Karl Marks
Ekonomi Politiğin
Eleştirisine
GİRİŞ


19 Ağustos 1857 tarihini taşıyan bu giriş, Marksizm-Leninizm Enstitüsündeki elyazması fotokopilerinden Fransızcaya çevrilmiş olan metin esas alınarak Türkçeye çevrilmiştir. Bu giriş kısmı Marks(ın sağlığında yayınlanmamıştır ve yayınlanmamasının nedeni, Marks, "Ekonomi Politiğin Eleştirisine Katkı"nın Önsöz'ünde açıklamaktadır. Genel olarak kullanılmakta olan "Ekonomi Politiğin Eleştirisine Giriş" adı, Marks'a ait değildir.



[Türkçe çevirisi, Ekonomi Politiğin Eleştirisine Katkı içinde Sol Yayınları tarafından Temmuz 1979 (Birinci Baskı: Mayıs 1970; İkinci Baskı: Kasım 1974; Üçüncü Baskı: Eylül 1976) yayınlanmıştır.]

Eriş Yayınları tarafından düzenlenmiştir.
erisyay@kurtuluscephesi.org

Özgün biçimiyle Acrobat Reader formatında: Ekonomi Politiğin Eleştirisine Katkı (1.813 KB)











EKONOMİ POLİTİĞİN ELEŞTİRİSİNE GİRİŞ

A. - Giriş

Üretim, tüketim, dagitim, degişim (dolaşim)

 

I. Üretim

 

Tarihsel üretim ilişkilerinin sürdürülmesi. Genel olarak üretim ve dagitim. Mülkiyet

 

II. Üretim ile dagitim, degişim, tüketim arasinda genel ilişki

    A1) Üretim ayni zamanda tüketimdir de
    B1) Dagitim ve üretim
    C1) Degişim ve üretim
 

III. Ekonomi politigin yöntemi

 

IV. Üretim. Üretim araçlari ve üretim ilişkileri. Üretim ilişkileri ve dolaşim ilişkileri. Üretim ve dolaşim koşullarina göre devlet ve bilinç biçimleri. Hukuki ilişkiler. Aile ilişkileri
 

A. GİRİŞ
ÜRETİM, TÜKETİM, DAĞITIM, DEĞİŞİM (DOLAŞIM)


I. Ü R E T İ M


      a) Bu incelemenin konusu, her şeyden önce, maddi üretimdir.
      Toplum olarak üretimde bulunan bireyler – bundan dolayı da toplumsal bakımdan belirlenmiş bireylerin üretimi, işte hareket noktamız. Smith ve Ricardo’nun incelemelerine başlangıç olarak kabul ettikleri bireysel ve tecrit edilmiş avcı ve balıkçı, 18. yüzyılın gerçeğe uymayan yavan hayalleri içinde yer alırlar. Bunlar, bazı uygarlık tarihçilerinin sandıkları gibi, pek aşırı inceliklere karşı basit bir tepkiyi, ve iyice anlaşılmayan doğa koşullarına bir dönüşü hiç de ifade etmeyen robensonculuklardır. Aynı şekilde, nitelik bakımından birbirinden bağımsız olan konular arasında, bir antlaşma [sayfa 245] ile ilişkiler ve bağlar kuran Rousseau’nun Toplum Sözleşmesi de, bu biçimde bir doğacılığa dayanmaktan uzaktır. Bunların hepsi görünüştür, küçük ve büyük robensonculukIarda sırf estetik nitelikte görünüş. Gerçekte sözkonusu olan, 16. yüzyılda hazırlanmakta olan ve 18. yüzyılda dev adımlarla olgunluğa doğru yürüyen “burjuva toplumun” müjdelenmesidir. Serbest rekabetin hüküm sürdüğü bu toplumda, birey, kendisini daha önceki tarihsel çağlarda belirli ve sınırları çizili bir insan konglomerasının (yığışımının) unsuru haline getiren doğal vb. bağlardan kopmuş olarak görülmektedir. 18. yüzyıl peygamberleri için –ki Smith ve Ricardo da onların tutumlarını tam olarak benimsemiş bulunmaktadırlar–, bir yandan feodal toplum biçimlerinin dağılmasından, öte yandan 16. yüzyıldan beri gelişmiş olan, yani üretim güçlerinden meydana gelen bu 18. yüzyıl bireyi, geçmişte yaşamış olan bir ideal gibi görünmektedir. Onlar, bunda bir tarihsel sonuç değil, tarihin bir hareket noktasını görmektedirler, çünkü onlar, bu bireyi, bir tarih ürünü olarak değil, bir doğa verisi olarak, insan doğası kavramlarına uygun doğal bir şey gibi değerlendirmektedirler. Bu hayal şimdiye kadar her yeni çağın paylaştığı bir hayaldir. 18. yüzyıla birçok bakımlardan karşı çıkan ve aristokrat niteliği ile tarihsel alanda daha çok tutunabilen Steuart, bu safça hayalden kendini kurtarmıştır.
      Tarihte ne kadar gerilere gidersek birey, –ve üretici birey de– o ölçüde, bir bağımlılık durumunda, daha büyük bir bütünün üyesi olarak görünmektedir: bu durum, ilkönce aile içinde ve kabileyi meydana getirecek kadar genişlemiş olan aile içinde; daha sonra da kabilelerin çatışmasından ve birbiriyle kaynaşmasından meydana gelen değişik toplum biçimlerinde tamamen doğal olarak belirmektedir. Toplumsal bütünün değişik biçimlerinin, bireye, özel amaçlarını gerçekleştirmeye yarayan basit bir araç olarak kendi dışında bir gereksinme olarak görünmeleri, ancak 18. yüzyılın [sayfa 246] “burjuva toplumu”nda olmuştur. Ama bu görüşü, tecrit edilmiş birey görüşünü doğuran çağ, toplumsal ilişkilerin (bu bakımdan genel bir niteliğe bürünerek) geçmişte görülmedik büyük bir gelişmeye ulaştıkları çağdır. İnsan, sözcüğün tam anlamıyla, bir zwon politikon1* yalnızca toplumcul bir hayvan değil, ancak kendini toplum içinde tecrit edebilen bir hayvan. Toplum dışında tecrit edilmiş birey tarafından gerçekleştirilen üretim –ki bu ıssız bir yere raslantı olarak götürülmüş olan ve topluma özgü güçlere sahip bulunan bir uygar kişinin başına gelebilecek istisnai bir haldir– birbiriyle konuşan canlı bireylerin bulunmadığı yerde dilin gelişmesi kadar saçma bir şeydir. Bu konu üzerinde daha fazla durmanın gereği yoktur. 18. yüzyıl insanları arasında bir anlamı ve varlık nedeni olan bu safça görüşler, Bastiat, Carey, Proudhon vb. tarafından çok ciddi olarak çağdaş ekonomi politiğin içine sokulmaya kalkışılmamış olsaydı, bu noktaya değinmenin gereği de olmazdı. Proudhon için, tarihsel kökenlerini bilmediği bir iktisadi ilişkiyi, tarihsel-felsefi bakımdan açıklayabilmek için mitolojiye başvurmak; elbette ki kolay bir yoldur; bu ilişki fikri, Adem’in ya da Prometeus’un aklına günün birinde hazır olarak gelmiş, ve onlar da bunu dünyaya kabul ettirmişler, vb... sayıklamaya varan locus communis2* kadar usandırıcı bir şey olamaz.

