Paul A. Baran
Büyümenin Ekonomi Politiği
"Büyümenin Ekonomi Politiği", Prof. Paul A. Baran'ın incelemesi.
İngilizceden çeviren Dr. Ergin Günçe
Monthly Review, 1957.
May Yayınları, I. Basım, Ekim 1974.

Eriş Yayınları tarafından düzenlenmiştir.
erisyay@kurtuluscephesi.org
Özgün biçimiyle Acrobat Reader formatında:
Büyümenin Ekonomi Politiği (1.132 KB)











BÜYÜMENİN EKONOMİ POLİTİĞİ



BİR
GENEL BAKIŞ


      Ekonomik ve toplumsal kalkınma sorunu, özellikle Birleşik Devletlerde, son yılların bir numaralı tartışma konusu. Bu neden böyle? Şimdi, bu sorunun karşılığını aramak bilgi tarihi açısından, konudan uzaklaştırıcı, kalkınmanın özüne değgin olmayan bir saptama yapmak, yani bir bakıma konudan ayrılmak olarak görünebilir. Oysa durum hiç de öyle değil. Burada, düşünce tarihi, tarih düşüncesini de aydınlığa kavuşturuyor ve toplumsal- ekonomik değişim konusunda bugün görülen ilgi yoğunluğunu doğuran koşulların incelenip irdelenmesi, sorunun özüne olduğu, kadar, güncel tartışmaların nitelik ve önemine de büyük ölçüde ışık tutuyor.
      Anımsanacağı üzere, ekonomik kalkınma konusundaki bu güçlü, bu yoğun ilgi, ekonomik politik alanında, öncesi olmayan, yepyeni bir olgu da değildir. Gerçekten de, Klasik Ekonomi'nin ana teması ekonomik büyüme idi. Adam Smith'in öncü eserinin başlığı da, içeriği de bunun böyle olduğunu gösteriyor. Bu yayını izleyen birçok ekonomi düşünürleri kuşağı, kitaplarına hangi başlığı koymuş olurlarsa olsunlar, ekonomik gelişimi sağlayan [sayfa 69] güçlerin çözümlenmesiyle uğraşmış insanlardan oluşmaktaydı. Bu yazarların, ekonomik kalkınmanın gerektirdiği koşullara ağırlık vermeleri, içinde yaşadıkları toplumu keskin gözlemlerle inceleyip irdelemelerinden doğuyordu. Sonuç olarak da, bu yazarlar, kendi çağlarında egemen olan siyasal, toplumsal ve ekonomik ilişkilerin, üretici kaynakların gelişimini köstekleyip engellediğini öne sürüyorlardı. İster merkantilist dış ticaret kuramının tutarsızlıklarını ya da lonca sisteminin katılığını söz konusu etsinler, ister devletin ekonomik hayattaki işlevlerini ya da toprak sahipleri sınıfının oynadığı rolü ele alsınlar, klasik ekonomistlerin, ekonomik gelişimin gerçekleşmesi için, modası geçmiş siyasal, toplumsal ve ekonomik kurumların ortadan kaldırılması gerektiğini kanıtlamakta, kişisel girişim ve atılganlıkla, dilediğini yapabilmesi için büyük olanak sağlayacak olan serbest rekabet koşullarının yaratılması gerektiğini vurgulamakta hiçbir güçlüğe uğramadıkları görülüyordu.
      Bu yazarlar, yalnız o zamanki toplumu eleştirmekle de yetinmiyor, yeni yeni oluşup gelişmekte olan kapitalist düzenin olumlu bir çözümlemesini de ortaya koymağa çalışıyorlardı. İşte, kapitalist düzenin nasıl işlediği konusundaki bilgilerimizin çoğunu bu olumlu çabalara borçluyuz. Konumuz bakımından bizi asıl ilgilendiren şudur, bu yazarların, zengin bilimsel katkılarının ve bunları kamuoyuna iletme çabalarının arkasında, halkı, feodal ve yarı-feodal kösteklerden kurtulma işinin bir an önce başarılması görevine inandırmak için, canla başla uğraşma gereksinmesi, bir itici güç olarak yer almaktaydı. İşte tam bu anlamda, Klasik Ekonomi Okulu'nu, kapitalizmin yükselip yerleşmesi ve modern burjuvazinin zaferi bakımından bir yardımcı öge saymak uygun olacaktır. Profesör Lionel Robbins'in sözleriyle:
      "Ekonomik Özgürlük Sistemi, yalnız (devletin) işlere karışmamasını salık vermekle kalmıyordu: [sayfa 70] ayak bağı olan, toplum düşmanı her türlü uygulamanın ortadan kaldırılmasını, öncü ve özgür kişisel girişimin o büyük güç birikiminin salıverilmesini öngören bir düşünce sistemiydi bu aynı zamanda. Hiç kuşkusuz, uygulama dünyasında da, bu sistemin savunucuları boş durmuyor, aynı hava içinde eyleme girişiyorlar ve başlıca engelleri yıkmak için çaba gösteriyorlardı: kamu düzenlemesiyle yürütülen işletme ve şirketlerin ayrıcalıklarının sona ermesi; çıraktık kanununun yürürlükten kaldırılması; emek ve sermayenin özgürce yer değiştirmesini engelleyen kuralların kaldırılması; ithalat yasaklarına son verilmesi... Özgür ticaret hareketinde ortaya çıkan bir tür haçlı seferi havası, kendiliğinden oluşmuş girişim ve güçleri özgürlüğe kavuşturmak için girişilen daha genel bir eylemin tipik özelliği idi ve hiç kuşkusuz, klasik ekonomistler, bu eylemlerin aydın mızrak başlarıydılar."[35]
      Fakat, kapitalizm bir kez kökleşip yerleşince ve burjuvazinin toplumsal ve ekonomik düzeni "bilinçli ya da bilinçsiz" olarak sağlam bir temele oturunca, onun "tarihin uğradığı son istasyon" olduğu ve bütün toplumsal-ekonomik değişimin artık durduğu kabul edilmeğe başlandı. Bu durum, kendisine çok gezi yapıp yapmadığı sorulan Boston'lu bir bayanın verdiği karşılığı andırıyor; bayan, Boston'da doğup büyümenin büyük bir şans olduğunu, kendisinin gezilere çıkmak gereksinmesini duymadığını söylemiş. Neoklasik ekonomistler de, Klasik öncülerinin tersine, gezi yapma, yolculuk etme sorunlarıyla pek ilgili değil gözüküyorlar, onlar için bütün sorun, içinde doğup büyüdükleri evi durmadan yeniden keşfetmek ve durmadan yeni eşyalarla dayayıp döşemektir. Bazılarına, evleri, o kadar sağlam ve güzel görünmese bile bu böyle... Hepsinin ortak görüşü, evin yeteri kadar rahat olduğu ve türlü geliştirmelere izin verecek kadar da geniş [sayfa 71] bulunduğudur. Fakat, ne kadar zorunlu ve gerekli görünürlerse görünsünler, bu gibi gelişmelerin, evin temellerini ve kirişlerini bozmayacak nitelikte olmaları da şart; bu yüzden, işlerini yavaş yavaş, dikkatlice ve kılı kırk yararcasına yapıyorlar. Olsa olsa, ufak tefek işler (marjinal işler) yapılmalı; ekonomi biliminin öyle köklü, öyle önemli değişikliklere izin vereceği, onay vereceği sanılmamalı sakın[36] Natura non facit saltum (doğa sıçrama yapmaz -ç.n.) sözleri, hiçbir devinimin düşünülmediğini gösteriyor; hele ekonomik kalkınmanın sloganı hiç değildir (Neoklasiklerin bu sözleri!).
      Çünkü ekonomik kalkınma, Marshall'ın Ekonominin İlkeleri adlı kitabının başına koyduğu (Doğa sıçrama yapmaz!) sözlerinin tam tersini içermektedir. Ekonomik kalkınma, her zaman olmasa bile çok zaman gözden kaçırılan, kaba fakat önemli bir gerçeği içermektedir; ekonomik kalkınma, tarih boyunca, toplumun, etkileri zaman içinde uzayıp derinleşen, toplumsal, ekonomik ve siyasal yapılarında bir dönüşüm anlamına gelmiştir, toplumda egemen olan üretim, üleşim ve tüketim örgütlenmesinin köklü değişimi olarak anlaşılmıştır. Ekonomik kalkınma, her zaman, yeni bir ekonomik ve toplumsal düzende çıkarları olan sınıfların ve gurupların omuz verdikleri bir olgudur ve her zaman da, kurulu düzenin (status quo'nun) korunmasında çıkarları olanlarca karşı çıkılıp kösteklenmiş bir olgu olarak dikkati çekmiştir. Bu sonuncuların, toplumun o günkü dokusunda, o gün için yürürlükte bulunan gelenek, görenek, alışkanlık ve kurumlarında kökleşmiş olan ve sayısız çıkarlar elde etmelerine yarayan olanaklar vardır ve bütün bu olanaklar, onlara yalnız çıkarlar sağlamakla da kalmaz, onlar için bir düşünme kolaylığı ve rahatlığı da getirir. Ekonomik kalkınma, her zaman, şu ya da bu ölçüde şiddetli çatışmalara yol açmıştır, atılganlıklarla ve patlamalarla yürümüştür geri çekilmek zorunda kaldığı durumlar olmuştur ve yeni alanlar kazanmıştır sonunda - öyle, zaman ve uzam içinde, yerine dört köşe yerleşebilen, [sayfa 72] kesintisiz ve uyumlu bir süreç olmamıştır ekonomik kalkınma.
      Bu böyleyken, belki de elimizdeki en sağlam genellemelerden biri olan bu tarihsel değerlendirme, burjuva ekonomi biliminin görüş açısından birdenbire uzaklaşıp kaybolmuş bulunuyor. Gerçekte, kapitalizmin savunuculuğu görevini üstlenerek işe başlayan burjuva ekonomi bilimi, bu kılı kırk yaran, ince ve belki de tarihin en etkili olmuş yakıştırması, burjuva düşüncesinin bütün diğer dallarının alınyazısını paylaşmak zorundaydı. Akıl ve tarihten alınacak dersler, burjuvazinin, feodalizmin o günü geçmiş, karanlık ideoloji ve kurumlarına karşı savaşında bir işe yaradığı sürece, hem tarihe hem de akla, bu ölüm kalım çatışmasında en yüce hakemler olarak başvurmanın bir sakıncası yoktu. Durmadan yükselen burjuvazinin, akılla ve tarihsel düşünce ile kurduğu bu büyük ortaklığın en sağlam kanıtları olarak, On Sekizinci Yüzyılın Ansiklopedistlerini ve o sıralarda yeni yeni ortaya çıkmakta olan burjuva edebiyatının büyük gerçekçi yazarlarını göstermek uygun olacaktır.
      Fakat günü gelip de, kapitalist düzenin akla aykırılığı, sınırlamaları ve ancak geçici bir düzen olduğu gerçeği, akıl ve tarihsel araştırma yollarıyla ortaya konulunca, bir tüm olarak burjuva ideolojisi ve onun bir parçası olan burjuva ekonomi bilimi, tarihten de akıldan da yaka silkmeye ve uzaklaşmağa başladı. Bu uzaklaşma, ister kendi kuyusuna kazan bir usçuluk (rasyonalizm) kalıbına girmiş olsun ve zamanla modern pozitivizmin kuşkuculuğuna dönüşmüş bulunsun, isterse, akılcı bir tarih anlayışına erişmek için çalışmayı ve bu çalışmaya bel bağlamayı küçük görerek yadsımaya kalkan ve üstünlük bu tutumunu açık yüreklilikle ortaya koyan varoluşçuluk (egzistansiyalizm) türünden bir felsefe kılıfına bürünmüş olsun, sonuç, burjuva düşüncesinin (ve onun bir kesimi olan burjuva ekonomi biliminin), kurulu toplumsal düzenin işlemesi ve yaşatılması için gerekli ideolojik aygıtları süsleyip püsleyerek, [sayfa 73] özenle yapılmış bir paket hâlinde, kamuoyuna sunması olmuştur ve bu işin yoğunluğu da gittikçe arttırılmıştır.
      Ekonomi bilimi, başlangıçta, insanlığın ilerlemesini en iyi bir biçimde sağlayabilecek ekonomik sistemin işleyiş ilkelerini arayıp bulma ve sağlam bir temele oturtma amacını güden, devrimci bir aydın çabasıydı. Daha sonraları kendi geçmişine sırt çevirdi, kurulu düzenin açıklamasını ve savunmasını yapan bir çaba, bir girişim olup çıktı; artık yalnız bunu yapmakla da kalmıyor, kurulu ekonomik düzeni akıl ölçülerine vurarak yargılamaya kalkan, toplumda egemen olan koşulları, kökenleri ile kavramaya ve yorumlamaya çalışan ve toplumdaki kalkınma güçlerini irdelemek isteyen, her türlü girişimi yerin dibine batırmak ve bastırıp ezmek için elinden geleni yapmaktan geri durmuyor. Marx'ın belirttiği gibi: "Ekonomistler, bize, belli koşullar altında yer alan üretim sürecini açıklıyorlar; peki, ya bu koşullar nasıl oluşmuş, nasıl ortaya çıkmış, işte bunu açıklamıyorlar; bu koşulları ortaya çıkaran tarihsel devinim karanlıkta kalıyor."[37]
      Böylece ekonomik ve toplumsal değişim ile ilgilenme görevi, ekonomi biliminin ve toplum bilimin "kâfir" (!) okuluna bırakılıyordu. Marx ve Engels, klasik ekonomistlerin, ekonomik kalkınmaya kapitalizmin dev bir katkıda bulunmuş olduğu biçimdeki görüşlerini özünde kabul ediyorlardı. Kabul ediyorlardı ama, çağdaş oldukları egemen kapitalist sınıf için geçerli bulmuyorlardı bu görüşü artık; kendilerini, "bilinçli ya da bilinçsiz olarak" kapitalizmin, toplumun "doğal" biçimi olduğu görüşüne katılmak zorunda hissetmedikleri gibi bu düzenin, insanlık umutlarının ulaşabileceği son başarı aşaması olması gerektiğini de düşünmüyor, tam tersine, kapitalist sistemin yapısında var olan gelişme sınırları ve engellerini görüp gösterebiliyorlardı. Gerçekten de, onların konuya yaklaşımı, burjuva ekonomi biliminin yaklaşımından köklü bir biçimde farklıydı. Burjuva ekonomi biliminin, ekonomik [sayfa 74] kalkınma ile ilgisi, kapitalist düzeni yerleştirip, kökleştirebildiği, sağlamlaştırılabildiği ölçüdeydi (ve bugün de aynı ölçüdedir); buna karşılık Marx ve Engels, kapitalist düzenin, ancak ve ancak, daha ileri bir ekonomik ve toplumsal gelişimin ayak bağı olmadığı sürece yaşayabileceğini düşünürler. Burjuva düşüncesinin sınırlarını çiğneyip geçmiş olan bu yazarlar, kapitalizm çağını, insanlığın gelişimi için, olsa olsa, birtakım, ön koşullar yaratmış bir çağ olarak görüyorlar; insanlığı, kapitalist düzenin dar sınırlarının çok ötelerine uzanan bir yeni gelişim bekliyor. Bir kez daha vurgulayalım: Marx'ın ve onu izleyenlerin eleştirme çabaları, önemi çok büyük olan olumlu sonuçlar doğuruyor. Burjuva ekonomi biliminin, kapitalist sistemin görünüşünü bulandıran, sözde uyum (armoni) peçesini yırtarak ve kapitalist düzenin çatışma-yüklü, akılsızlıklarla dolup taşan gerçek doğasını ortaya koyarak insanlığa hizmet etmiş olumlu sonuçlardır bunlar. Üretici güçlerin gelişmesinden (ve durgunluğundan) sorumlu olan, toplumdaki çeşitli örgütlerin yükselip yıkılması sonucunu doğuran karmaşık birtakım mekanizmaları biliyorsak, bu bilgilerimizin tamamını değilse bile büyük kesimini, Marx'ın ve ondan esinlenen diğer yazarların çözümlemelerine borçluyuz.
      Eğer bütün toplumsal, siyasal ve kültürel ortamımızı değiştiren, yirmi otuz yıllık bir tarihsel süreç ortaya çıkmasaydı, durum böyle kalır, ekonomik kalkınma sorunu, ekonomik ve toplumsal düşünce "yeraltına" itilmiş olur, orada öylece bekler dururdu. Doğrusu, Neoklasik ekonomistler dural denge (statik denge) çözümlerini durmadan yontup inceltmekle ve kapitalist sistemin özünde bir canlılığın ve uyumun varlığını kanıtlamak için yeni görüşler ortaya koymakla uğraşırlarken, kapitalist sistem almış başını gidiyor ve köklü dönüşümlerin içinden geçiyordu.
      On dokuzuncu yüzyılın sonlarına doğru, Batı dünyasındaki sanayileşmenin ilk evresi sona ermekteydi. O günlerin, [sayfa 75] daha çok kömüre ve buhara dayanan teknolojisi sonuna kadar kullanılmış, ağır sanayide çok büyük bir genişleme elde edilmiş, üretim dev adımlarla ilerlemiş, ulaştırma ve haberleşme araçlarında da bir devrim olmuştu. Fakat gelişme yalnız bu alanlarda değildi; kapitalist ekonomilerin yapısında da önemli değişiklikler görülüyordu. Sermayenin yoğunlaşması ve belli ellerde toplanması dev girişimlere olanak sağlıyor, ekonomi sahnesinde büyük işletmeler baş rolleri oynamağa başlıyorlar, küçük işletmelerin ayaklarının kaydığı ya da bu büyükler tarafından yutuldukları görülüyordu. Ekonomik sistemin o güne kadar işlemesini iyi kötü düzenlemiş olan serbest rekabet mekanizması darmadağın oluyor, büyük çaptaki işletmeler, modern kapitalizmin ayırıcı özelliği olan tekellerin ve tekel -benzeri kuruluşların (monopollerin ve oligopollerin) temellerini atıyordu. Bu arada, Neoklasik ekonomi de hızla parçalanmağa, bölünmeğe yüz tutmuştu. Ne yavaş (fakat sağlam ve düzenli) bir ekonomik büyüme sağlanabiliyor, ne de kimsenin canını fazla yakmayan sürekli ufak tefek değişiklikler gerçekleşebiliyordu. Her yerde görülen bölünmezlik ve kesiklilik (Neoklasik ekonomi okulu, üretim araçlarının ve üretimin sonsuz bölünebilirliğini ve tam sürekliliğini varsayar -ç.n.), üretimin işletme büyüklüğü artışından daha büyük oranlarda artması ve yatırım alanlarının daralması gibi koşullar, sözü geçen türden bir büyümeyi ve sözü geçen değişiklikleri olanaksız kılıyordu. İlerlemiş ülkelerden geri kalmış ülkelere doğru, kâr dürtüsü ile düzenli ve uyumlu bir biçimde akıp giden sermaye, beraberinde, yatırım alanları, pazarlar ve ham madde kaynakları için kıran kırana çatışmaları da getiriyordu; artık sermaye akımı demek, çatışma demekti. Yeryüzünün en uzak köşelerine kadar Batı uygarlığının nimetlerini yayması beklenen ülkeler, geri kalmış ve sömürgeleşmiş bölgelerin tâ içlerine kadar sızma olanağını buluyorlar, boyunduruğa aldıkları ulusları, acımasız bir baskı ve sömürü düzeninin altında eziyorlardı; gerçekte nimet yoktu, külfet vardı. [sayfa 76]
      Marx'ın daha on dokuzuncu yüzyılın ortalarında açık-seçik ortaya koyduğu ve daha sonraları Hobson, Lenin, Hilferding, Rosa Luxemburg ve başkalarının gözlemleyip çözüme kavuşturdukları, ekonomik durgunluk getirecek güçlü eğilimler, emperyalist savaşlar ve yangınlar ve kökleri derinlere inen siyasal bunalımlar, birtakım vurdumduymaz kişiler dışında kalan herkes için, tehlike çanları çalacak kadar belirgin bir yapı kazandılar. Büyük devletler arasındaki çılgın silahlanma yarışı, ulusal üretimlerin gittikçe daha büyük kesimlerini yutmağa başladı ve bu devletlerdeki ekonomik işler düzeyini belirleyen en önemli tek etmen oldu. Birbiri ardına tesbih taneleri gibi dizilen, Çin-Japon Savaşı, İspanyol-Amerikan Savaşı, Boer Savaşı, Boxer Başkaldırmasının kanla bastırılması, 1905 Rus Devrimi, 1911-1912 Çin Devrimi ve son olarak da Birinci Dünya Savaşı, kapitalizmin gelişmesinde bugünkü çağı - emperyalizm, savaşlar, ulusal ve toplumsal devrimler çağını - getiren olaylardır.[38]
      Marks'çı kurumsal çıkışın, zamanla, uygulamaya dönük olduğu açıkça anlaşıldı. Birinci Dünya Savaşı sonrasında, kapitalizmin geleceğinin sallantısız, bolluk getiren, güven veren bir dönem olacağını sananlar aldandılar, çünkü bu dönem, on yıl bile sürmeden, "kısa süren bir yaz" olarak başlayıp bitti. "Düzenli, örgütlü kapitalizm", bütün toplumsal ve ekonomik bozukluklara çare olacağı sanılan "Marx'a karşı Ford" çözümleri ve herkese adalet ve bolluk garantisi veren "ekonomik demokrasi" düşleri, tarihin yazdığı en kısa ömürlü ütopya (hayal cenneti) oldular. 1929 yılında başlayan büyük Ekonomik Bunalım, yarattığı çok sayıda ve etkileri gelip geçici olmayan sorun yüzünden, kapitalizmde ekonomik büyüme ve toplumsal gelişme konularında çok kimsenin gözünü boyamış olan "iyimserlik fitnesi"ne aldanmanın gittikçe daha güç olacağı kanıtlandı. Ekonominin o yıllanmış "bilimsel" ve "nesnel", sosyalizmin kurulmasına olanak bulunmadığı konusundaki görüşleri de, bu arada, SSCB'deki sanayileşme [sayfa 77] atılımı ile bir daha ayağa kalkmayacak biçimde çürütülmüş oldular.
      Artık ekonomi bilimi, ağır aksak da olsa, istemeye istemeye de olsa, bu yeni durumu dikkate almak zorundaydı. Bunalıma ve yaygın kitle işsizliğine derhal bir çare bulmak gibi bir sorundan hareket etmiş olsa bile, John Maynard Keynes'in "Yeni Ekonomi Bilimi", bu bilimin başlangıçtaki görüş açısını ve içeriğini çok aşan sonuçlara ulaşıyordu. Uğraştığı sorunlar gereği, daha çok, kısa-dönemli çözümlemelere yönelmiş bir bilimdi bu; kısa dönemde toplam üretim, çalışan insan sayısı ve ulusal gelir gibi değişkenlerin düzeyini belirleyen kısa-dönemli etmenleri aydınlatmağa çalışan Keynesci ekonomi, kapitalist düzenin tam anlamıyla akıl dışı olan ve üretici güçler ile gerçekleşen üretim arasındaki göz kamaştırıcı farkı ortaya çıkaran karakteriyle yüz yüze geliverdi. Keynes'in bilimsel başarısını bir hayli abartmak tehlikesini göze alarak, onun yaptığı işin, Hegel'in Alman klasik felsefesine göre yaptığı işle kıyaslanabileceği söylenebilir; Hegel'in klasik felsefeyi tarumar etmesi ne ise, Keynes'in de Neoklasik ekonomi düşüncesini tarumar etmesi odur, denilebilir. Geleneksel ekonomi kuramının beylik araçlarıyla çözümlemelerini işleten, "salt ekonomi biliminin" dar sınırları içinden hiç de ayrılmayan, toplumsal ekonomik süreci bir bütün olarak ele almaktan ustaca kaçınma inancından sapmayan Kaynesci çözümleme, burjuva ekonomi kuramlaştırmasının sınırlarına kadar dayanmış ve onun tüm yapısını kundaklamıştır. Çünkü Keynesci çözümleme, geleneksel ekonomi bilimine kararsız ekonomik dengenin, ekonomik durgunluk getiren güçlü bir eğilimin, insan ve madde kaynaklarının kronik olarak eksik kullanımının, kapitalist sistemin özünde, kalıtımsal olarak var olduğunu getirmekle "Kutsal Deniz"in sularını bulandırıyor, ve kapitalist sistemin bu aksaklıklarının "resmen" kabulü anlamına geliyordu. Keynesci ekonomi, toplum yapısında yer alan ekonomik süreci ortaya koymağa çalışır ve sınıflar [sayfa 78] arası ilişkileri, ulusal gelirin paylaşılmasını, devlete düşen görevi ve diğer "dış" etmenleri çözümleme çerçevesine sokarken, akademik ekonomi biliminin de, o güne kadar canla başla korunmuş bulunan "saflığını", üstü kapalı bir biçimde de olsa, reddetmiş oluyordu.
      "Ulusların zenginliğinin niteliği ve nedenleri" konusunda, istemeye istemeye girişilmiş olan bu yeni araştırma (Burada Adam Smith'in ünlü kitabının başlığına atıf yapılıyor-ç.n.), laissez-faire'in (bırakın yapsın, bırakın geçsin sözleriyle özetlenen liberal ekonomi politikası savunuculuğunun-ç.n.) ilk haçlı şövalyeleri o gençlik dolu, o devrimci heyecan ve atılganlıkla ortak olan hiç bir şeye sahip değildi elbette. Kapitalist ekonominin işleyiş mekanizmasının anlaşılmasına önemli ölçüde katkı yapmış olmakla birlikte, Yeni Ekonomi Bilimi, kapitalizmin genel bunalımını sağlam bir kuramsal çerçeveye oturtma başarısını göstermiş de değildi; böylece de, burjuva ekonomi düşüncesi adına öne sürülmüş, parçalanıp çürüdüğü açık belirtilerle ortaya çıkmış bulunan kapitalist sistemin kurtarılmasına dönük bir yüksek çabadan öte anlam taşımıyordu. Demek oluyor ki, "Keynesci görüş", hiç bir zaman, gününü doldurmuş ve yıkıcı bir toplumsal düzenini ekonomik kalkınma, toplumsal gelişme adına ortadan kaldırılması yönelişinde bulunan zorlu bir girişim özelliğini kazanamadı. Kazanamadı ama, gene Hegel felsefesine ve özellikle onun "Solcu" yorumuna benzer bir etki yarattı ve kapitalizmin çelişkilerini, yürürlükteki gelir paylaşımı düzenini değiştirerek çözeceğini hayal eden bir reform hareketi için bir kez daha düşünce malzemesi sağlamış oldu; hayır sahibi bir devlet ortaya çıkacak, sürekli bir ekonomik genişleme sağlayacak, hayat standartlarını yükseltecekti! Ne var ki, tekelci kapitalizmin mantığı, Keynes'in ve onun radikal izleyicilerinin umduğundan çok daha güçlü çıktı ve bu hayallerin gerçekleşmesine olanak vermedi. Keynesci ekonomi biliminin kanunları uyarınca ortaya sürülen "Bolluk Devleti" olsun, "Fonksiyonel Maliye" [sayfa 79] kuralları olsun, daha çok kağıt üstünde yaşayan şeyler olarak kaldı. Böylece, Keynes ekonomisinin kuramsal başarıları, bunların öngördüğü amaçlara ters düşmek zorunda bırakılmış oluyordu. Ekonomi makinasını kurup işletmek amacıyla, Keynesci çözümlerinin en yaygın kullanımını Faşist Almanya'da görüyoruz; İkinci Dünya Savaşını çıkaran da bu makinanın işletilmesi olmuştur.
      Savaş ve savaşı izleyen yıllarda görülen ekonomik canlılık, sermaye birikimi ve etkin talep yetersizliği konusundaki Keynesci kaygıları boşa çıkardı. Savaşın bazı ülkelerde yaptığı yıkıntıları ortadan kaldırmak ve yeni yapılar kurmak için yapılan harcamalar, iş çevrelerinin ve tüketicilerin ertelenmiş taleplerini doyurmak için yapılan yatırımlar, savaş sırasında (ve daha çok savaş amaçlarına uygun olarak) geliştirilen teknolojik yeniliklerin üretici amaçlara yöneltilmesi zorunluluğunun ortaya çıkması gibi etmenler bir araya gelince kapitalist girişimin ürünleri için koskoca bir pazar yaratmış oluyordu.
      O güne kadar, istemeye istemeye ve yadsınmaz olguların dayanılmaz baskısı altında, Keynesci doktrinin anti-kapitalist sonuçlarını "yutmak" zorunda kalmış olan ekonomistler de derin bir nefes aldılar ve gösterişli bir neşe ve çeviklik içinde, kapitalist ahengi geleneksel övgülerine döndüler. "Gözleme gelen olgulara yakından bağlı kalarak", kapitalist ekonomilerin sürekli dengede kalmaları için başlıca düşman olarak enflasyon tehlikesinden söz etmeğe başladılar bu sefer; fazla tasarrufun, aşırı kapasite yaratmanın ve bunalımların ise, uzak ve gerilerde kalmış bir geçmişin kalıntıları olarak değerlendirilmesi gerektiğini bir kez daha belirttiler. Pazar mekanizmasının erdemlerini göklere çıkararak, tekellerin ve "büyük işletmelerin" övgüsüne girişerek, ekonomi bilimi, Keynesci görüşün olumlu katkılarını bir yana itti ve "1920'lerin mutlu yaşamının" o kendini beğenmişliğine yeniden döndü.
      Doğrusu bu gerileme öyle pek uzun ömürlü olacağa benzemiyor; aslında bütün ekonomistleri etkilemediği de [sayfa 80] söylenebilir. Yalnız ekonomik büyüme sorunları konusunda son zamanlarda yazılanların arkasında değil, iş hayatının bugünkü durumu konusunda ve kısa-dönemli ekonomik başarılar üstünde yapılan, ayağı-yere-basan tartışmaların da gerisinde bir kaygı sezinleniyor; ekonomistlerin yüreğinde, kapitalizmin geleceği konusunda kemirici, yiyip bitirici bir endişenin pusu kurmuş olduğu görülüyor; Kapitalist sistemin yapısında ekonomik gelişimi engelleyen öğelerin var olduğu bilincine varanlar ve bundan elem duyanlar çoğalıyor savaş; sonu döneminin o ılık limonluk iklimi sona ermiştir artık ve ekonomik gelişimi engelleyen inatçı kapitalist ögeler, yeniden başgösteriyorlar, hem de eskisinden daha güçlü olarak.
     

