Viladimir İliç Lenin
Ulusal Sorun ve Ulusal Kurtuluş Savaşları


[Türkçesi: Lenin: Ulusal Sorun ve Ulusal Kurtuluş Savaşları, Sol Yayınları, Ekim 1993, İkinci Baskı]

Eriş Yayınları tarafından düzenlenmiştir.
erisyay@kurtuluscephesi.org








PROGRAMIMIZDA ULUSAL SORUN


      PARTİ programı taslağımızda, başka noktaların yanısıra, "devleti oluşturan tüm ulusların kendi kaderlerini tayin hakkının tanınmasını" güvence altına alan demokratik bir anayasaya dayalı bir cumhuriyet isteğiyle ortaya çıktık. Birçok kişi, programımızdaki bu isteği yeterince açık bulmadı. 33. sayıda, Ermeni sosyal-demokratların bildirgesi üzerinde dururken, bu noktanın anlamını şöyle açıkladık: sosyal-demokratlar, ulusal kaderi tayin etmeyi, dışardan, şiddete başvurarak ya da haksız biçimde etkilemeye dönük her türlü çabayla savaşacaklardır. Ne var ki, kendi kaderini tayin özgürlüğü için savaşım vermeyi, hiç duraksamaksızın tanımamız, ulusal kaderi tayin etmeyi amaçlayan her isteği kesinlikle destekleme yüklenimi altına girdiğimiz anlamına [sayfa 11] gelmez. Proletaryanın partisi olarak sosyal-demokrat parti, halkların ya da ulusların kendi kaderlerini tayin hakkı yerine, her ulus içindeki proletaryanın kendi kaderini tayin hakkına geçerlik kazandırmayı kesin temelli ödevi sayar. Her zaman ve hiç duraksamaksızın, bütün ulusların proletaryasının en yakın işbirliği için çalışmalıyız. Yeni bir sınıflı devletin kurulmasına ya da gevşek bir federal birliğin vb. yerini alacak devletin tam siyasal birliğine yardımı olacak istekleri, ancak belli özel durumlarda öne sürebilir, aktif olarak destekleyebiliriz.[1*]
      Programımızın ulusal soruna ilişkin esaslarını böyle açıklayışımız, Polonya Sosyalist Partisinin (PSP)[1] sert itirazına yolaçtı. "Rus Sosyal-Demokratlarının Ulusal Sorun Karşısındaki Tutumu" başlıklı yazıda (Przedswit,[2*] Mart 1903), PSP, bu "şaşılası" açıklamaya ve bizim bu "gizemli" kendi kaderini tayin anlayışımızın "bulanıklığına" duyduğu öfkeyi dile getiriyor. PSP, bizi, koşullara bakmaksızın körü-körüne ilkelere saplanmakla ve "madem dil, milliyet, kültür ve benzeri şeyler salt burjuva uydurmasıymış, öyleyse işçiler, kapitalizmi tüm olarak ortadan kaldırmaktan başka bir şeyle ilgilenmezlermiş" yollu "anarşist" görüşler taşımakla falan suçluyor. Bu iddiayı ayrıntılarıyla incelemeye değer buluyoruz. Çünkü bu iddia, ulusal sorun konusunda, sosyalistler arasında çok yaygın ve çok genel olan yanlış inançların neredeyse tümünü ortaya koyuyor.
      Bizim açıklamamızda "şaşılası" ne var? Bu açıklama, neden [programın -ç.] "sözcük" anlamından bir ayrılış olarak görülüyor? Ulusların kendi kaderlerini tayin hakkını tanımak, gerçekte her ulusun kendi kaderini tayin isteğini desteklemek anlamına mı gelir? Her şey bir yana, bütün yurttaşların özgür biçimde dernekleşme hakkını tanımamız demek, biz sosyal-demokratların, kesenkes, her yeni dernekleşmeyi destekleme yüklenimi altına girmemiz demek değildir. Hatta bu hakkı tanımış olmamız, bizim, uygunsuz ve akılsız bir adım olarak göreceğimiz belli bir derneğe karşı çıkmamızı, ona karşı kampanya açmamızı da önlemez. Biz Cizvitlerin özgürce aydınlatma çabası gösterme hakkını bile tanırız, ama Cizvitlerle proletarya arasında bir ittifak [sayfa 12] kurulmasına karşı (kuşkusuz polis yöntemleriyle değil) savaşırız. Öyleyse, Przedswit "Eğer bu kendi kaderini özgürce tayin hakkı isteği, sözcüğü sözcüğüne alınırsa [şimdiye dek bizim yaptığımız da bu zaten] ancak o zaman tatmin oluruz" dediği zaman, apaçık görülüyor ki, programın sözcük anlamından ayrılan, PSP'nin kendisinden başkası değildir. Biçim açısından bakıldığı zaman PSP'nin vardığı sonuç, hiç kuşku yok, mantık-dışıdır.
      Ancak biz açıklamamızı biçimsel açıdan doğrulamaya çalışmakla yetinecek değiliz. Doğrudan doğruya sorunun köküne ineceğiz: sosyal-demokrasi, her zaman, ulusal bağımsızlığı, hiçbir koşul ileri sürmeksizin desteklemeyi görev mi saymalıdır, yoksa ancak belli koşullar altında mı desteklemelidir; eğer ikinci yol tutulacaksa, o zaman hangi koşullar altında desteklemelidir? Bu soruyu, PSP, her zaman koşulsuz destekleme diye yanıtlamıştır. Bu nedenle, PSP'nin Rus sosyalist-devrimcilerine karşı gösterdiği yakınlığı hiç mi hiç yadırgamıyoruz. Çünkü Rus sosyalist-devrimcileri federal bir devlet düzeni istiyorlar, "ulusal kaderi tayin hakkının hiçbir koşula bağlı olmaksızın, tam olarak kabulü”nden yana olduklarını belirtiyorlar (Revolutsionnaya Rossiya, n° 18, "Ulusal Köleleştirme ve Devrimci Sosyalizm" başlıklı yazı). Ne yazık ki, burjuva-demokratça bir sözden başka bir şey değil; sözümona sosyalist-devrimcilerin, sözümona partisinin gerçek yapısını yüzüncü kez, bininci kez ortaya koyuyor. Bu sözlerin oltasındaki yeme takılarak, bu yaygaranın çekiciliğine kapılarak, PSP, teorik temelde ve siyasal eylemde, proletaryanın sınıf savaşımıyla bağlarının ne kadar zayıf olduğunu tanıtlıyor. Oysa ulusal kaderi tayin istemini ikinci dereceye koymak, bu savaşımın çıkarınadır. Ulusal soruna bizim yaklaşımımızla, burjuva-demokratça yaklaşım arasındaki bütün farklılığı yaratan şey, işte bu noktadan çıkıyor. Burjuva-demokrat (ve onun ardından giden bugünkü sosyalist oportünist), demokrasinin sınıf savaşımını saf-dışı ettiğini düşler; bütün siyasal istemlerini, "hiçbir koşul koymaksızın", "tüm halk"ın çıkarları açısından, hatta ölümsüz ve mutlak ahlak açısından çeşitli biçimlerde, soyut bir yolda öne sürmesinin nedeni budur. İster soyut, idealist bir felsefe içinde, ister ulusal bağımsızlık için mutlak bir istek olarak öne sürülsün, her zaman, her yerde sosyal-demokrat, bu [sayfa 13] burjuva düşünü, aman vermeksizin gözler önüne serecektir. Eğer bir marksistin, ulusal bağımsızlık isteğini ancak bazı koşullara, özellikle yukarıda belirtilen koşullara bağlı olarak tanıyabileceğini hâlâ kanıtlamamız gerekiyorsa, Polonyalı proleterlerin bağımsız bir Polonya isteğini marksist bir görüşle savunmuş olan bir yazarın yazısına başvuralım. Kari Kautsky, 1896'da, "Finiş Poloniae?"[3*] başlıklı yazısında şöyle yazmıştı: "Proletarya bir kez Polonya sorununu, kendisine uğraş edindiği zaman, Polonya'nın bağımsızlığından yana bir tutum takınmaktan, bugün için o yöndeki bütün adımları baştacı etmekten başka bir şey yapamaz; ancak bunun için atılan o adımın, uluslararası savaşkan (militant) proletaryanın sınıf çıkarlarıyla kesin olarak uyuşması gerekir."
      "Bu koşullama (reservation)", diyor, Kautsky, "her zaman gereklidir. Ulusal bağımsızlık, hangi durumda olursa olsun, savaşkan proletaryanın sınıf çıkarlarıyla, uğrunda hiçbir koşul koymaksızın savaşmayı gerektirecek bir bağdaşıklık içinde değildir.[4*] Marx’la Engels, İtalya'nın kurtuluşundan ve birleştirilmesinden yana çok kararlı bir tutum takınmışlardı. Ancak bu, 1859'da, onların, Napoléon'la ittifak kuran İtalya'ya karşı çıkmalarını engellemedi." (Neue Zeit, XIV, 2, s. 520.)
      Görüldüğü gibi Kautsky, ulusların bağımsızlığının koşulsuz olarak desteklenmesini kesinlikle reddediyor, sorunun yalnızca genel bir tarihsel temele değil, ama özellikle sınıfsal temele oturtulmasını istiyor. Bunun yanısıra, bir de Marx'la Engels'in, Polonya sorununu nasıl ele aldıkların incelersek, başından bu yana onların tutumunun da tamı tamına böyle olduğunu göreceğiz. Die Neue Rheinische Zeitung[2], Polonya sorununa hayli geniş yer ayırmış, yalnızca Polonya'nın bağımsızlığını istemekle yetinmemiş, Polonya'nın özgürlüğü için Almanya'nın Rusya'yla savaşmasını olanca gücüyle öne sürmüştür. Ancak, Marx, aynı zamanda, Frankfurt parlamentosunda Polonya'nın özgürlüğünden yana konuşan ve Polonya sorununu tarihsel açıdan açıklama çabası göstermeksizin, salt "utanç verici haksızlık" türünden [sayfa 14] burjuva-demokratça sözlerle çözmeye çalışan Ruge'a da saldırmaktan geri durmamıştır. Marx, tarihin devrim zamanlarında "polemik"ten, hiçbir şeyden ürkmedikleri kadar korkan kültürsüz, bilgiç taslaklarından değildi. Bu nedenle, Marx, "insan" yurttaş Ruge'u acımasız bir alay yağmuruna tutmuştur; her ulusal ezilmişliğin, kesenkes her zaman, demokrasi ve proletarya açısından haklı görülebilecek bir bağımsızlık özlemi yaratmayacağını, Ruge'a, Kuzey Fransa'nın Güney Fransa'yı ezmesi örneğiyle göstermiştir. Marx, "Polonya'yı Rusya'nın, Avusturya ve Prusya'nın devrimci parçası haline getiren" bazı özel toplumsal koşullar üzerinde durdu. Bu koşullar nedeniyle, "temelleri hâlâ bir ölçüde feodal olsa bile, Polonya soyluları bile, eşi görülmedik bir özgecilikle (selflessness) demokratik tarım devrimine dört elle sarıldılar. Almanya'nın, en yavanından anayasal ve burnu havada bir felsefi ideoloji içinde, elyordamıyla yolunu aradığı yıllarda Polonya, çoktan, Doğu Avrupa demokrasisinin merkeziydi. Biz [Almanlar] ... Polonya'nın ezilmesine yardım ettiğimiz, Polonya'nın bir bölümünü Almanya'ya zincirle bağlı tuttuğumuz sürece, Rusya'ya ve Rusya'nın siyasetine zincirli kalacağız, kendi ülkemizde ataerkil feodal mutlakiyeti tam olarak kaldırıp atamayacağız. Demokratik bir Almanya yaratmanın birincil önkoşulu, demokratik bir Polonya yaratılmasıdır."[3]
      Bu açıklamaları, buraya, böyle ayrıntılı olarak almamızın nedeni, uluslararası sosyal-demokrasinin, Polonya sorununa karşı, 19. yüzyılın hemen hemen ikinci yarısı boyunca geçerliğini koruyacak bir yolda biçimlendiği bir sırada, işin tarihsel geçmişini apaçık göstermesinden ötürüdür. O tarihsel geçmişte ortaya çıkan değişiklikleri görmezlikten gelmek ve marksizmin verdiği eski çözümleri savunmayı sürdürmek, öğretinin özüne değil, sözüne bağlı kalmak demektir; yeni siyasal durumları tahlil için marksist araştırma yöntemlerini kullanmaksızın eski vargıları yinelemek demektir. O günlerle bugünler –son burjuva devrimci hareketleri çağı ve umutsuzca çırpınan bir gericilik çağı, proleter devrimi öncesinde bütün güçlerin aşırı bir gerilik içinde olduğu bugünler– birbirinden çok açık biçimde farklıdır. Bir bütün olarak o günlerin Polonya'sında salt köylüler değil, ama soyluların büyük bir kesimi bile devrimciydi. Ulusal kurtuluş savaşımı [sayfa 15] geleneği öylesine güçlüydü, kökleri öylesine derinlere inmişti ki, ülke içinde yenilgiye uğramaları üzerine, Polonya'nın en yiğit oğullan, nerede destekleyecek devrimci bir sınıf buldularsa oraya koştular; Dabrowski ile Wroblewski'nin[4] anıları, 19. yüzyılın en büyük proletarya hareketiyle, Paris işçilerinin son –umalım ki başarısız son– ayaklanmasıyla ayrılmaz biçimde birleşti. O günlerde Polonya'nın kurtuluşu[5*] gerçekleşmeksizin, Avrupa'da demokrasinin tam bir zafer kazanması gerçekten olanaksızdı. O günlerde Polonya, çarlığa karşı, uygarlığın gerçekten kalesiydi, demokrasinin öncüsüydü. Bugünse Alman ve Rus proletaryası, eski devrimci Polonya'nın büyük geleneklerini kahramanca kendi ellerine alan Polonya proletaryasıyla omuz omuza özgürlük savaşı verirken, Polonya'nın egemen sınıfları, Almanya'nın ve Avusturya'nın orta sınıfları (gentry) ve Rusya'nın sınai ve mali kodamanları, Polonya'yı ezen ülkelerin egemen sınıflarını destekliyorlar. Bugün marksizmin, komşu ülkelerdeki ileri temsilcileri, gerçi Avrupa'daki siyasal evrimi dikkatle gözlüyorlar ama, gene de "bugünkü durumda St. Petersburg'un, Varşova'dan çok daha önemli devrimci bir merkez haline geldiğini, Rus devrimci hareketinin, Polonya hareketinden çok daha büyük bir uluslararası önem kazandığını" özdenlikle itiraf ediyorlar. Kautsky'nin, Polonya sosyal-demokratlarının programına, Polonya'nın özgürlüğe kavuşturulması isteminin alınmasını savunurken, ta 1896'da yazdığı budur. Polonya sorununun 1848'den bu yana geçirdiği evreleri inceleyen Mehring de, 1902'de, şu sonuca varmıştır: "Polonya proletaryası bayrağına, Polonya'da, egemen sınıfların adını bile duymak istemedikleri sınıflı bir devletin kurulmasını yazmayı dileseydi, tarihsel bir güldürü sahnelemiş olurdu; bu, mülk sahibi sınıflar için (örneğin, 1791'deki Polonya soyluları için olduğu gibi) pekâlâ, olasıdır, ama işçi sınıfı için hiçbir zaman sözkonusu olmaması gerekir. Öte yandan, eğer bu gerici ütopya, aydınlar katmanıyla, küçük-burjuvazinin ulusalcı kışkırtmalara duyarlı olan kesimlerini proletaryanın aydınlatma çabalarına kazanma sonucunu verirse, o zaman, işçi sınıfının uzun erimli çıkarlarını, günün önemsiz ve ucuz başarılarına kurban eden değersiz bir oportünizmin ürünü olarak, bu ütopyanın savunulamazlığı bir kat [sayfa 16] daha artar.
      "İşçi sınıfının bu çıkarları, Polonya'yı paylaşmış olan üç devlette de Polonyalı işçilerin, herhangi bir koşul koymaksızın kendi sınıf yoldaşlarıyla omuz omuza savaşmalarını kesinlikle emreder. Bir burjuva devrimin, özgür bir Polonya yaratabileceği günler artık geride kalmıştır: bugün Polonya'nın yeniden doğuşu, ancak gelişmesi sırasında, modern proletaryanın zincirlerini koparacağı toplumsal bir devrimle olabilir."[5]
      Mehring'in vardığı sonuca tam olarak katılıyoruz. Biz kendi iddialarımızda Mehring kadar ileri gitmesek bile, bu vargının doğruluğundan kuşku duyulamayacağını belirtmek istiyoruz. Kuşkusuz, Polonya sorununun bugünkü durumu, elli yıl öncekinden büyük ölçüde değişiktir. Ne var ki, bugünkü duruma, hep böyle sürecek gözüyle bakılamaz. Sınıf karşıtlığı, kuşkusuz, ulusal sorunları gerilere itmiştir, ama kesin olarak, herhangi bir ulusal sorunun, geçici bir süre için siyasal oyunun ön safında görünemeyeceği, doktrinerliğe sapma tehlikesine düşmeksizin ileri sürülemez. Kuşkusuz, kapitalizmin devrilmesinden önce Polonya'nın kurtulması olasılığı hemen hemen yok gibidir. Ama bunun kesinlikle olanaksız olduğu, ya da Polonya burjuvazisinin, bağımsızlığın yanında yeralmasına yolaçacak koşulların ortaya çıkmayacağı da söylenemez. Üstelik Rus sosyal-demokrasisi de, kendi ellerini bağlamayı hiç mi hiç istemiyor. Rus sosyal-demokrasisi, ulusların kaderlerini tayin hakkının tanınmasını programına alırken, akla sığabilecek her olasılığı dikkate almıştır. Sosyalizmden önce gerçekleşmesi olasılığı yok denecek ölçüde az olduğu halde, Polonya proletaryasının bağımsız ve özgür bir Polonya cumhuriyeti sloganını benimsemesini, bu program hiçbir biçimde engellemiş değildir. Program, yalnızca, gerçekten sosyalist olan bir partinin, proletaryanın sınıf bilincini baştan çıkartıp bozmamasını, sınıf savaşımını önemsemezlik etmemesini, işçi sınıfını burjuva-demokrat sözlerle avlamamasını ya da proletaryanın bugünkü siyasal savaşımının birliğim parçalamamasını istemektedir. İşin özü, işte bu koşullardadır. Biz, kendi kaderini tayin hakkını, ancak bu koşullarla tanıyoruz. PSP'nin, Alman ve Rus sosyal-demokratlarından, ulusların kaderlerini tayin hakkını, özgür ve bağımsız bir cumhuriyet için savaşım [sayfa 17] verme hakkını reddettikleri için ayrılıyormuş gibi görünmesinin hiçbir yararı yoktur. Ayrılık bu noktada değildir. Ayrılık, PSP'nin sınıf görüşünü gözden kaçırmasında, bu görüşü şovenizmiyle[6*] gölgelemesinde, bugünkü siyasal savaşımı bölmesindedir. Bizim PSP'ne gerçek sosyal-demokrat bir işçi partisi gözüyle bakmamızı engelleyen şey budur. Örneğin, PSP, sorunu genellikle şöyle koyar:"... Çarlığı, ancak, Polonya'yı ondan kopararak zayıflatabiliriz; çarlığı devirmek Rus yoldaşların görevidir." Ya da şöyle: "... Çarlığın devrilmesinden sonra Rusya'dan ayrılarak kendi kaderimizi tayin edebiliriz." Görüyorsunuz, yalnızca, programın, Polonya'nın kurtuluşuna ilişkin isteği açısından bile, canavarca bir mantık, nasıl canavarca sonuçlara götürüyor. Polonya'nın kurtuluşu, demokratik evrimin olası (ama burjuvazi egemen oldukça hiçbir biçimde mutlak kesinlik göstermeyen) sonuçlarından biri olduğuna göre, Polonya proletaryası bu durumda çarlığı devirmek için Rus proletaryasıyla birlikte savaşmamalı, ama "ancak" Polonya'yı ondan kopararak zayıflatmak için savaşmalıymış. Rus çarlığı Almanya ve Avusturya burjuvazisi ve hükümetleriyle gittikçe daha yakın ittifak kurduğuna göre, Polonya proletaryası bu durumda, şimdi aynı boyunduruğa karşı savaştığı Rus, Alman vb. proletaryasıyla ittifakını gevşetmeliymiş. Bu, proletaryanın en önemli çıkarlarını, burjuva-demokratça bir ulusal bağımsızlık kavramına feda etmekten başka bir şey değildir. İktisadi gelişme, siyasal bir bütünün ayrı parçalarını giderek birbirine daha yakınlaştırmayı sürdürdükçe, bütün ülkelerin burjuvazileri, ortak düşmanları olan proletaryaya karşı giderek birleştikçe ve ortak dostları olan çan desteklemekte giderek birbirlerine yaklaştıkça, bizim çarlığı devirme amacımızdan ayrı olarak PSP'nin, çarlığın dağılması istemi boş bir söz olarak kalacaktır, bugün de boş bir sözden başka bir şey değildir. Üstelik, şimdi otokrasinin boyunduruğu altında ezilen proletaryanın güçlerinin bölünmesi acı bir gerçektir, doğrudan doğruya, [sayfa 18] PSP'nin yaptığı hatanın sonucudur, PSP'nin burjuva-demokrat kalıplara tapınmasının sonucudur. Proletaryanın bu bölünmüşlüğüne gözlerini kapatabilmek için, PSP'nin şovenizme alçalması ve Rus sosyal-demokratlarının görüşlerini şöyle sunması gerekir: "Bizler [Polonyalılar] toplumsal devrimi beklemeli, o zamana kadar, ulus olarak ezilmeyi sabırla sineye çekmeliymişiz." Bundan daha büyük yalan olmaz. Rus sosyal-demokratları hiçbir zaman böyle bir şey salık vermiş değiller; tam tersine, Rusya'da ulusların ezilmesine karşı hem kendileri savaşıyorlar, hem de tüm Rus proletaryasını savaşa çağırıyorlar. Rus sosyal-demokratları kendi programlarına dillerin, ulusların, vb. tam eşitliğini almakla yetinmiyorlar, onun yanısıra her ulusun kendi kaderini tayin hakkını da tanıyorlar. Bu hakkı tanırken, biz, ulusal bağımsızlık isteklerine göstereceğimiz desteği, proletarya savaşımının çıkarları koşuluna bağlıyoruz. Bizim tutumumuzun, Rus'un Rus-olmayana güvensizliğinin ifadesi olduğunu, ancak bir şovenist söyleyebilir. Çünkü gerçekte bizim tutumumuz, sınıf bilincine ermiş proleterin, burjuvaziye güvensizliğinin zorunlu sonucudur. PSP, ulusal sorunun, "biz" (Polonyalılar) ve "onlar" (Ruslar, Almanlar, vb.) karşıtlığı açısından tartışılması, didiklenmesi görüşünde. Oysa sosyal-demokrat, "biz" proleterler ve "onlar" burjuvazi karşıtlığına öncelik verir. "Biz" proleterler, burjuvazinin, devrimci proletaryayla karşı karşıya geldiği zaman, özgürlüğe, anayurda, dile, ulusa nasıl ihanet ettiğini düzinelerle gördük. Fransız ulusunun en büyük onur kırıklığına uğradığı, korkunç ölçüde ezildiği, ulusal savunma hükümetinin ulusal kaçaklar hükümeti haline dönüştüğü sırada, ezilen ulus burjuvazisinin, yani Fransız burjuvazisinin, iktidarı eline alma cesaretini göstermiş olan proleter yurttaşlarını parça parça etmesi için ezen ulusun askerlerini yardımına çağırarak Prusya'ya teslim oluşuna tanıklık ettik. Bu nedenledir ki, şovenist ve oportünist didiklemelere aldırmaksızın Polonyalı işçilere her zaman şöyle diyeceğiz: otokrasiye karşı bugünkü siyasal savaşımın isterlerini ancak, Rus proletaryasıyla kurulacak tam ve candan bir ittifak karşılayabilir; siyasal ve iktisadi tam kurtuluşu ancak böyle bir ittifak güvence altına alabilir.
      Polonya sorunu üzerine söylediklerimiz, bütün öteki ulusal [sayfa 19] sorunlar için de geçerlidir. Otokrasinin lanet olası geçmişi, otokrasinin ezdiği ulusların işçi sınıflan arasında çok büyük bir yabansılamayı (estrangement), bize kalıt olarak bırakmıştır. Bu yabansılama büyük bir beladır, otokrasiye karşı savaşımda büyük bir engeldir. Ayrı partiler ya da bir partiler "federasyonu" türünden "ilkeler" koyarak bu belayı kurumlaştırıp yasallaştırmamalı, bu çirkin durumu onaylamamalıyız. Kuşkusuz, en az dirençle karşılanacak yolu izlemek daha basit, daha kolaydır. Şimdi Bundun yapmak istediği gibi, herkesin köşesine çekilip "aman bana mı kaldı" cılığın rahatına gömülmesi kolaydır. Birlik gereğini ne kadar çok kavrarsak, tam birlik olmadıkça otokrasiye karşı uyuşumlu bir saldırıya girişmenin olanaksızlığına ne kadar daha fazla inanırsak, bizim siyasal sistemimizde merkezî bir savaşım örgütüne gerek olduğu o kadar daha çok ortaya çıkacak, ve bizler "basit", ama aldatıcı ve temelde alabildiğine yanlış olan çözümlerle tatmin olmaya o kadar az eğilim göstereceğiz. Birbirimizi yabansılamanın verdiği zararlar kavranmadıkça, proletarya partisi kampında bu yabansılamaya, her ne pahasına olursa olsun kesinlikle son verme isteğini taşımadıkça "federasyon" için incir yaprağına hiç de gerek yoktur; ilgili "taraflar"dan birinin çözmeyi gerçekten arzulamadığı bir sorunu çözmeye çabalamanın hiçbir yaran yoktur. Durum bu olduğuna göre, otokrasi tarafından ezilen bütün ulusların proletaryalarının otokrasiye ve giderek daha birlik haline gelmekte olan uluslararası burjuvaziye karşı verdikleri savaşımda, başarı için merkeziyetçiliğin temel zorunluluk olduğunu, bırakalım, deneyimlerden ve asıl hareketten çıkarılacak dersler kanıtlasın. [sayfa 20]
 