TARİHSEL ÜRETİM İLİŞKİLERİNİN SÜRDÜRÜLMESİ
GENEL OLARAK ÜRETİM VE DAĞITIM. MÜLKİYET


      Demek ki, bizim, üretim deyince, sözkonusu ettiğimiz, toplumsal gelişmenin belirli bir aşamasında üretimdir – toplum içinde yaşayan bireylerin üretimidir. Dolayısıyla, genel olarak üretimin, sözünü etmek için, ya üretimin değişik aşamalarında gelişmesinin tarihsel sürecini izlemeli, ya da belirli bir tarihsel dönemin ele almadığı, örneğin gerçekte [sayfa 247] bizim asıl konumuz olan modern burjuva üretiminin ele alındığı, baştan belirtilmelidir. Ama üretimin bütün dönemlerinin bazı ortak nitelikleri, bazı ortak belirtileri vardır. Genel olarak üretim soyut bir kavramdır, ama ortak özelliklere dikkati çektiği ve bunları tam olarak belirttiği ölçüde bizi yinelemelerden kurtarmasıyla akla-uygun bir soyutlamadır. Bununla birlikte, bu genel nitelik, ya da bu ortak özellikler kıyaslama olanağı sağladığı gibi, öğeleri birbirinden ayrılarak değişik niteliklere bürünen çapraşık bir bütün oluşturur. Bu niteliklerden bir kısmı bütün dönemleri kapsar, bir kısmı ise dönemlerden ancak birkaçı için geçerlidir. Bu özelliklerden bazıları, en modern dönemin olduğu gibi, en eski dönemin de ortak özelliğidir. Bunlar olmadan, herhangi bir üretim düşünülemez. Ama en gelişmiş dillerin, en az gelişmiş dillerle ortak yasaları ve özellikleri bulunmasına karşılık, bu dillerin evrimini teşkil eden şey, bu genel ve ortak niteliklerden onları ayırdeden şeydir; onun için –özne olan insanın ve nesne olan doğanın aynı oluşu olgusundan meydana gelen– birliğin, temel farkları unutturmaması için genel olarak üretim için geçerli özel1ikleri iyice ayırdetmek gerekir. Örneğin şu anda mevcut olan toplumsal ilişkilerin sonsuzluğunu ve uyumunu tanıtlama iddiasında olan çağdaş iktisatçıların bütün bilgelikleri işte bunu unutmalarından gelmektedir. Örneğin, üretim aleti olmadan (bu alet insan eli olsa bile) üretim de olmaz. Sözkonusu emek, vahşi insanın elinin yinelenen idmanının geliştirdiği ve saptadığı ustalık olsa bile, geçmişte birikmiş emek olmadan üretim de olmaz. Öteki nitelikleri arasında sermaye de bir üretim aletidir, o da geçmişteki emek, nesnelliktir. Demek ki, sermaye, evrensel ve sonsuz doğal bir ilişkidir; evet ama, “üretim aletini” sermaye biçimine sokan biricik şeyi, “birikmiş emeği”, özgül unsurun kendisini, görmezlikten gelmek koşuluyla, üretim ilişkilerinin tüm öyküsü, örneğin Carey’de olduğu gibi, hükümetlerin kötü niyetli tutumlarının kışkırttığı bir [sayfa 248] sahtecilik olarak görülür. Genel olarak üretim olmadığına göre, genel üretim de olmaz. Üretim, her zaman üretimin özel bir koludur –örneğin tarım, hayvancılık, imalat vb.– ya da bir bütün oluşturur. Ama ekonomi politik, teknoloji değildir. Belirli bir toplumsal aşamada, üretimin genel sınırlamalarıyla, üretimin özel biçimleri arasındaki ilişkiyi başka yerde (ilerde) açıklamak gerekecektir. Ve ensonu, üretim, yalnızca bir özel üretim de değildir. Üretim kollarının az ya da çok, geniş ve zengin bütünü üzerinde eylemini icra eden bir toplumsal konunun belirli bir varlığı biçiminde her zaman görünür. Bilimsel açıklama ile gerçek hareket arasındaki ilişkiyi de incelemenin yeri burası değildir. Genel olarak üretim. Üretimin özel kolları. Tümü içinde ele alınan üretim.
      Ekonomi politikte herhangi bir incelemeden önce, bir genel bölüm koymak modadır –özellikle üretim başlığı altındaki incelemeden önce bu yapılır (örneğin J. St. Mill’e bakınız)–, bu genel bölümde her türlü üretimin genel koşulları ele alınır. Bu genel bölüm şunları içerir ya da içermesi gerektiği kabul edilir:
      1° üretimin olabilmesi için gerekli koşulların incelenmesi, ki burada her türlü üretimin ortak temel etkenlerini belirtmekle yetinilir. Ama, gerçekte burada söylenenler, göreceğimiz gibi, bilinen şeylerin yavan yinelenmesinden öte bir değer taşımaz.
      2° üretimin gelişmesine azçok elverişli olan koşulların incelenmesi, örneğin Adam Smith’in ilerleyen ya da durgun toplumsal durumu gibi. Özünde bir özetlemeden öte bir değer taşımayan bu bölüme, bilimsel bir nitelik verebilmek için, ayrı ayrı halkların gelişmesi sürecinde değişik üreticilik derecesi dönemlerini incelemek gerekiyor: – bu da bizim konumuzun asıl sınırlarını aşan bir incelemedir, ama o sınırlar içine girdiği ölçüde, rekabeti, birikimi vb. açıklayan bölümde ele alınmalıdır. Genel biçimiyle, varılan sonuç, [sayfa 249] bir sanayi halkının, genel olarak tarihin en yüksek noktasına ulaştığı anda üretiminin de en yüksek noktasına ulaşmış olacağı genellemesidir. Ve gerçekten de, bir halk için, esas, kârın değil, kazancın sağlanması olduğu sürece, o halk, sınai doruğa ulaşmıştır. Yankee’lerin İngilizler üzerindeki üstünlüğü, bu anlamda bir üstünlüktür. Ya da şöyle bir sonuca da varılır, bazı ırkların, bazı koşulların, bazı iklimlerin, deniz kıyısında bulunma, toprağın verimliliği vb. gibi bazı doğal koşulların, üretime daha elverişli olduğu sonucuna, bu da şu bilinen şeyin yinelenmesine bizi vardırmaktadır: servetin öznel ve nesnel öğeleri daha yüksek bir ölçüde varoldukları zaman, servet o ölçüde daha büyük bir kolaylıkla yaratılabilir.
      Ama bu genel bölümde, iktisatçıların gerçekteki sorunu hiç de bu değildir. Mill’in örneğinde görüldüğü gibi, söz konusu olan, daha çok, üretimi, dağıtımdan vb. farklı olarak, tarihe bağlı bulunmayan sonsuzluğa kadar yürürlükte kalacak olan doğa yasaları içinde hapsedilmiş olarak göstermek, ve bu fırsattan yararlanarak burjuva ilişkilerinin, in abstracto3 kavranan toplumun değişmez doğal yasaları olduğu fikrini el altından ileri sürmektedir. Bütün bu yöntemin bilinçli ya da bilinçsiz olarak güttüğü amaç, işte budur. Dağıtımında ise, bunun tam tersine, insanlar, geniş ölçüde, kendi iradeleriyle hareket edebilirler. Üretim ile dağıtımın bu biçimde kabaca birbirinden ayrılması ve aralarındaki gerçek ilişkinin koparılması bir yana, daha başlangıçta hiç değilse şunu açıkça görmek mümkündür: toplumun değişik aşamalarında dağıtım ne kadar çeşitli olursa olsun, üretimin ortak niteliklerini belirtmek ve genel olarak insana uygulanabilen yasaları anabilmek için, bütün tarihsel farkları silmek ya da ortadan kaldırmak gene de mümkündür. Örneğin köle de, serf de, ücretli emekçi de, köle, serf, ücretli olarak varlıklarını sürdürebilmeleri için, [sayfa 250] belirli bir miktar gıda almaktadırlar. İster haraçla geçimlerini sağlasınlar, ister vergiden, toprak rantından, sadaka ya da öşürden gelirlerini elde etsinler, memur, toprak sahibi, papaz ya da müstecir olsun, bunların hepsi, toplumsal üretimin, kölelerin vb. yasalarından değişik olan yasalara göre saptanan bir hisse alırlar. Bu başlık altına, bütün iktisatçıların koydukları iki başlıca nokta şunlardır: 1° mülkiyet; 2° bu mülkiyetin adalet, polis vb. tarafından güvenliğe alınması. Buna gayet kısaca yanıt vermek mümkündür.
      Birinci nokta: Her üretim, belirli bir toplum biçiminin çerçevesi içinde ve onun aracılığıyla doğanın birey tarafından mülk edinilmesidir. Bu anlamda, mülkiyetin (mülk edinmenin) üretimin bir koşulu olduğunu söylemek, bilinen bir şeyin beyanından öteye bir değer taşımaz. Ama, bu noktadan hareket ederek, bir atlayışta, belirli bir mülkiyet biçimine, örneğin özel mülkiyete geçmeye kalkışmak gülünçtür. (Üstelik bu, bunun karşıtı olan bir biçimi, ademi-mülkiyeti de varsaymaktadır.) Tarih bize, tam tersine, ortak-mülkiyet İçinde (örneğin Hintlilerde, İslavlarda, Eski Keltlerde vb.), ilkel biçimi, komünal mülkiyet görünüşüyle daha uzun süre önemli bir rol oynayacak olan biçimi, göstermektedir. Servetin şu mülkiyet biçimi altında mı, yoksa ötekinde mi daha iyi gelişip gelişmediği, burada sözkonusu değildir. Ama hiç bir üretimin olmamasının sözkonusu olamayacağını söylemek ve bunun sonucu olarak, hiç bir mülkiyet biçiminin bulunmadığı bir toplumun olamayacağını iddia etmek, safsatadan başka bir şey değildir. Hiç bir şeyi mülk edinmeyen bir mülk edinme, bir contradictio in subjecto’dur.4
      İkinci nokta: Edinilen malların vb. güvenlik altına alınması. Eğer bu yavan sözleri gerçek anlamlarına indirgersek, bunların taşıdığı anlam, vaaz verenlerin sandıklarından çok daha derindir. Bu da, her üretim biçiminin kendi öz hukuki ilişkilerin, kendi öz hükümetini vb. doğurduğu [sayfa 251] anlamıdır. Organik bir bütün teşkil eden şeyler arasında olabilen ilişkiler kurmaya kalkmak, bunlar arasında, düşünceden gelme bağlar kurmaya kalkmak, incelik ve anlayış yoksunluğunu ifade eder. İşte böylece, burjuva ekonomistler, örneğin “en güçlünün hak sahibi olduğu” döneme oranla, üretimin modern polis ile daha kolay olduğu muğlak görüşünü benimsemişlerdir. Onların unuttukları şey, “en güçlünün hakkı”nın da, onların “hukuk devleti”nden başka bir biçimde varlığını sürdüren bir hak olduğudur.
      Üretimin belirli bir aşamasına karşılık veren toplumsal koşullar henüz şekillenme yolundayken, ya da bunun tersine, yok olma yolunu tutmuşken, elbette ki, değişik derece ve etkide de olsa, üretimde kargaşalıklar meydana gelir.
      Özetleyelim: üretimin bütün aşamalarının ortak özellikleri vardır ve düşünce, bunlara, genel bir nitelik tanıma eğilimi gösterir; ama her üretimi kapsadığı iddia edilen genel koşullar, üretimin gerçek tarihsel aşamasının hiç bir bakımdan karşılığı olmayan soyut etkenlerden başka bir şey değildir.

II. ÜRETİM İLE DAĞITIM, DEĞİŞİM, TÜKETİM
ARASINDA GENEL İLİŞKİ


      Üretim tahlilinde daha ileri gitmeden, iktisatçıların bu konuyla birlikte ele aldıkları ayrı ayrı konuları incelemek gerekir.
      İşte kendiliğinden karşımıza çıktığı biçimde fikir şudur: üretimde, toplumun üyeleri, doğanın ürünlerini, insan gereksinmelerine uygun biçimde benimserler (üretirler, biçimlendirirler); dağıtım, bireyin bu ürünlerin bölüşülmesine hangi ölçüde katıldığını belirler; değişim, dağıtımda payına düşen hisseye karşılık elde etmek istediği özel ürünleri ona sağlar; ve ensonu tüketimde, ürünler tatmin, bireysel mülk edinme sağlayan eşya haline gelirler. Üretim, gereksinmelere cevap veren şeyleri yaratır; dağıtım, [sayfa 252] bunları toplumsal yasalara uygun olarak bö1üştürür; değişim, bu bölüştürülen şeyi bir kere daha bölüştürür, ama bu ikinci bölüşme bireysel gereksinmelere uygun olarak gerçekleşir; ve ensonu tüketimde ürün, bu toplumsal hareketin dışına kaçar ve tatmin ettiği bireysel gereksinmenin konusu ve doğrudan doğruya hizmet edeni olur. Üretim, böylece, hareket noktası olarak, tüketim ise bitiş noktası olarak belirir, dağıtıma ve değişime gelince, bunlar, orta süreçtir ki, bu da kökeninde toplumun bulunduğu an olan dağıtım ve kökeninde bireyin bulunduğu an olan değişim olmak üzere ikili bir nitelik taşır. Üretimde kişi nesnelleşir ve kişide de5 eşya öznelleşir; dağıtımda, egemen genel belirlenme biçimi olarak üretim ile tüketim arasında aracılık görevini yerine getiren toplumdur; değişimde, birinden ötekine geçişi, bireyin kesin olmayan belirlemesi sağlar.
      Dağıtım, bireyin payına düşen ürün oranını (miktarını) belirler; değişim ise her bireyin kendisine dağıtım tarafından ayrılan pay olarak üzerinde hak iddia ettiği ürünleri belirler.
      [İktisatçıların öğretisine göre6] üretim, dağıtım, değişim, tüketim, kurallara uygun bir mantıklı kıyaslama teşkil eder; üretim, genel nitelik taşır; dağıtım ve değişim, özeli teşkil eder; tüketim de, bütünün sonuca vardığı tekildir. Kuşku yok ki, burada bir silsile vardır, ama son derece yüzeysel bir silsile. Üretimi genel doğa yasaları belirler; dağıtımı bağlı bulunduğu toplumsal ortam belirler, ve bu da, üretim üzerinde, az ya da çok hızlandırıcı bir etki yapar; değişim, kesin nitelikte bir toplumsal hareket olarak bu ikisi arasında yerini alır, ve yalnızca bir sonuçlanma olarak değil, bir sonal hedef olarak düşünülen en sondaki tüketim fiili ile, gerçekte, başlangıç noktası üzerinde etkide bulunarak, bütün süreci yeniden aştığı durumlar dışında, ekonominin dışındadır. [sayfa 253]
      İktisatçıları bir tüm teşkil eden şeyler arasında bağlantıyı barbarca koparmakla suçlayan –içten ya da dıştan– hasımları, ya onlarla aynı alanda yer almaktadırlar, ya da onlardan daha aşağı bir düzeye inmektedirler. İktisatçılara yöneltilen, üretimi kendiliğinden bir amaç saymalarının yanlış olduğu yolunda, dağıtımın üretim kadar önemli olduğunu ima eden eleştiriler kadar yavan bir şey düşünülemez. Bu eleştiri, iktisatçıların dağıtımın üretimin yanında özerk, bağımsız bir alan olarak mevcut olduğu yolundaki anlayışlarına dayanır. Ya da onlar, bu ayrı ayrı aşamaları, teşkil ettikleri birlik içinde ele almadıkları için kınanmaktadırlar. Sanki bu ayrım, gerçekten kitaplara değil de, kitaplardan gerçeğe yansımış gibi, ve sanki burada gerçek ilişkilerin kavramı7 değil de fikri kavramların diyalektik dengesi sözkonusuymuş gibi!