II


      Eğer Birleşik Devletlerin (ve çok gelişmiş diğer kapitalist ülkelerin) ekonomilerinde görülen sallantılı durum daha büyük kaygılara yol açacaksa ve ekonomik büyüme, ekonomik kalkınma temel sorunlarını yenibaştan ele almak için yeni bir uyarı, yeni bir dürtü rolü oynayacaksa, dünyanın heryerinde görülen yeni oluşumlar, yeni süreçler de dikkate alınmalı ve hiç vakit geçirmeden bu işe çözüm aramağa girişmeli ve bu konulardaki düşünceleri yeniden ve önemli ölçüde gözden geçirmeliyiz.
      Çünkü İkinci Dünya Savaşı ve onu izleyen dönemi oluşturan olaylar, kapitalist dünyanın yapısını kökünden çatırdatan büyük bir zelzele niteliği kazandılar. Bu zelzele Birinci Dünya Savaşının da, Rus Devriminin de sarsıntısından daha büyük olmuştur. Gerçekten de, Birinci Dünya Savaşı, kapitalist sisteme, "olsa olsa" Rusya'yı kaybettirmişti. İkinci Dünya Savaşının ardından ise, yalnız Çin Devrimi gelmekle kalmadı, dünyanın bütün bağımlı ve sömürge bölgelerinde yaşayan geniş halk yığınlarının nerdeyse toptan ayağa kalktıkları da görüldü. İçinde bulundukları [sayfa 81] toplumsal ve ekonomik düzenin hayret verici akılsızlıklarına ve boyunduruklarına, yerli ve yabancı efendilerin sürekli sömürülerinin verdiği bıkkınlık da eklenince, azgelişmiş ülke halklarının şöyle bir yerlerinden doğrulup, toplumsal ve ekonomik sistemi alaşağı etmek için gittikçe devleşen bir kararlılık göstermeğe başladıklarına tanık olduk.
      Bir tüm hâlinde emperyalizmin yapısını yerle bir etmek için önemli bir hareket başladı; insan ırkının büyük çoğunluğunu rahatsız eden geri-kalmışlığın ve yerlere serilmişliğin bir sonu gelmeliydi artık. Bu hareket ve tutum, Birleşik Devletlerin ve emperyalist piramidin tepesinde oturan diğer kapitalist ülkelerin egemen sınıfları için büyük ölçüde korkuya ve dehşete yol açtı. Dünya sosyalist kampındaki göz kamaştırıcı ilerleme ve azgelişmiş ülkelerdeki sabırsızlığın tarihin böyle bir kavşağında buluşmuş olmaları, emperyalist ülkelerdeki bu korku ve dehşeti nerdeyse bir panik hâline dönüştürdü. Sovyetler Birliğinin savaştaki askerî başarısı ve savaşın darmadağın ettiği ekonomisini kısa zamanda derleyip toparlama gücünü göstermesi, sosyalist toplumun kuvveti ve canlılığı konusunda son bir kanıt oldu. Geniş kapsamlı bir ekonomik plânlamaya dayalı bir sosyoekonomik sistemin işleyebileceği, büyüyüp serpilebileceği, en güç tarihsel sınavları başarıyla geçebileceği ve bütün bunları özel girişime çıkarlar sağlama zorunda kalmadan, üretim araçlarında özel mülkiyet kurumuna yer vermeden yapabileceği konularında artık hiç kimsenin en ufak bir kuşku beslemeğe hakkı kalmıyordu. Dahası da var: birçok bağımlı ülke de, Savaştan sonra, toplumsal devrimini başardı ve böylece hızlı bir ekonomik ve toplumsal kalkınma yoluna girmiş oldu. Doğu ve Güneydoğu Avrupa, daha da önemlisi Çin, dünya kapitalizminin yörüngesinden ayrıldılar ve bütün diğer sömürgelere, bütün diğer bağımlı ülkelere cesaret ve ilham kaynağı olmağa başladılar.
      Bütün bu gelişmelerin bir sonucu olarak, ekonomik [sayfa 82] ve toplumsal kalkınma konusu, yalnız tarih sahnesinin ortasına atılmakla kalmıyor, tıpkı iki ya da üç yüzyıl önce görüldüğü gibi, iki düşman toplumsal düzen arasında gittikçe genişleyen ve keskinleşen bir çatışmanın tâ özüne kadar iniyor. Değişen, oyunun niteliği ve kurgusu değil, belki de yalnız, baş rolleri oynayan kişilerdir. On yedi ve on sekizinci yüzyıllarda, toplumun ilerlemesi için savaşmak demek, feodal çağın artık gününü doldurmuş kurumlarını yıkmak için savaşmak demekti. Tıpkı bunun gibi, bugün de, hem ileri hem de gerikalmış kapitalist ülkelerde ekonomik kalkınmanın sağlanabilmesi bakımından kaçınılmaz olan koşulları yaratmak için çaba göstermek demek, kapitalizmin ve emperyalizmin ekonomik ve siyasal düzeniyle sürekli çatışmaya girmek demektir. Bugün birleşik Devletlerde olsun, kapitalist dünyanın başka kesimlerinde olsun, dünya çapında bir ekonomik gelişme sağlanması için öne sürülen egemen görüşler, kurulu toplumsal düzeni ve onun uluslararası saltanatını tâ köklerinden kundaklamaktadır. Egemen çevreler, dünya çapında bir ekonomik kalkınma seferberliğine girmek isterken, kendi bindikleri dalı kesiyorlar ve tıpkı, kapitalist sistemin varlığını sürdürmesi açısından dizginlenmesi, kösteklenmesi ve mümkünse yenilgiye uğratılması gereken devrimci eylemler gibi, kendileri için tehlikeli oluyorlar.
      Söylemeğe gerek yoktur ki, bu açıdan bakıldığında, ekonomik kalkınma kendini yadsıyor, kendi mezarını kazmış oluyor! İlerlemiş kapitalist ülkeler söz konusu olduğunda, düzenli bir ekonomik büyüme ile kapitalist sistemin bağdaşmazlığı, ekonomik büyüme konusunda yapılan bazı yeni yayınlarla açık seçik ve kurtarıcı bir reçete olarak öne sürülmüş bulunuyor. Eldeki insan ve madde kaynaklarıyla gerçekleştirilebilecek üretim artış hızları - Domar, Harrod, Colm ve diğerleri tarafından değişik biçimlerde ortaya konulmuş olduğu gibi- kapitalist düzende sağlanamaz; adı geçen yazarlar, bu gerçeği, büyük bir aydınlıkla okuyucunun dikkatine sunmuş bulunuyorlar. [sayfa 83]
      Gerçekten de, tekel ve tekel-benzeri (oligopol) koşullan altında, gerek tüketim, gerekse özel yatırım, kârı en yüksek noktasına ulaştırma çabaları gereği, oldukça dar bir çerçeveye sığdırılıyor. Kamu harcamalarının niteliği ve hacmi de, kapitalist bir toplumda devletin toplumsal temeline ve görevine bağlı olarak biçimleniyor ve gerekli esnekliği gösteremiyor. Sonuç ortada: yatırım ile tüketip arasında akıllıca paylaştırılmış maksimum üretim düzecine erişilemediği gibi, belli bir üretim düzeyine daha az iş yüküyle ulaşmak da, kapitalist sistemin kuralları içinde, bir türlü mümkün olamıyor. Mümkün olan şu: ya savaştan kaynak alan, savaşın itici gücüyle meydana gelen bir üretim patlaması ya da bunalımdan kaynak alan, bunalımın itici gücüyle meydana gelen yaygın bir kitle işsizliği seli; bu iki ucu da zararlı değnek, sürekli bir tehlike olarak kapitalist toplumu etkilemektedir.
      Yukarda sözünü ettiğim yazarlar, kapitalizmin içinde bulunduğu bu kısır ve uğursuz çıkmazı, ortaya koymuş oldukları ve doğrusu büyük ölçüde aydınlattıkları halde, kendi araştırmalarının kaçınılmaz sonucuna, yani problemin akla uygun tek çözümünün sosyalist plânlama olduğu sonucuna bir türlü ulaşamadılar. Aslını ararsanız, sağlam bir tartışma mantığının sonucu olan sözleri, her zaman öyle açık seçik ortaya koymak da pek gerekli değildir, denilebilir. Ne var ki, insanın gözüne batan, açık-seçik, elle tutulur doğruların bile, ne olur ne olmaz diye düşünülerek ve bazılarının dikkatinden kaçabileceği varsayılarak, dobra dobra belirtilmesi bence daha uygundur. Apaçık gerçekleri söylemekten kaçınma tutumuna örnek aranırsa, bugün ekonomik büyüme konusunu saran o aydınca, o bilgince davranıştan daha iyisi bulunamaz sanırım. Ekonomik büyüme konusu, hemen herkesin tartışmasız kabul edeceği doğrularla, ipe sapa gelmez önemsiz sözlerin dolup taştığı bir alan olmuştur bugün; olmuştur ama, kurtuluş yolu olarak sosyalist plânlamanın zorunluğu gibi apaçık bir doğru konuya eğilen en aydınlık [sayfa 84] kafalı yazarları için bile bir kesin yasak, bir tabu niteliğinden kurtulamıyor bir türlü.
      Konu, azgelişmiş ülkelerin kalkınması ise, işler daha da çatallaşıyor. Tartışmayı içinden çıkılmaz bir hâle getirtmek ve suyu bulandırmak için, bu konuda, yalan, dolan, sahtekârlık ve hayalcilik birbirine karışmıştır ana sorunu gölgeleyen duman perdesini kaldırmak ve arkasındaki gerçeği görmek için adamakıllı çaba göstermek zorunda kalıyoruz. Bu alandaki en önemli gerçek şu: azgelişmiş ülkelerin ekonomik kalkınması, gelişmiş kapitalist ülkelerin egemen çıkarlarına kesinlikle ve temelinden ters düşmektedir. Sanayileşmiş ülkelere birçok önemli ham maddeyi gönderen, bu ülkelerin şirketlerine büyük kârlar ve yatırım alanları sağlayan gerikalmış dünya, çokgelişmiş kapitalist Batı için her zaman vazgeçilmez bir dayanak, bir hinterland olmuştur. Bu nedenle Birleşik Devletlerin (ve diğer emperyalist ülkelerin) egemen sınıfları, "kaynak ülkeleri" denilen bu bölgelerin, sanayileşmelerine kesinkes karşı çıkmakta, sömürge ve yan-sömürge bölgelerde bütünleşmiş sanayi süreçleri ekonomilerinin ortaya çıkmasını engellemek için elinden geleni yapmaktadır. Bu karşı koyuş, ekonomisi üstündeki yabancı pençeyi gevşetmek ve bağımsız bir kalkınma yolu tutturmak isteyen azgelişmiş ülkenin, yönetim düzeni ne olursa olsun, hesabı görülecektir. ister, Venezüella'da, Guatemala'da, İngiliz Guiana'sında olduğu gibi demokratik yönden iktidara ulaşmış bir yönetim biçimi olsun, ister Kenyadaki Filipinlerdeki, Hindiçindeki gibi kendine özgü halk hareketleri biçiminde olsun isterse de İran'daki Musaddık yönetimi, Mısır'daki Nâsır yönetimi, Arjantindeki Peron yönetimi gibi ulusal rejimler biçiminde belirmiş olsun önemli değildir; yönetim, kendi ülkesindeki yabancı saltanatına karşı çıkıyor mu çıkmıyor mu, sorun budur ve eğer karşı çıkıyorsa, her türlü diplomasi oyunu ve entrikası, her türlü ekonomik baskı yöntemi ve her türlü siyasal dolap döndürülüp uygulanır ve dik kafalı ulusal yönetim alaşağı [sayfa 85] edilerek, yerine kapitalist ülkelerin çıkarlarına hizmet edecek yerli kukla-siyaset adamlarının oturmaları sağlanır.
      Eğer, sömürge ve bağımlı bölgelerin ekonomik ve toplumsal kalkınma yolları, bura halklarının ulusal ve toplumsal kurtuluş umutlarından kaynak alan bir devrim hareketiyle açılmışsa, o zaman, emperyalist ülkelerin toplumsal ve ekonomik kalkınmayı engelleme yönündeki direnişleri daha da korkunç bir hâl alır; hele bir de söz konusu devrim hareketi, uluslararası bir desteğe sahipse ve kapitalizmin, emperyalizmin bütün ekonomik ve toplumsal sistemini alaşağı etme tehlikesini gösteriyorsa o zaman bu direniş azgınlaşır. Böyle durumlarda direnişin, yerini, bütün emperyalist ülkelerin ve onların yerli kalıntılarının karşı-devrimci güçbirliğine bıraktığı, ulusal ve toplumsal devrimlere karşı sistemli bir savaş, bir haçlı seferi kılığına büründüğü görülür.
      Batı dünyası çerçevesinde yer alan bütün azgelişmiş ülkelerin kalkınmaları karşısındaki bu haçlı seferinin, bu gerici tutumun kendine özgü gerekleri vardır. Bir zamanlar Prusyalı toprak ağaları, liberal tanrıtanımazlığa karşı Hristiyanlığın savunulması için, köleliğin kaldırılmasına karşı çıkarlar, mülkleri üstünde kölelik düzeninin sürüp gitmesini, Hristiyanlığın tanrıtanımazlığa karşı korunması için bir garanti olarak görürlerdi. Tıpkı bunun gibi, Batının egemen sınıfları da, azgelişmiş ülkelerdeki ekonomik, toplumsal, siyasal statüko'yu koruyabilmek için, demokrasi ve özgürlük savunucusu kesilmişlerdir! Tıpkı, Prusyalı toprak ağalarının, savaş koşulları altında Alman halkını, aç bırakmamak bahanesiyle hububat üstündeki gümrükleri yüksek tutmakta çıkarları olduğu gibi (gümrükler yüksek tutulunca, sözüm ona, yerli üretim artacaktı! ç.n.). Batılı egemen şirketlerin de, "hür dünya" için vazgeçilmez nitelikte olan stratejik maddeleri elde etmek, dış ülkelerdeki yatırımlarını sağlama bağlamak ve ham maddelerin, geri ülkelerden sürekli olarak akıp gelmesini [sayfa 86] garantiye almak için, vatanseverlik postuna bürünmüş nice öğütleri, nice uygulamaları vardır.
      Azgelişmiş ülkelerin bağımsız kalkınmalarının karşısına dikilen "birleşmiş eylem" topçu bataryası, her türlü siyasal ve ideolojik hileyi kullanmaktan geri durmuyor. Bu hilelerin başında, Batılı devlet adamlarının, azgelişmiş dünyanın ekonomik kalkınmasından yana olduklarını en geniş biçimde ilân eden demeçleri geliyor. Günümüzde, doğrusu, azgelişmiş ülkelere, kalkınmaları için, gelişmiş ülkelerin bol keseden yardım ettikleri görülüyor! Bu yardımın amacı, yerli halkın geçim ve yaşama düzeyini bir parça yükseltmek, kamuoyunun sanayileşme konusundaki baskılarını azaltmak ve ekonomik-toplumsal ilerleme hareketini zayıflatmaktır.
      Azgelişmiş ülke halklarına "rüşvet verme" anlamını taşıyan bu plân, onları, mevcut sistemi, alaşağı etmekten alıkoyuyor, hızlı bir ekonomik büyüme yoluna girmelerini de engellemiş oluyor bu arada; oluyor ama, gene de, birtakım başka çelişkiler doğurmaktan büsbütün kurtulamıyor. Ekonomik büyümenin mantığı, azgelişmiş ülkelerdeki yaşama koşullarının yavaş yavaş geliştirilmesinin son derecede güç bir iş olduğunu ortaya koymaktadır; eğer büsbütün olanaksız değilse tabi... Batının bu yolla yaptığı yatırımlardan ve verdiği bağışlardan ileri gelen küçük ulusal üretim artışları da, nüfusun hızlı artışı karşısında, yerli yönetimlerin yolsuzlukları karşısında, azgelişmiş ülke egemen sınıflarının kaynakları yağma etmeleri karşısında ve yabancı yatırımcıların kâr paylarını alıp götürmeleri karşısında eriyip gidiyor.
      Eğer bir ülkenin ekonomik kalkınması hızlandırılmak isteniyorsa ve eğer nüfus artışını geride bırakan bir kalkınma hızına ulaşılacaksa ekonomide adamakıllı köklü yapısal değişikliklerin gerçekleştirilmesi gerekmektedir. Buna paralel olarak, teknolojik bölünmezliklerin zorunlu kıldığı büyük yatırımlara girişmek ve bunları uzun-dönemli bir plânlama çerçevesine oturtmak, yeni üretim yöntemlerine [sayfa 87] ve araçlarına geçmeyi engelleyen geleneksel düşünce ve çalışma alışkanlıklarına son vermek için çaba göstermek gibi koşullar vardır. Ancak bunlar yapıldıktan sonradır ki, toplumun bütün yaratıcı güçlerini seferber eden ve ekonomiyi ölü noktasından uzaklaştırmaya yarayacak olan, toplumun tepeden tırnağa yeniden örgütlenmesi eylemine girişilebilir. Daha önce de belirtildiği gibi, "kalkınma" ve "büyüme" kavramları, salt birer kavram olarak bile, eski olan birşeyden, gününü doldurmuş olan birşeyden yeni bir-şeye geçme, dönüşme anlamlarına gelirler. Bu dönüşüm, bu geçiş, ancak, tutucu ve gerici güçlere karşı bilinçli ve kararlı bir savaş verilerek başarılabilir; geri, durgun bir toplumun, toplumsal, siyasal ve ekonomik yapısını değiştirme yoluyla gerçekleştirilebilir. Ne kadar geri olursa, ne kadar yetersiz olursa olsun bir toplumsal örgütlenme düzeni, hiç bir zaman kendiliğinden ortadan kalkmaz; kalkmaz çünkü, ne kadar sömürgen, ne kadar parazit olursa olsun, egemen sınıf elindeki iktidarı, bileği bükülmeden kaptırmaz. Öyleyse, kalkınma ve gelişmeyi gerçekleştirmek için, eski düzende siyasal, toplumsal ve ekonomik yoksulluk içinde bulunan halkın, bütün güçlerini ve yeteneklerini, ancien régime'in (eski düzen, ilk kez Fransız Devrimi ile alaşağı edilen eski düzen için kullanılarak siyasal bilim sözlüğüne girmiş bir terim-ç.n.) kalelerine karşı savaşa sokacak biçimde örgütlemek gerekecektir.
      Batılı güçlerin ulusal ve toplumsal devrimlerin üstlerine gönderdikleri haçlı ordularının günümüzdeki güvenceleri, birbirinden tamamen farklı toplumsal katmanlara dayanmakta toplanıyor. Gerçek toplumsal ve ekonomik ilerlemeye kesinkes düşman olan, düşman olmak zorunda bulunan ne kadar toplum katmanı varsa, ne kadar ekonomik çıkar gurubu varsa, bunları biraraya toplayıp kenetliyor ve uluslararası bir uzlaşmanın çerçevesine sokuyor; ekonomik kalkınma konusundaki bütün düşüncelerini de işte bu uzlaşmayı güçlendirme amacıyla biçimleyip yardımcı öge olarak kullanma yolunu tutuyor. Ekonomik kalkınmaya [sayfa 88] açıkça düşman olan azgelişmiş ülke yönetimlerine, ekonomik ve askerî yardım, kesesinin ağzını sonuna kadar açmakta yarar umuyor; çünkü bu yardımları yapmasa, pekâlâ biliyor ki, bu ülkelerin halkları, daha akılca ve daha ileri ekonomik ve toplumsal bir düzen kurma güdüsüyle, başlarındaki yönetimi ezip geçeceklerdir.
      Eski moda emperyalizmin çehresini değiştirerek, birçok sömürgeyi bağımsızlığına kavuşturması ve yerli politikacıların yüksek görevlere getirilmeleri de, azgelişmiş ülke halklarına rüşvet vermenin bir başka yolu. Sözü geçen ülkeleri kapitalist dünyanın uzantıları olarak kaldıkça ve yönetimleri, yaşayabilmek için, yabancı patronlarının keyfine uygun hareket etmek zorunda oldukça, böyle bir bağımsızlığın ya da özerkliğin, düpedüz bir uyutmaca olduğunu vurgulamaya gerek yoktur sanırım.
      Dahası var: sömürge haklarının siyasal bağımsızlıklarına kavuşmaları, emperyalizm koşulları altında, bu halkların özlemlerinden çok defa farklı sonuçlar doğuruyor! Yeni kazanılmış siyasal bağımsızlıklar, olsa olsa, Batılı efendilerde bir değişiklik yapıyor, eski ve artık yıpranmış olan emperyalist ülkenin yerini, bu defa, daha genç, daha girişken ve deha becerikli bir başka emperyalist güç alıyor. Böylelikle, artık eski-moda emperyalizmin tutunmasının olanaksız bulunduğu, danışıklı sömürge yönetimlerinin yürümediği ve ancak ekonomik baskı araçlarıyla denetim altında tutulabilecek yerler, ancak Amerikan emperyalizminin siyasal bağımsızlıklarını destekleyebileceği (ya da hoşgörebileceği) sömürge ülkeler, bu yeni emperyalist gücün boyunduruğu altına giriyorlar; "yeni bağımsızlık kazanmış" ülkeler eninde sonunda, Amerikan uydusu olup çıkıyor. Amerikan emperyalizmi, bir taraftan ekonomik yardım oltasıyla yeni sömürgeler kazanırken, diğer taraftan da bu sonuncu yöntemden yararlanarak eski emperyalist güçlerin yerini almayı başarmaktadır. Afrika, Güneydoğu Asya ve Yakın Doğu bu iki yöntemle yeni-sömürgeleştirmenin örnekleriyle dolu. [sayfa 89]
     