   
Iskra,n°44, Collected Works,
15 Temmuz 1903 vol. 6, s. 452-461.

     
       
       

BUND[6] ULUSALCILIĞINDA SON SÖZ


      BUND dışilişkiler kurulu, (eski takvime göre) haziran ayında yapılan beşinci Bund genel kurulu hakkında bir raporu da içeren bültenini yayınladı. Kararlar arasında ağır basanı, Bundun parti içindeki durumunu düzenleyen "Tüzük Tasarısı"dır. Bu tasan hayli öğretici. Kapsamının kesinliği ve "kararlılığı" açısından da bundan iyisi can sağlığı. Doğrusunu isterseniz, tasarının birinci maddesi o kadar çarpıcı ki, bütün öteki maddeler onun yanında ya basit bir açıklama ya da gereksiz bir safra gibi kalıyor. "Bund", diyor 1. madde, "Rus Sosyal-Demokrat İşçi Partisinin federatif [italikler bizim] bir bölümüdür." Federasyon, birbirinden ayrı, tüm olarak bağımsız, karşılıklı ilişkilerini kendi rızalarıyla belirleyen birimler arasında bir anlaşmayı gerektirir. Bu nedenle "Tüzük Tasarısı"nın hiç durmadan "anlaşmaya taraf olanlar 'dan sözetmesi (3, 8, 12. maddeler) hiç de şaşırtıcı [sayfa 21] değil. Ayrıca, bu tasarı çerçevesinde, parti kurultayına, partinin bir kesimine ilişkin bir Tüzüğü değiştirme, eklenti ya da çıkartma yapma hakkının verilmemesinde de şaşılacak bir şey yok. Bundun, parti merkez yönetim kurulunda "temsil edilmeyi" kendine saklamasında, ayrıca parti merkez yönetim kurulunun, Yahudi proletaryaya seslenmesine ve Bundun bölümleriyle ayrı ayrı haberleşmesine "ancak Bund merkez yönetim kurulunun rızasıyla" izin vermesinde de yadırganacak bir şey yok. Bütün bunlar "federasyon" kavramının, "anlaşmaya taraf olanlar" kavramının mantıklı sonucu. Beşinci genel kurulu, yalnızca Bundun bağımsız sosyal-demokrat ulusal (ya da belki de ulusalcı (milliyetçi) sosyal-demokrat?) bir parti olduğunu kararlaştırıverseydi, kendisi (ve başkaları) için daha çok zaman, daha çok emek, daha çok kağıt tasarruf etmiş olurdu. Her şeyden önce, bağımsız, ayrı bir partinin, öteki partilerle ilişkilerini, "anlaşmaya taraf olan parti" kimliğiyle, ve yalnızca "karşılıklı rıza" temelinde kararlaştırabileceği bir sürü dolambaçlı söze gerek kalmaksızın, ilk bakışta apaçık görünürdü. Böyle bir rızaya gerek gösterecek durumları tek tek saymaya da gerek kalmazdı. (Üstelik bu durumların tümünü sıralamak da olanaksızdır. Bundun yaptığı gibi tamam olmayan bir sıralama, kapıyı bir yanlış anlamalar ordusuna açık bırakır). İki bağımsız birim arasındaki anlaşmaya, partinin bir kesiminin yeri konusundaki Tüzük adını vererek mantık ve vicdanı zorlama gereği kalmazdı. Tüzüğe verilen görünüşte uygun bu ad da ("Bundun Parti İçindeki Yeri Hakkında Tüzük") aslında yanıltıcıdır, sahtedir. Çünkü tüm parti henüz örgütsel birliğini yeniden kurmuş değildir. Durum böyleyken, Bund, esasen birleşmiş bir birimmiş gibi ortaya çıkıyor. Gerçekte Bund, bütünden daha da uzaklaşmak ve bu bütünü sürekli olarak küçük parçalara bölmeye çalışmak için, genel örgütlenmedeki aksaklık ve eksikliklerden yararlanmak istiyor.
      Öte yandan, soruna doğrudan yaklaşım, dillere destan olan bu Tüzük tasarısını hazırlayanları, partinin örgütlenmiş bütün kesimlerinin, her bölge örgütünün, her yönetim kurulunun, her grubun esasen sahip olduğu haklara, yani parti genel kurulunun herhangi bir karara bağlamadığı genel sorunları parti programıyla uyuşumlu olarak bir sonuca bağlama hakkına ilişkin maddeler koyma zorunluluğundan [sayfa 22] da kurtarmış olurdu. Bu tür maddeler içeren Tüzük hazırlamak yalnızca gülünçtür.
      Şimdi de Bundun takındığı tutumun özünü değerlendirelim. Bir kez ulusalcılık eğik düzlemine ayak attıktan sonra, Bundun (temel yanılgısından geri dönmedikçe) belli bir Yahudi partisi kurmaya kadar gitmesi doğal ve kaçınılmaz bir şeydi. Bunda Yahudi proletaryayı temsil tekelini veren 2. maddenin doğrudan amacı budur. Bu maddeye göre Bund, partide onların (Yahudi proletaryanın) tek (italikler bizim) temsilcisidir. Bundun eylemleriyle örgütlenmesi herhangi bir toprak parçasıyla sınırlandırılmayacaktır. Sonuç olarak, Rus proletaryasının Yahudi olan ve olmayan diye birbirinden tam olarak ayrılması ve aralarına bir sınır çekilmesi işi, yalnızca bu maddede sonuna kadar tutarlı biçimde yerine getirilmekle kalmamış, üstelik noter anlaşması denebilecek bir şeyle, "Tüzük"le, "temel" bir yasayla (tasarının 12. maddesine bakınız) onaylanmıştır. Bu yeni tasarıya göre, partinin Ekaterinoslav yönetim kurulunun, Bundu araya koymaksızın (o sıralarda Bundun Ekaterinoslav'da özel bir örgütü yoktu) Yahudi işçilere yönelttiği küstah çağrılar türünden "çirkin" girişimlerin, olanaksız hale gelmesi gerekecektir. Belli bir yerdeki Yahudi işçilerin sayısı ne kadar az olursa olsun, bu yer Bund örgütünün merkezlerinden ne kadar uzak bulunursa bulunsun, partinin hiçbir kurulu, hatta merkez yönetim kurulu bile, Bund merkez yönetim kurulunun rızasını almaksızın Yahudi proletaryaya yanaşma cüretini göstermeyecektir. Özellikle bizim Rusyamız koşullarında çok olağan-dışı böyle bir tekel isteğinin öne sürülmüş olmasına inanmak güçtür. Ama tüzüğün 2. ve 8. (dipnotu) maddeleri, bu konuda hiç kuşkuya yer bırakmıyor. Bundun, Rus yoldaşlarından daha da uzaklaşma arzusu yalnızca tasarının her maddesinde gözler önüne serilmekle kalmamış, kongrenin öteki kararlarında da dile getirilmiştir. Örneğin beşinci genel kurul, Bund dışilişkiler kurulunun, "Bundun program ve taktik açısından yerini açıklamak üzere" ayda bir Posledniye İzvestiya adlı bir gazete çıkarmasına karar vermiştir. Bu açıklamayı sabırsızlıkla ve ilgiyle bekleyeceğiz. Genel kurul, dördüncü genel kurulun güney bölgesindeki çalışmaya ilişkin kararını kaldırmıştır. Bilindiği gibi, Bundun dördüncü genel kurulu, güneyde Yahudi örgütlerinin [sayfa 23] parti kurulları arasında bulunduğu kasaba ve kentlerde "ayrı Bund kurulları kurulmaması''na (italikler Bundun) karar vermişti. Bu kararın tersyüz edilmesi, kendini daha da geri çekmeye dönük büyük bir adımdır; güneyde bir yandan yerel proletarya ile bir bütün olarak ayrılmaz biçimde bağlantılı kalırken, bir yandan Yahudi proletarya arasında çalışan ve çalışmak isteyen yoldaşlara yönelmiş bir meydan okumadır. "Ayı söyleyen B'yi de söylemek zorundadır." Ulusalcılık görüşünü benimseyen kişi, doğal olarak, kendi ulusalcılığının çevresine, kendi ulusal işçi sınıfı hareketinin çevresine bir Çin Şeddi dikmek isteyecektir; bunun her kentte, her küçük kasabada, her köyde ayrı bir Çin Şeddi demek anlamına geldiğine aldırmaz; bölme ve parçalara ayırma taktiği ile, bütün ulusların, bütün soyların, bütün dillerin proletaryasının birliğini amaçlayan büyük çağrıyı sıfıra indirmekte olması umurunda değildir. Bütün bunlardan sonra, Bund genel kurulunun, "Kişinev'de[7] olup-bitenlere benzer olayların ortaya çıkmasına yol hazırlayan koşulların, ancak bütün ulusların proletaryasının ortak savaşımıyla (italikler bizim) yok edilebileceğine güvendiği"ni belirten, genel Yahudi kırımına ilişkin kararı ne acı bir şaka! Karşımıza, yalnızca ortak savaşçıları birbirinden epey ayrı tutmakla kalmayan, üstelik bu ayrılığı ve yabancılaşmayı örgütsel olarak güçlendiren bir "Tüzük"le çıkıldığı bir sırada, ortak savaşım hakkındaki bu sözler çok yapmacık kalıyor. Bund ulusalcılarına bir öğüt vermek isterim: Yahudi ulusuna çağrıda bulunmak için Bund merkez yönetim kurulunun "rıza"sini almaksızın (ah, küstahlığa bakın!) ortak greve giden, ortak toplantılara ve ortak gösterilere katılan ve dükkan sahiplerine: "Korkmayın, korkmayın: Burası sizin için Kişinev değil. Bizim istediğimiz şey başka. Biz kendi aramızda ne Yahudiyiz, ne Rus. Biz hepimiz işçiyiz. Yaşam hepimiz için aynı ölçüde güç." sözleriyle (Bkz: Iskra, n° 45) güvence veren Odessa işçilerinden ders alın. Eğer henüz çok geç değilse, bırakalım Bundlu yoldaşlar bu sözleri düşünsünler, bırakalım nereye gittiklerini düşünsünler! [sayfa 24]
 
   
Iskra, n° 46, Collected Works,
15 Ağustos 1903 vol. 6, s. 516-519.