A1) ÜRETIM AYNI ZAMANDA TÜKETİMDİR DE


      Tüketimin çifte niteliği vardır, nesnel ve öznel: tıpkı çocuk dünyaya getirmenin hayat gücünün tüketimi olduğu gibi, üretimde bulunarak yeteneklerini geliştiren birey, aynı zamanda, bu yeteneklerini sarfetmekte, üretim eylemi esnasında bunları tüketmektedir. Öte yandan: kullanılan üretim araçları da tüketilmektedir, bunlar yıpranmakta ve (örneğin yakıtın yanması gibi) evrenin unsurlarına dönüşerek dağılmaktadırlar. Aynı şeyi, doğal biçimini ve bileşimini muhafaza etmeyen ve tüketilen ilkel madde için de söyleyebiliriz. Demek ki, üretim eyleminin kendisi de, bütün uğraklarında (moments), aynı zamanda, bir tüketim eylemidir de. Zaten iktisatçılar da bunu teslim ediyorlar. Üretimin dolaysız tüketimle özdeş sayılması ve tüketimin üretimle dolaysız biçimde uyuşması, bu, üretici tüketim olarak [sayfa 254] adlandırılmaktadır. Üretim ile tüketimin bu özdeşliği Spinoza’nın görüşüne varmaktadır: Determinatio est negatio.8
      Ama bu üretimi tüketimin belirlenmesi, üretimle aynı kimlik taşıyan tüketimi asıl tüketimden, üretimin daha çok yok edici bir antitezi olarak düşünülen tüketimden ayırdetmek içindir. Şimdi asıl tüketimi ele alalım.
      Tıpkı doğada kimyasal öğe ve tözlerin tüketimi, bitkinin üretimi olduğu gibi, tüketim de, aynı biçimde, dolaysız üretimdir. Belli bir şeydir ki, örneğin tüketimin özel bir biçimi olan beslenmede, insan, kendi vücudunu üretir. Ama bu, şu ya da bu tarzda, herhangi bir yandan insanın üretimine katkıda bulunan bütün öteki tür tüketimler için de doğrudur. Tüketici üretim. Ama, diye itiraz ediyor iktisat, tüketimle özdeş olan bu üretim, ilkel ürünün tahribinden meydana gelen bir ikinci üretimdir. Birincisinde, üretici, kendini nesnelleştiriyordu; ikincisinde, tersine, kendini kişileştirenin yarattığı nesnedir. Onun için –üretimin ve tüketimin dolaysız bir birliğini oluşturmakla birlikte– bu tüketici üretim, özünde, asıl üretimden farklıdır. Üretimin tüketimle ve tüketimin de üretimle uyuştuğu dolaysız birlik, bu ikisinin özlerinde, birbirinden ayrı olmalarına engel teşkil etmez.
      Demek ki, üretim dolaysız tüketimdir ve tüketim de dolaysız üretimdir. Herbiri, dolaysız kendi karşıtına bürünür. Ama aynı zamanda, bu iki terim arasında, aracı bir hareket de meydana gelmektedir. Üretim, tüketimin aracısıdır ve onun maddi öğelerini yaratır ki, bunlar olmadan üretimin bir nesnesi olamazdı. Ama tüketim de ürünlere, uğrunda üretildikleri özneyi sağlamakla, üretimin aracısı olmaktadır. Ürün, en yüksek tamamlanmasını ancak tüketimde bulmaktadır. Yolcu taşımaya yaramayan bir demiryolu, yani kullanılmayan bir demiryolu, tüketilmez ve ancak olanak (dunamet) alanında bir demiryoludur, gerçeklik [sayfa 255] alanında değil. Üretim olmadan tüketim olmaz. Ama tüketim olmadan da üretim olmaz, çünkü o zaman üretim amaçsız olur. Tüketim, üretimi iki bakımdan üretir 1° Ürün, ancak tüketimde gerçekten ürün olur. Örneğin bir giysi, ancak sırta giyildiğinde gerçekten giysi olur; içinde oturulmayan bir ev, gerçekten bir ev değildir: demek ki, basit doğal nesneden farklı olarak ürün, ancak tüketimde, ürün olarak kendini olurlamakta ancak ürün olmaktadır. Ancak tüketimdir ki, ürünü soğururken, ona, ürün olarak son fırça darbesini (finishing stroke) vurmaktadır; çünkü üretim, nesnel faaliyet olarak ürün değildir, yalnızca özne için iş gören nesne (Gegenstand) olarak üründür [tüketim üretimi üretir9]. 2° Tüketim, yeni bir üretim gereksinmesini, dolayısıyla, önkoşulu bulunduğu üretimin nedenini, iç devindiricisini yaratır. Tüketim, üretimin devindiricisini yaratır; tüketim, aynı zamanda, üretimin amacını belirleyerek, üretimde iş gören nesneyi de yaratır. Üretimin, maddi biçimiyle, tüketimin konusunu sunduğu ne kadar doğruysa, tüketimin de, iç imaj biçiminde, gereksinme biçiminde, devindirici ve amaç olarak üretimin konusunu fikir olarak koyduğu da o kadar doğrudur. Tüketim, üretimin konularını henüz öznel olan bir biçimde yaratır, gereksinme olmadan üretim de olmaz. Ama tüketim, gereksinmeyi yeniden üretir.
      Bu çifte niteliği, yönünden [şunlara -ç.] tekabül eder:
      1. Tüketimde, maddesini, nesnesini sağlar. Nesnesi olmayan bir tüketim, tüketim değildir; demek ki, bu bakımdan üretim, tüketimi yaratır, üretir.
      2. Ama üretimin tüketime sağladığı şey, yalnızca nesne (Gegenstand) değildir. O, tüketimi sonal biçimine sokar, onu sonal niteliğine ulaştırır, son cila (finish) ödevi görür. Tıpkı tüketimin ürüne ürün olarak son fırça darbesini vurduğu gibi, üretim de tüketim için aynı şeyi yapar. İlkönce [sayfa 256] nesne, genel olarak bir nesne değildir, üretimin kendisinin ona aracılık edeceği,10 belirli bir tarzda tüketilecek olan belirli bir nesnedir. Açlık, açlıktır, ama çatal bıçakla yenen pişmiş etle giderilen açlık, ellerden, tırnak ve dişlerden yararlanarak parçalanan ve yutulan çiğ etle giderilen açlıktan değişiktir. Üretimin ürettiği şey, yalnızca tüketimin nesnesi değildir, aynı zamanda, tüketim tarzıdır da, ve bu da yalnızca nesnel değil, aynı zamanda öznel tarzda yapılmaktadır. Demek ki, üretim tüketiciyi yaratır.
      3. Üretim, yalnızca gereksinmeye maddi bir nesne sağlamakla yetinmez, maddi nesneye de, bir gereksinme sağlar. Tüketim ilkel kabalıktan kurtulunca dolaysız niteliğini yitirdiği zaman –ve bu ilkellikte zaman kaybetmek de ilkel kabalık aşamasında kalmış bir üretimin sonucu sayılmalıdır–, tüketimin içgüdü olarak aracısı, nesnesidir. Bu nesne için tüketimin duyduğu gereksinme, onun kavranışı tarafından yaratılır. Sanat nesnesi –herhangi bir başka ürün gibi– sanattan anlayabilen ve güzelliğin zevkini duyan bir çevre yaratır. Demek ki, üretim, yalnızca özne için bir nesne yaratmakla yetinmez, aynı zamanda, nesne için bir özne de yaratır.
      O halde üretim, 1° ona maddesini sağlayarak; 2° tüketimin tarzını belirleyerek; 3° tüketicide ilkten basit olarak nesneler biçiminde ürün gereksinmeleri yaratarak, tüketimi üretmektedir. Üretim, demek ki, tüketimin nesnesini, tüketim tarzını, tüketim içgüdüsünü yaratmaktadır. Aynı biçimde, tüketim, üretimin amacını belirleyici bir gereksinme biçiminde olmasını sağlayarak üreticinin yeteneğini kışkırtır.
      Demek ki, tüketim ile üretim arasındaki özdeşlik üç yönlüdür:
      1. Aracısız özdeşlik. Üretim, tüketimdir; tüketim de üretimdir. Tüketici üretim. Üretici tüketim. Bunların ikisine de iktisatçılar üretici tüketim adını takmaktadırlar. Ama [sayfa 257] aralarında bir fark da gözetmektedirler. Birincisi, yeniden üretim biçimini almaktadır; ikincisi, üretici tüketim biçimini almakladır. Birincisi üzerindeki bütün araştırmalar, üretici ya da üretici olmayan emek üzerine araştırmalardır; ikincisi üzerine araştırmalar, üretici ya da üretici olmayan tüketim üzerine araştırmalardır.
      2. Bunlardan herbiri ötekinin aracı gibi görünmektedir; biri, ötekine aracılık etmektedir; bu da aralarındaki karşılıklı bağımlılıkta, ikisini birbirine götüren ve karşılıklı olarak birbirine gerekli gibi görünmelerini sağlayan harekette ifadesini bulmaktadır. Üretim, dış nesne olarak tüketimin maddesini yaratır; tüketim, iç nesne olarak, amaç olarak üretim için gereksinmeyi yaratır. Üretim olmadan tüketim olmaz; tüketim olmadan üretim olmaz. Bunu, ekonomi politikte, birçok biçimlerde görebiliriz.
      3. Üretim, yalnızca aracısız tüketim olmadığı gibi, tüketim de aracısız üretim değildir; üretim, yalnızca, tüketim için araç olmadığı gibi, tüketim de üretim için araç değildir, şu anlamda ki, her ikisi de ötekine nesnesini sağlar, üretim tüketimin dış nesnesini, tüketim de üretime simge olarak nesnesini. Gerçekten, herbiri, yalnızca doğrudan doğruya öteki değildir, yalnızca ötekinin aracısı da değildir, ama herbiri kendisi gerçekleşirken, ötekini yaratır; ötekinin biçiminde kendi kendini yaratır. Tüketim, ürüne son biçimini vererek, onun büründüğü bağımsız nesnel biçimi tüketerek, onu yokederek ilk üretim eyleminde gelişmiş olan yeteneği yineleme gereksinmesi ile ustalık derecesine yükselterek, üretim eylemini tamamlar; demek ki, tüketim, yalnızca ürünün gerçekten ürün olduğu sonal eylem olmakla kalmıyor, aynı zamanda, üreticinin gerçekten üretici olmasını da sağlıyor. Öte yandan, üretim, tüketimin belirli tarzını yaratarak ve sonra da tüketim iştahının doğmasına yol açarak, tüketim yeteneğini gereksinme biçiminde yaratarak, tüketimi üretmektedir. Üçüncü paragrafta anlattığımız bu özdeşlik, [sayfa 258] ekonomi politikte, arz ile talep arasında, nesne ile gereksinmeler arasında, toplumun yarattığı gereksinmeler ile doğal gereksinmeler arasındaki ilişkiler konusunda sayısız biçimde yorumlanır, v.
      Bu duruma göre, bir hegelciye, üretimle tüketimi özdeş olarak koymak, kolay gelir. Ve bunu, yalnız sosyalist edebiyatçılar değil, bayağı iktisatçılar da yapmışlardır; örneğin Say, şöyle der: bir halkı, ya da insanlığı in abstracto ele aldığımız zaman, bunun, üretiminin tüketimi olduğunu görürüz. Storch, Say’ın hatasını göstermiştir: örneğin bir halk, yalnızca üretimini tüketmekle kalmaz, aynı zamanda, üretim araçlarını vb., sabit sermaye vb. de yaratır. Toplumu tekbir özne (Subjekt) olarak ele almak, onu yanlış spekülatif bir açıdan ele almaktır. Bir öznede üretim ve tüketim, aynı fiilin değişik uğrakları gibi görünür. Burada belirtilmesi gerekli olan nokta şudur: üretim ve tüketim, bir öznenin ya da birçok bireylerin eylemi gibi ele alınmaktadır,11* her durum ve koşulda, bu ikisi, üretimin gerçek hareket noktası ve bu yüzden de üstün gelen etken olduğu bir sürecin uğrakları olarak görünmektedir. Tüketim, gereksinme olarak, zorunluluk olarak, kendisi, üretici faaliyetin bir iç etkenidir; ama bu sonuncuyu gerçekleştirmenin hareket noktasıdır ve bu yüzden de onun egemen etkenidir, bütün sürecin yeniden meydana geldiği davranıştır. Birey bir nesneyi üretir ve bunu tüketerek kendi kendisine geri döner, ama bunu, kendi kendisini yeniden üreten üretici birey olarak yapar. Böylece tüketim, üretimin bir uğrağı olarak görünür.
      Ama toplumda üreticiyle ürün arasındaki ilişki, bu sonuncusu tamamlanır tamamlanmaz, bir dış ilişkidir, ve ürünün özneye dönüşü, onun öteki bireylerle ilişkilerine bağlıdır. O, doğrudan doğruya ürünün sahibi olmaz. Üstelik ürünü dolaysız mülk edinme, üreticinin toplum içinde [sayfa 259] üretimde bulunurken güttüğü amaç değil midir? Üretici ile ürünler arasına, toplumsal yasalarla üreticinin ürün kitlesin-deki payını belirleyen ve üretim ile tüketim arasında yerleşen dağıtım girer.
      O halde dağıtım, üretimin yanında ve onun dışında bir özerk alan mı teşkil eder?