III


      Emperyalizmin bu modern, eskisinden daha kurnaz ve kendini daha az belli eden politikasını kamuoyuna "satabilmek" için geniş bir ideolojik kampanya yürütülmüştür. Zeki bir ekonomist[39] son zamanlarda şöyle bir söz söyledi: "'Kalkınma kavramı eski, uygarlık kavramının yerini aldı ve aydınların, büyük bir ülkenin uluslararası egemenliği için kullandıkları bir söz olup çıktı.!" Bu arada toplum bilimleri, her zamanki gibi, sömürge ve bağımlı ulusların siyasal ve ekonomik kurtuluşunu önlemek, hiç değilse geciktirmek için, ileri kapitalist ülkeler egemen sınıflarının sistemli çabalarına bilimsel bir kılıf uydurmak babında ellerinden geleni yapıyorlar. Çeşitli devlet kuruluşlarının ve özel vakıfların bol keseden verdikleri araştırma fonları ile Batılı ekonomistler, antropologlar, toplumsal psikologlar ve diğer toplum bilimciler, azgelişmiş ülkelerin kalkınması konusuna gittikçe artan bir ilgi ve dikkatle eğiliyorlar!
      Ekonomik araştırmalar alanında, ileri kapitalist ülkelerin bugünkü durumlarına, ancak, kendiliğinden, yavaş bir büyüme süreci sonunda ulaşmış olduklarını kanıtlamak büyük önem taşıyor-tabii kapitalist düzen içinde ve öyle büyük sarsıntılar ve devrimci ayaklanmalar filân olmaksızın. Böyle araştırmaları yapanların her fırsatta öne sürdüklerine göre, ekonomik gelişmenin sağlanmasında baş rolü kapitalist girişimci oynamıştır ve onun ortaya çıkıp semizleşebilmesi için siyasal çalkantılar mümkünse hiç olmamalı, toplumsal kurumların sürekliliği ve kararlılığı bozulmamalı, başka bir deyimle kapitalistin en rahat, en korkusuz çalışabileceği bir toplumsal "iklim" yaratılmalıdır. Kapitalizmin tarihini yeniden yazmak için de geniş bir kampanya açılmış bulunuyor ve bu konuda da avuç dolusu para harcanıyor. Bütün amaç "hırsız baron"u allayıp pullayıp yeniden adam etmek, ekonomik ve toplumsal gelişmenin kahramanı ve başlıca yürütücüsü olarak yüceltmektir. Tabii bu görevi üstlenmiş tarihçilerin bir işleri de var [sayfa 90] kapitalist girişimin doğup büyümesi ile ilgili bütün acıları ve yoksunlukları örtbas etmeğe, minimum düzeylerinde göstermeğe çalışmak.
      Ekonomistlerin tarihsel konulara eğilmiş olanları, özgür pazar ve özel girişimin güçlerine dayanarak, geçmişte ekonomik kalkınmanın, öyle büyük yoksunluklara katlanmadan gerçekleşmiş bulunduğunu kanıtlamak için kendilerini yırtıyorlar. alınacak ders ortada. bu yöntem, hâlâ, ekonomik gelişme için salık verebilecek en iyi yoldur! Bu gibi tarihçiler, Batı kapitalizminin evriminde, bugünkü azgelişmiş ülkeleri nasıl sömürmüş olduğunu ağızlarına bile almıyorlar; sömürge ve bağımlı ülkelerin ellerinde ilkel sermaye birikimini sağlayacak kaynakların bulunmadığını bilmezlikten geliyorlar; bugünkü ileri kapitalist ülkelerin elinde, bir zamanlar, ilkel sermaye birikimi için dünya kadar kaynak vardı oysa! Görmezlikten geldikleri olgular arasında şunlar da var: tekelci kapitalizm ve emperyalizm çağında, ekonomik kalkınmanın önündeki engeller, bundan iki yüz, üç yüz yıl önceki engellerle kıyaslanamayacak kadar büyüktür ve belli bir tarihsel ortamda mümkün olan, başka bir tarihsel ortamda (günümüzde) gerçekçilikten uzak olabilir.
      Kuramsal eğilimli ekonomistler de başka bir yol izliyor. Ekonomik kalkınmanın teknik yönleri üstünde duraklayan bu yazarlar da, tutarlı bir ekonomik ve toplumsal kalkınma kuramı ortaya koymayı önleyen bir sürü aşılmaz güçlükten dem vuruyorlar. "Hakkında yeterli bilgiye sahip olmadığımız" ve ekonomik kalkınma ile uzaktan yakından ilgili ne kadar öğe varsa bunları sayıp döküyorlar ve doğrusu yaptıkları bu işten dolayı da zevkten dört köşe oluyorlar. Örneğin, dinamik koşullar altında kaynakların akıllıca dağıtılması için, elde kesin ve açık ölçütlerin (kriterlerin) bulunmadığını ileri sürüyorlar. Az gelişmiş ülkelerdeki işgücünün niteliğinden kaynak alan sanayileşme güçlüklerini sayıp döküyorlar; bunun yanısıra yerli sanayi yöneticiliğinin eksikliğinden, ödemeler dengesinin [sayfa 91] bir türlü tutturulamamasından dem vuruyorlar. Tabii bütün bu görüşlerinin sonucu olarak da, kalkınma çabalarının, haritası olmayan denizlere açılıp serüvenlere girişmek demek olduğunu, yerleşmiş ekonomi mantığını geniş ölçüde çiğnemeden, böyle çabalara girişmenin akıl kârı olamayacağını vurgulamış oluyorlar!
      Azgelişmiş ülkelerin
hızlı kalkınmasını yaratacak olan güdüleri, açık ya da kapalı biçimde, hor görmek, gözden düşürmek için sahneye konulan bütün bu girişimler, aslında hep şunu belirtmek için: hızlı kalkınma denilen şey, aslında, uğursuz, sakar ve iktidar hırsından gözleri dönmüş birtakım, politikacıların, câhil halk yığınlarının acınacak sabırsızlıklarını ve akılsızlıklarını şeytanca dürtüklemekten başka bir şey değildir! Yeni-Malthusçuluk denilen akımı yürütülende, azgelişmişliği, nüfus artışının "haddinden fazla olmasına" bağlayarak, yukardaki girişimin sözcülerine yardımcı oluyorlar; eğer bugünkü nüfus artış hızını durduramazlarsa, azgelişmiş ülkeler için kalkınma bir boş hayaldir, bir ütopyadır, diyorlar. Ne var ki, nüfus artış hızının bir noktada döndürülebileceğini, böyle bir dondurma işleminin zorunlu olduğunu, tartışmanın yürümesi için, kabul etsek bile, bunun ancak geri ülkelerin topyekûn kalkınmasının bir sonucu olarak gerçekleşebileceğini kanıtlayabiliriz (yani önce topyekûn kalkınma, sonra nüfus artışının dondurulması başarılabilir). Bu nedenle de, Yeni-Malthusçuluk akımını yürütenlerin yorgunu yokuşa sürdüklerini, ekonomik kalkınmayı umutsuz bir görev olarak azgelişmiş ülkelerin önlerine koyduklarını ve insan denilen hayvanın doğası gereği ortaya çıkan çözümsüz bir problem olarak sunduklarını belirtebiliriz.
      Azgelişmiş ülkelerin kalkınması sorununa değgin olarak birçok antropoloğun ve yarı-filozofun söyleyip yazdıkları üstünde de durmalıyız. Bunlar da, ekonomik kalkınmanın "mutlak olarak istenilip istenilmediği" konusu üstünde duruyorlar, kalkınma ile ilerlemenin aynı [sayfa 92] şey olduğunu söylemenin "bilimsel olmadığını" alaylı bir biçimde dile getiriyorlar, Batı'da kalkınmanın gerekliliğini savunan ne kadar adam varsa, hepsini, "halk sevgisi aşırılığı ile" ve kendi kültürlerini küçümsemekle suçluyorlar; yalnız bunlar da değil söyledikleri, ilkel halkların görenek, töre ve değerlerini de küçümsüyorsunuz siz, onlara gerekli saygıyı göstermiyorsunuz, diyorlar. (Öyle ya, adam kalkınmak istemiyor, sen gidip ille de kalkınacaksın diyorsun, bundan büyük saygısızlık olur mu?-ç.n.). Çağdaş burjuva düşüncesinin, her doğruyu kuşkuyla karşılaması ve (her şeyin ancak bir başka şeye ilişkin olarak geçerli olabileceğine değgin) genel ilişkinlik (relativite) görüşüne bağlanmış olması sonucu, bu tür toplumsal bilim, sömürgelerde ve bağımlı bölgelerde ekonomik ve toplumsal gelişmenin, bir an önce gerçekleştirilmesi gereken bir görev olduğunu kabul etmek şöyle dursun, bunun akla dayalı bir yargı olabileceğini bile inkâr ediyor; üstelik, gerikalmış toplumların bu durumlarını sürdürmeleri konusunda son derecede büyük bir özen gösterilmesini salık vermekten de kaçınmıyor. Emperyalist egemenliğin, "uygarlık beyaz ırkın görevi ve sorumluluğudur" biçimindeki ünlü kavramını açıkça değiştirmek gereğini duymayan bu toplumsal bilim türü, geri kalmış bölgelerin "kültürel farklılığını" belirtirken bu eski ünlü kavramı öne sürmüş oluyor! çeşitli değer sistemlerinin birbiriyle kıyaslanamayacağını vurgularken, sömürge halklarının ve bağımlı halkların, bugünkü durumlarını, ekonomik ve toplumsal kalkınmaya da, ulusal ya da toplumsal kurtuluşa da "yeğ tutacaklarını" söylemek istiyor ve dilinin altında, hep o, "uygarlık beyaz ırkın görevi ve sorumluluğudur!" sözü var. Böyle bir doktrinin, insan ırkının büyük bir kesimini günümüzde bir devrim süreci içine sokan ve gençleştiren, beklenmeyen halk hareketleri karşısında apışıp kalmasına ve hiç bir açıklama getirememesine şaşmamak gerekiyor; gene bu doktrinin, özgürlükleri için savaşan sömürge ve bağımlı ülkeler halklarına [sayfa 93] değil de, onların statükoyu korumak için çırpınan efendilerine, yardım ve olanak sağlamayı önermesine de şaşmamak gerekiyor.
      Ekonomik kalkınma konusunda bugünkü tartışmanın çerçevesini çizen bu siyasal ve ideolojik tutumun, bugüne kadar bu alanda yapılan işlerin niçin bu kadar yetersiz olduğunu da açıkladığını söyleyebiliriz. Robert Lynd'in meydan okuyan bir sorusu vardır, "Niçin Bilgi; Bilgi neye yarar?" gibilerden bir sorudur bu ve bir zihinsel çabanın yalnız hizmet ettiği amaç cinsinden değerlendirilmesini, yararlı olup olmadığının böyle bir açıdan ele alınmasını ortaya koymak isteyen bir havası da yoktur; söz konusu zihinsel çabanın yürütülmesini ve içeriğini de tartışma konusu yapmak isteyen bir sorudur bu aslında. Bu sorunun ışığında ele alındığında, karşı-devrimci bir haçlı seferinin gereklerini yerine getirme güdüsüyle yola çıkan, sömürgelerde ve bağımlı ülkelerde ekonomik ve toplumsal ilerlemeyi engellemeye kararlı egemen çıkarlar arasında, günün birinde bir çatışma, bir düşmanlık belirtisi ortaya çıkmasından ödü kopan, kalkınma konulu araştırma ve yayın işlerinin, mümkün olduğu kadar, konuyu savsaklayacakları, problemin özüne inmekten kaçınacakları görülecektir. Gelişmiş kapitalist ülkelerde ekonomik kalkınmanın önüne aşılmaz bir engel olarak dikilen tekelci kapitalizmin saçmalıklarını ağızlarına bile almayacak olan bu araştırmacılar ve yazarlar, azgelişmiş dünyadaki ekonomik büyümeyi önleyen, önleyemezse çarpıklaştıran iç ve dış egemenliğin üstünde durmaktan elbette kaçınacaktır. Buna uygun bir biçimde, SSCB ve dünya sosyalist kesiminin diğer ülkelerinde yoğunlaşan ve hızlı kalkınma açısından benzersiz bulunan deneyleri de es geçeceklerdir! sanki bu deneyler yalnız Askeri Casusluk kuruluşlarını ilgilendiren olaylarmış gibi... Oysa, Sovyetler Birliğinde ve diğer sosyalist ülkelerde yer ulan ekonomik büyüme sürecinin tam anlamıyla kavranılmasından ve yorumlanmasından, ekonomik kalkınma çabasına [sayfa 94] düşenlerin, çok büyük faydalar elde edecekleri konusunda hiç kimsenin bir kuşkusu olmaması gerekirdi.
     
       

IV


      Buraya kadar hep ekonomik kalkınmadan söz ettim, bu karmaşık terimin akla getirebileceği geniş çağrışımlar üstünde durdum. Kalkınma sürecinin daha yakından inceleme ve çözümlemesine girmenin, ayrıntılara eğilmenin sırası gelmiş bulunuyor. Sözlerime, ekonomik büyümenin bir tanımını vererek devam etmeyi uygun görüyorum. Amacım, bu kavramı belli bir formülle belirleyip, başka türlü tanımların yapılamayacağını vurgulamak değil; başka amaçlar için, benim burada vereceğimden daha üstün tanımlar ortaya konulabileceğini baştan kabul ettiğimi belirtmek isterim Benim bütün yapmak istediğim, bana basit ve yararlı görünen bir yöntemle - ki kitabımızın ilerdeki bölümlerinde bu yöntemi daha ayrıntılı biçimde ortaya koyma olanağını bulacağımı umuyorum - konuya yaklaşmama yardım edecek biçimde, düşüncelerimi derli toplu sunmama yarayacak bir tanım getirmektir.
      Ekonomik büyüme (ya do kalkınma) mal üretiminde zaman içinde adam başına artış olarak tanımlanmış olsun[40] üretim miktarlarının zaman içinde birbirleriyle karşılaştırılması yapılırken görülen güçlükler, elimizdeki konu, bakımından, küçümsenebilir, ihmal edilebilir niteliktedir. Aslında bu güçlük, toplam üretimin (ya da ulusal gelirin) tek bir üründen oluşmamasından ileri geliyor; toplam üretim arttığı zaman, kendisini oluşturan öğeleri eşit olarak tetiklemiyor ve hatta bir dönemde üretilen bir mal başka bir dönemde üretilmeyebiliyor; zaman içinde toplam üretim karşılaştırmaları yapmanın güçlüğü bunlardan ileri gelmektedir. Ekonomi dilinde buna "endeks sayısı problemi" adı verilmektedir; yavaş, aşamalı bir ekonomik büyüme süreci içinde bile akıl karıştırıcı, can [sayfa 95] sıkıcı nitelikte olan bu problem, azçok hızlı bir ekonomik büyüme süreci içine girildiğinde büsbütün içinden çıkılmaz bir hâl alır; çünkü böyle bir süreç içinde yalnız toplam üretim değil aynı zamanda üretimin bileşimi de önemli ölçüde değişikliğe uğramaktadır. Eğer birbiriyle kıyaslanması söz konusu olan dönemler, ekonomik ve toplumsal örgütlenmedeki değişmeler, kentleşme oranında büyük sıçramalar, toplam üretimin "pazarlanan kesiminde" artışlar ya da azalışlar gibi etmenlerin ağırlıklarını duyurduğu dönemler ise zaman içindeki kıyaslamalar düpedüz yanlışlığa götürür bizi. Özellikle hizmetler kesimi bu gibi yanlışlıkların kaynağı olmaktadır; çünkü bu kesimdeki gelişmeler Gayri Safi Millî Hasıla'da (yerleşmiş terim budur) artışlara yol açar ki bu da "ekonomik büyüme" sayılmaktadır; ancak bunun böyle sayılmadığı ülkeler de var, hizmetler kesimindeki gelişmenin bir gerileme, geriye doğru bir adım sayıldığı ülkeler de yok değildir.[41]
      Burada insanın aklına hemen, Pigou'nun verdiği bir örnek geliyor, adamın biri hizmetçisiyle evleniyor ve ulusal gelirde bir azalmaya yol açıyor! Eğer herkes, gördüğü ev hizmetleri karşılığı karısına ücret ödemek zorunda bırakılsaydı, ulusal gelirde müthiş bir artma görülürdü bu hesaba göre; Pigou'nun ünlü örneğinden sonra insanın aklına hemencecik bu olasılık geliyor!
      Toplam üretimin zaman içindeki; artışının ölçülebileceğini varsayar, bu artışın nasıl meydana geldiğini sorarız kendi kendimize. Bu artış, aşağıda sıralanan nedenlerden birine (ya da birkaçına) bağlı olabilir. (1) Teknolojide ve/veya örgütlenmede bir değişiklik olmaksızın, toplam kaynak kullanımında bir genişleme görülebilir (işgücü ve toprak daha geniş bir biçimde kullanılabilir); eskiden kullanılmayan üretici kaynakların üretim sürecine katılması anlamına gelir bu. (2) Kaynak başına verimlilik, örgütsel gelişmelere bağlı olarak artmış atabilir. Örneğin, işçiler az verimli olan bir işten daha çok verimli [sayfa 96] olan başka bir işe kaydırılmıştır, iş günü uzatılmıştır, işçilerin beslenmesinde bir gelişme olmuştur, daha sıkı çalışmaya özendirici ödüller konmuştur, üretim yöntemleri yeniden (bilimsel verilere göre) düzenlenmiştir, yakıt, hammadde ve benzeri kaynaklar daha akıllıca kullanılmağa başlanmıştır vb. (3) Toplumun "teknik gücü" arttırılmıştır: (a) Eskiyip aşınmış fabrika ve donatım, daha etkin araç ve gereçlere yerini bırakmıştır ve/veya (b) ileri bir teknolojiye dayanan ya da dayanmayan yeni üretim araç ve gereçleri, eldeki teknoloji stokuna eklenmiştir.
      Üretimin gelişmesine yol açan ilk üç etmen (yani 1, 2 ve 3. a etmenleri) net yatırımın tipik örnekleri değildir. Üretim artışında, yukarda sayılan dört etmenden hepsinin ayrı ayrı katkı oranlarını hesaplayıp saptamak olanak dışı görülmekle birlikte, artan teknik bilginin ekonomiye uygulanması ve ek üretim araç ve gereçlerine net yatırım yapmak gibi etmenler, bugüne kadar, ekonomik büyümenin iki temel kaynağı olmuştur yargısı, hiç kuşkusuz, yanlış değildir.
      Aslında, yukarıda anılan bütün etmenler için net yatırım, zorunludur, daha önce kullanılmayan kaynakları kullanmak istiyorsak, yeni araç -gereç donatımı için, toprağın geliştirilmesi için vb. yeni harcamalar yapmak zorundayız; örgütsel değişikliklere, örneğin fabrikada dönen zincir yöntemine ya da benzeri düzenlemelere gitmekle, bunun için de yeni giderleri göze almakla gerçekleştirilebilecek işlerdendir; aşınıp yıpranmış araç-gerecin yerini alacak ya da yepyeni marinalarla üretime katılmayı sağlayacak teknolojik değişmeler de ancak büyük çapta net yatırımla gerçekleşebilir. "Eğer teknik geniş ölçüde bilime dayanıyorsa, bilimin, tekniğin durumuna (eriştiği aşamaya) ve gerekli kıldığı koşullara dayanması çok daha büyüktür. Eğer toplumun teknik bir gereksinmesi varsa, bu, bilimin ilerlemesine, on üniversiteden daha büyük bir katkıda bulunacaktır. Örneğin, Hidrostatik biliminin Toricelli ve başkaları) tarafından geliştirilmesi, İtalya'da [sayfa 97] da, on altıncı ve on yedinci yüzyıllarda görülen, dağ ırmaklarının coşup taşması sonucu ortaya çıkan sellerin düzenlenmesi gereksinmesinden kaynak almıştır. Elektrik akımı konusundaki bilgilerimizi de, bu kaynağın teknikte kullanılabilir oluşunun keşfedilmesine borçluyuz."[42] Diğer taraftan, yalnız ayrılmış (amortismanlar kadar bir harcama yapmak, yani net yatırımda bulunmamak ve fakat bu giderleri daha yüksek bir teknolojiye geçiş için kullanmak da üretimi önemli ölçüde arttıracaktır. Üretim süreci içinde sermaye yoğunluğunun zaten yüksek olduğu dallarda - başka bir deyimle, amortisman paylarının üretim maliyetini önemli ölçüde etkilemesi hâlinin bulunduğu üretim dallarında -, yeni ve net yatırıma girişmeye gerek olmaksızın da, teknolojik ilerlemeleri sağlayabilecek finansman kaynaklarını bulmak her zaman mümkündür. Bu kaynakların varlığı, ileri kapitalist ülkelerde yaratılan yıllık ekonomik artığı geliştirir ve ekonomide dalgalanmalara yol açar; çünkü bu artığın durmadan yeni yatırımlara dönüştürülmesi gerekmektedir. İleri kapitalist ülkelerde bu nedenle görülen dalgalanma ve çalkantılar, diğer taraftan onların az gelişmiş ülkeler karşısındaki üstünlüklerini de arttıracaktır; çünkü bu sonuncu ülkeler gurubunda, yıllık toplam amortisman payları son derecede küçüktür (ve söz konusu teknolojik ilerlemeyi besleyebilecek ölçüde değildir-ç.n.).[43]
      Net yatırımın varlığı, belli bir dönemde toplumun toplam üretiminin, toplam tüketim ile toplam aşınma-yıpranma paylarını aşması ile ortaya çıkar. Demek ki, belli bir toplumda belli bir dönemde var olan net yatırımın büyüklüğü ve niteliği, elde edilen ekonomik artığın büyüklüğüne ve kullanılma biçimine bağlıdır.
      Bu sonuncu iki etmen ise, ilerde daha ayrıntılı olarak göreceğimiz gibi temelinde, bir yandan toplumun üretici kaynaklarının gelişmişlik derecesine, diğer yandan da üretim sürecinin yer aldığı toplumsal ortamın yapısal niteliklerine bağlıdır. Ekonomik artığın büyüklüğü ve kullanılma [sayfa 98] biçimi birtakım etmenlerce belirlenir; işte bu etmenleri doğru anlamak, bir ekonomik kalkınma kuramının en başta gelen görevidir. "Salt" ekonomi biliminin, hiç mi hiç ilgilenmediği bir konudur bu. Büyümenin ekonomi politiğinde ise bu görevi yapmaktan kaçınamayız. [sayfa 99]
     
       

