Karl Marks
Artı-Değer Teorileri
İkinci Kitap


Karl Marx'ın Theorien über den Mehrwert (1862-63) (Vierter Band des "Kapitals") Zweiter Teil adlı yapıtını, İngilizcesinden (Theories of Surplus-Value (Volume IV of "Capital") part 2, Lawrence and Wishart, London 1975, Translated by Renate Simpson, Edited by S. Ryazanskaya) dilimize çevrildi ve kitap, Fransızcasıyla (Théories sur la plus-value (Livre IV du "Capital") tome 2, Editions Sociales, Paris 1974, Publiées sous la responsibilité de Gilbert Badia) karşılaştırıldıktan sonra Artı-Değer Teorileri, İkinci Kitap adı ile, Sol Yayınları tarafından, Kasım 1999 tarihinde, Ankara'da yayınlanmıştır.

Eriş Yayınları tarafından düzenlenmiştir. erisyayinlari@kurtuluscephesi.org

Özgün biçimiyle Acrobat Reader formatında: Artı-Değer Teorileri / İkinci Kitap (4.899 KB)








[DOKUZUNCU BÖLÜM]
RIKARDOCU RANT YASASI DENEN YASANIN KEŞFİ
KONUSU ÜZERİNE NOTLAR.
[RODBERTUS KONUSUNDA TAMAMLAYICI NOTLAR]
(ARA AÇIKLAMA





[1. Anderson’un Farklılık Rantı Yasasını Bulması.
Anderson’un Görüşlerinin, Ondan Hırsızlama Yapan Malthus
Tarafından, Toprak Sahiplerinin Çıkarına Çarpıtılması]


      Anderson gündelik yaşamında bir çiftçiydi. Rantın yapısına şöyle söz arasında değindiği ilk yapıtı 1777’de[37] yayınlandı; o sıralar, kamuoyunun genişçe bir kesimi için önde gelen ekonomist henüz Sir James Steuart’tı; ve herkes dikkatini bir yıl önce yayınlanan Wealth of Nations’a [Ulusların Zenginliği] çevirmiştik[38] Bu ortamda İskoç çiftçinin, güncel pratik bir tartışmanın eseri olan ve rantı ex professo1 incelemeyen, ama yalnızca yeri geldiği için açıklayan yapıtı, hiç kimsenin dikkatini çekmemişti. Bu yapıtında Anderson, rantla, yalnızca bir raslantı olarak ilgilendi, ex professo değil. Onun bu teorisi, Essays Relating to Agriculture and Rural Affairs [Tarıma ve Kırsal İşlere İlişkin Denemeler], 3 cilt, Edinburgh, 1775-1796, başlığı altında bizzat yayınladığı tüm yapıtlarının bir ya da ikisinde, gene böyle salt bir raslantı sonucu yer alır. Gene benzer biçimde, 1799-1802 arasında yayınlanan Recreations in Agriculture, Natural History, Arts, etc. [Tarım, Doğa Tarihi, [sayfa 103] Sanat, vb. Üzerinde Yeni Baştan Düşünmek], Londra, (British Museum’da bakılacak) adlı yapıtında da böyle; tüm bu yazılar doğrudan çiftçileri ve tarımcıları hedef almıştı. Buluşunun önemi hakkında Anderson’un en ufak bir sezgisi olsaydı ve kamuoyuna bunu “Rantın Doğası Üzerine Bir Araştırma” olarak ayrıca sunsaydı, ya da başkalarının fikrini başarıyla ortaya çıkaran hemşehrisi McCulloch gibi, kendi fikirlerini piyasaya sürmekte en ufak yeteneği olsaydı iş çok farklı [olurdu]. Onun teorisinin kopyaları, West ve Malthus’un 1815’te yayınlanan çalışmalarında gösterildiği gibi, bağımsız teorik araştırmalar biçiminde basıldı:
      Malthus: An Inquiry into the Nature and Progress of Rent [Rantın Doğası ve Gelişimi Üzerinde Bir Araştırma]; West: Essay on the Application of Capital to Land [Sermayenin Toprağa Uygulanması Üzerine Deneme].
      Dahası var, Anderson’un rant teorisini, Malthus kendi nüfus yasasına, ilk kez, ekonomik ve gerçek (doğal-tarihsel) bir temel vermek için kullandı; daha önceki başka yazarlardan ödünç aldığı geometrik ve aritmetik büyüme saçmalığı salt hayalî bir hipotezden başka bir şey değildi. Bay Malthus [bu teori sayesinde -ç.] sorunu bir çırpıda “geliştiriverdi” Ricardo ise bu rant öğretisini, kendi önsözünde[39] belirttiği gibi, –pratik yönünden ayrı olarak– ekonomi politiğin tüm sistemi içindeki en önemli bağlantılardan biri haline getirdi; ona yepyeni bir teorik önem kazandırdı.
      Ricardo, Principles of Political Economy’nin [Ekonomi Politiğin İlkeleri] önsözünde, West’le Malthus’u teoriyi ilk ortaya atanlar olarak ele aldığına göre, anlaşılan Anderson’u bilmiyordu. Yasayı sunduğu özgün biçime bakılırsa West de, ola ki, –Tooke, Steuart’ı ne kadar biliyorsa– Anderson’u ancak o kadar biliyordu. Malthus ise farklı. Yazılarının dikkatle karşılaştırılması, Anderson’u bildiğini ve kullandığını gösteriyor. Gerçekte o meslekten bir fikir hırsızı idi. ||486| Onun nüfus konusundaki kitabının birinci baskısını,[40] din adamı Townsend’in daha önce alıntıladığım çalışmasıyla[41] karşılaştırmak, onu gerçekte bağımsız bir yazar olarak ele, almadığına, hiçbir satırında adını anmaksızın ve varlığını gizleyerek ondan yalnızca kopya yaptığını, kölece sadık bir fikir hırsızı gibi onun ifadelerini biraz değiştirip kullandığını anlamak için yeter de artar bile.
      Malthus’un Anderson’u kullanış tarzı tipiktir. Anderson, tahıl ihracına prim verilmesini, tahıl ithalinden vergi alınmasını savunuyordu; bunu toprak sahiplerine herhangi bir çıkar sağlama düşüncesiyle yapmamıştı, ama bu tür bir yasamanın “ortalama tahıl fiyatını indireceği”ne ve tarımdaki üretici güçlerin dengeli gelişimini güvenceye alacağına inandığı için yapmıştı. Malthus, [sayfa 104] Anderson’un bu [önerisinin .] pratiğe geçirilmesini kabul etmiştir; çünkü –Anglikan Kilisesinin sadık bir üyesi olarak– rantlarını, arpalıklarını, israflarını, kalpsizliğini vb. ekonomik açıdan haklı gösterdiği toprak aristokrasisinin profesyonel dalkavuğuydu. Malthus, sanayi burjuvazisinin çıkarlarını, toprak mülkiyetinin, aristokrasinin çıkarlarıyla özdeş olduğu, yani halk kitlesine, proletaryaya karşı olduğu ölçüde desteklemiştir. Ama bu çıkarların birbirinden farklı olduğu, birbiriyle çatıştığı durumlarda, burjuvaziye karşı aristokrasinin yanında yer alır. “Üretken olmayan emekçileri”, aşırı-tüketimi vb. savunması bunun içindir.
      Öte yandan Anderson, rant getiren toprakla rant getirmeyen toprak arasındaki ya da değişik rantlar getiren topraklar arasındaki farkı, rant getiren ya da daha büyük rant getiren toprakla karşılaştırıldığında rant getirmeyen ya da çok küçük bir rant getiren toprağın göreli düşük verimiyle açıklar. Ama, farklı toprak türlerinin bu göreli üretkenlik derecelerinin, yani daha iyi olanla karşılaştırıldığında, daha kötü toprak türlerinin göreli düşük üretkenliğinin, tarımın mutlak üretkenliğiyle hiçbir ilişkisi olmadığını açıkça belirtmiştir. Tam tersine, yalnızca her tür toprağın mutlak üretkenliğinin sürekli iyileştirilebileceğini ve nüfus artışıyla birlikte iyileştirilmesi gerektiğini vurgulamakla kalmamıştır; aynı zamanda, daha ileri gitmiş, değişik tür toprakların üretkenliğindeki farklılıkların aşama aşama azaltılabileceğini ısrarla savunmuştur. İngiltere’de tarımın o sıralardaki gelişme derecesinin, [tarımın potansiyel .] olanakları konusunda hiçbir ipucu vermediğini söylemiştir. Bir ülkede tahıl fiyatlarının yüksek ama rantın düşük, bir başka ülkede ise tahıl fiyatlarının düşük, ama rantın yüksek olabileceğini söylemesi bundan ötürüdür; ve bu onun [ortaya attığı .] ilkeyle tutarlıdır, çünkü her iki ülkede de rantın düzeyini ve varlığını verimli ve verimsiz toprak arasındaki farklılık belirlemektedir — ne birinde ne ötekinde mutlak verimlilik belirlemektedir; her birinde mevcut bu toprak türlerinin ortalama verimliliği değil, ama verimlilik dereceleri farkı belirlemektedir. Bundan, tarımın mutlak veriminin rantla hiçbir ilgisi olmadığı sonucunu çıkarmıştır. Böylece daha sonra, ilerde göreceğimiz gibi,2 kendini maltusçu nüfus teorisinin hasmı ilan etmiş ve kendi rant teorisinin, bu ucubeye temel olma hizmetini göreceği aklından bile geçmemiştir. Anderson’un mantığı şuydu: 1700-1750 yıllarıyla karşılaştırıldığında, 1750-1801 arasında İngiltere’de tahıl fiyatlarının artması, giderek daha az verimli toprak türlerinin tarıma açılmasından ötürü değil, bu iki dönemdeki tarım yasalarının etkisinden ötürüdür. [sayfa 105]
      Peki Malthus ne yaptı?
      Geometrik ve aritmetik dizi [biçimindeki -ç.] (o da çalıntı olan) kuruntusunu her ne kadar bir “formül” olarak sürdürdüyse de, bunun yerine Anderson’un teorisini, kendi nüfus teorisinin doğrulanması için kullafıdı. Anderson teorisinin pratiğe geçirilişini, toprak sahiplerinin çıkarına olduğu kadarıyla sürdürdü — yalnızca bu gerçek bile, bu teorinin burjuva ekonomiyle bağlantısını, Anderson gibi onun da çok az anladığını kanıtlar. Teoriyi öne sürenin ortaya koyduğu karşı-kanıtı iyice araştırmadan, bu kanıtı proletaryaya yöneltti. Oysa bu teoriden çıkarılabilecek teorik ve pratik yararlar şunlar olabilirdi: Teorik olarak, metanın vb. delerinin belirlenmesi ve toprak sahipliğinin doğasına nüfuz etmek; pratik olarak, burjuva üretim temelinde toprağın özel mülkiyetinin gerekliliğine karşıtlık ve daha da ivecenlikle, bu toprak sahipliğini güçlendiren tahıl yasaları gibi tüm devlet düzenlemelerine karşıtlık. Anderson teorisinin bu yararlarını Malthus Ricardo’ya bıraktı. Bu teoriden çıkardığı tek pratik sonuç, 1815’tc toprak sahiplerinin istediği koruyucu gümrük tarifelerini savunmasıydı — aristokrasiye bir dalkavukluk hizmeti ve zenginlik üretenlerin yoksulluğuna yeni bir kulp takmak; emeği sömürenler için de yeni bir mazeret. Bu açıdan, sanayi kapitalistlerine de bir dalkavukluk hizmetiydi.
      Azamisinden alçaklık, Malthus’un ayırıcı özelliğiydi — ancak bir rahibin tutkunu olabileceği bir alçaklık ||497|, insanların çektiği acıyı günahın cezalandırılması olarak gören ve ne de olsa “yeryüzündeki gözyaşı dereleri”ne gereksinimi olan, ama aynı zamanda geçimini sağlayış biçimi nedeniyle ve takdir-i ilahi dogmasının payandası sayesinde, egemen sınıfların, gözyaşı vadisindeki konukluğunu “keyifli hale getirme”yi yararlı bulan bir rahibin tutkunu olabileceği bir alçaklık. Bu zihniyetin “alçaklığı” onun bilimsel çalışmasında da aşikardır. Birincisi utanmasız mekanik fikir hırsızlığında. İkincisi, bilimsel önermelerden çıkardığı radikal olmayan ihtiyatlı sonuçlarda.

[2. Ekonomik Fenomenleri Değerlendirmede
Ricardo’nun Temel ilkesi: Üretici Güçlerin Gelişimi.
Malthus’un Egemen Sınıfların En Gerici Öğelerini Savunması.
Malthus’un Nüfus Teorisinin Darwin Tarafından Pratik Olarak
Yadsınması]


      Ricardo, kendi zamanına göre haklı olarak, kapitalist üretim tarzını, genel üretim açısından ve zenginlik yaratılması açısından en yararlı [tarz -ç.] sayar. Üretim için üretim ister; ve bunun için [sayfa 106] iyi bir nedeni de vardır. Ricardo’nun duygusal muhaliflerinin yaptığı gibi, üretimin kendi başına bir amaç olmadığını vurgulamak, üretim için üretim [demenin], insanal üretici güçleri geliştirmekten, yani kendinde amaç olarak insan doğasının zenginliğini geliştirmekten başka bir şey değildir anlamına geldiğini unutmaktır. Bireyin gönencinin bu amaca [yönelmesine .] Sismondi’nin yaptığı gibi karşı çıkmak, bireyin gönencini güvenceye almak için türlerin gelişmesini durdurmak gerektiğini vurgulamak demektir, öyle ki, örneğin şöyle ya da böyle bazı bireylerin mutlaka yok olacağı herhangi bir savaşa girişilemez [demek gibi bir şeydir -ç.]. (Sismondi, yalnızca, bu çelişkiyi gizleyen ya da yadsıyan ekonomistlere karşı haklıdır.) Böyle terbiye edici düşünceler, kısırlıkları bir yana, her ne kadar insan türlerinin yeteneklerini geliştirmelerinin, ilkin, bireysel insanların çoğunluğunun ve bütün insan sınıflarının sırtından olsa da, sonunda bu çelişkiyi kırarak bireyin gelişmesiyle üst üste çakıştığı gerçeğini anlamayı beceremediklerini gösterir; böylece, bireyliğin daha yüksek [düzeyde -ç.] gelişimi, tıpkı hayvan ve bitki krallıklarında olduğu gibi insan krallığında, türlerin çıkarları uğruna ilkin bireyi gözden çıkaran tarihsel bir süreçle başarılır; türlerin bu çıkarları yalnızca belli bazı bireylerin çıkarlarıyla uyumlu olduğu için, kendilerini ancak bireylerin çıkarlarının sırtından ortaya koyarlar; ve ayrıcalıklı bireylerin gücünü oluşturan şey de işte bu uyumdur.
      Böylece, Ricardo’nun kaba sertliği, yalnızca bilimsel açıdan dürüst olmakla kalmamıştır, ama onun bakış açısından, aynı zamanda bilimsel bir gerekirliktir. Ancak, böyle olduğu içindir ki, onun gözünde üretici güçlerin gelişmesinin, toprak mülkiyetini ya da işçileri yoketmesi hiç fark etmez. Bu gelişme sanayi burjuvazisinin sermayesinin değerini düşürürse onu da aynı hoşnutlukla karşılar. Eğer emeğin üretkenlik gücünün gelişmesi, varolan sabit sermayenin değerini yarıya indirse elden ne gelir, diyor Ricardo. İnsan emeğinin üretkenliği bir kat artıyor ya. İşte bilimsel dürüstlük burada. Ricardo’nun yaklaşımı, bir bütün olarak, sanayi burjuvazisinin çıkarınadır; ama yalnızca onların çıkarı üretimin çıkarıyla ya da insan emeğinin üretken gelişimiyle çakıştığı için ve çakıştığı ölçüde. Burjuvazi bununla çatışmaya düştüğü anda, ona karşı da başka zamanlar proletaryaya ve aristokrasiye karşı olduğu kadar acımasızdır.
      Peki, ya Malthus! Bu habis, yalnızca belli bilimsel önermelerden (ki her zaman çalmaktadır) yalnızca, burjuvaziye ve proletaryaya, her ikisine karşı aristokrasiye “uygun gelen” (yararlı) sonuçları seçer alır. Bu yüzden de üretim için üretim istemez; yalnızca [sayfa 107] status quo’yu koruduğu ya da geliştirdiği ve egemen sınıfların çıkarına hizmet ettiği ölçüde ister.
      Onun daha ilk çalışması,[42] özgün yapıtın zararına yapılan fikir hırsızlığının en başarılı yazınsal örneklerinden biri olan çalışması, mevcut İngiliz hükümetinin ve toprak aristokrasisinin çıkarı için, Fransız Devriminin ve onun İngiltere’deki yandaşlarının, sorunları olgunlaştırma eğiliminin ütopik olduğunu gösterecek “ekonomik” kanıt sağlamak gibi pratik bir amaç taşıyordu. Başka deyişle tarihsel gelişmeye karşı, varolan koşullara övgüler yağdıran ve dahası devrimci Fransa’ya karşı savaşı haklı gösteren bir broşürdü.
      Koruyucu gümrük tarifeleri ve rant konusunda 1815’teki yazıları [43] bir ölçüde, üreticilerin yoksulluğuna mazeret bulucu daha önceki [yazılarını -ç.] haklı çıkarma aracıydı; ancak özellikle de “aydınlanmış”, “liberal” ve “ilerleme yanlısı” sermaye karşıtı, gerici toprak mülkiyetini savunma aracıydı ve özellikle İngiliz yasalarında aristokrasi yararına sanayi burjuvazisine karşı yayılmaya niyetlenilen değişiklikleri haklı göstermenin aracıydı.[44] Son olarak ||498| Ricardo’yu hedef alan Ekonomi Politiğin İlkeleri [adlı yapıtı -ç.] esas olarak, “sınai sermaye”nin vazgeçilmez istemlerini ve üretkenliğinin gelişmesine temel olan yasaları, toprak aristokrasisinin mevcut çıkarlarına, “Yerleşik Kilise”ye (Malthus o kiliseye mensuptu), devlet emeklilerine ve vergi tüketicilerine “yararı olan” “arzulanır sınırlar”a geriletme amacını taşıyordu. Ancak, bir insan, (ne kadar hatalı olursa olsun) bilimin kendisinden değil, dışardan, yabancı, dış çıkarlardan türetilen bir bakış açısını bilimle bağdaştırmaya çalışırsa, ben ona “alçak” derim.
      Ricardo, proletaryayı makinelerle ya da yük hayvanlarıyla ya da metalarla aynı kefeye koyduğu zaman, bu alçakça bir hareket değildir; çünkü (onun görüşünce) onların makine ya da yük hayvanı olmaları, sırf “üretime” neden oluşlarıyla ilgilidir, ya da burjuva üretimde yalnızca meta oldukları içindir. Bu yansızdır, nesneldir, bilimseldir. Onun bilimine karşı günah işlemeye yol açmadığı ölçüde Ricardo her zaman bir insan-severdir, pratikte de olduğu gibi.
      Öte yandan rahip Malthus, işçiyi, üretim uğruna bir yük hayvanına indirger ve hatta onu açlıktan ölüme ve bekarlığa mahkum eder. Ama bu aynı üretim istemleri toprak sahibinin rantını köstekler ya da Yerleşik Kilisenin “ondalık”ına ya da “vergi tüketicilerinin çıkarına el uzatırsa; ve ayrıca sanayi burjuvazisinde, çıkarı, gelişmenin önünde engel hale gelen kesimi, üretimin ilerlemesini temsil eden kesime kurban edilirse –ve bu nedenle her ne zaman sorun, aristokrasinin, burjuvazi karşısındaki çıkarları ya da tutucu [sayfa 108] durağan burjuvazinin ilerlemeci burjuvazi karşısındaki çıkarları ise– tüm bu durumlarda “rahip” Malthus, o belirli çıkarları üretime kurban etmez; ancak yapabildiği kadarıyla, üretim istemlerini mevcut egemen sınıfların ya da sınıf kesimlerinin belli başlı çıkarlarına kurban etmenin yolunu arar. Bu sonuca ulaşmak için de bilimsel vargılarını çarpıtır. Bu onun bilimsel alçaklığıdır, utanmaz ve mekanik fikir hırsızlığından ayrı olarak bilime karşı günahıdır. Malthus’un bilimsel vargıları, egemen sınıflara karşı genel olarak ve egemen sınıfların gerici öğelerine karşı özel olarak “saygılıdır; başka deyişle bu çıkarlar için bilimi çarpıtır. Ancak, vargıları, boyun eğdirilmiş sınıflara ilişkin olduğu ölçüde acımasızdır. Yalnızca acımasız değildir; acımasızlık taşlar, bundan hınzırca bir haz alır ve sefilleri hedef aldığı ölçüde de vargılarını, onun görüş açısından bilimsel olarak haklı olabilecek noktanın ötesine geçecek ölçüde abartır.3
      İngiliz işçi sınıfının Malthus’a karşı duyduğu nefret –Cobbett ona kaba bir biçimde “şarlatan rahip” diye ad takmıştı (Cobbett, gerçi İngiltere’nin bu yüzyıldaki en büyük siyaset yazarıydı ama, Leipzig profesörlüğünden[45] yoksundu ve “okumuşların dili”nin açık düşmanıydı)– çok haklıydı ve halkın güdüsü doğruydu; Malthus’un bir bilim adamı olmadığını, ama karşıtlarının satın alınmış avukatı, egemen sınıfların utanmaz dalkavuğu olduğunu hissediyorlardı.
      Bir fikrin mucidi, onu tüm dürüstlüğü içinde abartabilir; fikir hırsızı abarttığı zaman, böyle bir abartmayı “iş” edinir.
      Malthus’un Nüfus Üzerine çalışmasının ilk baskısı, yeni bilimsel tek sözcük içermediği için, davetsiz Capuchin’in4 vaazı, Townsend’in, Steuart’ın Wallace’ın Herbert’ın vb. buluşlarının bir Abraham a Santa Clara[46] versiyonu sayılsa yeridir. Gerçekte [Malthus’un kitabı -ç.] popüler biçimiyle etki yapmak istediği için, haklı olarak popüler nefreti çekmiştir.
      Uyum vaazı veren sefil burjuva ekonomistlerle karşılaştırıldığı zaman Malthus’un tek marifeti uyumsuzluklar üzerindeki keskin vurgusudur; gerçi o uyumsuzlukların hiçbirini o keşfetmiş değildir ama hepsini müstehzi rahip rahatlığıyla o vurgulamış, o abartmış, o yaymıştır. [sayfa 109]
      ||499| Charles Darwin, On the Origin of Species by Means of Natural Selection, or the Preservation of Favoured Races in the Struggle for Life’ta [Doğal Seçme Yoluyla Türlerin Kökeni ya da Yaşam Savaşımında Uygun Türlerin Korunması Hakkında] (5. bin), Londra 1860, şöyle der:       “İzleyen bölümde, dünyanın her bir yanındaki tüm organik varlıklar arasında, kaçınılmaz olarak yüksek geometrik artış dizisini izleyen Varolma Savaşımı ele alınacaktır. Bu Malthus’un öğretişidir, tüm hayvan ve bitki krallıklarına uygulanmıştır” (s. 4-5).       O şahane kitabında Darwin, hayvan ve bitki krallığındaki “geometrik” ilerlemeyi keşfederek, Malthus’un teorisini devirdiğini farketmedi. Malthus teorisini, Wallace’ın, insanın geometrik ilerlemesini hayvanların ve bitkilerin hayalî “aritmetik” ilerleyişiyle karşılaştırması üzerine dayandırmıştı. Darwin’in çalışmasında, örneğin türlerin soyunun tükenmesinde (temel ilkesinden oldukça farklı olarak) Malthus’un teorisinin, doğal tarihe dayanarak ayrıntılı biçimde yadsındığını görüyoruz. Ama Malthus’un teorisi Anderson’un rant teorisine dayandığı ölçüde de bizzat Anderson tarafından yadsınmıştır.[47]|499||