B1) DAĞITIM VE ÜRETİM


      Alelade ekonomi politik incelemelerini ele aldığımız zaman dikkati ilk çeken §ey, bunlarda, bütün kategorilerin çifte tarzda konmuş olmasıdır. Örneğin dağıtımda, toprak rantı, ücret, faiz ve kâr yer alırken; üretimde, toprak, emek, sermaye, üretim etkenleri olarak görünmektedir. Sermaye ise, daha başlangıçta bu iki biçimde 1° üretimin etkeni olarak, 2° gelir kaynağı olarak konduğunda, yani belirlenen ve belirleyen dağıtım biçimleri olarak konduğunda, açık-seçik görülür. Bunun sonucu olarak faiz ile kâr da, sermayenin artmasını, büyümesini sağlayan biçimler, yani sermayenin kendi üretiminin etkenleri oldukları ölçüde üretimde bu biçimde görünürler., Dağıtım biçimleri olarak faiz ve kâr, üretim etkeni olarak düşünülen sermayeyi gerektirir. Bunlar, üretim etkeni olarak sermaye önermesine dayanan dağıtım tarzlarıdır. Bunlar, aynı zamanda, sermayenin yeniden üretimi tarzlarıdır.
      Aynı biçimde ücret, iktisatçıların başka bir başlık altında ele aldıkları ücretli emektir: emeğin burada sahip bulunduğu üretim etkeninin belirli niteliği, orada dağıtım belirlenmesi gibi görünür. Eğer emek, ücretli emek olarak belirlenmiş olmasaydı, ürünlerin dağıtımına katılmasındaki tarz, ücret biçiminde görünmezdi: örneğin kölelikte durum budur. Ve ensonu toprak rantı da, toprak mülkiyetinin ürünlerin dağıtımına katıldığı dağıtımın en gelişmiş biçimini derhal alabilmesi için, üretim etkeni olarak büyük toprak mülkiyetini (daha doğrusu büyük tarımı) gerektirir, yoksa nasıl [sayfa 260] ki ücret, kısaca emeği gerektirmiyorsa, bu da, yalnızca toprağı gerektirmekle kalamaz. Demek ki, dağıtım ilişkileri ve tarzları, yalnızca üretim etkenlerinin ters yüzü olarak görünmektedirler. Ücretli emek biçiminde üretime katılan bir birey, ücret biçiminde üretimin sonucu olan ürünlerin dağıtımına da katılmaktadır. Dağıtımın yapısı, tam olarak üretimin yapısı tarafından belirlenir. Ancak üretimin sonucu dağıtılabileceğine göre, yalnızca konu bakımından değil, biçim bakımından da dağıtımın özel biçimlerini belirleyen, yani üreticinin hangi biçimde dağıtıma katılacağını belirleyen, üretime katılmanın belli tarzı bakımından da dağıtımın kendisi de üretimin bir ürünüdür. Toprağı üretimin içinde saymak ve toprak rantını da dağıtım içinde saymak vb. kesin olarak düşseldir.
      Yalnızca üretimi ele aldığından ötürü en çok kınanmış olan Ricardo gibi iktisatçılar, daha sonraları, dağıtımı, ekonomi politiğin biricik konusu olarak tanımlamışlardı, çünkü, onlar, içgüdüleriyle, dağıtım biçimlerinde, belirli bir toplumdaki üretim etkenlerinin sabit ilişkilerinin en net ifadesini görmekteydiler.
      Tecrit edilmiş bireyde, dağıtım, doğal olarak, içerisinde üretim yaptığı üretim çerçevesinde konumunu koşullandıran ve dolayısıyla üretimden önce gelen bir toplumsal yasa olarak görünmektedir. Kökeninde, bireyin elinde sermayesi, toprak mülkiyeti yoktur. O, doğduğu andan başlayarak toplumsal dağıtım tarafından ücretli emeğe itilmiştir. Ama bu itilmiş hali de, sermayenin ve toprak mülkiyetinin bağımsız üretim etkenleri olarak varlığından ileri gelmektedir. Toplumları bütün olarak ele aldığımızda, dağıtım, bir başka bakımdan, üretimden önce geliyor ve onu belirliyor gibi görünmektedir; sanki ekonomi-öncesi bir olgu gibi görünmektedir. Fatih bir kavim, ülkeyi, fatihler arasında bölüştürür ve böylelikle belli bir dağıtım ve belli bir toprak mülkiyeti biçimi kabul ettirir: bu kavim, böylelikle üretimi belirler. [sayfa 261] Ya da fethedilen halkları köle haline getirir ve böylelikle köle emeğini, üretimin temeli kılar. Ya da bir halk, devrim yoluyla, büyük mülkiyeti yıkar ve onu parçalar; böylelikle, bu yeni dağıtım yoluyla, üretime yeni bir nitelik kazandırır. Ya da ve ensonu yasa, kimi ailelerin toprak mülkiyetini devamlı kılar ya da emeği verasete dayanan bir ayrıcalık haline getirerek ona bir kast niteliği kazandırır. Bütün bu hallerde, ki bunların hepsinin tarihte örnekleri vardır, dağıtım, üretim tarafından örgütlendirilen ve belirlenen bir şey olarak görünmüyor, tersine, dağıtım, üretimi belirler gibi görünüyor.
      En basit anlayışla dağıtım, ürünlerin dağıtımı ve böylelikle üretimden uzak ve bu yüzden de ondan bağımsız bir şey gibi görünmektedir. Ama dağıtım, ürünlerin dağıtımı olmaktan önce, şunlardır da: 1° üretim araçlarının dağıtımı, ve 2° aynı ilişkinin başka bir belirlenmesi olan toplumun üyelerinin çeşitli üretim cinsleri arasında dağıtımıdır. (Bireylerin belirli üretim ilişkilerine tâbi tutulması.) Ürünlerin dağıtımı, besbelli ki, üretim sürecinin içinde bulunan ve üretimin yapısını belirleyen bu dağıtımın sonucundan başka bir şey değildir. İçinde saklı bulunan bu dağıtımı hesaba katmadan üretimi ele almak, besbelli ki boş soyutlamadır, oysa tam tersine, ürünlerin dağıtımı, kökende, üretimin bir etkeni olan bu dağıtım tarafından ifade edilir. Modern üretimi belirli toplumsal yapısı içinde kavramaya önem veren ve üretim iktisatçılarının en kusursuzu olan Ricardo’nun, modern ekonomi politiğin asıl konusunun üretim değil dağıtım olduğunu söylemesi, bu yüzdendir. Üretimi ebedî bir gerçek olarak ele alıp, tarihi ancak dağıtım alanına havale eden iktisatçıların saçmalıkları burada anlaşılmaktadır.
      Dağıtım ile, onun belirlediği üretim arasındaki ilişkilerin ne olacağı sorunu, besbelli ki üretimle ilgili bir sorundur. Üretimin başlangıç noktasının, zorunlu olarak, üretim araçlarının belli bir dağıtımında olduğu iddia edilirse, ve dağıtımın [sayfa 262] hiç değilse, bu anlamda üretimden önce geldiği, onun önkoşulunu teşkil ettiği söylenirse, buna karşılık olarak, üretimin fiilen kendi koşulları ve önkoşulları olduğu ve bunların da onun etkenlerini teşkil ettiği ileri sürülebilir. Bu etkenler, başlangıçta doğal veriler gibi görünebilirler. Üretim sürecinin kendisi, bu doğal verileri, tarihsel veriler biçimine sokar ve, bunlar, bir süre için üretimin doğal önkoşulları gibi görünürlerse de başka bir dönemde, onun tarihsel sonuçları haline gelmişlerdir. Bunlar, üretimin kendi çerçevesi içinde durmadan değişirler. Örneğin makine sanayii, üretim araçlarının dağıtımım olduğu kadar, ürünlerin dağıtımını da değiştirmiştir. Büyük toprak mülkiyetinin kendisi de, modern ticaretin ve sanayiin sonucu olduğu kadar, modern sanayiin tarıma uygulanmasıdır da.
      Yukarda ileri sürülen sorunlar, son tahlilde, üretime genel tarihsel koşulların nasıl müdahale ettiği ve üretimle genel tarihsel hareket arasındaki ilişkinin ne olduğu sorununa varır. Besbelli ki, sorun üretimin kendisinin de tartışılmasını ve tahlil edilmesini gerektirir.
      Bununla birlikte, yukarda, ele alındıkları yüzeysel biçimde bile, bu sorunları bir sözcükle çözüme bağlayabiliriz. Bütün fetihlerde, üç olasılık vardır. Fatih kavim, fethedilen kavme kendi üretim tarzını kabul ettirir (örneğin bu yüzyılda İngilizler, İrlanda’da, ve kısmen de Hindistan’da); ya da fatih kavim, eski üretim tarzının devamına izin verir ve bir vergi almakla yetinir (örneğin Türkler ve Romalılar); ya da karşılıklı bir etkileme meydana gelir ve bu, yeni şeyin, bir sentezin doğmasını sağlar (kısmen Cermen fetihlerinde olduğu gibi). Bütün bu durumlarda, üretim tarzı, fatih halkınki olsun, fethe uğrayan halkınki olsun, ya da daha önceki iki tarzın kaynaşmasından meydana gelen olsun, yeni meydana gelen dağıtım için belirleyici niteliktedir. Bu dağıtım, böylelikle, yeni üretim döneminin önkoşulu gibi görünmekle birlikte, kendisi de, üretimin, yalnızca genel tarihsel üretimin değil, şu ya da [sayfa 263] bu belirli tarihsel üretimin bir ürünüdür.
      Örneğin, Moğollar, Rusya’da yakıp yıkarken, meskûn olmayan geniş alanların temel koşul olduğu çobanlık üzerine kurulu olan kendi üretim tarzlarına uygun biçimde davranıyorlardı. Geleneksel üretim tarzına dayanan, serfler tarafından tarıma ve kırda tecrit edilmiş hayata sahip olan Cermen barbarları, toprak mülkiyetinin temerküzünün eski tarım düzenini altüst etmiş bulunduğu Romen eyaletlerini, bu koşullara kolayca tabî kılabildiler.
      Bazı dönemlerde insanların yalnız yağma ile yaşadıkları geleneksel sanısı yaygındır. Ama yağma edebilmek için, yağma edilecek bir şeyin olması gerekir, yani üretimin olması gerekir. Ve yağma tarzının kendisini de belirleyen şey, bu üretim tarzıdır. Bir stock-jobbing nation,12* örneğin hayvancılıkla uğraşan bir ulus gibi yağma edilemez.
      Kölenin kişiliğinde, üretim aracı doğrudan doğruya gaspedilir. Ama bu üretim aracı, hangi ülke için gaspediliyorsa, o ülkenin üretimi, köle emeğine olanak verecek biçimde örgütlendirilmelidir, ya da (Amerika’nın güneyinde vb. olduğu gibi) burada köleliğe uygun bir üretim tarzı yaratılmalıdır.
      Yasalar, bir üretim aracını, örneğin toprağı bazı ailelerin daimî mülkü haline getirebilirler. Bu yasalar, örneğin İngiltere’de olduğu gibi, büyük toprak mülkiyeti toplumsal üretimle uygunluk halinde olduğu zaman ancak bir iktisadî önem taşırlar. Fransa’da büyük toprak mülkiyeti olmasına karşın, küçük tarım uygulanırdı, onun için büyük toprak mülkiyetini devrim yıktı. Ama örneğin toprakların bölünmesi yasayla sonsuzlaştırılırsa, ne olur? Bu yasalara karşın, mülkiyet yeniden temerküz eder. Yasaların üretim ilişkilerinin muhafazasında ve bunun sonucu olarak üretim üzerinde nasıl bir etki yaptığı ayrıca incelenmeye değer. [sayfa 264]