İKİ
EKONOMİK ARTIK KAVRAMI


     
      Ekonomik artık kavramının, tanımı ustalık isteyen, az çok kaypak bir kavram olduğu kuşkusuzdur. Bu kavramı ekonomik kalkınma sürecini anlayabilmek için açıklığa kavuşturup kullanmakta, basit tanımlardan da, ince eleyip sık dokuyan, kılı kırk yaran ölçmelerden de yararlanmak uygun olmaz. Bunun yerine bir çözümleme çabası göstermeli, akla uygun bir yargı vermek için çalışmalıdır. Tabii bunları yaparken, geleneksel ekonomi biliminin, kendini çözümleme yönteminin güzelliğine kaptırıp konuyu bir yana itmesi gibi, eski bir yanlışa da kaptırmamalıyız kendimizi. Hiç de önemli olmayan bir konuda virtüöz hüneri göstermek yerine, önemli olan konuları, kaba saba da olsa, azıcık acemice de olsa, doğru dürüst bir yöntemle ele alıp işlemeyi yeğleriz biz.
      Tartışma konumuzu elimden geldiğince sadeleştirmek istiyorum, bunun için de, ilkin, "karşılaştırmalı statik" yöntem terimleriyle söze başlayacağım. Yani bir ekonomik durumdan ötekine giden yol üstünde, geçiş süreci üstünde eğlenmeyeceğim başlangıçta ve aralarında karşılaştırma yapmak istediğim durumları ex post (olaydan [sayfa 103] sonra) ele alacağım. Bu yöntemden yararlanarak, ekonomik artık kavramının üç değişik türü bulunduğunu söyleyebiliyoruz. Şimdi bu üç değişik türü birbirinden ayırmağa çalışalım.
      İlk olarak aktüel ekonomik artık kavramı üstünde durmalıyız: toplumun belli bir dönemde gerçekleşen toplam üretimi ile gene aynı dönemde gerçekleşen toplam tüketimi arasındaki farka aktüel ekonomik artık denir.[
44] Şu halde aktüel ekonomik artık, aktüel tasarrufa yada birikime eşittir; belli bir dönemde toplumun servetine yapılan çeşitli biçimlerdeki katkıların toplamıdır da diyebiliriz buna. Bu katkılar, üretim donatımı, araç ve gereçleri toplamı, stoklar (belli bir dönemin başındaki stoklar ile sonundaki stoklar arasındaki olumlu fark anlamında- ç.n), dış dengeler (ihracat ile ithalât arasındaki fark, ekonominin belli bir dönemdeki dış gelirleri ile dış giderleri arasındaki fark gibi-ç.n.) ve altın stokları gibi çeşitli biçimler alabiliyor. Dayanıklı tüketim mallarını (konutları, otomobilleri v.b.) tasarruf mu sayacağız yoksa tüketim mi? Bu bir tanım sorunudur ve örneğin ev yaptırmak için harcanan paraları yatırım saymak, buna karşılık kuyruklu piyano için harcanan paraları tüketim saymak keyfimize kalmış bir iştir. Eğer bir metanın ömrü yada kullanım süresi ölçüt olarak alınacaksa; ayırım çizgisini nasıl çizeceğiz, kaç yıllık kullanım süresinin üstünü yatırım, altını tüketim sayacağız? Bu işin içinden çıkabilmenin ve aslında ekonomik süreci doğru kavramanın yolu, söz konusu metanın fiziksel özelliklerine bakarak bir ayrım yapmak değil, o metanın ekonomik işlevine bakarak bir yargı vermektir. Söz konusu meta, üretim sürecinden geçip "tamamlanmış mal" niteliğini kazandıktan sonra, söz konusu olan dönem içinde tüketilip bitiriliyor mu, yoksa bir sonraki dönemin üretimine katkı yapacak biçimde, bir üretim aracı olarak mı kullanılıyor? Bu soruya verilecek karşılık, belli bir metanın ekonomik işlevini belirleyecektir. Örneğin, zevk için satın alınan bir [sayfa 104] binek arabası tüketim malıdır, eğer aynı araba taksi-katarına eklenecek olursa yatırım malı olur.[45]
      Bütün sosyo-ekonomik oluşumlarda aktüel ekonomik artık yaratılmaktadır. Gelişimin bir evresinden ötekine, aktüel ekonomik artığın büyüklüğü ve yapısı önemli ölçüde değişmekle birlikte, yazılı tarihin her döneminde onun var olduğu bilinmektedir. Aktüel ekonomik artığın büyüklüğü - yani toplam tasarruf ya da sermaye birikimi -, hiç değilse kavram olarak kolaylıkla belirlenmekte ve bugün çoğu ülkedeki istatistik kurumları tarafından, düzenli olarak, hesaplanmaktadır. Büyüklüğünün ölçülmesinde karşılaşılan güçlükler teknik niteliktedir ve daha çok istatistik bilginin yokluğundan ya da yetersizliğinden ileri gelmektedir.
      Şimdi, ekonomik artık kavramının ikinci türünü incelemeğe geçiyoruz; Potansiyel ekonomik artık kavramıdır bu. Belli bir doğal ve teknolojik ortamda, kullanılabilir verimli kaynakların yardımıyla elde edilebilecek toplam üretim ile, temel tüketim[46] olarak tanımlanabilecek, toplam üretim kesimi arasındaki farka, potansiyel ekonomik artık adını veriyoruz. Bunun gerçekleşmesi (elde edilmesi), toplumsal üretimin ve bölüşümün sağlanması, azçok köklü bir yeniden örgütlenmeye gidilmesini gerektirir ki, bu da, toplum yapısında büyük çapta değişiklikleri kapsayan bir iştir. Potansiyel ekonomik artığın gerçekleşmesini dört başlık altında incelemek doğru olur: Birincisi, toplumun aşırı tüketimidir (genellikle yüksek gelir gruplarının aşırı tüketimi söz konusudur, fakat Birleşik Devletler gibi bazı ülkelerde orta sınıflar adı verilen gelir gruplarının da aşırı tüketime gittikleri görülmektedir); İkincisi, toplumun, verimsiz işçilerin varlığı dolayısiyle uğradığı üretim kaybıdır; Üçüncüsü, yürürlükteki üretim aygıtının akla uygun olmayan, har vurup harman savuran (israfçı) bir örgütlenmeye sahip olmasından doğan üretim, kaybıdır; Dördüncüsü ise, kapitalist üretimin anarşik ortamından ve etkin talebin yetersizliğinden ileri gelen işsizlik dolayısiyle uğranılan, üretim [sayfa 105] kaybı olarak belirlenebilir.
      Potansiyel ekonomik artığın bu dört öğesinin tanımlanmasında ve ölçülmesinde bazı engellerle karşılaşıyoruz. Bu engeller, temelde, tek bir olguya indirgenebilir; bu olgu, potansiyel ekonomik artığın, varolan toplumsal düzenin ufuklarını aşması, yalnız belli sosyo-ekonomik örgütlenmenin kolayca görülebilen bozukluklarına bağlı kalmaması, fakat aynı zamanda, daha akıllıca düzenlenmiş bir toplumun, zihinde canlandırılması o kadar kolay olmayan görüntüsünden de kaynak alması gerçeğidir.
     

II


      Bu noktada kısa bir saplama yapmak zorundayız. Doğrusu, feodalizm açısından bakacak olursak, feodal sistemin sürüp gitmesini ve dengeli bir biçimde işlemesini sağlayan herşeyi, temelli, verimli ve akla uygun sayılmak gerekir. Bu sisteme, onun normal işleyişini bozacak biçimde karışan ve onun sürüp gitmesi için gerekli olmayan herşey ise, temelsiz, verimsiz ve israfa yol açıcıdır. Buna uygun olarak, Malthus, toprak aristokrasisinin aşırı tüketimini bütün gücüyle ve sonuna kadar savunuyor; bu tür aşırı tüketim harcamalarının işsizlere çalışma olanakları yaratmak gibi etkileri olacağına inanıyor çünkü. Diğer taraftan, yükselen burjuvazinin ekonomistleri, ancien régime'i (yani feodalizmi), israfçı bir sosyo-ekonomik örgütlenmeye sahip olduğu için, sistemin el üstünde tuttuğu görevlilerden çoğunun ve birçok kurumun parazit durumunda bulmaları gerekçesiyle kıyasıya ve hiç acımadan eleştiriyorlar[47]
      Kapitalizm-öncesi toplumun eleştirmesi gündemdeki bir konu olmaktan çıkar çıkmaz, ekonomistlerin gündemine, zafer kazanmış kapitalist düzenin akla uygunluğunun ve haklılığının savunması egemen olmuştur; artık bütün sorun, kapitalist düzenin işleyişini anlatmak ve savunmasını [sayfa 106] yapmaktır; kapitalist toplumda yer alan her hangi bir işlemin verimli olmadığını, temelli ve zorunlu olmadığını söylemek kimin ne haddine, bunu söyleyen derhal huzurdan kovulacaktır. Pazar mekanizmasını, akla uygunluğun ve etkinliğin (başarının) tek ölçütü hâlinde ele alıp ortaya koyan ekonomi biliminin, temel tüketim temel olmayan tüketim gibi, verimli olan verimli olmayan işgücü gibi, aktüel ekonomik artık potansiyel ekonomi kertik gibi kavramlara bırakın iltifat etmeyi "saygının s'sini bile göstermeyi" bir yana iteceği açıktır. Temel olmayan, lüks sayılan tüketim için kılıf hazırdır: bu tür tüketim, ekonominin işlemesi için zorunlu bazı özlendiriciler (teşvikler) getiriyor, denir. Verimsiz işgücünün de, üretime dolaylı yoldan bir katkıda bulunduğu söylenecektir; hatta bu yüzden yüceltilecektir bile verimsiz işgücü. Bunalım ve işsizlik, ekonomik ilerlemenin "maliyet unsurlarıdır", denilecektir; israf ise, ekonomik özgürlüğün gereğidir ve kusuruna bakmamalıdır! Marx'ın sözleriyle, "Sermayenin egemenliği daha büyük bir alana yayıldıkça, maddî servet üretimi ile doğrudan ilgili olmayan işler bile, sermayeye gittikçe daha sıkı bağlanıyorlar; özellikle pozitif bilimler (doğal bilimler), sermaye ile kenetleniyor, maddî üretimin bir aracı hâline dönüşüyorlar. Ekonomi Politiğin ikinci sınıf dalkavukları, her çeşit iş alanının, maddî mal üretimi ile ilintili bulunduğu sürece yüceltilebileceğini söylüyorlar: her ne yapılıyorsa maddî mal üretimini arttırmak için yapılmalı, herşey sermayenin bir aracı olmalı, diyorlar; övgülerini ve yergilerini bu ölçüye göre düzüyorlar. Her kim, sermayenin hizmetinde çalışıyorsa, verimli bir iş yapıyor sayılmalı, onlara göre; "kelimenin dar anlamında verimli işçi" pâyesini, sermayenin emrinde ve hizmetinde çalışan herkes "verimli işçidir" deyip çıkıyorlar işin içinden."[48]
      Bir de şu var yalnız: "Kapitalizm, birçok kurumun moral otoritesini - töresel gücünü - yıktıktan sonra, kendi getirdiği değerleri kemirmeğe başlayan bir eleştirme çerçevesi [sayfa 107] getirir; burjuva, bir de bakar ki, akılcılık taslayayım derken, yalnız kralları ve papaları eleştirmekle kalmamış, özel mülkiyetin ve kendisine ait başka birtakım değerlerin eleştirmesine de geçmiş; ve bu durum şaşırtır onu."[49] Demek oluyor ki, kapitalist düşünce çerçevesinin ötesinde ve dışında bir noktadan, sosyalist toplum noktasından konuya eğildiğimizde, burjuva ekonomik ve toplumsal düşüncesi açısından temel, verimli ve akla uygun olan, bu yeni görüş açısına göre, temelsiz, verimsiz ve israf yaratan birşey oluyor. Bu yeni görüş açısının, yürürlükteki toplumsal düzenin dışında kalan (onun bir parçası olmayan) biricik aydın davranışı olduğu söylenebilir; kurulu düzenin "değerleri" önce çarpıtılmamış, onun "pratik zekâsı"na boyun eğip aldanmamış, onun "apaçık doğruları"na kapılmamış olan bu yeni görüş açısı, toplumsal düzenin çelişkilerini ve gizli kalmış, kullanılamamış potansiyel enerjilerini eleştirici bir gözle didik didik etmemize olanak sağlayan biricik aydın davranışıdır. Bir çeşit öz-eleştirme olarak da yararlıdır bu yeni görüş açısı; fakat öz-eleştirme, egemen sınıflar için, tıpkı tek bir kişi için olduğu gibi, bir yüktür, kolay kolay katlanılabilecek bir iş değildir.
      Kolayca görülüp anlaşılabileceği gibi, potansiyel ekonomik artığın nelerden oluştuğu konusunda, temel olmayan tüketim, israf ve verimsiz işgücü konularında verilecek bir karar, burjuva ekonomi bilimini ve özellikle onun bir dalı olan bolluk ekonomisini (eski dile tutkun olanlar refah iktisadı diyorlar buna, İngilizcesi welfare economics-ç.n.) temellerinden sarsacaktır. Ekonomi kuramının, belki de, ideoloji ve savunma yönünden en aşın görünen bu dalı (bolluk ekonomisi), sözüm ona, halkın ekonomik mutluluğunu belirleyen koşullar konusunda bilgilerimizi derleyip toplamaya çalışan bir bilgi dalıdır. Söylemeğe gerek yoktur ki, böyle bir çabaya girişen bir bilgi dalından, öncelikle ve ivedilikle, ekonomik bolluktan ne anladığını açık seçik tanımlaması ve ekonomik bolluğu, başka kavramlardan ayırmamızı sağlayacak ölçütleri ortaya koymuş [sayfa 108] olması beklenir. Bolluk ekonomisi, bu görevi, kişilerin elde ettikleri fayda ya da doyum kavramlarını öne sürerek yerine getiriyor (ya da, daha doğru bir deyişle, yerine getirdiğine inanıyor.) Burada söz konusu olan kişiler, alışkanlıkları, zevkleri ve yeğlemeleriyle (tercihleriyle) birer veri olarak alınırlar. Kişiyi bu biçimde ele almanın tam anlamıyla metafizik bir tutum, bir görüş olduğu ve gerçekten de insan tarihinin özüne aykırı bir iş olduğu ortadadır. Kitabının Bentham ile ilgili bir bölümünde bakın Marx ne diyor: "Bir köpek için neyin faydalı olduğunu anlamak istiyorsak, köpeğin niteliğini, köpek doğasını incelemek zorundayız. Bu nitelik, bu doğa, fayda ilkesinden çıkarılamaz, insana dönecek olursak, insanın bütün eylemlerini devinimlerini, ilişkilerini vb., fayda ilkesine göre inceleyip eleştirmek isteyen kimse, herşeyden önce, genel olarak insan yapısı ile, insan doğası ile ilgilenmeli, daha sonra da bu doğanın, bu yapının her tarihsel dönemde nasıl bir değişikliğe uğradığını saptamağa çalışmalıdır. Bentham kestirmeden gidiyor, işi kısa yoldan çözümlemek istiyor. Büyük bir saflıkla, normal insan denince modern bir dükkân sahibi, özellikle bir İngiliz dükkan sahibi ele alıyor! Bu tuhaf normal, insan için faydalı olan, onun dünyası için yararlı olan mutlak olarak herkes için faydalıdır, demeye getiriyor sözü. Sonra da alıyor bu ölçüyü, her çağa, düne, bugüne ve yarına bir güzel uyguluyor."[50]