[3. Toprak Rantı Konusundaki Görüşler Tarihini
Roscher’in Saptırması,
Ricardo’nun Bilimsel Yansızlığının Örnekleri.
Toprakta Sermaye Yatırımından Sağlanan Rant ve Doğanın Öteki
Öğelerinin Sömürülmesinden Sağlanan Rant.
Rekabetin Çifte Etkisi]


      ||499| Anderson’un bir yan ürün olarak rant teorisini geliştirdiği ilk yayını, rant konusunda değil ama koruma konusunda pratik bir polemikti. 1777’de yayınlandı; başlığı An Enquiry into the Nature of the Corn Laws, with a View to the New Corn Bill Proposed for Scotland [Tahıl Yasalarının Doğası Hakkında Bir Araştırma ve İskoçya İçin Önerilen Yeni Tahıl Yasa Tasarısı Hakkında Bir Görüş], Edinburgh, 1777, her şeyden önce pratik bir amaca yönelik olduğunu gösteriyor, ikincisi imalatçılarla toprak sahiplerinin çıkarlarının taban tabana zıt düştüğü [bir konuda .] beklenen bir yasama girişimiyle ilgili görünüyor.
      (İngiltere için olan) 1773 [tarihli .] yasa (bkz: McCulloch Kataloğu[48]) (öyle görünüyor ki) 1777’de İskoçya’ya da genişletilecek (British Museum’da araştır).       “1773 yasası” diyor Anderson, “yurt dışından tahıl ithalini teşvik ederek5 kendi halkımızı daha ucuz bir fiyattan doyurmak6 [sayfa 110] amacıyla imalatçılarımız için tahıl fiyatını düşürmek gibi açıkça dile getirilen bir niyetle yapılmıştır.” (James Anderson, A Calm Investigation of the Circumstances that havue led to the Preseni Scareity of Grain in Britain [Britanya’da Şimdiki Tahıl Kıtlığına Yol Açan Koşullar Hakkında Serinkanlı Bir Soruşturma], Londra, 1801, s. 50.)       Burada açıkça görünüyor ki, Anderson’un yayını tarımcıların (toprak sahipleri dahil) çıkarını (koruma) adına, imalatçıların çıkarına karşı girişilmiş bir polemiktir. Ve Anderson [kitabını -ç.], partizan bir yapıt olduğunu “açıkça belirterek” yayınlamıştır. Rant teorisi, bu kitapta yalnızca bir raslantı olarak, lafın gelişi, yer almıştır. Çıkar çatışmasını şu ya da bu ölçüde sürekli konu edinen daha sonraki yazılarında, Anderson, rant teorisini, yalnızca laf arasında, bir ya da iki kez daha yineler. Bu konuya bilimsel bir ilgi duyduğu gibi bir havaya hiçbir zaman girmez; konu onun sunumunda, bağımsız, ayrı bir konu haline bile gelmez.
      Bu durumda, anlaşılan, Anderson’un yazılarından haberi olmayan Wilhelm Thukydides Roscher’in[49] şu ifadesinin ne kadar doğru olduğu söz götürür:       “1777’de hemen hemen hiç dikkat çekmeyen ama [aradan geçen zaman içinde -ç.] paranın ve toprağın çıkarları arasında çok keskinleşerek gelişen çelişkiye değinen bir öğretinin 1815’te ve izleyen yıllarda büyük bir ligiyle hemen savunulması ve saldırıya uğraması dikkat çekicidir.” (Die Grundlagen der Nationalökonomie, 3. baskı, 1858, s. 297-298.)       Bu tümcede ne kadar sözcük varsa, o kadar yanlış var. Birincisi, West’in, Malthus’un ve Ricardo’nun aksine, Anderson, düşüncesini bir “öğreti” olarak öne sürmüş değildir, ikincisi, “hemen hemen” hiç dikkat çekmemiş değil, “hiç ama hiç” dikkat çekmemiştir.
      Üçüncüsü, tek amacı imalatçılarla toprak sahipleri arasındaki karşıtlığı ele almak olan bir çalışmada bir raslantıyla, laf arasında ortaya atılmıştır; bu karşıtlık 1777’de ciddi biçimde ilerletilmişti ve [sözkonusu -ç.] çalışma, bu fiilî çıkar savaşımına yalnızca “değinmiş” ve ekonomi politiğin genel 11 500İ teorisine “dokunmamış”tır. Dördüncüsü, 1815’te bu teoriyi yeniden-üretenlerden biri, Malthus, [bu görüşü -ç.] Anderson ölçüsünde tahıl yasalarını destekleyici bir görüş olarak yorumlamıştır. Aynı öğretiyi hem kaşifi, hem Malthus, toprak mülkiyetine destek olmak için kullanmışlardır; onu ancak Ricardo toprak sahiplerine karşı hale getirmiştir. Demek ki, olsa olsa: bu öğretiyi öne sürenlerden bazıları toprak mülkiyetinin çıkarlarını savunurken gene öne sürenlerden bazıları bu aynı [sayfa 111] çıkarlara karşı savaştılar, denebilir; ama toprak mülkiyetini savunanlar 1815’te bu teoriye karşı saldırıya geçtiler de denemez (çünkü Ricardo’dan önce Malthus bu öğretiyi savunmuştur), toprak mülkiyetine saldıranlar bu öğretiyi savunmuştur da denemez (çünkü Ricardo bu teoriyi Malthus’a karşı “savunmak” zorunda değildi, çünkü Malthus’u, bu teoriyi keşfedenlerden biri, yani kendi öncülü sayıyordu. Ricardo, yalnızca Malthus’un bu teoriden çıkardığı pratik sonuçlara karşı “savaşmak” durumunda kalacaktı.) Beşincisi Wilhelm Thukydides Roscher’in “değindiği” “para” ve “toprak çıkarı” arasındaki karşıtlığın, o ana kadar ne Anderson’un rant teorisiyle, ne o teorinin yeniden-üretilmesi, savunulması ya da saldırısı ile kesinlikle hiçbir ilgisi olmamıştır. Wilhelm Thukydides’in, John Stuart Mill’den –(Essays on Some Unsettled Questions of Political Economy [Ekonomi Politiğin Henüz Çözüme Bağlanamamış Bazı Sorunları Hakkında Denemeler] Londra, 1844, s. 109-110)– öğrenebileceği gibi “para sınıfı” deyiminden İngiliz 1. faizcileri ve 2. bu faizcilerden de ya salt faizle yaşayanları ya bankerler, senet kıran simsarlar gibi mesleği ödünç para vermek olan insanları anlar. Mill ayrıca, “para sınıfını oluşturan bu insanların, “üretici sınıfın (bundan da Mill “sanayi kapitalistlerimi ve yanısıra çalışan insanları anlar) karşısında ya da ondan farklı olduğunu gözlemlemiştir. Demek ki Wilhelm Thukydides, imalatçılar, sanayi kapitalistleri dahil olmak üzere “üretici sınıfın çıkarı ile para sınıfının çıkarının iki ayrı sorun olduğunu ve bu sınıfların ayrı sınıflar olduğunu bilmek durumundaydı. Ayrıca Wilhelm Thukydides’in gene görmesi gereken şeylerden biri de sanayi kapitalistleri ile toprak sahipleri arasındaki çatışmanın, hiçbir biçimde “para sınıfı”nın çıkarı ile “toprağın çıkarı” arasındaki bir çatışma olmadığıydı. Eğer Wilhelm Thukydides 1815 tahıl yasalarının tarihini ve bu yasalarla ilgili savaşımı bilseydi, o zaman taşra eşrafı (toprağın çıkarı) ile para ticareti yapanların (paranın çıkarının) sınai çıkara karşı birleşmiş olduğunu Cobbett’i [okuyarak -ç.] öğrenebilirdi. Ama Cobbett “kaba-saba”dır. Dahası, Wilhelm Thukydides’in 1815-1847 arasının tarihinden şunu da bilmesi gerekirdi: tahıl yasalarıyla ilgili kavgada, paranın çıkarının çoğunluğu ve hatta ticari çıkarın bir bölümü (örneğin Liverpool), imalatın çıkarına karşı toprağın çıkarıyla müttefik olanlar arasında yer alıyordu. |500||
      ||502| (Aynı “öğreti”nin 1777’de “toprağın çıkarı” lehine, 1815’te ise o çıkara karşı hizmet ettiğini ve ancak ondan sonra ortalığı karıştırdığını [öğrendiği zaman -ç.] bay Roscher, olsa olsa şaşkınlık duyardı.[50] |502||
      ||500| Eğer Wilhelm Thukydides’in yazınsal-tarihsel notlarında [sayfa 112] yaptığı benzer vahim çarpıtmalar üzerinde aynı biçimde ayrıntılı açıklamalar yapmaya kalkışsaydım, onun Grundlagen’i kadar kalın bir cilt yazmam gerekirdi; ve aslında böyle bir çalışma, “üzerine yazıldığı kağıt kadar bile değer taşımazdı”. Ama, Wilhelm Thukydides’inki türünden bilgince cehaletin, başka bilgi alanlarındaki araştırmacılar üzerinde yaptığı zararlı etkiler, bay Adolf Bastian örneğinde görülebilir. Der Mensch in der Geschichte, 1860, c. I, s. 374, notta bay Adolf Bastian, Wilhelm Thukydides’in yukardaki tümceyi “psikolojik” bir savın belgesel kanıtı olarak alıntılıyor. Yeri gelmişken söyleyeyim, Bastian hakkında “materiam superabat opus”7 denemez. Tersine, bu örnekte “eser” kendi hammaddesinin efendisi olamamıştır. Bundan da öte, “bildiğim” birkaç bilim aracılığıyla anladım ki, “bütün” bilimleri bilen bay Bastian sık sık, Wilhelm Thukydides gibi otoritelere dayanmaktadır ki, bu da bir “pantolojist”te8 kaçınılmaz bir şeydir.
      ||501| Umarım, Wilhelm Thukydides’e “kaba” davranmış olmakla suçlanmam. Bu bilgicin, bilime nasıl “kaba” davrandığını akıldan çıkarmayın! Her ne ise, o kendinden emin bir biçimde ve alçakgönüllü gösterir bir eda ile Ricardo’nun “yarı-doğru”larından söz etmek zorundaysa, benim de onun “tepeden tırnağa yanlışları”ndan söz etme hakkım var.[51] Kaldı ki, Wilhelm Thukydides araştırmasında ve kataloglamasında da hiçbir biçimde “dürüst” değil. “Saygı-değer” olmayan hiç kimse onun açısından tarihsel olarak da mevcut değildir. Örneğin, Rodbertus onun açısından, bir rant teorisyeni olarak mevcut değildir, çünkü o bir “komünist”’tir. Kaldı ki, sıra “saygı-değer yazarlara gelince de Thukydides kusursuz değil. Örneğin McCulloch’un gözünde Bailey diye biri vardır, hatta McCulloch onun yapıtını çağ-açıcı sayar. Wilhelm Thukydides içinse böyle biri yaşamamıştır. Eğer ||502| ekonomi politik bilimi Almanya’da daha ileri gidecek ve yaygınlaştırılacaksa Rodbertus gibi insanlar, esas amacı bilimin kendisindeki ve tarihindeki uzmanların cehaletini göstermek olan ve tüm araştırmacılara (bilgiçlere, fikir hırsızlarına ve bayağı kişilere değil) açık bir dergi çıkarmalıdırlar. |502||

*


      ||501| Anderson, kendi rant teorisinin, ekonomi politik sistemle ilişkisi konusunda herhangi bir araştırma yapmaya ilgi [sayfa 113] göstermemiştir. Bu hiç şaşırtıcı sayılmaz, çünkü onun ilk kitabı, Adam Smith’in Wealth of Nations’ndan [Ulusların Zenginliği] bir yıl sonra, yani “ekonomi politik sistem”in ilk kez yerine oturduğu bir sırada yayınlanmıştır; Steuart’ın sistemi de ondan yalnızca birkaç yıl önce ortaya çıkmıştır. Ancak Anderson’un, üzerinde çalıştığı özgül konunun sınırları çerçevesinde incelediği materyal açısından düşünülürse, bu materyal Ricardo’nunkinden kesinlikle daha genişti. Ricardo, Hume’un teorisinin yeniden-üretimi olan para teorisinde, yalnızca 1797-1809 arasındaki olayları dikkate alışı gibi, Anderson’un rant teorisinin yeniden-üretimi olan kendi rant teorisinde de yalnızca 1800-1815 arasında tahıl fiyatlarındaki artışla ilgili ekonomik fenomenleri dikkate almıştır.

*


      Aşağıdaki paragraflar çok önemlidir, Ricardo’nun karakterini açıklıkla yansıtıyor:       “Hangisi için olursa olsun, belli bir sınıfla ilgili kaygıların, zenginliğin ve ülke nüfusunun gelişmesini frenlemesine izin verilmesini büyük bir üzüntüyle [...] karşılayacağım.” (David Ricardo, An Essay on the Influence of a Low Price of Corn on the Profits of Stock [Düşük Tahıl Fiyatının Sermaye Kârları Üzerindeki Etkisi Konusunda Bir Deneme], 2. baskı, Londra, 1815, s. 49.)       Serbest tahıl ithali nedeniyle “toprak terk edildi” (agy, s. 46). Başka deyişle üretimin gelişmesi için toprak mülkiyeti kurban edildi.
      Ne var ki, serbest tahıl ithaliyle ilgili olarak [şöyle yazar]:       “Bir miktar sermayenin yitirilebileceği düşüncesine karşı çıkılamaz, ancak sermayeyi sahiplenmek ya da korumak bir amaç mıdır, yoksa araç mı? Araçtır kuşkusuz. Bizim istediğimiz şey bir meta bolluğudur” (genel olarak zenginlik) “ve sermayemizin bir kısmını feda ederek, keyif ve mutluluğumuza katkısı olan nesnelerin yıllık ürününü arttıracağımız kanıtlanabilirse [...] bir kısım sermayemizi yitirmekten ötürü üzüntü duymamamız (...) gerekir.” (David Ricardo, On Protection to Agriculture [Tarımın Korunması Hakkında], 4. baskı, Londra, 1822, s. 60.)       Ricardo, ne bize, ne ona ait olan, ancak kapitalistlerce toprağa sürekli biçimde yatırılmış sermayeden “sermayemiz” diye söz ediyor. Ama oradaki biz, bir ulus kesitini imliyor. “Bizim” zenginliğimizdeki artış, bu zenginliği kimlerin paylaştığına bakmaksızın, toplumsal zenginlikteki artıştır!       “Yılda 2.000 sterlin kâr getiren 20.000 sterlinlik bir sermayesi olan kişi için, bu kâr 2.000 sterlinin altına düşmediği sürece, [sayfa 114] sermayesi 100 ya da 1.000 kişiyi istihdam etmiş ya da üretilen metalar 10.000 ya da 20.000 sterline satılmış, hiçbir şey fark etmez. Bir ulusun gerçek çıkarı da buna benzer değil mi? Net gerçek geliri, rantı ve kârı aynı olduğu sürece, bir ulusun on milyon mu, yoksa oniki milyon mu insandan oluştuğunun hiç önemi yoktur.” (David Ricardo, On the Principles of Political Economy, and Taxation [Ekonomi Politiğin ilkeleri ve Vergilendirme Üzerine], 3. baskı, Londra, 1821, s. 416.)       Burada “proletarya” zenginliğe feda ediliyor. Zenginliğin varlığı açısından gereksinilmediği sürece, proletaryanın varlığı, zenginlik açısından hiç fark etmez. Burada kitle –insan kitlesi– hiçbir değer taşımıyor. Bu üç örnek, ||502| Ricardo’nun bilimsel yansızlığını gösterir.
       