 
   
 
     

STUTTGART ENTERNASYONAL SOSYALİST KONGRESİ[8]
[PARÇA]


      SÖMÜRGE sorunu, enternasyonal kongrelerinde ilk kez ele alınıyor değil. Şimdiye dek enternasyonal kongreleri, burjuva sömürge siyasetini, herhangi bir sınırlama yapmaksızın, her zaman, yağma ve zor siyaseti olarak suçlamıştı. Ne var ki bu kez, kongre komisyonu[9] o tür kuruldu ki, başta Hollandalı Van Kol olmak üzere oportünist kişiler, komisyona egemen oldu. Karar taslağına, sosyalizm altında sömürge siyasetinin uygarlaştırıcı bir rol oynayabileceği, bu nedenle kongrenin ilke olarak her türlü sömürge siyasetini suçlamadığını belirten bir tümce eklendi. Komisyonda azınlık (Almanya'dan Ledebour, Polonya ve Rus sosyal-demokratları ve daha birçok kişi) böyle bir düşüncenin taşınmasına karşı [sayfa 25] şiddetle itiraz ettiler. Sorun, kongreye getirildi. Kongrede her iki eğilimin gücü birbirine öylesine yakındı ki, aşırı ölçüde çekişmeli tartışmalar oldu.
      Oportünistler Van Kol'un arkasında toplandılar. Alman temsilciler çoğunluğu adına konuşan Bernstein'la David "sosyalist bir sömürge siyaseti”nin kabulünde direndiler; radikalleri kısır, olumsuz davranış içinde olmakla, reformların önemini kavrayamamakla, pratik bir sömürge programlan olmayışıyla, vb., suçladılar, ateş püskürdüler. Onlara karşı çıkan Kautsky oldu. Kautsky, kongreden, Alman temsilciler çoğunluğuna karşıt bir karar almasını isteme gereğini duydu. Kautsky, haklı olarak, reformlar için savaşım vermeyi reddetmenin sözkonusu olmadığını belirtti, kararın herhangi bir tartışma yaratmayan öteki bölümlerinde bu noktanın açıkça yazıldığını söyledi. Tartışma konusu olan şey, modern burjuva yağmasına ve zorlamasına ödün verip vermememiz sorunuydu. Kongre, ilkel toplumların bütün bütün köleleştirilmesine dayanan bugünkü sömürge siyasetini tartışmalıydı. Burjuvazi, sömürgelere gerçekte köleliği götürüyordu; yerli halka, o zamana dek görülmedik ölçüde bir çirkinlikle davranıyor, eşine tanık olunmamış bir zora başvuruyordu; frengi ve içkiyi yaygınlaştırarak, halkı "uygarlaştırıyordu". Durum böyleyken, sosyalistlerin, ilke olarak sömürge siyasetini kabul etme olasılığı üzerinde kaçamaklı sözler söylemeleri bekleniyordu! Bu, açıktan açığa burjuva görüşüne kapılanmak demek olurdu; proletaryayı burjuva ideolojisine, başını küstahça kaldıran burjuva emperyalizmine bağımlı kılma yolunda atılmış kesin bir adım olurdu.
      Kongre, komisyonun önerisini, 10 çekimser (İsviçre) ve 108 kabul oyuna karşılık, 128 oyla reddetti. Bu arada belirtelim ki, Stuttgart'ta ilk kez, 20 oyla (Rusya dahil büyük uluslar için) iki oy (Lüksemburg) arasında değişmek üzere, her ulusa belli bir miktar oy hakkı tanındı. Sömürge siyaseti gütmeyen ya da böyle bir siyasetten zarar gören küçük ulusların toplam oyu, fetih düşkünlüğünün bir ölçüde proletaryasını bile sardığı büyük ulusların oyunu aşıyordu.
      Sömürge sorunu üzerindeki bu oylama büyük önem taşıyor. Her şeyden önce bu oylama burjuva albenisine yenik düşen sosyalist oportünizmi apaçık ortaya koydu. İkincisi, Avrupa işçi hareketindeki olumsuz bir özelliği, proletarya [sayfa 26] davasına zararı hiç de az olmayacak olan, bu nedenle üzerine dikkatle eğilinmesi gereken bir özelliği gözler önüne serdi. Marx, sık sık, Sismondi'nin hayli önemli bir sözünü yinelerdi. Eski dünyanın proleterleri, der bu söz, toplumun sırtından geçinirlerdi; modern toplum ise, proleterlerin sırtından geçiniyor.
      Mülksüz, ancak çalışmayan sınıf, sömürgeleri devirme gücünde değildir. Toplumsal devrimi, ancak, toplumun tümünü besleyen proletarya sınıfı gerçekleştirebilir. Ne var ki, yaygın sömürge siyasetinin sonucu olarak, Avrupa proletaryası, bazan kendini bir ölçüde, toplumun tümünü besleyen emeğin kendi emeği olmadığı, ama sömürgelerde gerçekten köleleştirilmiş yerlilerin emeği olduğu bir durumda bulur. Örneğin İngiliz burjuvazisi, milyonlarca Hintliden ve öteki sömürge insanlarından, Britanya işçi sınıfından kazandığından çok daha fazla kâr elde eder. Bu durum belli bazı ülkelerde, proletaryaya sömürge şovenizmini bulaştırmanın maddi ve iktisadi temelini sağlar. Kuşkusuz bu yalnızca geçici bir görüngüdür, ancak dert gene de açıkça kavranmalı, proletaryayı bu tür bir oportünizme karşı derleyip toparlayabilmek için, bu durumun nedenleri anlaşılmalıdır. "Ayrıcalıklı" uluslar kapitalist ülkelerin gittikçe azalan bir kesimim oluşturduğuna göre bu savaşım, eninde-sonunda zafer kazanacaktır. [sayfa 27]
 
   
1907 yılı Ağustos ayının Collected Works,
sonunda, Eylül ayının başında yazıldı
Proletari, n° 17,
20 Ekim 1907
vol. 13, s. 75-77.

     
       
       

DÜNYA SİYASETİNDE ALEV ALABİLECEK MADDELER


      ÇEŞİTLİ Asya ve Avrupa ülkelerindeki devrimci hareketler son zamanlarda ağırlığını öylesine duyurmaya başladı ki, uluslararası proletaryanın savaşımında, yeni ve önceye bakışla daha yüksek bir aşamanın oldukça belirgin çizgilerine tanık oluyoruz.
      İran'da bir karşı-devrim oldu — Rusya'daki birinci Dumanın dağıtılmasıyla, 1905 sonlarındaki Rus ayaklanmasının[
10] garip bir karışımı. Rus çarının, Japonlar önünde utanılası bir yenilgiye uğrayan orduları, karşı-devrime seve seve hizmet ederek intikam alıyorlar. Kazakların Rusya'da yığın yığın insanları kurşunlamaları, cezalandırma seferleri düzenlemeleri, insanlara eza-cefa etmeleri, yağma hareketleri [sayfa 28] gibi kabadayılıklarını, şimdi aynı Kazakların İran'da devrimi[11] bastırma saldırılan izliyor. Grevlerle iç savaştan gözü yılan kara-yüzlerin[12] toprakbeyleriyle kapitalistlere önderlik eden Nikola Romanov'un öfkesini İranlı devrimcilerden almasında anlaşılmayacak bir şey yok. Rusya'nın hıristiyan askerleri, uluslararası cellat rolüne ilk kez çıkarılıyor değil. İngiltere'nin ikiyüzlü bir davranışla, bu işten elini çekmesi, İranlı gericilerle mutlakıyeti destekleyenlere karşı insanın gözünün içine sokarcasına dostça bir yansızlık göstermesi ayrı konu. Ülke içinde işçi hareketinin büyümesinden öfkelenen ve Hindistan'da devrimci hareketin gelişmesinden korkuya kapılan Britanya liberal burjuvazisi, işler, köleleştirme, yağma ve zorbalık sistemi demek olan kapitalist sömürme sistemine ve sermayeye karşı yığın savaşımı verme noktasına vardığı zaman, "uygar" Avrupalı "siyaset adamları"nın, anayasacılık okulunun sıralarından geçmiş kişilerin nasıl hayvanlaşıverdiğini giderek daha sık, daha özdenlikle ve daha keskin bir biçimde gözler önüne seriyor. İranlı devrimcilerin durumu güç; ülkeleri, bir yandan Hindistan'ın efendileri, bir yandan karşı-devrimci Rus hükümeti arasında bölüşülme noktasına gelmişti. Ancak Tebriz'deki inatçı savaşım ve savaş talihinin, bir ara kesin bir yenilgiye uğramış gibi görünen devrimcilere üstüste gülmeye başlaması, şahın başıbozuklarının, Rus Liyahov'larla İngiliz diplomatlardan yardım aldıkları halde, halkın çok yiğitçe direnişiyle karşı karşıya bulunduklarının tanıtıdır. Eski düzeni canlandırma çabalarına karşı silahlı bir direniş gösterebilen, bu çabayı gösterenleri yabancı yardımı istemeye zorlayan devrimci bir hareket yokedilemez. Böyle bir durumda, İran'ın gericileri tam bir zafer elde etseler bile, bu yeni bir halk ayaklanmasının yalnızca başlangıcı olabilir.
      Türkiye'de, ordu içinde Jön-Türklerin[13] önderliğindeki devrimci hareket, zafer kazanmıştır. Ne var ki, Türkiye'nin Nikola II'si[14] ünlü Türk anayasasını yeniden yürürlüğe koyma sözü ile işi geçiştirmeyi başardığına göre, bu yarım bir zaferdir, hatta yarımdan da azdır. Ama bir devrimde, böyle yarım zaferler, eski rejimin zor karşısında verdiği ivedi ödünler, daha geniş insan yığınlarını içine çeken, yeni, daha kararlı, daha sert iç savaş dalgalanmalarının en kesin güvencesidir. Ulusların, sıralarından geçtiği iç savaş okulu, [sayfa 29] hiçbir zaman boşuna değildir. Bu güç bir okuldur; ders programının bütünü, karşı-devrimin zaferini, küplere binen gericilerin gemi azıya almış taşkınlıklarım, eski hükümetin ayaklananlara verdiği vahşi karşılığı vb., zorunlu olarak içerir. Ancak ulusların, bu zahmetli okulun sıralarından geçmelerine, yalnızca, tedavisi olanaksız bilgiç taslaklarıyla sarsak mumyalar hayıflanır. Çünkü bu okul, ezilen sınıflara, iç savaşın nasıl verileceğini, devrimin zafere nasıl ulaştırılacağını öğretir. Bu okul, çağdaş köleler yığınlarında, horlanmış, yumuşak kalpli, bilgisiz kölelerin her zaman içlerinde taşıdıkları kini, köleliklerinin utanç vericiliğini kavramış kölelerin tarihi yapan yüce kahramanlıklarını sağlayan kini yoğunlaştırır.
      Hindistan'da, "uygar" Britanya kapitalistlerinin yerli köleleri, son zamanlarda "efendileri" için, endişe kaynağı olmaya başlamışlardır. Hindistan'da, Britanya hükümet sistemi adı altında sürdürülen zorbalık ve yağma hareketlerinin sonu gelmiyor. Dünyanın hiçbir yerinde —kuşkusuz Rusya hariç— böylesine aşağılık bir yığınsal yokluk, halk arasında böylesine süreğen açlık görülmüş değildir. Özgür Britanya'nın en liberal ve radikal kişileri —Rus kadetlerle Rus olmayan kadetîer[15] hakkında otorite olan "ilerici" gazeteciliğin yolunu aydınlatan (gerçekte kapitalizmin uşağı)— John Morley gibi kişiler, Hindistan'ı yönetmekle görevlendirildikleri zaman, birer Cengiz Han haline gelirler; yönetimleri altındaki insanları "yumuşatmak" için, siyasal protestocuları kamçılatmak dahil, her türlü yolu geçerli sayarlar! İngiliz sosyal-demokratlarının küçük haftalık gazetesi Justice, Hindistan'da, Morley gibi liberal ve "radikal" alçaklar tarafından yasaklanmıştır. Britanyalı milletvekili, Bağımsız İşçi Partisinin önderi Keir Hardie, Hindistan'ı ziyaret etmek, en basit demokratik istemler hakkında Hintlilerle konuşmak gibi delice bir cesaret gösterdiği zaman, tüm burjuva Britanya basını "asi”ye karşı topluca ulumaya başlamıştı. Şimdi de en etkin Britanya gazeteleri, Hindistan'ın huzurunu bozan "kışkırtıcılar"a ateş püskürüyorlar; demokrat Hintli siyaset yazarlarının, sesini kısmak için Plehve üslubuyla,[16] tam Rus anlayışı içinde alınmış yönetsel önlemleri ve yargıç kararlarını hoşnutlukla karşılıyorlar. Ama Hindistan'da sokak, kendi yazarlarıyla siyasal önderlerinin arkasında saf tutmaya [sayfa 30] başlıyor. Hintli demokrat Tilak'a Britanya çakallarının verdiği alçak ceza (Tilak'a[7*] uzun süreli bir sürgün cezası verilmiştir. Önceki gün Avam Kamarasında soru görüşmelerinin ortaya koyduğuna göre, Hintli jüri üyeleri Tilak'ın aklanmasını istemişler, hüküm, Britanyalı jüri üyelerinin oyu ile kararlaştırılmıştır) parababalarına uşaklık edenlerin bir demokrattan aldıkları bu intikam, sokak gösterilerine ve Bombay'da greve yol açmıştır. Proletarya, Hindistan'da da bilinçli bir siyasal yığın savaşımı geliştirmiş bulunuyor. Durum bu olduğuna göre, Hindistan'daki Rus usulü Britanya rejimi çökmeye mahkûmdur. Avrupalılar, Asya sömürgelerini yağmalarken, onlardan birini, Japonya'yı öylesine çelikleştirmişlerdir ki, bu ülke, büyük askerî zaferler elde etmiş, bu zaferler, Japonya'nın bağımsız, ulusal gelişmesini güvence altına almıştır. Britanya'nın yüzyıldan beri Hindistan'ı yağmalaması ve bütün bu "ileri" Avrupalıların İran ve Hint demokrasisine karşı günümüzde verdikleri savaşım, hiç kuşku yok, Asya'daki milyonlarca, on milyonlarca proleteri, kendisine zulmedenlere karşı vereceği savaşımda çelikleştirecek, bu savaşım, Japonlarınki gibi zafer kazanacaktır. Sınıf bilincine ermiş Avrupalı işçinin artık Asya'da da yoldaşları var. O yoldaşların sayısı büyük bir hızla büyüyecek.
      Çin'de de ortaçağ düzenine başkaldıran devrimci hareket, son aylarda gücünü özellikle duyurdu. Doğru! Şimdiki hareket hakkında henüz kesin bir şey söylenemez — hareket hakkındaki bilgiler çok kıt, ülkenin çeşitli yerlerinde ayaklanmalar olduğu haberleri adeta sel gibi. Ama "yeni ruh”un büyük bir güçle geliştiğine ve özellikle Rus-Japon savaşından[17] bu yana, "Avrupa akımları"nın Çin'i karıştırdığına kuşku yok. Bunun sonucu olarak, eski biçim Çin ayaklanmaları, mutlaka, bilinçli demokratik bir harekete dönüşecektir. Sömürge yağmasına katılanlardan bir kısmının şu sıralarda büyük bir kaygı duyduğu, Fransızların Çin-Hindi'ndeki davranışlarından belli oluyor: devrimcileri bastırması için Çin'deki "tarihsel otoriteler"e yardım ediyorlar] Asya'da, Çin'le sınırdaş olan "kendi" mülklerinin güvenliğinden korkuyorlar. [sayfa 31]
      Ne var ki, Fransız burjuvazisi, yalnızca Asya'daki mülkü hakkında kaygı duymakla kalmıyor. Paris yakınlarında, Villeneuve-Saint-Georges'daki barikatlar, bu barikatları kuran grevcilerin (30 Temmuz [17] Perşembe günü) kurşunlanması gibi olaylar, Avrupa'daki sınıf savaşımının keskinleştiğinin yeni tanıtları. Fransa'yı kapitalistler adına yöneten radikal Clemenceau, proletarya arasındaki cumhuriyetçi-burjuva hayallerin ayağını sürüyen son kalıntılarını da ezip temizlemek için görülmedik bir şevkle çalışıyor. Clemenceau'nun başkanlığındaki "radikal" hükümetin buyruğuyla harekete geçen askerlerin işçileri kurşunlaması, eskisine göre, sıklaşmaya başladı. Fransız sosyalistleri, Clemenceau'ya, bundan ötürü "kanlı" adını takmış bulunuyorlar. Artık ne zaman, onun adamları, jandarmaları ve generalleri işçi kanı dökerlerse, sosyalistler, bu ultra ilerici burjuva cumhuriyetçinin, bir zamanlar, bir işçi temsilciler kuruluna söylediği sözü anımsayacaklardır: "Siz ve ben, barikatın değişik yakasındayız." Evet, Fransız proletaryasıyla en aşırı burjuva cumhuriyetçiler, en sonunda barikatın iki yakasında, karşıkarşıya yerlerini almış bulunuyorlar. Fransız işçi sınıfı, cumhuriyeti kazanma ve savunma uğruna kanını vermiştir. Şimdi yerli yerine oturmuş bir cumhuriyetçi düzen temelinde, mülk sahibi sınıf ile işçi sınıfı arasındaki kesin savaşım büyük bir hızla yaklaşıyor. L'Humanite,[18] 30 Temmuz tarihli sayısında "Bu basitinden bir vahşet değildi, dövüşün bir parçasıydı." diye yazıyor. Generaller ve polis, işçileri kışkırtmaya ve silahsız barışçıl bir gösteriyi bir genel kırıma dönüştürmeye can atıyorlardı. Ne var ki, silahsız grevcileri ve göstericileri çembere alarak saldıran birlikler, dirençle karşılaştılar; bu girişimleri, derhal barikatların kurulmasına ve şimdi Fransa'nın tümünü karıştıran olaylara yolaçtı. Bu barikatlar, diyor l'Humainite, tahtadan yapılmıştı ve gülünç denecek ölçüde etkisizdi. Ama bunun önemi yok. Önemli olan şu: üçüncü Cumhuriyet, eski barikat alışkanlığını ortadan kaldırmıştı. Oysa şimdi "Clemenceau bu alışkanlığı yeniden canlandırıyor". îç savaş konusunda "1848 Haziranı kasapları ve 1871'de Galiffet"[19] ne kadar özdenlik içinde idiyseler, şimdi Clemenceau da bu konu üzerinde ancak o kadar özdendir.
      30 Temmuz olaylarıyla ilgili olarak bu büyük tarihsel [sayfa 32] günleri anımsatan yalnızca sosyalist basın değil. Burjuva basın da işçilere öfkeyle saldırıyor; onları sanki sosyalist bir devrim başlatma niyetindelermiş gibi davranmakla suçluyor. Bir gazete, hareketin geçtiği yerde her iki tarafın ruh halini gösteren, küçük ama niteleyici bir olayı aktarıyor: işçiler yaralı bir yoldaşı taşırken, grevcilere karşı hareketi yöneten general Virvaire'e göstericiler, "Saluez!"[8*] diye haykırdılar. Ve burjuva cumhuriyetinin generali, yaralı düşmanını selamladı.
      Bütün ileri kapitalist ülkelerde proletarya ile burjuvazi arasındaki savaşımın keskinleşmekte olduğu görülüyor. Bu eğilim, tarihsel koşulların, siyasal sistemlerin ve işçi hareketinin aldığı biçimlerin başka başka oluşu nedeniyle her ne kadar kendini değişik görünümlerle ortaya koyuyorsa da, her yerde aynıdır. Tam bir siyasal özgürlüğün var olduğu ve proletaryanın, yaşayan gelenekler diye nitelenebilecek devrimci ve sosyalist geleneklere sahip bulunmadığı Amerika'yla Britanya'da savaşımın keskinleşmesi, tröstlere karşı giderek büyüyen harekette, sosyalizmin müthiş ölçüde gelişmesinde, mülk sahibi sınıfların bu gelişime gösterdiği gittikçe artan dikkatte, işçi örgütlerinde, bazan proletaryanın sistemli ve bağımsız siyasal savaşımına koyulan salt iktisadi amaçlı örgütlerde ifadesini buluyor. Avusturya'yla Almanya'da, bir ölçüde de İskandinav ülkelerinde, sınıf savaşımının keskinleşmesi, kendini, seçim kampanyalarında, parti ilişkilerinde, burjuvazinin her türünün ve her renginin ortak düşman proletaryaya karşı daha yakın bir ittifak kurmasında, yargı ve polis kovuşturmasının sertleşmesinde gösteriyor. Birbirine karşıt iki kamp, sanki olması yakın devrimci kavga için sessizce ve dikkatle hazırlanıyormuşçasına, yavaş yavaş, ama tam bir kesinlikle güçlerini biraraya topluyorlar, örgütlerini pekiştiriyorlar, kamu yaşamının her yönünde gittikçe daha açık-seçik bir biçimde birbirlerinden uzaklaşıyorlar. Latin ülkelerinde, İtalya'da ve özellikle Fransa'da, sınıf savaşımının keskinleşmesi, proletaryanın, kendisine zulmedenlere karşı duyduğu birikmiş kinin beklenmedik bir şiddetle patladığı bir parlamento-içi savaşımın "barışçıl" havasının yerini, gerçek iç savaş olaylarının aldığı zamanlarda tanık olunan fırtınalı, zorlu ve zaman zaman açıktan [sayfa 33] devrimci kalkışmalarda ifadesini buluyor.
      Proletaryanın devrimci hareketi, değişik ülkelerde dengeli ve özdeş biçimlerde gelişmez, gelişemez. Her fâaliyet alanında her fırsattan tam ve sonuna kadar yararlanılması, başka başka ülkelerdeki işçilerin sınıf savaşımının sonucudur. Ortak akıma, her ülke, kendi değerli ve özel niteliğini katar; ama her ülkedeki hareket, kendi tek yanlılığının, bireysel sosyalist partilerinin kendi teorik ve pratik eksikliklerinin cezasını çeker. Bütün olarak, uluslararası sosyalizmin, düşmanla bir dizi pratik çarpışma sırasında milyonluk proletarya ordularının derlenip toparlanışının, burjuvaziyle kesin savaşımının, yani işçi sınıfının son büyük proleter ayaklanması olan Komün[20] günlerinden çok daha iyi hazırlandığı kesin savaşımın, ileriye doğru çok büyük bir adım attığını açıkça görüyoruz.
      Uluslararası sosyalizmin bütününün ileri doğru attığı bu adımın yanısıra Asya'daki devrimci demokratik savaşımın keskinleşmesi, Rus devrimini özel ve özellikle güç bir duruma sokuyor. Rus devrimi gerek Arvupa'da, gerek Asya'da, büyük uluslararası bir dosta sahip, ama aynı zamanda, aynı nedenden ötürü yalnızca ulusal, yalnızca Rus değil, ama uluslararası bir de düşmanı var. Gittikçe büyüyen proleter savaşımına bütün kapitalist ülkelerde tepki gösterilmesi kaçınılmaz bir şey. Bu savaşım, her türlü halk hareketine, Asya'da ve özellikle Avrupa'da görülen her devrime karşı tüm dünyanın burjuva hükümetlerini birleştiriyor. Rus liberal aydınlarının çoğunluğu gibi partimizdeki oportünistler, hâlâ, Rusya'da, burjuvaziyi "yabancılaştırmayacak", ürkütüp kaçırmayacak, "aşırı" tepki yaratmayacak ya da iktidarın devrimci sınıflar tarafından ele geçirilmesine yolaçmayacak bir burjuva devriminin düşünü görüyorlar. Boş umutlar! Darkafalı bir ütopya! Dünyanın ileri bütün ülkelerinde alev alıcı maddelerin miktarı öylesine hızla büyüyor, büyük yangın, daha düne kadar derin bir uykuda olan Asya ülkelerinin çoğuna öyle büyük bir hızla yayılıyor ki, uluslararası burjuva tepkisinin yoğunlaşması ve her bir ulusal devrimin kızışması kesinlikle kaçınılmaz görünüyor.
      Bizim devrimimizin tarihsel görevini, karşı-devrimin kuvvetleri yerine getiriyor değil. Böyle bir şey olamaz. Rus burjuvazisi, ister istemez, uluslararası anti-proleter, [sayfa 34] anti-demokrat eğilime kayıyor. Proletaryanın güvenmemesi gerekenler, liberal müttefikler değildir. Proletarya, Rusya'da tarım sorununun köylü yığınları tarafından zora başvurarak çözümlenmesi gereğine dayanarak, kara-yüzler toprakbeylerinin egemenliğini ve kara-yüzler otokrasisini devirmeleri için köylülere yardım ederek, Rusya'da, proletaryayla köylülerin demokratik diktatörlüğünü kurmayı kendine amaç bilerek ve savaşımıyla zaferlerinin uluslararası devrimci hareketten ayrılamayacağını anımsayarak, devrimin tam zaferine kendi bağımsız yolundan gitmelidir. Karşı-devrimci burjuvazinin (hem Rusya'da, hem tüm dünyada karşı-devrimci) liberalizmi hakkında daha az hayal, uluslararası devrimci proletaryanın büyüyüp gelişmesine daha fazla dikkat! [sayfa 35]
     
