamın küçük, rezilce bir kavgayla (daha da kötüsü sövgü ve dalaşmayla) gemlendiği, geri, feodal kilisenin siyasete egemen olduğu, bürokratik Avusturya'da ortaya çıkabilirdi. Kediyle köpek anlaşamadığına göre, hiç değilse, ulusal-toplulukları, eğitim konusunda kesinlikle ve açıkça ilk ve son kez olmak üzere "ulusal birimler" olarak birbirinden ayıralım! İşte "kültürde ulusal özerklik" denen budalaca düşünceyi yaratan psikoloji budur. Enternasyonalizmini aziz tutan bilinçli proletarya, incelmiş ulusalcılığın bu saçmasını hiçbir zaman kabul etmeyecektir.
      Bu "kültürde ulusal özerklik" düşüncesinin Rusya'da ilkin yalnızca tüm Yahudi burjuva partileri tarafından, daha sonra (1907'de) çeşitli ulusal-toplulukların küçük-burjuva sol-narodnik partileri arasında yapılan konferans tarafından ve en son olarak da marksizme yakın grupların küçük-burjuva, oportünist öğeleri, yani bundçularla tasfiyeciler (sonuncular bu konuda doğrudan doğruya kesin bir adım atmakta çok çekingendiler) tarafından kabul edilmesi bir raslantı değildir. Devlet Duma'sında "kültürde ulusal özerklik"ten yana yalnızca, ulusalcılık hastalığına tutulmuş olan yarı-tasfiyeci Çhenkeli ile küçük-burjuva Kerenski'nin konuşması bir raslantı değildir.
      Genel olarak, tasfiyecilerle bundçuların bu sorunda Avusturya'dan örnek göstermelerini okumak, oldukça eğlendirici. Her şey bir yana, çok-uluslu ülkeler içinde neden en geri olanı örnek alınıyor? Neden en ileri olanı örnek alınmıyor? Bu, bir anayasa modeli için yüzünü Fransa, İsviçre, Amerika gibi ileri ülkelere değil, ama daha çok Prusya ve Avusturya gibi geri ülkelere dönen kötü Rus liberallerinin, kadetlerin tavrıdır.
      İkincisi, Avusturya örneğini aldıktan sonra, ulusalcı Rus darkafalıları, yani bundçular, tasfiyeciler, sol-narodnikler, vb., o örneği daha da berbat hale getirmişlerdir. Bu ülkede kendi propaganda ve ajitasyon çalışmalarında daha çok ve başlıca "kültürde ulusal özerklik" planını kullananlar bundçulardır (ve onlara ek olarak, bundçuların hiçbir zaman farkına varmaksızın izinden gittiği tüm Yahudi burjuva partileridir). Buna karşılık bu "kültürde ulusal özerklik" düşüncesinin ortaya atıldığı ülkede, Avusturya'da, bu düşüncenin babası Otto Bauer, kitabının özel bir bölümünü, "kültürde ulusal özerkliğin" Yahudilere uygulanamayacağını kanıtlamaya ayırmıştır.
      Bu, Otto Bauer'in ne kadar tutarsız olduğunu ve kendi düşüncesine ne kadar az inandığını, uzun söylevlerden daha kesin olarak tanıtlıyor. Çünkü o (kendi toprağına sahip olmayan) tek ülke-dışı ulusu, ülke-dışı ulusal özerklik planının dışında tutuyor.
      Bu da, bundçuların Avrupa'dan nasıl eski, modası geçmiş planları ödünç aldıklarını, Avrupa'nın yanılgılarını on kat artırıp, bir saçmalık noktasına "götürdüklerini" gösteriyor.
      Oysa gerçek şu ki —bu da üçüncü nokta— Avusturya sosyal-demokratları, kendilerine önerilen "kültürde ulusal özerklik" programını (1899'da) Brünn kurultayında reddetmişlerdir; yalnızca ülkede sınırları ulusal olarak belirlenmiş bölgelerin birliğine ilişkin orta yolcu bir öneriyi kabul etmişlerdir. Bu orta yolcu önerge, ülke-dışılık ya da eğitimin ulusal-topluluklara göre ayrılması konusunda herhangi bir esas getirmiş değildir. Bu orta yolcu önerge çerçevesinde, (kapitalist açıdan) en ileri gitmiş, çok nüfuslu merkezlerde, kasabalarda, fabrikalarda, madencilik bölgelerinde, kırsal bölgelerdeki geniş malikanelerde, ulusal-toplulukların her biri için ayrı bir okul kurulmuş değildir.
      Rus emekçi sınıfı, bu, gerici, zararlı ve küçük-burjuva milliyetçi nitelikte olan "kültürde ulusal özerklik" düşüncesiyle çarpışagelmiştir ve bunu sürdürecektir.


      Za Pravda, n° 46
      28 Kasım 1913.

      Collected Works,
      vol. 19, s. 503-507


      (Yurdakul Fincancı tarafından çevrilmiş ve
      "Ulusal Sorun ve Ulusal Kurtuluş Savaşları" içinde [s: 95-99] yayınlanmıştır.
      Sol Yayınları, İkinci Baskı, Ekim 1993
      -Birinci Baskı, Ağustos 1979)






Sayfa başına gidiş