      Aslında, tarih boyunca, fiziksel ve ruhsal ihtiyaçları, gereksinmeleri ile, değerleri ve umutları ile insan, parçası olduğu toplumla birlikte bir değişikliğe uğramaktadır. Toplum yapısındaki değişmeler insanı değiştirmiştir, tıpkı, doğadaki değişmelerin toplumu değiştirmiş olmaları gibi. Bu gerçekler karşısında, nasıl olur da, belli bir zamanda yaşayan belli bir kişinin sağladığı doyum ya da faydadan kalkarak, ekonomik kurumların ve ilişkilerin getirdiği bolluk konusunda bir yargı verebiliriz? Eğer bir insanın gözleme gelen davranışı üstünde duruyorsak, bir çember üstünde ileri geri gidip geliyoruz ya da dönüp duruyoruz demektir. [sayfa 109] İnsanın davranışını belirleyen, içinde yaşadığı, gelişip serpildiği toplumsal düzendir; insanın karakter yapısını, düşünce kategorilerini, umutlarını ve korkularını hep bu toplumsal düzen belirlemiş, bir kalıba dökmüştür. İşte, kişiliği bir potada eritip kalıba döken bu toplumsal yapıya, belli bir insan varlığını maddesel ve ruhsal bir çerçeveye oturtan bu ortama, toplum düzeni adını veriyoruz zaten.
      Bunları anlamıyor burjuva ekonomistleri, toplumsal düzeni ve onun sözüm ona etkinliğini, insanın bolluk içinde yaşamasına yaptığı katkıyı, gene bu düzenin geliştirdiği ölçütlere vurarak değerlendiriyorlar.[51] Bir yamyam toplumunda, yerleşmiş davranış kuralına dayanarak, adam öldürmenin bolluğa yaptığı katkıyı değerlendirme düşüncesine bilmem ne dersiniz? Burjuva ekonomistlerinin mantığı ile bu soruya verilebilecek en iyi karşılık şu: Yamyamların adam öldürmesi, yamyam, toplumunun yerleşmiş kurallarına ve yönetmeliklerine uygundur! Gene bu mantıktan hareket ederek, yamyam toplumunun korunması ve daha iyi işlemesi için gerekli düzenlemeleri yapma çabasında olmamız gerektiği sonucuna varabiliriz; varabiliriz ya, bu konuda yapacağımız bir araştırmadan insan mutluluğu, insanın bolluk içinde yaşaması için çıkaracağımız sonucun ne anlamı olacaktır? Doğrusu, yamyamların hayatını, kendi toplumlarının töresel kurallarına uygunluk açısından ele almanın gerekliliği varsayımını yapacak olursak sonuçlarına da katlanmamız gerek: Yamyam, kabilesi başkanı, ekonomik gücünü, toplumdaki durumuna ve ilişkilerine uygun sayıda kafa derisi (ekonomik pay) alacaktır; diğer yamyamlar da, tıpkı özgür bir pazarda serbestçe et satın alır gibi, kendi marjinal verimliliklerine, yani kendi elleriyle öldürdükleri yabancı sayısına göre pay sahibi olacaklardır. Bu durumda toplumsal bolluğun optimum noktasına ulaşıldığı (toplumdaki her üyenin üretici katkısını aldığı paya eşitleyen dengelerin sağlandığı noktaya-ç.n.), dolayısıyla yamyamların [sayfa 110] ekonomik mutluluğunun sağlanmış bulunduğunu sonucuna ulaşabilecek miyiz? Hiç de böyle bir sonuca ulaşamayacağımız açıktır. Yukardaki örnek, bize, belli bir toplumu, kendi kurallarına göre yargılayıp değerlendirmenin saçmalığını göstermek için verilmiştir. Bu kuralların geçerliliği ve akla uygunluğu konusunda olsun, insan mutluluğunu sağlamak konusunda olsun henüz birşey söylemiş değiliz.
      Bolluk ekonomisi kuramının üstünde yattığı bu yumurtadan zorunlu olarak şöyle bir civciv çıkar: Eğer bugünkü ekonomik düzeni değerlendireceksen, onu, gene kendi koyduğu kurallara göre, ekonomik örgütlenmenin kendi gereklerine göre yargılayacaksın! Yani, kapitalist toplumun kendine özgü üretim aygıtı tarafından yaratılan üretim büyüklüğü ve bileşimi konusunda yapacağın eleştirme ve vereceğin karar, bu toplumdaki üretim aygıtının kurallarına uygun olmalı; toplumun "etkin ve başarılı" bir örgütlenme düzenine sahip olup olmadığını ancak böyle anlarsın! Bolluk ekonomisi kuramının, canla başla çalışarak, sosyo-ekonomik örgütlenmesi, kaynakları tüketici talebine göre nasıl dağıttığını açıklamağa çalışması da, tüketici talebinin, gelir ve servet dağılımına, halkın zevklerini değer yargılarına bağlı olarak artıp eksildiğini anlatmak istemesi de hep bu çabanın ürünleri; bütün bu değişkenlerin, doğrudan doğruya, içinde yaşanılan sosyo-ekonomik düzenin birer sonucu oldukları ise gün gibi ortada. Şimdi, bütün bu değişkenler konusunda araştırma yapmak başka şey, bolluğu ve mutluluğu yaratan koşulların araştırması başka şeydir; kapitalist toplumun, halkın insan gibi yaşayıp mutlu olmasını engelleyen ekonomik ve toplumsal kurumlarını ve ilişkilerini belirleyen değişkenleri incelemek ise büsbütün başka birşey!
      Ağzından bolluk ekonomisinden başka bir söz çıkmayan geleneksel bir ekonomist, burada bizi durduracak ve ekonomik bolluğu (mutluluğu) ölçmek için elimizde başka kavramlar bulunup bulunmadığını soracaktır.[52] Eğer bireyin [sayfa 111] pazardaki gözleme gelen günlük davranışı, onun ekonomik mutluluğu için bir ölçü değilse, bizim önerimiz nedir? Bunu ölçmek için biz ne yapıyoruz, ne gibi bir test öneriyoruz?
      Karşımıza çıkarılacak bu sorular bile, klasik felsefe ve klasik ekonomi çağlarından bu yana, ne kadar akla aykırı ve ne kadar karanlık bir yolda ilerlenmiş olduğunu gösteriyor. Aslında bu soruların karşılığını vermek, sanıldığından daha kolay bir işe benzer - kolay, ama bir parça karmaşık bir iş! Bir sosyo-ekonomik düzenin niteliği konusunda bir yargı vermek için eldeki tek ölçüt, onun, insanın potansiyel varlığını ortaya çıkarıp geliştirmekteki başarısına bakmaktır, objektif akıl bunu emrediyor. Makyavel ve Hobbes gibi yazarların kendi toplumlarını eleştirmelerine yol açan tutumları da, Smith ve Ricardo'nun, toprak ağalarını, papazları ve sarayda oturanları parazit olarak nitelendirip eleştirmeleri de, hep objektif akıl'dan kaynak almıştır; çünkü eleştirilen bu toplumsal katmanlar, kendi toplumlarının ilerlemesine katkıda bulunmadıkları gibi, onun büyüme olanaklarını da ortadan kaldırıyorlardı.
      Objektif akıl denince öyle zaman ve mekân içinde donmuş birşey anlamamak gerek. Tam tersine objektif akıl, tarihin durmak-dinlenmek bilmez akışında yatar ve toplumun kendisi nasıl tarihsel sürecin dinamiklerine bağlı olarak eğriler çiziyor, içeriğini değiştirmek durumunda kalıyorsa, objektif akıl da zamanla nitelik değiştirir. "İnsan bir ırmakta iki kez yıkanamaz!" Ve bir tarihsel dönemde objektif akıl olan şey, başka bir tarihsel dönemde akılsızlık ve gericilik olabilir pekâlâ. Objektif aklın diyalektiği ile pragmatizmin göresel kinizmi (cynicism; kelbiyûn) arasında ya da türlü-çeşitli élan vital (hayat atılımı; vitalizm için bkz. Materyalist Felsefe Sözlüğü, s. 494) felsefelerinin Oportünist belirlenemezcilikleri (indeterminateness) arasında hiçbir ortak nokta yoktur. Objektif aklın diyalektiği, insanın, toplum ve doğa konularında gittikçe genişleyen [sayfa 112] ve derinleşen bilimsel kavrama gücüne, ilerlemenin doğal ve toplumsal koşullarının somut olarak ortaya koymasına ve pratik olarak bunlardan yararlanmasına sıkı sıkıya bağlıdır.
      Burjuvazinin bir yandan feodalizmi eleştirirken, diğer yandan da yeni yeni gelişip serpilmekte olan sosyalizm korkusu karşısında bocaladığı günlerden bu yana, başlıca niteliği ilerlemeye ve objektif akla karşı tarihsel bir dönüş yapma ve ikizli bir tutuma sahip olma diye belirlenebilecek olan burjuva düşüncesinin, sosyalist düşüncenin, yürürlükteki toplumsal ve ekonomik kurumlara yönelttiği eleştirmeleri, bu eleştirmeler feodal kalıntılara yöneltildiği takdirde, zaman zaman hoşgörü ile karşıladığı görülmektedir. Geri ülkelerdeki toprak ağalarının, serveti har vurup harman savurmaları, saldırılacak bir hedef olmak bakımından, bugünkü ileri ülkelerin ancien regime'lerinde görülmüş olan israftan hiç de aşağı kalır birşey değildir. Burjuva ekonomi biliminin böyle saldırılara bir diyeceği yoktur. Fakat iş dönüp dolaşıp da kapitalist kurumların eleştirmesine (dar anlamda kapitalist kurumlardır söz konusu olan) gelince, burjuva ekonomi biliminin hoşgörüsü de kayboluyor. Hele, kapitalist gelişmenin bugünkü emperyalist aşamasında, örneğin, "geri ülkelerdeki sosyo-politik yapı kalkınmalarının önündeki başlıca engeldir" gibi, "emperyalizm, bugün yalnız kendi gelişmiş ülkesindeki büyümeyi kösteklemekle kalmıyor, az gelişmiş ülkelerde de durgunluk yaratıyor." gibi eleştirmelere başladınız mı, burjuva ekonomi biliminin kaşları çatılıveriyor.
      Bu arada, toplumsal ve zihinsel olarak, kapitalizmin o yarışmacı, o küçük burjuva dönemi (ya da tabakası) sularına demir atıp kalmış ekonomistlerin varlığını da analım! bunlar, tekelci kapitalizmin akla aykırılığı, har vurup harman savurması ve çekilmez kültürel sonuçları bakımından bir ileri görüş, bir öngörü geliştirmiş kişiler. Tekelci kapitalizmin, liberal ve yarışmacı kapitalizmin bağrında büyüyüp serpildiğini ve hem de bu olgunun kaçınılmaz [sayfa 113] bulunduğunu unutmuş olsalar bile, bu gibi ekonomistler, kapitalizmin tekelci aşamasında, aşırı tüketimin, verimsiz işlerin, "ekonomik kralcılığın" sonucu olan akla aykırılığın ve gaddarlığın hiç değilse en göze batıcı belirtilerini görerek, ne büyük ölçüde ekonomik, toplumsal ve kişisel zararlara yol açtığını algılayabiliyorlar. Bir önceki çağın kösteklerinden kendilerini kurtarma başarısını göstermiş ya da doğrudan doğruya "emperyalizm çağının" içinde doğup büyümüş birtakım yazarlar ise, geçmişin yarışmacı düzenini, kapitalizmin o pek kutsal yarışma özgürlüğü dönemindeki olgunluğun erdemleri ile birlikte, tahtından indirmek için, göz alıcı keskin zekâlarını, zaman zaman kullanmaktan geri durmuyorlar.
      Demek ki burjuva düşüncesi içinde bir çatışma, bir gerilim var ve bu gerilim potansiyel ekonomik artığın niteliğinin (ve büyüklüğünün) hiç değilse yaklaşık bir değerlendirmesinin yapılabilmesi bakımından bir sezgi (ve bilgi) yaratıyor. Bir tüm olarak kapitalist sınıf ile toplumun diğer üyeleri arasında daima (gizli bir biçimde de olsa) var olan ve zaman zaman bir patlama ile gün ışığına çıkan çatışma da, sözünü ettiğimiz konuların anlaşılması açısından bir başka olanak sunmaktadır bizlere. Örneğin, zafer kazanmanın, egemen sınıfın üstün çıkarı olarak belirdiği savaş zamanlarında, belli özel çıkarları ve kişisel yararları çiğneyip geçmek, bu koşullar altındaki objektif akıl olup çıkıyor ortaya. Silâhlı kuvvetlerde zorunlu görev yapma biçiminde olsun, savaş ekonomisi koşullarına göre ekonominin denetlenmesi olsun, gerekli mal ve araçların halkın elinden zorla alınması uygulamaları olsun, tam bir anlayışla karşılanması gereken objektif ihtiyaçlar haline dönüşüyor ve kişilerin pazar davranışlarıyla açığa vurdukları bireysel yeğlemeleri (tercihleri) karşısında, tartışma götürmezse büyük bir üstünlük, bir öncelik kazanmış oluyor. Fakat, savaş sona erip de olağanüstü koşullar ortadan kalkar kalkmaz, artık, objektif aklın varlığına da, sonuçlarına da katlanmaz oluyor egemen sınıflar; burjuva [sayfa 114] düşüncesi, geçici olarak gittiği ileri durumlardan hızla geri çekilmeye, dönüş yapmaya başlıyor; burjuva düşüncesi, bir kez daha, geleneksel bilinemezciliğinin (agnostisizminin) ve o ünlü "pratik zekâsının" batağına saplanıyor.
      "Marjinal fayda ölçülebilir mi, ölçülemez mi?" gibi, incir çekirdeği doldurmayan konuların ivedilikle ve önemle ele alınması gerektiğini (!) düşünen burjuva ekonomisi, bu gibi boş konulara ayırdığı dikkatin bir nebzesini de, "aşırı tüketimin ne olduğu" konusuna ayırabilseydi, işi çoktan kavramış olacaktı! Yalnız az gelişmiş ülkeler bakımından değil, gelişmiş ülkeler bakımından da, "temel tüketim" kategorisini oluşturan öğeler birer sır değildir artık. Yaşama standartlarının genellikle düşük bulunduğu yerlerde, halkın satın alıp sepetine doldurduğu malla, üç aşağı beş yukarı hep aynıdır, yani bellidir (üç beş renktir topu topu!). Bu durumda, temel tüketim, kalori cinsinden, giyim eşyasının, yakıtın, konut yüzölçümünün v.b. niceliklerin cinsinden hareketle, kolayca tanımlanabilir. Çok çeşitli tüketim mal ve hizmetlerinin kullanıldığı, tüketimin oldukça yüksek bir düzeye eriştiği ülkelerde bile, "adam gibi yaşamak için" zorunlu olan gerçek gelir (para cinsinden değil, satın alınan mal ve hizmetler cinsinden tanımlanan gelir- ç.n.) büyüklüğünün ve bileşiminin ne olması gerektiği konusunda açık-seçik bir yargı vermek mümkündür.[53]
      Daha önce de belirttiğimiz gibi, savaş sonu sıkıntıların gibi zor durumlarda bütün ülkelerde yapılan da tamamen budur. Statükonun bilinemezci (agnostik) bir savunucusu "tüketici egemenliğini" dilinden düşürmeyen bir düzen sözcüsü ne derse desin, "temel tüketim" kavramı tanımlanabilir ölçülebilir bilimsel araştırmaya tam anlamıyla uygun ve üstünde akla yatkın bir yargı verilebilen bir kavramdır; kurulu düzen savunucusunun aşılmaz bir engel olarak görüp göstermesi de keyfilik gerekçesiyle kınamaya kalkması da boşunadır! [sayfa 115]
     