Proletari, n° 33, Collected Works,
23 Temmuz (5 Ağustos) 1908 vol. 15, s. 182-188.

     
       
       

BALKANLARDAKİ VE İRAN'DAKİ OLAYLAR


      RUSYA'DA ve tüm Avrupa'da siyasal basın, son zamanlarda, her şeyden çok, Balkanlardaki olaylarla[
21] ilgileniyor. Bunun nedeni, Avrupa savaşının bir süre, tehlikeli ölçüde yakın görünmesidir. Gerçi bu tehlike henüz geçiştirilmiş değildir, ama işin, gürültü ve yaygaranın ötesine geçmemesi, savaştan kaçınılmaması çok daha büyük bir olasılıktır.
      Bunalımın niteliğine ve Rusya'daki işçi partisine yüklediği görevlere bir gözatalım.
      Rus-Japon savaşıyla Rus devrimi,[22] Asya halklarının siyasal uyanışına büyük bir hız vermiştir. Ancak bu uyanış bir ülkeden ötekine öylesine yavaş yayılıyor ki, İran'da Rus karşı-devrimi durumu belirleyici bir rol oynamıştır ve hâlâ da oynamaktadır. Bunun yanısıra, Türkiye'deki devrim de bir anda, başlarında Rusya'nın bulunduğu karşı-devrimci, [sayfa 36] devletler karmasıyla yüzyüze gelmiştir. Gerçi, Avrupa basınıyla diplomatik açıklamaların genel havası, bu görüşle çelişkin gibi görünmektedir. Bu açıklamalarla yarı-resmî basına bakacak olursak yeniden doğan Türkiye'ye karşı evrensel bir "yakınlık" beslenmekle, bu ülkenin anayasalı rejimini güçlendirip geliştirmesi herkesçe istenmekte, burjuva Jön-Türklerin "ılımlılığı" herkes tarafında övülmektedir.
      Ne var ki, bütün bu hoş sözler, Avrupa'nın bugünkü gerici hükümetlerinin ve gerici burjuvazisinin bayağı burjuva ikiyüzlülüğünün simgesinden başka bir şey değildir. Çünkü gerçek şu ki, kendisine demokratik diyen hiçbir Avrupa ülkesi, demokratik, ilerici, liberal, radikal olduğunu öne süren hiçbir Avrupa burjuva partisi, Türk devriminin başarısı ve kökleşmesi için gerçek bir istek göstermemiştir. Tam tersine, hepsi Türk devriminin başarısından korkmaktadır. Çünkü böyle bir başarı kaçınılmaz olarak, bir yandan tüm Balkan uluslarında özerklik ve demokrasi isteğini besleyip yüreklendirmesinin yanısıra, bir yandan da Iran devriminin zaferini güven altına alabilir, Asya'daki demokratik harekete yeni bir hız katabilir, Hindistan'ın bağımsızlık savaşını yoğunlaştırabilir, Rus sınırının geniş bir kesimi boyunca özgür kurumlar ortaya çıkarabilir ve bunun sonucu olarak Rusya'da kara-yüzler çarlığının siyasetini köstekleyen ve devrimin ortaya çıkışını kolaylaştıracak olan yeni koşullar yaratabilir.
      İşin aslında, bugün Balkanlarda, Türkiye'de ve İran'da gördüğümüz şey, Asya'da yükselmekte olan demokrasi akımına karşı, Avrupa devletlerinin karşı-devrimci koalisyonudur. Hükümetlerimizin bütün çabaları, bütün "büyük" Avrupa gazetelerinin vaazları bu gerçeği gözlerden uzak tutmaya, kamuoyunu yanıltmaya, sözümona uygar Avrupa uluslarının, çok az uygarlaşmış ama demokrasi çabasında çok canlı Asya uluslarına karşı kurdukları karşı-devrimci koalisyonu ikiyüzlü söylevler ve diplomatik hokkabazlıkla örtmeye dönüktür. Öyleyse bu aşamada, proletarya siyasetinin özü, bu burjuva ikiyüzlülüğünün maskesini indirmek ve ülke içinde proletaryanın girişeceği savaşımdan korktuğu için, Asya'daki devrimci hareketlere karşı jandarma rolünü oynayan ve başkalarının oynamasına yardım eden Avrupa hükümetlerinin gerici niteliğini geniş halk yığınlarına [sayfa 37] göstermektir.
      Türkiye ve Balkan olayları çevresinde Avrupa sağlam bir entrika ağı örmüştür. Diplomatlar, sokaktaki adamı sürekli olarak aldatıyorlar; sürecin bir bütün olarak anlamını gözlerden gizleyebilmek için, halkın dikkatini ufak-tefek şeylere, ikincil sorunlara, bugünkü gelişmelerin şu ya da bu yanına kaydırmaya çalışıyorlar. Buna karşılık bizim görevimiz, uluslararası sosyal-demokrasinin görevi, bu gelişmelerin birbirine nasıl bağlı olduğunu halka göstermek, temel yöneltilerini ve altlarında yatan itici güçleri ortaya çıkarmak olmalıdır.
      Olabildiği kadar büyük bir lokma "ısırmak" ve topraklarıyla sömürgelerini genişletmek için sabırsızlanan kapitalist devletler arasındaki rekabet ve onun yanısıra, Avrupa tarafından "korunan" ya da ona bağımlı uluslar arasında görülen bağımsız demokratik harekete karşı duyulan korku, Tüm Avrupa siyasetinin iki ana öğesini oluşturuyor. Jön-Türkler, ılımlılıklarından ve çizmeden yukarı çıkmayışlarından ötürü övülüyorlar; Türk devrimi övülüyor, çünkü zayıftır, çünkü Türk devrimi halk yığınlarını gerçekten bağımsız bir harekete itmiyor, çünkü Osmanlı İmparatorluğu içinde baş gösteren proletarya savaşımına düşmandır. Ama aynı zamanda Türkiye'nin yağmalanması sürüyor. Jön-Türkler, Türk topraklarının yağmalanması olasılığına kapıyı açık tuttukları için övülüyorlar. Bir yandan Jön-Türkleri övüyorlar, bir yandan da açık amacı Türkiye'yi paylaşmak olan bir siyaseti sürdürüyorlar. Bu konuyla ilgili olarak sosyal-demokrat Leipziger Volkszeitung şu çok doğru ve yerinde yorumu yaptı:
      "Polonya'da, ülkelerin gönencini gerçekten isteyen uzak görüşlü devlet adamları, 1791 Mayısında siyasal bir reform yaptılar. Prusya kralı ile Avusturya imparatoru, 3 Mayıs anayasasını övdüler, bu anayasanın 'komşu ülkeye gönenç getireceğini' söylediler. Polonyalı reformcular, Paris'in müthiş jakobenlerinin tersine, 'ılımlı' davrandıkları için bütün dünya tarafından göklere çıkarıldılar... 23 Ocak 1793'te Prusya, Avusturya ve Rusya, Polonya'yı paylaşan bir anlaşma imzaladılar!
      "1908 Ağustosunda Jön-Türkler, kendi siyasal reformlarını az görülür "bir yumuşaklıkla gerçekleştirdiler. Rusya'nın [sayfa 38] korkunç sosyalistlerinin tersine, böyle saygıdeğer bir 'ılımlılık' gösterdikleri için tüm dünya onları övdü. ... Şimdi, 1908 Ekiminde, Türkiye'nin bölüşülmesinin ön belirtisi olan bir dizi gelişmeye tanık oluyoruz."
      Gerçekten de, diplomatların sözüne inanıp, yaptıklarına, yani büyük devletlerin, devrimci Türkiye'ye karşı giriştikleri ortak harekete aldırmamak çocukluk olur. Şimdiki gelişmelerden önce bazı ülkelerin devlet başkanları ve dışişleri bakanları arasında toplantılar ve görüşmeler yapılmış olması gerçeğinin kendisi, diplomatik açıklamalara bönce inanılmasını önlemeye yeter de artar. Ağustos ve eylül aylarında, Jön-Türklerin devriminden hemen sonra ve Avusturya'yla Bulgaristan'ın deklarasyonlarından hemen önce, İzvolski,[9*] Karslbad'da ve Marienbad'da kral Edward'la ve başbakan Clemenceau ile görüştü; Avusturya ve İtalya dışişleri bakanları von Aehrenthal ile Tittoni, Salzburg'da buluştular; ardından 15 Eylülde İzvolski'yle Aehrenthal'in Buchloe'deki toplantısı geldi; sonra Bulgaristan prensi Ferdinand'la imparator Franz-Joseph'in Budapeşte'deki toplantısı; İzvolski'nin Almanya dışişleri bakanı von Schoen'le, ardından Tittoni'yle ve İtalya kralıyla görüşmesi.
      Bu gerçeklerin anlamı ortada. Avusturya'yla Bulgaristan'ın girişiminden önce altı büyük devlet, yani Rusya, Avusturya, Almanya, İtalya, Fransa ve İngiltere arasında, kralların ve bakanların toplantılarında bütün önemli noktalar üzerinde gizlice ve doğrudan doğruya anlaşma olmuştur. Bosna'yla Hersek'i Avusturya'nın kendine katmasını İtalya, Almanya ve Rusya'nın kabul ettiğini öne sürerken Aehrenthal'in doğruyu söyleyip söylemediği konusunda daha sonra basında patlak veren tartışma, başından sonuna kadar bir güldürüdür, ancak liberal darkafalıların aklını çelebilecek katmerli bir aldatmacadır. Avrupalı devletlerin dış siyasetini yürütenler —İzvolski'ler, Aehrenthal'ler, taçlı soyguncular çetesinin tümü ve onların bakanları— bu kemiği, basının önüne belli bir amaçla fırlatmışlardır: haydi baylar, kim kimi kandırdı, kim kimi gücendirdi, Avusturya mı Rusya'yı, yoksa Bulgaristan mı Avusturya'yı aldattı, ya da Berlin antlaşmasını[23] ilk kez yırtan kim oldu, büyük devletler [sayfa 39] arasında önerilen konferansa karşı kimin tutumu ne, ve daha bunun gibi noktalar üzerinde hırlasın durun. Halkın dikkatini bu gibi ilgi çekici ve önemli —ama gerçekten önemli!— sorularla oyalamayı lütfen sürdürün. Asıl önemli olanı, ana nokta üzerinde bir ön anlaşmaya varmış olmamızı, yani Jön-Türkler devrimine karşı hareketi, Türkiye'nin paylaşılmasına doğru yeni adımlar atılmasını, şu ya da bu bahaneyle Çanakkale düzenlemesinin[24] gözden geçirilmesini, Rusya'nın kara-yüzlerden olan çarının İran devrimini boğmasına izin verilmesini gizleyebilmemiz için, bizim gerek duyduğumuz şey budur. İşin özü burada. Avrupa'nın geçici burjuvazisinin önderleri olan bizlerin gerçekten gerek duyduğumuz ve yaptığımız şey budur. Basınla parlamentodaki liberal ahmaklara gelince, onlar bu işi nasıl başladığını, kimin ne dediğini, sömürgeleri yağmalama siyasetinin ve demokratik hareketlerin bastırılmasının imzalanıp mühürlenip dünyaya nasıl bir görünüm altında sunulacağını diledikleri kadar tartışabilirler.
      Bütün büyük Avrupa devletlerinde —bugün için "doyurulmuş olan" Avusturya dışında— liberal basın, kendi hükümetini, ülkenin ulusal çıkarlarını yeterince savunmamakla suçluyor. Liberaller, her yerde, kendi ülkeleriyle hükümetlerini, durumdan "yararlanamayan" en beceriksiz ve kandırılmış ülke ve hükümet olarak gösteriyorlar. Bizim kadetlerimizin siyaseti de bu. Uzun süreden beri, Avusturya'nın başarılarını "kıskandıklarını" (Milyukov'un kendi sözleri) söyleyip duruyorlar. Genel olarak liberal burjuvazinin bu siyaseti ve özel olarak bizim kadetlerimizin siyaseti, çok tiksindirici bir ikiyüzlülüktür, gerçek ilerleme ve özgürlüğün isterlerine alçakça ihanettir. Çünkü bu siyaset, her şeyden önce, gerici hükümetlerin fesat girişimlerini örtbas ederek yığınların demokratik bilincini sersemletmektedir. İkincisi, bu siyaset, her ülkeyi, sözümona aktif bir dış siyaset izlemeye itmekte, yani sömürgeleri soyma sistemini, büyük devletlerin Balkan olaylarına karışmalarını, her zaman gerici nitelikte olan bu karışmayı onaylamaktadır. Üçüncüsü, bu siyaset halkın ilgisini "biz" ne kadar alacağız, çapuldan "bize" ne [sayfa 40] kadar düşecek, "kendimiz" için "biz" ne kadar isteyebiliriz gibi noktalara çekerek gericiliğin ekmeğine yağ sürmektedir. Bu nazik durumda gerici hükümetlerin en çok gereksindiği şey, topraklara el atmalarını, "tazminat" istemelerini vb., "kamuoyu"nun desteklediğini iddia edebilme fırsatını ele geçirmektir, bakın der bu hükümetler, benim ülkemin basını beni aşırı ölçüde eliaçık olmakla, ulusal çıkarları yeterince savunmamakla, çok yumuşak davranmakla suçluyor, savaş tehdidinde bulunuyor. Sonuç olarak benim isteklerim çok "haklı ve mütevazı"dır, tümüyle yerine getirilmesi gerekir!
      Avrupa liberal burjuvazisinin siyaseti gibi Rus kadetlerinin siyaseti de gerici hükümetlere boyuneğme, sömürgeler elde ederek genişleme ve onların yağmalanmasını savunma, başka ülkelerin işlerine karışma siyasetidir. Kadet siyaseti özellikle zarar vericidir, çünkü "muhalefet" bayrağı altında yürütülmekte, bu nedenle de birçok kişiyi yanıltmakta, Rus hükümetine inanmayanların güvenini kazanmakta, yığınları ayartmaktadır. Bu nedenle, bizim Dumadaki[25] milletvekillerimiz ve bütün parti örgütlerimiz, şunu akıllarından çıkarmamalıdırlar: Otokrasinin gerici siyasetiyle kadetlerin ikiyüzlü tutumu arasındaki bağlantıyı —Duma kürsüsünden, ayrıca broşürlerle ve toplantılarda— ortaya koymaksızın, Balkan olayları hakkındaki sosyal-demokratik propaganda ve uyarmalarımızda ileri doğru tek ciddi adım bile atamayız. Kadet dış siyasetinin temelde aynı olduğunu göstermedikçe, çarlık hükümetinin izlediği siyasetin ne kadar zarar verici ve gerici olduğunu halka hiçbir zaman anlatamayız. Kadetlerin laf cambazlığıyla, sahtecilikleriyle, akıllarının ardındakilerle ve kaçamaklarıyla savaşmadıkça, dış siyasette şovenizm ve kara-yüzler anlayışıyla savaşamayız.
      Liberal burjuva görüşüne ödün vermenin, sosyalistleri nerelere götürdüğü şu örnekte görülebilir: Ünlü oportünist dergi Sozialistische Monatshefte'de[26] (Sosyalist —???— Aylık Dergi) Max Schippel, Balkanlardaki bunalım hakkında şöyle diyor: "Olaylar üzerinde kafa yoran parti üyelerinin hemen hemen tümü, Balkanlarda bugünkü ya da ileride olabilecek devrimlerden Almanya'nın beklediği hiçbir şey olmadığı yolunda, bu yakınlarda Berlin merkez yayın organımızda [Vorwärts][27] dile getirilen görüşün üstünlük kazanmasının yanlış olacağı kanısında. Yeni topraklar elde etme çabasına [sayfa 41] girmememiz gerektiğine kuşku yok. Ne var ki, Avrupa ile Asya'nın tümü ve Afrika'nın bir kesimi arasında önemli bir bağ kuran bu bölgede büyük devletler arasında belirecek yeni bir düzenlemenin, bizim uluslararası yerimizi doğrudan doğruya etkileyeceğine de kuşku yok. ... Bugün için, gerici Rus devinin sonucu belirleyici bir önemi yoktur. ... Ellilerde demokratların yaptığı biçimde, her yerde ve her zaman Rusya'yı düşman görmemiz için hiçbir neden yoktur." (S. 1319.)
      Sosyalist geçinen bu budala liberal, Rusya'nın "Slav kardeşleri" için gösterdiği "kaygı”nın gerisindeki gerici entrikaları gözden kaçırıyor! "Biz" (yani Alman burjuvazisi) ya da "bizim" tutumumuz, vb., gibi sözcükleri kullanırken, Jön-Türklerin devrimine indirilen darbeyi ya da Rusya'nın Îran devrimine karşı girişimini farkedememiştir!
      Schippel'in sözleri, derginin 22 Ekim tarihli sayısında yayınlandı. 18 (5) Ekimde, Noveye Vremya[28] "Tebriz'de anarşinin inanılmaz ölçülere ulaştığını" ve kentin "yarı-vahşi devrimciler tarafından yıkılıp yağmalandığını" öne süren öfkeli bir yazı yayınlamıştı. Bunun anlamı şuydu: Şahın Tebriz'deki askerlerine karşı devrimin kazandığı zafer, yarı-resmî Rus gazetesinin öfkelenmesine yolaçmıştı. Gazete, İran devrimci kuvvetlerinin önderi Settar Han'ı,[10*] "Azerbaycan'ın Pugaçev'i" diye niteliyordu. (Aderbaycan ya da Azerbaycan, İran'ın kuzey eyaletidir; Reclus'a göre, toplam nüfusun beşte-birine yakınını barındırır. Eyaletin başkenti Tebriz'dir.) "İnsanın sormaya hakkı var" diyordu Noveye Vremya, "Bizim İran sınırımızdaki verimli ticaretimizi yıkan bu rezaletlere, Rusya daha ne kadar gözyumabilir?.. Akıldan çıkarılmaması gerekir ki, Doğu Kafkas-ötesi[11*] ve Aderbaycan etnolojik bir bütündür. ... Kafkas-ötesindeki yarı-aydın Tatarlar, Rus uyruğu olduklarını unutarak Tebriz'deki karışıklıklara sıcak bir yakınlık göstermişlerdir, bu kente gönüllüler göndermektedirler. ... Bizim için önem taşıyan şey, Rusya'yla sınırı olan Aderbaycan'ın huzura kavuşmasıdır. Her ne kadar tatlı bir şey olmasa da, müdahale etmeme yolundaki [sayfa 42] şiddetli arzusuna karşın, koşullar, Rusya'yı, bu görevi yüklenmek zorunda bırakabilir."
      20 Ekim tarihinde Alman Frankfurter Zeitung gazetesi, Rusya'nın Aderbaycan'ın işgalinin bir tür "tazminat" olarak düşünüldüğüne ilişkin, St. Petersburg çıkışlı bir haber verdi. 24 (11) Ekim günü aynı gazete Tebriz'den aldığı şu telgraf-haberi yayınladı: "İki gün önce, süvari ve topçuyla desteklenen altı Rus piyade taburu İran sınırını geçti, bugün Tebriz'e girmesi bekleniyor."
      Max Schippel'in, liberal ve polis basınının güvencelerini ve yaygaralarını kölecesine yineleyerek, Alman işçilere, Rusya'nın gerici bir dev olarak öneminin tarihe karıştığını ve her zaman Rusya'yı düşman gözüyle görmenin yanlış olduğunu söylediği gün, Rus birlikleri İran sınırını aşmaktaydı!
      Kanlı Nikola'nın askerleri İranlı devrimcilere karşı yeniden bir genel kırıma girişecekler. Resmî olmayan Liyahov'u,[12*] Aderbaycan'ın resmî işgali izliyor ve Nikola I'in, Macaristan devrimine karşı askerlerini gönderdiği zaman, 1840'ta Rusya'nın Avrupa'da yaptığı şey, şimdi Asya'da yineleniyor. O tarihlerde Avrupa'nın burjuva partilerinde, günümüzde bütün burjuva demokratların yaptıkları gibi özgürlük üzerine ikiyüzlü söylevler vermek yerine, özgürlük için dövüşme gücünde olan gerçek demokratlar vardı. O zamanlar Rusya, yalnızca birkaç Avrupa devletine karşı Avrupa'nın jandarması rolünü oynuyordu. Bugün, aralarında "kanlı" Clemenceau'nun "demokratik" cumhuriyetinin de bulunduğu, bütün büyük Avrupa devletleri, proletaryaya yararlı olur diye ülke içinde demokrasinin gelişmesinden ölümden korkarcasına korktukları için, Asya'da jandarma rolünü oynamasında Rusya'ya yardım ediyorlar.
      İran devrimine karşı Rusya'ya tanınan "hareket özgürlüğü", kuşkusuz, Rusya, Avusturya, Almanya, İtalya, Fransa ve İngiltere arasında hazırlanan gerici Eylül tertibinin bir parçasıdır. Bunun gizli bir belgede belirtilmiş olup olmaması hiç önemli değildir (böyle bir belge, yıllar sonra, tarihsel malzeme derlemesi olarak yayınlanabilir); İzvolski'nin bu durumu yalnızca nazik görüşmecilerine açıp açmadığı, ya da bu görüşmecilerin "işgal"den "ilhak"a geçmeye niyetli [sayfa 43] olduklarını ya da Rusların belki de Liyahov siyasetinden "işgal"e geçmeyi arzuladıklarını "üstü kapalı olarak söyleyip söylemedikleri" ya da başka bir düzenlemenin yapılıp yapılmadığı da hiç önemli değil. Önemli olan şudur: her ne kadar gayri resmî olursa olsun, büyük devletlerin eylülde kurdukları karşı-devrimci tertip, bir gerçektir. Bu tertibin anlam ve önemi, her geçen gün daha iyi anlaşılıyor. Bu, proletaryayla demokrasiye karşı bir tertiptir. Bu, Asya'daki devrimi doğrudan doğruya bastırmayı ya da o devrime dolaylı darbe vurmayı amaçlamış bir tertiptir. Bu, şimdi Balkanlarda, yarın İran'da, ertesi gün de belki Küçük Asya'da ve Mısır'da toprak elde edilmesi ve sömürgelerin yağmalanması için girişilmiş bir tertiptir.
      Taçlı haydutların ve uluslararası sermayenin birbirine eklenen gücünü ancak dünya proleter devrimi devirebilir. Bütün sosyalist partilerin en başta gelen görevi, yığınlar arasında uyarma çabalarını yoğunlaştırmak, bütün ülkeler diplomatlarının marifetlerini açığa çıkarmak, ayrım yapmaksızın bütün müttefik devletlerin, hem doğrudan doğruya jandarma, hem de o jandarmanın suç ortakları, dostları ve mali destekçileri olarak oynadıkları çirkin rolü gösteren gerçekleri halkın gözleri önüne sermektir.
      Şimdi İzvolski'nin bir konuşma yapması, kadetlerle ok-tobristlerin[29] de soru önergesi vermesi beklenen Dumada Rus sosyal-demokratlara çok ağır, ama aynı zamanda çok soylu ve önemli bir görev düşmektedir. Sosyal-demokrat milletvekilleri, asıl gerici gücün, asıl karşı-devrim tertipçisinin siyasetini perdeleyen bir organın üyesidirler; bütün gerçekleri söyleme cesaret ve gücünü kendilerinde bulmaları gerekir. Böyle günlerde, kara-yüzler Dumasındaki sosyal-demokrat milletvekilleri, kendilerine çok şey verilen ve kendilerinden çok şey istenen kişilerdir. Çünkü orada kadetlerin ve oktobristlerin tutumundan ayrı bir tutumla, çarlığa karşı Dumada itiraz sesini yükseltecek hiç kimse bulunmamaktadır. Böyle zamanlarda ve bugünkü koşullar altında kadetlerden gelme bir itiraz, hiç ses çıkarmamaktan daha kötüdür; çünkü bu itiraz aynı kapitalist kurt sürüsü arasından ve aynı kurt politikası adına yapılacaktır.
      Bizim Duma grubumuz ve bütün parti örgütlerimiz, işte bu nedenle bir an önce çalışmaya koyulmalıdırlar. Yığınlar [sayfa 44] arasında uyarma çalışmaları, şimdi, olağan zamanlardan yüz kat daha önemlidir. Partimizin uyarma çalışmalarında üç konu ilk sırayı tutmalıdır. Birincisi, gerici ve liberal basının —kara-yüzlerden kadetlere kadar— tümünün tersine, sosyal-demokratlar diplomatik konferans oyunlarını, büyük devletler arasındaki anlaşmaları, Avusturya'ya karşı İngiltere'yle ya da Almanya'ya karşı Avusturya'yla ya da başka tür ittifakları ortaya dökmelidirler. Bize düşen görev, büyük devletler arasında gerici bir tertip, hükümetlerin açık görüşmeler güldürüsünün arkasına gizlenmek için elden geleni yaptıkları bir tertip bulunduğu gerçeğini su yüzüne çıkarmaktadır. Bizim siyasetimiz, bu diplomatik güldürüyü kınamak, halka gerçekleri anlatmak, uluslararası anti-proleter gericiliğin ipliğini pazara çıkarmak olmalıdır. İkincisi, yalnızca iddia etmekle kalmamalı, bu tertibin gerçek sonuçlarını, özellikle Türk devrimine vurulan darbeyi, İran devriminin boğazlanmasına Rusya'nın yardımını, öteki ulusların işlerine karışılmasını ve temel demokratik ilkenin, ulusların kaderlerini tayin haklarının ihlalini ortaya koymalıyız. Bu hak, hem bizim, hem dünyadaki bütün sosyal-demokrat partilerin programlarında en önde savunulmuştur. Bir yandan Avusturyalıların, öte yandan da Rus kara-yüzlerin kendi "slav kardeşleri" hakkında kaygı duymalarından daha gerici bir şey olamaz. Bu "kaygı", çok uzun süreden beri Balkanlarda Rusya'nın adını kötüye çıkaran alçakça entrikaları perdelemek için kullanılmaktadır. Bu "kaygı", her zaman, şu ya da bu Balkan ülkesinde gerçek demokrasinin sinsi saldırılara uğramasına varmaktadır. Büyük devletlerin Balkan ülkelerini "düşündüklerini" göstermelerinin içten olan tek yolu, onları kendi başlarına bırakmak, yabancı müdahaleyle onları rahatsız etmeye son vermek, Türk devriminin tekerleğine çomak sokmayı bir yana koymaktır. Ancak çalışan sınıf, kuşkusuz, burjuvazinin böyle bir siyaset gütmesini bekleyemez. Bizim kadetlerimiz de aralarında olmak üzere, bütün burjuva partileri, ad olarak en liberal ve en "demokratik" olanlar dahil, kapitalist dış siyaseti desteklemektedirler. Sosyal-demokratların, özel bir çabayla halka anlatmaları gereken üçüncü nokta da budur. Çünkü liberallerle kadetler bütün yürekleriyle, bugün kapitalist uluslar arasında rekabetten yanadırlar; yalnızca bu rekabetin biçiminde [sayfa 45] kara-yüzlerden ayrılmaktadırlar; şimdi hükümetin dayanmakta olduğu uluslararası anlaşmalardan daha başka türlü anlaşmalar yapılmasında direnmektedirler. Bir tür burjuva dış siyaseti yerine başka tür bir burjuva dış siyaseti için girişilen bu liberal savaşımı,, (yağmacılık ve müdahalede) öteki ülkelerin gerisinde kaldığı için hükümete yöneltilen bu liberal kınamalar, yığınlar üzerinde çok bozucu etkiler yapmaktadır. Kahrolsun sömürge siyasetinin her türlüsü, kahrolsun tüm müdahale siyaseti, yabancı toprakların fethi, yabancı halklara el atılması için, yeni ayrıcalıklar, yeni pazarlar için, Boğazların denetimi için girişilen kapitalist savaşım kahrolsun! Sosyal-demokratlar, "barışçıl ve adil" kapitalist gelişme türünden darkafalı ve budalaca bir ütopyaya kapılanmazlar; dünyada barış ve özgürlüğü, uluslararası devrimci proletaryadan başkasının savunmadığını bildikleri için kapitalist toplumun tümüne karşı savaşım verirler.
      Not:
Bu yazı baskıya gönderildikten sonra, gazeteler, St. Petersburg Telgraf Ajansının, Rus birliklerinin İran sınırını geçtiği hakkındaki haberi yalanlayan bir haberini yayınladılar. Bu haber, 24 Ekim tarihli Frankfurter Zeitung'un ikinci sabah baskısında çıktı. Üçüncü baskıda 24 Ekim saat 22.50'de İstanbul'dan gönderilmiş bir haber vardı. Bu haberde, Rus birliklerinin İran sınırını geçtiğine dair bilgilerin ayın 24'ünde akşam vakti İstanbul'a ulaştığı bildiriliyordu. Sosyalist gazeteler dışında yabancı basın, Rusların İran'ı istilası konusunda henüz susmakta.
      Özetlersek, henüz tam gerçeği bilebilecek durumda değiliz. Ama çarlık hükümetiyle St. Petersburg Telgraf Ajansından gelen "yalanlamalar"a da kuşku yok ki, inanılamaz. Rusya'nın, öteki devletlerin de bilgisi çerçevesinde, entrikadan asker göndermeye kadar elindeki her türlü olanakla, İran devrimine karşı savaştığı, bir gerçektir. Rusya'nın siyasetinin Azerbaycan'ı işgal etme siyaseti olduğu da kuşkudan uzaktır. Şimdiye dek birlikler sınırı aşmamışsa bile, çok olasıdır ki, birliklerin böyle bir girişimde bulunmasına ilişkin bütün hazırlıklar çoktan görülmüştür. Ateş olmayan yerde duman tütmez. [sayfa 46]
     