C1) DEĞİŞİM VE ÜRETİM


      Dolaşımın kendisi, değişimin ya da daha doğrusu bütünü içinde ele alınan değişimin belirli bir anından başka bir şey değildir.
      Değişim, üretim ile, tüketim gibi belirlediği dağıtım arasında bir aracı görevi yerine getiren bir etkenden başka bir şey olmadığı ölçüde; ve öte yandan tüketimin kendisi de, üretimin bir etkeni olarak göründüğü ölçüde, besbelli ki, değişim de tüketimin uğrağı (moment) olarak onun içinde bulunur.
      İlkönce, bizzat üretim içinde meydana gelen eylemler ve yetenekler değişiminin, üretimin doğrudan doğruya bir parçasını teşkil ettiği ve onun temel bir öğesi olduğu belli bir şeydir. İkincisi, derhal tüketilecek olan tamamlanmış ürünün tüketiciye sunulmasını sağlayan bir araç olduğu ölçüde, aynı şey, değişim için de doğrudur. Değişimin kendisi bu ölçüde üretim içine giren bir eylemdir. Üçüncüsü, tacirler (dealers) arasında değişim (exchange), örgütlenmesiyle, hem üretim, hem de kendisi tarafından üretici faaliyet olarak tamamen belirlenir. Değişim, ancak son aşamada, ürün tüketilmek üzere hemen değişildiği aşamada, üretimin yanında bağımsız olarak, ona karşı ilgisiz olarak görünmektedir. Ama, 1° doğal olsun ya da şimdiden bir tarihsel sonuç niteliği taşısın, işbölümü olmadan değişim olmaz; 2° özel değişim, özel üretimi gerektirir; 3° değişimin yoğunluğunu, onun alanı ve tarzı gibi, üretimin gelişmesi ve yapısı belirler. Örneğin kent ile köy arasındaki değişim gibi; köyde, kentte değişim gibi vb.. Demek ki, bütün uğraklarda, değişim, üretimin içinde bir şey, ya da onun tarafından belirlenen bir şey gibi görünür.
      Vardığımız sonuç, üretimin, dağıtımın, değişimin, tüketimin aynı şey oldukları sonucu değildir, hepsinin bir bütünün öğeleri oldukları, bir birimin içindeki farklılaşmalar oldukları sonucudur. Üretim, öteki uğraklarda olduğu gibi, antitez olarak belirleyici niteliğinde kendi öz sınırlarını [sayfa 265] kendiliğinden aşar. Süreç, durmaksızın hep ondan yeniden başlar. Üstün gelenin değişim ve tüketim olmayacağı besbellidir. Aynı şey, ürünlerin dağıtımı olarak dağıtım için de söylenebilir. Ama üretim etkenlerinin dağıtımı olarak dağıtımın kendisi de, üretimin bir uğrağıdır. Demek ki, belirli bir üretim, belirli bir tüketimi, bir dağıtımı, bir değişimi belirler, o, aynı zamanda, bu farklı uğrakların karşılıklı ilişkilerini de düzenler. Aslında üretimin kendisi de, kendi alanına inhisar ettiği sürece, öteki etkenler tarafından belirlenir. Örneğin pazar, yani değişim alanı genişlediği zaman, üretim hacmi büyür ve üretimde daha derin bir bölünme meydana gelir. Dağıtımın dönüşümü de, üretimin dönüşümüne neden olur. Örneğin, sermaye temerküzü ya da kentte ve köyde nüfusun ayrı ayrı dağılımı meydana geldiği zaman vb., bu, böyledir. Ve ensonu, tüketim gereksinmeleri, üretimi belirler. Ayrı ayrı uğraklar arasında karşılıklı etki vardır. Zaten her organik bütünde bu böyledir.