*


       
      (Tarımda kullanılan sermayenin yatırıldığı öğe topraktır (doğadır) vb.. Dolayısıyla burada rant, bu öğenin içinde yaratılan emek ürününün, ortalama fiyatının üstündeki fazla değere eşittir. Öte yandan, bir bireyin özel olarak sahibi bulunduğu bir doğa (ya da materyal) öğesi (maddi) temelini oluşturmadığı bir başka üretim alanında kullanılırsa, o zaman rant, eğer salt bu öğenin kullanılması dolayısıyla ortaya çıkıyorsa, bu ürünün ortalama fiyatının üstündeki değer fazlasını oluşturmaz, yalnızca bu ürünün kendi ortalama fiyatının üstündeki genel ortalama fiyatın fazlasını oluşturur. Örneğin, bir şelale, bir imalatçı için buhar motorunun yerini tutabilir ve kömürden tasarruf etmesine yarayabilir. Bu şelalenin mülkiyetine sahip olduğu sürece, o imalatçı, örneğin ipliği sürekli olarak ortalama fiyatının üstünde satar ve artı-kâr elde eder. Eğer şelale bir toprak sahibininse, bu artı-kâr, rant olarak ona gider. Rantla ilgili kitabında bay Hopkins, Lancashire’de şelalelerin yalnızca rant getirmekle kalmadığını, ancak doğal hareket [yaratma -ç.] gücünün derecesine göre farklılık rantı da getirdiğini gözlemler.[52] Burada rant, ürünün bireysel ortalama fiyatının üstünde ortalama pazar fiyatının fazlasıdır.) |502||
       

*


       
      ||502| [Rekabette eşitlemeye yönelik iki farklı hareket vardır. Aynı üretim alanı içindeki sermayeler, bu alan içinde üretilen metaların fiyatını, bu metaların değerinin pazar fiyatına göre bir ve aynı pazar fiyatına eşitlerler. Farklı üretim alanları arasındaki eşitleme olmasa, ortalama pazar fiyatının, metanın delerine eşit [sayfa 115] olması gerekir. Bu farklı üretim alanları arasındaki rekabet ise, sermayelerin karşılıklı hareketlerini üçüncü bir öğe –toprak sahipliği, vb.– engellemediği, kesintiye uğratmadığı ölçüde, değerleri ortalama fiyatlara eşitler.

[4. Üretim Maliyetlerinin Arttığı Durumda Değer ve Artı-Değer
Arasındaki İlişki Konusunda Rodbertus’un Yaptığı Yanlışlık]


      Rodbertus, bir meta ötekinden daha pahalı olduğu, böylece içinde daha fazla emek-2amanını somutlaştırdığı için –farklı alanlarda artı-değer oranı aynı ise ya da işçiler eşit sömürülüyorsa– bu metanın daha fazla ödenmemiş emek-zamanını, artı-emek-zamanını da içermesi gerektiğini düşünürken hatalıdır. Eğer aynı emek verimsiz toprakta 1 quarter, verimli toprakta 3 [quarter -ç.] ürün veriyorsa (iyi ya da kötü yılda da aynı biçimde); aynı emek, altın bakımından çok zengin olan toprakta 1 ons, daha az zengin ya da tükenmiş toprakta 1/3 ons altın veriyorsa; eğer 1 pound yün üreten aynı emek-zamanı 3 pound yün eğiriyorsa, o zaman ilkin, 1 quarter ve 3 quarter [ürünün .], 1 ons ve 1/3 ons altının, 1 pound yünle 3 pound ipliğin değeri (eksi içerdiği yünün değeri) eşit büyüklüktedir. Bunlar eşit miktarda emek-zamanı içermektedirler; ergo9 varsayım gereği, artı-emek-zamanını da eşit miktarlarda içermektedirler. Doğrudur, [verimsiz toprakta yetişen] 1 quarter [üründe -ç.] somutlaşan artı-emek miktarı daha fazladır, ama, o yalnızca 1 quarterdir, oysa öteki durumda 3 quarterdir; ya da 1 pound yündür ama öteki durumda 3 pound yün iplik (eksi materyalin değeri)dir. [Artı-emeğin] oylumu bu nedenle aynıdır ve artı-değerin oransal miktarı da bireysel metaları birbiriyle karşılaştırırsak aynı[dır]. Varsayıma göre, 1 quarter [ürün -ç.]deki ya da 1 pound yündeki emek miktarı, 3 quarter [üründeki .] ya da 3 pound ipliktekiyle aynıdır. Ücretlere harcanan sermaye de bu nedenle, tam artı-değer kadar daha büyüktür. 1 pound yün, 1 pound ipliktekinden 3 kat fazla emek içerir. Artı-değer üç kat daha büyüktür ama, dayanağı olan ücretlere harcanmış sermaye de üç kat fazladır. Bu nedenle oran aynı kalır.
      Rodbertus burada epey yanlış bir hesap yapıyor ya da ücretlere harcanan sermayeyi ||503| yanlış biçimde, bu ücretlerin temsil ettiği metaların daha çok ya da daha az miktarıyla karşılaştırıyor. Ama, eğer, onun önceden varsaydığı gibi, ücretler ya da artı-değer oranı belli ise bu hesap tamamen yanlıştır. Aynı emek miktarı, diyelim 12 saat, x ya da 3x ürün versin. Bir durumda 1x metalar, [sayfa 116] öteki durumdaki 3x kadar emek ve artı-emek içerirler; ama hiçbir durumda 1 işgününden fazlası harcanmamıştır ve hiçbir durumda artı-değer oranı, diyelim 1/5’ten fazla olamaz. Birinci durumda lrt’in 1/5’inin x’e oranı, ikinci durumda 3x’in 1/5’inin 3x’e oranı aynı olacaktır. Ve eğer 3x’e x´, x´´, x´´´dersek bu x´, x´´, x´´’nün her birinde 4/5 ödenmiş ve 1/5 ödenmemiş emek yer alacaktır. Öte yandan, üretken olmayan koşullarda daha üretken koşullardaki kadar meta üretilebilseydi, metanın daha fazla emek ve dolayısıyla daha fazla artı-emek içereceği de doğrudur. Ama o zaman oransal olarak, daha büyük bir sermaye konması gerekecekti. 3x üretmek için (ücretlere), 1x üretmek için gerekenden üç kat fazla sermaye harcanması gerekecekti.
      Şimdi, doğrudur, imalat, tarımın sağladığından daha fazla hammadde işleyemez. Dolayısıyla, örneğin, üretilmiş yünden daha fazlasını eğiremez. Eğer yün eğirmekte üretkenlik üç katına çıkarsa, o zaman, yün üretimi koşullarının aynı kalması durumunda, yün üretimindeki emeğe, eskiden harcandığından üç kat daha fazla emek-zamanı harcanması, üç kat daha fazla sermaye harcanması gerekecektir, oysa bu üçe katlanmış yün miktarını eğirmek için yalnızca aynı miktar eğirmen emek-zamanı gerekecektir. Ama [artı-değer] oranı aynı kalacaktır. Aynı eğirmen emeği, eskisi kadar değere sahiptir ve aynı artı-değeri içerir. Yün üreten emek, üçe katlanmış bir artı-değere sahip olur ama onun içerdiği emek, ya da ücretlere harcanan sermaye de aynı biçimde üçe katlanır. Böylece üç kat büyük artı-değer, üç kat büyük sermaye üzerinden hesaplanır. Ama buna bakarak, eğirme işinde, yün üretimine göre, artı-değer oranı düşüktür demenin mantığı olamaz. Yalnızca ücretlere harcanan sermayenin, birinde, ötekinden üç kat fazla olduğu söylenebilir (çünkü burada, eğirme işindeki ve yün üretimindeki değişikliklerin, değişmeyen sermayelerindeki bir değişiklikten kaynaklanmadığı varsayılmıştır).
      Burada bir ayrım yapmak gerekiyor. Aynı emek, artı, değişmeyen sermaye, elverişli olmayan bir mevsimde elverişli, verimli olmayan toprakta verimli olandan ve verimsiz madende zengin madendekinden daha az ürün verir. Birinci durumda, ürün, dolayısıyla, daha pahalıdır; aynı ürün sayısında, daha fazla emek ve daha fazla artı-emek vardır. Ama ikinci durumda, bu ürünlerin sayısı daha çoktur. Ayrıca, iki kategorideki her bir üründe bulunan ödenmiş ve ödenmemiş emek oranı bundan etkilenmez; çünkü her ne kadar, bireysel ürün, daha az ödenmemiş emek içeriyorsa da varsayıma göre, ödenmiş emeği de aynı oranda daha az içermektedir. Çünkü burada, sermayenin organik bileşenlerinin –değişen ve [sayfa 117] değişmeyen sermaye kısımlarının– oranlarında herhangi bir değişiklik olmadığı varsayılmıştır. Aynı miktarda değişen ve değişmeyen sermayenin, değişen koşullarda, değişen, daha çok ya da daha az miktarda ürün sağladığı varsayılmıştır.
      Bay Rodbertus’un bunu her zaman karıştırdığı ve kuşkusuz böylece de yalnızca ürünün fiyatındaki artışa bakarak daha büyük artı-değer içerdiği sonucuna vardığı görülüyor. Orana gelince, bu varsayıma göre bile yanlış. Ancak toplama gelince, eğer iki durumdan birinde ötekine göre daha fazla sermaye yatırıldıysa, yani eğer pahalı üründen, eski daha ucuz ürün kadar üretildiyse ya da daha ucuz ürünün miktarındaki artışa denk bir artış (yukardaki eğirme işinde olduğu gibi) daha pahalı ürünün miktarında da sağlandıysa ancak böyle bir durum varsayılırsa doğrudur.

[5. Ricardo’nun Mutlak Rantı Yadsıması:
Değer Teorisindeki Yanılgısının Bir Sonucu]

;
      ||504| Rant oranı aynı kaldığı hatta azaldığı halde rantın ve dolayısıyla toprağın değerinin artabileceğini ve bundan ötürü tarımın üretkenliğinin de artabileceğini, Ricardo biliyor bilmesine de, bazan unutuyor. Her ne ise, bunu Anderson biliyor; Petty ve D’Avenant da biliyordu. Sorun bu değil.
      Ricardo yanlış varsayımdan yola çıktığı için teorik temellerde yadsıdığı mutlak rant sorunundan, eğer metaların değeri emek-zamanıyla belirleniyorsa, metaların ortalama fiyatları değerlerine eşit olmalıdır sonucunu çıkarıyor (ki daha verimli toprak türlerinden gelen rekabetin, daha az verimli olanları, daha önce rant bırakmış olsalar bile, ekim-dışı bırakması gerektiği gibi pratikte yanlış olan bir sonuca varmasının nedeni de bu). Eğer metaların değerleri ile ortalama fiyatları özdeş olsaydı, o zaman mutlak rant, yani tarım yapılan en kötü toprağın rantı ya da başlangıçta tarım yapılmış olanın rantı — o ölçüde olanaksızlaşırdı. Metanın ortalama fiyatı nedir?
      Metanın üretimi için yatırılan toplam sermaye (değişmeyen ve değişen) + diyelim %10’luk ortalama kârın içerdiği emek-zamanı. Bir sermayenin, belirli bir ortam, bir doğa ortamı içinde, diyelim toprakta iş gördüğü için ortalama fiyattan daha yüksek bir değer ürettiği varsayılırsa, o zaman bu metanın değeri, kendi değerinin üstünde olur ve bu fazladan değer, belirli bir miktar emek-zamanına eşit oluşundan ötürü değer kavramıyla çelişir. Bir doğa öğesi, [yani .] toplumsal emek-zamanından farklı bir şey, değer yaratmış olur. Ama böyle bir şey olamaz. Demek ki, salt çıplak, tek [sayfa 118] başına bir toprağa yatırılan sermaye rant getiremez. En kötü toprak, salt çıplak, tek başına bir topraktır. Eğer daha iyi toprak rant bırakırsa, bu yalnızca bireysel olarak gerekli emek ile toplumsal olarak gerekli emek arasındaki farkın, sanayide giderek ortadan kalkarken, tarımda doğal bir temele sahip olduğu için sürekli hale geldiğini gösterir.
      Mutlak rantın varlığına izin verilemez, yalnızca farklılık rantı kalabilir. Mutlak rantın varlığını kabul etmek, aynı miktar emeğin (maddeleşmiş, değişmeyen sermaye olarak gelişmiş ve ücretlerle satın alınmış emeğin) içinde [emek harcanmış] öğeye ya da üzerinde çalıştığı materyale göre değişen değerler yarattığını kabul etmek demek olur. Ama bu değer farklılığı bir kez itiraf ve kabul edilirse, her ne kadar her bir üretim alanında aynı emek-zamanı kendini üründe maddeleştiriyorsa da değerin emek-zamanıyla belirlenmediği, ama farklı başka bir şey tarafından belirlendiği de kabul edilmiş olur. Bu farklı değer büyüklükleri değer kavramını geçersizleştirmiş olur; değerin özü toplumsal emek-zamanıdır önermesini geçersizleştirmiş olur; böylece [değer -ç.] farklılıkları yalnızca nicel olabilir ve bu nicel farklılıklar da yalnızca uygulanabilen toplumsal emek-zamanı miktarlarındaki farka eşit olur.
      Değerin korunması –yalnızca değer miktarının değişen emek-zamanı miktarıyla belirlenmesi değil, ama aynı zamanda değerin özünün toplumsal emekle belirlenmesi– demek ki, mutlak rantın yadsınmasını gerektirir. Ne var ki, mutlak rantın yadsınması, iki biçimde ifade edilebilir.
      Birincisi. En kötü toprak rant veremez. Daha iyi tür toprakların rantı, daha yararlı topraklarda üretilen ürün fiyatının, daha yararsız topraklarınkiyle aynı olan pazar fiyatlarından kaynaklanmasıyla açıklanabilir. Ama en kötü toprak, salt çıplak bir topraktır. Kendi içinde farklılaşmamıştır. Sınai sermaye yatırımından, yalnızca özel bir sermaye yatırımı alanı oluşuyla fark gösterir. Bu durumda eğer rant getiriyorsa, bu, aynı miktar emeğin, eğer farklı üretim alanlarına uygulansaydı farklı değerler üretecek olmasından kaynaklanır; bu, emek miktarı kendi başına değeri belirlemez ve aynı miktar emek içeren ürünler [değer bakımından] eşit değildir, demek olur.
      ||505| İkincisi. Ya da ilk başta üzerinde tarım yapılan toprağın rant bırakmaması gerekir denebilir. Çünkü, ilk başta ekilen toprak nedir? “Başlangıçta” ekilen toprak ne daha iyidir, ne daha kötüdür; salt çıplak, bir topraktır. Farklılaşmamıştır. Başlangıçta tarımdaki sermaye yatırımı, sanayi yatırımından, yalnızca bu sermayelerin yatırıldığı alanlar açısından farklı olabilir. Ama eşit emek miktarları [sayfa 119] eşit değerlerde temsil edildiğine göre, toprağa yatırılan sermayenin, bu alanda kullanılan aynı miktar emek daha yüksek bir değer üretmedikçe, kâra ek bir rant bırakması için kesinlikle hiçbir neden yoktur; öyle ki bu değerin, imalatta elde edilen değeri aşan fazlası, ranta eşit fazladan bir kâr oluşturmalıdır. Ama bu da toprağın, toprak olarak değer yarattığını söylemekle birdir. Ve değer kavramının kendisini geçersizleştirir.
      Demek ki tüm değer teorisi bir yana atılmayacaksa, ilk başta ekilen toprağın rant bırakmaması gerekir. Ayrıca bu, insanların ekmek için ilk başta en kötü değil, hatta en iyi toprağı seçtikleri [fikriyle -ç.] kolaylıkla (ama Anderson’un belirttiği gibi zorunlu olarak değil) bağdaşır. Uygarlığın ve nüfusun ilerlemesiyle, ilk başta rant bırakmayan toprak daha geç bir aşamada rant getirir, çünkü insanlar daha kötü tür topraklara inmeye zorlanırlar ve böylece Avernus’a10, bu en kötüye doğru inişte ilk ekilen en verimli toprakta rant ortaya çıkar. Ve ondan sonra adım adım, izleyen toprakta [rant oluşur .]; yalnızca toprağı –belli bir sermaye yatırım alanını– temsil eden en kötü toprak ise hiçbir zaman rant bırakmaz. Bunun, az ya da çok bir mantıksal tutarlılığı var.
      Öte yandan, ortalama fiyatlarla değerlerin özdeş olmadığı, bir metanın ortalama fiyatının, değerine eşit olabileceği gibi daha büyük ya da daha küçük olabileceği düşünülürse, o zaman sorun da ortadan kalkar, sorunun çözümüne ilişkin hipotezler de. Geri kalan tek soru, tarımda meta değerinin ya da durumda fiyatının, değerinin üstünde olmamakla birlikte neden ortalama fiyatının üstünde olduğu sorusudur. Ama soru bu haliyle, teorinin temel esaslarıyla, değerin belirlenmesine [ilişkin esaslarıyla -ç.] artık ilişkili değildir.
      Ricardo, metaların “göreli değerlerinin, üretimlerine giren sabit sermaye ile ücretlere yatırılan sermaye [arasındaki -ç.] değişen oranlar çerçevesinde farklılık gösterdiğini hiç kuşku yok biliyor. (Ama bunlar [sabit sermaye ile ücretlere ödenen sermaye -ç.] karşıt değildir; sabit sermaye ile döner sermaye karşıttır; ve döner sermaye yalnızca ücretleri değil, hammaddelerle, ikincil maddeleri de kapsar. Örneğin, madencilik ve balıkçılık sanayilerinde ücretlere ödenen sermaye ile sabit sermaye arasındaki oranın terzilikte ücretlere ödenenle hammaddelere yatırılan arasındaki oranla aynı olabilir.) Ancak Ricardo, bu göreli değerlerin, rekabetle eşitlendiğini de biliyor. Gerçekte Ricardo, farklılaştırmayı, yalnızca, bu farklı sermaye yatırımlarının aynı ortalama kârı bıraktığını göstermek için yapar. Başka deyişle onun sözünü ettiği bu göreli değerler, [sayfa 120] yalnızca ortalama fiyatlardır. Değerin ve ortalama fiyatın farklı peyler olduğu aklına bile gelmez. O, yalnızca, onlar nereye kadar özdeş ise oraya kadar gider. Ne var ki, sermayenin organik parçaları arasındaki oran değişmeye başlayınca bu özdeşliğin artık varolmamasını, rekabetin yarattığı, bilinmeyen bir gerçek sayar. Bu nedenle, tarım ürünlerinin değerleri neden ortalama fiyatlara eşitlenmiyor sorusuyla da yüzleşmez? ||506| Tam tersine, öyle olduklarını varsayar ve sorunu bu açıdan ortaya koyar.
      Wilhelm Thukydides’vari adamların, Ricardo’nun rant teorisini neden bunca şevkle savunduklarını anlamak pek olanaklı değildir. Onların görüşü açısından, Thukydides’in tenezzülen Ricardo’nun “yarı doğrular”ı diye nitelediği görüşleri değerden tümüyle yoksundur.
      Çünkü Ricardo için sorun yalnızca, değer, emek-zamanıyla belirlendiği için vardır. Bu adamlar için ise durum öyle değildir. Roscher’e göre, doğa, doğa olarak, değere sahiptir. Buna daha sonra değineceğiz.[53] Başka deyişle değerin ne olduğu konusunda kesinlikle hiçbir fikri yoktur. Bu nedenle, toprağın değerinin en başından başlayarak, rantı oluşturmak üzere üretim maliyetine girmesinden onu alıkoyan ne ola ki; toprağın değerini yani rantı, rantın açıklaması varsaymaktan onu alıkoyan ne ola ki?
      Bu adamlar için “üretim maliyetleri” terimi anlam taşımıyor. Bunu Say’de görüyoruz. Metanın değerini üretim maliyetleri, sermaye, toprak, emek belirler. Ama bunları belirleyen talep ve arzdır. Başka deyişle herhangi bir belirleme cereyan etmiyor. Toprak “üretken hizmetler” gördüğüne göre, bu “hizmetler”in fiyatını, tıpkı emekle sermayenin hizmetleri gibi neden talep ve arz belirlemesin? Ve “toprak hizmetleri” belli satıcıların mülkiyetinde olduğuna göre, neden onların malının bir pazar fiyatı olmasın, yani başka deyişle rant neden bir fiyat öğesi şeklinde mevcut olmasın?
      Wilhelm Thukydides’in, rikardocu teoriye duyduğu iyi niyetle “sinirliliği” için ne kadar da az nedeni var, değil mi?