       

III


      Verimsiz işçilerin tanımlanması hem daha karmaşıktır, hem de niceliklerinin ölçülmesi daha zordur. Daha önce de belirttiğim gibi, verimli ve verimsiz işgücü diye iki ayrı kategori tanımlamak, burjuva ekonomi biliminin öteden beri karşı çıktığı bir iş olmuştur. Burjuva ekonomisti, ta gençliğinden beri, böyle bir ayırım yapmanın güçlü bir toplumsal eleştirme aracı olacağını ve kolayca, kapitalist düzenin canevine yönelecek bir silâha dönüşebileceğini bilmektedir. En iyisi bundan hiç söz etmemeli, bir işin verimliliğini, gerekliliğini ve yararlılığını anlamak için onun pazarda kendisine bir fiyat bulup bulamadığına bakmalıyız! Böyle düşünerek sıyrılır işin içinden burjuva ekonomisti ve konuyu açmadan kapatmış, yangın bacayı sarmadan onu söndürmüş olur. Doğrusu bu yolla, çeşitli işgücü türleri arasındaki hemen bütün farklar ortadan kalkmış olur; kala kala bir tek fark kalır geriye: Belli bir işe ödenecek ücret diğerlerinden farklı olacaktır, "her zahmetin karşılığı, her külfetin nimeti hiç aynı olur mu?" (!). Uzun sözün kısası, eğer herhangi bir işin karşılığında parasal bir armağan varsa, artık o iş, tanım gereği verimli sayılacaktır.[54]
      Buraya kadar söylediklerimizden, pazar değerlendirmesinin, bir sosyo-ekonomik örgütlenmenin "yeterliliği" ve "etkinliği" konularında akla uygun bir sınav (bir test) olarak görülemeyeceğini ortaya koymuş olsa gerektir. Gerçekten de, böyle bir değerlendirmenin kabul edilmesi, bir tür kısır döngüye götürür kişiyi: Belli bir sosyo-ekonomik yapının, gene kendi ürettiği, gene kendisinin bir parçası olan bir ölçüye göre yargılanması demektir bu! Demek oluyor ki, kapitalist ekonomide neyin verimli, neyin verimsiz olduğu, bu ekonomik düzenin kendi günlük uygulamalarına bakılarak kararlaştırılamaz. Böyle bir karar, ancak ve ancak, somut olarak, tarihsel sürecin gereklerine ve potansiyellerine uygun olarak, objektif aklın ışığında verilebilir. [sayfa 116] !
      İşte konuyu böyle bir açıdan ele alacak olursak, kapitalist ülkelerin ulusal gelir istatistikleri içinde yer alan ve hiç de önemsiz olmayan bir pazarlanmış mal ve hizmet kesiminin pekâlâ verimsiz bir işgücünün sonucu bulunduğunu öne sürebiliriz. Sakın yanlış anlaşılmasın: Kapitalist düzenin kendi çerçevesi içinde verimsiz işgücü ürünü değildir bunlar; tam tersine, kapitalist sistemin ayakta durabilmesi için gerekli ürünlerdir! Söylemeye gerek bile yoktur ki, bu tür işgücü harcayan kişiler, birçok hallerde, toplumun "ileri gelen yurttaşlarıdır", çalışkan adamlardır, bir günlük ücret karşılığında bir günlük iş yapan "vicdan sahibi" kişilerdir! Dolayısıyla bu gibi kalantor kişilerin, "verimsiz işgücü sahipleri" olarak sınıflandırılması, ne onların kamu önünde kınanmalarına yarar ne de açıktan küçük düşürülmelerine yardım eder. Çünkü bir kere girmişlerdir göze; sonra, iyi niyet sahibi bu gibi kişileri fazla sıkmağa da gelmez; çok kez görüldüğü gibi, bunları kendi denetimleri dışında kalan bir çalışma düzeni içine sokmağa kalktınız mı, yapmağa çalıştıklarının tam tersini yapmaları, ulaşmak istedikleri hedefin tersi bir hedefe ulaşmaları mümkündür!.
      Kolayca anlaşılacağı üzere, bir ulusun toplam ekonomik çabasının verimsiz olan kesiminin ayrılarak ölçülmesi, basit bir formülün uygulanması ile altından kalkılabilecek bir iş değildir. En geniş anlamıyla, verimsiz olan bu kesim, ancak kapitalist sistemin özel koşulları ve ilişkileri içinde bir alam ifade eden ve akla uygun bir biçimde düzenlenmiş ekonomilerde bulunmayacak olan mal ve hizmetlerin üretilmesini sağlayan işgücünün eseridir. Bu işgücünü oluşturan işçilerin pek çoğu, silâh yapımı gibi, her çeşidinden lüks mallar üretimi gibi, gösteriş için tüketimde kullanılan ya da kullanılması kişiye bir tür toplumsal üstünlük sağlayan üretimi gibi alanlarda çalışmaktadır. İşgücü verimsiz olan diğer insanlar arasında, memurları, hukukçuları, vergi kaçırma uzmanlarını (malî müşavirlerdir söz [sayfa 117] konusu olanlar- ç.n.), halkla ilişkiler uzmanlarını, din adamlarını, askerî kuruluşlarda görev almış olanları saymak mümkün. Reklâm, ajanslarında çalışanlar, borsa simsarları, tüccar, spekülatörler ve benzen işler yapanlar da verimsiz adamlar sayılmalıdır. Schumpeter, son derece güzel bir örnek veriyor bu konuda - çağdaş ekonomistler arasında "pratik zekâ" düzeyinde kalmakla yetinmeyip, tarihsel süreci, bir nebze de olsa, anlamağa çalışan yazarlardan biri olan Schumpeter'in örneği şu :
      "Hukukçuların yaptığı işin büyük kısmı, iş adamları ile devlet ve devlet organları arasındaki çatışmalara bir çözüm bulmaktır. Sosyalist bir devlette ise, bu işlere ne bir gereksinme duyulacak, ne de yer verilecektir. Sonuç olarak elde edilecek kazanç, hukukçuların kazandığı parayla ölçülemeyecek kadar büyüktür. Çünkü bu, kazanılacak olanın yanında devede kulak kalır. Asıl kazanç, nadir yetişen bir sürü beyin sahibinin bu alana yönelmekten kurtarılmış olacağı noktasında toplanır; üstün beyinlerin, iyi beyinlerin kolay kolay bulunamamaları düşünülecek olursa, bunların verimli üretim alanlarına kaydırılmaları ile elde edilecek sonucun ne kadar büyük önem taşıyacağı da anlaşılır."[55]
      Burada unutulmaması gereken, can alıcı olan nokta şu: Yukarda tanımını verdiğim verimsiz işgücü, temel üretim süreci ile ilişkili değildir ve toplumdaki ekonomik artıktan geçinir. Ancak bu özelliğin yalnız verimsiz işçilere ait olmadığını, verimsiz işgücü sınıflandırmasının dışında kalan bazı işçilerin de söz konusu olan ekonomik artıktan geçindiği gerçeğini hemen belirtelim.
      Bilim adamları, hekimler, sanatçılar, öğretmenler ve benzen işleri görenler hep ekonomik artıktan pay alarak yaşayan kişilerdir; fakat bunların işgücüne olan talep, akla uygun bir toplumsal düzende, azalmak şöyle dursun, ortadan [sayfa 118] kalkmak şöyle dursun, aksine, artacak ve daha önce misli görülmemiş bir yoğunluk derecesine ulaşacaktır. Toplumun belli bir dönemde ürettiği ekonomik artık toplamının ölçülmesi açısından, bu sonuncu gurupta adı geçen işçileri, "ekonomik artıktan pay alanlar" arasında saymak ne kadar uygunsa, bunları ayrı bir gurup olarak ele almak da o kadar uygun olacaktır; çünkü sorun, akla uygun bir kullanım için ayrılabilecek potansiyel ekonomik artığın hesaplanmasındadır. "Verimli olmayan emek de gerekli alabilir."[56]
      Yukardaki ayırımı yapmak, yalnız ekonomik büyüme olanaktan değil aynı zamanda kapitalizmden sosyalizme geçiş de söz konusu ise o zaman özel bir önem taşıyacak ve çok yararlı olacaktır. Çünkü yukarda tanımlanan anlamda verimsiz işgücü ya da emek, sosyalist toplumun komünizm yönünden ilerlemesi ile yavaş yavaş ortadan kalkacaktır zaten. Aslında, plânlı ekonominin uygulanmaya konulması ile verimsiz işgücü sahiplerinin bir kesimi hemen ortadan kalkacaktır; bazıları ise, SSCB'inde görüldüğü gibi, kapitalizmden komünizme geçiş sistemlerinde, oldukça uzun bir süre, yaşamasını sürdürecektir. Tanımladığımız anlamda verimsiz işgücünü ortadan kaldırma, ordu, kilise ve benzeri kurumlar olmadan da yaşanabilecek ortam geliştirme ve bunlardan kurtulacak insan kaynaklarını başka alanlara, insan mutluluğunu ve refahını sağlayacak alanlara kaydırma konusunda gösterilecek başarı derecesi, bir sosyalist ülkenin, komünizme doğru ilerleyip ilerlemediğini belli eden göstergelerin başında gelir, yargısı verilebilir.
      Diğer taraftan, ekonomik artıktan pay almakta oldukları halde, bu pay ile yaşamlarını sürdürdükleri halde yukarda verdiğim verimsiz işçi tanımına girmeyen emekçiler grubu, sosyalist toplumun gelişmesiyle birlikte genişleyecek bir guruptur. Marx, bunu önceden görmüş ve şunları yazmıştır. "Geriye, toplam ürünün tüketime sunulacak öteki kısmı kalıyor. Ama bireyler arasında [sayfa 119] paylaşmaya gidilmeden önce başka indirimler de yapılmalıdır: Bunların başında üretimden bağımsız olarak artıp eksilen genel yönetim masrafları gelir. Bugünün toplumunda olanlara kıyasla, bu kesim, bir hamlede bir tepe noktasına ulaşır ve yeni toplumun gelişip yerleşmesiyle birlikte azalmaya yüz tutar. İkinci olarak, toplumun genel ihtiyaçlarına yönelen, okul, sağlık kuruluşları v.b. gibi yerlere yapılacak harcamalar gelir. Bugünkü toplumdakine kıyasla, bu kalemde toplanacak harcamalar da birdenbire büyük bir önem kazanacaktır ve yeni toplum gelişip yerleştikçe bu önem artacaktır."[57] Demek oluyor ki, ekonomik artıktan pay alarak yaşayan fakat yukarda verdiğim üretici olmayan (verimli olmayan) işgücü kapsamına da girmeyen insanların yaşamlarını sürdürmek için ayrılacak ve kullanılacak kaynaklar, ekonomik büyüme amaçları için (dolaysız olarak) kullanılabilecek potansiyel bir fon olarak düşünülemez.
      Bir kez daha belirtelim. Kapitalist bir ekonomide var olan verimsiz işgücünün hacmini kesin bir biçimde ölçme girişiminde karşılaşılabilecek güçlükler bir yana, zor günlerde, bu ölçme görevi, gereksiz tüketimi büsbütün ortadan kaldırmak şöyle dursun kısıtlamağa kalkışmak gibi bir görevden daha belirgin, daha açık seçik bir iş değildir. Verimsiz işçileri askere almak, verimli işçilerin askere alınmalarını ertelemek gibi bir çözüm düşünülebilir böyle zor günlerde. İşçileri, verimsiz işlerden verimli işlere kaydırmak da bir başka çözüm olarak belirir. Böyle zor günlerde herşey vesikaya bağlanmıştır ve vesikaları dağıtmakla görevli kurumlar, farklı işkollarına, farklı uğraşlara değişik vesikalar verme yoluyla, örneğin verimli işçileri gözetme yoluyla, söz konusu ilkenin bir uygulamasını yapmağa çalışırlar.
      Kapitalist bir toplumda gizli olan potansiyel ekonomik artığın üçüncü türü, kavram olarak daha öncekilerden daha az karmaşık olmakla birlikte, ölçme açısından daha büyük güçlükler getirecek niteliktedir. Üretim örgütlenmesinin [sayfa 120] har vurup harman savuran, akıl dışı niteliğidir söz konusu olan bu üçüncü tür ekonomik artık; son derecede yaygın bir olgudur bu da ve aynı insan ve malzeme girdisinin kullanılmasıyla elde edilebilecek üretimin çok daha altında bir sonucun alınmasından sorumlu olan etmenlerden biridir. İlk olarak, belli bir dönemdeki yatırımların önemli bir kesimini yutan, verimsizliğin kaynaklarından biri olan aşırı kapasitenin (fazla kapasitenin) varlığından, varlığından da değil gittikçe artmasından söz edebiliriz. Burada, depresyon (bunalım) zamanlarında tam anlamıyla aylaklığa itilen insan gücünden, fabrikalardan ve diğer üretici donatımdan söz etmiyoruz. Bu konuya sırası gelince değineceğiz. Burada belirtmek istediğimiz, bolluk yıllarında bile, sanayi kollarının daralmak şöyle dursun genişlemekte bulunduğu zamanlarda bile, boş kalan kullanılmayan fizik kapasitelerinden ileri gelen potansiyel kayıplardır.[58]
      Brookings Kurumu, Birleşik Devletlerde 1925-1929 yılları arasında görülen aşırı kapasite konusunda bir araştırma yapmış bulunuyor.[59] Bu araştırmada "Kapasite" şöyle tanımlanıyor; Bir sanayi kolunda kapasite, işgünü uzunluğu ve bir günde kaç vardiye yapıldığı veri olarak alındığında ve fabrika bakım ve onarım süreleri hesaba katıldığında, elde edilecek normal üretim miktarıdır. Bu biçimde tanımlanan (ve oldukça da tutucu bir biçimde tanımlanan) bu kapasite (teknik hesaplara dayanan ve ticaret istatistiklerinde genel olarak yer alan "normal kapasite kavramının da altında bir üretim düzeyi anlamına geliyor. Brookings Kurumunun bulgularına göre, "Genel olarak, 1925 yılından 1929 yılına kadar, eldeki işletmeler, kapasitenin yüzde 80-83'ü oranında kullanılmışlardır."[60] (Söz konusu olan ülke A. B. D.'dir doğal olarak-ç.n.). Bu incelemenin uyarılarından biri de şöyle : "Sakın, işletmelerin tam kapasitede çalışabilecekleri ve verimli üretimlerini 100 mertebesine çıkarabilecekleri düşünülmesin! Çeşitli işkollarında görülen potansiyel kapasiteler [sayfa 121] arasında önemli kullanım farkları, önemli verimlilik farkları bulunduğu gibi, her işkolunun tam kapasitede çalışması halinde de, bazı malların alıcı bulamayacakları, depolarda yığılıp kalacakları gözden uzak tutulmamalı!"[61] Ne var ki, söz konusu araştırma raporunu yazanların da belirttikleri gibi, "çeşitli işkolları arasında bir işbölümü, bir uyum sağlama yolunda yeni bir üretim düzeni kurma çabasına girişilecek olursa", bu oransızlık, ortadan tamamen kalkmasa bile, önemli ölçüde azalacaktır. Raporu yazanlar, böyle bir işbölümünün ve uyumun sağlanmasıyla, üretim hacminin ne kadar büyüyeceği konusunda bir tahmin yapmamışlar. Böyle bir tahmin yapmadan bile, "Gerçekleşen üretimin yüzde 19 fazlasının elde edilmesinin mümkün bulunduğunu belirtmek gerekir. Para ile belirtildiğinde, verimlilik artışının 15 milyar dolaylarında bulunacağı söylenebilir." demekten de kendilerini alamamışlar. Bu tutarın, 1929 yılındaki Amerikan ulusal gelirinin yüzde 20'si olduğunu söylersek herşey biraz daha iyi anlaşılmış olur!
      Savaş sonrası döneminde, yukardakine benzer "fazla kapasite araştırmaları" yapılmış değil. Eldeki dağınık bilgilerin derlenip toparlanmasıyla varılabilecek sonuç, İkinci Dünya Savaşını izleyen o misli görülmemiş bolluk yıllarından hemen sonra, fazla kapasitenin akıl almaz oranlara yükseliverdiğini göstermektedir. Bir araştırmacının yaptığı hesaplara göre, 1952 bolluk yılında bile (hem de tutucu ve ölçülü bir tahminle) toplam kapasitenin ancak yüzde 55'i kullanılmaktadır.[62] Önemli ölçüde yiyecek maddesinin, üretimleri bir yandan çeşitli denetleme programları ile kısıtlanırken, bir yandan da çürümeye bırakılmaları, ortadan kaldırılmaları ve hayvan yemi olarak kullanılmaları şeklindeki çelişki, bu araştırmaların içine girmiyor tabiî...
      Aşırı kapasite (kullanılmayan kapasite) konusundaki bütün tahminler tartışma götürür, kolay çürütülebilir şeylerdir genel olarak. Tahminlere dayanak olan istatistik [sayfa 122] bilgilerin yeterli olmadıkları ve bundan doğacak sakıncalar bir yana, (fazla kapasite konusunda yapılacak) bir tahmin, benimsenecek olan "kapasite tanımına", "normal" olarak nitelenen kapasite kullanımının niteliğine yani ne ölçüde bir kullanıma normal denileceğine ve pazar, talep, kör gibi etmenler karşısında hangi oranda kapasite kullanılmasının normal sayılması gerektiği konusunda verilecek ipucuna bağlı olarak değişecektir. Ne var ki, birşeyi tanımlamakta karşılaşılan güçlükler, o şeyin varlığını yadsımamız için yeterli neden olacak değildir bu konuda; tanımlanması güç olsa bile fazla kapasite diye bir olgu vardır. Aslında, bu bölümdeki açıklamalarımız, belli bir zamanda ve belli bir ülkede potansiyel ekonomik artığın hacmini, kesin bir biçimde ortaya koymak da değildir; potansiyel ekonomik artığın çeşitli biçimleri üstünde, ana hatlarıyla, durmaktayız.