       
Proletari, n° 37, Collected Works,
16 (29) Ekim 1908 vol.15, s. 220-230.

     
       
       

ENTERNASYONAL SOSYALİST BÜRO TOPLANTISI
[PARÇA]


      HAKKINDA kısa bir rapor okunan ve üzerindeki tartışmaların hiç de az ilgi çekici olmadığı tek gündem maddesi, sömürgesel reformlar konusu oldu. Stuttgart'ta sömürge sorununa ilişkin oportünist önergesiyle üne kavuşan Hollanda temsilcisi Van Kol, raporunda bir ölçüde değişik bir yaklaşımla, pek sevdiği, sosyal-demokrasinin "olumlu" sömürge programını, ilgisiz bir biçimde işin içine karıştırmaya çalıştı. Sosyal-demokratların sömürge siyasetine karşı verdikleri savaşımı, sömürge soygununa karşı yığınlar arasında giriştikleri uyarmaları, sömürgelerde yaşayan ezilmiş yığınlar arasında direniş ve muhalefet ruhunun uyanışını tümden bir yana koyan Van Kol, bütün dikkatini, bugünkü sistem çerçevesinde, sömürgelerdeki yaşamda yapılabilecek, olası "reformlar"ı kapsayan bir liste üzerinde topladı. İyiliksever [sayfa 47] bir resmî görevli tavrıyla, bazı sorular sıraladı. Bu sorular toprakta mülkiyet ile başlıyor, okullarla, sanayinin teşvikiyle, cezaevleriyle, vb. bitiyordu. Her seferinde, olabildiği ölçüde pratik davranmaktan sözediyordu. Örneğin vahşiler için her zaman genel oy hakkının düşünülemeyeceğini, bazan sömürgelerde cezaevine koymak yerine zorunlu çalışma yükümünü uygulama görüşünü kabul etmenin gerekebileceğini, vb., vb. söylüyordu. Raporun tümü baştan sona, proleter bir sınıf savaşımı ruhuyla değil, ama en koyusundan bir küçük-burjuva anlayışıyla —hatta daha da kötüsü— bürokratik, önemsiz "reformlar" anlayışıyla doluydu. Sonuç olarak Van Kol, sömürgeleri olan beş ana ülkeden seçilecek üyelerle bir komisyon kurulmasını, bu komisyonun sosyal-demokrasi için bir sömürge programı hazırlamasını önerdi.
      Almanlar adına Molkenbuhr ve bazı Belçikalılar, tek bir programın gerekmediği, tek bir programın işi basmakalıp hale getirebileceği gibi ayrıntılarda Van Kol'dan ayrılmakla birlikte, onun önerisinin denenmesini istediler. Böylesi bir yaklaşım Van Kol'un işine yarıyordu. Çünkü onun istediği şey, her şeyi "pratik ayrıntılar"a indirgemek ve "pratik"te ayrılıkların, Stuttgart'ta sanıldığından daha küçük olduğunu göstermekti. Ne var ki, Kautsky ile Ledebour, sorunu ilke açısından ele aldılar. Van Kol'un büyük ölçüde ikiyüzlü olan tutumuna saldırdılar. Van Kol diyor ki, dedi Kautsky, bazı durumlarda genel oy düşünülmeyebilir. Böylece o, şu ya da bu biçimde, sömürgelerde despotluğu kabul etmiş oluyor, çünkü başka türlü bir seçim sistemi önermiyor. Zaten öneremez de.. Ledebour da, Van Kol zorunlu çalışma yükümlülüğü olasılığını akla sığar buluyor, böylece sömürgelerde köleliği sürdürmek için binbir bahane uyduran burjuva siyasetine kapıyı açıyor, dedi. Van Kol kendini aşırı bir inatla ve çok kötü biçimde savundu, örneğin bazı durumlarda vergi olarak mal kabulü esasının bir yana konamayacağını öne sürdü, "bunu Java'da kendi gözüyle gördüğünü" söyledi, Papualıların oy vermek ne demektir bilmediklerini, seçimlerde işlerin bazan salt boşinanlarla ya da seçmenleri romla sarhoş ederek, kararlaştırıldığını falan anlattı. Kautsky ile Ledebour, bu iddiaları alaya aldılar, ortak demokratik programımızın hiç kuşkusuz sömürgelere de uygulanabileceğini, kapitalizme karşı savaşımın sömürgelerde de ön safa çıkarılmasının [sayfa 48] önem taşıdığını belirttiler. Ledebour, bizim "okumuş-yazmış" katoliklerimizin boşinanları, vahşilerin boşinanlarından çok mu iyi, diye sordu. Parlamento ve temsilî kurumlar her zaman gerçekleştirilemese bile, dedi Kautsky, demokrasi her zaman kabildir ve demokrasiden her türlü ayrılışla savaşılması zorunludur. Bu tartışmalar devrimci sosyal-demokrat siyaset ile oportünist sosyal-demokrat siyaseti tüm açıklığıyla ortaya koydu. Van Kol da önergesine "birinci sınıf bir cenaze töreni" düzenleneceğini anladığı için öneriyi geri aldı. [sayfa 49]
     
       
Proletari, n° 37, Collected Works,
16 (29) Ekim 1908
İmza: İ. V. Lenin
vol. 15, s. 244-246.