[6. Ricardo’nunt Tahıl Fiyatlarının Sürekli Artışına ilişkin Tezi.
1641 Yılından 1859’a Kadar Tahıl Fiyatlarının
Yıllık Ortalama Artış Tablosu]


      Mutlak ranttan ayrı olarak, Ricardo için bir de şu soru var ortada:
      Nüfus artıyor ve onunla birlikte tarımsal ürünlere yönelik talep de artıyor. Bunun sonucu olarak, benzer durumlarda sanayide olduğu gibi, ürün fiyatları da artıyor. Ne var ki sanayide, talep fiilî [sayfa 121] etkisini gösterir göstermez ve meta arzında bir artış sağlar sağlamaz fiyat artışları durur. Ürün eski değer düzeyine, hatta onun da altına iner. Ama tarımda bu ek ürün, pazara ne aynı fiyattan, ne daha düşük fiyattan sürülür. Bu ürün daha fazlaya malolur ve pazar fiyatında süreğen bir artışa yol açar ve onunla birlikte rant artışına da neden olur. Eğer bu durum, giderek daha az verimli tür toprakların kullanıldığı, giderek, aynı ürünü üretmek için daha fazla emeğe gerek olduğu, tarımın artan ölçüde daha kısır hale geldiği olgusuyla açıklanmayacaksa, nasıl açıklanacaktır? [Para] değerindeki aşınmanın etkisinden ayrı olarak, İngiltere’de 1797’den 1815’e kadar nüfusun hızlı artışıyla birlikte tarım ürünleri neden artmıştır? Daha sonra yeniden düşmüş olmaları hiçbir şeyi kanıtlamaz. Dış pazarlardan sağlanan ürün akışının kesilmesi hiçbir şeyi kanıtlamaz. Tam tersine. Bu, gerçekte, rant yasasının, saf durumda etkisini göstermesine elverişli koşulları yaratmıştır. Çünkü, ülkeyi, giderek daha az verimli topraklara başvurmaya zorlayan şey işte bu dış ürün akışının kesilmesidir. Bu, ranttaki mutlak artış ile açıklanamaz, çünkü yalnızca kira artmamış, rant oranı da artmıştır. Buğdayın vb. quarter fiyatı artmıştır. Bu durum, [para değerindeki -ç.] aşınma ile de açıklanamaz; çünkü bu, gerçi, sanayideki daha büyük üretkenlik sonucu sanayi ürünlerinin neden düştüğünü ve tarım ürünlerinin, göreli fiyatlarının neden arttığını açıklayabilir ama, bu göreli artışa ek olarak, tarım ürünleri fiyatlarının neden mutlak olarak sürekli arttığını açıklayamaz. Gene aynı biçimde bu durum, kâr oranındaki bir düşüşün sonucu olarak da açıklanamaz. Bu, fiyatlardaki değişikliği hiçbir zaman açıklayamaz, yalnızca, değerin ya da fiyatın toprak sahibi, imalatçı ve işçi arasında dağıtılmasındaki bir değişikliği açıklayabilir.
      [Para değerindeki -ç.] aşınmaya gelince, varsayalım ki şimdi artık 1 sterlin, 2 sterline denktir. Eskiden 2 sterlin olan bir quarter buğday şimdi 4 sterline eşittir. Eğer sanayi ürünü [nün değeri .] 1/ 10’una düştüyse ve daha önceki değeri 20 şilin ise, o zaman şimdi 2 şilin olmalıdır. Ama bu 2 şilin şimdi 4 şilindir. Doğrudur, aşınmanın bunda bir ölçüde payı olabilir, ama kötü hasat da aynı şeyi yapar.
      ||507| Ama tüm bunlardan ayrı olarak, tarımın o yıllardaki durumu düşünülerek, (buğday için) verimli olmayan toprağın ekilmiş olduğu da varsayılabilir. Aynı toprak daha sonra verimli hale gelmiştir, en iyi barometre olan buğday fiyatlarının kanıtladığı üzere, farklılık rantları düşmüştür.
      En yüksek fiyatlar 1800, 1801, 1811 ve 1812 yıllarında [görülmüştür .]; ilk ikisi kötü ürün yıllarıydı, son ikisi, aşınmanın doruk yılları. Aynı biçimde 1817 ve 1818 de aşınma yıllarıydı. Ama [sayfa 122] bu yıllar hariç tutulursa (daha sonra kontrol edilecek) herhalde geriye kalanlar ortalama fiyatı verecektir.
      Farklı dönemlerdeki buğday, vb. fiyatlarını karşılaştırırken, üretilen miktarları quarter olarak karşılaştırmak da önemlidir; çünkü bu, ek tahıl üretiminin, fiyatı ne ölçüde etkilediğini gösterir.
       

I
Ortalama Tahıl Fiyatları

  Yıllık ortalama
fiyat
En yüksek
fiyat
En düşük
fiyat

1641-1649

60 şilin 52/3 peni [75 şilin 6 peni (1645)][42 şilin 8 peni (1646)]
1650-1659 45 şilin 89/10 peni 68 şilini peni (1650)23 şilini peni (1651)
1660-166944 şilin 9 peni65 şilin 9 peni (1662)32 şilin 0 peni (1666, 1667)
1670-167944 şilin 89/10peni 61 şilin 0 peni (1674)33 şilin 0 peni (1676)
1680-168935 şilin 78/10 peni 41 şilin 5 peni (1681)22 şilin 4 peni (1687)
1690-169950 şilin 4/10 peni 63 şilini 1 peni (1695)30 şilin 2 peni(1691)

      Eğer 1650’den 1699’a kadar olan dönemi alırsak, bu 50 yıl için (yıllık) ortalama fiyat 44 şilin 21/5 penidir.
      1641’den 1649’a kadar olan dönem (9 yıl) boyunca en yüksek yıllık ortalama fiyat, 1645’te, devrim yılında, 75 şilin 6 penidir, sonra 1649’da 71 şilin 1 peni, 1647’de 65 şilin 5 penidir; en düşük fiyat da 1646’da 42 şilin 8 penidir.

II

  Yıllık ortalama fiyat Her on yıllık dönemde
en yüksek fiyat en düşük fiyat
1700-170935 şilin 1/10 peni 69 şilin 9 peni (1709)25 şilin 4 peni (1707)
1710-171943 şilin 67/10 peni 69 şilin 4 peni (1710)31 şilin 1 peni (1719)
1720-172937 şilin 37/10 peni 48 şilin 5 peni (1728)30 şilin 10 peni (1723)
1730-173931 şilin 55/10 peni 58 şilin 2 peni (1735)23 şilin 8 peni (1732)
1740-174931 şilin 79/10 peni 45 şilin 1 peni (1740) 22 şilin 1 peni (1743,1744)

      1700-1749 arası 50 yıl için (yıllık) ortalama fiyat 35 şilin 929/50 peni.
      ||508| [sayfa 123]

III

  Yıllık ortalama fiyat

Her on yıllık dönemde

en yüksek fiyat en düşük fiyat
1750-1759 36 şilin 45/10 peni 53 şilin 4 peni (1757) 28 şilin 10 peni (1750)
1760-1769 40 şilin 49/10 peni 53 şilin 9 peni (1768) 26 şilin 9 peni (1761)
1770-1779 45 şilin 32/10 peni 52 şilin 8 peni (1774) 33 şilin 8 peni (1779)
1780-1789 46 şilin 92/10 peni 52 şilin 8 peni (1783) 35 şilin 8 peni (1780)
1790-1799 57 şilin 65/10 peni 78 şilin 7 peni (1796) 43 şilin 0 peni (1792)

      1750-1799 arası, 50 yıl için yıllık ortalama: 45 şilin 313/50 peni.
   

IV
  Yıllık ortalama fiyat

Her on yıllık dönemde yıllık ortalama fiyatlar

en yüksek en düşük
1800-1809 84 şilin 85/10peni 119 şilin6peni(1801) 58 şilin 10 peni (1803)

113 şilin 10 peni (1800)

1810-1819 91 şilin 48/10 peni 126 şilin 6 peni (1812) 65 şilin 7 peni(1815)

109 şilin 9 peni (1813) 74 şilin 4 peni(1814)

106 şilin 5 peni (1810) 74 şilin 6 peni(1819)
1820-1829 58 şilin 97/10 peni 68 şilin 6 peni (1825) 44 şilin 7 peni(1822)
1830-1839 56 şilin 85/10peni 66 şilin 4 peni (1831) 39 şilin 4 peni(1835)
1840-1849 55 şilin ll4/10peni 69 şilin 5 peni (1847) 44 şilin 6 peni (1849)
1850-1859 53 şilin 47/10 peni 74 şilin 9 peni (1855) 44 şilin 6 peni (1849)

      1800-1849 arası 50 yıl için yıllık ortalama: 69 şilin 69/50 peni. 1800-1859 arası 60 yıl için yıllık ortalama: 66 şilin 914/15 peni.
      Bu durumda yıllık ortalamalar:

1641-1649 . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 60 şilin 52/3 peni
1650-1699 . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 44 şilin 21/5 peni
1700-1749 . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 35 şilin 929/50 peni
1750-1799 . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 45 şilin 313/50 peni
1800-1849 . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 69 şilin 69/50 peni
1850-1859 . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 3 şilin 47/10 peni

*


      West diyor ki: [sayfa 124]       “... tarımın iyileştirildiği durumda ikinci ya da üçüncü kalite toprakla küçük bir maliyetle, eski sistemde birinci kalite topraklan alınan ürün kadar ürün alınabilir.” (Sir Edward West, Price of Corn and Wages of Labour [Tahıl Fiyatları ve Emek Ücretleri], Londra, 1826, s. 98.)

[7. Mutlak Rant ile Farklılık Rantı Arasındaki Fark Konusunda
Hopkins’in Varsayımı.
Rantın, Topraktaki Özel Mülkiyetle Açıklanması]


      Mutlak rant ve farklılık rantı arasındaki farkı Hopkins doğru kavrıyor:       “aynı ülkede iki kâr oranı olmasını olanaksızlaştıran rekabet ilkesi, (...) onların11 (...) göreli rantlarını (...) belirler...” ama rantın genel ortalamasını değil.12 (Thomas Hopkins, On Rent of Land and Its Influence on Subsistence and Population [Toprak Rantı ve Geçim ve Nüfus Üzerindeki Etkisi Hakkında] Londra, 1828, s. 30.)       ||508a| Hopkins, üretken olan ve olmayan emek arasında ya da kendi deyişiyle birincil ve ikincil [emek -ç.] arasında şu ayrımı yapıyor:       “Eğer tüm emekçiler aynı sonuç ya da amaç için, örneğin elmas kesicisi ya da opera şarkıcısı olarak çalıştırılsalardı, kısa süre içinde, onların geçimini sağlayacak hiçbir zenginlik kalmazdı; çünkü o zaman, üretilen zenginliğin hiçbiri sermaye haline gelmezdi. Önemlice bir kesim böyle çalıştırılsaydı, ücretler düşük olurdu; çünkü üretilenin yalnızca küçük bir bölümü sermaye olarak kullanılırdı; ancak emekçilerin yalnızca küçük bir kısmı böyle çalıştırılsaydı ve kuşkusuz neredeyse tümü çiftçi, ayakkabı yapımcısı, dokumacı, vb. (...) olsaydı, o zaman çok sermaye üretilirdi ve ücretler oransal olarak yüksek olurdu”13 (agy, s. 84-85). “Toprak sahipleri için ya da yıllık ödeneğe bağlananlar için çalışan ve onların gelirinin bir bölümünü ücret olarak alanlar da elmas kesicisi ve şarkıcıyla aynı sınıfa sokulmalıdırlar; gerçekte, sırf toprak sahipleriyle ödenek sahiplerini hoşnut edecek işleri yaptığı anda çalışması tamamlanan ve karşılığında toprak sahibinin rantından ya da ödenek sahibinin gelirinden bir parçayı [ücret olarak -ç.] alanlar, aynı sınıfa sokulmalıdırlar. Bunların hepsi üretken emekçilerdir. Ama tüm emekleri, rant ya da ödenek biçiminde zaten varolan zenginliği, toprak ya da ödenek sahibini daha çok memnun edecek başka bir biçime çevirme amacına yöneliktir ve bu nedenle onlar ikincil üreticilerdir. Tüm öteki emekçiler birincil üreticilerdir” (agy, s. 85.). [sayfa 125]       Elmas ve şarkılar, her ikisi de gerçekleşmiş emektir ve –tüm metalar gibi– paraya, ve para olarak da sermayeye dönüştürülebilir. Ama paranın böylelikle sermayeye çevrilmesinde iki şeyi birbirinden ayırmalıyız. Tüm metalar paraya ve para olarak sermayeye dönüştürülebilirler; çünkü para biçiminde, metaların kullanım-değeri ve belirli biçimleri ortadan kalkar. Bu, toplumsal biçim içinde maddeleşmiş emektirler; her gerçek emekle değişilebilir [durumdadırlar -ç.] ve bu çerçevede, her tür emeğe dönüştürülebilirler. Öte yandan, emek ürünü olan metaların, meta olarak, bir kez daha üretken sermayenin öğeleri olabilip olamamaları, onların kullanım-değerlerinin sahip olduğu yapının, üretim sürecine yeniden girmelerine elverişli olup olmamasına bağlıdır — ister emeğin nesnel koşullan (gereçler ve hammadde) olsunlar, ister öznel koşullan (işçinin geçim nesneleri) olsunlar (başka deyişle değişmeyen ve değişen sermayenin öğeleri olsunlar) fark etmez.       İrlanda’da, makul bir tahmine ve 1821 nüfus sayımına göre toprak sahiplerine, hükümete ve aşar hakkı sahiplerine giden net ürün 203/4 milyon sterlin, ücretlerin tümü ise yalnızca 14.114.000 sterlindir.14
      İtalya’da “ekiciler, orta karar bir tarım üretim yeteneği ve kıt sabit sermayeye karşın, genel olarak ürünün yansını hatta yarısından çoğunu, rant olarak toprak sahibine bırakıyorlar. Nüfusun daha büyük kısmı (...) ikincil üreticilerden, mülk sahiplerinden15 oluşuyor ve birincil üreticiler genelde, yoksuldur ve alt sınıflandır” (agy, s. 101-102).
      Louis XIV [XV ve XVI] yönetiminde Fransa’da da durum aynıydı. Young’a göre rant, aşar ve vergiler 140.905.304 sterlini buluyordu. Üstelik tarım da çok zavallıcaydı. “O sıralarda, Fransa nüfusunun 26.363.074 olduğu ifade ediliyor. Şimdi “eğer” emekçi aileler (ki bu çok yüksek bir sayıdır) altı milyon idiyse, her bir aile, doğrudan ya da dolaylı olarak, her yıl toprak sahiplerine, kiliseye ve hükümete ortalama 23 sterlinden fazla net zenginlik sağlıyordu.”16 Young’a göre ve başka bazı öğeler de dikkate alındığı zaman, emekçi bir aile “yılda 42 sterlin 10 şilin üretiyordu; bunun 23 sterlini başkalarına ödeniyor, ailenin geçimi için 19 sterlin 10 şilin kalıyordu” (agy, s. 102-104).
      Nüfusun Sermayeye Bağımlılığı.       “Bay Malthus’la onu izleyenlerin yanlışı, emekçi nüfusta yapılacak bir azaltmayı ona denk bir sermaye azalmasının izlemeyeceği varsayımında aranmalıdır!” (agy, s. 118.) “... bay Malthus, [emekçi] talebinin ücret ödeme araçlarıyla sınırlı olduğunu” unutuyor; “bu [sayfa 126] ödeme maçlarının kendi kendine ortaya çıkmadığını, ama her /uman daha önerden emek tarafından yaratıldığını” unutuyor (agy, s. 122).       Bu sermaye birikimi anlayışı doğru. Ama [sözkonusu -ç.] araçlar yani artı-ürün ya da artı-emek miktarı, emek miktarında oransal bir artış olmaksızın da büyüyebilir.       “Net geliri, bir yandan, net olduğu için değil, ama ||509| zenginlik olduğu için –emek tarafından var edilmiş zenginlik olduğu için– emekçi sınıfa yarar sağlayan, çünkü [...] onlara iş veren bir şey gibi gösterme eğilimi, öte yandan, aynı zamanda17 ek bir emek miktarının, o emek tükettiğinden üç kat fazlasını yarattığı halde, emekçi sınıflar için zararlı gösterilmesi olağandışı18 bir şeydir” (agy, s. 126).
      “Eğer net zenginlik ve kâr 140’ını tutarken, daha iyi makineler kullanarak ham ürünün tümü 200’den 250’ye ya da 300’e yükseltilebilirse, açıktır ki, ham ürün üreticilerinin ücreti için 60 yerine 110 ya da 160 kalır” (agy, s. 128).
      “Emekçilerin durumu, ya onların üretici gücünü sakatlayarak ya da ürettiklerini ellerinden alarak kötüleştirilir” (agy, s. 129).
      “Hayır diyor bay Malthus, çektiğiniz sıkıntının, ‘yükünüzün ağırlığıyla hiçbir ilgisi yoktur; o sıkıntı, çok fazla insanın o yükü taşımasından ileri geliyor..’” (agy, s. 134).
      “Şu halde, genel ilkeye göre, tüm ürünlerin değişilebilir değerini, başlangıç materyal hariç olmak üzere, üretim maliyeti düzenler; ancak bunların sahiplerinin ürün üzerindeki hak iddiası, rantın değere girmesine neden olur...” (Thomas Hopkins, Economical Enquiries Relative to the Laws Which Regulate Rent, Profit, Wages and the Value of Money [Rantı, Kârı, Ücretleri ve Para Değerini Düzenleyen Yasalar Çerçevesinde Ekonomik Araştır malar], Londra, 1822, s. 11).
      “Rant ya da kullanım karşılığı olan bedel, doğaldır ki sahiplikten ya da mülk üzerinde bir hak tesis edilmiş olmasından kaynaklanır” (agy, s. 13).
      “Herhangi bir şey, eğer aşağıdaki özellikleri taşıyorsa rant getirebilir: — Birincisi, bir kıtlık derecesinde mevcut olmalıdır. İkincisi, büyük üretim çalışmasında emeğe yardım etme gücüne sahip olmalıdır” (agy, s. 14). Kuşkusuz, “toprağın, üzerinde kullanılan emek ve sermayeyle karşılaştırıldığında herhangi bir rant bedeli yapılamayacak kadar çok bol miktarda olduğu, kıt olmadığı durum (toprağın bolluğu ya da kıtlığı doğal ki görelidir, kullanılabilir emek ve sermaye miktarıyla ilgilidir) dikkate alınmamalıdır” (agy, s. 21).
      “Toprak sahibi [ ... ] bazı ülkelerde %50 elde edebilir [ ... ] bazılarında %10.19 Doğunun bazı verimli bölgelerinde, insan toprağa harcadığı emeğiyle ürettiğinin üçte-biriyle geçimini sağlayabilir; [...] ama İsviçre’nin ve Norveç’in bazı yörelerinde %10’luk bir [sayfa 127] zorlama bile ülkeyi nüfussuz bırakabilir ... biz zorlanabilecek rant için hiçbir doğal sınır görmüyoruz, yalnızca ödemeyi yapanların sınırlı yeteneklerini [sınır olarak -ç.] görüyoruz” (agy, s. 31), “ve daha düşük toprağın olduğu yerde20, o daha düşük toprakların daha üstün olanla rekabetinde görüyoruz” (agy, s. 33-34).
      “İngiltere’de orta malı çok toprak var [...); bunların doğal verimi, halen ekilip-biçilen toprakların geniş bir bölümü, ekime açılmadan önce ne idiyse ona eşittir; ama gene de bu orta malı toprakları ekime açmanın giderleri, o kadar fazladır ki, getirişi onları iyileştirmeye harcanacak paranın olağan faizini bile karşılamaz ve geriye toprağın doğal verimi karşılığı olacak hiçbir rant bırakmaz: ve bu [...], maharetle kullanılan bir sermayenin yardımcı olduğu ve ucuza üretilmiş mamul maddelerle donatılmış bir emeğin uygulanmasıyla bile böyledir; çok önemli bir koşul olan çevredeki21 iyi yollar eklendiği zaman bile ... bugünkü toprak sahipleri, çok uzun zamandan beri ülkeyi şimdiki üretken duruma getirmek için harcanagelerek22 birikmiş emeğin de sahipleri sayılabilirler” (agy, s. 35).
      Bu nokta, özellikle nüfusun, 1780’den 1815’e kadar olduğu gibi, gelişen sanayi nedeniyle birdenbire ciddi biçimde arttığı ve böylece o zamana kadar ekilmemiş toprakların geniş bir bölümünün hızla tarıma açıldığı durumlarda rant bakımından çok önemlidir. Ekime yeni açılan toprak, yüzlerce yıllık tarımın üzerinde yığıldığı eski toprağın [önceki düzeyi -ç.] kadar hatta daha da çok verimli olabilir. Ama yeni topraktan istenen şey –eğer [bu ürün] daha pahalı bir fiyattan satılmayacaksa– veriminin, her şeyden önce esasen ekilen toprağın doğal verimine eşit olması ||510| ve ikincisi, yapılan tarımın yarattığı ama artık onun doğal verimi haline gelen yapay verimine eşit olmasıdır. Bu nedenle yeni toprak, eski toprağın ekime açılmasından önceki veriminden daha verimli olmak zorundadır.
      Ama denecek ki:
      Ekilen toprağın verimi, her şeyden önce, onun doğal veriminden kaynaklanır. Bu durumda, ekime yeni açılan toprağın, doğa nedeniyle ve doğadan kaynaklanan böyle bir verimi olup olmaması, o toprağın doğal koşullarına bağlıdır. Her ikisinde de maliyet sıfırdır. Ekilegelen toprağın veriminin bir bölümü ise orada, tarım yapılmasından, sermaye yatırımından kaynaklanan yapay bir verimdir. Ama üretkenliğin bu yönü, toprağa gömülen sabit sermayenin faizi olarak ödenen bir üretim maliyetini içerir. Rantın bu parçası, toprağa bağlanan sabit sermayenin faizinden başka bir şey değildir. Bu nedenle, daha önce ekilen topraktan alınan ürünün [sayfa 128] üretim maliyetine girer. Dolayısıyla yeni toprağın, verimin bu ikinci parçasını elde etmesi için aynı sermayenin o toprağa yatırılması yeterlidir; ve birincide olduğu gibi, bu verimi sağlamak için kullanılan sermayenin faizi, ürünün fiyatına girecektir. Bu durumda yeni toprağın –daha verimli olmadıkça– ürün fiyatını artırmaksızın, tarıma açılması neden olanaksız olsun? Eğer doğal verim aynıysa, o zaman farklılığı yalnızca yatırılan sermaye yapmıştır ve her iki durumda da bu sermayenin faizi, aynı ölçüde, üretim maliyetine girmektedir.
      Ne var ki bu mantık yanlıştır. Toprağı tarıma açma vb. maliyetinin bir bölümü, artık ödenmesi gerekli bir yükümlülük olmaktan çıkmıştır; çünkü Ricardo’nun esasen gözlemlemiş olduğu gibi, böylece yaratılan verim, bir noktaya kadar, toprağın doğal kalitesi ile bütünleşmiştir (temizleme, drenaj, düzeyleme, sürekli kimyasal [gübre .] uygulama nedeniyle, toprağın kimyasal değişiklik geçirmesi, vb. buraya girer). Dolayısıyla ekime yeni açılan toprağın [ürünü], ekilen son toprağın[kiyle] aynı fiyattan satılacaksa, yeni toprağı üretime açmanın maliyetine giren ama artık eski toprağın doğal verimiyle bütünleştiği için onun maliyetine girmeyen giderleri bu fiyatın karşılamasına yetecek kadar verimli olmalıdır.