      Tekellerin ve tekelci yarışma koşullarının yarattığı, kaynakların boş yere kullanılması, "israf edilmesi" olgusu da, fazla kapasite'nin yarattığı israf kadar açık-seçik görülebilen somut bir olgudur. Tekellerin ve tekel-benzeri büyük işletmelerin yol açtığı potansiyel ekonomik artık kaybını bütünlüğü ile ele alıp tek bir başlık altında inceleyen yazılara pek rastlanmıyor; bu konuya, şurasından burasından değinip geçen yazılana ise sık rastlanıyor. Bu konuyla ilgili olarak üzerinde durulması gereken ilk ve önemli olgu şudur. Ürün farklılaştırması adı verilen, akıldışı bir olay nedeniyle, büyük işletmelerin bol ve ucuz mal üretmeleri engellenmiş oluyor, üretimin sınırlanması gerekiyor, büyük işletme, küçük işletme gibi kullanılmağa haşlıyor. (Tıpatıp aynı olan mallara, dış görünüşlerinde farklı şeylermiş gibi bir hava verip pazara sürme işine ürün farklılaştırması denilir; başka deyimle, aynı meta, çeşitli markalar altında satılmakta ise ürün farklılaştırması yapılıyor demektir-ç.n.). Benim bildiğime göre, bugüne kadar bir Tanrıkulu da çıkıp, görünüşte farklı olan malların standartlaştırılması halinde elde edilecek tasarrufu [sayfa 123] hesaplamış değildir; eğer teknik olarak en etkin ve ekonomik olan işletmelerde yoğunlaşan bir üretime gidilmiş olsaydı ne gibi kazançlar sağlanırdı, bunu hesaplayan çıkmadı bugüne kadar! İster, otomobil gibi, buzdolabı, elektrik sobası, diğer elektrikli gereçler gibi dayanıklı tüketim mallarını ele alalım, isterse, çeşitli sabunları, diş macunlarını, dokumaları, ayakkabıları ya do kahvaltılık yiyecekleri düşünelim; standartlaştırma ve büyük çapta üretime gitme yoluyla birim maliyetlerini önemli ölçüde azaltabileceğinden bir kuşkumuz olmayacaktır. Gerçi, tekel, - benzeri koşullar altında bile teknolojik bakımdan en uygun üretim ölçeklerinde çalışan işletmeler yok değildir; başka deyimle, bilinen teknolojiye göre, artık birim maliyetlerin düşürülmesi için üretim ölçeğinin daha da büyütülemeyeceği bir sınıra gelip dayanmış tekelimsi işletmeler vardır. Vardır ama, bunların sayıları da oldukça azdır, diye düşünmek için elimizde pek çok kanıtlar da bulunmaktadır. Tam tersine, pazarın, özel markalar için sınırlı oluşu, belli işletmeler için sermayenin sınırlı oluşu gibi nedenlerle, birçok işletme en uygun üretim ölçeğinin altında (hem de çok altında) çalışmak zorunda kalıyor; bu ise, akla uygun bir üretim, yapısı demek değildir elbet... Küçük, etkinlikten uzak, mantar gibi bitivermiş işletmelerin sürekli varlığı ve gittikçe çoğalmaları -yalnız sanayide değil, özellikle tarımda, dağıtım ve ticaret alanlarında-, gerek işgücü, gerekse malzeme israfına yol açıyor; büyüklüğü tam olarak kestirilemeyecek korkunç bir kayıptır bu.[63]
      İşletmelerin akla-aykırı ölçüde olmalarının sonucu olarak ortaya çıkan ve kaynakların har vurulup harman savrulmalarına yol açan bu durum, bir bakıma, tekelci dev işletmelerin varlığı ile dengeleniyor; Tekelci durumlarının gölgesine sığınmış bu işletmelerin öyle maliyetleri en düşük düzeylerine indirmek gibi, etkinliği en yüksek düzeye çıkarmak gibi kaygılan da yoktur. Eğer böyle kaygıları olsaydı küçük işletmelerin ömrü de pek [sayfa 124] uzun olmazdı. Sırası gelmişken önemli bir konuya değinmek zorundayız: Dev işletmelerin son derece yüksek ve üretimle ilgisi bulunmayan bazı giderlere katlanmaları, yöneticilerine, gene üretim düzeyi ile bağdaşmayan son derecede yüksek maaşlar (primler v.b.) ödemeleri, bu şirketlerin, malî bağlantılarını güçlendirmeye, kişisel nüfuzlarını genişletmeye ya da özellikle, büyük şirket siyasetine uygun olarak, toplumda bir özel nitelik konumu kazanmağa yönelmiş çabalarına yardımcı olmak içindir.
      Tekelci iş çevrelerinin sistemli olarak çürütmeğe yeltendikleri, küçük fakat son derecede önemli potansiyel bir varlığı da gözden kaçırmayalım. İnsanın ta kendisidir bu varlık! Büyük şirket imparatorluklarının değirmeninde durmadan aşağılanan, çürütülen, bozulan ve iğdiş edilen sıradan insanlar; karşısına dağlar gibi mal yığılmış, propaganda ve reklâm karşısında deliye dönmüş, sakatlanmış, bocalayıp kalmış sıradan erkek ve kadınlardır. Büyük işletmenin bütün istediği; bütün yetişmeleri ve gelişmeleri boyunca insanlar, büyük şirketlerin kendileri için kurmuş olduğu bu tuzaklardan kurtulamazlar, kurtulamıyorlar[64]
      Buraya kadar söylenenlerden daha çabuk gözden kaçan, daha kolay unutulan bir gerçek daha var: Kâr elde etme amacıyla işletmelerin ve silâhlanma yarışını hızlandırma amacıyla hükümetin denetiminde bulunmasıydı, bilimsel araştırmalardan toplum, kimbilir ne büyük yarar sağlayacaktı.[65]
      Parayı veren düdüğü çalıyor ve bilimsel çalışmanın böyle bir desteğe ve yönetime boyun eğmek zorunda kalması da onun genel görünümünü, araştırma konularını seçişini ve kullandığı yöntemleri etkiliyor. Bu durum, bilginlerin çalışma isteklerini azaltıyor, onları yanlış yönelişler içine itiyor, yaratıcılık için gerekli özendirme ve dürtüyü vermiyor onlara ve dolayısıyla bilimsel gelişimi kösteklemiş oluyor. Gene bu durum, bilimsel buluşların kullanılma biçimi belirlediği için, bilimsel ilerlemeden elde edilebilecek toplumsal çıkarları da sınırlıyor. Atom enerjisi [sayfa 125] konusunda olsun, kamu hizmetlerinde yenilikler yaratma, eski ürünlerin yerine yenilerini koyma ve yeni üretim yöntemleri bulma gibi konularda olsun, teknolojik araştırmaları paralarıyla destekleyen özel çıkarlar, teknik olanakların üretimde kullanılmasını sık sık ve ciddî olarak engellemektedir; bu durumun kanıtları o kadar çok ki!
      Kapitalist ekonominin karmaşık örümcek ağı içinde gizlenen potansiyel ekonomik artığın, çok çeşitli ve şu ya da bu ölçüde kolaylıkla tanımlanabilen biçimleri, bugüne kadar sistemli bir araştırmaya konu olmuş değildir; ekonomik artığın büyüklüğünü istatistiklere dayanarak ölçmeğe kalkan da çıkmamıştır hiç! Ekonomistlerin, kapitalizmde var olan israfı ve akla -aykırılığı ortaya koymak istememelerinden değildir bu! Pekâlâ biliyorlar bunları ve ortaya koymaktan da çekinmiyorlar; fakat durumun nedenleri olarak gösterdikleri etmenler bizimkilerden farklıdır; onlara göre, kapitalist sistemin bazı aksaklıkları ve bozuklukları vardır, ancak bunlar, gerekli reformlarla ortadan kaldırılabilir şeylerdir ya da kapitalist gelişim süreci içinde, zamanla ortadan kalkmaya hükümlü, kapitalizm -öncesi dönemden kalma çağ dışı kalıntılardır. Son zamanlarda, artık mızrak çuvala sığmamağa başlayıp da, söz konusu israf ve akla-aykırı ekonomik düzen, gittikçe daha belirgin bir hale gelince ve bunların kapitalizmin arada sırada görülen aksaklıkları değil özünde bulunan kusurları olduğu iyiden iyiye anlaşılınca, bu sorunu küçümseme modası çıktı bu kez, bir bolluk çağı olan günümüzde böyle "küçük meselelerin lâfı mı olur" tutumu egemen olmaya başladı.[66]
      Kapitalist ekonomide, potansiyel ekonomik artığın gizlendiği biçimlerin sonuncusuna gelmiş bulunuyoruz; dördüncü potansiyel ekonomik artık biçimi olan bu kategoriyi sonuncu olarak ele alıyoruz ama, bu, onun en az önemli kategori olması anlamına gelmesin! Bu sonuncu potansiyel ekonomik artık şöyle tanımlanabilir: Kısmen üretim aygıtlarının bir arada işlemelerindeki uyum yetersizliğinden [sayfa 126] ileri gelen, fakat daha çok, etkin talebin yetersizliğine bağlanan, işsizlik ve materyal kaynakların eksik kullanılması sonucu, toplumun uğradığı üretim kaybı... İşsizliğin ve kaynak kullanımındaki yetersizliğin bu iki nedenini birbirinden ayırmak ve her birinin sonuçtaki sorumluluğunu ayrı ayrı saptamak son derece güç olmakla birlikte, çözümleme amacıyla, bunları birbirinden ayrı ayrı ele almak yararlıdır. Uyum yetersizliğine bağlanan işsizlik, ekonomi dilinde "friksiyonel işsizlik" adını almaktadır; bu konuya yukarda da değinilmişti. Pazar talebinin bileşimindeki bir değişiklik gibi, emekten tasarruf sağlayan çeşitli araç ve gereçlerin üretime sokulması ve eski makine donatımın ıskartaya çıkarılması gibi nedenlerle işçiler açığa çıkarıldıklarında "friksiyonel işsizlik" ortaya çıkmaktadır. Bu nedenlerle boş kalan, âtıl hâle gelen işgücü ve makina -donatım, başka alanlara, yararlı olan diğer işlere kaydırılabilir ve böylece üretim süreci ile yeniden bütünleşebilirdi pekâlâ; ne var ki, kapitalist ekonomide, bu dönüşüm zaman almakta, ancak büyük bir gecikmeyle ve israfa yol açtıktan sonra gerçekleşebilmektedir. Akla uygun bir planlamanın getirdiği koşullar altında bile, bu tür kayıplar bütün önlenemiyor; fakat hiç değilse önemli oranda küçültülebiliyor.
      Potansiyel ve aktüel ekonomik artık kategorileri arasındaki büyük uçurumun en önemli nedeni askerî harcamalardır, bunu biliyoruz; bunun hemen arkasından da, etkin talebin yetersizliğinden ileri gelen işsizliğin yarattığı, söz konusu uçurumu büsbütün genişleten ve friksiyonel işsizliğin katkısından daha büyük önem taşıyan bir etkiler zinciri geliyor. Etkin talep yetersizliğinden ileri gelen işsizlik, yalnız eli iş tutan, çalışabilir durumda bulunan insangücü kaynaklarını ve işletilmeye hazır üretim, donatımını etkilemekle de kalmıyor; aynı zamanda, bir dönemden ötekine değişen bir yoğunlukla, çalışabilecek insangücü ve materyel kaynaklarının üretim için seferber edilmesini de baltalıyor. (Böylece etkin talep yetersizliğinden ileri [sayfa 127] gelen yaygın kitle işsizliği, yalnız aktüel kaynakları değil, potansiyel kaynakları da etkilemiş oluyor.) Kapitalizmin yapısından sürekli olarak var olan bu potansiyel üretim kaynakları işsizliği, bolluk zamanlarında ve bunalım dönemlerinde gerçekleşmiş üretim, düzeyleri arasındaki farklar olarak toplanıp, ölçülüp değerlendirilmemiştir bugüne kadar. Değerlendirilemeyince de, ister istemez tam çalıştırma (alabileceği ücret düzeyinde çalışmaya gönüllü olan kimsenin işsiz kalmadığı durum-ç.n.) olarak adlandırılan durumda bile, işsiz sayısının hiç de öyle az olmadığı, işgücünün olsun, üretim kapasitesinin olsun kısmen âtıl durduğu gerçeği gözden kaçırılmış oluyor; ayrıca, böyle bir tam çalıştırma döneminde, "bolluk dönemi üretim düzeyi" olarak tanımlanan üretim düzeyinin bile, işadamlarının, "bu iyi günler bir gün sona erecek ve yeniden kötü günler başlayacak" diye düşünmekten kendilerini alamayarak, üretim ve yatırım plânlarını sınırlı tutmaları nedeniyle, potansiyel üretim düzeyinden hayli düşük bulunduğu anlaşılmıyor, yani bir bakıma gözden kaçmış oluyor. Böylece, yapılan hesaplar, ekonomik dalgalanmanın (konjonktürün) çeşitli evrelerindeki üretim düzeyleri arasındaki farklara dayandırıldığı için, iş (çalışma) düzeyindeki dalgalanmalardan ileri gelen üretim kaybının toplam hacmi de, bu hesaplarda, gerçek boyutlarıyla görünmemiş oluyor.
      Ne kadar tutucu olurlarsa olsunlar, bu hesaplar, gene de kitle işsizliğinden ileri gelen potansiyel ekonomik artık hacmini, yeterli sayılabilecek bir ölçüde gözler önüne sermektedir. Örneğin, bir zamanlar, Amerikan Çalışma Bakanlığı İşgücü İstatistikleri Bölümü Başkanı olan Isador Lubin, Geçici Ulusal Ekonomi Komitesinin bir toplantısında yaptığı açıklamada (1. Aralık. 1938), şunları söylüyor: "Çalışan toplam nüfusun hep 1929 yılı düzeyinde kaldığını varsaysak bile, 1930, 1931, 1932 yıllarından 1938 yılına kadar yaygın işsizlik dolayısiyle kaybolan işgücü, adam - yıl birimiyle söylenecek olursa, 43.435.500'ne ulaşmaktadır. [sayfa 128] Bu durumu başka sözlerle şöyle anlatabiliriz. Eğer 1929 yılında çalışmakta olan herkes, bu yılı izleyen 9 yıl içinde de çalışmakta bulunsaydı, şimdi, biz bütün çalışanlar 1 yıl 2 aylık izne çıkabilirdik ve bundan doğacak üretim kaybı, geçen 9 yıl süresince kaybolan üretimden hiç de yüksek olmazdı."[67] 1929 yılı fiyatlarıyla, uğranılan ulusal gelir kaybı 133 milyar doları bulmaktadır. (1929 yılı ulusal geliri 81 milyar dolardı.)[68] Oysa 1929 yılında da çalışmayan ve dolayısiyle üretim donatımının âtıl kalmasına yol açan işgücü oranı toplam işgücünün yüzde 20'sine ulaşmaktaydı; 1938 yılında ise, işsizlik oranının yüzde 33'ten daha büyük olduğu söylenebilirdi.[69]
      Ayrıca, Lubin'in yaptığı hesapların şu iki varsayıma dayandığı da gözden uzak tutulmamalıdır: (1) Çalışan nüfus 1929-1938 döneminde hiç değişmemiştir varsayımı ve (2) Bu dönemde adam başına üretim, verimliliğinde de bir değişiklik olmamıştır varsayımı. Gerçekte ise Lubin'in de kabul ettiği gibi, bu dönemde çalışan nüfus 6 milyon kişi kadar artmıştır. Adam başına üretim verimliliği ise, 1929 yılının ekonomik koşulları ufak tefek değişmelere uğrasaydı, yavaş bir tempoda da olsa artmış bulunacaktı. İşte, çalışabilir işgücündeki bu artışı ve 1920'lerde görülen adam başına üretim, verimliliği artışının 1930'larda da sürüp gitmesi gerektiğini dikkate alan bir başka araştırmacı, "Amerikan Tarım Bakanlığından Dr. L. H. Bean, 1929'-dan sonra uğranılan ulusal gelir kaybını 293 milyar dolar olarak hesaplamıştır."[70]
      Bu hesapların 1938 yılına kadar yapılmış olmalarının nedeni, sözü geçen Komite'nin bu tarihte toplanmış olmasıdır. Toplantı tutanaklarına geçen işsizlik koşulları, İkinci Dünya Savaşının patlamasına kadar sürüp gitmiştir. Savaş ve seferberlik. Amerikan ekonomisinde ne kadar büyük bir üretim potansiyelinin uyumakta olduğunu, her türlü istatistik hesabın da üstünde bir inandırıcılıkla ortaya koydu. Herkesin bildiği gibi, savaş yılları boyunca Birleşik Devletler, bol miktarda silâh ve cephane üretimi, [sayfa 129] müttefiklerine yiyecek vesair maddeler yardımı v.b. için 12 milyonu aşkın bir insan kitlesini "askerî üretim aygıtı" için seferber etmekle de kalmadı, aynı zamanda kendi sivil halkının tüketim düzeyini de arttırdı. Savaşın bütün yükü -ki tarihin yazdığı en büyük ve en masraflı savaştı, bu-, Birleşik Devletler potansiyel ekonomik artığının hem de bir kısmı'nın harekete geçirilmesiyle omuzlanmıştır.
      İşsizlikten iler gelen israfın ne yalnız Amerika'ya özgü bir olgu, ne de yalnız tarihsel bir olgu olarak değerlendirilmesi doğru olur; bilmem bu konunun altını yeniden çizmenin bir gereği var mı? Bu olgu, günümüzde de görüldüğü gibi, kapitalizmin tüm tarihsel gelişimi boyunca bütün ülkelerde de görülmüştür. Bu israfın ulaştığı boyutlar, ülkeden ülkeye ve zaman zaman değişmeler göstermekle birlikte, her zaman toplam üretimi, akla uygun bir örgütlenmeye sahip toplumda görülebileceğinden oldukça aşağı bir düzeye indirmiştir. Üretilmediği için, üretilmediği için kayıp sayılan değerlerin etkilerini yalnız işsizlik olarak düşünmek de yetmiyor. Eğer kaybolan bu üretim gerçekleşebilseydi, eğer çalışma gücü ve yeteneği ile işsiz milyonların yaratıcı dehası yeterince kullanılabilseydi, üretim kimbilir ne düzeylere ulaşacak ve toplum, bundan kimbilir ne büyük yararlar sağlayacaktı?.
     