III. EKONOMİ POLİTİĞİN YÖNTEMİ


      Belirli bir ülkeyi ekonomi politik bakımından ele aldığımız zaman, o ülkenin nüfusunu, bu nüfusun sınıflara bölünmesini, kentlerde, köylerde, deniz kıyısında dağılımını, ayrı ayrı üretim kollarını, ihracatı ve ithalatı, yıllık... üretim ye tüketimi, metaların fiyatlarını vb. incelemekle işe başlarız.
      Mevcut önkoşulu oluşturan gerçek ve somutla işe başlamanın en doğru yöntem olduğu sanılabilir, bu bakımdan örneğin ekonomi politikte, tüm üretim toplumsal eyleminin temeli ve öznesi olan nüfusla işe başlamak doğru gibi gözüdür. Ama soruna daha yakından bakınca, bunun, bir yanılgı olduğu anlaşılır. Örneğin nüfusu oluşturan sınıfları gözönünde tutmazsak, nüfus denen şey, soyut bir kavramdan başka bir şey olmaz. Öte yandan, ücretli emek gibi, sermaye vb. gibi sınıfların üzerine kurulu bulundukları öğeleri hesaba katmazsak, bu sınıflar da boş sözcüklerden öte bir anlam [sayfa 266] taşımaz. Bu öğeler, değişim, işbölümü, fiyatlar vb. varsayımına dayanır. Örneğin sermaye, ücretli emek olmadan, değer, para, fiyat vb. olmadan hiç bir şey değildir. Dernek ki, incelemeye nüfusla başladığımız takdirde, bütünün kaos halinde bir görünüşünü elde ederiz, oysa konuyu daha sınırlı ye belirli olarak saptadığımızda, gittikçe basitleşen kavramlara varırız; somuttan gittikçe daha ince ve ayrıntılı bîr hal alan soyutlamalara geçeriz ve sonunda en basit belirlemelere varırız. Buradan hareket ederek, yeniden nüfusa varana dek yolu ters doğrultuda bir kere daha katetmek gerekir, ama bu kere nüfus, bir bütünün kaos halinde görünüşü olmaktan çıkar, birçok belirlemelerin ve ilişkilerin zengin bir toplamı haline gelir. Birinci yol, doğuşunda ekonomi politiğin tarihsel olarak katetmiş olduğu yoldur. Örneğin, 17. yüzyıl iktisatçıları, her zaman canlı bir toplam ile başlarlar: nüfus, ulus, devlet, uluslar grubu; ama bunlar, her seferinde, işbölümü, para, değer vb. gibi bazı belirleyici soyut genel ilişkileri tahlil yoluyla ortaya çıkarmaktan öte bir sonuç elde etmemişlerdir. Tecrit halinde bu etkenler azçok saptanır saptanmaz ve soyut olarak ifade edilir edilmez, emek işbölümü, gereksinme, değişim-değeri gibi basit kavramlardan hareket eden ve devlete, uluslararası değişime ve dünya pazarına kadar varan ekonomik sistemler başlamış olur. Bu sonuncu yöntem, besbelli ki, doğru bilimsel yöntemdir. Somut, çok sayıda belirlemelerin sentezi olduğu için, bu yüzden de çeşitli öğelerin birliğini, temsil ettiği için somuttur. Onun için somut, gerçek hareket noktası olmasına karşın, ve bunun sonucu olarak aynı zamanda konunun ilk bakışta görünüşünün hareket noktası olmasına karşın, düşüncede, o, bir hareket noktası olarak değil, sentez süreci olarak, sonuç olarak görünmektedir. Birinci yöntem., görünüşün bütünlüğünü soyut bir belirlemeye indirgemiştir; ikinci yöntemle, soyut belirlemelerin düşünce yoluyla somutun elde edilmesine varılır. Onun için Hegel, gerçeği, kendi içinde [sayfa 267] yoğunlaşan, kendi kendine derinleşen, kendi kendine hareket eden düşüncenin bir sonucu olarak gördü, oysa soyuttan somuta yükselmeden ibaret olan yöntem, düşünce için, somutu benimseme,, onu düşünülmüş bir somut biçiminde yeniden üretme tarzından başka bir şey değildir. Ama burada somutun kendisinin doğuşu süreci sözkonusu olamaz. Örneğin en basit iktisadî kategori, diyelim ki, değişim-değeri, nüfusu gerektirir, belirli koşullar altında üretimde bulunan bir nüfusu; belli cinsten aileye ya da komünü ya da devleti vb. gerektirir. Değişim-değeri, ancak, somut, canlı ve önceden varolan bir bütünün tek yanlı ve soyut ilişkisi biçiminde varolabilir. Bilinç için –ve felsefî bilinç öyledir ki, onun için kavrayışa varan düşünce, gerçek insanı teşkil eder ve bunun sonucu olarak da, ancak kavranan bir dünya, gerçek bir dünya olarak görünür– evet bilinç için, kategorilerin hareketi –dıştan basit bir dürtü alan– ve sonucu dünya olan gerçek üretim eylemi olarak görünür; ve bu da somut toplamın düşünülen toplam olarak, somutun beyinde temsili olarak gerçekten düşüncenin, anlayışın bir ürünü olduğu ölçüde doğrudur (ama bu da, bir totolojiden başka bir şey değildir) ; ve bu dünya, kendi kendine meydana gelen, gözle görülebilen görüntünün dışında ve üstünde düşünülen kavramların ürünü değildir, gözle görülenden hareket edilerek varılan kavramların düşünülmesinden meydana gelen bir üründür. Bunun bütünü, zihinde düşünülmüş bir toplam olarak göründüğü biçimde, kendisi için mümkün olan biricik tarzda, bu dünyanın sanat, din, pratik zekâ yoluyla benimsenmesinden farklı olan bir tarzda dünyayı benimseyen düşünen beynin bir ürünüdür. Sonra daha önce olduğu gibi, gerçek özne, zihnin dışında bağımsızlığı içinde varlığını sürdürmektedir; ve bu, zihnin salt spekülatif, salt teorik bir faaliyette bulunduğu sürece böyledir. Demek ki, teorik yöntemin kullanılmasında da, öznenin, toplumun, ilk veri olarak zihinde devamlı hazır bulunması gerekir. [sayfa 268]
      Ama bu basit kategoriler tarihsel ya da doğal nitelikte ve daha somut olan kategorilerden önce gelen bağımsız bir varlığa da sahip değiller midir? Duruma göre, örneğin Hegel, hukuk felsefesini, öznenin en basit hukukî ilişkisini teşkil eden tasarrufla başlatırken haklıydı. Ama, aile olmadan, çok daha somut ilişkiler olan efendi ile köle arasındaki ilişkiler olmadan, tasarruf da olmaz. Buna karşılık, henüz ancak tasarruf aşamasında olup, mülkiyet aşamasına ulaşmamış olan ailelerin, kabile topluluklarının varolduğunu söylemek doğrudur. Demek ki, mülkiyet konusunda en basit kategori, basit aileler ya da kabileler toplulukları ilişkisi olarak görünmektedir. Daha yüksek bir aşamaya varmış olan toplumda mülkiyet, daha gelişmiş bir örgütlenmenin daha basit bir ilişkisi olarak görünmektedir. Ama her zaman tasarruf ilişkisi olarak ifadesini bulan somut bir taban varsayılır. Tasarrufta bulunan tecrit edilmiş bir vahşî düşünülebilir. Tasarrufun aile biçimine kadar tarihsel bakımdan evrime uğradığı doğru değildir. Tam tersine, tasarruf, bu “daha somut hukukî kategorinin” varlığını varsayar. Bununla birlikte basit kategoriler de, daha somut kategoride fikrî ifadesini bulan daha karmaşık ilişki ya da bağıntı sözkonusu olmadan, henüz gelişmemiş olan somutun içinde gerçekleşebildiği bağıntı ifadesidir. Para, sermayenin meydana gelmesinden Önce, bankaların, ücretli emeğin vb. meydana gelmesinden önce tarihsel bakımdan olabilirdi ve vardı. Demek ki, daha basit kategorinin daha az gelişmiş bir bütünün egemen bağıntılarını ifade edebildiğini ya da, tersine bütünün daha somut bir kategoride ifadesini bulacağı doğrultusunda gelişmesinden önce tarihsel bakımdan varlığını sürdürmekte olan daha gelişmiş bir bütüne bağlı ilişkileri ifade edebildiğini söyleyebiliriz. Daha basitten daha karmaşığa yükselen soyut düşüncenin seyri, bu ölçüde gerçek tarihsel sürece tekabül eder.
      Öte yandan, örneğin kooperatif biçim gibi, gelişmiş bir [sayfa 269] işbölümü gibi, vb., paraya benzer herhangi bir şey olmaksızın, örneğin Peru, ekonominin en yüksek biçimlerinin bulunduğu çok gelişmiş olan, ama tarihsel bakımdan yeter olgunluğa erişmemiş bulunan toplum biçimlerinin bulunduğu da söylenebilir, Slavlarda da, para ve parayı koşullandıran değişim, her topluluğun içinde görülmemekte, ya da pek az görülmekte olmasına karşılık, onu sınırlarda, öteki topluluklarla alışverişte bulabilmekteyiz. Değişimi topluluğun merkezine koymak, değişimi toplulukları oluşturan öğe saymak zaten yanlıştır. Başlangıçta değişim, tam tersine, aynı topluluğun içinde üyeler arasındaki ilişkilerden çok, ayrı ayrı toplulukların aralarındaki ilişkilerde görünür. Üstelik antikçağda, pek erken ortaya çıkmasına ve çeşitli rol oynamasına karşın, para, tek yanlı olarak belirlenmiş uluslara, tüccar uluslara özgü bir şeydir. En kültürlü antikçağda bile, Yunanlılarda ve Romalılarda para, modern burjuva toplumunun postulat olarak tam gelişmesine, ancak bu toplulukların dağılma dönemlerinde erişebilmiştir. Demek ki, bu kadar basit olan bu kategori, tarihsel bakımdan ancak toplumun en gelişmiş devletlerinde bütün gücüyle görülmektedir. Para, bütün iktisadî bağıntılar arasında hiç de kendisine yol açmaya kalkmaz. Örneğin Roma imparatorluğunda, bu imparatorluğun en büyük gelişme döneminde, aynî vergi ve aynî ikrazlar temel tarzdır. Para sistemi, ancak orduda tam olarak gelişmiştir. Bu sistem hiçbir zaman emeğin bütününü kapsamadı. Böylece, en basit kategori, tarihsel bakımdan en somut kategori ile birlikte varolabildiği halde –kapsam ve alan bakımından– en basit kategori, tam gelişmesinde asıl karmaşık bir toplum biçimine13* ait olabilir, oysa en somut kategori, kendisi daha az somut olan bir toplum biçimi içinde daha tam bir gelişmeye ulaşıyordu. [sayfa 270]
      Emek pek basit bir kategori gibi görünür. Bu evrensellik içinde emek fikri –genel olarak emek gibi– en eskilere giden bir şeydir. Bununla birlikte bu basit biçim içinde, iktisadî bakımdan düşünüldüğünde, “emek”, bu basit soyutlamayı doğuran bağıntılar kadar modern bir kategoridir. Para sistemi, örneğin para olarak serveti tamamen nesnel bir tarzda kendisi dışında bir şeymiş gibi kabul eder. Bu görüşe kıyasla manüfaktür ya da ticaret sistemi, servetin kaynağını, nesneden, para üretici faaliyet olarak sınırlı biçimde anladığı öznel faaliyete –ticarî emeğe ve manüfaktür emeğine– aktardığı zaman, büyük bir ilerleme kaydedilmiş oldu. Bu sisteme karşılık, fizyokratların sistemi, belirli bir emek biçimini –tarıma–, servet yaratan emek biçimi olarak kabul eder, ve emeğin amacını da para olarak kıyafet değiştirmiş biçimde değil, ürün olarak emeğin genel sonucu olarak kabul eder. Bu ürün, faaliyetin sınırlı niteliğinden ötürü, henüz doğa tarafından belirlenen bir ürün olarak –par excellence14* tarım ürünü, toprak ürünü olarak– kalmaktadır.