     
     
 
       

MAKSİM GORKİ'YE MEKTUP
3 OCAK 1911
[PARÇA]


      SOSYAL-DEMOKRASINİN uluslararası siyasetinde kişotizm[
13*] konusunda sanırım yanılıyorsunuz. Uzun süreden beri, sömürge siyasetinin ilerici olduğunu, bu siyasetin oralara kapitalizmi soktuğunu, bu nedenle "açgözlülükle ve zorbalıkla suçlanmasının" anlamsız olduğunu, çünkü "bu nitelikleri olmaksızın" kapitalizmin "çalışamaz duruma geleceğini" ileri sürenler, revizyonistlerdir.
      Eğer sosyal-demokratlar, işçilere, kapitalizmin gelişmesiyle değil de, o gelişmeden ayrı olarak, şurada, ya da burada kurtuluşun sağlanabileceğini söyleselerdi, asıl bu kişotizm ve bir çeşit yakınma olurdu. Ama biz böyle bir şey söylemiyoruz. Bizim söylediğimiz şudur: Kapitalizm sizi yiyip yutuyor, İranlıları yiyip yutacaktır, herkesi yutacaktır ve siz onu devirinceye kadar da yiyip yutmayı sürdürecektir. Gerçek [sayfa 50] olan budur. Ama şunu eklemeyi de unutmuyoruz: Kapitalizmin büyümesi yoluyla sağlanacak olanın dışında, onun üzerinde zafer elde edilmesi kesin değildir.
      Marksistler, tröstlerin yasaklanması, ticaretin sınırlanması gibi gerici bir tek önlemi bile savunmazlar. Bırakın Komyakov ve hempaları, İran'ın bir ucundan öteki ucuna demiryolu döşesinler, bırakın Liyahov'ları göndersinler, marksistlerin işi onların ne olduğunu işçilere göstermektir. Eğer yer yutarsa, der marksistler, eğer boğazlarsa, savaş.
      Sömürge siyasetine ve uluslararası yağmaya, proletaryayı örgütleme yoluyla, proletarya savaşımı için özgürlüğü savunma yoluyla gösterilen direnme, kapitalizmin gelişmesini yavaşlatmaz, hızlandırır; onu daha uygar, teknik bakımdan daha yüksek kapitalizm yöntemlerine başvurmaya zorlar. Kapitalizmden kapitalizme fark var. Kara-yüzler — oktobristler kapitalizmi var, narodnik kapitalizmi ("gerçekçi, demokratik", "canlılık" dolu) var. Kapitalizmin "açgözlülüğünü ve zorbalığını" işçilere ne kadar daha çok gösterebilirsek, birinci türden kapitalizmin ayakta kalması o kadar güçleşir, ikinci türden kapitalizme dönüşmesi o kadar daha zorunlu hale gelir. Bize uygun düşen, proletaryaya uygun düşen de budur. ...
      Uluslararası proletarya, kapitalizmi iki yönde zorluyor: birincisi oktobrist kapitalizmi demokratik kapitalizme çevirerek, ikincisi de oktobrist kapitalizmi kendisinden uzaklaştırdığı için, o kapitalizmi vahşilere aktararak. Ne var ki, bu, kapitalizmin temelim genişletiyor ve ölümünü yakınlaştırıyor. Avrupa'da hiçbir oktobrist kapitalizm kalmamış gibidir, pratikte bütün Avrupa kapitalizmi demokratiktir. Oktobrist kapitalizm, İngiltere'yle, Fransa'dan, Rusya'ya ve Asya'ya gitmiştir. Rus devrimiyle Asya'daki devrimler, oktobrist kapitalizmi söküp atma ve onun yerine demokratik kapitalizmi koyma savaşımına eşittir. Demokratik kapitalizm de kendi türünün son aşamasıdır. Oradan öteye, gidilecek yeni bir aşama yok. Gelecek aşama onun ölümüdür. [sayfa 51]
     
       
Paris'ten,İtalya'daki Capri Collected Works,
adasına gönderildi.
İlk kez 1924'te Lenin Miscellany I’de
yayınlandı.
vol. 34, s. 438-439.

     
       
       

TÜRK-İTALYAN SAVAŞININ SONU[30]


      TELGRAF haberlerine göre İtalya'yla Türkiye'nin temsilcileri barışın ön esaslarını imzaladılar.
      İtalya, Afrika'daki Türk topraklarını ele geçirmek üzere bir yıl önce başlattığı savaşı "kazandı". Şimdiden sonra Trablus, İtalya'ya ait olacak. "Uygar" bir 20. yüzyıl ulusu tarafından girişilen bu tipik sömürge savaşma bir gözatmaya değer.
      Savaşın nedeni neydi? İtalyan emperyalizmi için yeni pazarlara, yeni başarılara gerek duyan İtalyan parababalarıyla kapitalizminin açgözlülüğü.
      Savaş, ne tür bir savaştı? Mükemmel, uygar bir kan deryası, "en son" silahların yardımıyla Arapların genel bir kırımdan geçirilmesi.
      Araplar umutsuz bir direnç gösterdiler. Savaşın başında [sayfa 52] İtalyan amiralleri 1.200 deniz piyadesini karaya çıkarmak gibi ihtiyatsız bir girişimde bulunmuşlar, Araplar da bu deniz piyadelerine saldırıp 600 kadarını öldürmüşlerdi. "Karşılık" olarak 3.000 Arap doğrandı, aileler, tümden öldürüldü, büyük bir soğukkanlılıkla kadınlarla çocuklar kırıldı. İtalyanlar, uygar, yasa yanlısı bir ulustur.
      1.000 kadar Arap asıldı.
      İtalyanlar, 17.429 yaralı, 600 yitik, 1.405 ölü olmak üzere 20.000'in üstünde bir kayba uğradılar.
      Savaş, İtalyalara 800 milyon liretin ya da 320 milyon rublenin üstünde bir paraya maloldu; korkunç bir işsizliğe ve sınai durgunluğa yolaçtı.
      Araplar 14.800 can yitirdi. "Barış"a karşın, savaş gerçekte sürüp gidecek. Çünkü Afrika'nın göbeğinde, kıyıdan epey uzak bölgelerde oturan Arap kabileleri, boyuneğmeyi reddedecekler. Ve uzunca bir süre, süngüyle, kurşunla, idamla, ateşle ve ırzlarına geçilerek "uygarlaştırılacaklar".
      Kuşkusuz İtalya, öteki kapitalist ülkelerden ne daha iyi, ne daha kötüdür. Hepsi, yeni kazanç kaynakları arayışında hiçbir kırımı yeter görüp durmayan burjuvazi tarafından yönetilmektedir. [sayfa 53]
     
       
Pravda, n° 129, Collected Works,
28 Eylül 1912
İmza: T.
vol. 18, s. 337-338.

     
       
       

KADETLER VE ULUSALCILAR


      KADETLERİN, görüşlerinde esas itibarıyla ulusal-liberal olduklarını, ulusal soruna yaklaşımlarının demokratik olmaktan başka her şeye benzediğini belirttiğimiz zaman, Reç'ten[
31] öfkeli ve kendini beğenmiş bir yanıt aldık; bizi gerçekleri bilmemekle, ya da yanlış göstermekle suçladı.
      İşte birçokları arasından bir kayıt. Bırakalım okurlarla seçmenler karar versinler.
      18 Ekimde, "Slav sorunuyla ilgilenen bir çevre", M. M. Kovalevski'nin evinde ikinci bir toplantı yaptı. Toplantıda kamuya açıklanacak bir bildiri okundu. Y. Aniçkov, Kareyev, (Kadet ve eski aday) L. Panteleyev, G. Falbork, (doğal ki) Kovalevski ve başkaları tarafından imzalandı.
      Acaba Reç, sorumluluğu, Kareyev, Panteleyev ve hempalarına [sayfa 54] mı yüklemeye çalışacak?
      Liberallerin kamuya bildirisinin özü şu:
      "Genel bir coşku içinde, Rusların kalbi ... Slavlar için sempatiyle ve Rus ulusal bilincinin, Slavların elde ettikleri zaferin ürünlerini korumalarım güven altına alacağı umuduyla çarpıyor."
      Bu, Novaya Vremya ve hempalarının ulusalcılığından ve şovenizminden hangi noktada ayrılıyor? Tek ayrılığı, elinde beyaz eldivenler olması ve diplomatik bakımdan daha ihtiyatlı bir dil kullanmasıdır. Ne var ki, şovenizm, beyaz eldivenler giydiği, en incesinden bir dil kullandığı zaman bile iğrençtir.
      Demokratlar, onların yanında (ve üstünde!) Rus ulusalcıları, bir yığın halkı amansızca ezerken, "genel bir coşku”nun sözünü hiçbir zaman etmezler.
      Demokratlar, hiçbir zaman, Slavın, Türkün karşısına konmasını desteklemezler; Slav ve Türk köylüleri birlikte, Slav ve Türk toprakbeyleriyle başıbozukların karşısına konmalıdır.
      Polonyalıların, Yahudilerin ve genel olarak "Rus olmayanların" ezilip eza gördüğü bir sırada, demokratlar, bütün ulusların içindeki özgürlük partizanlarıyla baskı düşmanlarının siyasal bilincinin yerine "Rus ulusal bilinci"nin konmasına hiçbir zaman izin vermezler.
      Hiçbir makul demokrat, baskı altındaki ulusları özdenlikle destekleyen hiçbir kişi, kadetlere oy vermemelidir! [sayfa 55]
     
       
Pravda, n° 151, Collected Works,
24 Ekim 1912
İmza: V. İ.
vol. 18, s. 370-371.

     
       
       

YENİDEN DOĞAN ÇİN


      İLERİCİ ve uygar Avrupa, Çin'in yeni doğusuyla ilgilenmiyor. Geri kalmış dörtyüz milyon Asyalı özgürlüğünü elde etti ve gözlerini siyasal yaşama açtı. Dünya nüfusunun dörtte-biri uyuşukluktan aydınlanmaya, harekete ve savaşıma geçti.
      Ama uygar Avrupa'nın umurunda değil. Bugüne değin Fransız Cumhuriyeti bile, Çin Cumhuriyetini resmen tanımadı. Fransız temsilciler meclisine yakında, bu konuda bir soru önergesi verilecek.
      Avrupa'nın bu aldırmazlığı nereden geliyor? Bunun nedeni şu: tüm Batıda iktidar emperyalist burjuvazinin elindedir. Bu burjuvazinin dörtte-üçü çoktan bozulmuştur, bütün uygarlığını", işçilere karşı "zorlu" önlemler getirmesi için [sayfa 56] ya da ruble başına fazladan beş köpek kazanç sağlamak uğruna herhangi bir serüvenciye satmaya isteklidir. Bu burjuvazi için Çin, yalnızca bir ganimettir. Şimdi Rusya Moğolistan'ı "sevgi dolu bağrına" bastığına göre,[
32] Japonlar, Britanyalılar, Almanlar, vb. de bu yağmadan herhalde bir pay koparmaya çalışacaklardır.
      Ama ne olursa olsun, Çin'in yeniden doğuşu hızlı bir gelişme gösteriyor. Parlamento seçimleri yapılmak üzere. Şimdiye dek istibdatla yönetilmiş olan bir ülkede ilk seçim bu. Birinci mecliste 600, "senato"da 274 üye bulunacak.
      Oy ne genel, ne doğrudan. Oy hakkı, 21 yaşının üstünde olan, seçim çevresinde en az iki yıldan beri oturan, iki rubleden az olmamak üzere dolaysız vergi ödeyen ya da değeri 500 ruble dolaylarında malı olan kişilere tanınıyor. Bunlar ikinci seçmenleri, onlar da parlamento üyelerini seçecek.
      Bu tür bir oy hakkı, hali-vakti yerinde olan köylüler ile burjuvazi arasında bir ittifak olduğunu, ortada herhangi bir proletaryanın bulunmadığını ya da var olanın çok güçsüz kaldığını gösteriyor.
      Aynı durum, Çin'deki siyasal partilerin yapısında da göze çarpmakta. Bellibaşlı üç parti var:
      (1) Radikal-Sosyalist Parti. Bu partinin sosyalizmle hiç
bir
ilgisi yok; sosyalizmle en fazla bizim kendi popüler-
sosyalistlerimiz[33] (ve sosyalist-devrimcilerin onda-dokuzu)
kadar ilgili. Bu parti, küçük-burjuva demokratların partisi.
Başlıca istekleri Çin'in birliği, ticaret ve sanayinin "toplum
sal doğrultularda" geliştirilmesi (bu deyiş, bizim narodniklerimiz ile sosyalist-devrimcilerimizin "emek ilkesi" ve "eşitleme" ifadeleri kadar bulanık), bir de barışın korunması.
      (2) İkinci parti, liberallerin partisi. Bunlar radikal-sosyalistlerle ittifak içindeler, birlikte Ulusal Partiyi oluşturuyorlar. Bu parti, öyle görünüyor ki, Çin'in ilk parlamento seçimlerinde çoğunluğu elde edecek. Partinin önderi tanınmış Dr. Sun Yat-sen. Sun Yat-sen şimdilerde geniş bir demiryolu ağı tasarımı hazırlıyor. (Rus narodnikler, Sun Yat-sen'in, bunu, Çin'in kapitalist bir yazgıdan "kaçınabilmesini" sağlamak üzere yaptığını belirtmekten mutluluk duyacaklardır.)
      (3) Üçüncü parti, kendine Cumhuriyetçi Birlik adını veriyor. Siyasal işaret levhalarının ne kadar yanıltıcı olabileceğini [sayfa 57] gösteren bir örnek bu. Gerçekte bu bir muhafazakâr partidir. Genellikle hükümetin resmî memurları, toprak sahipleri ve ülkenin en geri kalmış kesimi olan Kuzey Çin'deki burjuvazi tarafından desteklenmektedir. Buna karşılık Ulusal Parti, esas olarak, ülkenin sınai bakımdan daha fazla gelişmiş, daha ilerici güney kesiminin partisidir.
      Ulusal Partinin ana dayanağı köylü yığınlarıdır. Partinin önderleri, yabancı ülkelerde eğitim görmüş aydınlardır.
      Çin'in özgürlüğü, köylü demokratlarla liberal burjuvazi arasındaki bir ittifakla elde edilmiştir. Kendilerine bir proletarya partisi tarafından önderlik edilmeyen köylülerin, sağa kaymak için yalnızca fırsat gözleyen liberallere karşı demokratik kazanmalarım koruyup koruyamayacakları yakın bir gelecekte ortaya çıkacaktır. [sayfa 58]
     
       
Pravda, n° 163. Collected Works,
8 Kasım 1912
İmza: T
vol. 18, s. 400-401.

     
       
       

BALKAN SAVAŞI VE BURJUVA ŞOVENİZMİ


      BALKAN savaşı sona ermek üzere. Edirne'nin ele geçirilmesi Bulgarlar için sonuca götürücü bir zafer oldu. Sorunun çekim merkezi de, savaş alanlarından, sözümona büyük devletler denen devletler arasındaki entrikalar ve çekişmeler alanına kaydı.
      Balkan savaşı, Asya ile Doğu Avrupa'da ortaçağ türünden ilişkiler durumunun çöküşünü belirleyen dünya olayları zincirinin bir halkasıdır. Balkan halklarının yüzyüze bulunduğu tarihsel görev, Balkanlarda birleşik ulusal devletler kurmak, yerel feodal yönetimleri silkip atmak ve bütün Balkan ulusları köylülerini toprak sahiplerinin boyunduruğundan tüm olarak kurtarmaktı.
      Balkan halkları, federal bir Balkan Cumhuriyeti [sayfa 59] kursalardı, bu görevi aslında şimdi yaptıklarından on kat daha kolay bir biçimde yerine getirebilirler, fedakârlıkları da yüz kat daha az olurdu. Tam ve tutarlı bir demokrasi çerçevesinde, uluslara baskı, dinsel farklılıkların ortaya çıkardığı uluslararası çekişme ve kışkırtmalar olanaksızlaşırdı. Balkan halklarının gerçekten hızlı, yaygın tabanlı, özgür gelişmesi güvence altına alınırdı.
      İvedi Balkan sorunlarını savaş yoluyla, burjuva ve hanedan çıkarlarının rehberlik ettiği bir savaş yoluyla çözümlemenin gerçek tarihsel nedeni neydi? Başlıca neden, Balkanlardaki proletaryanın zayıflığı ve onun yanısıra güçlü Avrupa burjuvazisinin gerici etki ve baskısıydı. Avrupa burjuvazisi,, hem kendi ülkelerinde, hem Balkanlarda gerçek özgürlükten korkuyor; tek amaçları, başkalarının zararına kâr elde etmek; yağma siyasetlerini kolaylaştırmaktır. Balkanlarda ezilen sınıfların özgür gelişmesini engellemek için şovenizmi ve ulusal düşmanlıkları kızıştırır, kışkırtırlar.
      Balkan olaylarında tanık olunan Rus şovenizmi, Avrupa'nınkinden daha az iğrenç değildir. Kadetlerin örtülü, süslenip-püslenmiş, liberal sözlerle renklendirilmiş şovenizmiyse, kara-yüzlere ait gazetelerin kaba-saba şovenizminden daha zararlı, daha iğrençtir. Kara-yüzlerin gazeteleri, Avusturya'ya açıktan saldırmakta. Avrupa ülkeleri içinde en geri olan bu ülkede halklar (ayraç içinde söyleyelim) Rusya'dakine bakışla çok daha büyük özgürlüğe sahipler. Ancak kadet Reç, Edirne'nin alınmasına ilişkin olarak şöyle yazıyor: "Yeni koşullar, Rus diplomasisine, daha fazla sebat gösterme fırsatını veriyor..."
      Burada sözü edilebilecek sebatın, şovenist amaçlar ardında koşmakta sebat demek olduğunu anlamazlıktan gelen halis "demokratlar"! 14 Martta Rodziyanko'nun verdiği yemekte Milyukoy'un, Yefremov'un, Guçkov'un, Bennigsen'in, Krupenski'nin ve Balaşov'un birbirleriyle canciğer olmaları pek doğal. Ulusalcılar, oktobristler ve kadetler, bütün bunların hepsi, özgürlüğe değişmez biçimde düşman olan iğrenç bir burjuva ulusalcılığının ve şovenizminin farklı tonlarıdır. [sayfa 60]
     
       
Pravda, n° 74, Collected Works,
29 Mart 1913
İmza: V. İ.
vol. 19, s. 39-40.