“Yararlı bir konumdaki bir akarsu doğanın sahip olunan bir armağanı olarak, akla gelebilecek en özel armağan olarak rant getiren bir örnektir. İmalat yörelerinde bu[nun değeri -ç.] iyi bilinir; oralarda küçük bir akarsu için dikkate değer rantlar ödenir, hele bir de şelalesi iyiyse. Bu akarsulardan elde edilen ve büyük buhar motorlarınınkine denk olan enerji, gerçi ağır bir rant [yüküne -ç.] malolur ama, buhar motorları kurulması ve işletilmesi için çok büyük paralar harcandığı için, çok da yararlıdır. Akarsulardan kimi daha büyüktür, kimi daha küçüktür. İmalat merkezine sınırdaş olması da bir avantajdır, daha büyük bir ranta kumanda eder. York ve Lancaster illerinde en küçük ve en büyük akarsular için ödenen rantlar arasında, orta malı ekim yapılan en verimli 50 acre ile en verimsiz 50 acre arasındakinden herhalde çok daha fazla fark vardır” (agy, s. 37-38).

[8. Toprağı Tarıma Elverişli Hale Getirmenin Maliyeti.
Tahıl Fiyatlarının Artış Dönemleriyle Düşüş Dönemleri (1641-1859)]


      Eğer daha önce23 verilen ortalama fiyatları karşılaştırır ve ilkin [para değerindeki -ç.] aşınma payını (1809-1813) düşersek, ikinci olarak da 1800 ve 1801 gibi kötü ürün yılları için gerekli indirimi yaparsak o zaman, [bulacağımız şey] çok önemli bir öğe, belli bir [sayfa 129] anda ya da dönemde ekilen yeni toprak miktarıdır. Ekili toprak fiyatındaki artış burada nüfusta bir artış olduğunu, [maliyetlerle karşılaştırılırsa] fiyatta bir fazlalık olduğunu gösteriyor; öte yandan, talepteki aynı artış yeni toprakları ekime açıyor. Eğer [ekilen yeni toprak] miktarı oransal olarak büyük çapta artarsa, o zaman kısa sürede yükselen fiyat ve daha yüksek fiyat, toprağı tarıma açma maliyetinin önemlice bir bölümünün, üretilen ek gıda maddesi fiyatına katıldığını gösterir. Eğer fiyat artmamışsa bu [ek gıda maddesi] üretimi gerçekleşmemiştir. Sonucu, yani fiyatta bir düşüş olması [şeklindeki sonucu .] daha sonra ortaya çıkar; çünkü yakın zamanda üretilen gıda maddesinin fiyatı, bir üretim maliyeti öğesini ya da fiyatını içerir;24 daha önce toprağa ya da tarıma açılmış toprağın eski bölümlerine yatırılmış sermayenin bu tür maliyeti ise çoktan ortadan kalkmıştır. Eğer toprağı tarıma elverişli hale getirmenin maliyeti, artan emek üretkenliği sonucu, daha önceki, geçmiş dönemlere ait ekim maliyetine göre büyük ölçüde düşmemişse, fark daha da fazla olabilir.
      ||511| Eski topraktan daha çok, daha az ya da eşit ölçüde verimli olmasına bakılmaksızın yeni toprağı –ekilen ortalama genişlikteki toprakta emek ve sermaye hangi koşullarda kullanılmışsa o aynı koşullarda– sermaye ve emek uygulanmasına elverişli duruma (ve bu durumu, ekilen mevcut toprakta başat olan tarım yapma yöntemlerine genel uyarlama oranı belirler) getirmek üzere dönüştürmek — bu uyarlama işi, yaban araziyi tarım alanı haline dönüştürmenin maliyetinden karşılanmalıdır. Yeni ekime açılan toprak bu maliyet farkını yüklenmek zorundadır. Bu maliyet, ürünün fiyatına girmiyorsa, bu yalnızca iki durumda olabilir. Ya ekilen yeni toprağın ürünü, gerçek değerine satılmaz. Fiyatı, değerinin altındadır — [ürünün -ç.] fiyatını, kendi değeri değil, ama daha verimli topraklardan alınan ürün değeri oluşturduğu için rant getirmeyen birçok toprakta durum böyledir. Ya da ekilen yeni toprak öylesine verimli olmalıdır ki, [ürünü -ç.], içerdiği emek miktarına göre kendi taşıdığı değerden satılırsa, daha önce ekime açılmış toprakta yetiştirilen ürünün fiyatından daha düşük bir fiyata satılmış olmalıdır.
      [Ürünün] özündeki değer ile ekilen toprağın değeri tarafından belirlenen pazar fiyatı arasındaki fark, örneğin %5’e varan bir farksa, öte yandan, bu toprağı eski toprağın üretkenlik yeteneği düzeyine getirmek için kullanılan sermayenin, ürünün üretim maliyetine giren faizi de %5 ise o zaman ekime açılan yeni toprak ürün yetiştirir ve eski pazar fiyatından olağan ücretleri, kârları ve rantları [sayfa 130] karşılayabilir. Eğer kullanılan sermayenin faizi yalnızca %4 ise, [yeni toprağın .] verimlilik derecesi, eski topraklara göre, %4 oranında fazlaysa, yeni toprağa “ekim yapılabilir” duruma getirmek için kullanılan sermayenin %4’lük faizi çıkarıldıktan sonra pazar fiyatı bir fazlalık bırakır, ya da [ürün -ç.], en az verimli toprağın değeri tarafından belirlenen pazar fiyatından daha düşük bir fiyatla satılabilir. Bunun sonucu, ürünün pazar fiyatıyla birlikte rantlar da genel olarak indirilir.
      Mutlak rant, ham ürünün ortalama fiyatı üzerindeki fazla değerdir. Farklılık rantı, avantajlı topraklarda üretilen ürünün pazar fiyatının, gene o topraklardan çıkan ürünün değeri üzerindeki fazladır.
      Bu nedenle, nüfus artışından ötürü gereksinilen göreli büyük ek gıdanın, daha önce ekim yapılmamış ama ekime elverişli duruma getirilmiş topraklarda üretildiği dönemlerde, ham ürünün fiyatı artar ya da sabit kalırsa, bu sabitlik ya da yükselme olgusu, toprağın veriminin azaldığını göstermez; yalnızca daha önce ekilmemiş toprağı –belli bir gelişme düzeyinde– eski topraklardaki tarım için geçerli olan ortak üretim koşullarına getirmek üzere uygulanan sermayenin faizinin oluşturduğu yeni üretim öğesini dengeleyecek kadar artmadığını gösterir.
      Ekilen yeni toprağın göreli genişliği, farklı dönemlerde değişiklik gösteriyorsa, o zaman, sabit kalan ya da artan fiyat bile, yeni toprağın verimsiz olduğunu ya da daha az ürün bıraktığını kanıtlamaz; yalnızca, eski topraklarda ortadan kalkmış olan bir maliyet öğesinin, tarıma yeni açılan topraktan alınan ürünlerin değerine girdiğini kanıtlar. Üstelik yeni toprağı tarıma açmanın maliyeti, eski toprağı, başlangıçtaki doğal veriminden, o andaki durumuna getirmenin maliyetiyle karşılaştırıldığı zaman, her ne kadar, yeni üretim koşullarında önemli ölçüde düşmüşse de, bu yeni maliyet öğesi, yerli yerinde kalmaya devam eder. Bu nedenle farklı dönemlerde [orta malından koparılıp elkonan .] çiftliklerin25 göreli oranını saptamak ||512| zorunludur.[54]
      Yukardaki liste (s. 507-508)26 ayrıca gösteriyor ki: incelenen onar yıllık dönemlerden 1641-1649 döneminin [yıllık ortalama fiyatları .] 1800-1809 ve 1810-1819 hariç, 1860’a kadarki herhangi bir on yıllık dönemle karşılaştırıldığında en yüksek düzeye ulaşıyor. [sayfa 131]
      Ellişer yıllık dönemlere gelince, 1650-1699 dönemininki 1700-1749 dönemininkinden daha yüksek ve 1750-1799 dönemininki 1700-1749 dönemininkinden daha yüksek, ama 1800-1849 (ya da 1859) dönemininkinden alçak çıkıyor.
      1810-1859 döneminde fiyatlar sürekli düşüyor, oysa 1750-1799 döneminde, 50 yılı aşkın bir süre düşük ortalama fiyata karşın yukarı doğru bir hareket [oluyor]; bu yukarı doğru hareket 1810-1859 arasındaki aşağı doğru hareket kadar tutarlı.
      Gerçekte, 1641-1649 dönemiyle karşılaştırıldığında, genelde, onar yıllık ortalama fiyatlarda sürüp giden bir düşme var; bu düşme, 18. yüzyılın ilk yarısındaki son iki onar yıllık dönemde tepe noktasına (en düşük noktasına) varıncaya dek sürüyor.
      18. yüzyılın ortasından bu yana yukarı doğru bir hareket başlıyor. Hareket 1750-1759 arasının 36 şilin 45/10 penilik fiyatından başlıyor; bu fiyat, 17. yüzyılın ikinci yarısındaki 50 yıllık ortalama fiyattan düşük ve 18. yüzyılın ilk yansının, 1700-1749 arasının ortalama fiyatı (35 şilin 929/50 peni) ile yaklaşık aynı düzeyde ya da pek az ölçüde yüksek. Bu yukarı doğru hareket, iki onar yıllık dönemde 1800-1809 ve 1810-1819 dönemlerinde artan bir hızla sürüyor. İkinci dönemde doruk noktasına ulaşıyor. O noktadan sonra yeniden sürüp-giden bir aşağı doğru hareket başlıyor. 1750’den 1819’a kadar artış döneminin ortalamasını alırsak, o zaman ortalama fiyat (quarter başına 57 şilinin biraz üstünde) 1820’den bu yana düşüş döneminin başlangıç noktasına [fiyatına -ç.] (yani 1820-1829 on yıllık döneminin 58 şilinin biraz üstündeki fiyatına) eşit bulunuyor; tıpkı 18. yüzyılın ikinci yarısı için başlangıç noktasının [fiyatının .], birinci yarının ortalama fiyatına [eşit olması] gibi.
      Herhangi bir matematik örnek, özel koşulların, kötü haşatın, para değerinin düşmesinin, vb. ortalama rakamı nasıl etkilediğini gösterecektir. Örneğin 30 + 20 + 5 + 5 + 5 = 65. Her ne kadar son üç rakam hep 5’e eşitse de ortalama 13’tür. Buna karşılık 12 + 11 + 10 + 9 + 8 = 50 ve ortalama 10’dur, her ne kadar birinci dizideki ayrıksın 30 ve 20 bir yana konunca, ikinci [dizideki] herhangi üç yılın ortalaması, [birincidekinden -ç.] daha büyük olsa da.
      Yeni toprağı tarıma açmak için ardarda yatırılan ve belli bir dönem boyunca maliyete giren sermayenin farklılık maliyetleri düşülürse, o zaman belki de 1820-1859 döneminin fiyatları, daha önceki herhangi bir dönemden daha düşük de çıkabilir. Ve rantı toprağa gömülen sabit sermayenin faizi olarak açıklayan kişilerin kafasındaki belirsizlik, bir noktaya kadar bu [durumdan ileri geliyor da .] olabilir. [sayfa 132]

[9. Anderson ile Malthus Karşı Karşıya. Anderson’un Rant Tanımı:
Tarımsal Üretkenlikteki Artış ve Bu Artışın Farklılık Rantı Üzerinde
Yaptığı Etki Konusundaki Tezi]