      Adam Smith, servet yaratıcı faaliyetin her türlü özel belirlenmesini reddederek, yalnızca emeği, yani manüfaktür emeğini değil, ticaret emeğini değil, tarım emeğini değil, ama bütün bu emek biçimlerini, ortak nitelikleri içinde ele aldığı zaman pek büyük bir ilerleme kaydedilmiş oldu. Servet yaratıcı faaliyetini soyut genelliği ile birlikte servetin belirlenmesinde nesnenin genelliği ile, ürünün mutlak olarak değerlendirilmesi, ya da genel olarak emek, ama geçmiş olan ve bir nesnede nesnelleşmiş olan emek de ortaya çıkmaktadır. Zaman zaman kendisi de fizyokratların sistemine kayan Adam Smith’in örneği, bu yeni anlayışa geçişin ne kadar çetin ve önemli olduğunu gösterir. Bundan yalnızca, üretici olarak ele alınan insanlar arasında –hangi toplum biçimi içinde olursa olsun– kurulan en basit ve en eski [sayfa 271] ilişkinin soyut ifadesi bulunduğu sanısına varılabilir. Bu, bir anlamda doğrudur. Bir başka anlamda doğru değildir. Belirli çok gelişmiş bir emek türüne karşı kayıtsızlık, hiç biri mutlak olarak egemen durumda bulunmayan bir gerçek emek türleri toplamının varlığını gerektirir. Böylece en genel soyutlamalar, ancak bir niteliğin birçoklarının, hepsinin ortak niteliğinin belirdiği en zengin somut gelişmeyle meydana gelebilir. O zaman, onu yalnız özel bir biçimde düşünemez duruma gelmekteyiz, öte yandan, bu genel olarak emek soyutlaması, yalnızca emeklerin somut bir toplamı düşüncesinin sonucu değildir. Belirli şu ya da bu emek karşısında kayıtsızlık, bireylerin bir emekten ötekine kolayca geçebildikleri ve yaptıkları emek türünün kendileri için raslansal ve bu bakımdan da önemsiz olduğu bir toplum biçimine tekabül eder. Burada emek, yalnızca kategoriler alanında değil, ama gerçeklikte de genel olarak servet yaratan bir araç olmuştur ve, belirleme olarak şu ya da bu özel görünüm altında, bireylerle aynı şey olmaktan çıkmıştır. Bu durum, burjuva toplumların en modern biçiminde, Amerika Birleşik Devletleri’nde en yüksek gelişme derecesine ulaşmıştır. Ancak orada “emek”, “genel olarak emek”, düpedüz emek kategorisinin soyutlaması, modern ekonominin hareket noktası olarak pratik gerçek olmaktadır. Demek ki, modern ekonomi politiğin birinci plana yerleştirdiği ve bütün toplum hükümleri için geçerli olan pek eski bir bağıntıyı ifade eden bu en basit soyutlama, ancak en modern toplumun kategorisi olarak, bu soyut biçimde pratik bir gerçek niteliği kazanabilmektedir. Denebilir ki, Amerika Birleşik Devletlerinde bir tarihsel ürün olarak beliren emeğin belirli bir biçimine karşı bu kayıtsızlık, örneğin Ruslarda doğal bir evrim olarak görünmektedir. Ama bir yandan, her emeğe (işe) koşulmaya doğal bir eğilimleri olan barbarlarla, kendi kendilerini emekte (işte) istihdam eden uygarlar arasındaki fark ilginçtir. Ve öte yandan da, Ruslarda, belirli bir işe karşı kayıtsızlık, [sayfa 272] pratikte, onları ancak dış etkilerin koparıp uzaklaştırabileceği iyice belirlenmiş bir emeğe (işe) geleneksel bağımlılıklarına tekabül eder. ‘’
      Bu emek örneği, en soyut kategorilerin bile, –özellikle soyut niteliklerinden ötürü– bütün dönemler için geçerli olmakla birlikte, bu soyutlamanın belirli biçimi içinde, tarihsel koşulların ürünü olduklarını ve ancak bu koşullar için ve onların çerçevesi içinde tam anlamıyla geçerli bulunduklarını açıkça gösterir.
      Burjuva toplumu, üretimin en gelişmiş ve en çeşitli tarihsel örgütlenmesidir. Bu bakımdan, bu toplumun ilişkilerini ifade eden ve onun yapısını anlamamıza olanak sağlayan kategoriler, aynı zamanda, burjuva toplumunun kalıntıları ve öğeleriyle kurulmuş olduğu ve bu kalıntılardan bir kısmı henüz aşılmadığından, içinde hâlâ taşıdığı ve bunların basit işaretlerinin gelişerek tam anlamlarına kavuştukları vb., kaybolmuş olan bütün eski toplum biçimlerinin yapıları ve üretim ilişkileri hakkında bir fikir edinmemize de olanak sağlar. İnsanın anatomisi, maymun anatomisinin anahtarıdır. Aşağı-hayvan cinslerinde, daha yüksek bir biçimin müjdeleyicisi olan işaretleri, ancak bu yüksek biçimin kendisini tanıdıktan sonra anlamak mümkün olmuştur. Böylece burjuva ekonomisi, bize, antikçağ ekonomisinin vb. anahtarını vermektedir. Ama, bütün tarihsel farkları silen ve bütün toplum biçimlerinde burjuva toplumunu gören iktisatçıların yaptığı gibi değil. Toprak rantını bildiğimiz zaman, haracı, öşürü anlamak mümkündür. Ama bunları aynı şey saymamalı. Hem üstelik, burjuva toplumunun kendisi de, tarihsel gelişmenin antitez niteliğinde bir biçimi olduğuna göre, bu toplumda ancak solmuş, hatta kıyafet değiştirmiş biçimde bulabileceğimiz daha önceki toplum biçimlerine ait olan ilişkileri gözlemleyebiliriz, örneğin komünal mülkiyet gibi. Demek ki, burjuva ekonomisinin kategorileri, öteki toplum biçimleri için de geçerli olan belirli bir gerçeği içeriyorlarsa, [sayfa 273] bu gerçek, ancak cum grano salis15* alınabilir. Bu kategoriler, solmuş olan, karikatür haline gelmiş olan vb. bu gelişmiş biçimleri içlerinde barındırabilirler, ama her zaman temel bir farkla. Tarihsel gelişme denen şey, son tahlilde, en son biçimin geçmiş biçimleri, kendi öz gelişme derecesine vardıran aşamalar olarak değerlendirmesine dayanır, ve bu son biçim, çok ender olarak, ve ancak belirli koşullarda, kendi özeleştirisini yapabildiğine göre, eski biçimleri her zaman tek yanlı bir açıdan değerlendirir – hiç kuşku yok ki, kendisini çöküş çağları sayan tarihsel dönemler burada sözkonusu değildir. Hıristiyan dini, ancak kendi eleştirisini, söz uygun düşerse, dunamei16* bir dereceye kadar tamamladıktan sonradır ki, daha önceki mitolojilerin nesnel olarak anlaşılmasına yardım edebilmiştir. Aynı biçimde, burjuva ekonomi politiği, ancak burjuva toplumunun özeleştirisi başladığı gün, feodal, antik, doğu toplumlarını anlayabilmiştir. Yeni bir mitoloji yaratan burjuva ekonomi politiği, kendisini geçmişte açık ve basit bir biçimde bildiremediği sürece daha önceki toplumlar ve özellikle henüz doğrudan doğruya savaşım halinde olduğu feodal toplumlar hakkındaki eleştirisi, paganlığın (putperestlik) hıristiyanlık tarafından eleştirisine ya da katolikliğin protestanlık tarafından eleştirisine benzedi.
      Genel olarak bütün tarihsel ya da toplumsal bilimlerde olduğu gibi, hiç akıldan çıkarmamak gerekir ki, ekonomik kategorilerin hareketinde özne, (burada burjuva toplumu sözkonusudur) gerçekte olduğu gibi, kafada da mevcuttur, bu yüzden de varlık biçimleri, belirli varoluş koşulları ifade eder, çok kez bu belirli toplumun, bu öznenin özel basit yönlerini ifade eder ve bunun sonucu olarak bu toplum, bilimsel bakımdan da, ancak kendisi bu niteliği ile sözkonusu olduğu andan itibaren varolmaya başlar. Bu kuralı akılda tutmak [sayfa 274] gerekir, çünkü bu kural kabul edilecek olan planın seçiminde, bize, kesin hareket tarzları vermektedir. Her üretimin ve her varlığın kaynağı toprağa bağlı bulunduğuna göre, örneğin toprak rantı ile, toprak mülkiyeti ile işe başlamak ve ondan geçerek, belli bir kararlılığa ulaşmış olan her toplumda ilk üretim biçimine, tarıma varmak, doğal bir davranış olarak görünmektedir. Oysa, bundan yanlış bir şey olamaz. Her toplum biçiminde bütün öteki üretimlere ve onlardan doğan ilişkilere sıra ve önemlerini veren, belirli bir üretim ve onun doğurduğu ilişkilerdir. Tıpkı bütün renklerin özel tonlarını değiştiren bir genel aydınlatma gibi. Tıpkı birlikte fışkıran bütün varlık biçimlerinin özgül ağırlıklarını belirleyen özel eter gibi. Çoban halklar örneğine bakalım. (Avcılıkla ve balıkçılıkla uğraşan basit halklar, gerçek gelişmenin başladığı noktanın ötesindedirler.) Onlarda yer yer belirli bir biçimde tarım ortaya çıkar. Bu, halklarda toprak mülkiyeti biçimini belirler. Bu kolektif bir mülkiyettir ve bu halklar, geleneklerine bağlı kaldıkları ölçüde, toprak mülkiyeti de bu biçimini muhafaza eder: örnek, Slavların komünal mülkiyeti. Tarımın bu biçiminin egemen bulunduğu sağlam biçimde kökleşmiş tarıma sahip olan halklarda –bu kökleşme daha şimdiden önemli bir aşamayı teşkil eder–, tıpkı antik-çağ ve feodalite toplumlarında olduğu gibi, sanayiin kendisi de, sanayiin örgütlenmesi ve ona tekabül eden mülkiyet biçimleriyle birlikte azçok toprak mülkiyetinin niteliğini taşır. Ya eski Romalılarda olduğu gibi sanayi tamamen tarıma bağlıdır, ya da ortaçağda olduğu gibi kentlerde ve kurduğu ilişkilerde köy örgütlenmesini taklit eder. Ortaçağda sermayenin kendisi de –salt para biçiminde sermaye sözkonusu olmadığı ölçüde– geleneksel mesleğin alet edevatı vb. biçimde, toprak mülkiyetinin bu niteliğini taşır. Burjuva toplumda durum tam tersinedir. Tarım gittikçe sanayiin basit bir kolu durumuna girer ve tamamen sermayenin egemenliği altındadır. Bu, toprak rantı için de böyledir. Toprak [sayfa 275] mülkiyetinin egemen olduğu bütün toplum biçimlerinde, doğa ile ilişkinin önem ve önceliği vardır. Sermayenin egemen olduğu toplumlarda ise üstün olan tarihsel bir seyir içinde yaratılan toplumsal öğedir. Sermayenin ne olduğunu bilmeden toprak rantını anlamak mümkün değildir. Ama toprak rantı olmadan da, sermaye anlaşılabilir. Sermaye, burjuva toplumunun her şeye tahakküm eden iktisadî gücüdür. Zorunlu olarak meydana getirdiği son nokta gibi, başlangıç noktası da, toprak mülkiyetinden önce açıklanmalıdır. Her ikisini de ayrı ayrı inceledikten sonra, aralarındaki karşılıklı ilişkiyi araştırmak gerekir.
      Demek ki, iktisadi kategorileri, tarihsel bakımdan belirleyici rol oynadıkları sıra ile ele almak olanaksız ve yanlıştır. Onların ele alınış sırasını belirleyen şey, tam tersine, modern burjuva toplumda aralarındaki ilişkilerdir, ve burada sıra, doğal sıranın tersi olup, tarihsel evrim boyunca, birbirlerini izledikleri sıraya uymamaktadır. Sözkonusu olan, değişik toplum biçimlerinin birbirini izlemesinde, iktisadî bağıntılar arasında tarihsel olarak kurulan ilişki değildir. “Fikir olarak” birbirini izleme sıraları (Proudhon) hiç değildir. (Tarihsel hareketin bulanık bir anlayışı.) Sözkonusu olan, bunların, modern burjuva toplumu çerçevesi içindeki hiyerarşisidir.
      Antikçağda tüccar halkların –Fenikelilerin, Kartacalı-ların–, saf bir durumda (soyut belirleme) ortaya çıkmış olmalarını belirleyen şey, tarımcı halkların egemen durumda bulunmalarıdır. Ticarî sermaye ya da para biçiminde sermaye olarak sermaye, sermayenin henüz toplumların egemen öğesi olmadığı yerlerde bu soyut biçimde belirir. Lombardiyalılar, Yahudiler, ortaçağın tarımla uğraşan toplumları karşısında aynı biçimde yer alırlar.
      Bu aynı kategorilerin toplumun değişik aşamalarında işgal ettikleri değişik yere dair bir başka örnek: burjuva toplumun son biçimlerinden biri joint stock-companies’dir17* Ama [sayfa 276] bu biçim, burjuva toplumun başlangıcında da tekel durumundan yararlanan büyük ayrıcalıklı ticaret şirketlerinde de görülmektedir.
      Ulusal servet kavramının kendisi de, 17. yüzyıl iktisatçılarında, bu biçimde ima edilmektedir –bu fikir, 18. yüzyıl iktisatçılarında da vardır–; servet, yalnız devlet için yaratılır, ama devletin gücü, bu servetle boy ölçüşür. Bu, servetin kendisini ve onun üretimini modern devletlerin sonal amacı kılan ve bu devletleri yalnızca servet üretme araçları olarak değerlendiren fikri müjdeleyen, henüz bilinçsiz ikiyüzlü biçimin kendisidir.
      Kabul edilecek olan plan besbelli ki şu olmalıdır: 1° bütün toplum biçimlerine azçok uyan, ama yukarda açıklandığı anlamda uyan, genel soyut belirlemeler; 2° temel sınıfların dayandıkları burjuva toplumun iç yapısını oluşturan kategoriler. Sermaye, ücretli emek, toprak mülkiyeti. Bunlar arasındaki karşılıklı ilişkiler. Kent ve köy. Üç büyük toplumsal sınıf. Bunlar arasındaki değişim. Dolaşım. Kredi (özel). 3° Devlet biçiminde burjuva toplumunun yoğunlaşması. Kendisiyle ilişkisi içinde ele alınması. “Üretici olmayan” sınıflar. Vergiler. Kamu borçları. Kamu kredisi. Nüfus. Sömürgeler. Göç. 4° Uluslararası üretim ilişkileri. Uluslararası işbölümü. Uluslararası değişim, ihracat ve ithalât. Kambiyo kura 5° Dünya pazarı ve bunalımlar.