       

IV


      Potansiyel ekonomik artık, kapitalist ekonomi düzeninin akla aykırılığını kavramak için önemli bir bilimsel kategoridir ve kapitalist düzenin zor günlerde, zor günlerin koşulları altında girişebileceği uygulamalarda kolaylık sağlayabileceği gibi, ekonomik kalkınma zorunluluğunu kavramakta da yardımcı olur; plânlı ekonomik artık ise, yalnız ve yalnız, sosyalist bir düzende, kapsamlı bir plânlamaya girişmek açısından anlamlıdır. Plânlı ekonomik artığı şöyle tanımlayabiliriz, üretici kaynakların tümü için [sayfa 130] seçilmiş bir "en uygun kullanma düzeyinde", tarihsel olarak verilmiş doğal ve teknolojik koşullar altında elde edilebilecek, plânlı ve "en uygun" üretim, düzeyinden, gene aynı şekilde plânlanmış "en uygun" tüketim düzeyinin çıkarılmasıyla elde edilecek değer. Burada kullanılan "en uygun" kavramı, burjuva ekonomistlerinin dillerinden düşürmedikleri "optimum" kavramından, özünde farklı bir kavram olarak, değerlendirilmelidir. Bizim kullandığımız "en uygun" kavramı, özel işletmelerin kâr düşüncesiyle yürüttükleri üretim ve tüketim düzeylerini yansıtmadığı gibi, kapitalist düzenin gelir paylaşımının, zevklerinin (modalarının-ç.n.) ve yarattığı toplumsal baskıların bir sonucu olan üretim ve tüketim düzeylerini de yansıtmamaktadır; bizim kullandığımız "en uygun" kavramı, sosyalist bir toplumun, aklın ve bilimin ışığında ortaya koyduğu üretim ve tüketim düzeylerini yansıtmaktadır. Örneğin kaynakların kullanılması söz konusu olduğunda bu kavram şu olguları anlatır: Toplumun üretim aygıtının köklü bir akla uygunluk düzeyine eriştirilmesi (etkin olmayan üretim ünitelerinin -işletmelerin- ortadan kaldırılması, en büyük ekonomik ölçeklere ulaşılma yollarının bulunması gibi yöntemlerle sağlanır bu), gereksiz sayıda ürün farklılaştırma yöntemine son verilmesi (standart ürünlerin sanki başka başka şeylermiş gibi pazara sürülmesinin önüne geçilmesi-ç.n., verimsiz işgücünün (daha önce tanımladığımız anlamda) ortadan kaldırılması, insan ve doğa kaynaklarının bilimsel bir politika uyarınca korunup geliştirilmesi ve benzeri olgular...
      Bizim kullandığımız anlamda en uygun ya da optimum, belli bir zamanda elde edilebilecek üretimin en büyüğü, (maksimumu) demek değildir. Eğer üretim çalışanların gönüllü olarak iş gününü kısaltmalarından, eğitim için ayrılan zamanın arttırılmasından ve sağlığa zararlı işlerin (örneğin kömür madeninde çalışmanın) ortadan kaldırılmasından ötürü azalmakta ise en büyüğün altında bir üretim düzeyinin en uygun üretim [sayfa 131] düzeyi olarak değerlendirilmesi doğru olacaktır. Bizim tanım bakımından can alıcı olan, üretim düzeyinin, özel iş adamlarının ya da şirketlerin birbiriyle uyum içinde bulunmayan kararları sonucu, "sansa bağlı" olarak ortaya çıkması ya da belirlenmemesi; fakat toplumun belli bir zamanda, ne kadar üreteceğini, ne kadar tüketeceğini, ne kadar tasarruf edeceğini ve ne kadar yatırım yapacağını açık-seçik ortaya koyduğu, okla uygun bir plân çerçevesinde belirlenmesidir.[71]
      Bunlardan öte bir önemli konu, daha var: Sosyalist bir ekonomide, kaynakların "en uygun" biçimde yönetilmeleri, hiçbir zaman, tüketimin, yalnız temel tüketim düzeyinde tutulması anlamına gelmemektedir. Sosyalist bir ekonomide tüketim, temel tüketim ölçütünün göstereceği düzeyin bir hayli üstünü çıkabilir pekâlâ. Yeter ki, toplam tüketim düzeyi olsun, aktüel olarak elde edilen ekonomik artık olsun, kârı en yüksek düzeyine çıkarma (kâr maksimizasyonu) mekanizması ile değil, bugünkü tüketim ile yarınki tüketim arasındaki toplumsal tercihleri de yansıtan, akla uygun bir plân çerçevelinde belirlenmiş bulunsunlar! Demek oluyor ki, sosyalist bir toplumdaki aktüel ekonomik artık, kapitalist toplumdaki aktüel ekonomik artıktan büyük de olabilir, küçük de; sıfıra eşit de olabilir, tabii eğer sosyalist toplum, net yatırımının sıfır olmasını kararlaştırmışsa! Bu artığın büyüklüğü, tarihsel süreçte toplumun ulaştığı evreye, üretici kaynakların gelişmişlik derecesine, insan ihtiyaçlarının yapısına ve gelişimine bağlı olarak değişecektir.
      Çözümlememiz için gerekli ilkel araçların incelenmesi burada sona eriyor. Şimdi bu araçları, bazı tarihsel veriler üstünde uygulama ve kullanma işine geçebiliriz. [sayfa 132]
     
       

ÜÇ
TEKELCİ KAPİTALİZMDE
DURGUNLUK ve DEVİNİM


     

I


      Bir ülkede, belli bir zamanda görülen ekonomik kalkınmanın hızı ve yönü, daha önce de belirttiğimiz gibi, ekonomik artığın hem büyüklüğüne, hem de kullanılma biçimine (tarzına, yöntemine) bağlıdır. Bunlar ise, üretim güçlerinin gelişmişlik derecesine, buna karşılık gelen {tekabül eden) sosyo-ekonomik ilişkilerin yapısına ve bu yapının zorunlu kıldığı, ekonomik artık mülkiyeti sistemine bağlıdırlar (burada ilişki iki yönlü olup, bu üç etmen de daha önceki iki etmene bağlı bulunmaktadır). Doğrusu, Marx'ın da belirttiği gibi.
      ... karşılığı (hakkı) ödenmeyen artı emeğin, dolaysız üretici olan emekçinin elinden alınmasının özel ekonomik biçimi, üretimden kaynak alan ve sonuçta gene onu belirleyen bu özel ekonomik biçim, yöneten ile yönetilen arasındaki ilişkiyi de belirlemektedir. Üretim araçlarına sahip olanlar ile emekçiler arasındaki doğrudan ilişki, tüm toplumsal sistemin can alıcı özelliğini, sırrını, gizli temelini de açığa vurur... Yöneten ile yönetilen arasında yer alan bu ilişkinin somut biçimi, doğal olarak, emeğin gelişiminde olsun, emeğin toplumsal verimliliğinin gelişiminde olsun her zaman belli bir aşamaya karşılık gelmiştir. Ancak bu durum, temel koşulları her yerde aynı olsa bile, belli bir ekonomik tabanın, ilk bakışta sonsuz çeşitlenmeler ve dereceler göstermesini engellemez.[
72]
      Kapitalizm-öncesi gelişim boyunca, ekonomik artığın büyüklüğünü ve kullanılma yöntemini, kendi evrimleri içinde izleyip incelemek, çok heyecanlı bir görev olsa gerektir. Böyle bir inceleme için gerekli olan belgeler, eldeki budunbilim (antropoloji) ve tarih metinlerinden çıkarılabilir, derlenip toplanabilir; bunların bilimsel bir incelemeden geçirilmesi işi, ekonomik ve toplumsal tarihin anlamlı bir çözümlemesini yapmak gibi, ilk sırada başarılması gereken görevlerimizin de ötesinde bir araştırma örgütleme çabası ilkesine ulaştıracaktır bizi. Söylemeye bilmem gerek var mı? Böyle bir çaba bizim bu kitapta (denemede) çizmeye çalıştığımız boyutları aşmaktadır. Şu kadarını belirtmekle yetinelim. Feodalizmden kapitalizme geçiş, ekonomik artığın elde edilmesi, kullanılma yöntemi ve sonuç olarak da büyüklüğü bakımından köklü bir değişim (bir dönüşüm) getirmiştir.[73] Klasik ekonomistler, yükselmekte olan kapitalist düzenin, bu bakımdan (ekonomik artığın elde edilmesi, kullanılma yöntemi ve büyüklüğü bakımından) son derecede önemli bir niteliğe sahip olduğunu pekâlâ biliyorlardı; aslında, bu ekonomistler, kapitalizmin varlık gerekçesini, belli bir verimlilik ve üretim düzeyinde ekonomik artığı en yüksek noktasına çıkarmakta değil -ki bu sorun feodalizm tarafından da pekâlâ çözülebiliyordu-, fakat daha çok ekonomik artığın akla uygun, verimli bir biçimde kullanılmasında görmüşlerdir.
      Çünkü büyük klasik yazarlar, feodalizmin yıkıntıları arasından yeni bir ekonomik düzenin boy atmakta olduğunu, [sayfa 140] temel çizgileriyle de olsa, görüyorlardı; görünen köy de kılavuz istemezdi. Beliren, yavaş yavaş ortaya çıkan ekonomik düzende, verimliliği arttıracak üretim aygıtlarına geniş çapta, büyük ölçekli yatırımlar yapmak için sonsuz olanaklar açılıyordu. Artık bambaşka bir sos-yo-ekonomik ortamda çalışmaya başlamış, eski ayak bağlarından kurtulmuş ve o acımak bilmez kâr dürtüsünün kişiyi dört koldan saran oyununa kendilerini kaptırmış bulunan özel girişimciler, sermaye biriktirme ve işletmelerini genişletme konusunda "ileri!" komutunu almışlardı bir kez ve artık hiç kimse onları durduramaz, toplam üretimi büyütüp genişletmek için güçlü bir makina görevi yapmalarını engelleyemezdi. İş adamları arasındaki yarışma (rekabet), onları, üretim yöntemlerini durmadan ilerletmeye, teknolojik ilerleme sağlamaya ve bu ilerlemenin sonucu olan buluşların mümkünse tümünü uygulama alanına aktarmaya yöneltiyor, bir yandan da üretimlerini arttırmaya ve ürünlerini çeşitlendirmeye zorluyordu. Eldeki bütün üretici kaynaklar, yararlı iş alanlarına çekildikçe, kârlarını en yüksek noktaya çıkarma çabasında bulunan kapitalistler için maliyetleri en düşük düzeylerinde tutmak başlıca kaygı olmağa başlıyor ve böylece üretim sürecinden israf ve akla aykırılık silinip atılmış oluyordu. Say Kanununun (arz kendi talebini yaratır, üretilen mal elde kalmaz, ekonomide talep yetersizliğinden ötürü bunalım olmaz, diyen ünlü görüş-ç.n.) işleyişi, toplam üretimin, normal olarak karşısında yeterli bir toplam talep bulacağını vurguluyordu; teknolojik değişikliklerden ya da zevklerdeki değişmelerden ileri gelen "geçici oransızlıklar" (arz ile talep arasındaki oransızlık-ç.n.) olsa olsa, "büyümenin hastalıkları" olarak yorumlanabilirdi; bunlar da devede kulak mertebesinde kalan ve tehlikeli yayılma etkileri göstermeyecek olan değişmeler olarak değerlendirilmeliydi. Doğrusu, üretim aygıtını toplumun değişen ihtiyaçlarına göre ayarlamakla ve zaman zaman, bu aygıttan, geri ve etkin olmayan birimleri çıkarıp atmakla, böyle [sayfa 141] kısa dönemli bunalımların yararlı sonuçları bile alınabilirdi. Genel ilerleme çizgisi yürür gider, en uygun olan üretim biriminin ayakta kalması sağlanır, ölen ölür kalan kalmış olurdu.
      Böylece üretim bir tepe noktasına çıkarılmış oluyor ve bundan da arslan payı bir ekonomik artık ayrılıyordu. İşçiler arasındaki yarışma, ücretlerin "bir lokma bir hırka" düzeyinin üstüne çıkmasını engelliyor ve kârları kemirmeleri önlenmiş oluyordu. Bu durum, kapitalist toplumda e