      Anderson, A Calm Investigation of the Circumstances that have led to the Present Scarcity of Grain in Britain [Britanya’da Şimdiki Tahıl Kıtlığına Yol Açan Koşullar Hakkında Serinkanlı Bir Soruşturma] Londra, 1801’de şöyle diyor:       “1700’den 1750’ye kadar buğdayın quarter fiyatında (...) 2 sterlin 18 şilin 1 peniden, 1 sterlin 12 şilin 6 peniye düzenli (...) bir gerileme oldu; 1750’den 1800’e kadar ise quarter başına (...) 1 sterlin 12 şilin 6 peniden 5 sterlin 10 şiline düzenli adım adım bir artış” (s. 11).       Böylece West’in, Malthus’un ve Ricardo’nun aksine Anderson, (1759’dan 1813’e) artan tahıl fiyatları fenomenini tekyanlı olarak değil, ama ilk yarısı sürekli düşen ikinci yansı sürekli artan tahıl fiyatlarıyla yüzyılın tümünü ikili bir fenomen olarak dikkate almıştır”. Çok kesin bir biçimde şöyle diyor:       “... bu yüzyılın27 son yansında olduğu gibi ilk yansında da [...] nüfus artış halindeydi” (agy, s. 12).       Anderson, nüfus teorisinin[55] kararlı bir düşmanıdır ve toprağın artan bir ölçüde ve birden çok yıla yayılacak biçimde iyileştirilebilme yeteneğine sahip olduğunu açıkça belirtir.       “Toprak kimyasal etkilerle ve tarım yaparak sürekli iyileştirilebilir” (agy, s. 38)[56].
      ||513| “... akıllı bir yönetim sistemiyle o üretkenliğin28 herhangi bir zaman sınırlaması olmaksızın, belli bir üretkenlik derecesi sağlanıncaya dek, yıllar yılı artması sağlanabilir; üretkenlik derecesi için herhalde şimdiden bir şey söylenemez (agy, s. 35-36).
      “... kesinlikle söylenebilir ki, bugünkü nüfus”, bu adanın besleyebileceğiyle “karşılaştırılırsa, ciddiye alınacak herhangi bir düzeyin çok altında kalacak kadar küçüktür” (agy, s. 37).
      “Nüfus her nerede artarsa (...) orada doğanın ekonomisini rayından çıkaracak bir moral etkene izin verilmeyecekse ülkenin ürünü o nüfusla birlikte artırılmalıdır” (agy, s. 41).
      “Nüfus teorisi, en tehlikeli önyargı”yı temsil ediyor (agy, s. 54). Anderson, “tarımda üretkenliğin” büyüyen bir nüfusla arttığını, azalan bir nüfusla gerilediğini tarihsel olarak kanıtlamanın yollarını arıyor (agy, s. 55, 56, 60, 61 ve devamı).
      Rant doğru algılandığı zaman ortaya çıkacak ilk nokta, kuşkusuz, rantın topraktan değil, tarım ürününden, yani emekten, emek [sayfa 133] ürününün fiyatından, örneğin buğdayın fiyatından kaynaklandığıdır; başka deyişle tarımsal ürünün delerinden, topraktan değil, toprağa uygulanan emekten kaynaklandığıdır; ve Anderson bunu doğru biçimde vurgular.       “Topraktan alınan ürünün fiyatını belirleyen, toprağın rantı [...] değildir; her ne kadar rantın en düşük olduğu ülkelerde çoğu zaman toprağın ürününün fiyatı en yüksek ise de toprağın rantını belirleyen, ürünün fiyatıdır.”       (Böylece rantın, tarımın mutlak üretkenliğiyle bir ilgisi yoktur.)
      “Bu. açıklanması gereken bir paradoks gibi görünüyor. Her ülkede çeşit çeşit toprak vardır; verimlilik açısından, biri ötekinden çok farklıdır. Bu noktada, o toprakların, farklı sınıflara ayrıldığını varsayalım ve bunları A, B, C, D, E, F, vb. diye belirtelim; A sınıfı en yüksek verime sahip topraklan kapsasın, öteki harflerden birinciden geriye doğru, verimi derece derece azalan farklı sınıflardan toprakları ifade etsin. Şimdi en az verimli toprağı ekip biçmenin giderleri, en verimli tarlanınkinden daha fazla olduğuna göre, her tarlanın ürününden eşit miktarda tahıl aynı fiyattan satılabilirse en verimli toprakta yapılan tarımın getirdiği kârın ötekilerden çok daha fazla olması kaçınılmazdır.”
      (Özellikle yatırılan sermayenin fiyatının ya da giderlerinin üstündeki fiyat fazlası)       “ve bu,” (yani kâr) “verimsizlik arttıkça azalmaya devam ettiğine göre, en sonunda, daha düşük sınıfları tarıma açma giderlerinin, tüm ürünün değerine eşitlenmesi gerekir.” (James Anderson, A enquiry into the Nature of the Corn Laws [Tahıl Yasalarının Doğası Hakkında Bir Araştırma] Edinburgh, 1777, s. 45-48 [J. R. McCulloch’un The Literature of Political Economy [Ekonomi Politik Yazını] Londra, 1845, s. 69’dan alıntılandı.]       Sonuncu tarla hiçbir rant getirmez. (Bu, McCulloch’un The Literature of Political Economy [Ekonomi Politik Yazını] Londra, 1845’te anılıyor. McCulloch burada, An Enquiry into the Nature of the Corn Law’dan mı yoksa Recreations in Agriculture, Natural History, Arts. etc. [Tarım, Doğa Tarihi, Sanat vb. Üzerinde Yeniden Düşünmek vb.] Londra, 1799-1802’den mi alıntı yapıyor? Müzede buna bakılacak.)[57]
      Anderson’un, “tüm ürünün değeri” dediği şey, apaçık belli ki, onun kafasındaki pazar fiyatı anlayışıdır; iyi toprakta da yetiştirilse, kötü toprakta da yetiştirilse, ürünün satıldığı fiyattır. Toprak daha verimli türdense bu “fiyat” (değer), giderlerin üzerinde şöyle ya da böyle bir fazlalık bırakır. Ama bu sonuncu ürün için sözkonusu değildir. Orada, ortalama fiyat –yani üretim maliyeti + ortalama [sayfa 13] kârın oluşturduğu fiyat– ürünün pazar fiyatına denk düşer. Demek ki, rantı oluşturacak hiçbir artı-kâr bırakmaz. Anderson’a göre rant, ürünün ortalama fiyatının üstündeki pazar fiyatını aşan fazlalığa eşittir. (Değer teorisi konusunda Anderson henüz herhangi bir kaygı taşımamaktadır.) Demek ki, toprağın düşük verimi nedeniyle, eğer, o topraktan alınan ürünün ortalama fiyatı, ürünün pazar fiyatıyla örtüşürse, o zaman bir fazla olmayacak ve bundan ötürü de rant oluşumu için bir fon ortaya çıkmayacaktır. Anderson, ekilen son toprak rant bırakamaz demiyor. Dediği yalnızca şudur: Eğer, giderler (üretim maliyeti + ortalama kâr) “olur da” ürünün pazar fiyatıyla ortalama fiyatı arasındaki farkı ortadan kaldıracak kadar büyük çıkarsa, rant da ortadan kalkar; ve [toprağın verimi bakımından -ç.] derece derece aşağı inilirse olması gereken budur. Anderson, açıkça şunu söylüyor: Daha çok ya da daha az lehte üretim koşullarında üretilen aynı miktarda ürün için eşit, belirli bir pazar fiyatı, rantın oluşumu için ön-gerekirliktir. “Eğer, her bir tarlanın ürününden aynı miktardaki buğday, aynı fiyattan satılabilirse” yani genel bir piyasa fiyatı öngörülürse, daha iyi tür toprağın ürünü, daha kötü olana göre, ister-istemez bir artı-kâr ya da fazla kâr bırakır.
      ||514| Anderson, önceki paragrafa bakarak sanılabileceği üzere, asla, farklı verimlilik dereceleri, doğanın ürünüdür gibi bir şey söylemiyor. Tam tersine       “... topraktaki sonsuz çeşitlilik, bu toprakların [...], gübre kullanımı, vb. nedeniyle daha önce yüzyüze bırakıldıkları tarım yapma tarzı sonucu, ilk durumlarından çok farklı hale değişmiş olmalarından kaynaklanıyor olabilir... (An Inquiry into the Causes that have hitherto Retarded the Advancement of Agriculture in Europe [Avrupa’da Tarımın İlerlemesini Şimdiye Dek Gerileten Nedenler Hakkında Bir Araştırma], Edinburgh, 1779, s. 5).       Bir yandan, genel olarak emek üretkenliğinde sağlanan aşamalar, toprağın ekilip-biçilmesini kolaylaştırıyor, öte yandan tarım, toprağın çeşitliliğini artırıyor; öyle ki, A’nın verimliliğinden, kendi yapısında varolmayan, ama bir süre önce, [tarım sonucu .], o yapıya yapay biçimde eklenen kısmı çıkarırsak, üzerinde tarım yapılan A ile tarım yapılmayan B’nin ilk baştaki verimlilik derecesi aynı olabilir. Demek ki, tarım yapılan toprakla yabanıl toprak arasındaki doğal verimlilik çeşitliliğini, tarımın kendisi de artırmaktadır.
      Anderson, ürününün ortalama fiyatı ile pazar fiyatı bir ve aynı olan toprağın, herhangi bir rant bırakamayacağını açıklıkla belirtiyor: [sayfa 135]       “Ürünleri, yaklaşık yukarda anıldığı gibi olan” (yani biri, maliyetti karşılayan 12 bushel, ikincisi 20 bushel veren), “iyileştirilmeleri için ivedi bir gidere gerek olmayan iki tarlada çiftçi [...] örneğin ikinci tarla için” 6 bushelden daha fazla rant ödeyebilirken, birinci için hiçbir şey [ödemezi. Eğer “oniki bushel yalnızca ekim giderlerine yetecek kadarsa [...] ancak oniki bushel ürün bırakan toprakta yapılan tarım hiçbir rantı kaldıramaz” (James Anderson, Essays Relating to Agriculture and Rural Affairs [Tarıma ve Kırsal İşlere İlişkin Denemeler], c. III, Edinburgh 1796, s. 107-109).       Ve hemen arkasından şöyle diyor:
      “Gene de daha üstün ürün, çiftçinin kendi sermaye harcamalarının ve sınai gayretlerin doğrudan sonucu ise, o üründen aynı orana yakın rant ödeyebilmesi beklenemez: ancak, toprak, bir süre, o oranda sürekli bir verimlilik gösterirse –her ne kadar, o verimliliği ilkin çiftçinin kendi çalışması sonucu sağladıysa bile– çiftçi burada belirtilen rantı gönül huzuru içinde ödeyebilecektir...” (agy, s. 109-110).
      Dolayısıyla, ekilen en iyi toprağın acre başına 20 bushel ürün verdiğini varsayalım. Bunun 12 busheli, gene varsayıma göre giderleri (yatırım öndelikleri + ortalama kâr) karşılıyor. O zaman bu toprak, rant olarak 8 bushel ödeyebilir. Diyelim bir bushel 5 şilin olsun, o zaman 8 bushel ya da 1 quarter 40 şilin veya 2 sterlin ve 20 bushel de 5 sterlin (21/2 quarter) eder. Bu 5 sterlinden 12 bushel ya da 60 şilin, yani 3 sterlin giderlerdir. Öyleyse 2 sterlin ya da 8 bushel rant öder. Eğer kâr oranı %10 ise o zaman 3 sterlin giderden yapılan ödeme 546/11 şilin ve kâr 55/11 şilin olur. (546/11 : 55/11 = 100:10). Şimdi varsayalım ki, çiftçi yabanıl toprağı, tarımın genel durumuna uyacak bir ekim konumuna getirmek için o toprakta, 20 bushel ürün veren toprak ilk başta ne ölçüde verimli ise o kadar verimli olmasına yetecek iyileştirmeler yapmak zorunda kalmıştır. 54%x şilinlik ya da kârı da harcamalar içinde sayarsak 60 şilinlik giderden ayrı olarak, bu iyileştirme 364/11’lik bir harcamayı içeriyor olabilir; o zaman bunun da %10’u 37/11 şilindir ve eğer çiftçi 20 busheli her zaman 5 şilinden satıyorsa, ancak 10 yıldan, yani sermayesini yeniden-ürettikten sonra rant ödeyebilir. Ondan sonra, toprağın yapay olarak yaratılmış olan verimi, orijinal verimi sayılabilir ve toprağın sahibine ait olur.
      Her ne kadar, ekilen yeni toprak, en iyi verim alınan toprağın ilk başlarda olduğu ölçüde verimliyse de o topraktan alınan ürünün piyasa fiyatı ile ortalama fiyat henüz gene de bir ve aynı olur; çünkü en iyi toprak için, yani yapay olarak yaratılan verimi ile doğal verimi bir ölçüde birbiriyle denk düşen toprak için artık olmayan bir maliyet kalemi, yeni ekilen topraktan alınan ürün fiyatında [sayfa 136] yer almaktadır. Ekime yeni açılan topraktaki verimin, sermaye yatırımıyla yapay olarak sağlanan bölümü, toprağın doğal veriminden henüz tamamen ayrıdır. Ekime yeni açılan toprağın başlangıçtaki verimi, her ne kadar, ekim yapılan en iyi toprağınkiyle aynı ise de [henüz -ç.] hiçbir rant ödeyemez. Ancak on yıldan sonra, yalnızca rant ödeyebilir olmakla kalmaz, ama daha önce ekime açılmış toprak kadar rant ödeyebilir. Böylece Anderson her iki fenomeni birlikte kavrar:
      1. Toprak sahiplerinin [elde ettiği .] farklılık rantı, kısmen, çiftçinin toprağa yapay olarak kazandırdığı verimin sonucudur.
      2. Belli bir zaman geçtikten sonra bu yapay verim, o toprağın dönüştürüldüğü şekil içinde ve dönüşüm süreci tamamlandıktan sonra, orijinal üretkenliği gibi görünmeye başlar, artık [yapay verim -ç.] ortadan kalkmıştır, ayırdedilemez.
      ||515| Eğer bugün 100.000 sterline bir pamuklu dokuma fabrikası kurarsam, on yıl önce kurandan daha etkin bir fabrikam olur. Makine yapımında, genel olarak yapımda elde edilen üretkenlikte bugünle on yıl öncesi arasındaki fark için herhangi bir ödeme yapmam; tam tersine. Aynı etkinlikteki bir fabrika için daha az öderim, ya da daha etkin bir fabrika için aynını. Tarımda durum farklıdır. Toprakların orijinal verimlilikleri arasındaki farkı, daha önce insanlar tarafından üretilen ama şimdi artık toprakla bütünleşen ve orijinal veriminden artık ayırdedilemeyen sözde doğal verimi abartır. Genel olarak emeğin üretim gücündeki gelişmeden ötürü, aynı orijinal verimliliğe sahip, ekilmemiş toprağı geliştirilmiş verimlilik düzeyine yükseltmek, ekilen toprağın orijinal verimliliğini şimdiki görünür orijinal üretkenliğine getirmekten daha azına malolur; ancak gene de bu eşitliği sağlamak için bir miktar harcama gereklidir. Bunun sonucu olarak, yeni ürünün ortalama fiyatı eski [toprağın -ç.] ürününkinden daha yüksektir; bu nedenle de pazar fiyatıyla ortalama fiyat arasındaki fark daha küçüktür ve hatta tümüyle ortadan kalkabilir. Ama yukardaki örnekte, ekilen yeni toprağın, 40 şilinlik (kâr dahil) ek harcamadan sonra, 20 bushel yerine 28 bushel ürün verecek ölçüde verimli olduğunu varsayalım. Bu durumda çiftçi, 8 bushel ya da 2 sterlin rant ödeyebilir. Peki neden? Çünkü ekilen yeni toprak eskisinden 8 bushel daha fazla verir; böylece, daha yüksek ortalama fiyata karşın, aynı pazar fiyatıyla, fiyatın üstünde o kadarlık bir fazlalık sağlar. Eğer fazladan hiçbir harcamaya yol açmasaydı, verimi, eski topraktan bir kat fazla olurdu. Bu harcamayla, eski toprağınkiyle aynıdır. [sayfa 137]

[10. Ricardo’nun Rant Teorisine Rodbertus’un Yönelttiği Eleştirinin
Savunulamazlığı. Rodbertus’ta, Kapitalist Tarıma İlişkin Özellikleri
Kavrayış Eksikliği]