     
 
       

VEHİ[34] YAZARLARI VE ULUSALCILIK
(BİBLİYOGRAFYA NOTU)


     
      ŞU Russkaya Mıysl[35] sıkıcı bir dergi. Yalnızca bir yanı ilgi çekici. Yazarları arasında ünü dillere destan dönek kitap Vehi'yi desteklemiş, ona yazı yazmış liberaller var. Dün özgürlüğün şampiyonluğunu yapanlar, o kitapta yığınların özgürlük savaşımına çamur ve pislik yağdırmışlar, —tüm kara-yüzler yandaşlarının kullandığı eski bir oyuna başvurarak— demokratik işçi ve köylü yığınlarım, "aydınlar"m güdümündeki bir sürü olarak göstermişlerdir.
      Rus liberal "okumuş-yazmışlar topluluğu"nun devrime ve demokrasiye karşı çıkmaya başlaması salt raslantı değil; 1905'ten sonra, bu, kaçınılmaz bir şey oldu. işçilerin bağımsız eylemi ve köylülerin uyanışı burjuvaziyi korkuttu. Sömürücü olarak durumunu korumaya çalışan burjuvazi, özellikle onun zengin kesimi, gericiliğin devrimden daha iyi olduğuna [sayfa 61] karar verdi.
      Liberaller arasında köklerini derine salan ve yaygınlaşan karşı-devrimci eğilimin, emperyalizmin, ulusalcılığın, şovenizmin, kısacası her türlü gericiliğin savunucusu olarak demokrasiye karşı duran bu eğilimin ortaya çıkış nedeni, işte parababalarının bu bencil sınıf çıkarlarıdır.
      Sınıf bilincine sahip işçiler, bu döneklik, bu kaçaklık karşısında hiç şaşırmadılar, çünkü işçiler liberaller hakkında hiçbir zaman aşırı inanç taşımamışlardı. Ne var ki, liberal döneklerin ne türlü vaaz verdiklerini, genel olarak demokrasiye, özel olarak da sosyal-demokrasiye karşı hangi düşüncelerle savaşmayı umduklarını gözden geçirmeye değer.
      "Rus aydınlar topluluğu" diye yazıyor bay İzgoyev Russkaya Mıysl'da, "Avrupa'nın yaşamında temel sorunun, burjuvaziye karşı proletaryanın verdiği sosyalizm savaşımı olduğuna inanıyordu. Büyük bir kısmı hâlâ da bunun böyle olduğuna inanıyor..."
      Bay İzgoyev bu düşüncenin "hatalı bir önyargı" olduğunu söylüyor; Almanya'daki Polonyalılar arasında, ulus kimliğini sürdürme savaşımı sonucu yeni bir orta sınıfın, "demokratik bir orta sınıfın yaratıldığını ve bu sınıfın büyümekte olduğunu öne sürüyor.
      İzgoyev, "aydınlar”dan sözettiği zaman, kastettiği kişiler, sosyalistler ile demokratlardır. Bir liberal, proletaryanın burjuvaziye karşı savaşımının temel sorun olarak görülmesinden hoşlanmaz. Liberal, demokrasiye ve sosyalizme ait sorunlardan dikkatleri uzaklaştırmak için ulusal savaşım ateşini yakmaya ve körüklemeye çalışır.
      Gerçekte "Avrupa yaşamının sorunları"nda sosyalizm ilk sırayı, ulusal savaşım ise dokuzuncu sırayı alır, ve demokrasi daha tutarlı işledikçe ulusal savaşım sorunu daha da zayıflar, daha az zararlı hale gelir. Proletaryanın, bir dünya görüngüsü olan sosyalizm savaşımını, Doğu Avrupa'nın ezilen uluslarından birinin kendisini ezen gerici burjuvaziye karşı verdiği savaşımla karşılaştırmak bile gülünçtür (üstelik Polonya burjuvazisi, her fırsatta proletaryaya karşı Alman burjuvazisiyle seve seve güç birliği yapmaktadır). [sayfa 62]
     
       
Prosveşçeniye, n° 4, Collected Works,
Nisan 1913
İmza: V.
vol. 19, s. 72-73.

     
       
       

UYGAR AVRUPALILARLA VAHŞİ ASYALILAR


      TANINMIŞ İngiliz sosyal-demokrat Rothstein, Alman emekçi basınında Britanya Hindistanı'nda geçen öğretici ve tipik bir olayı anlatıyor. Nüfusu 300 milyonu aşan bu ülkede devrimin neden hızla gelişmekte olduğunu, bu olay, bütün öteki kanıtlardan çok daha iyi ortaya koyuyor.
      Büyük bir kent olan (nüfusu 200.000'den fazla) Rangoon'da bir gazete çıkaran Arnold adlı Britanyalı bir gazeteci, "Britanya Adaletiyle Alay" başlıklı bir yazı yayınlar. Yazı, oradaki Britanyalı bir yargıcı teşhir etmektedir. Bu yazıyı yayınladığı için Arnold oniki ay hapis cezasına çarptırılır. Ancak Arnold kararı temyiz eder. Londra'da bazı kişilerle ilişkisi olduğu için davayı Britanya'nın en yüksek mahkemesi önüne getirmeyi başarır. Hindistan hükümeti cezayı [sayfa 63] alelacele dört aya "indirir" ve Arnold salıverilir.
      Bütün bu gürültü-patırtının nedeni neydi acaba?
      McCormick adlı Britanyalı bir albayın bir metresi, metresinin de, onbir yaşında, Aina adlı küçük bir hizmetçisi vardır. Uygar bir ulusun bu yiğit temsilcisi, Aina'yı kandırıp odasına alır, ırzına geçer ve sonra da kendi evine kilitler.
      O arada Aina'nın babası ölmek üzeredir, kızını çağırtır. Kızın babasının yaşadığı köyün olayı öğrenmesi de bunun üzerine olur. Köy halkı öfkeyle kabarır. Polis de, McCormick'in tutuklanmasını emretmek zorunda kalır.
      Ne var ki yargıç Andrew, onu kefaletle salıverir, daha sonra da adaleti utanç verici bir biçimde küçük düşürerek, sanığı aklandırır. Soylu bir kökten gelen beyefendilerin, bu gibi durumlarda genellikle yaptıkları gibi, yiğit albay, Aina'nın bir orospu olduğunu öne sürmüş, bunu kanıtlamak için de beş tanık getirmiştir. Ne var ki yargıç Andrew, Aina'nın annesinin getirdiği sekiz tanığı dinlememiştir bile.
      Gazeteci Arnold iftiradan yargılanırken, mahkeme başkanı ("zatı âlileri") Charles Fox sanığın savunma tanıkları getirmesine izin vermeyi reddetmiştir.
      Herkes bilmelidir ki, Hindistan'da bu türden binlerce milyonlarca olay geçiyor. "Müfteri" Arnold'un (etkili bir Londra gazetecisinin oğlu) cezaevinden çıkmasını ve olayın kamuya yansımasını sağlayabilmesi, çok istinai koşulların sonucudur.
      Unutmayın ki, Britanya'nın liberalleri, Hindistan yönetiminin başına "en iyi" kişileri getirirler. Daha yakın zamana kadar Hindistan genel valisi, McCormick'lerin, Andrew'lerin ve Fox'ların amiri, tanınmış radikal yazar, "Avrupa bilgisinin aydınlatıcı ışığı", tüm Avrupalı ve Rus liberallerin gözünde "en saygıdeğer kişi" olan John Morley'di.
      "Avrupa" ruhu, Asya'da çoktan uyandı, Asya halkı artık demokratik bir düşünce taşıyor. [sayfa 64]
     
       
Pravda, n° 87, Collected Works,
14 Nisan 1913
İmza: W.
vol. 19, s. 57-58.

     
     
 
       

ÇİN'DE PARTİLERARASI KAVGA


      ÇİN halkı, eski ortaçağ düzenini ve o düzeni sürdüren hükümeti devirdi. Çin'de cumhuriyet ilan edildi. Hareketsizliği ve durgunluğu, tüm ulusların kara-yüzlerini uzun süre sevindirmiş olan bu büyük Asya ülkesinde ilk parlamento, ilk Çin parlamentosu seçildi, haftalar önce toplantı ve çalışmalara başladı.
      Çin parlamentosunun birinci meclisinde, Sun Yat-sen'i destekleyenler, Kuomintang Partisi, "ulusalcılar" küçük bir çoğunluğa sahip. Bu partinin özünü Rus gerçekleriyle belirtebilmek için, radikal halkın, cumhuriyetçi partisi, demokratik parti demek gerekiyor. Parti, ikinci mecliste büyük bir çoğunluğa sahip.
      Bu partinin karşısında olan öteki partiler, kendilerine [sayfa 65] "radikaller" falan diyen daha ufak, ılımlı ya da muhafazakâr partiler. Gerçekte, bütün bu partiler, gericilerin, yani bürokratların, toprak sahiplerinin ve gerici burjuvazinin partileri. Bütün hepsi, giderek bir diktatörün yöntemlerini benimseyen geçici devlet başkanı anayasal-demokrat Yüan Şih-key'i destekliyorlar. O, bugün bir anayasal-demokrat, ama dün bir monarşistti; bugün devrimci demokrasi zafer elde ettiği için, bir cumhuriyetçi oldu; yarın monarşist bir devletin başı olma, yani cumhuriyete ihanet etme niyetindedir.
      Sun Yat-sen'in partisini, Çin'in sanayi ve ticaret yönünden en çok gelişmiş, Avrupa'nın en çok etkisi altında kalmış, en ileri bölümü olan güney kesimi destekliyor.
      Yüan Şih-key'i tutan partiler ise Çin'in geri kalmış kuzey bölgesine dayanıyorlar.
      İlk çatışmalar, şimdilik Yüan Şih-key'in kazanmasıyla sona erdi: Yüan Şih-key, bütün "ılımlı" (yani gerici) partileri birleştirdi, "ulusalcılar"dan bir grubun ayrılmasını sağladı, kendi adayını böylece birinci meclisin başkanlığına seçtirme-yi başardı, parlamentonun arzusuna karşın, "Avrupa"dan, yani Avrupalı milyarder akbabalardan borç aldı. Borç anlaşması çok ağır, açıkçası tefeci koşullarıyla imzalandı; borç tuz tekelinin gelirleriyle karşılanıyordu. Bu borç, Çin'i, kâr sözkonusu olduğu zaman, hangi ulusun olursa olsun özgürlüğünü boğazlamaya hazır olan, yağmacı ve en gerici Avrupa burjuvazisine zincirleyecektir. 250 milyon rubleyi bulan bu borç, Avrupa kapitalistlerine devcesine kârlar vaadediyor.
      Burada da, Avrupa burjuvazisinin, Avrupa işçi sınıfına karşı duyduğu gerici korku ile Çin'in gerici sınıfları ve tabakaları arasında bir ittifakına tanık oluyoruz.
      Bu ittifaka karşı savaşım, Sun Yat-sen'in partisi için pek de zor olmayacak.
      Bu partinin zayıf yanı ne? Zayıf yanı, Çin halkının geniş kesimlerini henüz yeter ölçüde devrime çekebilmiş olmamasında. Çin'in işçi sınıfı pek küçük. Bu nedenle Çin, demokratik devrimin tamamlanması için, bilinçle ve kararlılıkla savaşacak ileri bir sınıfa sahip değil. İşçi sınıfının kimliğinde bir öndere sahip olmayan köylüler de hareketsiz, bilisiz, siyasete karşı ilgisizdir ve korkunç ölçüde eziliyor. Eski ve baştan sona kokuşmuş monarşinin devrimci bir biçimde düşürülmesine karşın, cumhuriyetin zaferine karşın, Çin'de [sayfa 66] genel oy yok. Parlamento seçimleri, mülk temeline dayalı olarak yapıldı; ancak, değeri 500 rubleden az olmayan mülke sahip bulunanların oy hakkı vardı! Geniş halk yığınlarının, Çin Cumhuriyetini canlı biçimde desteklemeye ne kadar yetersiz ölçüde çekilebildiğini, bu da gösteriyor. Yığınların bu tür bir desteği olmaksızın, örgütlü ve sağlam bir ileri sınıf olmaksızın cumhuriyet sürekli olamaz.
      Her ne olursa olsun, önderleri Sun Yat-sen'in bellibaşlı eksikliklerine (proletarya desteğine sahip olmanın yarattığı düşçülük ve kararsızlık) karşın, Çin'de devrimci demokrasi halkı uyandırma, özgürlüğü ve tam demokratik olan kurumları güven altına alma yönünden epey iş başarmıştır. Sun Yat-sen'in partisi, gittikçe daha geniş Çin köylü yığınlarını harekete ve siyasetin içine çekerek (o ölçüde ve o oranda) Asya'da büyük bir ilerleme ve insanın gelişmesi öğesi haline geliyor. Ülkedeki gerici güçlere dayanan siyaset dolandırıcılarının, serüvencilerinin ve diktatörlerinin elinden nasıl bir yenilgi tadarsa tatsın, bu partinin çalışmaları hiçbir zaman boşa gitmeyecektir. [sayfa 67]
     
       
28 Nisan (11 Mayıs) 1913'te yazıldı Gazetedeki metne
Pravda, n° 100'de, 3 Mayıs 1913'te yayınlandı. göre yayınlanmıştır.

     
     
 
       

ASYA'NIN UYANIŞI


      ÇININ yüzyıllardır olduğu yerde sayan bir ülke diye düşünüldüğü yıllar çok mu geride? Bugünün Çin'i ise siyasal eylemlerin fıkır fıkır kaynaştığı, güçlü bir toplumsal harekete ve demokratik bir yükselişe sahne olan bir ülke. Rusya'daki 1905 hareketi ardından demokratik devrim, Asya'nın tümüne, Türkiye'ye, İran'a, Çin'e yayıldı. Britanya Hindistan'ında da mayalanma artıyor.
      Dikkate değer bir gelişme, devrimci demokratik hareketin, Hollanda'nın, kırk milyon kadar nüfuslu Doğu Hint Adalarına, Java'ya ve öteki Hollanda sömürgelerine de yayılmasıdır.
      Birincisi, demokratik hareket, ulusal hareketin, islamın bayrağı altında ortaya çıktığı Java'da yığınlar arasında gelişmektedir. İkincisi, kapitalizm, Hollanda'nın Doğu Hint Adaları için bağımsızlık isteğiyle ortaya çıkan, yerel koşullara uymuş Avrupalılardan oluşma bir yerel aydınlar katmanı yaratmıştır. Üçüncüsü, Java'nın ve öteki adaların oldukça geniş olan Çin nüfusu, devrimci hareketi, kendi ülkelerinden taşıyıp getirmişlerdir. [sayfa 68]
      Hollanda'nın Doğu Hint Adalarındaki bu uyanışı tanımlayan, Hollandalı marksist van Ravesteyn, Hollanda hükümetinin yüzyıllık despotizminin ve gaddarlığının şimdi yerli nüfus yığınlarının kararlı direnç ve karşı koyuşuyla karşılaştığını belirtiyor.
      Devrim-öncesi dönemin alışılagelen olayları başlamıştır. Partilerle işçi birlikleri şaşırtıcı bir hızla kuruluyor. Hükümet bunları yasaklıyor, böylece de yalnızca öfkeyi alevlendiriyor ve hareketin büyümesini hızlandırıyor. Örneğin bu yakınlarda, hükümet, programında ve tüzüğünde bağımsızlık savaşımından sözediyor diye "Hint Partisi"ni kapattı. Hollandalı Derzimordalar[
36] (bir raslantı sonucu, din adamlarıyla liberallerin —Avrupa liberalizmi özüne kadar kokuşmuştur— onayıyla) Hollanda'dan ayrılmaya ilişkin bu maddeyi bir suç girişimi olarak gördüler. Kapatılan parti, kuşku yok, başka bir ad altında yeniden canlandırıldı.
      Java'da yerli halk, bir Ulusal Birlik kurdu. Birliğin şimdiden 80.000 üyesi var; yığınların katıldığı toplantılar düzenliyor. Demokratik hareketin büyüyüşü hiç duraksamıyor.
      Dünya kapitalizmi ve Rusya'daki 1905 hareketi, sonunda, Asya'yı uyandırdı. Ezilip horlanmış, karanlıkta bırakılmış yüz milyonlarca insan ortaçağ durgunluğundan yeni bir yaşama uyanmış bulunuyor ve temel insan hakları ve demokrasi savaşımı için ayağa kalkıyor.
      İleri ülkelerin işçileri, dünyanın çeşitli yerlerinde değişik biçimlerde ortaya çıkan ulusal hareketin bu güçlü gelişmesini ilgiyle ve ondan esinlenerek izliyorlar. İşçi sınıfı hareketinin gücünden korkuya kapılan Avrupa burjuvazisi, gericiliği, militarizmi, siyasette kilisenin rolü olması fikrinin savunulmasını, ilerlemeye karşı çıkılmasını bağrına basıyor. Ne var ki, Avrupa ülkelerinin proletaryası ve Asya'nın genç demokrasisi, gücüne tam bir güven duyarak ve yığınlara inanarak, bu çökmüş ve cançekişen burjuvazinin yerini almak üzere ilerliyor.
      Asya'nın uyanışı ve Avrupa'daki ileri proletaryanın iktidar savaşımı, dünya tarihinde bu yüzyılın başında ortaya çıkan yeni aşamanın simgesidir. [sayfa 69]
     
       

      Pravda,
n° 103,

      Collected Works,

      7 Mayıs 1913
      İmza: F.

      vol. 19, s. 85-86.