IV. ÜRETİM. ÜRETİM ARAÇLARI VE ÜRETİM İLİŞKİLERİ.
ÜRETİM İLİŞKİLERİ VE DOLAŞIM İLİŞKİLERİ.
ÜRETİM VE DOLAŞIM KOŞULLARINA GÖRE
DEVLET VE BİLİNÇ BİÇİMLERİ.
HUKUKÎ İLİŞKİLER. AİLE İLİŞKİLERİ.


      Nota bene, burada belirtilmesi ve unutulmaması gereken noktalar hakkında:
      1° Barıştan önce gelişmiş olan savaş: ücretli emek, maşinizin vb. gibi bazı iktisadî ilişkilerin savaş yoluyla ve [sayfa 277] ordular içinde vb,, burjuva toplumun içinde olduğundan önce nasıl geliştiklerinin gösterilmesi. Ordu içinde özellikle gözle görülür bir durum alan üretici güçler arasındaki ilişki ile dolaşım ilişkileri için de durum aynıdır.
      2° Şimdiye kadar yazıldığı biçimde idealist tarih ile gerçek tarih arasında ilişki, özellikle kendilerine uygarlık tarihi adı takan ve hepsi de din ve devletler tarihi18* olan yapıtlar. (Bununla ilgili olarak, bugüne kadar yazılmış olan çeşitli cinsten tarihlerin sözü edilebilir. Nesnel denen tarih, öznel (ahlâkî vb.) olanı. Felsefî olanı.19**)
      3° İkincil ve üçüncül olgular. Genel olarak kendi kökeninden gelmeyen türetilmiş, naklolunmuş üretim ilişkileri. Burada uluslararası ilişkiler işe karışmaktadır.
      4° Bu anlayışın materyalizmi konusunda eleştiriler. Doğacı materyalizm ile ilişki
      5° üretici güçler kavramlarının (üretim araçları) ve üretim ilişkilerinin diyalektiği, sınırlarının belirlenmesi gereken ve gerçek farkları ortadan kaldırmayan diyalektik.
      6° Maddî üretimin gelişmesi ile örneğin sanat üretiminin gelişmeni arasındaki eşit olmayan ilişki. Genel olarak, ilerleme fikrinin âdet olan soyut biçimde anlaşılmaması. Modern sanat vb.20* Bu oransızlık, pratik toplumsal ilişkilerin içinde meydana gelen oransızlık kadar önemli ve anlaşılması güç olmaktan uzaktır. Örneğin kültürde olduğu gibi. Amerika Birleşik Devletlerinin Avrupa ile ilişkileri.21** Ama burada, tartışmada karşılaşılan asıl güçlük şudur: üretim ilişkilerinin nasıl olup da hukukî ilişkiler biçimine bürününce eşit olmayan bir gelişme izledikleri, örneğin Roma özel hukuku ile (ceza hukuku ve kamu hukuku için daha az böyledir) modern üretim arasındaki ilişki. [sayfa 278]
      7° Bu kavram gerekli bir gelişme gibi görünmektedir. Ama raslantının haklı gösterilmesidir de. Nasıl.22* (özellikle özgürlükte.) (İletişim araçlarının etkisi. Evrensel tarih her zaman olmamıştır; evrensel tarih sayılan tarih, bir sonuçtur.)23**
      8° Doğal belirlemelerde hareket noktası; öznel ve nesnel olarak. Kabileler, ırklar, vb..
      1. Sanat konusunda, bazı sanatların açılıp gelişme dönemlerinin ne toplumun genel gelişmesi ile, ve ne de bunun sonucu olarak, toplumun örgütlenmesinin iskeleti olan maddî temelin gelişmesi ile hiç bir ilişkisi bulunmadığı bilinmektedir, örneğin modernlerle kıyaslanan eski Yunanlılar, ya da Shakespeare. Örneğin destan gibi bazı sanat biçimlerinin, artistik üretim o niteliği ile ortaya çıkınca, klasik biçimlerin de hiç bir zaman yaratılamayacakları; ve bu yüzden de sanat alanının kendisinde de bazı önemli yapıtların ancak artistik gelişmesinin daha aşağı bir aşamasında mümkün olduğu teslim edilmektedir. Eğer bu sanat alanının içindeki değişik sanat cinsleri için ilişki doğruysa, artistik alanın tümünün toplumun genel gelişmesiyle ilişkisi için de doğru olmasına şaşmamak gerekir. Zorluk, yalnızca bu çelişkilerin anlaşılmasının genel tarzındadır. Bunlar açık-seçik belirtilince açıklanmış da olur.
      Örneğin ilkönce Yunan sanatının, sonradan Shakes-peare’in sanatının zamanımızla ilişkisini ele alalım. Yunan mitolojisinin yalnızca Yunan sanatının cephaneliği olmakla kalmayıp o sanatı besleyen toprak görevini de yerine getirdiği bilinir. Yunan muhayyilesini esinleyen ve böylelikle Yunan [mitolojisinin24*] temelini oluşturan doğayı ve toplumsal ilişkileri görüş tarzı selfactors25** ile, demiryolları ile, lokomotiflerle [sayfa 279] ve elektrikle işleyen telgrafla bağdaşır mı? Bir Vulkanus, Roberts ve ortakları yanında nedir ki; Jüpiter paratonerin, Hermes crédit mobiller’nin yanında nedir ki? Her mitoloji, doğa güçleri üzerinde hayal alanında ve hayal aracılığıyla egemenlik kurar ve o güçlere biçim verir: Onun için doğa güçleri gerçekten egemenlik altına alınınca, mitoloji de ortadan kaybolur. Printinghouse meydanı26 yanında Fama neye benzer ki? Yunan sanatı, Yunan mitolojisini, yani doğanın ve toplumsal biçimlerin halk muhayyilesi tarafından artistik, ama bilinçsiz işlenmesini gerektirir. Bu sanatın malzemesi bunlardır. Bu, herhangi bir mitoloji demek değildir. Yani doğanın (bu sözcük nesnel olan her şeyi, bu bakımdan toplumu da kapsamaktadır) herhangi bir bilinçsiz işlenmesi demek değildir. Mısır mitolojisi, hiç bir zaman Yunan sanatının açılıp gelişmesine elverişli bir alan sağlayamazdı. Ama her halükârda bir mitoloji gereklidir. Demek ki, doğa ile her türlü mitolojik ilişkinin dışında, mitlerin yayılmasına elverişli ilişkiler dışında kalabilen gelişme aşamasına ulaşmış olan ve bu bakımdan sanatçıdan, mitolojiden bağımsız bir muhayyile isteyen bir toplum, hiç bir durumda olamaz.
      Öte yandan Akhilleus barutla ve kurşunla bağdaşabilir mi? Ya da, sonuç olarak, İlyada, basınla ya da daha iyisi matbaa makinesi ile bağdaşabilir mi? Türkü, destan, mitolojinin ilham perileri, mürettibin aletleri karşısında zorunlu olarak yok olmazlar mı, epik şiirin gerekli koşulları ortadan kalkmaz mı?
      Ama zorluk, Yunan sanatının ve destanının toplumsal gelişmenin bazı biçimlerine bağlı olduklarını anlamakta değildir, Zorluk, bunların bizim için hâlâ bir estetik tatmin sağlamaları ve bazı bakımlardan bizim için ulaşılamayan normların ve modellerin değeri olmalarıdır.
      Bir adam çocuksu olma durumuna düşmeden çocukluğa [sayfa 280] dönemez. Ama o, çocuğun saflığından hoşlanmaz mı ve daha yüksek bir düzeye ulaştığında, kendi gerçeğini yeniden üretme özlemi duymaz mı? Çocuk, doğasında, her dönem kendi öz niteliğinin doğal gerçekliğinde, yeniden yaşadığını görmez mi? İnsanlığın tarihsel çocukluğu, insanlığın en güzel açılıp gelişmesine ulaştığı o zaman, artık bir daha dönmeyecek olan o gelişme aşaması, niçin bizi sonsuzluğa kadar büyülemekte devam etmesin? Huysuz çocuklar vardır ve büyük adam tavırları takınan çocuklar vardır. Antikçağın birçok halkları, bu kategoriye girerler. Yunanlılar normal çocuklardı. Onların sanatının bizi büyülemesi, o sanatın içinde büyüdüğü toplumun ilkel niteliği ile çelişki teşkil etmez. Bu büyüleme, tersine, o toplumun ürünüdür. Ve o sanatın doğmuş olduğu, ve ancak doğabileceği yeteri kadar olgunlaşmamış toplumsal koşulların hiç bir zaman geri gelemeyeceği gerçeğine bağlı bir büyülemedir. [sayfa 281]



Dipnotlar

      1 * Siyasal hayvan. -ç.
      2 * Genel ve yavan fikirler. -ç.
      3> * Soyut olarak. -ç.
      4 * Terimlerde çelişki. -ç.
      5* Kautsky’nin yayınladığı metinde: tüketimde. -Ed.
      6* Özgün metne Kautsky tarafından eklenmiştir. -Ed.
      7* Kautsky burada Auffassung (kavram) silzcüğünü yanlışlıkla Auflösung (tahlil) diye okumuştur. -Ed.
      8* Her belirleme yadsımadır. -ç.
      9* Bu tümcecik özgün metinde bulunmamaktadır. -Ed.
      10* Kautsky’nin elindeki metinde: yazar. -Ed.
      11* Kautsky’nin elindeki metinde: tecrit edilmiş birey. -Ed
      12* Borsa spekülatörleri ulusu. -ç.
      13* Özgün metne uygun olarak çevrilmiştir. Kautsky’nin metnindeki, grade einer kombinierten Gesellschaftsform, yerine grade nur kombinierten Gesellschaftsformen (ancak karmaşık toplum biçimlerine) şeklindedir. -Ed.
      14* En üstün derecede. -ç.
      15* Bir tuz tanesiyle birlikte. -ç.
      16* Bilkuvve. -ç.
      17* Anonim şirketler. -ç.
      18* Kautsky’nin metninde: dinin ve devletlerin kadim tarihi. -Ed.
      19** Parantez özgün metinde mevcuttur. -Ed.
      20* Özgün metne göre çevrilmiştir. -Ed.
      21** Bu pasajın tamamen yanlış olan noktalaması özgün metne göre düzeltilmiştir. -Ed.
      22* Özgün metin esas alınarak çevrilmiştir. -Ed.
      23** Parantez özgün metinde mevcuttur. -Ed.
      24* Özgün metinde bu sözcük atlanmıştır. Biz burada, 1939 Moskova baskısında kullanılan “mitoloji” sözcüğünü alıyoruz; bu, bize Kautsky tarafından yayınlanan metindeki “sanat” sözcüğünden daha uygun gelmektedir. -Ed.
      25** İplik bükme makineleri. -ç.
      26* Times basımevi. -ç.



Sayfa başına gidiş