      Şimdi kesinlikle ve son kez Rodbertus’a dönelim.       Rodbertus’un rant teorisi “tüm ücret, rant vb. fenomenlerini ... emek ürününün bir tür bölüşümü ile açıklar; sermaye ile toprak ve bir de emeğin üretkenliği gibi iki ön-gereksinim mevcut ise, bu bölüşüm ister-istemez olacaktır. [Bu teori -ç.] böyle bir bölüşümü, yalnızca yeterli emek üretkenliğinin, ekonomik bir olabilirlik haline getirdiğini söyler; bu üretkenlik, ürünün değerine öyle bir fiilî içerik katar ki, çalışmayan başka insanlar da geçimlerini oradan sağlayabilirler. Ve [bu teori -ç.] böyle bir bölüşümün yasal gerçekliğinin yalnızca toprak mülkiyeti ile sermaye mülkiyetinden çıktığını, işçileri, toprağın ve sermayenin, çalışmayan sahipleriyle, ürünlerini paylaşmaya zorladığını, üstelik onları, işçileri, yalnızca yaşamalarına yetecek bir oranda, paylaşmaya zorladığını söyler.” (Rodbertus [Sociale Briefe an von Kirchmann, Dritter Brief, Berlin, 1851], s. 156-157.)       Adam Smith bu sorunu iki biçimde ortaya koymuştur. [Birinci yaklaşım:] Emek ürününün bölüşümünün veri kabul edilmesi; gerçekte Adam Smith burada yalnızca kullanım-değerinin dağılımıyla ilgilenir. Bay Rodbertus’un anlayışı da budur. Aynı şey Ricardo’da da vardır. Üstelik bu konudaki tüm eleştiri de ona yönelmiştir; çünkü o yalnızca genel birkaç sözle yetinmez, değeri emek-zamanı ile belirlemeye ciddi olarak çalışır. Bu yaklaşım mutatis mutandis29, işçilerle, nesnel çalışma koşullan sahiplerinin ayrı sınıflar oluşturdukları tüm üretim biçimleri için az ya da çok geçerlidir.
      Öte yandan, Smith’in ikinci yaklaşımı kapitalist üretim tarzına özgüdür. Teorik bakımdan verimli tek formül oluşu da bundan ötürüdür. Çünkü bu formülde Smith, kârla rantı, işçinin, yalnızca kendi ücretini ürettiği çalışmadan ayrı olarak üzerinde çalıştığı nesneye kattığı artı-emekten kaynaklanan şeyler olarak algılar. Üretimin yalnızca değişim-değerine dayandığı yerde, tek doğru bakış budur. Bu kavram, gelişme sürecini kapsar; oysa birinci kavram emek-zamanım sabit sayar.
      Ricardo’nun tek yanlı yaklaşımı, genelde çeşitli ekonomik kategorilerin ya da ilişkilerin değer teorisiyle çatışmadığını göstermek istemesinden kaynaklanır; bu ilişkilerin, apaçık ortada olan çelişkileriyle bu temelden çıktığını ya da gelişmesinin bu temelde olduğunu gösterecek yerde tam tersini yapar.       ||516| “Sizin30 de bildiğiniz gibi. Adam Smith’ten bu yana tüm [sayfa 138] ekonomistler, ürün değerini ücretlere, toprak rantına ve sermaye kazancına bölüştürürler; bu nedenle, farklı sınıfların gelirlerini ve özellikle de rantı, ürünün bölüşümüne dayandırma düşüncesi yeni değildir.” (Kuşkusuz değildir!) “Ne var ki [o noktadan itibaren de -ç.] tüm ekonomistler hemen yanlış yollara saparlar. Hepsi –rikardocu ekol bile bundan hariç değildir– her şeyden önce tüm ürünü, zenginliğin tamamım, toplam ulusal ürünü, içinde işçilerin, toprak sahiplerinin ve kapitalistlerin payı olan bir birim olarak görmeme hatasına düşerler. Tam tersine ham ürünün bölüşümünü, üç katılımcının, mamul ürünün bölüşümünü de, yalnızca iki katılımcının pay aldığı, belirli birer bölüşüm gözüyle görürler. Böylece bu sistemler yalnızca ham ürünü ve yalnızca mamul ürünü kendi başına, geliri oluşturan özgül bir zenginlik sayarlar” (agy, s. 162).       Her şeyden önce, “tüm ürün değerini ücretlere, toprak rantına ve sermaye kazancı”na [s. 162] ayırarak ve böylece, değerin bir kısmını oluşturan değişmeyen sermayeyi unutarak Adam Smith aslında, daha sonraki bütün ekonomistleri, Ricardo dahil, Rodbertus dahil, yanlış yola “sürüklemiştir. Benim açıklamalarımın gösterdiği gibi, bu ayrımın yapılmamış olması, herhangi bir bilimsel bildiriyi olanaksız hale getirmiştir.[58] Bu açıdan Fizyokratlar daha ilerdedir. Onların “başlangıç ve yıllık yatırım öndelikleri” yıllık ürün değerinin ya da yıllık ürünün bir parçası olarak tanımlanır; ne ulusun, ne bireyin ücretine, kârına, rantına ayrıştırılır. Fizyokratlara göre, tarımcının hammaddesi kısır sınıfın yatırım öndeliklerini yerine geri koyar (bu hammaddenin makinelere dönüştürülmesi, kuşkusuz kısır sınıfa bırakılır), öte yandan bu arada tarımcılar, kendi yatırım öndeliklerinin bir parçasını da (tohumluk, çiftleştirmek ve çift için sığır, gübre, vb.) kendi ürünlerinden karşılayarak yerine geri koyarlar, öteki parçasını, makineyi vb. hammadde karşılığı kısır sınıftan sağlayarak yenilerler.
      İkincisi, bay Rodbertus, değerin bölüşümünü, ürünün bölüşümü ile özdeşleyerek yanlış yapıyor. “Geliri oluşturan zenginliğin” ürün değerinin bölüşümü ile doğrudan hiçbir ilgisi yoktur. Değerin, örneğin iplik üreticilerinin payına düşen ve belirli miktarda altınla temsil edilen parçalarının her türden tarımsal ve mamul ürünler biçiminde varolduğunu, tüm ekonomistler kadar Rodbertus da çok iyi bilir. Bu başka türlü olamayacak kadar öyledir diye kabul edilir; çünkü, üreticilerin doğrudan tüketimi için ürünler değil, metalar üretilir. Dağıtılmaya elverişli hale gelen değer, yani değerin geliri oluşturan parçası, her bir üretim alanında, ötekilerden bağımsız olarak –her ne kadar, emeğin bölüştürülmesinde ötekileri bir ön-gerekirlik sayıyorsa da– yaratıldığı için Rodbertus [sayfa 139] geri adım atıyor ve bu değerin yaratılışını kendi çerçevesi içinde incelemeyerek ama, en baştan başlayarak, ulusun elde mevcut toplam üründen, onun sahiplerinin ne miktar elde ettiğini sorup [değerin bölüşümünü ürünün bölüşümüyle -ç.] birbirine karıştırarak, karışıklık yaratıyor. Rodbertus’da ürün değerinin dağılışı, bir çırpıda kullanım-değerlerinin dağılışı haline geliveriyor. Bu karıştırmayı başka ekonomistlerin sırtına yüklediği için, onun işi düzeltmesi gerekiyor, yani mamul ve ham ürünlerin bir bütün olarak düşünülmesi gereği ortaya çıkıyor — oysa bu, değerin yaratılmasıyla hiçbir ilgisi olmayan bir biçim sorunudur ve değerin yaratılmasını açıklayacaksa yanlıştır.
      Mamul ürünün delerinden pay alanlar, gelir sözkonusu olduğu ölçüde ve imalatçının, ister üzerinde yapıların yükseldiği toprak için olsun, ister şelale vb. için olsun, rant ödeme durumunda olmaması ölçüsünde yalnızca kapitalist ile ücretli emekçidir. Tarımsal ürünün değeri ise, genel olarak üç kişi arasında bölüşülür. Bunu, bay Rodbertus da itiraf ediyor. Bu fenomeni açıklayış biçimi, bu gerçeği hiçbir biçimde değiştirmez. Öteki ekonomistlerin, özellikle Ricardo’nun, kapitalist ile ücretli emekçi arasında ikiye bölerek başlamaları ve rant elde eden toprak sahibini, daha ileri bir aşamada özel bir ur gibi bölüşüme katmaları, kapitalist üretim anlayışına tamamen uygundur. Kapitalist üretim iki öğenin, ||517| maddeleşmiş emekle canlı emeğin antitezine dayanır. Kapitalist ve ücretli emekçi, üretimin tek icracıları ve faktörleridirler; aralarındaki ilişki ve karşıtlık, kapitalist üretim tarzından kaynaklanır.
      Artı-emeğin ya da artı-değerin ele geçirdiği parçasını, kapitalistin çalışmayan bir üçüncü kişiyle paylaşmak durumunda kaldığı koşullar, yalnızca ikincil önem taşır. Değişmeyen sermayeye eşit değer parçası düşüldükten sonra, ürün değerinin ücret olarak ödenen parçası hariç tüm artı-değer işçinin elinden doğrudan kapitalistin eline geçer. Kapitalist, daha sonra, ödünç para veren kapitalistle, toprak sahibiyle vb., ne biçimde paylaşırsa paylaşsın, işçiyle tüm artı-değerin doğrudan sahibi olarak karşı karşıya gelir. James Millin gözlemlediği gibi,[59] eğer toprak sahibi ortadan kalksa ve onun yerini devlet alsa, üretim hiç aksamaksızın sürebilir. Kapitalist üretim, her ne kadar toprağın, işçi olmaması koşuluyla, birine ait olmasına gerek gösteriyorsa da, özel toprak sahibi, kapitalist üretimin zorunlu etkeni değildir; toprağın sahibi, örneğin devlet de olabilir. Üretime doğrudan katılan, dolayısıyla üretilen ürünün değerine ve bu değerin somutlaştığı ürüne katılan sınıfların kapitalistler ile ücretli emekçilere indirgenmesi ve toprak sahiplerinin bundan dışlanması (onlar, kapitalist üretim tarzından kaynaklanmayan, [sayfa 140] ama bu tarza aktarılan, doğal güçlerin sahibi oluşlumun sonucu olarak [paylaşıma -ç.] post festum31 katılırlar), Ricardo’nun vb. hatası falan olmak şöyle dursun, feodal eski, vb. üretim biçiminden farklı olarak kapitalist üretim biçiminin doğasında yer alır. Bu indirgeme, kapitalist üretim biçiminin yeterli teorik ifadesidir ve o biçimin differentia specifica’sını32 açıklıkla ortaya koyar. Bay Rodbertus henüz bunu anlayamayacak kadar, eski bir Prusyalı “toprak sahibi”dir. Dahası var; bu durum, tarımı kapitalist elegeçirdiği zaman ve her yerde, genelde İngiltere’de olduğu gibi, sanayinin yanısıra, tarımın yönetimine elkoyduğu zaman ve toprak sahibini üretim sürecine doğrudan katılmaktan dışladığı zaman, evet ancak o zaman kavranabilir ve açık duruma gelir. Bu nedenledir ki, Rodbertus’un “sapma” saydığı şey, [aslında .] doğru yoldur; ne var ki, o bunu anlayamaz, çünkü kafası henüz, kapitalizm-öncesi üretim tarzının ortaya çıkardığı görüşlerle yüklüdür.       “O da” (Ricardo) “tamamlanmış ürünü ilgili taraflar arasında bölüştürmez, ama öteki ekonomistler gibi, mamul ürünü olduğu kadar tarımsal ürünü de bölüştürülmesi gereken ayrı bir ürün sayar” (agy, s. 167).       Ürün değil bay Rodbertus, ürünün değeri; ve bu çok doğru. Sizin “tamamlanmış” ürününüzün ve onun bölüştürülmesinin, şu değerin bölüştürülmesiyle hiçbir ilgisi yok.       “O” (Ricardo) “sermaye mülkiyetini verili sayar ve hatta toprak mülkiyetinden de daha önce. ... Bu nedenle ürünün bölünüşünün mantığından değil, gerçeğinden hareket eder; ve [bundan ötürü -ç.] teorisinin tamamı, pay oranlarını belirleyen ve değiştiren nedenlerle sınırlıdır. ... Ürünün yalnızca ücretlere ve sermaye kazancına bölüştürülmesi, onun açısından orijinaldir ve ayrıca orijinal olan tek şeydir” (agy, s. 167).       Bunu da anlayamamışsınız bay Rodbertus. Kapitalist üretim[in mantığı .] açısından, sermaye mülkiyeti gerçekten de “orijinal”dir, çünkü kapitalist üretim bu tür bir mülkiyet üzerinde temellenmiştir; [sermaye mülkiyeti -ç.] kapitalist üretimde bir faktördür ve bir işlevi vardır; toprak mülkiyeti için bu geçerli değildir. Toprak mülkiyeti türevsel olarak ortaya çıkmıştır; çünkü modern toprak mülkiyeti, işin aslında feodal mülkiyettir, ancak sermayenin etkisiyle dönüştürülmüştür; bu nedenle, modern toprak mülkiyeti kılığında, kapitalist üretimin sonucudur ve ondan türemiştir. Ricardo’nun, bugün olduğu durumuyla, modern toplumda göründüğü biçimiyle ele aldığı durumun tarihsel olarak da orijinal durum [sayfa 140] olduğu [savı -ç.] bir yanılgıdır — burjuva ekonomistler, burjuva ekonominin yasaları sözkonusu olduğu zaman, bu yanılgının ceremesini çekmektedirler; (siz ise [Ricardo gibi .] modern toprak mülkiyeti biçimini bu durumuyla ele almak varken, toprak sahipliği anılarınızdan yakanızı kurtaramıyorsunuz). Burjuva ekonominin yasaları onlara “doğal yasalar” ve bundan ötürü de tarihsel bakımdan “ilksel” görünüyor.
      ||518| Kaldı ki bay Rodbertus, Ricardo’nun Önsöz’ünün daha ilk tümcesinden de görebilir ki, sözkonusu olan şey, ürünün değeri değil, ancak ürünün kendisi olduğu zaman, Ricardo, “tamamlanmış” ürünün kümünün dağıtımına izin vermektedir.       “Toprağın ürünü — toprağın yüzeyinden emeğin, makinenin ve sermayenin birleşik girişimiyle elde edilenin tamamı toplumun üç sınıfı arasında bölüşülür; yani toprak sahibi, o toprağın ekilmesi için gerekli olan sermaye stokunun sahibi ve çalışmalarıyla ekimi yapan emekçiler.” (David Ricardo, The Principles of Political Economy and Taxation, Londra, 1821, 3. baskı, Önsöz, s. V.)       Hemen ardından da şöyle diyor:       “Ancak toplumun farklı aşamalarında, toprağın tüm ürününün, bu sınıflara, rant, kâr ve ücret adı altında tahsis edilecek oranları, esaslı farklılık gösterecektir” (agy, s. V).       Ricardo, burada, mamul ürünün ya da ham ürünün değil “tüm ürün”ün dağıtımından söz ediyor. Eğer bu “tüm ürün” belli ise, o “tüm ürün” içindeki bu payları, yalnızca, her bir üretim alanında, pay sahibinin kendi ürününün “değeri” içindeki payı belirliyor. Bu “değer”, “tüm ürün”ün belli bir oranıyla ifade edilebilir ve ona çevirilebilir. Burada, Adam Smith’i izleyerek Ricardo’nun yaptığı tek hata, “tüm ürün”ün ranta, kâra ve ücretlere bölünmediğini, ama bir bölümünün, sermaye biçiminde, bu üç sınıftan birine ya da bazılarına “tahsis edilecek” olduğunu unutmasıdır.       “Başlangıçta –daha verimli toprakla daha az verimli toprak arasındaki verim farkından ötürü, fiyatlardaki artış sonucu toprak rantı yeniden yaratılmadan önce– eşit sermaye kazançları yasasının ürün fiyatlarını, rant ortadan kalkıncaya kadar bastırmak zorunda olduğunu vurgulamak isteyebilirsiniz; böylece bugün, olağan sermaye kazancının yanısıra rant elde etmenin avantajları, kapitalisti yeni ekim ve iyileştirmeler için sermaye harcamalarına ikna edebilir — ta ki, bu durumun sonucu olarak piyasaların [mala .] boğulması, en az yararlı olan sermaye yatırımlarının rant sağlamasını durduracak ölçüde fiyat düşüşlerine yol açsın. Başka deyişle, bu şunu vurgulamak olur: Ham ürün sözkonusu olduğu ölçüde, sermaye kazançlarını eşitleme yasası, bir başka yasayı, ürünlerin değerini emek maliyetleri yönetir şeklindeki yasayı geçersiz hale getirir; oysa, [sayfa 140] yapıtının ilk bölümünde, ikinci yasayı kanıtlamak için birinci yasayı kullanan Ricardo’nun kendisidir” (Rodbertus, agy, a. 174).       Gerçekten öyle bay Rodbertus! “Sermaye kazançlarını eşitleme” yasası, ürün “değeri”ni, “emek maliyeti” yönetir biçimindeki yasayı geçersiz hale getirmez. Ama Ricardo’nun, ürünlerin ortalama fiyatı onların “değeri”ne eşittir biçimindeki varsayımını geçersiz kılar. Ama burada da bir kez daha [söyleyelim ki .] değeri, ortalama fiyata inen “ham ürün” değildir, tam tersine. Toprak mülkiyeti nedeniyle, “ham ürün”, değerinin ortalama fiyata gerilememesi gibi bir ayrıcalıkla, seçkin bir yer edinmiştir. Gerçekten de eğer değeri –ki, sizin “materyalin değeri” [anlayışınıza .] karşın bu bir olasılıktır– metaların ortalama fiyatı seviyesine gerileseydi, rant ortadan kalkardı. Bugün olasılıkla rant ödemeyen toprak türleri, ham ürünlerin pazar fiyatı onlar için kendi ortalama fiyatlarına eşit olduğu için, ve daha verimli toprakların rekabeti, onların ürünlerini “değer”inden satma ayrıcalığından yoksun bıraktığı için rant ödemez.       “Herhangi bir tarım yapılmadan önce, bir kâr elde eden ve sermayesini, kârın eşitlenmesi yasası çerçevesinde yatıran kapitalistlerin varlığı doğru olabilir mi?” (Ne kadar ahmakça!) “... Eğer bugün uygar ülkelerden ||519| yeni, tarıma henüz açılmamış bir toprağa sefer yapılsa, daha zengin olanların, eski yerleşik bir kültürün varlıklarıyla ve araçlarıyla –sermayeyle– donatıldığı ve daha yoksul olanların da, zenginlerin hizmetinde yüksek bir ücret elde etme düşüncesiyle katıldığı bir sefer yapılsa, kabul ederim ki kapitalistler, işçi ücretlerinin üstünde ve ötesinde, ellerinde kalanı, kazançları olarak görürler; çünkü anavatanlarından, orada uzun süredir varolan şeyleri ve fikirleri kendileriyle birlikte oraya taşırlar” (agy, s. 174-175.)
      Ve işte başardınız bay Rodbertus. Ricardo’nun tüm yaklaşımı, yalnızca kapitalist üretim tarzının başat tarz olduğunun önceden varsayılmasına uygun düşer. Burada tarihsel bir hysteron proteron33 yapsa da yapmasa da, Ricardo’nun bu varsayımı nasıl ifade ettiği, teori açısından herhangi bir önem taşımamaktadır. Bu varsayımın yapılması gereklidir, bu nedenle de –sizin yaptığınız gibi– kapitalist defter tutma ne demektir bilmeyen ve bu yüzden de, tohumu, vb. yatırılan sermayenin parçası saymayan bir köylünün varlığını düşünmek olanaksızdır! “Saçmalığı” yapan Ricardo değildir, “toprağın ekilmesinden önce” kapitalistlerle işçilerin varolduğunu düşünen Rodbertus’tur (agy, s. 176).       “Rikardocu yaklaşımda, toprağın ekilip-biçilmesinin ... ancak ... bir toplumda sermayenin yaratıldığı ve sermaye kazancının bilinip [sayfa 143] ödendiği zaman başladığı varsayılmıştır” (agy, s. 178).       Saçmanın bu kadarına pes doğrusu! Bir kapitalist –bu, ister, bir yolunu bularak kapitalist tarımcı haline gelen eski kiracı olsun, ister sermayesini imalat yerine tarıma yatıran bir sanayici olsun– çiftçi ile toprak sahibi arasında, bir tarımcı olarak yer açtığı zaman, ancak o zaman başlayan şey, asla ve asla “toprağın ekilmesi” değildir, kapitalist [yöntemle .] tarım yapmaktır ki, hem biçim hem içerik olarak, daha önceki tarımdan çok farklıdır.       “Her ülkede toprağın büyükçe bir bölümü, o toprak ekilip-biçilmeden çok önce zaten birinin mülkiyeti altına girmiştir; ve hiç kuşkusuz, sanayide bir sermaye kârı oranı yerleşik hale gelmeden çok önce” (agy, s. 179).       Ricardo’nun yaklaşımını kavrayabilmek için Rodbertus’un Pomeranyalı bir toprak sahibi değil, bir İngiliz olması ve orta malı topraklarla yabanıl topraklara elkonmasının tarihini anlaması gerekirdi. Rodbertus Amerika’dan örnek veriyor. Orada topraklan devlet       “parseller halinde, düşük bir fiyattan, ilkin, tarım yapacak olanlara” satıyor, “doğru, ama her durumda rant bırakacak [toprakları .]” (agy, s. 179-180).       Asla öyle değil. Genel bir ticaret vergisi, bir ticaret rantına, ya da herhangi bir vergi “rant”a ne kadar elverirse, bu fiyat da bir toprak rantına ancak o kadar elverir.
      “b maddesi çerçevesindeki artışa” (nüfustaki ya da istihdam edilen emek miktarındaki artışa) “gelince, inanıyorum ki, rant, sermaye kazancından önce gelir. Sermaye kazancı [yani kâr oranı .] hiçbir zaman artmaz; çünkü, ulusal ürün değerindeki artış sonucu –üretkenlik aynı kalır ama üretken güç artarsa (nüfus artışı)– ulusun elinde daha fazla sermaye kazancı toplanır; daha fazla sermaye kazancı her zaman oranca daha büyük olan sermayenin payına düşer; bu nedenle, kâr oranı, aynı kalır” (agy, s. 184-185).       Bu yanlış. Örneğin 2 saat yerine 3, 4, 5 saat artı-emek harcanırsa ödenmemiş artı-emek miktarı çoğalır. Yatırılan sermayenin oylumu, bu ödenmemiş artı-emek oylumu [ölçüsünde] büyümez; büyümez, çünkü ilkin, bu fazla artı-emek için bir ödeme yapılmamıştır — o nedenle bir sermaye harcamasını gerektirmez; ikincisi, sabit sermaye giderleri, bu örnekte olduğu gibi, o sermayeden yararlanmayla aynı oranda artmaz. Daha fazla iğ, vb. gerekmez. Doğrudur, daha çabuk aşınırlar, ama kullanışlarındaki artış oranında değil. Demek ki, belli bir üretkenlikte, bu örnekte kâr artar, çünkü yalnızca artı-değer çoğalmakla kalmaz, artı-değer oranı da çoğalır. Tarımda, doğal koşullar nedeniyle bu pratik değildir. Öte yandan, [sayfa 144] sermaye harcamaları artırılarak, üretkenlik kolayca değiştirilebilir. Gerçi mutlak olarak büyük bir sermaye yatırılmış olabilir, ama, emek ve makinedeki işbölümünden ayrı olarak, üretim koşullarında sağlanan tasarruftan ötürü, bu büyüklük, göreli olarak, o kadar da büyük olmaz. Demek ki, (yalnızca oranı değil) artı-değer[in kendisi de -ç.] aynı kalsa bile kâr oranı büyüyebilir.
      ||520| Rodbertus, aşağıdaki lafları ederken, kesinlikle hatalıdır ve tam bir Pomeranyalı toprak sahibidir:       “Bu otuz yıl” (1800-1830) “içinde toprağın dağıtılması ya da hatta yeni toprakların ekime açılması sonucu, daha fazla mülkün varlık kazanmış olması, artan rantın, bundan ötürü daha çok sayıda toprak sahibi arasında bölünmüş olması olasıdır; ama rant 1800’e göre, 1830’da daha çok acre arasında dağıtılmış değildir. Önceleri daha eski mülkler, yeni bölünüp ayrılan ya da ekime yeni açılan mülkleri de kapsıyordu ve 1800’ün düşük rantının hesabında onlar da vardı; bu 1830’un yüksek rantı gibi, o günlerdeki İngiliz rantının düzeyini de genel olarak etkilemişti” (agy, s. 186).       Kıymetli Pomeranyalı! Senin Prusya’ndaki durumu, neden her zaman, hafife alır bir edayla İngiltere’ye aktarıyorsun? Eğer durum böyle ise (bu nokta ayrıca araştırılacak) yani üç milyonla dört milyon acre dolayında bir orta malı toprağa 1800-1830 arasında “elkondu”ysa bile İngiliz, rantın 1800’de olduğu gibi 1830’dan önce de bu dört milyon acre[60] üzerinden hesap edildiğini sanmıyor. Bu topraklar daha çok yabanıl topraklardı ya da kimseye ait olmayan ve rant bırakmayan orta malı topraklardı.
      Rodbertus, Carey gibi (o farklı biçimde yapsa bile) fizik ve başka nedenlerle, “en verimli” toprağın genelde ilk tarım yapılan toprak olmadığını Ricardo’ya ille de kanıtlamak istiyorsa, bunun Ricardo’yla bir ilgisi yoktur ki; “en verimli” toprak, her zaman, mevcut üretim koşullarında “en verimli” olan topraktır.
      Rodbertus’un, Ricardo’ya karşı ortaya attığı itirazların büyük bir bölümü, onun, “Pomeranya’ya ilişkin” üretim koşullarını bönce, “İngiliz” [üretim koşullan ile.] özdeşlemesinden ileri gelmektedir. Ricardo kapitalist üretimi ön-gerekirlik sayar; bu tür üretim her nerede gerçekleştirilirse, İngiltere’de olduğu gibi, tarımcı kapitalistin toprak sahibinden ayrışmasına denk düşer. Rodbertus ise, kendi içinde, kapitalist üretim tarzına yabancı konumlar ve o konumlara dayandırılmış bir kapitalizm sunar. Örneğin, bay Rodbertus’un, ekonomik komplekslerdeki ekonomik merkezlerin konumu hakkında söyledikleri, Pomeranya’ya pek güzel uyar da İngiltere’ye uymaz; kapitalist üretim tarzının, 16. yüzyılın sonuncu üçte-birinden bu yana giderek başat hale geldiği, bütün [üretim .] koşullarını özümlediği ve farklı dönemlerde tarihsel önkoşulları, [sayfa 145] köyleri, yapılan ve halkı, sermaye için “en üretken” yatırımı güvenceye alabilmek için adım adım cehenneme uğurlayan İngiltere’ye uymaz.
      Rodbertus’un “sermaye yatırımı” konusunda söyledikleri de aynı ölçüde yanlıştır.       “Ricardo rantı, toprağın orijinal, doğal ve tahrip edilemez niteliklerinin kullanılması karşılığında toprak sahibine ödenenle sınırlar. Böylece, zaten ekilip-biçilen toprakta, sermayeye atfedilebilecek her şeyin ranttan indirilmiş olduğunu sağlama bağlamak ister. Ama aşikardır ki, bir toprak parçasından elde edilen hasattan, sermayeye, bir ülkede alışılmış faizden daha fazlasını hiçbir biçimde tahsis etmemesi gerekir. Çünkü aksi takdirde, bir ülkenin ekonomik gelişmesinde iki farklı kazanç oranı olduğunu varsaymak zorunda kalır: Biri, imalatta geçerli olandan daha büyük olan tarımsal [kazanç oranı.] ve ikincisi imalattaki [kazanç oranı ]. Bu varsayım, onun, kazanç oranının eşitliğine dayanan sistemini alaşağı ederdi.” (agy, s. 215-216.)       Bir kez daha, mülkiyetindeki toprağı .] iyileştirmek için ödünç para bulan, ama teorik ve pratik nedenlerle, alacaklısına yalnızca “alışılmış faiz”i ödemek isteyen Pomeranyalı toprak sahibi kafası. Ama İngiltere’de durum farklıdır. Toprağı geliştirmek için sermaye koyan tarımcıdır, tarımcı kapitalisttir. Doğrudan üretim için yatırdığı sermayeden olduğu kadar [geliştirmeye yatırdığı .] bu sermayeden alışılmış faizi istemez, alışılmış kârı ister. O toprak sahibine, kendisine “alışılmış” faizi ödesin diye herhangi bir ödünç vermez. Kendisi sermaye ödünç alabilir ya da artı-sermayesini kullanır; o sermaye de ona alışılmış faizden en az bir kat fazla olan “alışılmış” sınai kârı getirir.
      Bu arada yeri gelmişken söyleyelim, Anderson’un bildiklerini Ricardo bilmektedir ve üstelik, açıkça belirtir ki, ||52l| sermayenin böylece toprakta hasıl ettiği üretkenlik, bir süre sonra, o toprağın “doğal” üretkenliğine dönüşür ve rantı çoğaltır. Rodbertus bunların hiçbirini bilmiyor ve lafı rasgele ağzında geveliyor.
      Daha önce modern toprak mülkiyetinin doğru bir açıklamasını yapmıştım:       “Rikardocu anlamda rant, burjuva konumundaki toprak mülkiyetidir; yani burjuva üretim koşullarına tabi hale gelen feodal mülkiyettir.” (Misère de la Philosophie [Felsefenin Sefaleti], Paris, 1847, s. 156.)[61]       Gene bunun gibi, daha önce şu doğru gözlemi yaptım:       “Ricardo, rantı belirlemede burjuva üretim [tarzının -ç.] gerekliliğini varsaydıktan sonra, rant kavramını gene de tüm çağların ve tüm ülkelerin toprak mülkiyetine uygular. Bu, burjuva üretim [sayfa 146] ilişkilerini önsüz-sonsuz kategoriler olarak sunan tüm ekonomistlerin ortak yanılgılıdır.” (agy, s. 160).[62]       Ayrıca, “sermaye olarak toprağın” tüm öteki sermayeler gibi artırabileceğine, doğru bir biçimde işaret ettim:       “Sermaye olarak toprak, tüm öteki üretim araçları gibi artırılabilir. Bay Proudhon’un diliyle söylersek, onun maddesine hiçbir şey eklenmemiştir, ama, üretim araçları olarak hizmet eden topraklar çoğaltılmıştır. Zaten üretim aracına dönüştürülmüş olan toprağa, yeni yeni sermaye harcamaları yapılması, maddesine, yani toprağın genişliğine herhangi bir şey eklemeksizin toprağı bir sermaye olarak artırır” (agy, s. 165).[63]       İmalatla tarım arasında, o sıralarda işaret ettiğim farklılık doğru olmaya devam ediyor:
      “Her şeyden önce, insan, imalat sanayisinde olduğu gibi, canı istediği zaman, aynı üretkenlik derecesindeki üretim araçlarını yani aynı verimlilik derecesine sahip topraklan çoğaltamaz. Sonra, nüfus arttıkça, daha düşük kalitedeki topraklar işlenmeye başlar, ya da aynı toprak parçasına, oransal olarak eskisinden daha az üretken yeni sermaye harcamaları yapılır” (agy, s. 157).[64]
      Rodbertus ise şöyle diyor:       “Ancak, en kötü tarımsal makineleri daha iyiye dönüştüren –itiraf etmeli– çok yavaş ama çok yaygın bir başka duruma dikkat çekmeliyim.[65] Bu, herhangi bir özel sermaye yatırımı yapmaksızın, bir toprak parçasının rasyonel bir sistem uyarınca süre giden yönetimidir.” ([Sociale Briefe an von Kirchmann, Dritter Brief], s. 222.)       Anderson, ekip-biçmenin toprağı geliştirdiğini zaten daha önce söylemişti. [Rodbertus sözü sürdürüyor:]       “Tarımda çalışan nüfusun, zaman içinde, gıda üretiminden daha fazla ölçüde arttığını ya da ülke nüfusunun geri kalan kısmına göre daha çok arttığını kanıtlamanız gerekirdi. Yalnızca bu [kanıtlama .], artan tarımsal üretimin de giderek daha fazla emeğin o üretime harcanmasını gereksindiğini yadsınamaz biçimde ortaya koyardı. Ama burada istatistikler sizinle çelişiyor” (agy, s. 274). “Gerçekte sizin de bildiğiniz gibi, bir ülkenin nüfusu ne kadar yoğunlaşırsa, kural olarak, tarımda çalışan halkın oranı o kadar küçük olacaktır. ... Aynı fenomen, bir ülkenin nüfusu arttığı zaman gözlemlenebilir: tarımda çalışmayan nüfus kesimi, hemen her yerde büyük ölçüde artacaktır” (agy, s. 275).       Ama bu, bir ölçüde, daha çok tarım arazisinin sığır ve koyun otlatmak üzere [otlağa -ç.] dönüştürülmesinden ileri gelir; bir ölçüde de daha yüksek üretim aşaması –büyük ölçekli tarım– nedeniyle, emeğin daha üretken hale gelişinden ötürüdür. Ama ayrıca –ve [sayfa 147] bu, bay Rodbertus’un tamamen gözden kaçırdığı bir durumdur– tarımcı olmayan daha fazla sayıda insanın –tarımın ilerlemesiyle artan ölçüde– değişmeyen sermaye sağlamasından, örneğin mineral gübreler, başka ülkelerden tohumluk ve her tür makine sağlamasından ötürüdür.
      Bay Rodbertus’a göre (agy, s. 78): “Hali hazırda tarımcı” (Pomeranya’da) “çift hayvanlarının yemini, kendi tesisinde yetiştiriyorsa, sermaye” saymamaktadır. ...
      ||522| “Sermaye kendi içinde ya da ekonomik bakış açısından, üretim için kullanılmasına devam edilen bir üründür. ... Ama, getireceği belli bir kazanç yönünden ya da bugünün girişimcilerinin gözünde sermaye olabilmesi için bir ‘gider’ olarak belirmelidir” (agy, s. 77).
      Ne var ki, bu “gider” kavramı, Rodbertus’un sandığı gibi, onun bir meta olarak satın alınmış olmasını gerektirmez. Ürünün bir bölümü, meta olarak satılmak yerine, yeniden-üretime girerse, bunu bir meta olarak yapar. Daha önce “para” olarak tahmin edilmiştir; tarımda da tüm bu “giderler”, “meta” olarak, yani sığır, hayvan yemi, gübre, toprağa ekilmek üzere tahıl, her türden tohumluk olarak piyasada bulunduğu için, bu kolaylıkla yapılabiliyor. Ama öyle görünüyor ki, “Pomeranya’da”, “gider” sayılmıyor.       “Bu farklı tür işlerin” (imalat ve birincil maddeler üretiminin) “belirgin ürünlerinin değeri, sahibinin payına düşen gelir değildir, yalnızca paraya çevrilmesinin ölçüsüdür. Bu belli gelirin kendisi de yalnızca, tarımdaki ve imalattaki birbirine eklenmiş emek tarafından üretilmiş toplumsal gelirin parçasıdır ve onun öğeleri de gene yalnızca bu kombine çabayla üretilir”, (agy, s. 36.)       Bunun konuyla hiç ilgisi yok. Bu değerin somutlaşması, onun yalnızca bir kullanım-değerinde somutlaşması olabilir. Ama o burada bizi hiç ilgilendirmiyor. Ayrıca, zorunlu ücret, işçinin, yaşamak için gerek duyduğu geçim araçlarının içinde, tarımsal ve sanayi ürünü biçiminde ne kadar değer bulunması gerektiğini ifade eder.
      Bu yapıldı. [sayfa 148]