     
       
       

İŞÇİ SINIFI VE ULUSAL SORUN


      RUSYA, ulusları açısından karmakarışık bir ülkedir. Burjuvazi tarafından desteklenen toprak sahiplerinin siyaseti demek olan hükümet siyaseti, kara-yüzlerin ulusalcılığı ile demlenmiş, koyulaştırılmıştır.
      Bu siyaset, Rusya'da, nüfusun çoğunluğunu oluşturan halkların çoğunluğunu hedef almıştır. Bunun yanısıra öteki ulusların (Polonyalı, Yahudi, Ukraynalı, Gürcü, vb.) başını kaldıran ve ulusal savaşım ya da ulusal kültür savaşımı yoluyla işçi sınıfını büyük, dünya ölçüsündeki görevinden saptırmaya çalışan burjuva ulusalcılığı ile karşı karşıyayız.
      Ulusallık sorunu, sınıf bilincine varmış bütün işçiler tarafından açıkça düşünülmeli ve bir çözüme bağlanmalıdır.
      Burjuvazi, halkla birlikte, çalışanlarla birlikte özgürlük için savaşırken, ulusların tam özgürlüğünden ve eşit haklara [sayfa 70] sahip olmalarından yanaydı. İleri ülkeler, İsviçre, Belçika, Norveç ve başkaları, bize, gerçekten demokratik bir sistem altında özgür ulusların barış içinde nasıl bir arada yaşadıklarının ya da birbirlerinden barışçıl biçimde nasıl ayrıldıklarının örneğini verdiler.
      Bugün burjuvazi işçilerden korkuyor, Purişkeviç'lerle, gericilerle bir ittifak içine girmeye çalışıyor, demokrasiye ihanet ediyor, baskıyı ya da ulusların eşit haklara sahip olmamasını savunuyor ve ulusalcı sloganlarla işçileri baştan çıkarıyor.
      Zamanımızda, ulusların gerçek özgürlüğünü ve bütün ulusların işçileri arasında birliği yüce tutan, yalnızca proletaryadır.
      Ulusların barış ve özgürlük içinde birarada yaşayabilmeleri ya da (eğer daha uygun düşüyorsa) birbirlerinden ayrılıp ayrı devletler kurabilmeleri için, işçi sınıfının yüce bildiği tam demokrasi, mutlaka gereklidir. Herhangi bir ulusa ya da dile ayrıcalık yok! Ulusal bir azınlığa karşı en ufak ölçüde baskıya ya da haksızlığa yer yok! İşçi sınıfı demokrasisinin ilkeleri bunlardır.
      Bazı güçler, (Lena altın madenleri gibi) milyonların döndüğü kârlı işlerin pay sahipleri olarak görkemli bir yaşam sürdürürken, kapitalistler ile toprak sahipleri, başka başka ulusların işçilerini, her neye malolursa olsun, birbirinden ayrı tutmak istiyorlar. Ortodoks hıristiyan olsun Yahudi olsun, Rus ya da Alman olsun, Polonyalı olsun Ukraynalı olsun, sermayeye sahip olan herkes, elele verip bütün ulusların işçilerini sömürüyor.
      Sınıf bilinci taşıyan işçiler, her eğitsel, siyasal işçi örgütünde ve işçi birliklerinde (sendikalarda), bütün ulusların işçileri arasında tam birlikten yanadır. Bırakalım kadet beyefendiler, Ukraynalılar için eşit hakların önemini küçümseyerek ya da yadsıyarak kendilerini rezil etsinler. Bırakalım bütün ulusların burjuvazisi, ulusal kültür, ulusal amaçlar gibi sahte sözlerle avunsunlar.
      İşçiler, ulusal kültür ya da "kültürde ulusal özerklik" gibi tatlı-dilli sözlerle bölünmelerine izin vermeyeceklerdir. Bütün ulusların işçileri, bütün işçilerin malı olan örgütlerde tam özgürlüğü ve tam hak eşitliğini birlikte ve uyum içinde yüce tutacaklardır. Gerçek kültürün güvencesi de budur. [sayfa 71]
      Tüm dünyanın işçileri, kendi enternasyonalist kültürlerini kuruyorlar. Özgürlüğün savunucuları ve baskının düşmanları, böyle bir kültürü kurmak için uzun zamandan beri hazırlanıyorlardı. Eski dünyanın, uluslara baskı dünyasının, ulusal kavganın ve ulusal içe kapanıklığın karşısına, işçiler yeni bir dünya koyuyorlar; bütün ulusların tüm çalışan sınıflarının birliği dünyasını, içinde insanın insana en küçük ölçüde baskısına ve hiçbir ayrıcalığa yer olmayan bir dünyayı koyuyorlar. [sayfa 72]
     
 
   
Pravda, n° 106, Pravda metnine
10 Mayıs 1913 uygundur.
Collected Works
vol. 19, s. 91-92.

     
     
 
       

GERİ AVRUPA, İLERİ ASYA


      [Başlıktaki -ç.] karşılaştırma bir paradoks gibi görünüyor. Avrupa'nın ilerlemiş, Asya'nın geri kalmış olduğunu bilmeyen var mı? Ama bu başlıktaki sözcükler acı bir gerçeği içeriyor.
      Hayli gelişkin bir makine sanayiine, zengin, çok yönlü bir kültüre ve kurumlara sahip olan uygar ve ileri Avrupa'da, proletaryanın büyümesinden ve artan gücünden korkan, buyurgan burjuvazi, geri, cançekişen, ortaçağ malı ne varsa hepsini desteklemeye başladığı zaman, tarihsel yönden bir noktaya erişilmiştir. Burjuvazi son günlerini yaşıyor; sallanmaya başlayan ücretli köleliği ayakta tutma çabasına düşerek, ne kadar modası geçmiş, eski kuvvet varsa, hepsiyle birlik oluyor.
      İleri Avrupa, geri her şeyi destekleyen bir burjuvazinin buyurganlığı altındadır. Günümüz Avrupa'sı, burjuvazi [sayfa 73] yüzünden değil, ona karşın ilerlemiştir, çünkü daha iyi bir gelecek için savaşan, milyonluk savaşçılar ordusuna yeni ekler katan yalnızca proletaryadır. Geriliğe, vahşete, ayrıcalığa, köleliğe ve insanın insan tarafından alçaltılmasma karşı amansız düşmanlığını sürdüren ve yaygınlaştıran yalnızca proletaryadır.
      "İleri" Avrupa'da, tek ileri sınıf proletaryadır. Burjuvaziye gelince, o, ölüm halindeki kapitalist köleliği ayakta tutabilmek için, vahşette, hunharlıkta ve suçta sonuna kadar gitmeye hazırdır.
      Tüm
Avrupa burjuvazisinin bu çürümüşlüğünü ortaya koymada, o burjuvazinin, mali vurguncularla kapitalist dolandırıcıların bencil amaçlarına yardım için Asya'daki gericiliğe gösterdiği destekten daha çarpıcı bir örnek bulmak güçtür.
      Asya'nın her yerinde güçlü bir demokratik hareket büyüyor, yayılıyor, kuvvet kazanıyor. Oradaki burjuvazi, şimdilik gericiliğe karşı halkın yanında yer alıyor. Yüz milyonlarca insan, yaşama, ışığa, özgürlüğe gözünü açıyor. Ortaklaşacılığa (collectivism) giden yolun demokrasiden geçtiğini bilen, sınıf bilincine sahip işçilerin yüreğinde bu dünya hareketi engin bir mutluluk yaratıyor. Dürüst bütün demokratlar, genç Asya'ya karşı büyük bir yakınlıkla dolup taşıyorlar.
      Ya "ileri" Avrupa? O Çin'i yağmalıyor, orada demokrasi düşmanlarına, özgürlük düşmanlarına yardım ediyor.
      İşte basit, ama ders alınacak bir hesap. Çin demokrasisine karşı, Çin'e yeni bir borç verilmesi kararlaştırılmıştır: Avrupa, askerî bir diktatörlüğe hazırlanan Yüan Şih-key'den yanadır. Onu neden destekliyor? Çünkü bu ticaretinin yararınadır. 250.000.000 rublelik borç anlaşması, 84 ruble 100 ruble hesabıyla yapılmıştır. Bunun anlamı şudur: "Avrupa" burjuvası halktan 225.000.000 ruble toplayacak, ama Çin'e, 210.000.000 ruble ödeyecektir. Görüldüğü gibi bir çırpıda, birkaç hafta içinde onbeş milyon ruble temiz kâr![
14*] Gerçekten "temiz" bir kâr, değil mi? [sayfa 74]
      Çin halkı borcu tanımazsa ne olacak? Her şey bir yana, Çin bir cumhuriyettir ve parlamento çoğunluğu borca karşıdır.
      Ama, o zaman "ileri" Avrupa, bir "uygarlık", "düzen", "kültür" ve "anayurt" feryadı koparacaktır; toplarını harekete geçirecek ve gericiliğin dostu, serüvenci, hain Yüan Şih-key'le ittifak halinde, "geri" Asya'daki bir cumhuriyeti ezecektir.
      Avrupa'nın bütün komutanları, bütün Avrupa burjuvazisi, Çin'deki ortaçağ malı gerici güçlerle ittifak içindedir.
      Ama genç Asya, yani Asyalı yüz milyonlarca emekçi, uygar ülkeler proletaryası gibi güvenilir bir dosta sahiptir. O proletaryanın, hem Avrupa, hem Asya halklarını kurtaracak zaferini, yeryüzünde hiçbir güç önleyemez. [sayfa 75]
 
   
10 (23) Mayıs 1913'te yazıldı Collected Works,
Pravda, n° 113'te 18 Mayıs 1913'te yayınlandı. vol. 19, s. 99-100.

     
       
       

LETONYA BÖLGESİ SOSYAL-DEMOKRATLARININ
DÖRDÜNCÜ KONGRESİ İÇÎN PROGRAM
TASLAĞI[
37]
[PARÇA]


     
ULUSAL SORUN

      Hem genel, teorik, sosyalist sunumu yönünden, hem pratik örgütlenme (kendi partimizin örgütlenmesi) açısından bu sorunun, tüm sosyal-demokrat örgütlerce ivedi olarak tartışılması ve bir çözüme bağlanması gerekiyor.
      Ağustos 1912'de yapılan tasfiyeciler konferansı —yansız menşevik Plehanov'un bile itiraf ettiği gibi— "sosyalizmi ulusalcılığa uyarlama" ruhu içinde RSDÎP'nin programına karşı çıkmıştı.
      Gerçekten de o konferans, Bundun önerisi üzerine, "kültürde ulusal özerklik" sloganının pekâlâ kullanılabileceğine karar vermişti. Oysa bu, partinin ikinci kongresinin kararına karşıydı.
      (Rusya'da bütün Yahudi burjuva ulusalcı partiler tarafından savunulan) bu slogan, sosyal-demokrasinin enternasyonalizmiyle çelişiktir. Demokratlar olarak biz, her ne kadar hafif olursa olsun, herhangi bir ulusa karşı uygulanacak baskıya ya da herhangi bir ulusa verilecek herhangi bir ayrıcalığa, amansızca düşmanız. Demokratlar olarak biz, terimin siyasal anlamında, ulusların kendi kaderlerini tayin [sayfa 76] hakkına, yani ayrılma hakkına sahip olmasını istiyoruz. (RSDÎP'nin programına bakınız). Devlet içinde bütün ulusların koşulsuz olarak eşitliğini, her ulusal azınlığın haklarının koşulsuz olarak korunmasını istiyoruz. Belirleyici başka esasların yanısıra ulus esasını da dikkate alarak saptanacak bölgeler için geniş tabanlı bir özyönetim (self-government) ve özerklik istiyoruz.
      Sosyalistler bir yana, tutarlı her demokrat için bütün bu istekler vazgeçilmez isteklerdir.
      Sosyalistlere gelince, onlar kendilerini genel-demokratik isteklerle sınırlamazlar. Onlar, burjuva ulusalcılığının kaba ya da incelmiş her tezahürüyle (manifestations) savaşırlar. "Kültürde ulusal özerklik", işte tam bu türden bir tezahürdür; bir ulusun proleterleriyle burjuvazisini [birbirine -ç.] bağlar, başka ulusların proletaryalarını ayrı tutar.
      Sosyal-demokratlar her zaman enternasyonalist görüşten yana olmuşlardır, bugün de öyledirler. Biz, köle sahiplerine ve polis devletine karşı, bir yandan, bütün ulusal
toplulukların eşitliğini korurken, bir yandan "ulusal kültürü" değil, her ulusal kültürün bir bölüğünü, yalnızca tutarlı olarak demokratik ve sosyalist bölüğünü içeren enternasyonalist kültürü destekliyoruz.
      "Kültürde ulusal özerklik" sloganı, işçileri, ulusların kültürel birliği gibi boş bir hayalle aldatır; işin aslında bugün her ulusta egemen olan "kültür", toprak sahiplerinin, burjuvaların ya da küçük-burjuvaların kültürüdür.
      Biz, ulusal kültüre, burjuva ulusalcılığının sloganlarından biri olduğu için karşıyız. Biz, tepeden tırnağa demokratik ve sosyalist proletaryanın enternasyonalist kültüründen yanayız.
      Bütün
ulusal-topluluklar işçilerinin birliği, onun yanısıra ulusal toplulukların tam eşitliği ve başından sonuna tutarlı demokratik devlet sistemi... Bizim sloganımız, enternasyonal devrimci sosyal-demokrasinin sloganı işte budur. Gerçekten proleterce olan bu slogan, proletaryanın ve burjuvazinin "ulusal" birliği gibi bir sahte hayal, bir görünüm yaratmayacaktır. Oysa "kültürde ulusal özerklik" sloganının böyle bir hayal yaratacağına ve emekçi halk arasında böyle bir görünümün tohumlarını atacağına hiç kuşku yoktur.
      Ulusal yönden hayli karışmış bir nüfusun oturduğu [sayfa 77] bölgede yaşayan biz, Letonyalı sosyal-demokratlar, Letonyalıların, Rusların, Estonyalıların, Almanların, vb., burjuva ulusalcılığı temsilcilerini içeren bir çevrede bulunan bizler, "kültürde ulusal özerklik" sloganının burjuvaca bir yalan olduğunu çok açık görüyoruz. Bizim kendi sosyal-demokrat örgütümüzde pratik sınavdan geçmiş olan slogan, tüm ulusal-topluluklar işçilerinin bütün her türlü örgütlerinin birliği sloganı, bizim, özellikle baştacımızdır.
      "Kültürde ulusal özerklik" sloganını haklı gösterebilmek için sık sık Avusturya'dan örnek getiriliyor. Avusturya söz-konusu olduğu sürece, şu noktaların anımsanması gerekir. Birincisi, önde gelen Avusturyalı teorisyen Otto Bauer'in (Ulusal Sorun ve Sosyal-Demokrasi adlı kitabında öne sürdüğü) ulusal soruna ilişkin görüşünü Karl Kautsky gibi ihtiyatlı bir yazar bile ulusal öğenin abartılması olarak kabul etmiştir (bkz: K. Kautsky, Nationalität und Internationalität; bu yapıt Rusçaya çevrilmiştir); ikincisi Rusya'da "kültürde ulusal özerkliği" şimdiye değin bütün Yahudi burjuva partileriyle birlikte tek savunan Bund üyeleri olmuştur, ne Bauer, ne Kautsky, Yahudiler için ulusal özerkliği kabul etmiş değildir. Üstelik Kautsky (adı geçen yapıtında) Doğu Avrupa (Galiçya ve Rusya) Yahudilerinin bir ulus değil, bir kast olduğunu açıkça söyler. Üçüncüsü, Avusturya Sosyal-Demokrat Partisinin Brünn[15*] ulusal programı (1899)[38] ülke-dışı (extra-territorial) (kişisel) ulusal özerkliği tam olarak tanımaz, yalnızca devletin sınırları içinde bir ulusal topluluğa bağlı ulusal bölgelerin birliğini ister (Brünn programının 3. bölümü). Dördüncüsü, apaçık göründüğü gibi orta yolun yolcusu olan (ve enternasyonalizm açısından tatmin edici bulunmayan) bu uzlaşmacı program bile, Avusturya'nın içinde tam bir fiyasko ile sonuçlanmıştır. Çünkü uzlaşma, barış getirmemiş, onun yerine, Çek ayrılıkçılarının kopmasına yolaçmıştır. Beşincisi, Kopenhag kongresinde tüm Enternasyonal tarafından oybirliğiyle kınanan bu Çek ayrılıkçılar, Bund türü ayrılıkçılığın kendilerine yakın olduğunu ilan etmekteler (bkz: Der cechoslavische Sozial-demokrat, n°3. Ayrılıkçıların organı. Prag: Praha, Hybernska 7'den parası sağlanabilir.) Altıncısı, Bauer'in kendisi de her bölgede değişik ulusal-topluluklara ait sosyal-demokrat siyasal örgütlerin birliğini [sayfa 78] istemektedir. Avusturya partisinin tam bir bölünmeye, hizipleşmeye yolaçan "ulusal sistemi"ni Bauer'in kendisi de kararsız ve çelişik bir sistem olarak kabul etmektedir.
      Sözün kısası Avusturya'dan örnek getirmek Bundun yararına değildir, ona karşıdır.
      Tabandan birlik, her bölgede, tüm ulusal-topluluklardan gelme sosyal-demokrat işçilerin, tüm işçi sınıfı örgütlerinde tam birliği ve güçlenmesi... Bizim sloganımız budur. "Kültürde ulusal özerklik" gibi uzlaşmacı, aldatıcı burjuva sloganı yerin dibine batsın!
      Biz, partimizin yapısında da federasyona karşıyız. Biz (yalnızca merkezin değil) ama bütün ulusal-topluluklar sosyal-demokratlarının yerel örgütlerinin birliğinden yanayız.
      Kongre hem kültürde ulusal özerklik sloganını, hem parti yapısı içinde federasyon ilkesini reddetmelidir. Letonyalı sosyal-demokratlar, Polonya sosyal-demokratlarının ya da Kafkasya sosyal-demokratlarının, 1898'den 1912'ye kadar (parti tarihindeki tam 14 yıl boyunca) yaptığı gibi, sosyal-demokrat enternasyonalizmine sadık kalmalıdır. [sayfa 79]
 
   
Mayıs ayında, 25 Haziran (7 Temmuz) Collected Works,
1913'ten önce yazıldı.
İlk kez Letonya'da Cinas Bizdrs,
n° 4, Ağustos 1913'te yayınlandı.
Rus dilinde ilk kez 1929'da Tüm Yapıtların
17. cildinin ikinci ve üçüncü baskılarında
yayınlandı.
vol. 19, s. 115-118.




Dipnotlar


[1*] Bk: Lenin, Collected Works, vol 6, s. 324-27. -Ed.
[2*] Şafak. -ç.
[3*] "Polonya'nın Sonu mu?" -ç.
[4*] İtalikler bizim.
[5*] Lenin, "restorasyonu" sözcüğünü kullanıyor. -ç.
[6*] Fransa'da, birinci cumhuriyet ve imparatorluk yıllarında üne kavuşmuş, Rochefort'lu Nicolas Chauvin adlı askerin adından yapılma bir sözcük. Chauvin'in yurtseverliği aşırı gösteriş ölçüsüne vardığı için, arkadaşları arasında alay konusu olmuş, bağnaz yurtseverlik anlamına gelen chauvinism sözcüğü de oradan kalmıştır. Cogniard'ın 1831'de yazdığı La Cocarde Tricolore adlı güldürü de, Chauvin adını ölümsüzleştirmiştir, -ç.
[7*] Tilak (1856-1920) — Britanya yönetimine karşı sert eleştirileriyle tanınan Hintli siyasal önder. -Ed.
[8*] "Selamlayınız!" -ç.
[9*] A. P. İzvolski (1856-1919) — Rus diplomat, 1906-1910 yılları arasında Rus dışişleri bakanı. -Ed.
[10*] Settar Han (1870-1914) — İran Azerbaycanı demokratik hareketinin önderi, İran’ın halk kahramanlarından. 1905-1911 Iran devrim hareketine katıldı. 1908-1909'da Tebriz'de şaha ve Azerbaycan'ın toprak sahiplerine karşı halk ayaklanmasını yönetti. -Ed.
[11*] Kafkasların güneyinde Azerbaycan, Gürcistan ve Ermenistan'ı içine alan bölge. -ç.
[12*] V. P. Liyahov (1869-1919) — Çarlık ordusunda albay. 1907'de Tahran'da Iran devriminin bastırılmasını örgütledi. —ç.
[13*] Cervantes'iıı romanındaki kahramanı Don Kişot'un adından yapılan ve gerçekleştirilemeyecek hayaller peşinde koşmayı ifade eden bir sözcük, -ç.
[14*] Lenin'in kısaca söylediği hesap şudur: Avrupa'nın mali imparatorluğu çıkaracağı 250.000.000 rublelik tahvilleri halka 225.000.000 rubleye satacak, tahvillerin vadesi geldiğinde geriye 25.000.000 ruble kâr ödeyecektir. Buna karşılık halktan aldığı 225.000.000 rublenin 210.000.000 rublesini Çin'e»vererek kendisi aradan 15.000.000 ruble kazanacaktır. Kısacası Çin'in 40.000.000 rublesi bölüşülecektir. -ç.
[15*] Şimdi Çekoslavakya'daki Brno kenti.-Ed.



Sayfa başına gidiş