Dipnotlar

      1 Mesleki olarak -ç.
      2 Bkz: Bu cilt, s. 133-134. -Ed.
      3 ||499| Örneğin, Ricardo’nun teorisi (yukarı bakınız) ücretlerin, asgarinin üzerine yükselmesinin, metaların değerini yükseltmeyeceğine onu inandırdığı zaman, bunu, sözünü eğip bükmeden dosdoğru söyler. Malthus ücretleri aşağıda tutma isteğindedir ki burjuva kâr edebilsin. |499||
      4 Fransisken gezici rahip. -ç.
      5 Elyazmasında “yurtdışından tahıl ithalini teşvik ederek” yerine “yabancı ithalatın teşviki” deniyor. -Ed.
      6 Elyazmasında “doyurmak amacıyla” yerine “sunmak” deniyor. -Ed.
      7 “Eser, malzemeye ağır basar” (Ovid). -Ed.
      8 Pantoloji: Tüm bilim dallarına sistemli bakış bilimi; pantolojist genelde, istihza amacıyla ve Türkçedeki “allame-i kül’i şey, vakıf-ı hiçbir şey” — (her şeyi bilir ama, hiçbir şey bilmez) anlamında kullanılır, -ç.
      9 Öyleyse, -ç.
      10 Cehennemi bölgeler, ölülerin ruhlarının bulunduğu yerler; Latincede kuşsuz (göl), yaydığı kötü kokuyla üstünden uçan kuşları öldüren göl. -ç.
      11 Elyazmasında “onların göreli rantları” yerine “göreli rantları” -Ed.
      12 “Rantın genel ortalamasını değil”, ifadesiyle Marx, Hopkins’in kitabından, izleyen paragrafları özetliyor. -Ed.
      13 Elyazmasında “olurdu” yerine “olabilirdi”. -Ed.
      14 Marx bu paragrafla, Hopkins’in On Rent of Land kitabından uzunca bir paragrafı kendi ifadesiyle özetliyor. -Ed.
      15 Elyazmasında “toprak sahipleri” -Ed.
      16 Bu paragrafı Marx, bazı ifadeleri çıkararak kısaltmıştır. -Ed.
      17 Elyazmasında “aynı zamanda” yerine “eşzamanlı olarak”. -Ed.
      18 Elyazmasında “olağandışı” yerine “ilginç”. -Ed.
      19 Elyazmasında “bazılarında %10” yerine “%10 [bile -ç. ] değil” -Ed.
      20 Elyazmasında “yerde” yerine “olduğu zaman” -Ed.
      21 Elyazmasında “çok önemli bir koşul olan çevredeki iyi yollar eklendiği zaman” yerine “ çevredeki iyi yollara ek olarak” -Ed.
      22 Elyazmasında “harcanagelerek” yerine “harcanmış” -Ed.
      23 Bkz: Bu cilt, s. 123-125. -Ed.
      24 Buradan itibaren izleyen 4 paragrafı Marx İngilizce yazmıştır. -Ed.
      25 İngiltere’de common denen, devlet mülkiyetinde değil, kamunun (ya da yerel topluluğun) ortak kullanım hakkıyla bağlı bulunan, herkesin yararlandığı orta malı topraklardan, büyük toprak sahiplerinin ayırıp kapattığı çiftlikler (ya da otlaklar) -ç.
      26 Bkz: Bu cilt, s. 123-125. -Ed.
      27 Elyazmasında “bu yüzyılın” yerine “ 18. yüzyılın” -Ed.
      28 Elyazmasında “o üretkenliğin” yerine “toprağın üretkenliğinin” -Ed.
      29 Gerekli düzeltmeler yapılarak -ç.
      30 Von Kirchmann -Ed.
      31 İş tamamlandıktan sonra -ç.
      32 Özgül farklılığın, -ç.
      33 Takdim tehir, bir şeyi ötekinin önüne alma. -ç.

Açıklayıcı Notlar

      [37] Burada Anderson’un An Enquiry into the Nature of the Corn Laws; with a View to the New Corn-Bill proposed for Scotland [Tahıl Yasalarının Doğası Hakkında Bir Araştırma ve İskoçya için Önerilen Yeni Tahıl Yasası Tasarısı Hakkında Bir Görüş] başlıklı çalışmasına (Edinburgh, 1777) gönderme yapılı­yor. – 103.
      [38] Adam Smith’in, Londra’da 1776’da iki cilt olarak yayınlanan An Inquiry into the Nature and Causes of the Wealth of Nations [(Ulusların Zenginliğinin Doğası ve Nedenleri Üzerine Bir inceleme] adlı kitabına gönderme. – 103.
      [39] Burada Ricardo’nun, On the Principles of Political Economy and Taxation [Ekonomi Politiğin ilkeleri ve Vergilendirme Üzerine] adlı kitabının, 1817’de Londra’da yayınlanan birinci baskısına yazdığı “Önsöz”e gönderme yapılıyor. – 104.
      [40] Malthus’un, 1798’de Londra’da imzasız olarak yayınlanan An Essay on the Principle of Population [Nüfus İikesi Üzerine Bir Deneme] adlı çalışmasına gönderme. – 104.
      [41] Marx, Joseph Townsend’in A Dissertation on the Poor Laws [Yoksullukla Savaşım Yasaları Tezi’ne gönderme yapıyor; tez Londra’da 1786’da imzasız yayınlandı. 1861-1863 elyazmalarının III. not deflerinde (s. 112-113) “Mutlak Artı-Değer” bölümünde Marx bu tezden alıntı yapıyor. Orada alıntılanan üç parça Kapital’in Birinci Cildinde 25. bölümde de yer alıyor – 104.
      [42] Bkz: 40 nolu açıklayıcı not. – 108.
      [43] Malthus’un The Grounds of an Opinion on the Policy of Restricting the Importation of Foreign Corn [Yabancı Tahıl ithalinin Sınırlandırılması Siyaseti Üzerine Görüşlerin Temeli] ve An Inquiry into the Nature and Progress of Rent [Rantın Doğası ve Gelişimi Hakkında Bir Araştırma] başlıklı broşürleri kastediliyor. Bu broşürler 1815’te Londra’da yayınlandı. – 108.
      [44] İngiltere’de tahılın quarter fiyatı 80 şilinin altında kaldığı sürece ülkeye tahıl ithal edilmesini yasaklayan 1815 tarihli Tahıl Yasası ima ediliyor. – 108.
      [45] Leipzig Üniversitesinden vülger ekonomist profesör Roscher kastediliyor. – 109.
      [46] Halk arasında Abraham A. Santa Clara diye tanınan, asıl adı Hans Ulrich Megerle olan Avusturyalı vaiz ve yazar, katolikliği halkın kolaylıkla anla­yabileceği bir dille yaymanın yollarını araştırıyordu; o nedenle vaazları ve ah­laki öğütleri bir ölçüde popüler bir üslupla yazılmıştı. – 109.
      [47] Elyazmasında bundan sonra, Marx’ın Ricardo’nun ücret düzeyleri hakkındaki görüşlerini Malthus’unkilerlc karşılaştırdığı kısa bir ekleme var. Sözkonusu ekleme bu cildin 109. sayfasında dipnot olarak veriliyor. – 110.
      [48] Marx, John Ramsay McCulloch’un, Londra’da 1845’te yayınlanan The Literature of Political Economy [Ekonomi Politik Yazını] adlı çalışmasına gönderme yapıyor. – 110.
      [49] Marx Roscher’i tanınmış eski Yunan tarihçilerinden Thukydides’e benzetiyor, çünkü Marx’ın elyazmasının XV. not deflerinde (s. 122) yazdığı gibi “Profesör Roscher alçakgönüllülük göstererek kendini ekonomi politiğin Thukydides’i ilan ediyor.” Roscher Thukydides benzetmesini Grundlagen der Nationalökonomie’nin önsözünde yapıyor. Bu nedenle “Thukydides Roscher” benzetmesi apaçık alaycı. Marx’ın IX’uncu bölümde ve başka yerlerde belirttiği gibi, Roscher ekonomik koşulların tarihini ve ekonomi teorisinin tarihini kaba bir biçimde çarpıtıyor. – 111.
      [50] Burada Marx, Edward West’in 1815’te Londra’da imzasız yayınlanan Essay on the Application of Capital to Land [Sermayenin Toprağa Uygulanması Üzerine Deneme] adlı çalışması ile David Ricardo’nun, aynı yıl Londra’da yayınlanan An Essay on the Influence of a low Price of Corn on the Profits of Stock [Düşük Tahıl Fiyatının Sermaye Kârları Üzerindeki Etkisi Hakkında Bir Deneme] adlı çalışmasını kastediyor. – 112.
      [51] Bkz: W. Roscher, System der Volkswirtschaft. Band I, Die Grundlagen der Nationalökonomie, Dritte, vermehrte un verbesserte Auflage, Stuttgart und Augsburg, 1858, s. 191. – 113.
      [52] Thomas Hopkins’in Londra’da 1822’de yayınlanan Economical Enquiries relative to the Laws which regulate Rent, Profit, Wages and the Value of Money [Rantı, Kârı, Ücretleri ve Para Değerini Düzenleyen Yasalar Çerçevesinde Ekonomik Araştırmalar] başlıklı kitabına gönderme. Marx bu kitaptan ilgili bölümü, daha ilerde alıntılıyor. (Bkz: bu cilt, s. 129.) –115.
      [53] Marx Artı-Değer Teorileri’nin izleyen bölümünde Roscher’in görüşlerinin çözümlenmesine geri dönmez. Ancak Teoriler’in Üçüncü Kitabında “Rikardocu Ekolün Çözülüşü” başlıklı bölümde McCulloch’un benzer vülger görüşlerini ayrıntılı olarak eleştirir. McCulloch da Roscher gibi, Jean-Baptiste Say’nin öne sürdüğü ve Marx’ın izleyen paragrafta imlediği “üretken hizmetler” gibi mazeretçi kavramlardan ciddi ölçüde etkilenmişti. Marx, Roscher’in doğayı değerin kaynaklarından biri olarak alan görüşlerine, Kapital’in birinci cildinin VlII’inci bölümündeki (s. 206) 21. notta değinir. – 121.
      [54] Marx İngiltere’de common denen orta malı kamusal toprakların halka kapatılmasıyla ilgili olarak Kapital’in Birinci Cildinde XXVII. bölümde ayrıntılı bilgi verir. – 131.
      [55] Maltusçu nüfus teorisine gönderme. – 133.
      [56] James Anderson’un bu alıntısı, Tarello da Lonato’nun ilk kez 1567’de Venedik’te yayınlanan Ricardo d’Agricoltura adlı çalışmasından. Anderson 1577’de yayınlanan ilk Mantua baskısına değiniyor ve bu baskının, Bern’deki Société économique tarafından yayınlanan Fransızca çevirisinden alıntı yapıyor. – 133.
      [57] McCulloch’un bu alıntıları Anderson’un An Enquiry into the Nature of the Corn Law [Tahıl Yasalarının Doğası Hakkında Bir Araştırma] adlı çalışmasından. Edinburgh, 1777, s. 45-48. – 134.
      [58] Bkz: Karl Marx, Artı-Değer Teorileri, Birinci Kitap, s. 81-90. – 139.
      [59] Bkz: James Mill, Elements of Political Economy [Ekonomi Politiğin Öğeleri] Londra, 1821, s. 198. – 140.
      [60] Kapital’in bilinci cildinde XXVII. bölümde 1801-1831 arasında orta malı topraklardan 3.511.770 acre’ının İngiliz tarım nüfusundan çalındığını, “ve Parlamenter yöntemlerle toprak sahipleri tarafından toprak sahiplerine sunulduğunu” yazar (Bkz: Kapital, Birinci Cilt, s. 691). – 145.
      [61] Bkz: Karl Marx, Felsefenin Sefaleti, Sol Yayınları, Ankara 1999, s. 155. – 146.
      [62] Bkz: Karl Marx, Felsefenin Sefaleti, s. 158-159. – 147.
      [63] Bkz: Karl Marx, Felsefenin Sefaleti, s. 162. – 147.
      [64] Bkz: Karl Marx, Felsefenin Sefaleti, s. 155-156. – 147.
      [65] “Tarımsal makineler” terimiyle Rodbertus farklı verimdeki toprak sınıf­larını kastediyor. Rodbertus sınıfların, farklı etkinlikteki makinelerle böyle karşılaştırılmasını Malthus’tan ödünç alıyor. – 147.


Sayfa başına gidiş